Fotoğrafın “de” hali…

Kadıköy Belediyesi tarafından 2018 yılının başında düzenlenen Fotoğrafın De Hali Ulusal Fotoğraf Yarışması‘nın konusu, zihinsel yetersizliği olan bireylerin çevre algısı ve çevre duyarlılığının fotoğraflara yansıması ve fotoğraf sanatının sevdirilmesi olarak belirlenmiş. BU amaçla düzenlenen şartnamede bu husus şu ifadelerle dile getirilmiş:

Su başta olmak üzere hızla tükenmekte olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir çevre anlayışının içselleştirilmesi ve paralelinde gelişecek politikaların uygulanabilirliğinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, doğal kaynakların kullanıcısı aynı zamanda tüketicisi olan bireylerin çevre bilinci düzeyini arttırıcı çalışmalar anlam kazanmaktadır. Yarışma ile çok boyutlu bir farkındalık sağlanması amaçlanmaktadır. Öncelikle zihinsel yetersizliği olan bireylerin çevre algısını çekecekleri fotoğraflar üzerinden görebilmek ve aynı zamanda konu özelinde onlara bir bakış açısı kazandırabilmek amaçlanmıştır. Bir diğer temel amaç ise toplumda tüm bireyler üzerinde hem engellilik alanında farkındalık yaratmak hem de sürdürülebilir çevre anlayışı üzerine düşünmeyi teşvik  etmektir. Bu amaçlar doğrultusunda fotoğraf sanatını kendini ifade biçimi olarak sevdirmek ve yaygınlaştırmak da hedeflenmektedir.

Bu bağlamda söz konusu yarışma kapsamında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 28 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Kenan Delipınar – “Bir ormanmış gibi
002
Birincilik Ödülü – Merve Bayan – “Su en iyi dostumuzdur
003
İkincilik Ödülü – Ahmetcan Karakuş – “Yokoluş
004
İkincilik Ödülü – Sabahattin Kaan Matur – “Fıskiyeler
005
Üçüncülük Ödülü – Merve Bayan – “Gelecek Yansıması
006
Üçüncülük Ödülü – Ahmetcan Karakuş – “Yaşam sebebi
007
Mansiyon – Berkay Aslantaş
008
Mansiyon – Zeki Ateşoğlu – “Hayat
009
Mansiyon – Ahmetcan Karakuş – “Hüzün”
010
Mansiyon – Ezgi Fatma Şenak – “Yakarış
011
Mansiyon – Merve Bayan – “Susuzluğa adım adım
012
Mansiyon – Sabahattin Kaan Matur – “Balıkçı
013
Mansiyon – Şule İnan – “İlk kaçış
014
Mansiyon – Şule İnan – “Söyleyemediklerim
015
Merve – “Su yeşilin geleceğidir
016
Merve Bayan – “Su eğlencedir
017
Gülsüm Gülmek – “Güneşe doğru
018
Gülsüm Gülmek – “Leylek
019
Şule İnan – “Uyanış
020
Sergileme – Zeki Ateşoğlu – “Yaşam
021
Sergileme – Can Ekin Eroğlu – “Dalgada kırılan
022
Sergileme – Gülsüm Gülmek – “Kuraklık
023
Sergileme – Gülsün Uçan – “Ansızın görünenler
024
Sergileme – Emre Gürcan – “Derin
025
Sergileme – Merve Bayan – “Bu su içilmez
026
Sergileme – Ahmetcan Karakuş – “Çember
027
Sergileme – Şule İnan – “Kavga
028
Sergileme – Şule İnan – “Sakin

 

Yayaların trafikteki hali…

Ali Rıza Avcan

Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanlığı’nın 2017 yılı ile 2018 yılının ilk 4 ayına ait trafik kazası sonucu ölüm ya da yaralanma istatistikleri bize ilginç bilgiler veriyor.

ped+pic+sf1

Bu verilere göre, 2017 yılında yerleşim yerleri içinde gerçekleşen 320.764 trafik kazasında 1.136 kişinin ölüp 200.242 kişinin yaralandığını; 2018 yılının ilk 4 ayı içinde gerçekleşen 105.008 trafik kazasında ise 328 kişinin ölüp 59.762 kişinin yaralandığını anlıyoruz.

Ayrıca, 2017 yılında gerçekleşen 182.424 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 31.171’inin (% 17,09), 2018 yılının ilk dört ayında gerçekleşen 53.510 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 9.957’sinin (% 18.60) “yayaya çarpma” şeklinde gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Yine bu istatistiklere göre, 2017 yılında gerçekleşen 212.896 ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 18.076’sının (% 8,49); 2018 yılının ilk 4 ayında ise 62.458 ölümlü-yaralamalı trafik kazasından 5.714’ünün (% 9,15) yayaların kusurlu olması nedeniyle gerçekleştiğini belirliyoruz.

Bütün bu verilerin de ortaya koyduğu gibi, kent içindeki yollarda gidip gelen herhangi bir motorlu taşıt aracına sahip olmadığı, bu araçları kullanmadığı halde kendi halinde yürümeye çalışan; hatta yürümek için yer bulamayan yayalar, yoğun kent trafiğinin kurbanı olarak ortaya çıkmakta ve neredeyse her on kazadan 2’sinin mağduru olarak ölmekte ya da yaralanmaktadır.

Bu nedenle yayalar, başka insanları ya da yayaları öldüren ya da onları yaralayan değil; bizatihi kendileri araç sahipleri tarafından öldürülen ya da yaralanan, yürüdükleri ya da yürümeye çalıştıkları kaldırımlarda son hızla gelip giden motorlu taşıt araçlarının tehdidi altındaki canlı varlıklardır.

Onların tek kusuru, kendilerine ait olduğu söylenen kaldırımlarda ya da geçitlerde olmaları, olmaya çalışmaları ve bir şekilde orada bulunmalarıdır.

İşte bu nedenle, kendilerine ayrıldığı, kendileri için yapıldığı söylenen; ama çoğu kez mevcut olmayan ya da mevcut olsa bile ya motorlu taşıt araçları ya da iş yerleri, inşaatlar veya binalar tarafından işgal edilen kaldırımlarda hızla gidip gelen araçların saldırısına maruz kalmakta, yaralanmakta, sakat kalmakta ve ölmektedirler.

Yayaların kaldırımda ya da geçitlerde ölümle tanıştıkları olaylarla ilgili olay ve davalara baktığımızda, sanıkların çoğu kez 2 ya da 3 yıl gibi oldukça az ceza süreleriyle kurtulduklarını görüyoruz. Örneğin 2011 yılında İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi öğrencisi Nadir Alioğlu‘nu kaldırımda öldüren iki araç sürücüsünden birine 3 yıl 4 ay, diğerine de 2,5 yıl ceza verildiğini hatırlarız. Hem de işledikleri suç nedeniyle bir üniversite öğrencisini öldürdükleri halde…

Pedestrian-Accident-Denver-CO

Bu durum, trafiğin en masum unsuru olan yayalar açısından açık bir haksızlıktır.

BU haksızlığın bir an önce giderilmesi için kamu yönetimleri tarafından ivedilikle cadde, sokak, meydan, kaldırım, okul bahçesi ve parklarda oturan, yürüyen tüm kadın ve erkek yetişkinlerin, çocuk, genç ve yaşlıların, hasta, çocuklu, engelli ve bisikletlilerin, buna ek olarak sokak hayvanlarının; kısacası tüm yayaların öncelikle motorlu taşıt araçlarının yarattığı risklere karşı korunmasına, kamyon, iş makinesi, otomobil, motosiklet gibi araçlardan kaynaklanan tehlikelerin önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasına yönelik politika ve stratejilerin belirlenerek hazırlanacak eylem planlarının uygulamaya konulması gerekmektedir.

 

 

Kentli Haklarının Kavramsal Temelleri*

Hüsnü Öndül

1. İnsan Hakları-İnsan Onuru İnsan hakları, tüm insanların doğuştan sahip olduğu haklardır. Bu kabul, genelde paylaşılan bir düşüncedir. Fakat bunun açıklığa kavuşturulması gereken yönleri var. “İnsan hakları” dediğimiz şeyler nedir ki, bunlara bir “sahiplikten” üstelik “doğuştan” sahip olmaklıktan söz ediyoruz?İnsan haklarının her biri, birer “değeri” ifade eder. İnsan onuru dediğimizde de insanın değerinden söz ediyoruz. İnsanın değeri ise onu diğer canlı türlerinden ayıran özellikleridir. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliği ise, insanın bilinçli üretim yapması ve güzellikler yaratmasıdır. Dolayısıyla, bilinçli üretim (buna düşünebileceğimiz tüm üretimleri, başta kendisini ve geçim araçlarını bilinçli olarak yaratmak olmak üzere) ve güzellik yaratma (estetik), insanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliğidir.
Hak, genel olarak ya kişilerarası yazılı ya da sözlü sözleşmelerden ya da yasalardan doğar. İnsan haklarının temel özelliği, kaynağını sözleşme ya da yasaya dayanmaksızın açığa vurmasıdır. İnsan hakları hayatın içinde, ihtiyaçtan, ihtiyaç sahiplerinin istemlerinden kaynağını bulur. Tarihin tüm dönemlerini kapsayacak şekilde, otorite karşısında ihtiyaç sahiplerinin taleplerini şekillendirmeleridir söz konusu olan. Kendisini ve kendi geçim araçlarını bilinçli olarak üreten ve güzellikler yaratan, bu olanağa canlı türleri içerisinde sahip olan insanın eylemidir, yaşama durumlarıdır insan haklarının kaynağı. O nedenle, insan hakları evrimcidir. Sürekli gelişir. O nedenle, yaşama durumlarından kaynaklı olduğu için dinamiktir. Kaynaklandığı yaşam harekete dayandığı için dinamik bir süreçtir insan hakları. Her tarihsel dönemde ihtiyaçlar ve her tarihsel dönemde istemler çeşitlenir, zenginleşir, derinleşir. İnsan haklarının evrimci ve dinamik karakteri buna yanıt verir. O nedenle de insan hakları listesine son nokta konulamaz.
Kent 501
İnsanın ürettikleri ve yarattıklarıyla bir bütün oluşu, onun değerini oluşturur. İnsan onuru dediğimiz şey, ürettiği ve yarattığı ile bir bütün olan canlı türünün, tüm biçim ve çeşitleriyle ve her eylemde-işlemde, bir muamele beklentisini ortaya koyar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin tüm insanların onurda ve haklarda eşitliğini vurgulayan 1. maddesinin insan onurunun altını çizdiğini belirtmeliyiz. Bildirinin anahtar kavramı insan onurudur. Tüm insanlar insan olma onuru bakımından eşittirler. Dolayısıyla, insanlar, işçi, memur, doktor, bilim insanı, sanatçı, general, devlet başkanı, avukat ve benzeri sıfat ve kimlikleri ile değil, başlıbaşına insan oluşları itibariyle bir değer ifade ederler ve bu özellikleri nedeniyle de değer ya da onurlarına uygun muamele, ama her eylem ve işlem açısından uygun muamele beklentisi içerisindedirler.
2. İnsan Hakları Kategorileri Burada insan hakları listesinin evrimindeki satırbaşlarına bir göz atalım. Her bir hak ile ilgili tarihsel kök araştırması bu çalışmanın kapsamına girmiyor. O nedenle genel ve demet halinde bulunanlardan söz edeceğiz. Çok değil, 50 yıl öncesine, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hazırlanması sürecine dönelim. Sovyetler Birliği ekonomik ve sosyal hakları öne çıkarıyordu, Amerika Birleşik Devletleri de kişisel ve siyasal hakları… Açıkça ekmek ve hürriyet karşı karşıya getiriliyordu bu tartışmalarda. Tartışmalar iki ayrı bildiri hazırlanması noktasına geldi. Sonra tek metinde anlaşıldı ve o bilinen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 10 Aralık 1948’de Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Bildiri incelendiğinde, 1-21. maddelerin kişisel ve siyasal hakları, 22-28. maddelerinin de ekonomik ve sosyal hakları düzenlediği görülmektedir. Bu büyük bir uzlaşmaydı. Bu uzlaşma, 1966 yılında, ikiz sözleşmeler olarak da bilinen ve Bildirinin iki ayrı hak kategorisini sözleşme formunda düzenleyen, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi nedeniyle bozuldu. Amerika Birleşik Devletleri her iki sözleşmeyi de imzalamadı. Sözleşmeler, 1960’lı yıllardaki 3. Dünya ya da Bağlantısızlar Hareketinin ve sosyalist sistemin Birleşmiş Milletlerdeki ağırlığı nedeniyle hazırlandı ve 10 yıl sonra 1976 yılında yürürlüğe girdi. Hangi haklar kişisel ve siyasal nitelikte, hangi haklar ekonomik, toplumsal (sosyal) ve kültürel hak niteliğindedir? İşkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi haklar kişisel ve siyasal haklar; konut, sağlık, çalışma ve sendikal haklar gibi haklar da ekonomik ve sosyal haklar olarak nitelenir.
Bu iki hak grubu dışında, bir üçüncü hak grubu son 20-30 yılda hızla gündeme geldi. İnsan haklarının kaynağında ihtiyaçlar ve talepler olduğunu, yaşamın içinden çıktığını, yaşamın ise statik değil dinamik olduğunu belirtmiştik. Bu nedenle, böyle bir gelişme bekleniyordu ve bu süreç devam ediyor. Üçüncü grup haklar, dayanışma haklarıdır. Bu haklar arasında, çevre, barış, gelişme, insanlığın ortak mal varlığından yararlanma hakları ve halkların hakları sayılabilir.
ruth-han-an-unplanned-road-spring-weekend-
3. İnsan Hakları Hukukunda Hakkın Unsurları İnsan hakkı olarak nitelediğimiz bir hakta, hukuksal olarak ne gibi özellikler, unsurlar vardır ki ona biz insan hakkı diyoruz? Ya da insan haklarını yaşamdan kaynaklı olarak gösterdiğimize göre, ne gibi yaşama durumları hak formunda düzenlenebilmektedir?İnsan Hakları Hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenlerken, ya da hak diye nitelenen yaşama durumunun gerçekten insan hakkı olabilme, sayılabilme potansiyelini değerlendirirken dört unsur arar. (1) Bunlar, hak diye nitelenen şeyin a) Konu, b) Özne, c) Muhatap ve d) Yaptırım unsurlarını taşıması gerektiğidir. İnsan hakları hukukunda, insan hakkının konusu ile kastedilen, o hakla hangi “değer”in korunduğudur. İnsan hakları savunuculuğu, aktivistliği ya da insan haklarının korunması eylemi, “çıkar” savunuculuğu, korumacılığı ya da aktivistliği değildir. Her biri birer değeri ifade eden insan haklarını, sözleşme ya da kanundan doğan ya da o tür belgelerce düzenlenmiş ya da yazılı olmayan ilişkilerin yaşandığı durumlardaki hak sahipliği ya da dar anlamda ekonomik, sosyal ya da sınıf çıkarlarıyla karıştırmamak gerekir. Tersi durumlar da görülebilir. Ücret istemi ya da dinlenme günleri için istemde bulunma bir bireyin kişisel ilişki alanına giren ve dar anlamda çıkar gibi görünüm kazanabilen durumlar, gerçekte o ilişkinin arkasındaki değerin çıkar gibi görünüm kazanmasından ibarettir. Böyle bir eylem-işlem de (çıkar gibi görünüm alan eylem- işlem de) gerçekte bir değerin korunması, kazanılması ya da geliştirilmesine dönüktür. Burada değerlendirmeye konu olan, değeri korumaya ya da kazanmaya ya da geliştirmeye dönük eylemle, çıkar, menfaat sağlamaya dönük eylem/işlem arasındaki ilişkidir. İşkence yasağı, başka bir anlatımla işkence görmeme hakkıdır. İşkencenin önlenmesi, yapılmışsa saptanması ve hukuksal sonuca bağlanması için çalışmak bir değeri korumaya (bu değer, onurlu yaşam hakkı ve fiziksel ve ruhsal vücut bütünlüğünün, insan onurunun korunmasıdır) dönük eylem- işlemde bulunmaktır. İşkencenin ve işkencecinin gizlenmesi, korunmasına dönük işlem-eylem de çıkar korumaya dönüktür. Doğaya, çevreye zarar verdiği kanıtlanmış yöntemlerle herhangi bir üretim faaliyetini sürdürmek, bunda ısrarlı olmak çıkar korumaya dönük işlem-eylemdir. Oysa, doğa, çevre ve tarihsel, kültürel ve mimari mirası korumaya dönük eylem/işlem değer korumaya dönük eylem-işlemdir. Örneğin, Bergama köylülerinin eylemi değer korumaya dönüktür. Belki o köylülerin toprakları ve yaşadıkları coğrafya ilk ve direkt etkilenecektir, uygulanan zararlı faaliyetten. Ancak, bu durum ve eylemlerinin özü, çıkarla açıklanamaz. Oysa, Marmaris’te, sit alanına yapılmış bir otel inşaatının yıktırılmasına tepki göstererek direniş gösteren köylülerin eylemi ise dar anlamda çıkar eylemidir. Eylemi yapana değil, eylemin özüne bakmak gerekir. Demek ki, insan hakları hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenleyebilmek için ya da yapılmış bir hukuksal düzenlemeyi insan hakkı olarak niteleyebilmek için, onunla hangi değerin korunmak istendiğine bakar.
İnsan hakları hukuku, ikinci unsur olarak, hakkın öznesini arar. Hak diye nitelenen ya da öyle düzenlenen bir normda, o hakkın sahibinin kim olduğunun belli olması gerekir. Hakkın sahibi, kimi kez, mağdur olarak, eylem ya da işlemden birebir zarar gören olarak karşımıza çıkar. Ya da önceden hakkın sahibi bellidir. Eylem ya da işlemde bulunulmadan önce bellidir. Hakkın sahibinin her durumda tekil gerçek kişi olması koşulu da bulunmamaktadır. İnsan hakları hukuku, temelde birey ile devlet arasındaki ilişkiyi ve çelişmeyi esas almakla birlikte, giderek bireyin de içinde yer aldığı, bireylerden oluşan topluluklar, gruplar da hak sahibi olarak nitelenir oldular. Ve nihayet, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinde olduğu gibi (her iki Sözleşmenin 1. maddeleri) ulusların ya da halkların haklarından söz edebilme olanağı doğdu.
İnsan hakları hukukunda üçüncü unsur olarak muhatap unsuru sayılmaktadır. Muhatap, insan hakları hukukunda genel olarak siyasal otoritedir. Siyasal otorite, devlet olanak ve yetkisini taşır. Siyasal otorite ya da devlet, insan hakları olarak adlandırılan hakları tanıyacak, uygulanması için koşulları yaratacak, bu hak ve özgürlükleri kullanmak isteyenleri koruyacak ve bu hak ve özgürlükleri geliştirebilecek siyasal ve sosyal tedbirleri alacaktır. Belirtilen durumda, insan haklarının ihlalinde hak sahiplerinin muhatabı her durumda devlet organlarıdır. Eğer kentli hakları söz konusu ise, o ülkede, kentli hakları bakımından yetkilendirilmiş yerel yönetimler de hak sahipleri tarafından muhatap alınacaktır. İnsan hakları sorunlarında, devletin muhatap alınması, insan hakları hukukunun temel özelliklerinden birisidir. Bu, insan hakları hukukuna sanıldığı gibi soldan değil, liberal bir yaklaşımdır. Dolayısıyla, Türkiye’de insan hakları aktivistlerinin genel olarak sol siyasal kimlikli oluşundan hareketle, her insan hakkı ihlali ile ilgili olarak, devletin muhatap alınması fikri, sol siyasal kimlikli insan hakları aktivistlerinin uydurdukları bir anlayış değil, tersine tarihsel olarak bireyin özgürlük alanını devlet ya da genel olarak siyasal otorite karşısında genişletmeyi ilke edinmiş liberal düşünüşün ürünüdür. Bugün için, Türkiye örneğinde, burjuvazinin böyle bir işlevinin olmayışından hareketle, tarihsel arka plana ilişkin gerçeği yadsıyamayız. Ancak burjuvazinin dünya ölçeğinde, gerici bir sınıf haline gelişi ve insanlığın gelişmesinde sahip olduğu araçlar nedeniyle engeller çıkarması, özgürlük alanındaki bayrağın yere düşmesine neden olmayacaktı ve süreç sol kimlikli insanları, bir dönem burjuva sınıfının savunduklarını, hem Türkiye’de hem de dünya ölçeğinde, burjuvaziye rağmen savunulması göreviyle karşı karşıya bıraktı. Muhatap konusu da işte bu alanlardan birisidir.
İnsan hakları hukukunda dördüncü unsur olarak yaptırım (müeyyide) sayılmaktadır. İnsan hakkı olarak nitelenen şey, ihlal edildiğinde, hukuk düzeni, ihlalin karşısında nasıl bir yaptırım öngörmektedir? Öngördüğü yaptırımın türleri nelerdir? Bu yaptırımların neler olduğu ve türlerinin belli olması gerekir. Genel olarak hukukta, yaptırım türleri, hapis, ağır hapis gibi özgürlükten yoksun bırakma cezaları, ya da belirli bir süre ya da temelli olarak bir iş ya da meslekten çıkarma cezaları, ya da başka türden idari yaptırımlar olmak üzere, ihtiyati tedbirler, yürütmenin durdurulması ya da işyeri kapatma ya da para cezaları gibi yaptırımlardır. Hukuk düzeni, her bir hakkın niteliğine ve olayın oluşuna göre yaptırımlar öngörür. Böylece yaptırımları idari yaptırımlar ve hukuksal (yargısal) yaptırımlar olarak iki ana gruba ayırabiliriz. Burada her iki ana grup da önemli olmakla birlikte, yargısal süreçler tayin edici role sahiptir. Zira, insan haklarının ve bu arada kentli haklarının korunmasının güvencelerinden birisi hukuktur. Hukukun bu işlevini yerine getirebilmesi için, hukuk düzeninin mekanizmalarının, hızlı, adil, ucuz ve etkin çalışması gerekir. Konu yalnızca normlardaki bir değişiklikle güvence altına alınmış olmaz.
4. Bir İnsan Hakkı Olarak Dayanışma Haklarının Özelliği Dayanışma hakları başlığı altında toplanabilen çevre, barış, insanlığın ortak malvarlığından yararlanma ve gelişme haklarına, kanımca bu ana başlık altında yer alabilecek bir hak grubunu, kentli haklarını ekleyebiliriz. Dayanışma haklarının ortak özelliği, diğer tüm insan haklarının ortak özelliği olan yaşam hakkını ortak payda olarak almasıdır. Dayanışma hakları, diğer tüm insan haklarının da korunması için ortak gözetim, işbirliği ve dayanışmayı gerektirmesine karşın, niteliğinden kaynaklı olarak işbirliği ve dayanışma özelliği belirgin bir biçimde ortada olan haklardır. Bu grubun özel niteliğini vurgulamak için, şöyle bir örnek verilebilir: Amazon ormanları oksijenimizin % 15’ini sağlıyorsa, devletlerin egemenlik hakları var diye Brezilya hükümeti bu ormanlarda dilediği gibi tasarrufta bulunamaz. Ya da diyelim ki, Brezilya halkı, devletin ormanlar yerine ikame etmek istediği bir projeye de destek verdi. Brezilya halkı ve devleti öyle uygun gördü diye ormanlar yok edilemez. Tuna nehri Viyana’nın tam ortasından geçiyor ve güney doğu istikametinde ilerliyor. Avusturya hükümeti, sınıra yakın bir yerde Tuna’yı kirletecek bir tesisi, nasıl olsa benim egemenlik alanımdaki toprakları ve doğayı zehirlemeyecek diye kuramaz. Böyle diyoruz ama yıllardır, Tuna’nın yarattığı kirlilik Karadeniz’in özellikle Romanya, Bulgaristan ve Türkiye kıyılarındaki, deniz bitki örtüsünü ve deniz ürünlerinin pek çok türünü yok etmedi mi? Uluslararası gönüllü kuruluşların, kimi kez de Türkiye’de, bizleri de uyarıcı eylemler yapmalarının nedenini anlayabiliyor muyuz? Ayasofya ya da Süleymaniye bizim topraklarımızdadır diye, dilediğimiz gibi tasarrufta bulunabilir miyiz? Dayanışma hakları, insan hakları hukuku bakımından, bir hakta bulunması gereken temel unsurları (konu, özne, muhatap ve yaptırım) bünyesinde bulundurmaktadır.
Resim1
5. Kentli Hakları İnsan onurunun bir muamele beklentisini ortaya koyduğunu söylemiştik. İnsan onurunu, yalnızca siyasal otoritenin yasa uygulamakla görevli ajanlarının insanın fiziksel ve psişik varlığına dönük saldırı eylemleri söz konusu olduğunda ve bununla sınırlı olarak algılamamak gerekir. Örneğin insanlık onurunun işkenceyi yeneceği şeklindeki slogan, insan onurunun işkence eylemi karşısında korunmasını ister. Ayrıca bir inancı, insan onurunun değerini vurgular. Fakat insan onurunu yalnızca bu tür saldırı ile sınırlı kavramak eksik bir yaklaşımdır. Konuya, dayanışma hakları ve bu arada kentli hakları bakımından da yaklaşıldığında, muamele beklentisine aykırı her eylem ve işlemin insan onuruna aykırı olduğunu saptamak olanaklıdır. Örneğin, çevre, doğa, tarih, mimari ve kültürel mirasa her saldırı ya da genel olarak insanların yaşamlarını zorlaştırıcı eylem-işlemler, insan onuruna aykırı eylem ve işlemlerdir.Kentli hakları, son yılların ürünü bir hak kategorisidir. Burada, “kentli” ile kastedilen, kentteki insan ve onun yaşama durumudur. Kentte yaşama, sürekli ya da geçici olabilir. Herhangi bir nedenle kentte bulunuşu da içerir. Kentin sakini -kentte sürekli olarak yerleşmiş insan- ile kente tiyatro izlemek için gelmiş ve bu etkinliği izleyip kentten ayrılacak olan insan arasında, insan haklarının anahtar kavramı olan, insan onuru kavramı açısından fark yoktur. Kentte hava, gürültü kirliliği varsa, kentte ulaşım ve dolaşım sorunu varsa, kent güvenli bir kent değilse, üretilen mal ve hizmetler sağlıklı değilse ve benzeri insan onuruna aykırı durumlar varsa, kente tiyatro izlemeye gelen insan, insan onuruna uygun muamele beklentisine yanıt alamıyor demektir. Kentli hakları açısından da bu insan, insan onuruna aykırı muameleye tabi tutuluyor demektir. Buradan çıkan birinci sonuç, kentli haklarının, kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan haklardan olduğudur. Bilindiği gibi, insan hakları bütünseldir, birbirine bağlıdır ve şarta bağlı tutulamaz.
Kent, insan için yaşama ortamlarından (habitat) birisidir. Bu yaşama ortamının, tarihsel gelişmesi incelememizin kapsamı dışındadır. Ancak kentlerle ilgili bir gereklilikten söz edebiliriz. Kentlerin, insan onuruna uygun yaşama, gezme, görme, eğlenme, kültürel aktivitelerde bulunma amacı doğrultusunda yapılandırılması gerekliliğidir bu.
Nüfusun sürekli artış göstermesi, ortalama yaşam süresinin uzaması, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, üretimin devasa boyutlarda artış göstermesi, çoğu ülkelerde nüfusun büyük ölçeklerde sanayi bölgelerine yönelmeleri kentleşme olgusunu hızlandırmaktadır. Bugün Türkiye’de nüfusun % 70’i kentlerde yaşar olmuştur. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha yüksektir.
Kentli hakları alanında, Avrupa Konseyi tarafından 1992 yılında kabul ve ilan edilen Avrupa Kentsel Şartı, kentli hakları alanındaki en önemli bölgesel belgedir. Avrupa Kentsel Şartı metni, 20 maddelik bir deklarasyon ve 13 maddelik şart ilkelerinden oluşmaktadır. Deklarasyonun 20 maddelik başlıkları,
1. Güvenlik,
2. Kirletilmemiş, sağlıklı bir çevre,
3. İstihdam,
4. Konut,
5. Dolaşım,
6. Sağlık,
7. Spor ve dinlence,
8. Kültür,
9. Kültürlerarası kaynaşma,
10. Kaliteli bir mimari ve fiziksel çevre,
11. İşlevlerin uyumu,
12. Katılım,
13. Ekonomik kalkınma,
14. Sürdürülebilir kalkınma,
15. Mal ve hizmetler,
16. Doğal zenginlikler ve kaynaklar,
17. Kişisel bütünlük,
18. Belediyelerarası işbirliği,
19. Finansal yapı ve mekanizmalar,
20. Eşitlik şeklindedir.
Avrupa Kentsel Şartı ilkelerinin ana başlıkları ise,
1. Ulaşım ve dolaşım,
2. Kentlerde çevre ve doğa
3. Kentlerin fiziki yapıları,
4. Tarihi kentsel yapı mirası,
5. Konut,
6. Kent güvenliğinin sağlanması ve suçların önlenmesi,
7. Kentlerdeki özürlü ve sosyo ekonomik bakımdan engelliler,
8. Kentsel alanlarda spor ve boş zamanları değerlendirme,
9. Yerleşimlerde kültür,
10. Yerleşimlerde kültürlerarası kaynaşma,
11. Kentlerde sağlık,
12. Halk katılımı, kent yönetimi ve kent planlaması,
13. Kentlerde ekonomik kalkınma,
şeklindedir.
Kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan hakların ortak özelliği, bu hakların diğer insan hakları gibi, insan hakları hukukunun aradığı unsurları taşımasıdır. Kentli hakları kategorisi içinde, birinci ve ikinci kuşak haklar da, çevre hakkı gibi dayanışma hakları içerisinde bulunan haklar da bulunmaktadır. Anılan hakların bir diğer temel özelliği, işbirliğini ve dayanışmayı zorunlu kılmasıdır. Bu haklar, kentlilerin insan onuruna uygun bir yaşam sürdürmesi için zorunludur. Bu hakların, tanınması, tanımlanması, kazanılması, korunması, kullanılması ve geliştirilmesi için gerekli olan nedir? Tüm insan hakları için gerekli olanlar, bu haklar için de gereklidir. Tüm insan haklarının yaşam bulması için gerekli olan iki koşuldan söz etmiştik. Bunlardan ilki, demokratik kamuoyunun gücüdür. İkincisi ise hukukun gücüdür. Demokratik kamuoyundan kastımız, kentli hakları özelinde, kentlerde yaşayan insan topluluğudur. Hukukla kastedilen, pozitif hukuk normları-yürürlükteki yasalar değildir. İnsan hakları hukukunun normlarıdır. Peki nasıl bir siyasal hukuksal çerçevede, diğer insan hakları gibi, kentli hakları da yaşam bulur, korunur, gelişir? Bunun için gerekli olan demokrasidir. Demokrasiyi, 1993 yılında Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı, konferans belgesinin 8. maddesinde tanımlamıştır. Demokrasi, “halkın, kendi ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel sistemini belirlemek için iradesinin serbestçe ifade edildiği ve yaşamın tüm yönlerine tam katıldığı” rejimin adıdır. Belirtilen durumda, değer savunuculuğu olarak nitelendirdiğim insan hakları savunuculuğu, bu arada kentli hakları ile ilgili savunu, a) demokratik kamuoyunun gücü, b) hukukun gücü haline gelmelidir. Tek tek yüz milyonlarca dürüst insan (özü sözü bir olan insan) örgütlü bir güç olmadan ve demokrasi tanımındaki özgürleşmeyi sağlayan siyasal ve hukuksal sistemi oluşturmayı ve geliştirerek sürdürmeyi hedeflemeden hakların yaşam bulması ve gelişmesi olanaksızdır.
45a484db22f5dd2cdd38f1f1d2d207f0-rimg-w1280-h720-gmir
6. Türkiye’de Kentli Haklarının Hukuksal Altyapısı ile İlgili Sorunlar Mimarlar Odası için meslektaşım Av. Cengiz Çekiç ile birlikte yaptığımız, “Türkiye’de Kentli Hakları Mevzuatı” adlı çalışma, kentli hakları bakış açısıyla, yürürlükteki mevzuatın bir taramasıydı. Buna göre, Türk Hukuk Mevzuatında kentli hakları ile ilişkisi kurulabilecek 415 yasa bulunmaktadır. Binlerce yasa maddesinde konular düzenlenmiştir. 10 yasa Osmanlı döneminden bu yana yürürlüktedir. Yasalarda, Avrupa Kentsel Şartı ilkelerine karşılık gelecek şekilde tarama yapılmış, özgürlükten yoksun bırakma (hapis, ağır hapis cezaları), işyeri kapatma, meslekten men, para cezası gibi yaptırım türleri ve yaptırım uygulamaya yetkili idari ve yargısal kurumlar saptanmıştır. Ayrıca bu tarama bize, insan hakları hukuku bakımından da veriler sunmuştur. Yasalar ve ilgili mevzuat her ne kadar kentli hakları bakış açısıyla düzenlenmemişse de (Şart bağlamında zaman açısından olanaklı değil) insan hakları hukuku bakımından hakların konularını ve öznelerini saptamakta ve genel olarak merkezi ve yerel yönetimler olarak muhatabı belirlemede bir güçlük bulunmamaktadır. Ancak, bu araştırmada bazı gerçekler de ortaya çıkmıştır. İlki, mevzuatın genel olarak dayanışma hakları özel olarak da kentli hakları bakış açısıyla toplanmasıdır. Bu bağlamda, Anayasa’da ya dayanışma hakları başlığı altında ya da kentli hakları başlığı altında bir düzenlemeye gidilmesidir (Anayasa’nın tümüyle yeniden yapılandırılması görüşündeyim. Bunun tek bir ilkesi vardır. Anayasa, ulusalüstü insan hakları belgelerine dayalı olmalıdır). İkincisi, Mevzuat bu düzenlemenin ardından Anayasa’ya uyumlu hale getirilmelidir. Üçüncüsü, kentli hakları ile ilgili, yargı kurumları oluşturulmalıdır. Böylece, yargılamada uzmanlaşma sağlanacak, hukuksal süreçler hızlı ve etkin işleyecektir. Dördüncüsü kentli hakları ile ilgili yargı kurumlarına başvuru yargılama giderlerinden muaf olmalıdır. Oysa bugün, idari yargıya başvuru ve davayı sonuçlandırmak avukatlık ücreti hariç bilirkişi incelemesini ve keşfi gerektiren bir olayda, asgari ücretin en az 6 katı bir harcamayı gerektirmektedir. Örneğin, Ayasofya müzesi tam 14 yıldır, müzenin tam ortasında kurulmuş paslı restorasyon demirlerinin işgali altındadır. Restorasyon çalışmaları durmuş haldedir. Türkiye’de turistlerin en çok ziyaret ettiği yer de Ayasofya’dır. Bu görüntü, insanlığın ortak malvarlığına verilen değer açısından bir yurttaş olarak ve bir insan olarak hepimizin yüzünü kızartacak niteliktedir. Bu durum için herhangi birimizin idareyi kusuru nedeniyle sorumlu tutup idari yargıya başvurmamız halinde, yargılama giderlerini karşılamamız olanaklı değildir. Zira konunun uzmanları keşif yapacaklardır. Masrafı davacılar karşılayacaktır. Beşincisi, yargı kararlarının uygulanması, özellikle yürütmenin durdurulması, kararların etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır. Bunun için de, 1913 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu yürürlükten kaldırılmalıdır. Yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri için caydırıcı cezalar öngörülmelidir. Altıncısı, idari birimlerin aldığı her bir karar için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu ortadan kaldırılmalıdır. Örnek, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’nun aldığı bir kararla ilgili olarak, hem o karar için, hem Kültür Bakanlığı ve konusuna göre başka bakanlık için ve bir ruhsat işlemi söz konusu ise Valilik için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu doğabilmektedir. Bu ise hak arama yollarının kullanımının zorlaştırılması anlamına gelmektedir. Yargısal süreçlerle ilgili önerileri geliştirmek olanaklıdır. Türkiye’de kentli hakları alanında hem merkezi yönetim hem de yerel yönetimler görevli ve yetkili kılınmıştır. Anayasa’nın 127. maddesinde yerel yönetim olarak, hem merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi konumundaki İl Özel İdareleri hem de Belediyeler sayılmaktadır. Belediyeler üzerinde ise, İçişleri Bakanlığı’nın kuruluşu ve işleyişi ile ilgili yasada açıkça “vesayet” yetkisinden söz edilmektedir.
Belediye Meclisi’nin bütçesi ancak Vali onayı ile yürürlüğe girebilir durumdadır.
Türkiye’de ülke genelindeki siyasal ve hukuksal çerçeve ne ise (halkın iradesinin serbestçe ifade edilmesi ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımı ilkesini anımsayalım) kentli hakları açısından da yerel yönetimler alanında aynı çerçeve görülmektedir. Yapının genel karakteri, merkezci, kapalı ve bürokrasinin egemenliğine dayalı olmasıdır.
Kentli haklarının yaşam bulması, bu haklara birer “değer” olduğunu bilerek sahip çıkmaktan geçiyor. Bu ise, insan anlayışımıza göre şekilleniyor. İnsanın başka insanlarla ve doğa ile ilişkilerini değerlendirişimize bağlı olarak tutum alıyoruz. Diyarbakır’da yoksul insanlara ekmek dağıtım şekline yönelttiğimiz eleştiride doğruluk payı vardır. Yüzlerce insanın çamurlar içinde kamyona hücum etmesini, birbirlerini çiğner durumda oluşunu, işin örgütlenmesi açısından değerlendirebiliriz. Ancak ortada bir yoksulluk sorunu olduğunu, yoksulluğun insan haklarının kullanımının da önünde engel teşkil ettiğini nasıl unutabiliriz? Üstelik bunun bir durum olduğunu, bu durumun ise bir ilkenin ihlali olduğunu atlayabilir miyiz? Bu ilkenin adının da sosyal adalet ilkesi olduğunu unutabilir miyiz?
Kent 250
Bu ve benzeri sorunları, televizyon, çamaşır makinası, otomobil ve apartman dairesi veren yarışma programlarına katılan bir kitleden, (evet her gece yapılan yarışmaya günde 375 bin telefon geliyorsa), böyle eğitilen, yönlendirilen insan topluluğundan, yalvaran topluluklardan çözmesini bekleyebilir miyiz?
Paranın ve çıkarın insan ilişkilerini belirleyen başlıca etken olduğu bir dünyada, bunun bir değer olarak her gün ve yeniden üretiminin ve sunumunun yapıldığı bir dünyada, insan haklarına sürekli vurgu koşuldur. Bir başka koşul, ayrıksı düşünenlerin kuşatmayı (hakları kazanma, koruma, kullanma ve geliştirme için) yarmaları ve bu yönde harcayacakları sürekli çabalarıdır.
 
(1) Kaboğlu Özden İbrahim, Özgürlükler Hukuku, s.282, Afa yayıncılık, İstanbul, 1994

Umumi tuvalet sorunu

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar insanların en doğal ihtiyaçlarını karşılayan yerlerden ulu orta bahsetmek hoş karşılanmaz hatta ayıplanırdı.

Ama zamanın ruhu şimdi buna el vermiyor. 

Şimdi artık, insanın bu en doğal ihtiyacından ve bu ihtiyacı karşılama şeklinden değil; sokakları, parkları mesken tutan kedi ve köpeklerin dışkılarını nereye yapacakları ya da yaptıkları dışkının çevre sağlığını etkilemeden nasıl toplanacağı konuları konuşulur oldu. Hem de hiç utanıp sıkılmadan…

Şimdi artık göstermelik de olsa parklara, yeşil alanlara hayvanlar için, özellikle de köpekler için tuvalet yerleri yapılmaya başlandı.

Tabii ki bütün bu yapılanlar, sokaklarda başıboş yaşayan köpekler için değil, sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış evcil köpekler için ve o köpeklerin gidip kakasını oraya yapacağı varsayılarak…

Ama gelin görün ki, park ve yeşil alanlarda sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış köpekler için tuvaletler yapmayı akıl eden belediyeler, bu işi bir türlü insanlar; özellikle de yaşlı, hasta, kadın, çocuk ve çocuklu anneleri düşünerek yapmıyor, yapamıyor.

Bu nedenle de yeşil alanlar, parklar, ağaç ya da duvar dipleri, hatta Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın iddiasına göre anıtlar kötü kokularla kokmaya başlıyor…

Böylelikle kendisinin mevcut anıtı yıkarak daha büyüğünü yapmasına bir gerekçe oluşturuyor…

Sanki her yerde insanların gidip ihtiyacını giderebileceği konforlu, rahat tuvaletler varmış gibi…

Sanki belediyeler, insanların bulunduğu her yerde insanlar için temiz, bakımlı tuvaletler yapıp işletiyormuş gibi…

Sanki Konak İskelesi önündeki tuvalet gibi var olanları kapatmamış, tuvalet yapılması ile ilgili taleplere kulak verip yeni yeni konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletler yapmış gibi…

P1010246

Oysa, insanların köylerde, kasabalarda, özellikle de kentlerde bir arada yaşamaya başladığı tarihlerden bu yana bu temel insani ihtiyacı karşılamak amacıyla umumi tuvaletler yapmak tüm toplumlarda eski bir gelenek… Aynen çeşme, hamam, aşevi yapmak gibi umumi tuvalet yapmak da eski bir alışkanlık. Alışkanlıktan öte kamusal bir görev.

Çünkü, insanların dışkılama ihtiyaçları için yeterli sayı ve nitelikte umumi tuvalet yapmadığınız takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların kirlenen çevre nedeniyle sağlığını tehlikeye atmanız söz konusu…

İşte o nedenle, eski Yunan ya da Roma kentlerine, örneğin Selçuk’taki Efes’e ya da Torbalı’daki Metropolis antik kentlerine baktığınızda herkesin yan yana oturup ihtiyacını karşıladığı o eski “latrina“ları görmeniz mümkün. 

Antik dönem kentlerinde toplumsal bir sağlık hizmeti olarak düşünüldüğü anlaşılan bu hizmetin şimdi, bugünün anlayışı ve teknolojik olanakları çerçevesinde yeterince karşılandığını söylemek ise zor. Özellikle de İzmir’de.

Yıllar öncesinde, daha doğrusu 2006 yılında günde yüzbinlerce insanın, özellikle de turistin gezip alışveriş yaptığı tarihi Kemeraltı çarşısında cami tuvaletleri dışında konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletlerin bulunmayışı nedeniyle bu eksikliğin bir an önce giderilmesi için defalarca ricada bulunulmasına karşın, bu talebe ısrarlı bir şekilde sağır kalan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerini protesto etmek amacıyla elinde bir klozetle birlikte Anafartalar Caddesi’ndeki Salepçioğlu Çarşısı’nın önüne çıkan Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Necati Ortabaş‘la altı esnaf temsilcisinin takım elbiselerini giyip kravatlarını takarak yaptıkları son derece anlamlı ve etkili protestoyu hatırlıyorum.

Ardından da buna karşılık Aziz Kocaoğlu‘nun Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği yöneticilerinin iş yerlerine imar cezaları yağdırmasını da…

34942757881_d1700b825b_o

Şimdi aradan tamı tamamına 12 yıl geçmiş olmasına karşın tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda açılmış yeni, konforlu, temiz ve bakımlı bir tuvalet -ne yazık ki- yok. Üstüne üstlük Konak İskelesi önündeki belediye tuvaleti de kaldırılmış durumda.

Bu yokluk hali, Kordon, Göztepe ve Karşıyaka sahili için de geçerli.

Ayrıca hiçbir metro ve İZBAN istasyonunda da tuvalet yok.

Vapur iskelelerinde olan tuvaletler ise ya temizlik bahanesi ile kilitli ya da akşam mesai saati bitiminden itibaren kapatılıyor. Sanki o saatten sonra vapur seferi  ve o seferlerle gidip gelen insanlar yokmuş gibi.

Memurların mesaisi nasıl 17.30’da bitiyorsa, insanların dışkılama ihtiyacı da aynı saatte bitiyor.

s887195

ESHOT’a, İZULAŞ’a ait aktarma istasyonlarının hiçbirinde tuvalet yok. Hatta Halkapınar’daki aktarma alanında sadece belediye sürücüleri için kapısı kilitli bir tuvalet bulunmasına karşın, burada otobüs bekleyen ya da otobüsten inen yurttaşlar için bir tuvalet yok. İnsanlar zorunlu olarak en yakındaki Otogar Camisi’nin tuvaletine gitmek zorunda kalıyorlar.

Bu durum Alsancak’taki İZBAN istasyonu ve çevresi için de geçerli. Bu bölgedeki tek çare, İZBAN istasyonun yanındaki TCDD mescidine ait tuvalet.

Kordon’a, Göztepe sahiline ya da Bostanlı’ya konulan tek kişilik otomatik tuvaletler ise yetersiz olduğu gibi sık sık bozulan teknolojileriyle soruna çözüm olmaktan oldukça uzaklar…

Velhasıl, İzmir’de kamuya açık alanlarda ya tuvalet yok ya da yetersiz, bakımsız ve konfordan uzak.

Bu durum ise yaşlı nüfusu oldukça yüksek olan İzmir’de yaşayan ve çalışan hastaların, çocukların, çocuklu annelerin, engellilerin ve yaşlıların büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri tarafından pek de düşünülmediğini, o nedenle herkesin kendi başının çaresine bakmasını beklediklerini göstermektedir.

Geriye kalanlar…

Değişik belediyelerin düzenlediği fotoğraf yarışmalarından arta kalan ödül kazanmış ya da sergilemeye değer bulunan fotoğraflar…

99-314-tfsf-xdBtp
Ersin Berk – “Kale
215-314-tfsf-5tZLf
Osman Sipahi – “Renk
263-323-tfsf-YsaQ9
Metin Burak Kınacılar – “Okul Yolu
270-314-tfsf-IIYOb
Esengül Yavuz – “Amasya
503-314-tfsf-dNUrN
Serkan Özkan – “Kayalar

505-314-tfsf-sA0QF

512-323-tfsf-cZ0bE
Salim Şimşek – “Oyun ve Eğitim
831-314-tfsf-iyG1v
Emre Bostanoğlu – “Ada
872-314-tfsf-1HkKj
Yunus Yıldız – “Kış Masalı
1077-314-tfsf-qohLG
Hasan Uçar – “Kırsal Yaşam
1088-314-tfsf-tfQKz
Gürsel Egemen Ergin – “Kaleiçi
1088-314-tfsf-ZFMnm
Gürsel Egemen Ergin – “Kırsalda
1188-314-tfsf-q0E7a
Tuna Özata – “Kelebek
1205-314-tfsf-iHLaQ
Gazanfer Demirer – “Yedikır
1281-323-tfsf-VXux8
Tayip Başak – “Derse Yetişmek
1551-323-tfsf-Kpn36
Hülya Şamer – “Sarı Çizgi
2997-323-tfsf-y7ZdF
Mehmet Kılıçoğlu – “Oyun
3283-314-tfsf-EOVe2
Okan Özdemir – “Amasya’nın Kalbi
3946-314-tfsf-NHeqa
Ali Acar – “Kar Altında
4606-314-tfsf-jytbl
Mehmet Can Düzgün – “Borabay’da Sis
4638-314-tfsf-89vFd
İrfan Çakır – “Çoban
6333-314-tfsf-KCdet
Mustafa Kılınç – “Ferhat ile Şirin
10662-314-tfsf-KlLkV
Miraç Yılmaz – “Borabay
23461-314-tfsf-oRPld
İsmail Kılıç – “Akpelikan
33262-323-tfsf-Fmnuk
Emine Erdem – “Kar
33638-314-tfsf-3Oh1d
Bülent Eker – “Boğalı
38703-323-tfsf-cTtbk
Mehmet Can Alkaş – “Eğitime Yürümek
56877-314-tfsf-aAC8r
Hakan Kocatürk – “Sürü
52163-314-tfsf-tZvgE
Ertan Koyuncu – “Yeniköy Göleti

“Ezgili Yürek” – Ruhi Su şiirleri

NİNNİ
Seninki bende kilitli
Benimki sende kilitli
Anahtarlannı atalım suya
İster bir altın inek içsin
İster şehirlerden geçsin su
Kilitler vannca uykuya
Yaz gelsin çözsün
Kış gelsin sarsın
Rüzgar geçen günleri koparsın
Bir de takvim asalım kapıya
(Varlık Dergisi, 15 Haziran 1940)

Ruhi Su 003

SERHAT TÜRKÜSÜ
Ne murdar öldüler
Ne müslüman oldular
Kılıçsız, kalkansız
Bir sofra kurdular.
Zeytin zeytini getirdi
İncir inciri getirdi
Şerbeti üzüm getirdi
Her biri bir şey getirdi
Kimi meyvesini canım
Kimi gölgesini getirdi.
Ne dört yüz arslana borçluyuz
Ne Şehmuz Aslan’a
Ilgınlara, sazlara borçluyuz
Biz bu toprakları
Bir de yavşana.
(Cumhuriyet Gazetesi, 1975)

Ruhi Su 005

SEFERBERLİK
Eli silah tutaniann gidişiydi bu
Rediflerin, vay anam kur’asının.
Çalgılann da insanlar gibi
Zort zort edeni var
Zom zom gideni var.
Uyandım davulun bağnazlığına
Davulun, trampetin
Gerilmiş derilerin muştusuna
Seferberiikti bu, karşı durulmaz.
Bir sesim vardı benim
Bin sesim olsa n’olacak
Çocuklann sesiyle adam vurolmaz
Kim getirdi bu savaşı ekmeğin beyazlığına.
Şimdilerdeki gibi anımsanm
İkiz bebeklere benzerdi ekmekler
Püren çalısında pişer
Püren balı gibi kokardı
Biz oldum olası ekmekle doyanz da
Çocukluğum geldi aklıma.
Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk
Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde.
Pelit, ekmek ağacı
Hamup, pekmez ağacı, bal ağacıydı bizim Güney’de
Çocuklar ya çok azdı, ya çok ağlamazdı.
Ya da ağlamaya vakit kalmazdı.
Hastalık lekeli humma
İlaç kınakınaydı
Gitsin, gitsin de gelmesin
Çocukluğum geliyor aklıma.
(Cumhuriyet Gazetesi, 5 Şubat 1977)

Ruhi Su 001

GELDİK
Hepimiz bir yerlerdeydik
Başka bir yere geldik
Değişen dünyanın sürecinde
Karanlık bir sudan geldik
Ne gül eski güldür şimdi
Ne beygir eski beygir
Kırmadan incitmeden
Maymundan insana geldik
Bakmayın siz bu bencil
Bu hayvansal kavgaya
Değişen dünyanın içinde
İnsana biz yeni geldik.
(Cumhuriyet Gazetesi, 5 Mart 1977)

Ruhi Su 002

EZGİLİ YÜREK
Hangi taşı kaldırsam
Anamla babam
Hangi dala uzansam
Hısım akrabam
Ne güzel bir dünya bu
İyi ki geldim
Süt dolu bir torbayla
Şöylece çıkageldim
Kime elimi verdimse
Döndürüp yüzümü baktınsa
Kısmet kapıyı çaldı
Kör pınara su geldi
Ben şakıyıp durdukça öyle
Gülün kokusu geldi
Bebesi olmayana
Bunalıp da kalmışa
Acılarla yüklü
Dargın yüreklere
Yetiştim geldim
İyi ki geldim.
(Cumhuriyet Gazetesi, 23 Temmuz 1977)

Ruhi Su 004

IRMAK
Ağaç demiş ki baltaya
Sen beni kesemezdin ama
Ne yapayım ki sapın benden
Bak şu ağacın bilincine sen
Ölen ben öldüren benden
Bunca analar ağlayıp durur da
Akıp gider gelinciklerden
Kör müdür sağır mıdır bu ırmak
Ölen ben öldüren benden
Her yerde böyle olmuş bu
Önce dağa taşa ağaca söyletmiş halk
Sonunda sabahın bir yerinden
Uyanıp kalkmış ayağa ırmak
Ölen ben öldüren benden
(Sanal Emeği, 1978)

Ruhi 004

BAŞLASIN
Dünyaya gel
İnsan başlasın
Taneyi bul
Korku başlasın
Ağalık beylik
Bir bir başlasın
Bin yıl on bin yıl
Bunca emek bunca yıl
Karun bitirsin
Süleyman başlasın!
Sen ki dünyayı cennete çevirdin
Dünyaya hükmün başlasın
(Sanat Emeği, Nisan 1978)

Ruhi Su 007

İNSAN VE EMEK
Bir sergiyle geldi bahar
Ne don vurur, ne meyve verir
Öylece bir çiçek düşlemesi
Ne güzel bir oyun değil mi canım
Taşlara bakan gözün çiçeği görmesi
Benim memleketimde bugün
Kırk bin elli bin liradır
Resmin metre karesi
Ve dillere destandır canım
Turan Erol beyazıyla Bodrum’un mavisi.
Bir gece kulübünde bugün
Kırk bin, elli bin liradır
Bir Zeki Müren dinletisi
Ve elbette güzeldir canım
Emeğin değerlendirilmesi
Ama benim memleketimde bugün
İnsan kanı sudan ucuz
Oysa en güzel emek insanın kendisi
Kolay mı kan uykularda kalkıp
Ninniler söylemesi
Belki bu nedenle, yazık
Asılmış gibi durur
Asılmış gibi kederinden
Duvarlanmda resim
Çalgılarımda müzik
(Sanat Emeği, Mayıs 1978)

Ruhi Su 006

Sözlük’ten: Yeni-Liberal Kentleşme Kavramı ve Politikaları (2)*

Zeynep Günay

İlk bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/05/23/sozlukten-yeni-liberal-kentlesme-kavrami-ve-politikalari-1/

Devam…

Yeni-liberal kentleşme sürecinin iki temel özelliği kentler arası rekabet ve bu rekabetin bir parçası haline gelen küresel kültür ve toplumdur. Guy Debord, 1970’lerde yazdığı Gösteri Toplumu (Le Société du Spectacle) başlıklı kitabında yeni düzenin kentinde mekânı bir sahne dekoru olarak betimlemektedir. 1970’lerde reddedilen bu tanım, 1980’lerden sonra yaşanan ekonomi-politik süreçler ve bu süreçlerin kentsel ve toplumsal etkileri sonucunda kabul görmüştür. Debord’a göre, gösteri, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmeyi başardığı andır ve görülen dünya, metanın dünyası olmuştur. Donald Haider’in “mekânların savaşı (place wars) olarak betimlediği kentler arası rekabet, kentlerin daha fazla yatırım çekmek amacı ile kendilerini “satmaları (city selling)”, “pazarlamaları (urban marketing)” anlamını taşımaktadır. David Harvey’e göre kentler, üretim merkezi olarak rollerini tanımlamak (turizm ve kültür odaklı aktiviteler, programlar gibi), belli merkezlerde toplanmaya meyilli hükümet fonlarından pay almak (olimpiyat oyunları, Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri gibi), kentsel işlevleri kontrol etmek veya yönlendirmek (finans merkezi, moda merkezi, kültür merkezi gibi) için rekabet etmektedir.

AngelaMcRobbie6

Henri Lefevbre, 1974 tarihinde yazdığı Mekânın Üretimi (The Production of Space) başlıklı kitabında kapitalist büyüme ile mekân arasında bağlantı kurarak, kapitalizmin başarısının mekânın gücünü keşfetmesine bağlı olduğunu belirtmektedir. Kapitalizmin varlığının mekân üretimine bağlı molduğu gibi, neoliberalizm de ekonomi-politik süreçlerin mekânda dönüşüm yaratmak için rolünü karakterize etmektedir. Neoliberalizm, mekânı Lefebvre’in betimlediği gibi “ayrıcalıklı araç (priviledged instrument)” olarak kullanan ekonomi-politik yeniden yapılandırma stratejilerini temsil etmektedir. Neil Brenner ve Nic Theodore’un vurguladığı gibi, 21. yüzyılda kent neoliberalleşmemekte; yerine, neoliberalleşme kentleşmektedir. Çağlar Keyder de benzer bir yaklaşımla bu süreçte ulusal ekonomilerin kentleri değil, kentlerin ulusal ekonomileri taşımalarının söz konusu olduğunu belirtmektedir. Bu anlamda mekân ve dolayısıyla kent, küreselleşmeyi biçimlendiren insan ve sermaye akışının merkezindedir ve kentsel mekâna odaklanma ile belli mekânlarda yaratılan sosyal ve ekonomik yapılanmalar değer kazanmakta, ulusal ekonominin ise değeri ve önemi azalmaktadır.

Anthony Giddens ve Edward Soja’nın modernite okuması üzerinden neoliberalleşmenin kentleşmesi bağlamında çıkarımlar yapmak mümkündür. Neoliberal kentleşme mekânsal olarak bir “esneklik kenti” ve küresel başkentlerin ve kimliklerin oluşturduğu “kozmopolis/evrensel-kent” imajı yaratmaktadır. BU imaj önce birleştirici, sonra ayırıcıdır; mekânsal anlamda benzeştiren ve aynı zamanda farklılaştıran bir biçim almaktadır. Endüstri kentinden hizmet kentine geçişte, hızlı ve yerel müdahaleler ve öncü proje modelleri ile yerel sorunlara çözüm getirilmektedir. Güven ilişkilerine ve kişisel bağlantılara dayalı yerel ilişkiler sistemi ile tanımlanmış alışkanlıklar çerçevesinde yeni gruplar oluşmaya; sosyal farklılaşma mekânda da teşvik edilmeye başlamaktadır. Bu müdahale ve modellerin odağını özelleştirilmiş kamusal kentsel hizmetler, elit tüketime dayalı yeni özelleştirilmiş mekânlar ve yığılma bölgeleri, rekabet edebilme kapasitesi artırmak ve yatırım çekmek için kentsel konut pazarı ve gayrimenkul sektöründe yer bulan büyük ölçekli projeler ve kültürel etkinlikler oluşturmaktadır. Sonuçta, kişisel olan, topluluk deneyimi haline gelmekte, standart tüketim modelleri, standart yaşam biçimleri ve tüketici toplum oluşmaktadır. Edward Soja bu kentleri de benzeşimler toplumunun egemenliğinde yaratılan kentliliğin taklidi “simsiteler /benzeşim-kentler” olarak tanımlamaktadır. Bu durumda, küresel/neoliberal kenti “tüketen” ve “kullanan” kesim, küresel kenti yaratanlar olurken, Neil Smith’in “küresel kent stratejisi” olarak tanımladığı gibi, toplumun diğer kesimi bu oluşumun dışında kalmaktadır. Kentsel mekân kutuplaştırılan ve ötekileştirilen bir biçim alırken, bazı bölgeler ve kentler diğerlerine göre daha fazla sermaye birikimi için seçilmektedir; çünkü Çağlar Keyder’in belirttiği gibi sermaye, beğenmediği yerleri durağanlığa, dışlanmaya mahkum etmektedir.

Jamie Peck ve Adam Tickell’in “yıkım ve yeniden inşa süreci” olarak tanımladığı bu durum, küresel ve yerel arasında gerilim yaratmaktadır; ekonomi-politik mekânın yapılanması ve “mekân-yapma (place-making)” eğilimleri ile yerellik, küreyerel (glocalized) kapitalizmin bir parçası haline gelmektedir. David Harvey’in “küreselleşmenin mekânsal biçimlenmesi (spatial organizastion of capitalism)” olarak tanımladığı bu süreçte küresel kent sistemi ise değişen ekonomik, kültürel ve politik süreçlerin etkisi ile güç kazanan birkaç dünya kenti tarafından yönlendirilmektedir. Harvey, Molotch’un tasvir ettiği gibi, kenti sadece bir “büyüme makinesi (growth machine)” olarak gören yaklaşım çerçevesinde kentler arası rekabette ekonomik yeniden yapılandırma yeterli olmamakta, kentlerin sahip olduğu yerel ve ayırt edici kültürü ve özellikleri, yeni yatırımları çekmek amacı ile metalaşmakta ve yeniden biçimlendirilmektedir.

Kaynak

Günay, Z. (2010) Neoliberal Kentleşme ve Tarihi Çevrenin Sürdürülebilirliği: Sürdürülebilir Kentsel Koruma Modeli, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, Aralık 2010.

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 492-495

4678940481_86725851d5_o
Afişe Sergisi

 

Kent Hakkı

David Harvey

İnsan hakları ülkülerinin hem siyasi hem etik olarak merkezî konuma taşındığı bir çağda yaşıyoruz. Daha iyi bir dünyanın kurulması için bu ülkülerin ağırlıklarının artırılmasında pek çok enerji harcanmaktadır. Ancak çoğu kez dolaşımdaki kavramlar özünde egemen liberal ve yeni-liberal pazar mantıklarını ya da hâkim yasallık ve devlet faaliyeti biçimlerini reddetmez. Sonuçta özel mülkiyet hakkı ve kâr oranının hakla ilgili öteki tüm düşünceleri gölgede bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz. Ben burada başka tür bir insan hakkı olan kent hakkını incelemek istiyorum. 

Son yüzyıldaki kentleşmenin hayret verici hızı ve ölçeği insanî mutluluğa katkıda bulundu mu? Kent toplumbilimcisi Robert Park’ın deyişiyle kent:

İnsanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmıştır. [1]

Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve güzel duyu değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz. Kent hakkı kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır. Kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ilgisiz kalınmış insan haklarımızdan biri olduğunu ileri sürmek isterim.

Başlangıçlarından beri kentler bir artı-ürünün coğrafî ve toplumsal yoğunlaşmaları sayesinde yükselmiştir. Bu nedenle kentleşme her zaman için sınıfsal bir görüngü olagelmiştir çünkü artıklar bir yer ve kişiden sağlanırken onların harcanmalarının denetimi tipik olarak birkaç elde toplanır. Bu genel durum elbette kapitalizmde de sürer; ancak kentleşme bir artı-ürünün harekete geçirilmesine dayalı olduğundan kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı ortaya çıkar. Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Sürekli yeniden yatırımın sonucu kapitalizmde kentleşmenin büyüme çizgisiyle paralel olarak artı-üretimin bileşik oranda genişlemesidir -sermaye birikimi tarihine eklemlenen lojistik eğriler (para, çıktı ve nüfus) bunun sonucudur.

1024px-David_Harvey2

Artı-sermaye üretimi ve emilimi için kârlı yerler bulmaya duyulan sürekli gereksinim kapitalizmin siyasetini biçimlendirir. Bu gereksinim aynı zamanda sermayedarın sürekli ve sorunsuz genişlemesine bir dizi engel çıkarır. Eğer iş gücü kıt ve ücretler yüksekse, ya var olan iş gücü disiplin altına alınmak zorundadır – teknolojik işsizlik ya da işçi sınıfının örgütlü gücüne saldırı başlıca iki yöntemdir- ya da göç, sermaye ihracı ve nüfusun o ana dek bağımsız kalmış unsurlarının proleterleştirilmesi gibi yollarla yeni iş gücü bulunmalıdır. Ayrıca sermayedarlar genelde yeni üretim araçları, özelde de doğal kaynaklar keşfetmelidirler ki bu, gerekli hammaddeleri elde etmek ve kaçınılmaz olarak ortaya çıkan atığın emilimi için doğal çevre üzerinde artan miktarda baskı oluşturur. Hammadde çıkarılması için araziler açmaları gerekir -çoğu kez emperyalist ve yeni-sömürgeci çabaların ereği de budur.

Rekabetin zorlayıcı yasaları yeni teknoloji ve örgüt biçimlerinin sürekli uygulanmasını da zorlar çünkü bunlar aracılığıyla sermayedar daha düşük nitelikli yöntemleri kullananları yener. Yenilikler yeni istek ve gereksinimleri tanımlar, sermayenin devir süresini düşürür ve sermayedarın içinde genişletilmiş emek gücü arzı, ham maddeler, vb. araştırabileceği coğrafi alanı sınırlandıran uzaklık sürtünmesini azaltır. Eğer pazarın yeterli alım gücü yoksa o halde dış ticaret hacmini genişleterek, yeni ürünlerin ve yaşam biçimlerinin reklâmını yaparak, yeni kredi araçları yaratarak ve kamusal ile özel harcamalara borç para sağlayarak yeni pazarlar bulunmalıdır. Son olarak eğer kâr oranı çok düşükse o halde ‘yıkıcı rekabetin’, tekelleşmenin (birleşme ve satın almalar) ve sermaye ihraçlarının devlet tarafından düzenlenmesi çıkış yolunu sağlar.

Yukarıdaki engellerin herhangi biri aşılamadığı durumda sermayedarlar artı-ürünlerini kârlı bir şekilde yeniden yatırıma dönüştüremezler. Sermaye birikiminin önü tıkanır ve bu durum onları sermayelerinin değer yitirebileceği ve hatta kimi örneklerde fiziksel olarak ortadan silinebileceği bir krizle karşı karşıya bırakır. Artı-mallar değer yitirebilir ya da yok edilebilir, üretim kapasitesi ile varlıklarının nominal değeri indirilebilir ve bunlar kullanım dışı bırakılabilir; paranın kendisinin enflasyon aracılığıyla değeri azalabilir ve işgücününki de kitlesel işsizlik sayesinde azalabilir. O halde bu engelleri aşmak ve kârlı etkinlik alanını genişletmek gereksinimleri kapitalist kentleşmeyi ne şekilde yönlendirmiştir? Ben burada askeri harcamalar gibi görüngülerin yanı sıra kentleşmenin sermayedarların kâr arayışlarında aralıksız ürettikleri artı-ürünü emmede özellikle etkin bir rol oynadığını ileri sürüyorum. 

Kent devrimleri

İlk olarak İkinci İmparatorluk Paris’inin durumunu düşünelim. 1848 yılı kullanılmayan artı-sermaye ve artı-işgücünün Avrupa çapındaki ilk açık krizlerinden birini beraberinde getirdi. Kriz özellikle Paris’i sert vurdu ve işsiz kalan işçiler ile Temmuz Monarşisi’nin açgözlülüğünün ve eşitsizliğinin panzehiri olarak toplumsal bir cumhuriyeti gören burjuva ütopyacılar tarafından gerçekleştirilen erken doğmuş bir devrimle sonuçlandı. Cumhuriyetçi burjuvazi devrimcileri şiddetle bastırdı ama krize çözüm getirmeyi başaramadı. Sonuç 1851′de darbe yapıp ertesi yıl kendisini İmparator ilan eden Louis-Napolyon Bonaparte’nin iktidara yükselmesiydi. Bonaparte siyasetini sürdürebilmek için, seçenek oluşturabilecek siyasi hareketlerin yaygın bir biçimde bastırılmasına başvurdu. Ekonomik durumla hem içeride hem de yurt dışında uygulanacak büyük bir altyapı yatırımı programı aracılığıyla ilgilendi. İkinci durumda bu Avrupa boyunca ve Doğu’ya doğru demiryolları yapımı ve Süveyş Kanalı gibi büyük işlere destek vermek iken, içeride ise demiryolu ağını sağlamlaştırmak, limanlar ve kanalizasyon inşa etmek anlamına geliyordu. Hepsinden öte, Paris’in kent altyapısının yeniden yapılandırılmasını gerektirdi. Bonaparte 1853′te kentin bayındırlık işlerinden sorumlu olmak üzere Georges-Eugéne Haussmann’ı görevlendirdi.

Haussmann görevinin artı-sermaye ve işsizlik sorunlarını kentleşme ile çözmek olduğunu açık olarak anlamıştı. Paris’i yeniden inşa etmek o zamanın standartlarına göre muazzam miktarda emek ve sermaye emiyordu ve Parisli iş gücünün isteklerini bastırmakla da birleşince toplumsal istikrarın başlıca aracıydı. Haussmann Paris’i yeniden şekillendirmek için 1840′larda Fouriercilerin ve Saint-Simoncuların üzerinde tartıştığı hayalî planlardan ilham almıştı ama büyük bir farkla: o kent sürecinin tasarımlandığı ölçeği dönüştürdü. Mimar Jacques Ignace Hittorff yeni bir bulvar için planlarını Haussmann’a gösterdiğinde Haussmann bunları ona geri fırlatarak şöyle dedi: yeterince geniş değil… sizinki 40 metre genişliğinde oysa ben 120 istiyorum.’ Haussmann, banliyöleri ekledi ve Les Halles gibi semtleri bütün olarak yeniden tasarladı. Bunu yapabilmek için yeni malî kurumlara ve borç araçlarına gereksinim duydu, bu amaçla Saint-Simon çizgisinde Crédit Mobilier ve Crédit Immobilier kuruldu. Sonuçta Haussmann artı-sermayeden kurtulma sorununu Keynesgil, borç destekli bir kent altyapısı iyileştirme düzeni kurarak çözmeye yardımcı oldu.

Düzen bir on beş yıl kadar iyi işledi ve yalnız bir kent altyapısı dönüşümünü değil ama aynı zamanda yeni bir yaşam biçimi ve kent karakteri kurulmasını da içerdi. Paris ışıklar kenti’, büyük tüketim, turizm ve keyif merkezi haline geldi; kahveler, büyük mağazalar, moda endüstrisi ve büyük sergilerin hepsi de kent yaşamını tüketimi özendirme sayesinde çok büyük artıkları emebilsin diye değiştirdi. Ama bunun ardından aşırı genişlemiş ve spekülatif malî düzen ve kredi yapıları 1868′de iflas etti. Haussmann işinden çıkarıldı; III. Napolyon umutsuzluk içinde Bismark Almanya’sına savaş açtı ve yenildi. Oluşan boşlukta kapitalist kent tarihindeki en büyük devrimci olaylardan biri olan Paris Komünü ortaya çıktı ki Komün, kısmen Haussmann’ın yok ettiği dünyaya duyulan özlem ve onun yaptığı işlerle yoksunlaşmış olanlar adına kenti geri alma isteğiyle şekillenmiştir. [2]

Şimdi hızla 1940′ların Birleşik Devletleri’ne gidelim. Savaş girişimi için olağanüstü seferberlik 1930′larda çok zorlu görünen artı-sermayeyi elden çıkarma sorununu ve onunla birlikte seyreden işsizliği geçici olarak çözdü. Ama herkes savaştan sonra olacaklardan endişeliydi. Siyasi olarak durum tehlikeliydi: 1930′larda sosyalist eğilimli güçlü toplumsal hareketler ortaya çıktığı sırada federal hükümet pratikte ulusallaştırılmış bir ekonomiyi yönetiyordu ve Komünist Sovyetler Birliği ile ittifak halindeydi. Louis Bonaparte devrindeki gibi zamanın yönetici sınıfları kuvvetli dozda  bir siyasi baskı istiyordu; 40′ların başında çoktan bolca belirtileri olan sonraki McCarthycilik ve Soğuk Savaş siyaseti tarihi bütünüyle çok tanıdık. Ekonomik cephede artı-sermaye nasıl emilebilir sorusu ise olduğu gibi kalmıştı.

1942′de Haussmann’ın çabalarının uzun bir değerlendirmesi Architectural Forum‘da çıktı. Bu değerlendirme, Haussmann’ın yaptıklarını detaylı olarak belgeliyor, hatalarının bir çözümlemesini yapmaya yelteniyor, bir yandan da tüm zamanların en büyük kentçilik uzmanlarından biri olarak onun ününü telafi etmeye çabalıyordu. Makalenin yazarı, Haussmann’ın Paris’e yaptığını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra New York’a yapan Robert Moses’tan başkası değildi. [3] Yani, Moses kent süreci hakkında düşünmenin ölçeğini değiştirdi. Moses artı-sermaye emilimi sorununu çözmeye bir otoyollar ve altyapısal dönüşümler düzeni, banliyöleşme ve yalnız kentin değil tüm metropoliten bölgenin toptan yeniden yapılanması sayesinde yardım etti. Bunu yapmak için, kent büyümesini borçla desteklemek üzere krediyi serbest bırakan yeni malî kurumları ve vergi düzenlemelerini işletmeye başladı. ABD’nin tüm büyük metropoliten merkezlerini kapsayacak şekilde yurt çapında düşünüldüğünde -yine başka bir ölçek dönüşümü- bu süreç, ABD’nin ticari açık vererek komünist olmayan tüm küresel ekonomiyi güçlendirmeyi karşılayabildiği dönem olan 1945′ten sonra küresel kapitalizmi istikrara kavuşturmak için can alıcı bir rol oynadı.

Birleşik Devletlerin banliyöleşmesi yalnızca yeni altyapılar sorunu demek değildi. İkinci İmparatorluk Paris’indeki gibi yaşam biçimlerinde köklü bir dönüşümü gerektirdi, evden buzdolabına ve klimaya yeni ürünlerin yanı sıra garajda iki araba ile petrol tüketiminde aşırı bir artışı beraberinde getirdi. Banliyöleşme ayrıca, orta sınıfın desteklenen ev sahipliği topluluk eyleminin odağını malvarlığı değerini ve bireysel kimlikleri korumaya doğru kaydırıp banliyönün oyunu tutucu cumhuriyetçiliğe doğru çevirince, siyasi manzarayı da değiştirdi. İddiaya göre borçla yüklü ev sahiplerinin greve gitmesi daha az olası idi. Bu proje kent içlerini boşaltması ve başta Afrikalı-Amerikalılar olmak üzere yeni refaha erişimi yadsınanlar arasında kent huzursuzluğu yaratması pahasına başarıyla artığı emdi ve toplumsal istikrarı güvenceye aldı.

1960′ların sonunda başka bir tür kriz yayılmaya başladı; Haussmann gibi Moses da tahtından oldu ve çözümleri uygunsuz ve kabul edilemez görülmeye başlandı. Gelenekçiler Jane Jacobs etrafında toplandı ve Moses’in projelerinin kaba modernizmine yerelleşmiş semt estetiği ile karşı çıkmaya çabaladılar. Ama banliyöler kurulmuştu ve bunun işaret ettiği yaşam biçimindeki radikal değişimin birçok toplumsal sonucu oldu; örneğin feministlerin başlıca tüm hoşnutsuzluklarının yeri olarak banliyöyü ilan etmelerine yol açmak gibi. Haussmannlaştırmanın Paris Komünü dinamiklerinde bir yeri olduysa eğer, banliyö yaşamının ruhsuz nitelikleri de ABD’deki coşkulu 1968 olaylarında önemli bir rol oynadı. Hoşnutsuz beyaz orta sınıf öğrenciler bir başkaldırma evresine girdiler, yurttaşlık hakları isteyen kenara itilmiş gruplarla birlik aradılar ve -değişik türden bir kent deneyimi de içeren- başka bir dünya kurmak için bir hareket oluşturmak üzere Amerikan emperyalizmine karşı harekete geçtiler.

Paris’te Left Bank Expressway’i durdurma kampanyası ve Place d’Italie ile Tour Montparnasse gibi işgalci yüksek devlerce geleneksel semtlerin yıkımı 68 ayaklanmasının daha büyük dinamiklerini canlandırmaya yardım etti. Henri Lefebvre kentleşmenin, yalnız kapitalizmin yaşaması için merkezî önemde olduğunu ve bu nedenle de siyasi ve sınıf savaşımının önemli bir odağı olması gerektiğini değil ama aynı zamanda kent ve kır ayrımını adım adım ulusal topraklarda ve ötesinde bütünleştirilmiş alanlar yaratarak yok ettiğini önceden haber veren Kent Devrimi‘ni bu bağlamda yazdı. [4] Kent hakkı, kırsal alana tarımsal işten, ikinci eve ve köy turizmine dek uzanan görüngüler sayesinde artarak egemen olan tüm kent sürecine hükmetme hakkı anlamına gelmeliydi.

68 isyanı ile birlikte önceki yıllarda mülk patlamasını borç-desteği sayesinde güçlendirmiş olan kredi kuruluşlarında bir malî kriz baş gösterdi. Kriz 1960′ların sonunda hız kazandı ta ki 1973′te küresel mülk pazarı balonunun patlamasıyla başlayıp 1975′te New York kentinin malî çöküşü ile süren kapitalist düzenin iflasına dek. William Tabb’ın ileri sürdüğü gibi sonrakinin sonuçlarına verilen yanıt, sınıf iktidarını sürdürme ve kapitalizmin yaşamak için üretmek zorunda olduğu artıkları emme kapasitesini canlandırma sorunlarına yeni-liberal bir çözümün yapılandırılmasına etkili bir şekilde öncülük etti. [5]

Top-Story

Küreyi kuşatmak

Bir kez daha güncel konjonktürümüze dönelim. Uluslararası kapitalizm bölgesel kriz ve iflaslar roller-coaster‘ındadır -1997-98′de Doğu ve Güneydoğu Asya; 1998′de Rusya; 2001′de Arjantin, ancak yakın zamana dek artı-sermayeden kurtulmadaki kronik yeteneksizliği karşısında bile küresel bir iflastan kaçınabildi. Kentleşmenin bu durumu istikrara kavuşturmadaki rolü neydi? Birleşik Devletlerde konut sektörünün özellikle 1990′lar sonunun yüksek teknoloji iflasından sonra, aynı dönemin başlarında büyümenin etkin bir bileşeni olduğu halde, önemli bir istikrar unsuru olduğu kabul görmüş bir görüştür. Tarihsel olarak düşük faiz oranlarında savurgan bir tut-sat yeniden finansmanı dalgası ile destek olunmuş menkul değer fiyatlarının hızla değer kaybetmesi ABD iç pazarını tüketici eşyaları ve hizmetleri için desteklerken, emlâk piyasası epeyce bir artısermayeyi kent-merkezi, banliyö evleri ve ofis alanları yapımı sayesinde doğrudan emdi. ABD doymak bilmez tüketimciliğine ve Afganistan ile Irak’taki savaşlara yakıt sağlamak için günde 2 milyar pound civarında borçlanarak dünyanın geri kalanıyla büyük ticari açıklar verirken, Amerikan kentsel büyümesi küresel ekonomiyi kısmen sakinleştirdi.

Ancak kent süreci başka bir ölçek dönüşümüne uğradı. Kısaca küreselleşti. Birçok başka ülkenin yanı sıra İngiltere ve İspanya’da emlâk piyasası patlamaları Birleşik Devletlerde olan bitene geniş anlamda paralel yollarla kapitalist dinamiğin güçlenmesine yardım etti. Çin’in son yirmi yılki kentleşmesi altyapı geliştirmeye ağırlık vermesi ile ABD’ninkinden bile daha önemli değişik bir nitelik sergiledi. Çin’in hızı 1997′de kısa bir durgunluktan sonra, Çin 2000′den beri dünya çimento arzının neredeyse yarısını aldığı ölçüde epey arttı. Yüz kentten fazlası bu dönemde bir-milyon nüfus çizgisini geçti ve daha öncenin Shenzhen gibi küçük köyleri 6-10 milyon insanlı muazzam anakentler haline geldi. Baraj ve otoyollar içeren büyük altyapı projeleri -yine tümü borçla desteklenmiş- manzarayı dönüştürüyor. Küresel ekonomi ve artı-sermayenin emilimi için sonuçlar önemli oldu: Şili bakırın yüksek fiyatı sayesinde gelişiyor, Avustralya zenginleşiyor ve hatta Çin’in hammadde talebinin gücü nedeniyle Brezilya ile Arjantin kısmen iyileşti.

O halde Çin’deki kentleşme bugün küresel kapitalizmin temel denge unsuru mudur?Yanıt sınırlı bir evet olmak zorunda çünkü kısmen esnekliklerini dünyadaki kentsel gelişimi borçla desteklemeye harcayan malî piyasaların şaşırtıcı bütünleşmesi sayesinde artık gerçekten küresel hale gelen kentleşme sürecinde Çin yalnız merkez üssüdür. Örneğin Çin merkez bankası ABD’deki ikinci tut-sat piyasasında etkinken Goldman Sachs ağırlıklı olarak Mumbai’deki kabaran emlâk piyasasıyla ilişkilidir ve Hong Kong sermayesi de Baltimore’de yatırım yapmıştır. Yoksul bir göçmen selinin orta yerinde Johannesburg, Taipei, Moskova’da, yanı sıra kapitalist merkez ülkelerdeki kentlerde örneğin Londra ve Los Angeles’te yapılaşma arttı. Ortadoğu’da Dubai ve Abu Dabi gibi yerlerde, petrol zenginliğinden kaynaklanan artığı mümkün olan en göze çarpan, toplumsal olarak adil olmayan ve çevresel olarak savurgan yollardan silip süpüren, suç açısından saçma değilse de şaşırtıcı büyük-kentleşme projeleri ortaya çıktı.

Bu küresel ölçek olan bitenin prensipte Haussmann’ın Paris’te yönettiği dönüşümlere benzer olduğunu kavramayı zorlaştırıyor. Zira kendinden öncekilerin tümü gibi küresel kentleşme patlaması da sürdürülebilmesi için gerek duyulan krediyi düzenleyecek yeni malî kurumların ve düzenlemelerin yapılandırılmasına bağlıydı. 1980′lerde başlatılan malî yenilikler -dünya çapında yatırımcılara satılması için yerel tut-satları [mortgage] menkul kıymetleştirmek ve paketler halinde sunmak ile teminata dayalı borç senetleri tutmak için yeni araçlar kurmak- can alıcı bir rol oynadı. Bu yeniliklerin birçok yararı riski yaymayı ve artı-birikim havuzlarının artıkonut talebine erişimine izin vermeyi de içeriyordu; ayrıca yenilikler bu harikaları işleyen malî aracılar için engin servetler üretirken toplam faiz oranlarını da aşağı çektiler. Ama riski yaymak onu yok etmez. Ek olarak, riskin bunca geniş dağıtılabilmesi sorumluluk başka yere aktarılabileceği için daha da riskli yerel davranışları cesaretlendirir. Yeterli risk-değerlendirme denetimleri olmadan bu finansallaşma dalgası şimdi “sub-prime” tut-sata ve evin varlık-değeri krizine dönüştü. Düşüş ilk anda ABD kentleri ve çevrelerinde yoğunlaşmıştı ve özellikle düşük-gelirli, kent-içi Afrikalı-Amerikalılar ile yalnız kadınların başında olduğu hane halkları için ciddi etkiler doğurdu. Düşüş ayrıca kent merkezlerinde özellikle Güney Batı’da fırlayan ev fiyatlarını karşılayamayanları da etkiledi; onları metropolün yarı kenar kesimlerine gitmeye zorladı; bu kişiler buralarda spekülatif olarak yapılan site tarzı evleri [tract housing] başlangıçta kolay değerlere satın aldılar ama bu kez benzin fiyatları yükselince yükselen ulaşım giderleri ve piyasa değerlerinin gerçekleşmesiyle tırmanan tut-sat ödemeleri ile karşı karşıya kaldılar.

Kent yaşamı ve altyapısı üzerindeki döngüsel yerel tepkileriyle bugünkü kriz aynı zamanda küresel malî düzenin tüm yapısını tehdit ediyor ve büyük bir durgunluğun kasıp kavurması durumunu tetikleyebilir. Neredeyse kesin olarak, çok uzak olmayan bir gelecekte stagflâsyon değilse de güçlü, denetlenemez enflasyon akımları yaratacak olan Merkez Bankasının 2007-08′deki anında kolay-para tepkisini de içeren 1970′lerle olan benzerlikler ise tekinsizdir. Nasıl olursa olsun şu an durum çok daha karışık ve Çin’in Birleşik Devletlerdeki ciddi bir çöküşü karşılayıp karşılayamayacağı ucu açık bir soru; Çin Halk Cumhuriyeti’nde (ÇHC) bile kentleşme hızı yavaşlıyor gibi görünüyor. Malî düzen de daha önce hiç olmadığı kadar sımsıkı kenetlenmiştir.[6] Bilgisayar-destekli anlık ticaret piyasada her zaman için büyük bir ayrılma yaratmakla tehdit ediyor -hisse değiş tokuşunda şimdiden inanılmaz gelgeçlikler üretiyor-; bu ayrılma şiddetli bir krizi hızlandıracak ve böylece, malî sermaye ve para piyasasının nasıl işlediğinin, kentleşmeyle olan ilişkilerini de içerecek şekilde yeniden bütünsel bir gözden geçirilmesini gerektirecektir.

Mülk ve uzlaştırma

Önceki tüm aşamalardaki gibi kent sürecinin bu en son köklü genişlemesi de inanılmaz yaşam biçimi dönüşümlerini beraberinde getirdi. Kent yaşamının kalitesi kentin kendisi gibi, tüketimcilik, turizm, kültürel ve bilgi-temelli endüstrilerin kent ekonomi-politiğinin büyük çehreleri haline geldiği bir dünyada bir mal haline geldi. Hem tüketici alışkanlıklarında hem de kültürel biçimlerde pazar nişleri oluşturmayı cesaretlendirmeye duyulan post-modern tutku çağdaş kent deneyimini, paranız olduğu sürece, bir seçenek özgürlüğü havasıyla çevreliyor. Alışveriş merkezleri ve çok katlılar fast-food ve zanaatçı pazaryerleri gibi hızla çoğalıyor. Şimdi elimizde olan kent toplumbilimcisi Sharon Zukin’in ortaya koyduğu gibi, “kapuçino ile uzlaştırmadır”. Birçok alanda egemenliğini sürdüren tutarsız, donuk ve sıkıcı banliyö arazi gelişmesi bile şimdi kendi panzehirini, kent rüyasını doyurmak için topluluk ve butik yaşam tarzlarının satış çığırtkanlığını yapan “yeni kentçilik” hareketinden sağlıyor. Bu, içinde, yoğun sahiplenici bireyciliğin yeni-liberal etiğinin ve bunun akrabası olan toplu eylem biçimlerinden siyasi vazgeçişin insan toplumsallaşması için şablon haline geldiği bir dünyadır. [7] Mülk değerlerinin korunması öyle olağanüstü bir siyasi çıkara dönüşüyor ki Mike Davis’in işaret ettiği gibi Kaliforniya eyaletindeki ev sahipleri dernekleri parçalanmış mahalle faşizmlerinin değilse de siyasi tepkinin kaleleri haline geliyor. [8]

Gittikçe daha bölünmüş ve çatışmaya eğilimli kent bölgelerinde yaşıyoruz. Son otuz yılda yeni-liberal değişim sınıf iktidarını zengin seçkinlere geri verdi. O zamandan beri Meksika’da on dört milyarder ortaya çıktı ve 2006′da bu ülke, yoksulların gelirleri durağanlaşır ya da azalırken yeryüzünün en zengin adamı Carlos Slim’le övünmekteydi. Sonuçlar, gittikçe istihkâmlaştırılmış bölümlerden, kapalı cemaatlerden (gated communities) ve sürekli gözetim altında tutulan özelleştirilmiş kamusal alanlardan oluşan kentlerimizin uzamsal biçimlerinde silinmez bir şekilde yer etti. Gelişen dünya özelinde kent birçok mikro-devletin’ gözle görülür şekilde oluşması ile değişik, ayrılmış parçalara bölünüyor. Seçkin okullar, golf kursları, tenis kursları ve 24 saat bölgeyi gezen özel güvenlikçiler gibi her türlü hizmetin sağlandığı zengin mahallelerle, suyun yalnız halka açık çeşmelerden edinilebildiği, bir temizlik düzeninin var olmadığı, elektriğin bir avuç ayrıcalıklı tarafından kaçak kullanıldığı, her yağmurda yolların çamur ırmakları haline geldiği ve ev paylaşımının norm olduğu yasa dışı yerleşimler iç içe geçiyor. Her bölüm hayatta kalmanın günlük savaşımında eline geçirdiklerine sıkıca tutunarak özerk olarak yaşar ve işler görünüyor. [9]

Bu koşullar altında kentli kimliği ülküleri, yayılan yeni-liberal etik hastalığının çoktan tehdit ettiği yurttaşlık ve aidiyeti sürdürmek hayli zorlaşıyor. Suç eylemleri aracılığıyla özelleştirilmiş yeniden dağıtım her köşede bireyin güvenliğini tehdit ediyor ve polis baskısına popüler talebi teşvik ediyor. Kentin, toplu grup siyaseti yani içinde ve ondan, ilerici toplumsal hareketlerin doğabileceği bir alan olarak iş görebileceği düşüncesi bile inanılması güç görünüyor. Bununla birlikte soyutlanmayı aşmayı ve finans, şirket sermayesi ve gittikçe daha çok girişimci düşüncedeki yerel yönetim aygıtları tarafından desteklenen planlamacıların ortaya koyduklarından ayrı bir görünümle kenti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan kentsel toplumsal hareketler de var.

Mülksüzleştirmeler

Kentsel dönüşüm sayesinde, artık emilimi, daha da karanlık bir yüze sahiptir; bu süreçten en başta acı çekenler yoksullar, ayrıcalıksızlar ve siyasi iktidardan dışlananlar olduğundan hemen her zaman sınıfsal bir boyutu olan ‘yaratıcı yıkım’ yüzünden nükseden kentsel yeniden yapılandırma nöbetlerine yol açtı. Eskinin enkazı üzerine yeni kentsel dünyayı yapmak için şiddet gerekir. Haussmann kentsel gelişme ve yenileme adına kamulaştırma güçlerini kullanarak eski Paris varoşlarını sildi süpürdü; bile bile işçi sınıfının çoğunun ve diğer asi unsurların toplumsal düzen ve siyasi iktidarına tehdit oluşturdukları kent merkezinden uzaklaştırılmasını düzenledi.

Haussmann devrimci hareketlere kolaylıkla diz çöktürülmesini sağlama almak için yeterli düzeyde gözetim ve askeri denetimin elde edilebileceğine -1871′de sonradan ortaya çıktığı gibi, yanlışlıkla- inanılan bir kent biçimi yarattı. Bununla beraber 1872′de Engels’in dikkat çektiği gibi:

Gerçekte, burjuvazi barınma sorununu kendi usulüne göre yalnız bir çözme yöntemine sahiptir -yani onu öyle bir şekilde çözer ki çözüm sürekli olarak sorunu yeniden üretir. Bu yönteme ‘Haussmann’ denir… Nedenler ne denli değişik olursa olsun sonuç hep aynıdır; rezil geçitler ve şeritler bu büyük başarıdan dolayı burjuvazinin savurgan kendini beğenmişliğinin eşliğinde yok olur ancak hemen başka bir yerde yine ortaya çıkarlar… Onları ilk anda üreten aynı ekonomik gereklilik onları bir sonraki yerde de üretir. [10]

Dışlanmış göçmenleri, işsiz işçi kesimini ve gençliği kapana kıstıran soyutlanmış banliyölerdeki son yılların ayaklanma ve kargaşalarında görülen sonuçlarıyla Paris merkezînin burjuvalaştırılmasının tamamlanması yüz yıldan çok sürdü. Buradaki üzücü nokta ise elbette Engels’in tanımladığı şeyin tarih boyunca kendini yinelemesidir. Robert Moses kendi kötü ünlü sözleriyle “Bronx’a bir balta getirdi”*, böylece çevre grupları ve hareketlerinin uzun, yüksek sesli yasına neden oldu. Paris ve New York’un durumunda devlet kamulaştırmalarının gücü bir kez başarıyla direnç gösterilip frenlenince belediye malî disiplini, emlâk spekülasyonu ve ‘en yüksek ve iyi kullanımı’ için olan getiri oranına göre toprak kullanımının düzenlenmesi sayesinde daha sinsi ve kanser gibi bir ilerleme yolu tutuldu. Engels bu düzeni çok iyi anlamıştı:

Büyük modern kentlerin büyümesi özellikle merkezî olarak konumlanmış belirli alanlardaki toprağa yapay ve dev gibi artan bir değer kazandırmaktadır; bu bölgelerde dikilen binalar değeri yükselteceklerine düşürürler çünkü artık değişen koşullara ait değillerdir. Yıkılırlar ve yerleri başkalarıyla doldurulur. Bu her şeyden çok merkezde yer alan ve kiraları en yüksek yoğunlaşmada bile belirli bir üst sınırın ötesinde ya asla artmayan ya da ancak çok yavaşlıkla artan işçi evleri için geçerlidir. Onlar yıkılır ve yerlerinde dükkânlar, depolar ve kamu binaları yükseltilir. [11]

Bu tanım 1872′de yazıldığı halde Asya’nın birçok yerindeki -Delhi, Seul, Mumbai- çağdaş kent gelişmesine ve de New York’taki nezihleştirmeye (gentrificationdoğrudan uygulanabilir. Kapitalizmdeki kentleşmenin özünde bir yerinden etme süreci ve benim ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediğim şey yatar. [12] Bu kenti yeniden geliştirme sayesinde sermaye emiliminin bir yansısıdır ve orada belki yıllarca yaşamış olan düşük-gelirli nüfustan değerli toprağı ele geçirmek üzerine sayısız çekişmeye yol açıyor.

1990′lardaki Seul’un durumunu düşünelim: inşaat şirketleri ve planlamacılar kentin yamaçlarındaki semtleri işgal etmek için sumo güreşçileri tipinde kiralık katil ekipler tuttular. Yalnız evleri değil, aynı zamanda zaman içinde değerlileşen topraklarda 1950′lerde kendi evlerini yapanların tüm varlıklarını da yıktılar. Yapılmalarını sağlayan vahşiliğin izini göstermeyen yüksek katlı kuleler şimdi o yamaçların çoğunu kaplıyor. Bu arada Mumbai’de resmi olarak varoş sakinleri olarak düşünülen 6 milyon insan toprakta yasal bir ismi olmadan yerleşik durumdalar; kentin tüm haritaları bu yerleri boş bırakıyor. Mumbai’yi Şangay’a rakip küresel bir finans merkezine çevirme çabasıyla emlâk-geliştirmedeki canlanma hız kazandı ve gecekonduların işgal ettiği toprak gittikçe daha değerli görünüyor. Mumbai’deki en göze çarpan varoşlardan biri olan Dharavi’nin değerinin 2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Arazi gaspını maskeleyen çevresel ve toplumsal gerekçeler göstererek onu temizleme baskısı her gün artıyor. Devletin desteklediği malî güçler bazı durumlarda tüm bir nesil boyunca oturulmuş yerlere şiddetle sahip olarak zora dayanan varoş temizliği için bastırıyor. Toprak neredeyse hiç maliyetsiz alındığından emlâk hareketliliği sayesinde sermaye birikimi canlanıyor.

Yerinden edilen insanlar tazminat alacaklar mı? Şanslı olanlar bir parça alır. Ancak her ne kadar Hint Anayasası devletin kast ya da sınıfa bakmaksızın tüm nüfusun yaşamını ve mutluluğunu koruma ve konut ve barınma haklarını güvenceye alma zorunluluğu olduğunu belirtse de yüksek mahkeme bu anayasal gerekliliği düzelten kararlar çıkardı. Varoşlarda yaşayanlar yasadışı oturanlar oldukları ve birçoğu uzundönemli ikametlerini kesin olarak kanıtlayamadıkları için tazminat hakları yok. Yüksek mahkeme bu hakkı tanımanın yankesicileri eylemleri için ödüllendirmekle eşit olacağını söylemektedir. Dolayısıyla gecekondular ya direnip savaşır ya da az eşyalarıyla otoyol kenarlarına ya da küçük bir boşluk bulabildikleri herhangi bir yere kamp kurmaya giderler. [13] Yerinden edilme örneklerine ABD’de de rastlanabilir ama bunlar daha az vahşi ve daha çok yasalcı olma eğilimindedir: hükümetin kamulaştırma yetkisi makul konutlardaki yerl eşmiş sakinleri kondominyum ve alışveriş merkezi [box store] gibi daha yüksek kademeli arazi kullanımları lehine yerlerinden etmek üzere kötüye kullanıldı. Buna ABD yüksek mahkemesinde karşı gelinince yargıçlar yerel hükümetlerin emlâk vergisi tabanını artırmak için bu şekilde davranmalarının anayasaya uygun olduğuna karar verdiler. [14]

Çin’de milyonlar -yalnız Pekin’de üç milyon- uzun süredir oturdukları yerlerinden ediliyorlar. Özel mülkiyet haklarından yoksun olduklarından devlet onları basit bir emirle, araziyi büyük bir kâr karşılığında planlamacılara aktarmadan önce onlara gidişlerinde yardımcı olmak için küçük bir nakit ödemesi sunarak yerlerini değiştirebilir. Bazı durumlarda insanlar isteyerek taşınırlar ama Komünist Parti’nin alışılmış yanıtının vahşi bastırma olduğu yaygın direniş haberleri de var. ÇHC’de yerinden edilenler genellikle kırsal uçlardaki nüfustur ki bu da Lefebvre’nin 1960′larda ileri görüşlülükle ortaya koyduğu, kentli ve kırsal arasında bir zamanlar var olan net ayrımın başkent ve devletin egemen buyruğu altındaki bir dizi eşitsiz coğrafî gelişmenin geçirgen mekânına dönüştüğü iddiasının önemini göstermektedir. Bu, merkezî ve eyalet yönetimlerinin şimdi -arazinin çoğu kentleşme için tayin edildiyse de görünürde sanayinin gelişimi için- Özel Ekonomik Bölge’lerin kurulmasını destekledikleri Hindistan’da da böyledir. Bu politika en büyükleri devletin Marksist hükümetince yönetilmiş Batı Bengal Nandigram’da 2007 Mart’ında gerçekleşen katliam olan tarımsal üreticilere karşı meydan savaşlarına yol açtı. Endonezyalı dev Salim Grubu’na saha açmak niyetiyle yönetimdeki CPI(M) protestocu köylüleri dağıtmak için silahlı polisler yolladı; en az 14′ü vuruldu ve onlarcası yaralandı. Bu olayda özel mülkiyet hakları hiçbir koruma sağlamadı. 

Gecekondu nüfusuna mülklerini geride bırakmalarına imkân veren varlıklar sağlayacak özel-mülkiyet hakları verme şeklindeki görünürde ileri öneriye ne demeli? [15] Böyle bir tasarı şimdi örneğin Rio’nun favelaları için tartışılıyor. Sorun şu ki gelir güvensizliği ve sık malî güçlüklerle kuşatılmış yoksullar varlıklarını göreli düşük bir nakit ödemesi ile takas etmeye kolaylıkla ikna edilebilirler. Zenginler tipik olarak değerli varlıklarından herhangi bir fiyata vazgeçmeyi reddederler, bu nedenledir ki Moses baltasını varlıklı Park Avenue’ye değil ama düşük gelirli Bronx’a götürebildi. Margaret Thatcher’in İngiltere’de sosyal konut edindirmeyi özelleştirmesinin kalıcı etkisi Londra anakentinde düşük-gelirli ve hatta orta-sınıf insanların kent merkezine yakın herhangi bir yerde konaklamaya erişimini engelleyen bir kira ve fiyat yapısı yaratmak oldu. Bahse girerim ki on beş yıl içinde eğer şimdiki eğilimler sürerse Rio’da şu an favelaların işgalindeki yamaçların hepsi pastoral koyun müthiş manzarasına sahip yüksek-katlı kondominyumlarla kaplanacak, bu sırada bir zamanların favela sakinleri bazı uç çevre bölgelere sürülmüş olacak. 

Talepleri formülleştirmek

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kentleşme artı-sermayenin emiliminde gitgide büyüyen coğrafî ölçeklerde ama kitleleri kente dair her türlü haktan yoksun bırakan yaratıcı yıkım süreçlerini filizlendirme pahasına can alıcı bir rol oynadı. Yapılaşma mekânı olarak gezegen ile ‘varoşlar gezegeni’ çarpışır. [16] Bu dönemsel olarak 1871 Paris’i ya da 1968′de Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra ABD’de olduğu gibi ayaklanma ile sonlanır. Eğer olası göründüğü üzere malî güçlükler artar ve bugüne dek başarılı olan kentleşme sayesinde kapitalist sermaye-emiliminin yeni liberal, post-modernist ve tüketimci aşaması son bulur ve daha genel bir kriz doğurursa, o durumda şu soru ortaya çıkar: bizim 68′imiz ya da daha dramatik söylersek, bizim Komün yorumumuz nerede? Malî düzende olduğu gibi yanıt çok daha karmaşık olmak zorundadır çünkü kentsel sürecin ufku artık küreseldir. İsyan işaretleri her yerde: Çin ve Hindistan’daki huzursuzluk kroniktir, Afrika’da iç savaşlar hiddetleniyor, Güney Amerika karışıklık içindedir. Bu ayaklanmalardan herhangi biri bulaşıcı hale gelebilir. Ancak malî düzenin aksine dünyada çokça olan kentli ya da yarı-kentli toplumsal muhalefet hareketleri sıkıca bağlı değil; aslında çoğunun birbiriyle hiç bağlantısı yok. Ola ki bir şekilde bir araya geldiler, ne talep etmeliler?

Son soruya yanıt ilkesel olarak yeterince basittir: artı-üretim ve kullanımı üzerinde daha büyük demokratik denetim. Kentsel süreç artık kullanımının önemli bir yolu olduğundan onun kentsel yayılması üstünde demokratik yönetim kurmak kent hakkını oluşturur. Kapitalist tarih boyunca artı-değerin bazısı vergilendirildi ve sosyal demokrat aşamalarda devletin kullanımındaki miktar dikkate değer şekilde yükseldi. Son otuz yılın yeni-liberal projesi bu denetimi özelleştirmeye doğru yönlendi. Oysa tüm OECD ülkeleri için olan veriler devletin bütün üretimdeki payının 1970′lerden beri kabaca sabit olduğunu göstermektedir. [17] Yeni-liberal saldırının ana kazanımı o halde kamu payının 1960′larda olduğu gibi genişlemesini engellemek oldu. Yeni liberalizm ayrıca devlet ve şirket çıkarlarını birleştiren yeni yönetişim düzenleri yarattı ve parasal güç kullanarak devlet aygıtı yoluyla artık harcamasının kent sürecini biçimlendirmede şirket sermayesi ile üst sınıfları kayırmasını sağlama aldı. Devletin tuttuğu artık miktarını yükseltmek yalnız, devlet kendisi de demokratik denetim altına getirilirse olumlu bir etkiye sahip olacaktır.

Giderek kent hakkının özel ya da yarı-özel çıkarların hizmetine geçtiğini görüyoruz. New York’ta örneğin, milyarder belediye başkanı Michael Bloomberg kenti planlamacılar, Wall Street ve ulus ötesi kapitalist sınıf unsurları lehine yeniden biçimlendiriyor, yüksek değerli işler için en uygun yer ve turistler için de harika bir varış noktası olarak pazarlıyor. Sonuçta Manhattan’ı varlıklılar için büyük bir kapalı cemaat (gated community) haline dönüştürüyor. Meksiko’da Carlos Slim kent merkezindeki sokakları turistlerin göz zevkine uysun diye yeniden Arnavut kaldırımı yaptırdı. Doğrudan güç uygulayan yalnız varlıklı bireyler de değil. Kentsel yeniden yatırım kaynakları bakımından meteliksiz New Haven kentinde kent dokusunun büyük bölümünü kendi gereksinimlerine uyması için yeniden tasarlayan dünyanın en paralı üniversitelerinden biri olan Yale’in ta kendisidir. Her iki durumda da mahallî direnişi harekete geçirecek şekilde John Hopkins aynısını Doğu Baltimore için yaparken, Columbia Üniversitesi de New York bölgeleri için yapmayı planlıyor. Şimdi tasarlandığı biçimiyle kent hakkı çok dar kalıplıdır ve çoğu durumda kentleri gitgide daha çok kendi arzularına göre biçimlendirecek konumdaki küçük bir politik ve ekonomik seçkin grubuyla sınırlandırılmıştır. 

Her Ocak’ta New York Resmi Denetim Bürosu önceki on iki ay için toplam Wall Street bonuslarının bir tahminini yayımlar. Malî piyasalar için her bakımdan korkunç bir yıl olan 2007′de bunların toplamı bir önceki yıldan yalnız yüzde 2 daha az olarak 33,2 milyar dolardı. 2007 yazı ortasında ABD ve Avrupa Merkez Bankaları malî düzene sürekliliğini sağlama almak için milyarlarca dolar değerinde kısa-dönemli borç yağdırdılar ve ondan sonra da ABD Merkez Bankası Dow hızla düşme tehdidi gösterdiği her durumda ya faiz oranlarını çarpıcı bir biçimde indirdi ya da içeri büyük miktarda nakit pompaladı. Bu sırada iki milyon kadar insan ipotekli hacizle evsiz bırakıldı ya da şu an bırakılmak üzereler. ABD’deki birçok kent mahallesi ve hatta tüm yarı-kentli toplulukların kapısına kilit vuruldu ve yakıp yıkıldı, malî kurumların yırtıcı borç verme uygulamalarıyla haşat edildi. Bu nüfusun bonus alacağı yok. Aslında ipotekli haciz borç affı anlamına geldiğinden, bu da Birleşik Devletlerde gelir olarak dikkate alındığından tahliye edilenlerin birçoğu asla sahip olmadıkları para için ağır bir gelir vergisi ile karşı karşıyalar. Bu eşitsizlik kitlesel bir sınıf yüzleşmesi biçiminden az kalır bir şey olarak yorumlanamaz. Kent-içi birçok bölgede potansiyel olarak yüksek-değerli arazilerdeki düşük-gelirli mahalleleri, kamulaştırma yetkisinden çok daha etkili ve hızlı bir şekilde silmekle (planlamacılar açısından) uygun olarak tehdit eden bir ‘Malî Katrina’ yayılıyor.

Bununla beraber yirmi birinci yüzyıldaki bu gelişmelere tutarlı bir karşı koymayı görmemize hâlâ var. Elbette şimdiden kent sorununa odaklanan, Hindistan’dan Brezilya’ya, oradan Çin’e, İspanya’ya, Arjantin’e ve Birleşik Devletlere değin, pek çok değişik toplumsal hareket var. 2001′de toplumsal hareketlerin baskısından sonra Brezilya Anayasası’na toplu kent hakkını tanıyan bir Kent Yasası eklendi. [18] ABD’de malî kurumlar için olan 700 milyar dolarlık yardım paketinin büyük bir kısmının ipotekli hacizleri engellemeye yardım edecek ve mahallî güçlendirme ile belediye düzeyinde altyapısal yenileme çabalarını destekleyecek bir Yeniden Yapılandırma Bankası’na yönlendirilmesi için çağrılar oldu. O durumda milyonları etkileyen kentsel krize büyük yatırımcı ve sermayedarların gereksinimlerine karşı öncelik tanınırdı. Ne yazık ki toplumsal hareketler ya yeterince güçlü değil ya da bu çözümü zorlamak için yeterince seferber olmuş değil. Ne de bu hareketler artı üretimin koşulları bir yana onun kullanımı üzerinde daha çok denetim elde etmek tekil amacı üzerinde henüz uzlaşmış değil.

Tarihin bu noktasında bu ağırlıklı olarak malî sermayeye karşı verilen küresel bir savaşım olmalıdır çünkü kentleşme süreçleri artık bu ölçekte işliyor. Kesinlikle böyle bir yüzleşmeyi düzenleme politik görevi yıldırıcı değilse bile zordur. Bununla birlikte fırsatlar çoktur çünkü bu kısa geçmişin gösterdiği gibi kentleşme çevresinde hem yerel hem de küresel krizler aralıksız patlak verir ve artık anakent, en az iyi durumdakilerin mülksüzleştirilmesi aracılığıyla birikim ile varsıllar için mekânı sömürgeleştirmeyi amaçlayan gelişimsel dürtü üzerinden şiddetli çarpışma -sınıf savaşımı demeye cesaret edelim mi?- noktasıdır.

Bu savaşımları birleştirmeye doğru bir adım temel slogan ve siyasi erek olarak kent hakkını benimsemektir çünkü o tam olarak kentleşme ve artı-üretim ile kullanımı arasındaki gerekli bağlantıya kimin hâkim olduğu sorusuna odaklanır. Eğer tahliye edilenler kendilerinden uzun zamandır esirgenen denetimi geri alıp yeni kentleşme biçimlerini kurumlaştıracaklarsa bu hakkın demokratikleştirilmesi ve onun isteğini yerine getirecek geniş bir toplumsal hareketin yapılandırılması zorunludur. Lefebvre devrimin ya en geniş anlamda kentli ya da hiçbir şey olması gerektiği konusundaki ısrarında haklıydı.

Dipnotlar:
* Robert Moses, 1970 tarihli anılarında şöyle diyordu: “İnşaatlarla aşırı dolmuş bir şehirde iş görecekseniz yolunuzu baltayla açmak zorundasınız.
(http://leblog.exuberance.com/2007/04/he_wasnt_god_he.html)

[1] Robert Park, On Social Control and Collective Behavior, Şikago 1967, s. 3.
[2] Daha doyurucu bir açıklama için bkz. David Harvey, Paris, Capital of ModernityNew York 2003.
[3] Robert Moses, ‘What Happened to Haussmann?’, Architectural Forum, Cilt 77 (Temmuz 1942), s. 57-66.
[4] Henri Lefebvre, The Urban Revolution, Minneapolis 2003 ve Writings on Cities, Oxford 1996.
[5] William Tabb, The Long Default: New York City and the Urban Fiscal CrisisNew York 1982.
[6] Richard Bookstaber, A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds and the Perils of Financial Innovation, Hoboken, NJ 2007.
[7] Hilde Nafstad vd., ‘Ideology and Power: The Influence of Current Neoliberalism in Society’, Journal of Community and Applied Social Psychology, Cilt 17, Sayı 4 (Temmuz 2007), s. 313-27.
[8] Mike Davis, City of Quartz: Excavating the Future in Los Angeles, Londra ve New York 1990.
[9] Marcello Balbo, ‘Urban Planning and the Fragmented City of Developing Countries’, Third World Planning Review, Cilt 15, Sayı 1 (1993), s. 23-35.
[10] Friedrich Engels, The Housing Question, New York 1935, s. 74-7.
[11] Engels, The Housing Question, s. 23.
[12] Harvey, The New Imperialism, Oxford 2003, 4. Bölüm.
[13] Usha Ramanathan, ‘Illegality and the Urban Poor’, Economic and Political Weekly, 22 Temmuz 2006; Rakesh Shukla, ‘Rights of the Poor: An Overview of Supreme Court’, Economic and Political Weekly, 2 Eylül 2006.
[14] Kelo v. New London, CT, 23 Haziran 2005′te 545 US 469 (2005) davasında karar verdi.
[15] Bu düşüncenin büyük bir kısmı şu çalışmayı izler: Hernando de Soto, The Mystery of Capital: Why Capitalism Triumphs in the West and Fails Everywhere ElseNew York 2000; ayrıca şu eleştirel incelemeye bakınız: Timothy Mitchell, ‘The Work of Economics: How a Discipline Makes its World’, Archives Européennes de Sociologie, Cilt 46, Sayı 2 (Ağustos 2005), s. 297-320.
[16] Mike Davis, Planet of Slums, Londra ve New York 2006.
[17] OECD Factbook 2008: Economic, Environmental and Social Statistics, Paris 2008, s. 225.
[18] Edésio Fernandes, ‘Constructing the “Right to the City” in Brazil’, Social and Legal Studies, Cilt 16, Sayı 2 (Temmuz 2007), s. 201-19. İspanyolcası da var. Aynı yazarın: Reinventing Geography.

david-harvey

Harvey, D. (2008). “The Right to the City,” New Left Review 53, Eylül-Ekim, s. 23-40.

[New Left Review’daki İngilizcesinden Meriç Kırmızı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sözlük’ten: Yeni-Liberal Kentleşme Kavramı ve Politikaları (1)*

Zeynep Günay

21. yüzyılın en önemli mücadele konularından biri olan küreselleşme, yaşamın her alanında dünya çapında ilişkilerin ve bağlantıların değiştiği ve ekonominin yaşamın tüm alanlarında itici güç olarak yeniden tanımlandığı bir süreçtir. Ekonomik anlamda dünya ekonomisinin küresel üretim ve finans mekanizmaları ve küresel pazarlar aracılığı ile küreselleşmesi olarak tanımlanabilecek bu süreç; kültürel anlamda, insanların , sermayenin ve bilginin artan hareketliliğini ve mekândan bağımsızlığını -mekânsızlığını- temsil etmektedir. Politik anlamda ise, küresel ekonomi ve yarattığı mekanizmaların yönetimde baskın kurumlar haline gelmesi ile ulus-devletin gücünü yitirmesidir. Farklı anlamlar yüklenmesine karşın, ortak kanı küreselleşmenin kaçınılmaz olduğudur. Bu kaçınılmazlık, küreselleşmenin yarattığı en önemli ideolojilerden birisi olan “neoliberalizm” ile ideolojik bir tavır almaktadır.

maxresdefaultyeşil

Yeni-liberal ideoloji, Fordist-Keynesçi refah devleti politikaları ile 1970’lerde yaşanan endüstriyel üretimde duraksama ve refah politikalarının işletilmemesi gibi sorunlarla baş etmek üzere stratejik ve politik bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. 1980’lerden sonra refah devleti politikalarının etkisiz hale getirilmesi için farklı mekânsal ölçeklerde yer bulan neoliberalizm, 1990’larda kısa vadede ekonomik kalkınmayı sağlamak ve buna bağlı gelişen sosyo-politik süreçleri yönlendirmek üzere pazarın yönlendirdiği bir yönetim biçimi halini almıştır. Pierre Bourdieu’nun “limitsiz istismar ütopyası (Utopia of unlimited exploitation)” olarak adlandırdığı neoliberalizm, kısa zaman içinde İngiltere’de Margaret Thatcher ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan liderliğinde tüm dünyada etkisini göstermiştir. “Başka alternatif yok” (TINA: There is No Alternative) söylemi, Thatcher öncülüğünde neoliberalizmin sloganı haline gelmiştir. Neoliberal ideoloji, açık, esnek, verimli, rekabetçi, tüm devlet müdahalelerinden ve toplumun kolektif değerlerinden özgürleştirilmiş, ekonomik kalkınma için en uygun mekanizma ve kentsel yönetişim biçiminin refah devletinden girişimcilik eksenli ekonomik kalkınma modeline doğru dönüşümüdür. Fiziksel, doğal, finansal ve insani tüm kaynakları olabilecek en verimli şekilde paylaştırmayı hedefleyen neoliberalizme göre kamusal olan verimsizdir ve esas olan rekabettir. Refah kapitalizmi olarak da adlandırılan neoliberalizme göre, eşitlik ve denge söz konusu olduğunda rekabet sonucu güçlünün zayıfı yenmesi doğanın dengesidir ve başka alternatif yoktur.

Küreselleşme ve neoliberalleşme tartışmalarının en kritik noktasını bu süreçte kentlerin kazanacağı rol oluşturmaktadır. Yeni-liberal ideoloji ile birlikte yerellik tekrar gündemde yerini almakta; yerellikle birlikte mekân, ekonomi-politik stratejilerin temel kuramsal ve müdahale alanı haline gelmektedir. Kentleşme söz konusu olduğunda neoliberalizm, mekânlar arası rekabeti artırmak, mekân yaratmak, mekâna yatırım ve işgücü çekmek için yapılandırılan kentsel yönetişim biçimi olarak tanımlanabilmektedir.

59c7e12745d2a027e83b2fe5David Harvey‘in “küreselleşmenin mekânsal biçimlenmesi (spatial organizastion of capitalism)” olarak tanımladığı (aslında “kapitalizmin mekânsal biçilenmesi” demek daha doğru olacaktır – Ali Rıza Avcan) yeni-liberal kentleşme politikaları, kentlerin küresel ve yerel ölçekte yeniden yapılandırılması kapsamında özelleştirme ve serbest pazarı teşvik eden; idari ve ekonomik verimlilik için devletin rolünün azaltıldığı ekonomik kalkınma yönelimli ulusal devlet politikaları bütünüdür. Neoliberalleşme süreci ile birlikte devlet odaklı yönetim modellerinden girişimci odaklı yönetim modeline geçiş yaşanmaktadır. Bu süreçte devletin, uluslararası politikalara bağlı hale gelerek kendi sahip olduğu gücü kontrol edemez duruma gelmesi ile birlikte yönetişim için kapasitesi değişmekte; pazar, yaşam kalitesini arttırmak için en güçlü kurum haline gelmektedir. Ancak, bu süreçte pazarın devlete gereksinim olduğu kadar, yeni-liberal politikaların girişimci ve rekabetçi ortamı yaratmak için sorumluluk verdiği devletin de pazara ihtiyacı vardır. BU nedenle, meoliberal kentleşme politikalarının özünde devlet ve pazar arasında işbirliği ilkesi bulunmaktadır. Bu işbirliği ilkesi çerçevesinde ortaya çıkan ve özelleştirmenin hızla yayılması, kamu mallarının satımı, kamu-özel ortaklıkları gibi unsurları barındıran kentsel girişimcilik, mekânın, küresel kapitalizm mantığı ile işlevsellikten uzaklaştırılarak ekonomik faaliyetleri barındıran pasif bir yer anlayışına doğru dönüşümüdür. David Harvey de girişimciliği yerellik, mekân ve toplumun uluslararası rekabet ortamı içinde kentsel yönetişiminin odağında yer aldığı sosyal kontrol mekanizması olarak tanımlamaktadır. Bop Jessop‘a göre “sembolik politika” olarak tanımlanan bu yapı, 1992 tarihli Gündem 21 Birleşmiş Milletler toplantısı ile planlama sürecinde yerel girişimlerin rolünü vurgulayan “Yerel Gündem” gibi oluşumlarla rolleri vurgulanmış olsa da özellikle yerel yönetimlerin etkisinin azalması anlamına gelebilmektedir.

Devam Edecek

* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 492-495

Kentsel Ulaşım

Kitabın Adı: Kentsel Ulaşım

Derleyen: Tülay Kılınçaslan

Yayınevi: Ninova Yayıncılık

Baskı Tarihi: Ekim 2012

Sayfa sayısı: 330 sayfa

bicycles_bikes_parked_transport_urban_transportation_row-744870 (1)

Tanıtım Yazısı

Ülkemizdeki yoğun kentleşme sürecinde ulaşım ağlarının tasarım ve planlaması kentsel sorunların başında gelmektedir. Kitap ulaşım teknolojisinin tarihsel gelişimiyle başlamakta; yaşam kalitesini doğrudan etkileyen yol ağı tasarımı ve kent merkezi, konut, sanayi gibi kentsel işlevlerin ulaşımla ilişkisini ve yol kademelenmesini açıklayan bölümle devam etmektedir. Bu bölümde çevresel değerlerin ön plana çıktığı günümüzde bisiklet ve yaya yollarının tasarım ilkeleri de yer almaktadır.

Büyük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak öne sürülen toplu taşıma türleri, taşıma sistemlerinin planlanması ve tasarımı Doç. Dr. Ela Babalık Sutcliffe tarafından üçüncü bölümde anlatılmaktadır. Dördüncü bölüm ulaşım planlaması konusunu ele almakta, dört aşamalı planlama süreci, yolculuk talebinin belirlenmesi, türel dağılım ve yolculukların ulaşım sistemine yüklenmesi konularını içermektedir. Yaşanabilir kentleri ortaya çıkarmayı hedefleyen yerel yönetimlerin ne tür ve yöntemde ulaşım politikalarına sahip olması gerektiği grafiklerle Prof. Dr. Cüneyt Elker tarafından son bölümde anlatılmaktadır.

YAZARLAR HAKKINDA

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında Yüksek Mühendis Mimar unvanıyla mezun oldu. 1978 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi Şehircilik Kürsüsü’nde kentsel ulaşım konusunda doktorasını tamamladı. 1980-1992 yılları arasında Michigan State Üniversitesi’nde misafir araş­tırmacı ve King Faisal Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulundu. 1995 yılında İTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nde Doçent ve 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Kentsel ulaşım konularında araştırma ve yayınları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Cüneyt ELKER

ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında mezun oldu. 1981 yılında kentlerde ulaşım sistemi konulu doktorasını İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. 1982 yılında Şehircilik Ana Bilim Dalı’nda Doçent, 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Halen Atılım Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürüt­mektedir. Birçok kentin ulaşım planlaması çalışmasında görev yaptı. Mimarlık ve şehircilik yarışmalarında ödül ve mansiyonları ile ulusal ve uluslararası yayınları bulunmaktadır.

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nden 1994 yılında mezun oldu. 1996 yılında aynı üniversitenin Kentsel Politika Planlaması ve Ye­rel Yönetimler Programı’nda yüksek lisans eğitimini bitirdi. 1996-2000 yılları arasında University College London Centre for Transport Studies biriminde Kentsel Ulaşım Planlaması üzerine doktora çalışmasını yaptı. 2000 yılında ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı, 2009 yılında Doçent unvanını aldı, halen aynı bölümde öğretim üyesidir. Ulaşım politikaları, kentsel ulaşım planlama­sı, kentsel raylı sistem planlaması, trafik azaltma ve yönetimi konula­rında çalışmaktadır.

abd_karayollari_derleme_gorsel-1024x709

ÖNSÖZ

Çağımızda uygarlık ve yaşam büyük ölçüde metropoliten alanlarda gelişmekte ve insana hizmeti amaçlayan etkinliklere ancak iyi bir ulaşım sistemiyle erişmek mümkün olmaktadır. Ulaşım bir taraftan faaliyet grup­larını birbirine yaklaştırarak ekonomik etkinlik ve yarar sağlarken diğer yandan yarattığı hava kirliliği, gürültü ve ayırıcı nitelikteki fiziksel varlığı ile kitleleri olumsuz etkilemektedir. Olumsuzlukları en aza indirmek üzere yeni yaklaşımlara gerek duyulurken; yaşanabilir kent ortamlarının yaratıl­ması için ulaşımı etkileyen ögelerin bir arada ve toplumsal uzlaşma içinde planlanması XXI. yüzyılın vazgeçilmez koşulu olarak belirmektedir. 

Kentsel işlev alanlarının mekanda yer seçimi kararları, ulaşım ağları, güzergahlar, araç türleri, işletim sistemleri ve daha birçok etken kentsel ulaşım sistemini etkilemektedir. Kitabın ilk bölümünde taşıt araçları, yol ağları ve teknolojinin gelişimi, ilk çağlardan başlayarak tarihsel perspektif içinde incelenmekte; sanayi devrimi sonrası ve bilişim çağında gösterdiği devinim tartışılmaktadır. İkinci bölümde, ulaşım sistemi, yol ağında kade­melenme, bölgesel düzeyden çıkmaz sokağa kadar yolların işlevleri, yol ta­sarımı ve kavşaklar anlatılmaktadır. Ekolojik ve çevresel değerleri savunan modern toplumun gündeminde yer alan bisiklet ve yaya ulaşımı tasarım ilkeleriyle ikinci bölümün sonunda yer almaktadır. Üçüncü bölümde, bü­yük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak sunulan toplu taşıma tür­leri, taşıma sistemlerinin planlama ve tasarımı ele alınmaktadır. Dördüncü bölüm, ulaşım planlama süreci, kentsel alanda veri toplama yöntemleri, yolculuk talebinin belirlenmesi, yolculukların kentsel alanda dağılımı, türel dağılım ve yükleme aşamaları açıklandıktan sonra kullanılan matematik­sel modelleri içermektedir. Beşinci bölüm, çağdaş toplumun yaşanabilir kentlerini oluşturmak üzere, yolculuk taleplerini yönlendirme amacıyla kullanabilecek çeşitli ulaşım politikalarını açıklamaktadır.   

Kentli nüfusun hızla artması ülkemizin kentsel alandaki sorunlarına çö­zümlerin sağlanmasında yeterli donanımda plancılara gereksinimi de art­tırmaktadır. Türkiye’de 16 üniversite lisans ve/veya lisans üstü düzeyinde Şehir ve Bölge Planlaması eğitimi vermekte ve Planlama Odası’na kayıtlı 5000’i aşan plancı bulunmaktadır. Ulaşım sistemini oluşturan ögeleri ele alan ve planlama yöntemlerini açıklayan bu kitabın içeriği planlama eği­timinde önemli bir yeri olan ulaşım planlama derslerine yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır. Eğitim amacına yönelik olmasının yanısıra, bu yayın­la ulaşım planlamasıyla ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışanlar ve kent ya­şamıyla ilgilenen tüm okurlara kaynak kitap olması amaçlandı. 

Prof. Dr. İsmet Kılınçaslan kitap içeriğinin oluşturulmasından baskı aşamasına kadar ilgisini esirgememiş, metnin hazırlanmasında çok önem­li katkıları olmuştur. Kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Prof. Dr. Tülay Kılınçaslan 

Eylül 2012

un-habitat-UP-guide

İÇİNDEKİLER:

1. ULAŞIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İLK ve ORTAÇAĞDA ULAŞIM / SANAYİ DEVRİMİNİN ULAŞIM SİSTEMİNE ETKİSİ / XX. YÜZYILDA ULAŞIM / BİLİŞİM ÇAĞINDA ULAŞIM / Kaynaklar

2. ULAŞIM SİSTEMİ ve YOL AĞLARI 

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN 

ULAŞIM ve YERLEŞME İLİŞKİLERİ / MOTORLU TAŞIT YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / BİSİKLET YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / YAYA YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / OTOPARKLAR ve TASARIM İLKELERİ / Kaynaklar

3. TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİ

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TANIMI VE SINIFLANDIRMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN PLANLANMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TASARIMI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN İŞLETİMİ / Kaynaklar

4. KENTSEL ULAŞIM PLANLAMASI

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

PLANLAMA KAPSAM VE SÜRECİ / ARAŞTIRMA VE VERİ TOPLANMASI / ANALİZ VE MODEL KURULMASI / YOLCULUK YARATIM VE ÇEKİM MODELLERİ / YOLCULUK DAĞILIM MODELLERİ / TÜREL DAĞILIM MODELLERİ / TRAFİK ATAMA MODELLERİ / TÜRKİYE’DE ULAŞIM PLANLAMA ÇALIŞMALARI / Kaynaklar

5. KENTSEL ULAŞIM POLİTİKALARI

Prof. Dr. Cüneyt ELKER 

ULAŞIM POLİTİKALARI GEREKLİLİĞİ / ULAŞIM POLİTİKASINDA TARİHSEL GELİŞİM VE ÖGELER / YOLCULUK TALEBİNİN AZALTILMASI / YOLCULUKLARIN TOPLUTAŞIMA YÖNLENDİRİLMESİ / BİREYSEL ULAŞIMIN SINIRLANDIRILMASI / UZUN DÖNEMLİ POLİTİKALAR / DEĞERLENDİRME / Kaynaklar

img02