Takatuka ya da tekatu nedir?

Ali Rıza Avcan

Demiryollarında haç şeklinde birbirini dik kesen rayların kesişim noktalarına halk ağzında “takatuka“, demiryolcu dilinde “tekatu“, yabancı dillerde de “diamond”  (elmas) ya da “diamondcross” (elmas haç) dendiğini ve bu şekilde yapılmış demiryolu geçişlerinden birinin İzmir’de olduğunu ilk kez Orhan Berent‘in İnternetteki 28.06.2006 tarihli yazısından öğrenmiştim.

Orhan Berent, “Hilal İstasyonu” başlıklı yazısında aynen şunları söylüyordu:

“Basmane ve Alsancak’tan gelen demiryolunun kesiştiği yer alan Hilal mevkii demiryolcu dilinde buraya ‘tekatu’, halk arasında da ‘takatuka’ deniyordu. Daha önce 1976 ve 1977 yıllarında, buharlı lokomotiflerin İzmir banliyölerinde çalıştığı sırada İngiliz gezgin Robin Lush burada çok güzel fotoğraflar çekmişti. Daha sonra 1979 yılında ‘Karabük’ takma adını kullanan bir Alman demiryolu sevdalısı da Hilal’de fotoğraflar çekmişti.” (1)

15816_44017_hilal_crossing_21_march_76

44017 plaka numaralı lokomotifin çektiği katar Hilal Geçidinde – 21.03.1976

15836_46102_hilal_crossing_izmir_21_march_76

46102 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 21.03.1976

15839_46106_hilal_crossing_izmir_21_march_76

46106 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 21.03.1976

17554_46104_hilal_crossing_izmir_7_march_77

46104 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 07.03.1977

17557_4407157000_at_hilal_crossing_7_march_77

44071 ve 57000 plaka numaralı lokomotiflerin çektiği katar Hilal geçidinde – 07.03.1977

Orhan Berent ayrıca 19. yüzyılın ortalarında yapılan İzmir-Aydın ve İzmir-Kasaba (Turgutlu) demiryolu hatlarının birbirleriyle 90 derece açı ile kesiştiği ve o günlerde o kesişim noktasına yakın istasyonun Hıristiyan haçına benzediği için Rumlar tarafından “Stavros“, Cumhuriyet döneminde de bunun karşıtı olan “Hilal” adının verildiğini, dünyada çok az yerde bulunan bu teknik yapının varlığından, bu bölgede çalışan demiryolcularla birkaç araştırmacı dışında çoğu akademisyenin ve İzmirlinin haberdar olmadığını belirtiyordu.

Daha sonrasında ise Orhan Beşikçi‘nin 29.102012 tarihinde kentyasam.com haber portalinde yazdığı “Tekatu“, 16.07.2017 tarihinde Milliyet gazetesinde yazdığı “Hilal Kavşağı’nın (Tekatu) benzeri var mı?” başlıklı yazılarını okudum. (2) (3)

Orhan Beşikçi de bu yazılarında bu tür kavşakların dünyada sadece İngiltere’de, Batı Hindistan’da ve ABD’nin California eyaletinin Calton kentinde bulunduğunu, İzmir’e özel bir zenginlik olan bu değerin tescillenerek tanıtılması için önerilerde bulunduğunu öğrendim.

Devamında da İnternet üzerinden yaptığım araştırmalar sonucunda İzmir dahil dünyanın sekiz yerinde (Avustralya’nın Victoria eyaletinin güney batısındaki Ararat kentinde, Hindistan’ın Nagpur, Eski Delhi ve Kerala eyaletindeki Ernakulam yerleşimlerinde, Galler’in Welsh Highland Railway hattındaki Portmadog‘da, ABD Pennsylvania eyaletinin Darby kenti ile Chicago‘da, İngiltere’de New Castle) bu tür geçitlerin bulunduğunu belirledim.

Avustralya’daki Ararat ve Hindistan’daki Ernakulam geçişlerinin fotoğraflarını bütün araştırmalarıma karşın bulamadığım için sizinle İzmir hariç 5 geçişin fotoğraflarını paylaşmak isterim.

Nagbur 001
Hindistan, Nagbur geçidi
Eski Delhi Tren İstasyonu 001
Hindistan, Eski Delhi istasyonu yakınındaki geçit

 

Galler - Portmadog
Galler, Portmadog geçidi
Chicago Diamondcross 001
ABD, Chicago geçidi
New Castle 005
İngiltere, New Castle geçitleri

Genellikle İngiliz demiryolculuğunun klasik bir uygulaması olan karşılıklı dik geçiş noktalarının tüm dünyada sadece sekiz adet olması ve bu sekiz geçişten birinin İzmir’de bulunması haliyle İzmir açısından büyük bir fırsat ve sahip olunan büyük bir değerdir.

O nedenle de, Hilal İstasyonu’ndaki bu tekatunun olası bir yok etme ya da hasara karşı tescillenerek korunması gerekmektedir.

hilal_1118
Hilal (Stavros) geçidi

İşte bu düşünce ile 05 Mart 2015 tarihinde bu geçiş yerinin 2863 sayılı yasa uyarınca tescillenmesi talebi ile İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne yaptığım başvuru, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’nun 25.12.2015 tarih, 3952 sayılı kararı ile “TCDD İşletmesi 3. Bölge Müdürlüğü’nün görüş yazısında belirtilen hususlar da dikkate alınarak, ayrıca 2863 sayılı yasada belirtilen tescil kriterlerini taşımadığı belirlendiğinden” gerekçesiyle kabul edilmemiştir.

TCDD İşletmesi 3. Bölge Müdürlüğü’nün İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne gönderdiği görüş yazısında belirtilen hususların ne olduğu tarafımızca bilinmemekle birlikte 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun “Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları” başlığını taşıyan 6. maddesinin (a) fıkrası hükmüne göre 19. yüzyılın sonuna kadar yapılmış taşınmazların korunması gereken taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenmesi gerekip bu işlemde sözünü ettiğim tren yolu yapısının ülkemizdeki tek yapı örneği olduğu da dikkate alınmalıdır.

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’na yaptığımız başvuruda Hindistan’ın dünya çapında tanınmış Nagpur geçidinin tescilli olduğunu özellikle belirtmiş olmama karşın, söz konusu kurul bu geçişin dünya örneklerini araştırmadığı gibi Nagpur‘daki geçidin tescilli olduğu gerçeğini de görmezlikten gelmiş; böylelikle elimizdeki bir değerin korunması fırsatını kaybetmiştir.

Evet, Orhan Beşikçi‘nin de önerdiği gibi TCDD bu geçidin aynen Hindistan Nagpur’daki geçit gibi dünya ölçeğinde bilinip tanınması için elinden geleni yaparken bir yandan tescillenip korunması için girişimde bulunmalı, bu nadide 19. yüzyıl yapısının olası özelleştirmelere kurban gitmemesini sağlamalıdır. 

(1) http://web.deu.edu.tr/berent/tren/geziler/trgz_280606.html

(2) http://www.kentyasam.com/orhan-besikci-yazar-32.html

(3) http://www.milliyet.com.tr/hilal-kavsagi-nin-tekatu-benzeri-ege-2485542/

Yararlanılan kaynaklar

https://en.wikipedia.org/wiki/Level_junction

http://www.sinfin.net/railways/tourist/touristcym.html

 

Karşıyakalı olmak…

Ali Rıza Avcan

1997 yılı sonu, 1998 yılı başından bu yana Karşıyaka’da yaşıyorum.

Aşağı yukarı 20 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor olmama ve kendimi ilk günden bu yana Karşıyakalı hissetmeme karşın bazı Karşıyakalılar “doğma büyüme Karşıyakalı” olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar.

Onlar için “Karşıyakalı olmak” demek, Karşıyaka’da doğup büyümek, Karşıyaka’da okumak ve çalışmak, Karşıyakaspor’u tutup maçlarına gitmek anlamına geliyor.

Ben o anlamda, onların “Karşıyakalı” standartlarına sahip olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar ya da nezaketen ses çıkarmasalar bile tutum ve davranışlarıyla bana kendilerinden olmadığımı hissettiriyorlar.

Oysa, önce babam, daha sonrasında da annem Soğukkuyu Mezarlığı’na defnedildiler ve uzun süredir orada yatıyorlar.

Anne ve babam Karşıyaka topraklarında yatıyor olmasına karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

Oysa, bu kente geldiğim ilk yıl; yani Cumhuriyet’in 75. yıl kutlamalarının yapıldığı bir dönemde Cumhuriyet Dönemi ile ilgili belleği ortaya çıkarmak amacıyla, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullanılan İplikçizade Köşkü‘nün tarihsel önemini vurgulayan bir anı tabelası yaptırarak yaşadığım bu coğrafyaya kendimce ilk çiviyi çakmaya çalışmıştım. Çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları şirketinin katkısını alarak yaptırdığım o tabela, maddi anlamda pek değerli olmasa da zengin manevi anlamı ile halen Yalı Caddesi 360 numaralı Çağlayan apartmanının bahçesindeki varlığını korur. 

Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi belleğini canlandırmak için çabalamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

2017 yazında Karşıyaka Belediyesi tarafından yıprandığı ve riskli olduğu gerekçesiyle yıktırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için başta Tufan Atakişi olmak üzere “Karşıyakalı” arkadaşlarımla birlikte mücadele ettiğim halde; kendisinin anadan babadan “Karşıyakalı” olduğunu söyleyen bazı arkadaşlarım siyasi, ticari ve kişisel nedenlerle çıkıp tek bir söz bile söylemediler, 1972-19733 yıllarında öğrenci harçlıklarıyla ve Karşıyakalıların bağışları ile yapılan bu sivil anıtın yıkılmaması için kıllarını bile kıpırdatmadılar.

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için mücadele edip anıtın kepçelerle yıkıldığı gün oturup ağlamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

O nedenle kendini “Karşıyakalı” olarak gören ya da tanıtanları diğerlerinden; yani “Karşıyakalı” olmayanlardan doğru ve sağlıklı bir şekilde ayırt edebilmek için ne yapabileceğimi araştırıp soruşturmaya başladım.

İlk aklıma gelen şey, kimin “Karşıyakalı” olduğunu ya da olmadığını ortaya koyacak resmi nüfus kayıtları ve bu kayıtlar dikkate alınarak düzenlenen Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) istatistikleri oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) bildiğim kadarıyla, 2007 yılından bu yana her yıl düzenlediği Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileriyle bir il ya da ilçede oturanlardan hangilerinin o il ya da ilçe nüfus kaydında, hangilerinin diğer illerin nüfus kayıtlarında olduğunu listeliyor; böylelikle bir il ya da ilçede yaşayanların nüfusa kayıtlı oldukları yerler itibariyle dağılımını ortaya koyuyordu.

Bu kayıtlara göre, Karşıyaka’da yaşayan nüfusun ne kadarının Karşıyaka nüfusuna, ne kadarının diğer illerin nüfuslarına kayıtlı olduğunu öğrenmemiz mümkün olacak, böylelikle Karşıyaka nüfusunun kayıtlı olunan iller itibariyle dağılımı görebilecektim.

Tabii ki bunu yaparken, başka yerlerden Karşıyaka’ya göç ettikten sonra nüfus kayıtlarını Karşıyaka’ya getirmiş olanların ve o nüfustan gelen yeni nesillerin aslında başka il ve ilçelerden gelmiş olmalarına karşın “Karşıyakalı” olarak kabul edileceğini gözden kaçırmamak koşuluyla… 

Ayrıca TUİK verilerinin kayıtlı olunan yerin ilçe bazında düzenlenmeyişi nedeniyle nüfus kaydı “İzmir” olarak gösterilenlerin içinde İzmir’in diğer ilçelerinde, örneğin Göztepe‘de doğması nedeniyle Konak ilçesi nüfus kaydında gözükenlerin de olduğunu unutmamak koşuluyla…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) 2011-2016 dönemi Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerini kullanarak hazırladığımız aşağıdaki tablonun incelenmesinden anlaşılacağı üzere, kaydı Karşıyaka’da olan nüfusun toplam Karşıyaka nüfusu içindeki oranı 2011 yılında % 42,60, 2012 yılında % 41,85, 2013 yılında % 41,35, 2014 yılında % 48,50, 2015 yılında % 48,59, 2016 yılında da % 48,68 olup bu durum bize net bir şekilde Karşıyaka nüfusunun yarısından fazlasının nüfus kaydı açısından “Karşıyakalı” olmadığını gösteriyor.

Resim2

Bu tablo sayesinde ayrıca, 2016 yılında Karşıyaka nüfusu içindeki Manisalıların % 4,74 oranıyla ikinci, Ankaralıların % 3,37 oranıyla üçüncü, kaydı yurt dışında olanların % 2,97 oranıyla dördüncü, İstanbulluların ise % 2,92 oranıyla beşinci sırada olduğunu görebiliyoruz.

Ancak bütün bu verilerin incelenip değerlendirilmesi sonucunda, 2016 yılı itibariyle nüfus kaydı Karşıyaka’da olan % 48,68 oranındaki nüfus içinden ne kadarının nüfus kayıtlarını daha sonra buraya aldırdığı ya da ne kadarının İzmir’in diğer ilçelerine kayıtlı olduğu bilinmediği için, kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olanların gerçek sayı ve oranını, devletin bizlere sunduğu resmi verilerle öğrenmenin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, kendisinin kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olduğunu söyleyenlerin ne ölçüde doğru söylediklerini başka bir yöntemle; Karşıyaka’nın bir yerleşim yeri olarak geçmişini ortaya koyan tarihi bilgilerle doğrulayabiliriz düşüncesiyle tarih kitaplarına baktığımızda ise, Prof. Dr. Mübahat S. Kütükoğlu ile Prof. Dr. Ersin Doğer’in verdiği bilgilere göre “…15. yüzyılın (1467 ve 1478) ve 16. yüzyılın (1528 ve 1575) Tapu Tahrir Defterlerine göre bu bölgede kendisine bağlı 9 adet köyü ile birlikte var olan bir köy, “Kürdelen“, “Kördelen“, “Gürdelen” veya “Gördelen” adlarıyla anıldığını, bu köyün isminin  19. yüzyılla 20. yüzyılın başlarında buraya yerleşen Levanten nüfusun etkisiyle “Kordelio” olarak değişim geçirdiğini görürüz. (1)

Bu sonuçta da bize, boğup büyüme ya da kuşaklar boyu buralı olma hali üzerinden tanımlanan “Karşıyakalılık” olgusunun tarihi olarak pek de eskilere gitmediğini, olsa olsa 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyıla ait toplumsal bir duygu olduğunu gösterir.

Yine aynı tarihe kayıtlara göre, hem İzmir hem Karşıyaka yerleşimlerinin nüfusları Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde yurt içi ve dışından art arda gelen zorunlu göçlerle artmış; bu anlamda bir sonra gelen, bir önce gelenlerce hep “göçmen” ya da “muhacir” olarak nitelenip dışlanmıştır. 

Bu nedenle, gerek İzmir gerekse Karşıyaka açısından hiçbir zaman için buranın ilk sahipliği şeklinde bir “yerlilik” ortaya çıkmamış, nüfusu göçlerle devamlı bir şekilde beslenip yenilenen bu topraklarda her yeni gelen bir önce gelen tarafından “yabancı” olarak algılanmış ve uzun bir süre kabul görmemiştir.

Bu göçler ve değişim aslında bugün de devam etmekte ve Karşıyaka yurt dışından ya da çevre illerle Ankara ve İstanbul’dan gelen zorunlu ya da gönüllü göçlerle devamlı beslenmekte, gelenlerin özellikleri açısından zengin bir çeşitliliğe sahip olmaktadır.

Bu durum bugün öyle bir hale gelmiştir ki, nüfus kaydı Karşıyaka’da olanlar ya da Karşıyaka’da doğmuş olanlar uzunca bir süredir azınlığa düşmüş, kendini “Karşıyakalı” olarak tanımlayan nüfus gün geçtikçe önemini ve etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. 

O nedenle, bundan böyle bir zamanlar buraya göç edip yerleşmiş olanları ve halen gelmekte olanları “Karşıyakalı” olup olmadıkları üzerinden yabancılayıp ötekileştirmek yerine getirdikleri kültürel zenginlikle birlikte kabullenmek, onları önce “İzmirli” daha sonra da “Karşıyakalı” yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü “Karşıyakalı” olmak demek; kuşaklar boyu ve doğma büyüme Karşıyaka’da olmak, yaşamak ve bununla övünmek değil; kendini Karşıyaka’ya ait hissedip Karşıyaka’yı sevmek, onu ve değerlerini koruyup kollamak için çalışmak; hatta mücadele etmek demektir. 

Belki de, Karşıyaka’nın daha da gelişip özlediğimiz, arzuladığımız hale gelmesi burada önceden var olanlarla sonradan gelenler arasındaki bu uyumlu ilişkiye ve bu uyumdan kaynaklanacak enerjiye bağlıdır… 

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 025

O nedenle, gerçekten kuşaklar boyu “Karşıyakalı” olup, Karşıyaka’da doğup büyüyüp kendini “Karşıyakalı” hissedenlerin bu yeni gelen insanlara karşı çıkmak, onları ötekileştirmek yerine onları hep birlikte “Karşıyakalı” yapmak amacıyla benimsemelerini, gelenleri kendilerine benzetmek için çaba harcamalarını bekliyor ve diliyorum.

Her şeye karşın kendini “Karşıyakalı” olarak hissedip; yok olan doğasına, denizine, flamingolarına, anıtlarına ve insanlarına karşı kendini sorumlu gören bir insan olarak…


(1) Kütükoğlu, M.S.; XV. Ve XVI. Asırlarda İzmir Kazasının Sosyal ve İktisadi Yapısı, İzmir 2000. s.11-12

Tasarımda insan’a dokunmak

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde elime, Konak Belediyesi’nin “Konak İçin Tasarlıyoruz: Kent Mobilyaları Atölye Çalışması” başlığını taşıyan  bir katalog geçti.

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, “Kent Projeleri 2016” adı altında yayınlanan bu kataloğun ilk sayfalarında, “Şehrimizi birlikte yönetiyoruz. Gençlerimiz başta olmak üzere halkımızın etkin olarak yerel yönetime katılması için gayret harcıyoruz. KOnak yerel yönetimine geldiğimiz ilk günden bu yana attığımız her adımda birlikte çözüm üretme anlayışı etkin oldu. Daha yaşanabilir kenti tasarlama konusunda ortak aklı rehber ediniyoruz ve bu çalışma da örneklerden birisidir. Üniversite öğrencileri ile beraber, yaratıcı fikirlere yol açma prensibi ile uygulamaya aldığımız “KOnak İçin Tasarlıyoruz” temalı atölye çalışmasında üretilen projeler, hemşehrilerimizin yaşamını kolaylaştıracak niteliktedir.” diyerek böylesi bir kataloğun nasıl bir çalışmanın sonucu olduğunu ortaya koyuyor, bu atölye çalışmasında üretilen tasarım projelerinin hemşehrilerin yaşamını kolaylaştıracağını söylüyordu.

Kataloğun diğer sayfalarında ise Konak Belediyesi Kentsel Tasarım Müdürlüğü’nce 20-22 Haziran 2016 tarihleri arasında düzenlenen bu üç günlük atölye çalışmasının amacı, “belediyemiz atölyelerinde, hali,hazırda bulunan makina ve malzemeler kullanılarak ve kendi personelimiz marifeti ile üretilebilecek, yeni, işlevsel, ergonomik, engelli dostu, tamiri kolay, ekonomik, kolay ve sağlam monte edilebilen güvenli tasarımlar elde etmek ve belediyemiz sınırları içerisindeki park meydan vb. alanlarda uygulanmasını sağlamak” şeklinde ifade ediliyordu.

Amacı bu şekilde ifade edilen atölye çalışmasına Yaşar ve İzmir Ekonomi üniversitelerinden  18 lisans öğrencisi katılmış ve bu öğrenciler öğretim görevlileri Can Aysan ve Ertan Demirkan’ın yönetiminde altı adet tasarım projesi hazırlamışlardı.

Öğrenciler bu çerçevede, 20 Haziran 2016 tarihinde bilgilendirme ve atölyeleri inceleme çalışması, 21 Haziran 2016 tarihinde serbest çalışma ve tasarım ön değerlendirmesi, 22 Haziran 2016 tarihinde de serbest çalışma ve sonuç değerlendirmesi yapmışlar.

Şimdi bu 6 projeyi gerçekleştiren öğrencilerin ad ve soyadlarıyla proje tanımlarını sizlere aktarıp ortaya koydukları tasarımlarla ilgili düşüncelerimi bir “kullanıcı” kimliğiyle sizlerle paylaşmak isterim.

Çünkü bu projeler her ne kadar lisans düzeyinde eğitim alan öğrencilerin projeleri olmakla birlikte; söz konusu atölye çalışmasını düzenleyen belediye tarafından bir katalog düzenlenmek suretiyle bizlerle ve basınla paylaşılıp başarılı bir katılım yöntemi olarak tanıtılıyorsa yapılan işin anlamı, etkisi ve sonuçlarının bizler; yani halk açısından da tartışılıp değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hatta biraz daha ileri gidip bu projelerin bugüne kadar Konak Belediyesi sınırları içindeki hangi park ve yeşil alanlarda uygulandığını, hem Konak Belediyesi’ne hem de Konak belediyesi sınırları içinde yaşayan İzmirlilere sorarak sizlerin de bu tasarımlarla ilgili görüşlerinizi iletmenizi bekliyorum. 

Konak İçin Tasarladık 001

1. PROJE – Eylül Varlı, Yaşar Üniversitesi – Samed Tümer, İzmir Ekonomi Üniversitesi

“Tasarım, kullanıcıların hem dinlenme hem de bisiklet park etme ihtiyaçlarını çözmeye yöneliktir. Ulaşım için bisikleti tercih eden vatandaşlarımızın bisikletlerini güvenli bir şekilde park etmelerine olanak verecek modern bir şehir mobilyası düşünülmüştür.”

Konak İçin Tasarladık 002Konak İçin Tasarladık 003

Can Alıcı Sorular:

1. Bisiklet kullanıcılarının bisikletlerini bu şekilde oturdukları bankın arkasına bağlamaları genel bir kullanıcı davranışı olarak ne ölçüde doğru ve yaygındır?

2. Bisiklet kullanıcılarının bisikletlerini bu şekilde bağlayıp ayrılmaları durumda bağlantı şekli ne ölçüde güvenilirdir?

***

2. PROJE – Didem Şağban, Öykü Aydınhan, İzmir Ekonomi Üniversitesi

“Tasarım, yapı malzemesi beton ile yeşil dokuyu birleştirerek kentsel kullanım alanlarında bir farklılık yaratmaktadır. Aynı yapı içerisinde oturma ve kentsel aydınlatma ihtiyaçlarına çözüm sunmaktadır.”

Konak İçin Tasarladık 004Konak İçin Tasarladık 005

Can Alıcı Sorular:

1. Oturulacak yerin, her zaman nemli olacak yeşil doku ile bu şekilde iç içe olması ne ölçüde doğrudur? Bu anlamda yeşil doku ne şekilde sulanacak ve bu yöntem oturma zeminini ne ölçüde etkileyecektir?

***

3. PROJE – Betül Hafızoğlu, Ege Çukur, Melda Güzel, İzmir Ekonomi Üniversitesi

“Tasarım, kent alanı içerisinde kullanıcılar için dinlenme olanağı tanırken aynı zamanda birlikte yaşadığımız sahipli ve sahipsiz kedi ve köpeklerin ihtiyaçlarının karşılanması için çözüm üretmektedir.”

Konak İçin Tasarladık 006Konak İçin Tasarladık 007

Can Alıcı Sorular

1. Oturulacak yerin kedi ve köpeklerin kullanımı ile kirlenecek çevrenin çok yakınında olması hijyen açısından ne ölçüde doğrudur?

2. Ayrıca kedi ve köpeklerden hoşlanmayanların ya da alerjik tepkileri olanların bu yerlerde oturması ne ölçüde mümkündür?

3. Yine aynı şekilde, insanlarla kedi ve köpeklere su temin edecek bir mekanizma ile sulanması gereken bitki alanlarının oturma yerlerine bu kadar yakın olması ne ölçüde doğrudur?

***

4. PROJE – Mehmet Ergül, Oğul Yenilmez, Volkan Çalışıyor – İzmir Ekonomi Üniversitesi

“Tasarım, çim örtünün kullanımı ile konforlu yeşil dinlenme alanları oluşturacak beton malzeme uygulamasında alternatif bir çözüm üretmektedir.”

Konak İçin Tasarladık 008Konak İçin Tasarladık 009

Can Alıcı Sorular

1. Oturanların arkalarını dayayacakları yerlerin ergonomisi rahat oturma açısından ne ölçüde uygundur?

2. Kullanılacak döküm betonun bu şekilde “yeşile boyanması” ne ölçüde doğal ve estetiktir?

***

5. PROJE – Hande Yenen, Selen Usta – İzmir Ekonomi Üniversitesi

“Tasarım, kamusal alanda ve basit çözümler üretmektedir. Modüler yapısı sayesinde dinlenme alanı farklı şekillerde düzenlenebilmekte ve alternatif oturma biçimlerine olanak sağlamaktadır.”

Konak İçin Tasarladık 010Konak İçin Tasarladık 011

Can Alıcı Sorular:

1. Bir “fiskos koltuğu” benzerliğiyle yapılan tasarımda oturanların başı hizasındaki üst kısım ne işe yarayacaktır?

***

6. PROJE – Canan Gündoğan, İzmir Ekonomi Üniversitesi – Sıla Tülay Zeytin, Eskişehir Anadolu Üniversitesi (?)

“Tasarım, günümüz kentlerinde giderek yaygınlaşan bisiklet kullanımına yönelik çözümler üretmektedir. Temelde bisiklet park etme ihtiyacı üzerine odaklanan çalışma aynı zamanda dinlenme ihtiyacının da göz önüne alındığı bütüncül bir yaklaşıma sahiptir.”

Konak İçin Tasarladık 012Konak İçin Tasarladık 013

Can Alıcı Sorular:

1. Bir oturma bankının yanına ya da arkasına yerleştirilen bisiklet bağlama noktalarının oturma bankının uzunluğu ya da eni açısından kapasitesi ile bağlanan bisikletlerin güvenirliği nedir? 

Evet, gördüğünüz gibi Konak Belediyesi bir katılım yöntemi olarak kendi park ve yeşil alanlarında kullanılmak üzere vakıf üniversitelerinin lisans öğrencileri arasında başlarında hocaları olmak üzere bir tasarım atölyesi çalışması yapıyor, bu çalışmada ortaya çıkan projeleri hazırladığı katalog ve gazete haberleriyle herkesle paylaşıyor.

Ancak “yeni, işlevsel, ergonomik, engelli dostu, tamiri kolay, ekonomik, kolay ve sağlam monte edilebilen güvenli tasarımlar” olarak ortaya konulan bu öğrenci projelerinin o tasarım ürünlerini kullanacak insanlar açısından olası sonuçlarının hiç dikkate alınmadığı, bunun için herhangi bir araştırma ya da kestirim yapılmadığı; sadece malzeme, teknoloji ve estetik görünüm gibi hususların dikkate alındığı görülüyor.

bent-chair-sloped-seat-468x578

Kısaca, İnsan‘a dokunan ve onun ihtiyaçlarını karşılayan tasarımlar yapılmadığı sürece bu projeler sadece kataloglara ve belediye reklamlarına konu olup, parklarda ve yeşil alanlarda iyi tasarımın ürünü olarak karşımıza çıkma şansına sahip olmuyorlar ne yazık ki…

 

 

İzmir Saat Kulesi

Ali Rıza Avcan

Bugün size İzmir deyince ilk akla gelen, Konak Meydanı’na gittiğimizde uzaktan ya da yakından seyredip çoğu kez yanından, yakınından geçtiğimiz tarihi bir yapıdan, bir İzmir sembolünden,  İzmir Saat Kulesi’nden söz edeceğim.

Ama ne zaman, hangi amaçla kimin tarafından ne şekilde yapıldığından, geçirdiği değişimlerden ya da yapısal özelliklerinden değil; bugünkü halini koruması için yapmaya çalıştıklarımdan ve bu çerçevede başıma gelenlerden söz etmek istiyorum.

Beni yakından tanıyanların ve 2015 yılından bu yana sosyal medya hesaplarımdan izleyenlerin bildiği gibi, 05 Mart 2015 tarihinde İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne başvurarak;

  • İzmir İli, Konak İlçesi Konak Meydanı’nda bulunan,
  • İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 20.01.1994 tarih ve 4841 sayılı kararıyla belirlenen Tarihi Sit Alanı içerisinde kalan,
  • Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 17.01.1975 tarih, 152 sayılı genelgesi ile korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenen,
  • İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 08.04.1993 tarih ve 4370 sayılı kararı ile koruma grubu 1. grup olarak belirlenen,
  • Tapunun 282 ada, 1 parsel numarasında kayıtlı olup mülkiyeti Hazine’ye ait olan ve
  • İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilen

İzmir Saat Kulesi saçaklarına monte edilen çok fazla sayıdaki aydınlatma armatürünün oluşturduğu yüksek ısı ve karbon kirlenmesinin tarihi yapıya izin verdiği düşüncesiyle, bu armatürlerin İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun  hangi kararına göre yerleştirildiğini sorarak hiçbir bilimsel araştırma ya da analize göre yapılmadığı anlaşılan bu aydınlatma sisteminin kaldırılmasını talep ettim.

İzmir Saat Kulesi 001
İzmir Saat Kulesi görünümünü bozan ve yapıya zarar veren aydınlatma armatürleri
İzmir Saat Kulesi 002
İzmir Saat Kulesi görünümünü bozan ve yapıya zarar veren aydınlatma armatürleri
İzmir Saat Kulesi 003
İzmir Saat Kulesi görünümünü bozan ve yapıya zarar veren aydınlatma armatürleri
İzmir Saat Kulesi 004
İzmir Saat Kulesi görünümünü bozan ve yapıya zarar veren aydınlatma armatürleri

Çünkü bu talep öncesinde konu ile ilgili akademisyenlerle yaptığım görüşmelerden ve okuduğum yayınlardan bu tür tarihi yapıların aydınlatılması konusunda uygulanan aydınlatma sisteminin yapıda oluşturacağı etkilerin ne olacağı konusunda bir ön araştırma ve analizin yapılması gerektiğini ve bu araştırma/ analiz sonrasında Kurul’dan izin alınması gerektiğini öğrenmiştim.

Ayrıca hem Konak Meydanı’nın hem İzmir Saat Kulesi’nin aydınlatılması konusunda estetik kaygılarla hareket edilmediğini, yapılan aydınlatmanın tarihi yapının kimliğine zarar verdiğini, aydınlatmada renk uyumunun dikkate alınmaması nedeniyle saat kulesinin adeta kitsch bir nesneye dönüştürüldüğünü düşünüyor, Belçika’nın Gent, Fransa’nın Lyon kentlerinde yapılan ışıklandırmaların ve festivallerin örnek alınmadığını görüyordum.

Nitekim daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi Plan ve Proje Dairesi Başkanı Hülya Arkon‘la yaptığım özel bir görüşmede kule aydınlatmasının belediyenin işlerini yapan büyük bir firmanın sponsor katkısı olarak plansız programsız yapıldığını öğrenmiştim.

Yaptığım başvuru üzerine İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyeleri ile yazışmalar yaparak konuyu araştırmış ve bu araştırma sonucunda bana gönderdiği 14 Ekim 2015 tarihli yazıda, yapıdaki aydınlatma uygulamasının Konak Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü Koruma Uygulama Denetim Bürosu (KUDEB) tarafından verilen onarım ön izin belgesi ve onarım uygunluk belgesine göre yapıldığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan onarım sırasında herhangi bir delgi veya tarihi yapının dokusuna zarar verecek inşai/fiziki bir uygulama yapılmadığıu, kullanılan LED aydınlatma ürünlerinin UV ışını yaymadığı, enkandesan lambalara oranla % 80 oranında daha az enerji tükettiği ve asgari seviyede karbondioksit salınımı sağladığı için tarihi doku üzerinde herhangi bir olumsuz etki yaratmadığı belirtilerek tarihi saat kulesine zarar veren bir uygulamanın olmadığı tarafıma bildirilmiştir.

Bu karara gerçekleri yansıtmadığı gerekçesiyle yaptığım itirazlar üzerine aynı İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu 04 Kasım 2015 tarihli kararı ile “… mevcut aydınlatma sistemi ile ilgili yapıya zarar veren inşai bir uygulama yapılmadığı anlaşılmakla birlikte, mevcut aydınlatma sisteminin uzun dönemde yapıda yaratması muhtemel olumsuz etkilerin engellenebilmesi için, yapının dışında konumlandırılacak şekilde ve Konak Meydanı’nın kamusal, Saat Kulesi’nin anıtsal nitelikleri ile uyumlu yeni bir aydınlatma projesinin ilgili Belediyesi’nce hazırlanarak Kurulumuza iletilmesine…” şeklinde yeni ve olumlu bir kararın alındığı görülmüştür.

Bu kararın bana teslim edilmesi sonrasında 03 Mart 2016 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yazdığım başka bir dilekçe ile İzmir Saat Kulesi’nin aydınlatılması konusunda neler yapıldığını sordum.

İzmir Saat Kulesi - Bogomil Petrov
Bir “kitch” nesnesi olarak İzmir Saat Kulesi – Fotoğraf: Petrov Bogomil
İzmir Saat Kulesi - Efkan Sinan
Meydan ve İzmir Saat Kulesi aydınlatmasındaki karmaşa – Fotoğraf: Efkan Sinan
İzmir Saat Kulesi - Çağlar Tükel
Uyum ve estetikten yoksun bir aydınlatma – Fotoğraf: Çağlar Tükel
İzmir Saat Kulesi - Flickr Dimmy
Bu kez başka renkler nöbette – Fotoğraf: Dimmy (Flickr)
İzmir Saat Kulesi - John Kİmbley
Valilik binası renklerinin katılımı ile oluşan başka bir karmaşa – Fotoğraf: John Kimbley

21 Mart 2016 tarihinde aldığım Başkan adına Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe imzasıyla aldığı yazıda İzmir Saat Kulesi’nin İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 04.11.2015 tarih, 3741 sayılı kararı uyarında anıtsal nitelikleri ile uyumlu yeni bir aydınlatma projesinin hazırlanmasına yönelik çalışmaların başlatıldığı belirtilerek “kentimizin tarihi ve kültürel mirasına göstermiş olduğunuz duyarlılığınıza teşekkür eder, İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak kentimizin değerlerine hassasiyetle sahip çıkmaya devam edeceğimiz hususunda bilgilerinizi rica ederim” denilmiştir.

Aradan 9 ay geçtikten sonra bu çalışmaların akıbetini öğrenmek için İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne verdiğim 3 Ocak 2017 tarihli dilekçeyle ilgili olarak söz konusu müdürlüğün aradan 2,5 ay geçtikten sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne gönderilen 21 Mart 2017 tarihli yazı ile çalışmaların akıbeti sorulmuş ve bu sorunun cevabı bana gönderilmediği için belediyenin bu yazıya cevap verip vermediği belli olmamıştır.

Ancak …. tarihinde BİMER aracılığıyla yaptığım şikayet sonucunda İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun bu konu ile ilgili 14 Eylül 2017 tarih, 6511 sayılı kararı tarafıma gönderilmiştir.

Bu belgenin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan rölöve, restorasyon, güçlendirme, aydınlatma ve paratoner projelerinin uygun bulunmadığına, yapıdaki tüm bozulmaların rölöveye işlenerek bu doğrultuda bozulma analizinin revize edilmesine, restitüsyon projesinde tavan planlarına yer verilmesine, restorasyon projesinde bozulmalara ve güçlendirme önerilerine yönelik önerilerin müdahale biçimlerine, tekniğine ve bu müdahalelerde kullanılacak malzemelere ilişkin 13.12.2007 tarih ve 2818 sayılı karar ile de iletilmesi istenen konservasyon laboratuvarı incelemesinin yapılarak hazırlanacak raporun ve 04.11.1999 tarih ve 660 sayılı ilke kararı doğrultusunda tekniğine uygun olarak hazırlanacak restorasyon projesinin iletilmesine ve nihai kararın bu eksikliklerin giderilmesi sonrasında alınacağına karar verilmiştir.

Evet, ayrıntılı bir şekilde anlattığım bütün bu sürecin başlangıcından bu yana tamı tamamına 2 yıl 8 ay 19 gün geçti ve İzmir Saat Kulesi, ilk dilekçeyi verdiğim 5 Mart 2015 tarihindeki İzmir Saat Kulesi gibi bakıma ihtiyaç duyuyor….

Üstüne üstlük 15 Temmuz Darbe Girişim sonrasında Konak Meydanı’nda yapılan gösteriler sonucunda daha da hırpalanmış bir vaziyette…

O ihmal edilen bakımsız haline karşın her gece ya da önemli günlerin gecesinde farklı renkteki yoğun ışıklarla daha bir yıpranıyor, daha bir kimliğini yitiriyor…

Bugün artık tarihi bir saat kulesi değil; adeta Konak Meydanı’nı aydınlatan bir gece lambası gibi tarihsel kimliğine aykırı bir role soyunmuş durumda…

İzmir Saat Kulesi - Emre Hanoğlu
Fotoğraf: Emre Hanoğlu

Kentin merkezinde olmasına karşın çoğu kurum ya da kişinin onu fark edememesi, sahip çıkamaması, uzmanlık bilgi, birikim, deneyim ve liyakatine sahip olmayan belediye görevlilerinin zamanında, doğru ve eksiksiz bir şekilde proje hazırlayamaması nedeniyle o herkesin bilip tanıdığı İzmir Saat Kulesi bugün her zamankinden daha fazla bakıma, korumaya ve sahiplenmeye ihtiyaç duyuyor…

Tabii ki gören gözlere, duyan kulaklara, seven yüreklere, bilinçli ve vizyon sahibi yöneticilere… 

 

 

 

Adil ve ahlaki olan…

Ali Rıza Avcan

Dün, Basmane sevdalısı Orhan Beşikçi‘nin İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TCDD 3. Bölge Müdürlüğü ile iş birliği içinde düzenlediği 5. Basmane Günleri çerçevesinde yapılan “Kültürel Mirasın Korunması: Basmane ve Çevresinin İzmir İçin Önemi” başlıklı toplantıyı izledim.

Yönlendiriciliği, 2004-2009 döneminde Konak Belediye Başkanı, şimdi ise Urla ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin meclis üyesi olarak görev yapan Muzaffer Tunçağ tarafından yapılan toplantıda, Agora Kazı Başkanı Prof. Dr. Akın Ersoy, Mimar Mihriban Yanık, Katip Çelebi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Cahit Telci ve Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ceylan Öner kendi uzmanlık alanlarına giren konularda konuşmalar yapıp izleyicilerin sorularını yanıtlamaya çalıştılar.

Basmane Garı yolcu salonunda yapılan bu toplantı öncesindeki beklentilerim ve sonrasındaki izlenimlerim konusuna girmeden önce, toplantının yapıldığı gar binasına 40-50 metre uzaklıktaki Konak Belediyesi‘ndaki yetkililerin, düzenlenmesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de yer aldığı böylesi önemli bir toplantıya gerek konuşmacı gerekse izleyici düzeyinde katılmayışı dikkatimi çekti.

Çünkü 2010-2014 döneminde Konak Belediyesi‘nce yapıldığı halde 2015 yılındaki erteleme ile unutulmaya başlanan Basmane Günleri, 2017 yılında bu kez İzmir Büyükşehir Belediyesi, TCCD 3. Bölge Müdürlüğü  ve İzmir Otel Pansiyon ve İşçileri Odası işbirliği ile devam ettiriliyor, böylelikle Basmane gibi önemli bir tarihi merkezin tanıtımı açısından önemli bir adım atılıyordu.

Bu anlamda kendi sorumluluğu altındaki tarihi bir bölge ile ilgili böylesi önemli bir organizasyonun öncelikle Konak Belediyesi‘nce sürdürülmesi, sürdürülmese bile bağlı olduğu büyükşehir belediye tarafından düzenlenmeye başlanan organizasyona davet edilen belediye başkanlarıyla akademisyenlere, uzmanlara ve İzmirlilere duyduğu saygının bir gereği olarak bu toplantıya katılması; hatta ev sahipliği yapması gerekirdi.

Biz her ne kadar belediye başkanlarının “yolcu”, belediyelerin ve halkın ise “hancı” olduğunu bilsek de; gittiği yerlerde başka insanlardan saygı gören bir kadın belediye başkanının kendi binasının hemen yakınındaki bir toplantıya yine kendisinin sorumlu olduğu tarihi bir bölge için gelenlere de aynı saygı ve nezaketi göstermesini beklerdik.

Ama olmadı. Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş ya da görevlendirdiği yetkililer, kendi görev alanındaki Basmane bölgesi için yapılan böylesine güzel bir toplantıya gelmeyerek ve misafirperverlik göstermeyerek büyük bir fırsatı kaçırdı.

O nedenle bütün bunları bir yerlere yazmak ve zamanı geldiğinde hatırlamak gerektiğini düşünüyorum.

***

Diğer bir konu ise, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri için İstanbul ve İzmir sermaye çevrelerinin soylulaştırma/mutenalaştırma amaçlı kentsel yağmalarından söz ettiğimizde ve İzmir İstanbul olmasın! dediğimizde toplantının yönlendiriciliğini yapan Muzaffer Tunçağ‘ın bütün bu hataların bir önceki dönemde; yani Ahmet Piriştina zamanında yapıldığını söyleyerek kendisini ya da temsil ettiği kurumu aklama çabasıydı. Bu çerçevede gökdelenlerle dolan Bayraklı ile ilgili planlamanın Ahmet Piriştina zamanında yapıldığını, kendisinin o bölgedeki yumuşak zemin nedeniyle karşı çıkıp uyardığını, “Basmane Çukuru” olarak adlandırdığımız yerde Folkart tarafından yapılacak gökdelenle ilgili itirazlarımızda ise oradaki sorunun daha önceki yöneticilere ait olduğunu iddia ederek tüm sorumluluğun o yöneticilere ait olduğunu iddia etmesiydi. 

Oysa bunun klasik bir yöntem olduğunu, AKP yöneticilerinin uzun bir süredir iktidarda olmalarına karşın ülkemizdeki her olumsuz gelişmede Cumhuriyet Halk Partisi’ni ya da onun genel başkanı İsmet İnönü’yü sorumlu tutmasına benzer bir savunma taktiği olduğunu biliyorduk. Daha doğrusu bu durumun kendini savunamama, yaptıklarını izah edememe çaresizliği olduğunu biliyorduk.

O nedenle laf kalabalığı arasında “o dönemde yapılan şeylerin yanlış olduğunu niye düzeltmediniz, bu yanlışlıkları niye devam ettirdiniz” diye sorduk… “Madem yapılanın yanlış olduğunu söylüyorsunuz, yönetimde olduğunuz bu uzun süre içinde Bayraklı’da, Üçkuyular’da ya da kentin başka yerlerindeki bu hataları niye sürdürdünüz, o yanlışlıkları niye düzeltmediniz” diye sorduk kendilerine…

Ayrıca şimdi gündeme getirdiğimiz her kent suçunu, her eksiklik ya yanlışlığı ölmüş olması nedeniyle kendini savunamayacak durumda olan, o nedenle kolaylıkla “günah keçisi” haline getirilebilen eski büyükşehir belediye başkanına yüklemenin adil ve ahlaki bir davranış olmadığını elimizden geldiğince anlatmaya çalıştık kendilerine…

23621556_10212198808539997_7365775753032246390_n

Tabii ki, Ahmet Piriştina döneminde sorunlu görülüp itiraz edilmesi nedeniyle TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Genel Başkanı olarak karşı çıktığı söylenen Bayraklı, Üçkuyular gibi bölgelerle ilgili planların, daha sonra Konak Belediye Başkanı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi İmar ve Bayındırlık Komisyonu üyesi olarak görev yaptığı dönemlerde sorunlu gördüğü bu planları tümüyle değiştirmek yerine binlerce mevzi imar planı değişikliği yapılmasında, yapılan yapılara inşaat ruhsatlarıyla yapı kullanım izinlerinin verilmesinde ve kendi şirketi eliyle o sorunlu zeminlerde inşa edilen yapıların statik projelerinin hazırlanıp onaylanmasında payı olan birinin şimdi eski büyükşehir belediye başkanını suçlayarak aradan sıyrılmasının mümkün olmadığını ve geçmişi karalayarak günü kurtarma anlayışıyla yapılan böylesi bir savunmanın hiç de adil ve ahlaki olmadığını bilerek ve söyleyerek…

 

“Olacağız artık. Bu şartlar altında ne yapalım? Mecbur, elimiz mahkum!”

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta, 13 Kasım 2017 tarihli Ege’de Son Söz isimli İnternet gazetesinin attığı başlık aynen şöyleydi:

“Büyükşehir Belediye Başkanı Kocaoğlu, AK Partili Doğan’ın kentsel dönüşüm konusunda, “2019’daki yerel seçimler yaklaşıyor. Yoksa ‘projeleri bitiremezsem yeniden aday olurum mu?’ diyeceksiniz” çıkışına, “Olacağız artık. Bu şartlar altında ne yapalım? Mecbur, elimiz mahkum!” cevabını verdi.“

Bildiğimiz kadarıyla Aziz Kocaoğlu, eski belediye başkanı Ahmet Piriştina‘nın ölümünden bu yana; yani 21 Haziran 2004 tarihinden bu yana İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini sürdürüyor. Tamı tamamına 13 yıl 5 aydır; bir kez belediye meclisinin seçimi ile, 2 kez de CHP Genel Merkezi’nin atamasıyla bu görevde…

Bu süre, Melih Gökçek‘in 5 yıllık Keçiören,  23 yıl 7 aylık Ankara Büyükşehir Belediye başkanlığı süresine henüz yaklaşmasa da oldukça uzun bir süre…

Kendisi bu sürenin ilk yıllarında hepimizin hoşuna giden demokratik bir tarzı ortaya koymuş olsa da; son yıllarda gittikçe içe kapanan ve danışmanlarıyla belediye bürokratlarına teslim ettiği anti demokratik bir yönetim şeklini tercih ediyor.

Hükümetle ilişkilerini “pazarlık” adını verdiği önerme ⇒ red ⇒ bekleme ⇒ kabul çizgisinde oldukça uyumlu bir şekilde yürütüyor. İstediği bir şey için PETKİM’e ruhsat vermek gibi önemli başka bir şeyi vermekten kaçınmıyor ve ne hikmetse gönlündeki kişiler hep başbakan oluyor.

Kendisinden üstte olanları koltuğunu onlara bırakacak şekilde ya da önlerinde abartılı bir şekilde eğilerek saygısını göstermeye çalışıyor. Bunu yaparken de, o devlet terbiyesini daha önce nerede ne şekilde almışsa bunun devlet terbiyesi olduğunu söyleyip duruyor. Oysa sergilediği şeyin arkasında, devletten korkan küçük esnaf zihniyetinin olduğunu bilmiyor ya da fark etmiyor…

Kendisi ve ekibi aleyhine açılan kumpas davalarıyla 397 yıllık cezalyla tehdit edildiğinde bizler buna öfkelenip kendisinin arkasında durmakla birlikte; geçen zaman içinde bu davaların belediye başkanını teslim alma harekatına dönüştüğünü, sırf bu davalardan kurtulabilmek için iktidarın istediği bir çok şeyi yapmaya hazır bir belediye başkanı haline geldiğini; bu çerçevede kendisinden istenen çoğu şeyi yaptığını ve sırf bu nedenle kendisi açısından oldukça sorunlu olan İzmir Körfez Geçişi Projesi gibi büyük iktidar projelerini üstlendiğini, onları sahiplenerek savunduğunu, böylelikle tüm bir İzmir halkını karşısına aldığını gördük.

Bunun samimi bir girişim olduğunu, hem iktidar ve yandaşlarına hem de kente sahip çıkmak isteyen İzmirlilere anlatmak zordu.

İktidarın manipüle ettiği ettiği kalabalıklar karşısında zor duruma düştüğünde kendisinin en fazla oyu alan belediye başkanı olarak İzmir halkını temsil ettiğini, bu nedenle kendisine saygı gösterilmesi gerektiğini iddia ediyor. Oysa temsil ettiği İzmir halkı değil, sadece ve sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi idi.

Ayrıca 2009 seçimlerinde kent merkezinde aldığı % 57,13 oranındaki oyun 2014 seçimlerinde % 51,86’ya, çevre ilçelerde aldığı oyun ise yine aynı seçimler itibariyle % 51,74’den % 44,28’e indiğini; yani performansında genel bir iniş olduğunu unutmuş gözüküyor…

Kendisine oy veren ya da destekleyen CHP’lilerle sol kesimleri ve meslek örgütlerini ise ya disiplin sopasıyla korkutmaya ya da “istemezükçüler” olarak yaftalayıp ötekileştirmeye çalışıyor.

Oysa iktidar çevreleri, İzmir düğümünün seçimlerle değil, kenti işgal edip ikinci bir İstanbul yapmaya çalışan inşaat şirketleri eliyle çözülebileceğine, bu şirketlerin belediye ile kuracakları yüklenici, ortak ya da sponsorluk ilişkileri sayesinde belediyenin içten fethedilip dönüştürülmesi suretiyle çözülebileceğini çoktan anlamış ve bu stratejiyi uygulamaya başlamıştı.

Belediye başkanı ile bürokratlarının bu yeni dönemde en rağbet ettiği insanlar ise, İstanbul’u bitirip İzmir’e gelmiş olan inşaat baronlarıydı. Onlar, halkın temsilcisi milletvekillerini arka sıralara atmak pahasına en ön sıraya alınıyor, sponsor arayan herkes öncelikle o inşaat şirketlerinin kulelerini tavaf ediyor, Piriştina zamanından miras kalan “beyaz“, “elit“, “sanatkar” ya da “sanatsever” İzmirliler ise kültür ve sanat hizmetleriyle İzmirli’yi ikna etme konusunda bu şirketlere kusursuz hizmet vermek için çabalıyorlardı.

Artık devir, Folkart’ın, Ağaoğlu’nun, Mehmet Cengiz’in ve onlarla onların taşeronu olarak iş yapmaya meraklı İzmir sermaye çevreleriyle müteahhitlerin, özellikle İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş’ın devriydi.

Onlar için önemli olan, belediyenin başında işlerini kolaylaştıran, gerektiğinde onları sahiplenip savunan yönetici kadronun varlığını sürgit korumasıydı.  Onlar için belediye yatırımlarının makul süresi içinde bitirilmesi çok önemli bir şey değildi. Yeter ki o işler, % 20 iş artışlarıyla birlikte daha da büyüsün ve devam etsin… Bir iş başka bir işin ortaya çıkmasını sağlasın; hatta yapılan yatırım önce yıkılıp sonra tekrar yapılsın… Onlar için önemli olan yeni para kaynaklarının yaratılması ve sittin sene o işlerin devam etmesiydi…

 

Belediye başkanının çıkıp, “işleri süresi içinde bitiremiyorum ve o nedenle de o işler bitene kadar belediye başkanı kalacağım” demesi de önemli değildi… Vaat ettiği işi süresi içinde yapamamak şeklindeki esaslı bir kusurun zaman içinde belediye başkanı olarak kalmanın gerekçesi ya da mazeretine dönüşmesi bile onları pek fazla ilgilendirmiyordu. Onlar için tek önemli olan şey iktidarla muhalefeti şahsında birleştiren, gerektiğinde yerlere kadar eğilip gerektiğinde hiddetlenip bağıran çağıran ya da timsah gözyaşlarıyla ağlayan; bu özellikleri nedeniyle “işe yarayan” birinin orada olmasıydı… Onlar için bu bile tek başına yeterliydi…

Resim1

Aslında onlar için gerekli olan finans kaynağı büyük boyutlu dış borçlarla sağlandıkça ve yağma, yıkım, yok etme faaliyetlerine izin verildikçe demokrasinin, özgürlüğün ve katılımın pek fazla bir önemi yoktu…

Onlar OHAL denilen olağan üstü halle, anti demokratik KHK’larla, kayyumlarla ve otoriter liderlerle bir arada, kah onların önünde eğilip dediklerini yaparak, kah sağa sola bağırarak, sahte timsah gözyaşları dökerek kendi tekerlerini döndürüyorlardı…

Daha ne istesinler ki?

Köprü manzaralı evde oturmak…

Ali Rıza Avcan

Kent bir yağ lekesi gibi Bostanlı’dan Mavişehir’e, Mavişehir’den Gediz Deltası’na doğru kayıyor.

Çünkü kapitalist kentin egemenleri, kentin rantını büyütüp paylaşmak isteyen inşaat baronları ve kendini iş adamı, sanayici diye tanıtan kent simsarları, üzerine bina yapılmamış arsa ve araziler karşısında kendilerini tutamıyorlar…

Aynen kırmızı başlıklı kızı görmüş kurt gibi ağızlarından salyalar akıtarak kenti, kentin doğal, kültürel, tarihi, arkeolojik ve yaşamsal değerlerini yok etmek istiyorlar….

Onlar için değerli olan her metrekare toprak boş bırakılmayacak, başkalarına terkedilmeyecek kadar önemli…

İzmir 127

Önce Bostanlı’nın bataklıkları üzerinde ilerlediler. O zamanlar harcın içine deniz kumu katacak kadar küçük hesap peşindeydiler. Ardından Bostanlı Deresi aşılarak sosyal konut teknolojisi ile Atakent, Mavişehir blokları yapıldı. Tabii ki, acemi hırsızın her geçen gün cesaretlenip daha fazla şey çalması gibi ilk yıllarda 4-5 kat yapılan binalar Mavişehir’e yaklaştıkça ve yağma, yok etme hırsı arttıkça daha da uzadı ve cüsse olarak büyüdü…

Kocaman kocaman bloklar kalınlığı 300 metreyi bulan kum zeminde, kumun içine çakılan fore kazıklarla depreme karşı dayanıklı ilan edildi. Oysa fore kazık ana kayaya ulaşmadığı sürece olası güçlü bir depremde sıvılaşmaya nedeniyle binaların yana yatması ya da zemine gömülmesi kaçınılmaz bir sondu.

Yapılan binaların bütün bu sorunlarına karşın Ankara’dan, İstanbul’dan ve Ege’nin irili ufaklı kent ve kasabalarından gelenler bu yeni mahallelerde daire alabilmek için birbirini yedi durdu. Bu süreçte dairelerin ilk sahipleri bu dairelerin prim yapmasını bekleyip buraları ikinci alıcıya satmak isteyelerdi. O nedenle satıştan kısa bir süre sonra şimdilerde tarih olmuş olan Carrefoursa’nın hemen yanındaki yüksek blokların neredeyse her katına “Satılık daire” levhası asıldı.

Gediz Deltası Sulak Alanı‘na doğru gerçekleştirilen bu işgal sırasında belediye ve bakanlıklar da ellerinden geleni yaptılar. Çevreyi yeşillendirdiler ve halen de yeşillendirmekle meşguller. Blokların ve yapılan AVM’lerin önünden geçen otobüslerin, dolmuşların sayısını arttırdılar; hatta bazı AVM’lerin özel servis otobüsleri çalıştırmasına izin bile verdiler.

Daha sonrasında ise tüm AVM’lerin önünden yeni tramvay hatları geçirildi. Böylelikle adeta yeni yapılan tramvay bu AVM’lere yolcu taşıyan servislere dönüştü. Vagonlardaki yolcuların çoğu bu AVM’lerin önündeki duraklardan indi ya da bindi.

Sahilin hemen önüne yapılan villaları hırçın havalarda denizin basması üzerine önlerine kamu parasıyla setler yapıldı. Oysa bu iş o binaları yapan müteahhitlere, inşaat şirketlerine ait bir yükümlülüktü. 

Sonrasında bu yüksek yüksek binaların önüne iznini bakanlıkların verdiği, anlı şanlı müteahhitler, kamu kaynaklarını umarsızca sömüren yandaş firmalar tarafından daha daha yüksek ve “Göz Alıcı Bir Yaşam” vaat eden binalar yapılmaya başlandı. Hem de denizin tam da kıyısında.

Ama bu kez de gerideki yüksek binalarda oturanlar buna karşı çıktılar. Bir nehir deltasının tam üstünde bulunmasına karşın her birine “Albatros“, “Flamingo“, “Martı” gibi isimlerin verildiği bu binaların sakinleri, “benim önümde niye yüksek bir bina yükseliyor” ya da “niye benim manzaramı kapatıyorlar” diye kendi aralarında bir araya gelip çevreci platformlar, dernekler kurdular ve ekoloji mücadelesine ters gelen bir hamleyle tuhaf bir çevreci profilini sergilemeye başladılar.

Atılgan İnşaat

Şimdi ise o yüksek yüksek binaları yapan inşaat şirketleri, Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı arasında yapılacak İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin animasyonlarını kullanarak yaptıkları binaların satışına başladılar.

Şimdi artık bizim de, aynen İstanbul gibi körfez ve köprü manzaralı satılık dairelerimiz, süitlerimiz var ve bu binaların yakın çevresinde önümüzdeki günlerde yükselecek yeni yapılarla bunların sayısında patlama yaşanacağı anlaşılıyor.

Tabii ki, bir sonraki zamanda bu binaların hemen önünde ve denizin içinde “yeşil teknoloji” ile yapılacak yeni “akıllı binalar“a kadar…

 

İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (6)

Ali Rıza Avcan

İzmir, kent bütünündeki ulaşımı çok ama çok uzun bir sürede planlıyor…

Çünkü planlama sürecinin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz 20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana tamı tamamına 2 yıl 2 ay 18 gün geçmiş olmasına karşın, şimdiye kadar çoktan bitirilmesi gereken İzmir Ulaşım Ana Planı henüz onaylanmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne sunulmuş değil.

Oysa bu planın hazırlanması için 2015 ve 2016 yıllarında yapılan birçok araştırma ya da analizin sonuçları hem aradan çok uzun bir sürenin geçmesi hem de o tarihten bu yana kentte ulaşım adına yeni gelişme ve sorunların ortaya çıkması nedeniyle bayatlayıp geçersizleşmiş durumda.

Örneğin Karşıyaka’da yapılıp işletmeye alınan tramvayın performansında gözlenen başarısızlıklar, bu nedenle bu hatta plansız programsız bir şekilde 11 kilometre uzunluğundaki Çiğli hattının dahil edilmesi, deniz yolculuğunu aksatan uzun süreli bir İzdeniz grevinin yaşanması; öte yandan Konak tramvayının yapım aşamasında kent içi trafikte yaşanan büyük sorunlar hazırlanan planla ilgili tespit ve analizlere henüz yansıtılmış değil.

01 (73)

Ayrıca sonuçları 2017 yılı Ocak ayında “İzmir halkının % 79’u ulaşımdan memnun” şeklinde duyurulan Mart 2016 tarihli anketlerle ilgili veriler, kentte yaşanan ulaşım sorunları nedeniyle geçerliliğini kaybetmiş durumda.

Üstüne üstlük ESHOT zararlarının kapatılması amacıyla 90 dakika uygulamasının kaldırılacağı dedikoduları ortalığı sarmış durumda.

Oysa İzmir Ulaşım Ana Planı, “İzmir Büyükşehir Alanı Kentiçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması” başlığını taşıyan 20 Ağustos 2015 tarihli sözleşme uyarınca 600 takvim gününün sonunda; yani 15 Nisan 2017 tarihinde bitirilerek İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin onayına sunulması gerekiyordu. O tarihten bu yana 1 yıl 7 ay 25 günlük süreye ek olarak 6 ay 23 gün daha geçmiş olmasına karşın İzmir Ulaşım Ana Planı -ne yazık ki- henüz hazır değil…

Bu durumu, “zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi hangi işi zamanında yapmıştır ki” deyip geçiştirmek mümkün olmakla birlikte; hazırlanan plan İzmir’in bütünündeki ulaşımı planlama iddiasında olan bir ulaşım planı olduğundan biz kendimizi belediye yöneticileri kadar rahat hissedemiyoruz.

Çünkü bu planın hazırlanması için toplanan veriler zaman geçtikçe hem eskiyor ve geçerliliğini kaybediyor hem de mevcut ulaşım ana planının yetersiz olması nedeniyle İzmir gerçek anlamda plansız bir dönem yaşıyor….

Tabii şimdi bu durumda çıkıp, “bu hazırlanan plan da İzmir’in ulaşım sorunlarına çare olacak mı, siz böyle bir şey mi bekliyorsunuz” diye sorabilirsiniz?

Bu soruyu da sorarken, belediye yönetiminin daha önceki planların uygulandığı dönemlerde çoğu icraatı o planları dikkate almadan gerçekleştirdiğini dikkate almış olabilirsiniz…

Siz bu şüphenizde yerden göğe kadar haklı olmakla birlikte; biz yine de engin bir iyimserlikle hazırlanmakta olan planın mevcut sorunlara ilaç olacağını umuyor, daha doğrusu ummak istiyoruz….

Trafik 02

Çünkü uzun bir süredir okuyarak, öğrenerek, düşünerek, tartışarak ve oluşturduğumuz önerileri kendilerine sözlü ya da yazılı halde ileterek; hatta yer yer muhalefet edip uyararak bu çalışmalara değerli katkılar sunduk ve haliyle bu katkının da karşılığını bekliyoruz…

Kısacası sahip olduğumuz kent hakkı çerçevesinde “planın dış paydaşları” olarak yaptığımız katkılarımızın karşılığını bekliyoruz…

 

İzmir, İstanbul olmasın !

Ali Rıza Avcan

İzmir kamuoyu bir süredir sosyal medyada yazarak ya da katıldığı toplantılarda sorular sorarak uyarı dolu bir itirazı dile getirmeye ve sesini her geçen gün yükseltmeye çalışıyor:

İzmir, İstanbul olmasın!

Bana göre, bir kentin geleceğine yönelik böylesi bir talebin, İstanbul gibi başka kötü bir örnek üzerinden ifade edilip bir haykırışa dönüşmesinin tek bir anlamı var.

Kent 085

İzmir’i İzmir yapan değerlerimiz yok edilmesin, vahşi kapitalizmin yıkıma ve yok etmeye odaklı rant hırsı bu kenti de, İstanbul’da olduğu gibi yok edip kaosa sürüklemesin… 

İzmir’i İzmir yapan Kadifekale, Konak’taki Saat Kulesi, Nesim Levi’nin Tarihi Asansörü, Behçet Uz’un kente armağan ettiği Kültürpark, Gediz Nehri’nin ortaya çıkardığı eşsiz Gediz Deltası ve Kuş Cenneti, kentin soluk aldığı tek yeşil alan İnciraltı, kenti çevreleyen diğer tepelerin aksine yeşillikler içindeki Yamanlar, İzmir Körfezi ve onun çocukları İmbat ya da Meltem rüzgarları, Gediz Deltası’nın sakini flamingolar ve diğer kuşlar gibi değerler yok edilmesin, Körfez’den Bornova’ya doğru esen rüzgarlar Bayraklı’daki gökdelenlerle kesilmesin, Basmane Çukuru’na yapılacak Folkart gökdeleni Kadifekale ile yarış etmesin demek isteniyor…

“İzmir İstanbul olmasın!” denirken aslında bu kente İstanbul’dan ya da başka bir yerden kimse gelmesin denmek istenmiyor. Bu nedenle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2008-2016 döneminde İstanbul’dan İzmir’e gelip yerleşmiş toplam 116.154 kişiye* (2008: 9.819, 2009: 10.574, 2010: 11.177, 2011: 11.339, 2012: 11.179, 2013: 12.355; 2014: 16.458, 2015: 16.129, 2016: 17.124) ve bundan sonra gelecek olanlara oturun oturduğunuz yerde, buraya gelmeyin denmiyor. İzmirli bu konuda da memleket şovenizmi yapmıyor, geleni geldiği yere göre ötekileştirip yabancılamıyor.

Çünkü İzmir, tarih boyunca yurt içinden ve dışından, karadan ya da denizden gelen göç dalgalarıyla beslenip güçlenmiş, bu nedenle çok kültürlü, çok dinli ve dilli olmayı becerebilmiş kadim bir kenttir. 

Dorların akınlarıyla dönüşüp gelişen bir İon kenti, Perslerin, Arapların, Selçukluların, ada Rumlarının, Avrupa kökenli Levantenlerin, Osmanoğulları’nın, İspanya’dan yola çıkan Yahudilerin, Balkan, Girit, en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu; hatta Suriye halklarının göçleriyle dönüşüp gelişen, Ekrem Akurgal‘ın deyişiyle uygarlığın beşiği olan bir kenttir…

Yeter ki kendisinin tahammül edebileceği, kaldırabileceği, içine alıp özümleyebileceği kadar insanın gelmesi koşuluyla….

Aksi takdirde; yani haddinden fazla nüfusun göç edip gelmesi durumunda kendisine ait özellikleri koruyamayacak kadar narin, hassas bir kenttir…

Bu anlamda İzmir’in, “İstanbul” denilirken anladığı şey, bu kentte yaşayanlara ve onların yaşam tarzına saygı duymayan, büyük hırs ve rantların insanın gözünü döndürdüğü vahşi kapitalist kent anlayışı ve onun uygulamasıdır…

Kentte yaşayanların önem verdiği doğal, tarihi, kültürel, arkeolojik ve yaşamsal değerlere önem vermeyen, küreselleşme adına ya da marka kent olmak uğruna onları yok edip yerine dünyanın her kentinde karşımıza çıkan standartları koyan, toprağı, suyu, havayı ve her canlıyı sahiplenip mala dönüştürülecek meta gözüyle bakan anlayışa karşı çıkılıyor…

O nedenle “İzmir, İstanbul olmasın!” deniliyor….

O nedenle Bayraklı’da, “Basmane Çukuru“nda ya da kentin başka yerlerinde kente tepeden bakan gökdelenlerin yapılmasın deniliyor,

Kent halkının tercihleriyle hak, hukuk ve adalete aykırı tüm yapılaşmaların engellenmesi isteniyor….

Kent halkının özgürlüğüne, alışkanlıklarına, yaşam tarzına müdahale edecek hiç bir şey istenmiyor…

Ramsar Sözleşmesi ile korunan doğal alanlara, İnciraltı’na ve İzmir Körfezi’ne zarar verecek olan İzmir Körfez Geçişi Projesi yapılmasın deniliyor…

Belediyeler ve tüm kamu hizmetleri neoliberal politikalarla özelleştirilmesin ve ticarileştirilmesin deniliyor…

İzmir 143

Bu kentin ve halkının tarihin ilk çağlarından bu yana geliştirip hoşnut olduğu her şeye saygı gösterilsin, buradakiler değil; buraya gelenler buranın özelliklerine ve kurallarına uysun deniliyor…

Kısacası köy, kasaba ya da şehir; bu kenti ne şekilde algılarsanız algılayın; İzmir, İzmir gibi var olsun ve yaşasın isteniyor….


* Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 2016 yılında toplam 16.000 beyaz yakalının İstanbul’dan İzmir’e göç ettiğini ifade ederek, artık İzmir’den İstanbul’a yönelik beyin göçünün ters döndüğünü iddia etti. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) resmi verileri, 2016 yılında İstanbul’dan İzmir’e toplam 17.124 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor ve bu sayı içindeki beyaz ya da mavi yakalıların sayısını vermiyor. O nedenle ifade edilen rakamın hangi kaynağa dayanılarak ifade edildiği bilinmediği gibi; hepimizin güvendiği resmi kaynak, bunun yaşlısı, genci ve çocuğu, evlisi, bekarı, beyaz ya da mavi yakalısıyla toplam olarak 17.124 kişi olduğunu söylüyor. Tabii ki göç eden 17.164 kişiden 16.000’inin beyaz yakalı olduğunu iddia etmek gibi bir ciddiyetsizliğe düşmemek koşuluyla…

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi ve kent konseyleri

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Pazartesi akşamı Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili çok yararlı bir bilgilendirme toplantısı yaptı.

Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin yedinci katındaki büyük salonda yapılan toplantıda, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Dönem Sekreteri Melih Yalçın ve TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Başkanı Özlem Kocaer Şenyol ile Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Yasemin Sağlam geniş bir katılımcı kitlesine proje hakkında bilgiler vererek bu proje uygulamasından kaynaklanacak sorunlar hakkındaki düşünce ve değerlendirmelerini paylaştılar.

Öncelikle Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi tarafından düzenlenen bu toplantı nedeniyle hem Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu‘ya hem de Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Yasemin Sağlam‘a gösterdikleri duyarlılık nedeniyle teşekkür eder ve bu tür toplantıların diğer kent konseylerine örnek olmasını dilerim.

council-1920x1080

Ancak yürekten gelen bu teşekkürle birlikte, bu proje ile ilgili ilk bilgilendirme toplantısında, -daha sonra yapılması düşünülen benzeri toplantılarda dikkate alınması dileğiyle- İzmir Körfez Geçişi Projesi ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle dava açan ve o tarihten bu yana bu proje ile ilgili ortak toplantılar yapan Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ile TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu temsilcileriyle dava sürecine kendi gayretleri ile katılan 85 sivili özendirmek amacıyla onlar adına belirlenmiş bir temsilciyle davaları yürüten hukukçuların da konuşmacılar arasında yer almasını; böylelikle konuşma sırasında üzerinde pek durulmayan RAMSAR Sözleşmesi ile korunan alanlar, Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti, İnciraltı ve Çakalburnu Sulak Alanı, flamingolar gibi İzmir’i İzmir yapan doğal değerlerin de gündeme gelmesini, bu bölgelerdeki doğal koruma bölgeleri sınırlarının nasıl değiştirildiğiyle ilgili bilimsel ve hukuki bilgilerin de iletilmesini arzu ederdim.

Ayrıca toplantı sonuna doğru birçok katılımcının “biz bundan sonra ne yapmalıyız” şeklindeki sorularına karşılık, “gidin kendi derneğinizde, örgütünüzde, mahallenizde bunları anlatın” demenin yanında, bir süredir birlikte çalışan Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak “gelin bize katılın, bizimle birlikte hep birlikte mücadele edelim” denilmesini, bu projeyle mücadele etmek için tüm İzmir’i kucaklayan bir çağrının yapılmasını beklerdik.

Beklediğimiz şimdilik olmadı; ama yine de İzmirliler olarak hepimize düşen görevin bu olduğunu; bu proje ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması  için dava açan kurumlar olarak Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun böylesi bir araya geliş için herkese çağrı yapılması gerektiğini düşünüyor ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öte yandan, bu tür bilgilendirme toplantılarının İzmir’deki tüm kent konseyleri tarafından; özellikle de Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere kent konseyleri tarafından düzenlenerek bu ilçelerde yaşayanlara bilgi verilmesi ve her kent konseyinin, belediye meclisinin bu öneriyi reddetmesi olasılığını dikkate almadan bağlı olduğu belediye meclisine öneride bulunarak kendi belediyesinin bu proje ile ilgili davalara müdahil olması için mücadele etmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Konak Kent Konseyi 001

Özellikle de düzenlediği afişlerde uzlaşma, uyuşma gibi neoliberal yöntemleri simgeleyen semboller yerine toplumsal mücadele anlamına gelen sıkılı bir yumruğu gördüğümüz Konak Kent Konseyi‘nin, düzenlediği bu güzel ve yararlı bilgilendirme toplantısının yanında bu mücadeleye “Taksim Ruhu” ile kent konseyleri düzleminde önderlik etmesini bekliyorum.