İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi – 4

Yazımızın bugünkü bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana İzmir Körfezi kenarındaki bazı kıyı alanlarının yeniden düzenlenmesi ile ilgili ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin 2016-2018 döneminde gerçekleştirilecek Bayraklı Sahil Düzenlemesi ile ilgili inceleme ve değerlendirmelerimize devam edeceğiz.

Hatırlarsanız, yazı dizimizin daha önceki üç bölümünde Bayraklı Sahil Düzenlemesi‘nin 2016 yılı içinde yapılan 28.000 metrekarelik birinci etabı ile bunun devamı olarak 2016 yılı Kasım ayı içinde başlayıp 2018 yılı Mart ayında bitmek üzere devam ettirilen Şelale Deresi-Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı arasındaki çalışmaları ele alıp görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimizi ifade etmiştik.

Bu yazıda ise, geçen yazının konusu olan Şelale Deresi ile Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı arasındaki bölgede T.C. Ulaştırma Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı’nca yaptırılacak olan ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’nin yapımı halen devam etmekte olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi 2. Etap Çalışmaları’yla ilgi ve etkisini ele alacağız.

Dolfen Mühendislik Danışmanlık Turizm Dış Ticaret Ltd. Şti. tarafından düzenlenen 2013 tarihli ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi ÇED Raporu’na göre; T.C. Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü tarafından 52.881.883.-TL: ihale bedeliyle yaptırılacak 500 yat bağlama, 100 yat kışlama kapasiteli Bayraklı Yat Limanı‘nda limanı dalgalara karşı korumak için anadalgakıran, tali dalgakıran, yatların bağlanması için yüzer tipte iskeleler, rıhtımlar ve bakım onarım hizmetinin verilmesi için travel lift rıhtımı yapılacaktır. Toplam 103.500 m²’lik alanda yapılacak yat limanında 73.500 m²’lik alan yapılaşmaya uygun dolgu alanı, 1.950 m²’lik alan ise iskele alanı olacaktır. Yat limanında oluşturulan dalgakıranlar arasında teknelerin manevra yapabileceği yaklaşık 110.000 m² korunan su alanı meydana gelecektir. 

resim3
Bayraklı Yat Limanının Genel Yerleşim Planı

Yat limanı yerleşimi için hazırlanan plan ile genel yerleşim planında da görüldüğü gibi;

  1. 915 m uzunluğunda ana dalgakıranın,
  2. 335 m uzunluğunda tali dalgakıranın,
  3. 5 adet 156 m yüzer iskelenin,
  4. Toplam 125 m uzunluğunda -5 m’lik rıhtımın,
  5. Toplam 514 m uzunluğunda -4 m’lik rıhtımın,
  6. Toplam 210 m uzunluğunda -3 m’lik rıhtımın,
  7. 433 m uzunluğunda tahkimatın,
  8. Bakım onarım için çekek yeri ile 20 m x 8 m boyutlarında travel lift baseninin

tam da bugün sahil düzenlemesi çalışmalarının yapıldığı Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı ile bugün atıl durumda olan Bayraklı İskelesi arasındaki alanda yapılması planlanmıştır.

Yine ilgili ÇED raporunda yazılı olan bilgilere göre, 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Deniz Turizmi Yönetmeliği’ne göre yat limanları; üç çıpalı yat limanları, dört çıpalı yat limanları, beş çıpalı yat limanları olarak üçe ayrılırlar. Bayraklı Yat Limanı’nın beş çıpalı bir yat limanı olarak hizmet vermesi öngörülmektedir. Beş çıpalı yat limanlarında aşağıdaki ünitelerin bulunması zorunludur:

  • Satış üniteleri,
  • Çamaşır ve bulaşık yıkama yerleri,
  • Yatçıların dinlenmelerini ve bir arada bulunmalarını sağlayan sosyal tesis,
  • Bedensel engelliler için tuvalet ve özel düzenlemeler,
  • Lokanta veya kafeterya,
  • Kadın ve erkek yatçılar için bağlama kapasitesinin en az % 10’u kadar duş ve tuvalet,
  • Kuru temizleme hizmeti,
  • Yat çekek alanı ve vinç sistemleri,
  • Bakım onarım hizmeti,
  • Yatçı eşya depoları,
  • Tenis kortu,
  • Yüzme havuzu veya plaj yeri,
  • Aletli jimnastik, masaj, sauna, hamam imkânlarının sağlandığı üniteler,
  • Helikopter pisti,
  • Banka hizmetleri ünitesi,
  • Revir,
  • Sergi, konser, eğlence mekânları,
  • Toplantı salonu,
  • En az iki tenis kortu,
  • Bağlama kapasitesinin en az % 30’u kadar otopark.

Proje kapsamında yürürlükte bulunan Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmeliklere, imar planı plan
notlarına ve plan notlarında belirtilen emsal yapılaşma kriterlerine uyulacaktır. İmar planı teklifinde yürürlükte bulunan Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmelikler ile liman gerisinde bulunan sahalar için verilen yapılaşma emsalleri dikkate alınarak toplam su üzerindeki alanın emsali maksimum yükseklik 6,50 m’yi geçmemek koşuluyla % 20 olacaktır. Ticari amaçlarla kullanılacak alan emsalinin ise % 5’i aşmaması öngörülmüştür. Bu koşullarda Bayraklı Yat Limanı alanı içerisinde 5.160 m²’si ticari alan olmak üzere toplam 20.640 m² kapalı alan yapılabilecektir. Ancak Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmeliklerde değişiklik olması, imar planı tadilatı yapılması, plan hükümlerinin değişmesi durumunda söz konusu alan büyüklüklerinde değişiklikler olabilecektir.

Deniz Turizmi Yönetmeliği’ne göre 5 çıpalı olarak yapılması planlanan Bayraklı Yat Limanı için üst yapıların alan büyüklükleri bu aşamada belirlenmemiştir. Üst yapılara ilişkin projelendirme projenin “Yap-İşlet-Devret” (YİD) modeli ile ihale edilmesi sonrasında ihaleyi alacak yatırımcı (yüklenici) tarafından yönetmeliğe uygun olacak şekilde gerçekleştirilecektir.

bayrakli-yat-limani-girisleri

Bu anlatımlardan anlaşılacağı üzere yatırımcı (yüklenici) açısından çok önemli olan ticari alanların yat limanı içindeki yeri, muhtemelen marinanın Altınyol’un kenarına isabet ettirilecek, böylelikle marinanın Altınyol kenarındaki bölümü aynen Kuşadası ya da Çeşme’de olduğu gibi o bölgede zaten yoğun olan trafiği daha da kilitleyecek şekilde bir tür alışveriş merkezine dönüştürülecek; ayrıca yeniden düzenlenerek deniz kıyısıyla ilişkilendirilen Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı marinanın, dolayısıyla yeni alışveriş merkezinin ulaşım hizmetlerini kolaylaştıracaktır. Nitekim 2013 tarihli ÇED Raporunda Bayraklı Yat Limanı‘nın ulaşımını kolaylaştıracağı söylenen, İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı ‘Adnan Kahveci Kavşağı Taslak Proje’ başlıklı çizimin yer alması ve ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’ açısından uygun bulunması da bu şüphemizi doğrulamaktadır.

adnan-kahveci-kavsagi-taslak-proje

Bu durumda, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ kapsamında halen yapılmakta olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi 2. Etap Çalışmaları’ ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı tarafından yaptırılacak olan ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’ arasında nasıl bir bağlantı olduğu hususu, bu çalışmaları sürdürmekte olan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından acilen açıklanmalıdır.

Çünkü, günümüzün Başbakanı olan İzmir milletvekili Binali Yıldırım’ın Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı iken hazırlandığı bilinen, üstüne üstlük adaylık sürecinde İzmir’i kurtaracak önemli projelerden biri olarak takdim edilen ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi‘nin, şu an devam etmekte olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi Çalışmaları’ kapsamında yapılan işleri nasıl etkileyeceği İzmir kamuoyu, özellikle de Bayraklı halkı tarafından bilinmemektedir.

Bu anlamda, halen sürdürülmekte olan sahil düzenlemesi için harcanan paralar gerçekten halkın denizle ilişkisini güçlendirmek amacıyla mı yapılmaktadır; yoksa aynı bölgeye yapılacak Bayraklı Yat Limanı‘nın kullanımını kolaylaştırmak ve bölge halkı tarafından daha kolay kabul edilmesini; hatta onların burada açılacak alışveriş merkezinin muhtemel müşterileri olmalarını, daha rahat alışveriş yapmalarını sağlamak için mi böyle bir yola gidilmektedir?

Yapılan Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı trafiğin daha rahat akması için mi; yoksa Adalet, Salhane mahallelerinde yükselmekte olan yeni gökdelenlerdeki rezidanslarda yaşayacak ya da ofislerde çalışacak yat ya da tekne sahibi “Yeni İzmirliler” için yapılacak Bayraklı Yat Limanı‘na daha rahat ulaşması için mi yapılmıştır? 

İşte bütün bu soruların, her iki projenin birbiri ile ilişkisini gözeterek doğru bir şekilde yanıtlanması gerekmektedir…

Not: Bayraklı Yat Limanı ÇED Raporu ilgi duyanların incelemesi için “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook grubumuzun “Dosyalar” bölümüne eklenmiştir.

Devam Edecek…

Kardeşlik…

Tuşba, M.Ö. 8-7. yüzyıllarda günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran ile Irak’ın küçük bir bölümünde ve kuzeyde Aras Vadisi’nde egemen olan Urartu Devleti’nin başkenti; yani bugünkü Van il merkezidir. 

Bugün ise, bizim ‘Bütünşehir Yasası‘ olarak bildiğimiz 6360 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte ikiye bölünen Van il merkezinin, Van Gölü kıyısına isabet eden bölümüdür. 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre 153.599 olan nüfusu ve 37 mahallesi ile birlikte Van’ın en kalabalık 3. ilçesidir. 

Tuşba” ayrıca, Ekşi Sözlük yazarlarına göre İstanbul’da sadece Kapalıçarşı ve Pangaltı’da şubeleri olan meşhur bir mezeciymiş. İstanbul’da olanlara ve yolu bir şekilde İstanbul’a düşecek olanlara önemle duyurulur… 🙂

Bugün sizlerle birlikte, Tuşba Belediyesi’nin 2016 yılı içinde Van Fotoğrafçılar Derneği (VANFOD) ile birlikte düzenlediği “Kardeşlik” konulu 1. Ulusal Fotoğraf Yarışmasında kazanıp ödül alan ve sergilemeye değer bulunan toplam 25 fotoğrafı paylaşarak kardeşliğin nasıl yorumlandığını anlamaya çalışacağız.

İyi seyirler dileğiyle…

01
Mustafa Kılıç – “Kardeş Yaşamak” – Birincilik Ödülü
02
Esengül Alıcı – “Renk Kardeşliği” – İkincilik Ödülü
03
Abdullah İnat – “Asker” – Üçüncülük Ödülü
04
İsmail Kuş – “Kardeşlik Çağrısı” – Mansiyon
25
Ayşe Özyer – “Medine Sofrası” – Tuşba Belediyesi Özel Ödülü
05
Veli Dölek – “Ömür Dediğin” – Sergileme
06
Caner Başer – “Secde” – Sergileme
07
Ali Mermertaş – “Yayla” – Sergileme
08
Hülya Şamer – “Oyun” – Sergileme
09
İbrahim Akış – “İnsanlık Dersi” – Sergileme
10
Egemen Umut Şen – “Dinlerin Kardeşliği” – Sergileme
11
Ali Işık – “Kardeş Sohbeti” – Sergileme
12
Yücel Çetin – “Ardımda Hayaller” – Sergileme
13
F. Dilek Uyar – “Kardeşlik Yol Gösterir” – Sergileme
14
Fatih Sabuncu – “Kardeş Yılkılar” – Sergileme
15
Serkan Ülker – “Dinlerin Kardeşliği” – Sergileme
16
Murat Adıyaman – “Kardeşçe Paylaşmak” – Sergileme
17
Çağrı Selek – “Çavuşbaş Çocukları” – Sergileme
18
Sezgin Uzuncaova – “Destek” – Sergileme
19
Eylem Akıncı – “Kardeş Bağı” – Sergileme
20
Lokman Kanık – “Erciş’e Kardeşlik Eli” – Sergileme
21
Erdem Arif Yiğit – “Kardeşliği Çiziyorum” – Sergileme
22
Adem Tayfur Eser – “Kardeşsiz Olmaz” – Sergileme
23
Pınar Aslandağ – “Yardımlaşma” – Sergileme
24
Mehmet Şah Deniz – “Yol Kardeşliği” – Sergileme

Kafalar, bayağı bir karışık…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, internette Türkiye ile İzmir’in tanınırlığı ya da bilinirliği üzerine Google arama motorunu kullanarak bir araştırma yaptım. Bunu da Türkiye ve İzmir’le ilgili olduğunu düşündüğüm bazı anahtar sözcükleri ‘ara’ bölümüne yazıp açılan ilk sayfada, o sözcükle ilgili olarak yaklaşık kaç adet sonuca ulaşıldığını gösteren rakamları not ederek gerçekleştirdim. Çünkü bildiğim kadarıyla Google arama motoru, aranılan sözcüklerin içinde yer aldığı metinleri teker teker belirliyor ve kullanım sıklıklarına göre sıralayıp listesini hazırlayarak bizlere yardımcı olmaya çalışıyor.

Böyle yapmamın diğer bir nedeni ise, Türkiye’yi ve İzmir’i bir ‘marka’ olarak kabul edenlerin ya da etmek isteyenlerin, aradığım sözcükleri birer ‘marka bileşeni’ olarak kabul etmelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü ‘marka bileşeni’ adı verilen bu isimlerin, başka bir deyişle ‘alt marka’ların ‘üst marka‘nın oluşumunda katkısı olduğu, bunlar sayesinde bir marka haline geldiği ya da bu ‘alt marka‘ ya da bileşenlerden söz edildiğinde markayı hatırlattığı söyleniyor. 

Örneğin ‘Türkiye’ bir ülke adı olmanın dışında şayet bir marka ise onun marka bileşenlerinin ‘Mustafa Kemal Atatürk’, ‘İstanbul’, ‘Antalya’, ‘Anadolu’, ‘Anatolia’, ‘Alanya’, ‘Taksim’, ‘Ararat’, ‘Topkapı’, ‘Recep Tayyip Erdoğan’; ‘İzmir‘ şayet bir kentin adı olmanın dışında bir marka ise onun marka bileşenlerinin de ‘Ege’, ‘Smyrna’, ‘Konak’, ‘Efes’, ‘Karşıyaka’, ‘Çeşme’, ‘Göztepe’, ‘Ephesus’, ‘Dokuz Eylül’, ‘İzmir Fuarı’, ‘Homeros’, ‘Piyale’, ‘Aziz Kocaoğlu’, ‘Smirni’, ‘İzmir Enternasyonal Fuarı’, ‘Tantalos’, ‘Sevinç Pastanesi’ ve ‘Turyağ’ olması beklenir. Tabii ki unuttuklarımız, bu arada aklımıza gelmeyenler hariç…

Türkiye’ ve ‘İzmir’ sözcüklerinin bileşeni olarak kabul ettiğimiz bu anahtar sözcüklere teker teker baktığımızda ise 31 Ocak 2017 itibariyle karşımıza çıkan rakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

resim3

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, ‘Türkiye’ isminin bileşeni olup onu destekleyen diğer ‘alt markalar’ arasında büyük bir fark olmayıp; ‘Türkiye’ ismi ile bu ismi destekleyip onu daha da güçlendiren bileşenlerinin oluşturduğu bütünlüğe karşı, ‘İzmir’ ya da ‘Smyrna’, ‘Smirni’ şeklinde somutlanan isimlerle onun bileşeni olarak ortaya çıkan isimler arasındaki büyük fark, ‘alt marka’ olarak da tanımlanabilecek bu isimlerin ‘İzmir’ ismine/markasına çok fazla bir katkısının olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu verileri belirleyip yorumlamaya çalışırken elime geçen 15-16 Aralık 2014 tarihleri arasında düzenlenen ‘Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi 60. Yıl Etkinlikleri Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ sonuç bildirgesi ise bu konuda çok farklı şeyler söylüyordu:

Bu sempozyumun yapıldığı tarihlerde, ticari ya da sınai yaşamda geçerlilik kazanan ‘marka’ olgusu ile ‘kent’ arasında neoliberal işletmeci anlayışıyla ilişkiler kurup kentleri markalaştırıp pazarlamaya dayanan bir anlayışa karşı çıkmakla birlikte; bu sempozyumdan nasıl bir sonuç çıktığını açıkçası merak etmemiş ve sonuçlarıyla ilgilenmemiştim.

Ancak, dün akşam tesadüfen bulduğum bu sonuç bildirgesini incelediğimde, 6 ayrı oturumda yapılıp ülkemizin ve kentimizin önde gelen birçok siyasetçi, belediye başkanı, bürokrat, akademisyen ve sanatçısının konuşmacı olarak katıldığı bu toplantıların her birinde birbirinden farklı; hatta birbirini olumsuzlayan, birbirini ortadan kaldıran sonuçlara ulaşıldığını, bazı oturumların sonucu olarak “İzmir marka değil, markalar şehridir” denilirken diğer oturumlarda da “İzmir, yerel bir markadır; uluslararası bir marka olabilmek için sürdürülebilir projeler üretmek, bu projelere gerekli bütçeyi ayırmak, atak yapmak ve konusunda uzman iletişimcilerle çalışmak gerekmektedir” denildiğini gördüm.

Tabii ki sempozyuma katılan herkesin ve her oturumun aynı sonuca ulaşması, herkesin hemfikir olması beklenemez. Bu, insanın ya da eşyanın doğasına aykırı bir bir durumu beklemek olur. Ancak 60 yıllık bilgi ve deneyime sahip bir iletişim fakültesi tarafından düzenlenen ve çoğu işletme kökenli akademisyenlerden oluşan bir grubun yönlendiriciliğinde gerçekleştirilen bu 6 oturumluk sempozyumun sonucunda birbirini doğrulayan ya da en azından birbiriyle çelişmeyen, birbirini olumsuzlamayan veya birbirini bütünleyen bir sonuca ulaşılması, onca bilgi ve deneyimle donanmış uzmanların katılımıyla gerçekleşen bir sempozyumdan uygulama fırsatı bulabilecek sonuçlarla çıkılması beklenirdi.

İşte o nedenle, ‘marka’, ‘İzmir’, ‘marka kent İzmir’, “pazarlama stratejisi” gibi konularda kafaların bayağı bir karışık olduğunu, bu karışık kafalar nedeniyle de bu konuda bir adım dahi atılamadığını, sonuç alınamadığını söylemek mümkün. Bunun sonuçsuz kalan en iyi örnekleri ise bir zamanlar İzmir Kalkınma Ajansı’nın büyük bütçe ve iddialarla (İZKA) yaptığı ‘İzmir Marka Kent Pazarlama Stratejisi’ çalışmalarıyla İzmir Ticaret Odası’nın (İZTO) yaptığı çalışmalardır… 

Son yıllarda ‘üst perdeden yapılan‘ ve sonuç alınamayan bu tür çalışmalar unutulmuş gitmiş olmasına karşın, İzmir’in gerçekten marka olan yerel değerleri, isimleri teker teker ve sessiz sedasız ortadan kalkmakta, yok olmaya devam etmektedir…

Yakın geçmişte kökleriyle bağlantısı koptuğu için yok olan ‘Alga Çikolata’, ‘Kula Mensucat‘, ‘Turyağ’, ‘Piyale’, ‘Tansaş’ gibi markalar bunun en somut örnekleridir… Sanırım sırada ‘Bonjour’, ‘Sevinç’, ‘Mennan’ gibi markalar vardır… Bu tür kendi olanakları ile bir yerlere gelmiş yerel markalar korunmadığı, onlara sahip çıkılmadığı sürece İzmir’in, adı markalaşma olsun ya da olmasın daha fazla tanınması, bilinmesi mümkün olmayacaktır ne yazık ki…

resim4

Üniversitelerin bu kaybolup giden İzmir’in yerel markaları ile ilgili olarak ne yaptığını merak ettiğimizde ise başvuracağımız en iyi kaynak, Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) Türkiye’deki tüm üniversitelerde yapılan yüksek lisans, doktora ve uzmanlık tezlerini gösteren ve izinli olanları indirip okuyabileceğimiz ‘Tez Merkezi’ olmaktadır.

1 Şubat 2017 tarihi itibariyle bu bilgi kaynağında yaptığımız araştırmalarda ise bugüne kadar bir zamanların ünlü ‘Piyale’ markası hakkında Dokuz Eylül Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (2006), ‘Tursil’ ve ‘Persil’ gibi ünlü markaların kaynağı olan ‘Turyağ’ hakkında Anadolu Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (1989), ‘Tansaş’ hakkında da Dumlupınar, Anadolu ve Dokuz Eylül üniversitelerince 3 yüksek lisans tezi (1997, 2002, 2005) hazırlandığı, ‘Kemal Kutucu’, ‘Mennan’, ‘Bonjour’, ‘Sevinç Pastanesi’, ‘Özsüt’ ve ‘Aligalip Şekerlemecisi” gibi ünlü İzmir markaları hakkında tek bir lisansüstü, doktora  ya da uzmanlık tezinin hazırlanmadığı görülmektedir.

Evet, bu araştırmalardan da gördüğünüz gibi kendi yerel markalarımıza değer vermeden, İzmir’i İzmir yapan bu değerleri araştırıp korumadan; hatta onları ihmal edip unuturken İzmir’i ‘marka kent‘ yapmaya çalışıyoruz. Üstüne üstlük bu konuda kafamız bayağı bir karışık iken…


Not: Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin 60. Kuruluş Yılı nedeniyle 15-16 Aralık 2014 tarihleri düzenlediği ‘Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ Sonuç Bildirgesi, oturum sonuçları arasındaki farkı ve kafa karışıklığını görebilmeniz için ‘Kent Stratejileri Merkezi’ isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar’ bölümüne eklenmiştir.

İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları

Yaşayıp deneyimlediğimiz her şey, bizi biz yapan; aklımızı, duyularımızı ve sezgilerimizi şekillendiren, geçmişle gelecek arasındaki kişisel maceramızı inşa eden yapı taşları gibidir…

Gençlikte heyecan, canlılık ya da umursamazlık gibi değişik nedenlerle onları pek fark etmeyip dikkate almasak da yeri gelir, zamanı gelir hepsi teker teker kendilerini hatırlatır ve görevlerini yaparlar…

Yaşananları hatırlama durumu, tüm bir yaşam boyu bizlerle birlikte olmakla birlikte; bunun alanı ve yoğunluğu yaşlanmakla birlikte artar… Bu durum, bazı anıları ya tümden unutma, ya daha iyi hatırlama ya da bunlar arasında çarpık bağlantılar kurulması şeklinde yaşanabilir…

Yaşanan an ile geçmiş arasındaki doğru bağlantıyı kurup hatırlama açısından en etkili olan unsurlardan biri, herkesin deneyip bildiği geçmişte yaşanan şeylerin gerçekleştiği mekânlardır. O nedenle hatırlamayı kolaylaştıran, tetikleyen bu yerler çoğu kez “hafıza mekânları” olarak da nitelenir…

İzmir Kültürpark ya da İzmir Fuarı da bu tür “hafıza mekânları“ndan sadece birisidir. Özellikle de çocukluğu, gençliği ya da tüm bir geçmişi bu mekânla ilişkisi açısından bir dantel gibi ilmek ilmek örülenler açısından…

Bu anlamda “Kültürpark” ya da “İzmir Fuarı”, kimi için çay bahçelerinde ya da gazinolarında ilk çalıştığı, ekmek parasını kazanmayı öğrendiği, bu nedenle her köşesini avucunun içi gibi bildiği yerdir… Kimi için ailesi ile birlikte gidip Ada Gazinosu’nda gelip geçeni seyrederken semaverde çay içtiği, kimi için de yaşamında ilk kez Ajda Pekkan’ı, Bülent Ersoy’u ya da İbrahim Tatlıses’i gördüğü, belki de imzalı resmini aldığı bir yerdir…

Benim için de, her sene Akçay’daki Devlet Demiryolları Kampındaki tatilden sonra, kamptaki tanıdıklarla birlikte Edremit Belediyesi’ne ait otobüslerle gelinip ziyaret edilen, bu nedenle de o gece ucuz Basmane otellerinde kalınan ve ertesi gün Basmane Garı’ndan trenle Ankara’ya gidilen keyifli ve yorucu bir maceranın bir gecelik konağıdır…

Yaş ilerledikçe, genel olarak tüm bir geçmişe, özel olarak da İzmir Fuarı’na ya da Kültürpark’a yönelik bu tür anıları derinleştirerek anlatmak, değişik ayrıntılarla süslemek, yıllar içinde değişen Fuar ziyaretleriyle zenginleştirmek mümkün olmakla birlikte sözü daha fazla dolandırmadan uzun bir süredir sizlerle paylaşmak istediğim bir kitaba getirerek sizlerin de okumasını arzuladığım bir kitabı tanıtmak istiyorum.

Kitabımızın adı, “İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları, Temsiller, Mekânlar, Aktörler”

Ahenk Yılmaz, Kıvanç Kılınç ve Burkay Pasin tarafından derlenen kitap, Tanıl Bora‘nın editörlüğünde 2015 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Şu andaki etiket fiyatı 30,5 TL.

Toplam 384 sayfadan oluşan bu derleme kitap, Kıvanç Kılınç, Ahenk Yılmaz ve Burkay Pasin‘in ortak kaleme aldıkları “Hatırlamanın ve unutmanın kentsel sahnesi olarak Kültürpark’ın belleği” isimli makale ile başlıyor.

Ardından kitabın “Yer, kimlik ve modernleşmenin temsilleri” başlığını taşıyan ilk bölümünde; sevgili arkadaşımız Emel Kayın‘ın “Anımsama ve unutmanın temsilleri: İzmir Enternasyonal Fuarı ve Kültürpark’ın hafıza katmanları“, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz tarihçi Vangelis Kechriotis sayesinde tanıma fırsatını bulduğum Kalliopi Amygdalou‘nun “Modern ve ulusal bir kimlik arayışında değişen formlar ve anlamlar: 1930’larda İzmir’in Kültürpark’ı ve çevresi“, Emre Gönlügür‘ün “Soğuk Savaş’ın ideolojik fay hattında bir modernlik sahnesi: 1950’lerde İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Amerikan Sergileri“, Sezgi Durgun‘un “Apollo ve Sputnik’in Kültürpark macerası” makaleleri yer alıyor.

Kitabın “Sergileme ve eğlence kültürünün mekânları” başlığını taşıyan ikinci bölümünde T. Elvan Altan‘ın “İzmir Fuarı, Kültürpark ve Türkiye’nin inşası“, Yüksel Pöğün-Zander‘in “İzmir Enternasyonal Fuarı pavyonları (1936-1940)”, Meltem Gürel‘in “İzmir Fuarı’nda modernitenin mekânları, modernizmin çevirisi: Ada Gazinosu (1937-1958)” başlıklı makaleleri,

2202 IZMIRKULTURPARK.indd

Anımsama ve unutmanın aktörleri” başlığını taşıyan üçüncü bölümünde Nilay Ünsal Gülmez ile Emine Görgül‘ün “İç mimarlık mesleğinin gerçekleşme mecralarından biri olarak Kültürpark ve İzmir Fuarı“, Deniz Güner‘in “Kültürpark’ın bilinmeyen tasarımcısı Mesut Özok: Bir otobiyografik yapı-söküm ve biyografik yeniden-inşa denemesi“, S. Bahar Durmaz Drinkwater ile Işıl Can‘ın “Kolektif bellek ve kamusal alan: Kültürpark’ın anımsattıkları ve mekânsal dönüşümü” başlıklı makaleleri yer alıyor.

Kitabın “Sözsöz” başlıklı son bölümündeki tek makale ise Gülsüm Baydar‘ın “Karşı-tarihler, karşı-bellekler” başlıklı makaleden oluşuyor.

Bence, geçmişi bir şekilde Kültürpark ile ya da İzmir Enternasyonal Fuarı ile ilişkili olan; üstüne üstlük “Kültürpark’a Dokunma!” diyen herkesin alıp okuması gereken değerli bir kitap….

İyi okumalar dileğiyle…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (2)

Ali Rıza Avcan

Turan, bir zamanlar Karşıyaka’nın, şimdi de Bayraklı’nın ulaşılması zor, o nedenle de unutulmuş ve sakin mahallesi…

Siz orayı unutmuş ya da ihmal etmiş olsanız bile birilerinin unutmadığı kesin… Bu güzel mahalleyi kentsel rantın yeni bir merkezi olarak gören eğlence sektörünün temsilcileriyle Nokta İnşaat ve Rönesans Holding gibi büyük inşaat şirketleri açısından burası büyük kazançların sırasını bekleyen yeni kapısıdır.

İşte o anlamda, geçmişte ve günümüzde kendi kimliğini koruyan bu mahalleyi meş’um bir geleceği beklediğini söylüyoruz…

Yazı dizimizin bu günkü bölümünde size, işte o güzel geçmişten, Turan‘ın gerçekten Turan olduğu dönemlerinden, hemen yanındaki Tepekule (Smyrna) ve İzmir için öneminden, bugüne kadar yaşadıklarından; yani tarihinden söz etmeye çalışacağız.

Tepekule höyüğündeki Eski İzmir yerleşiminin bölgede egemen olduğu dönemlerde Arulca Vadisi’nin üst kısımlarındaki tepelerin kente Yamanlar Dağı üzerinden kuzeyden gelenleri gözetleyip kontrol etmek, gerektiğinde saldırılara karşı koymak için önemli bir tahkimat bölgesi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda yerleşimin ortasındaki vadinin üstünde ve Yamanlar Dağı‘nın yamaçlarında inşa edilen Büyükkale ile Küçükkale kuzeyden gelenlerin gözetlenmesi ve bu bilginin kente iletilmesi açısından hayati bir öneme sahip olmalıdır.

harita
Doğançay (Arulca, Tahtalı Köyü), Büyük Kale ve Gözetleme Kulesi (Felswarte)

Nitekim Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı; Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar” isimli kitabında bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“İzmir’e bakan güney yamaçlarındaki vadileri ve patikaları kontrol eden küçük karakol tahkimatları Kaletepe, Çobanpınarı, Örnekköy Mezarlıkkale, Adatepe-Sancaklıkale ile Bayraklı sırtlarındaki Akropolis Kalesi (Büyükkale), Yamanlar Dağı’nın körfeze bakan sigortaları gibi durmaktadırlar. Günümüzün Bayraklı gecekonduları arasında kaybolmuş Küçükkale ile Laka köyü içindeki Aksertepe kulesi Laka ve Eğridere Vadilerinden gelen patikaları denetlemiş olmalılar.”¹

Şükrü Tül‘ün “Tepekule’den Bayraklı’ya” isimli kitabında verdiği bilgiye göre, eski adı Kastraki olan tepedeki kaleye, Kazım Dirik‘in İzmir valiliği döneminde Helene Miltner ve Johannes Böhleau ile birlikte gidilerek yerinde incelemeler yapılıyor ve kaleye “Küçük Kale” adı veriliyor. ²

eski-izmir-ve-larisa-sehirleri-harabeleriYine Şükrü Tül‘ün, ‘İzmir ve Havalisi Asar-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nin desteği ile gerçekleşen bu gezilerde yer alan Prof. Helene Miltner ile Prof. Dr. Yohannes Böhlau‘nun 1934 yılında birlikte yazdıkları “Eski İzmir (Navluhon ve Tantalis) ve Larisa Şehirleri Harabeleri” isimli yayına dayanarak verdiği bilgilere göre; “Dirik Paşa önderliğindeki inceleme daha da yukarı götürülüyor. İzmir körfezini gören Kaletepesi’ndeki duvarlar ‘tetkik ediliyor’. ‘Kadim duvarlar’ın iri doğal taşlardan yapılma. Bir avluya açılan kapı var, hala kirişi duruyor yerinde. En üstte kesme taşlardan bir yapı var. Yamanlar dağına doğru boyun yapan yerde bir su sarnıcının çöküntüsü var. Buraya ‘Büyük Kale’ deniyor. Büyük Kale her yeri görüyor çünkü. Batı altında Yamanlar’dan inen bir suyolu var. Yamanlar Alurca vadisi yemyeşil yukarı doğru çıkıyor.

Günümüzdeyse kayalık dimdik hala orada. Duvarlar ise eksilmiş durumda. Eski duvarların içindeki kapının üstündeki taş devrilmiş. Altında bir şey aranmış ama boşuna… Kesme, eşit yükseklikli taşlardan oluşan kulenin temel taş sıraları ise çalıların arasında. Üstünde telefon iletişim istasyonu var.

Aşağıda Aya Triada kilisesinin yıkıntıları var uzakta. Birden bir kaya göze ilişiyor, yukarıdan bakınca işte ‘Felswarte’… ‘Felswarte’ ya da ‘Kayalık Nezaret Noktası’. Hemen inip bakıyorlar. Aya Triada’nın yukarısındaki kayalığı inceliyorlar. Üstünde dörtgen bir oyuk var. Kuzeyinden merdivenler üstüne çıkıyor. Üstü kayanın kesilmesiyle düzleştirilmiş. Kuzey yamaçta iri taşlardan duvarlar var. Burada ne yapılabilirdi; ancak aşağıdaki kıyı gözetlenebilir, kırsaldan gelenler sorgulanabilirler! Yukarıdaki Akropolise işaret çakılabilir.”³

2013 yılında sevgili arkadaşımız İbrahim Fidanoğlu ile Mehmet Yavuzcezzar‘ın Arulca Vadisi içindeki ‘Kayalık Nezaret Yeri‘ (Felswarte) ile Doğançay mahallesi (eskinin Arulca ve Tahtacı köyü) yakınındaki Büyükkale‘ye (Akropol) yaptıkları gezi sırasında gördükleri lento parçası, andezit yapı taşları, işlenmiş ve düzleştirilmiş kayalar, basamaklı merdivenlerle çukurlar aşağıdaki fotoğraflarda rahatlıkla izlenebilir:

akropol-002-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-003-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-004-andezit-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-005-basamak-temelleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Basamak temelleri
akropol-006-sarnic-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Tahrip olmuş sarnıç yapısı
akropol-007-kesme-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-008-dogu-yonunde-duvar-izleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Doğu yönünde duvar izleri
akropol-009-mehmet-yavuzcezzar
Büyükkale (Akropol)
akropol-010-mehmet-yavuzcezzar
Uzaktan Büyükkale (Akropol)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-001-kayaya-oyulmus-basamaklar-ikinci-basamak-sirasi-bozulmus-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (Yeni hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-002-kayaya-oyulmus-basamaklar-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (soldaki basamakların eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-003-turana-ve-arulca-vadisine-bakis-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Noktası (Felswarte) – Turan’a ve Arulca Vadisi’ne bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-004-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Aşağıdan doğru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-005-kayaya-oyulmus-duzlem-ya-da-sunak-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzleştirilmiş kaya yüzeyi ve çukur (sunak?)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-006-defineci-cukuru-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Defineci çukuru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-007-sag-uzun-kenari-bozulmus-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukuru (Yeni durumu)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-008-sag-uzun-kenari-bozulmamis-haliyle-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukur (eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-009-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felsfarte) – Alttan bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-010-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzlenmiş kaya yüzeyi

Roma, Erken ve Geç Bizans dönemlerinde Turan mahallesini kapsayan Yamanlar Dağı yamaçlarıyla Alurca Vadisi‘nde ve sahilde bu tür gözetleme ve istihkam yapılarından başka bir yapının ya da yerleşimin olup olmadığı yapılan yüzey araştırmaları ile henüz ortaya çıkmış değil. Olsa bile tek tük yapılardan ya da küçük çiftliklerden oluşması mümkün.

Osmanlı Dönemine gelince, yerleşimin Turan’dan çok şimdiki Karşıyaka’nın Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu bölgesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Nitekim, yine Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı” isimli aynı kitabında “16. yüzyıl tapu tahrir defterlerinde Kürdelen olarak kayıtlı, 19. yüzyılın yerli Rumları tarafından Kordelio, Türkler tarafından ise Karşıyaka olarak adlandırılan körfezin kıyısı, 13. yüzyıl kaynaklarında her zaman Kordeleon (Κορδολέων), bir kez de “Peran enoria” (Karşıdaki nahiye) olarak geçmektedir. Tren yolu ile deniz kıyısı arasındaki arazinin son yüzyıl içinde denizden kazanıldığı göz önüne alındığında Kordoleon’un çekirdek arazisi Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu mevkiinde aranmalıdır. Bu nahiye Kordoleon köyü ile birlikte Oksus köyü ve Kordoleon ile Baris (Bayraklı) arasında olması gereken Teganion (muhtemelen Turan) banliyösünden oluşmaktaydı ve günümüzde Turan ile Serinkuyu arasındaki kıyı şeridini kapsamaktaydı.” demektedir.

turan-001
Agia Traida Manastırı ve Turan

Böylelikle bölgeye ilk kez bir ad verildiğini, bunun da “Teganion” olduğunu, daha sonra Hakan Kazım Taşkıran‘ın verdiği bilgiye göre 29 Ağustos 1868’de bugünkü Atatürk Ormanı yamaçlarında yapılıp açılan “Agia Triada Manastırı” nedeniyle bölgenin “Agia Triada” olarak anılmaya başladığını öğreniyoruz.

Yine rahmetli hocamız Şükrü Tül‘ün anlattığına göre, Birinci Dünya Savaşı’nın karanlığının henüz çökmediği günlerde Puntalı çocuklar Darağacı’nı ve Aya Markella’yı geçip, Panionios futbol sahasını arkada bırakarak “dağdan inen yemyeşil bir vadinin kıyısına ulaşırlardı. Aya Triada kilisesi burada, yolun üstünde, vadinin doğu yamacında, küçümen bir şeydi. Önünden yol yukarıya, Alurca vadisine doğru giderdi. O yolun günümüzde birazcık parçası nasılsa saklı kalmış durumda. Ama Aya Triada’nın ünü büyüktü. Kayıkla gelenler için kolaydı gitmesi, gelmesi.

turan-009
Henüz fabrikaların ve iskelelerin tek tük görüldüğü bir dönemde Turan

O günlerde “Aya Triada demiryolunun geçtiği ıssız bir kıyıydı ama baharda şenleniyordu. Punta’dan herkes akın ediyordu buraya. Burada beliren petrol depoları daha kimseyi ürkütmemişti. Kıyıdaki birkaç eve petrolcülerin kuleli köşkü de eklendi ama yine ıssız bir yerdi Aya Triada. Devecilerin geçişiyle kimi kez hareketlenirdi. Taş ocaklarını aşan, çoğu kez de taş çekmekte olan develer İzmir yönüne doğru giderken Aya Triada kıyısında yolun verdiği rahatlıkla coşarlardı. 

Karşıyaka’daki yerleşimin gün gittikçe büyümesi ve 1860’lı yıllarda inşa edilen İzmir-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun Turan sahilinden geçişi sırasında buradaki yağ, sabun ve palamut fabrikaları nedeniyle bir istasyonun yapılması ile birlikte 1922 yılında Karşıyaka’nın 12 köyünden biri olarak [diğerleri Soğukkuyu, Derebaşı, Papaksala (Papazköyü), Tomazo (Bostanlı), Ahırkuyu, Şemikler, Çiğli, Yamanlar, Yörükköy, Bosnaköy ve Tahtacıköy (eskinin Arulca köyü, şimdinin Doğançay mahallesi)] kabul edildiği bilinmektedir.

Levantine Heritage” sitesindeki bilgilere göre Osmanlı Döneminde İzmir’in Frank Caddesi’nde büyük mağazaları bulunan Pierre Ksenopoulos ile Iokimoglu, Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti ailelerinin sahilde yazlık evleri bulunmaktadır. Giorgio Raoul Stano‘nun sahildeki 250 dekar büyüklüğündeki çiftliğinde zeytinliği, bağı ve bir fırını bulunmaktaydı. 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan ve bu haliyle birçok yanlışlık ve eksikliği barındırdığını bildiğimiz “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri“nin 2. cildindeki Karşıyaka ve Bayraklı ilçesi kayıtlarına göre;

  • Turan semtindeki “Atatürk Ormanı” 1 ve 2. Derece Doğal Sit Alanı olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir “kale” (muhtemelen Felswarte denilen gözetleme yeri) Arkeolojik Sit olarak,
  • Turan semtindeki “Büyük ve Küçük kaleler” 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1648. Sok. 54 (Giraud Yazlık Evi) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1649 Sok. No.79 (Saliha Sultan Yalısı) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) No.61 adresindeki taşınmazın (muhtemelen Braggiotti Evi) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mevkii İzmir-Çanakkale Karayolu ile TCDD güzergahı arasında kalan taşınmazın (Muhtemelen İZBAN’ın Turan İstasyonu ile ESHOT’un Turan durağı arasında etrafı çelik teller ve çam ağaçları çevrelenip saklanan oymalı balkon ya da teras korkulukları ile tanınan tarihi ev) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir taşınmazın (Agia Triada Manastırı olabilir mi?) sivil mimari örneği olarak tescilli olduğu belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün resmi kayıtlarına göre bugünkü Turan mahallesi içinde tescilli 8 adet taşınmaz kültür varlığı olup bunlardan bir kısmının tescil kayıt bilgilerinin yetersizliği nedeniyle nerede ve ne şekilde olduğu anlaşılamamaktadır. Anlaşılıp bilinenler ise Yamanlar Dağı yamaçlarındaki “Büyükkale“, “Küçükkale“, sahildeki “Saime Sultan Yalısı” olarak adlandırılan bina ile “Levantine Heritage” sitesinin “Giraud Yazlık Evi” olabileceğini ifade ettiği yapıdır. Bunun dışında kalan, yine “Levantine Heritage” sitesi kayıtlarına göre Pierre Ksenopoulos ile Kaleya‘nın evi olması muhtemel yapıların tescilli olup olmadığı ise belli değildir.

giraud-summer-house-001
Giraud Yazlık Evi olması muhtemel yapının bugünkü durumu
kaleya-evi-001
Kaleya’ya (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu
ksenopoulos-evi-002
Pierre Ksenopoulos’a (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu

Neyse ki, bu yapılardan sahilde çok güzel bir manzara sunan Braggiotti Evi, uzun yıllar Petrol Ofisi’nin misafirhanesi olarak kullanıldıktan sonra, burada büyük inşaatlar yapacağı anlaşılan Rönesans Holding tarafından Yüksek Mimar  Restorasyon Uzmanı Tamer Pakben tarafından restore ettirilmiş ve bu başarılı restorasyon, esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almıştır.

braggiotti-evi-001braggiotti-evi-026

¹ Ersin Doğer, İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s.86

² Şükrü Tül, Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.63

³ A.g.e., s.65

Hakan Kazım Taşkıran, Bayraklı, Eski İzmir’den Hatıralar, Heyamola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.123

A.g.e., s.48-51

http://www.levantineheritage.com

Devam Edecek…

Katılımcı Demokrasi Anlayışında Bütçeleme: Katılımcı Bütçeleme (2)

Ahmet ÖZEN, Araş. Gör. Dr., DEU İİBF Maliye Bölümü,

İbrahim Güray YONTAR, Araş. Gör., DEU İİBF Kamu Yönetimi Bölümü.

Dünden devam…

Türkiye’de Katılımcı Bütçelemeye Yönelik Çalışmalar

Dünyada çeşitli ülkelerde katılımcı bütçeleme anlayışına yönelik gittikçe artan ilgi, son dönemde Türkiye’de de bu alanda çalışmalara başlanması yönünde kamu idarecilerini teşvik etmiştir. Nitekim ülkemizde Yerel Yönetim Reformuna Destek Projesi kapsamında, 2007 yılında pilot yerel yönetimlerde katılımcı bütçe çalışmaları başlatılmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın yararlanıcısı olduğu Yerel Yönetim Reformuna Destek Projesi, Avrupa Birliği tarafından finanse edilmekte olan ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye Ofisi tarafından yürütülen bir projedir. Projede katılımcı bir yaklaşımla “Hizmet Geliştirme Planlarının” hazırlanması, “Stratejik Planlama Araçlarının” geliştirilmesi, “Çok Yıllı Yatırım Programlaması ve Bütçelerin Geliştirilmesi” üzerine odaklanarak hizmet planlaması ve bütçe üretilmesinde katılımcı yöntemler geliştirilmesi hedeflenmektedir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007).

Katılımcı bütçelemeye yönelik önemli bir çalışma da Ankara Altındağ Belediyesi, İsveç’in Umea, Bursa’nın Nilüfer, Osmangazi, Yıldırım Belediyeleri ve Eskişehir’in Tepebaşı Belediyesi’nin yürütmekte oldukları Belediye Ortaklık Ağları Projesi (TUSENET Projesi)’dir. Bu kapsamda katılımcı bütçe alanında Avrupa’daki iyi uygulamaları paylaşmak amacıyla 5 Türk ve 1 AB ülkesi belediye ile birlikte ortaklık yapılarak Avrupa Birliği’ne Katılımcı Bütçeleme Sistemi İşbirliği Projesi gönderilmiştir. 16 ay sürmesi planlanan proje süresince 2 adet hazırlık toplantısı, 30 memur ve politikacıya eğitim kursu, 2500 kişiye kültürel öğrenme eğitim kursu, atölye çalışması, çalışma ziyareti, koordinasyon toplantısı, başlangıç konferansı, 2 adet basın toplantısı, vatandaş hizmet memnuniyeti anketi, hizmet iyileştirme eylem planı hazırlanması, diğer belediyelerle seminerler, Türk ve AB ülkesi kültür geceleri, proje final kitapçığı (raporu), çevrimiçi anket çalışması, tanıtım materyalleri ve web sayfası hazırlanması öngörülmektedir. Katılımcı bütçeleme uygulaması ile kamunun öğrenmesinin ve aktif yurttaşlığın teşviki, sosyal adalet ve yönetsel reformun önünün açılması ve ayrıca AB ve Türkiye belediyeleri arasında oluşturulacak iyi iletişim ortamı ile Türk belediyelerinin Türkiye’nin AB giriş sürecine destek sağlayarak, farklı kanallardan lobi çalışmalarının gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır. Proje sonunda 5 belediyede Katılımcı Bütçeleme Planı oluşturulması, belediye gelirlerinin 2009 yılında yüzde 10 arttırılması, cinsiyet eşitliği, yerel yönetim modelleri, belediyelerin halkla iletişim stratejileri, yerel yönetimlerde şeffaflık ve katılımcılık konularında farkındalık artışı da amaçlanmaktadır (http://www.nilufer.bel.tr, 2008). İlgili beş belediye tarafından 2010 yılı bütçelerinin bu yöntemle hazırlanmasını amaçlayan projede hedeflenen sonuçlar elde edilirse hem hizmet alanların yerel yönetime aktif katılımı ve yerel demokrasinin gelişmesi yolunda önemli adımlar atılmış olacak, hem de örnek oluşturan projeye ilişkin deneyimlerin diğer belediyelerle paylaşılması da mümkün olabilecektir (http://www.yerelnet.org.tr, 2008).

Ülkemizde katılımcı bütçeleme açısından önemli bir aşama ise kent konseylerinin oluşturulmasıdır. Çünkü kent konseyleri; katılımcı bütçe sürecinde hesap vermeyi sağlaması açısından katılımcı bütçelemeye yönelik önemli bir adımı oluşturmaktadır. 2005 yılında yürürlüğe giren 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesinde yer alan Kent Konseyleriyle ilgili hükme göre, kent konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır. Toprak, yerel yönetimlerin kentin sosyal sermayesi-insan kaynağından yararlanılabilmesi için bu hükmün önemini vurgulayarak katılımın sürdürülebilirliği için en önemli faktörlerin; uzlaşma kültürüne sahip olmak, kente karşı kendini sorumlu hissetmek ve güvenle gelen dayanışma olduğunu ifade etmiştir (Toprak, 2006: 303). Buna karşın ülkemizdeki her şehirde kent konseyi bulunmamakta, ayrıca kent konseyi olan şehirlerdeki konseyler de yerel toplumun sahiplenmesi, ortak çalışma kültürünün benimsenmesi açısından farklılık gösterebilmektedir. İzmir gibi başarılı bir kent konseyi deneyimine sahip şehirlerde ise katılımcı bütçe sürecinin uygulanmasının nispeten daha kolay olacağı tarafımızdan düşünülmektedir. Dolayısıyla, katılımcı bütçeleme süreci ile kent konseyleri arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Ancak kent konseyinin olmadığı yerlerde katılımcı bütçe sürecinin yapılamayacağı anlamına da gelmemektedir. Yine de katılımcı bütçelemeye sahip bir şehirde kent konseyinin oluşturulması doğal bir sonuçtur (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007).

budget-2016-759

Değerlendirme ve Sonuç

Günümüzde katılımcı bütçeleme örnek bir yönetişim uygulaması olarak dünyada yüzlerce kentte uygulanmaktadır. Anlayışın özü, yatırım önceliklerinin vatandaş önceliklerini temel almasıdır. Bununla birlikte uygulama, idari yapılanma ve yasal çerçeve gibi yerel koşullara göre farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Katılımcı bütçeleme anlayışı hakkında “olumsuz”, “geliştirilebilecek” ve “olumlu” olmak üzere üç değerlendirme yapmak mümkündür.

Olumsuzluk noktasında yapılabilecek değerlendirme, işsizlik ve yoksulluğu önlemede bu bütçe tekniğinin etkili olamadığıdır. Örneğin, Porto Alegre’ye yönelik 1981-1985 ve 1995-1999 yılları arası karşılaştırmaya dayanan bir analizde, katılımcı bütçelemenin eğitim ve sağlıkta çeşitli iyileşmeler sağlasa da, işsizlik, yoksulluk ve gelir adaletsizliğinin azaltılmasında olumlu sonuçların alınamadığı belirtilmiştir. Katılımcı bütçelemenin uygulandığı 1995-1999 dönemi analizinde işsizliğin neredeyse % 20’ye ulaştığı ve gelir adaletsizliğinin ise % 16 olduğu görülmüştür (Goldfrank, 2006).

Belirtilen bütçe yaklaşımının geliştirilmesi gerekli ve olanaklı olan çıktıları ise şu şekilde ele alınabilir: Bazı grupların taleplerinin yerine getirilmesinin ardından bütçeleme sürecine katılımın azaldığı durumlar yaşanabilmektedir. Ayrıca, yatırım ve hizmetlere erişim açısından doygunluğa ulaşmış bir mahallenin beklentilerinin az olması nedeniyle bütçeleme sürecine katılımı düşük olabilmektedir. Öte yandan, yerel yönetim bürokrasinin katılımcı bütçe süreci üzerinde büyük bir ağırlığı bulunmaktadır. Her ne kadar katılımcı bütçe uygulamaları sivil toplumun ve vatandaşların politika yapma sürecine katılımını öngörüyor olsa da yerel yönetim bürokrasisi, örneğin belediye başkanlığı baskın rolünü korumaktadır. Belediye başkanlığı toplantıları düzenlemekte, verileri sağlamakta ve seçilen politikaların hayata geçirilmesini temin etmektedir. Sağlam bir ortaklığa dayanmayan ve Belediye Başkanının inisiyatifine dayalı böyle bir “katılım yapısında” yeni dönemde iktidara gelecek olan yönetimin bu süreci devam ettirip ettirmeyeceğini bilmek olanaksızlaşmaktadır. Aynı şekilde tek aktörlü bir katılımcılık, bütçe sürecini manipülasyonlara açık hale getirmektedir. Örneğin, Brezilya’da Recife isimli bir kentte belediye başkanı katılımcı bütçe sürecini her yıl kendi taraftarlarınca düzenlenen karnavala para aktaran bir modele dönüştürmüştür. Açık ve şeffaf toplantılarda kaynak dağılımını belirlemek yerine kaynaklar, manipülasyonla yandaşlara aktarılmıştır. Sürece katılanlar yönetim tarafından belli bir şekilde davranmaya zorlandıklarını aksi takdirde sürecin dışında bırakıldıklarını belirtmişlerdir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007). Belirtilen konular olumsuzluk içermesine karşın demokratik bilincin yüksekliği ve şeffaflık ile aşılabileceği düşünülmektedir.

Katılımcı Bütçeleme tekniğinin olumlu çıktıları olarak değerlendirebileceğimiz ilk nokta geniş çaplı toplumsal katılımı sağlaması ve demokrasinin kalitesini artırmasıdır. Ayrıca bu anlayış, özellikle düşük gelir gruplarının söz hakkının sağlaması yönünden de etkilidir.

Porto Alegre kentindeki uygulamalar iyi ve adil devletin bir arada olabileceğini ve bütçeleme sürecinde farklı gelir düzeyindeki sınıflar arasında koalisyonun sağlanabileceğini ortaya koyması açısından dikkat çekmektedir (Schneider ve Baquero, 2006: 26). Nitekim 1,3 milyon nüfuslu Porto Alegre’de 1990 yılında 600 civarında olan katılımcı sayısı günümüzde 40.000’lere ulaşmıştır. Çünkü o kentte yaşayanlar, tercihlerinin yatırım ve hizmetlere dönüştüğünü gördükçe bütçeleme sürecine dahil olmakta ve taleplerini daha aktif şekilde belirtmektedirler (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007). Katılımcı demokrasi uygulamaları ve şeffaf yönetim anlayışı daha ileri düzeylere ulaşmaktadır. Bütçeleme tekniği sayesinde eğitim ve sağlık politikalarında ciddi iyileşmeler sağlanmıştır.

image-20160901-1048-142me5t

Bu değerlendirmeler ışığında katılımcı bütçeleme anlayışının, katılımcı demokrasinin tesisi açısından önemli yapı taşı olduğunu belirtmek mümkündür. Günümüzde, insanlar yerel düzeyde kendilerini ilgilendiren konularda alınan siyasi kararlarda söz sahibi olmayı talep etmektedir. Bu husus, yeni kamu yönetimi anlayışı çerçevesinde ön plana çıkan yönetişimin de gereği olup, dünyada gittikçe yaygınlaşmakta ve ülkemizde de bu doğrultuda çalışmalar yürütülmektedir. Sonuç olarak, toplumun yerel düzeyde katılımcılığını esas alan bütçeleme tekniği, bütçeleme sürecinin temel belirleyicisi konumundaki siyasi aktörlerin kararlarını denetleyici ve yönlendirici bir yaklaşımdır. Bu özelliğiyle demokraside katılımcılığın sağlanmasını teşvik edici bir bütçe anlayışı olarak dikkat çekmektedir.

Kaynakça

Kitaplar

Ahmad, R. ve Weiser, E. T. (2006), Fostering Public Participation in Budgetmaking, The Asia Foundation, Philippines.

Barber, B. (1995), Güçlü Demokrasi: Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset, (Çev. Mehmet Beşikçi), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Community Pride Initiative (2005), Bringing Budgets Alive (Participatory Budgeting In Practice), Oxfam UK Poverty Programme, UK.

Habermas, J. (2001), İletişimsel Eylem Kuramı, (Çev. Mustafa Tüzel), Kabalcı Yayınevi, İstanbul.

Habermas, J. (2005), Öteki Olmak Ötekiyle Yaşamak, (Çev. İlknur Aka), YKY, İstanbul.

Kahraman, H. B.-Keyman, E. F.- Sarıbay, A. Y. (1999), Katılımcı Demokrasi, Kamusal Alan ve Yerel Yönetim, WALD Yayınları, İstanbul.

Sartori, G. (1996), Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, (Çev. Tunçer Karamustafaoğlu ve Mehmet Turhan), Yetkin Yayınları, Ankara.

Schmidt, M. G.(2001), Demokrasi Kuramlarına Giriş, (Çev. M. Emin Köktaş), Vadi Yayınları, Ankara.

Toprak, Z. (2006), Yerel Yönetimler, Nobel Yayıncılık, Ankara.

Toprak, Z. (2008), Kent Yönetimi ve Politikası, Birleşik Matbaacılık, İzmir.

Tüğen, K. (2008), Devlet Bütçesi, (Yedinci Baskı), Bassaray Matbaası, İzmir.

Dergiler

Bhanu, V. (2007), “Making The Indian Budget How Open and Participatory?”, Economic and Political Weekly, March 31, 1079-1081.

Cabannes, Y. (2004), “Participatory Budgeting: A Significant Contribution To Participatory Democracy”, Environment&Urbanization, Vol:16, No:1, 27-46.

Novy, A. ve Leubolt, B. (2005), “Participatory Budgeting in Porto Alegre: Social

Diğer Kaynaklar

Goldfrank, B. (2006), Lessons From Latin American Experience In Participatory Budgeting,<http://www.internationalbudget.org/themes/PB/LatinAmerica.pdf.&gt;, (22.04.2008).

Municipal Development Partnership for Eastern And Southern Africa (2006), Report on the Special Session on Participatory Building: Inclusiveness in Policy Making and Municipal Finance for the Implementation of the Millennium Development Goals (MDGs), Room T5 Kenyatta International Conference Centre (KICC), Nairobi-Kenya <http://www.mdpafrica.org&gt;. , (25/03/2008).

Public Governance And Territorial Development Directorate Public Governance Committee (2008), Mind The Gap: Fostering Open And Inclusive Policy Making, <http://www.olis.oecd.org/olis/2008doc.nsf/ENGDATCORPLOOK/NT00000CC6/$FILE/JT03241960.PDF.&gt; , (28.03.2008).

Schneider, A. ve Baquero, M. (2006), Get What You Want, Give What You Can: Embedded Public Finance In Porto Alegre, Working Paper, Institute Of Development Studies, UK, 1-31.

Sintomer, Yves-H. ve Carsten- Röcke, A. (2005), From Porto Alegre to Europe: Potentials and Limitations of Participatory Budgeting,

<http://www.buergerhaushalteuropa.de/documents/From_Porto_Alegre8.pdf. >,

(28.03.2008).

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (2007), İyi Yönetişim İçin Örnek Bir Model: Katılımcı Bütçeleme,

<http://www.tepav.org.tr/tur/admin/dosyabul/upload/Katilimci_Butceleme.pdf&gt;, (10.04.2008)

Wampler, B. (2000), A Guide To Participatory Budgeting,

<http://www.internationalbudget.org/resources/library/GPB.pdf.&gt; , (15.03.2008).

Zamboni, Y. (2007), Participatory Budgeting and Local Governance: An Evidence-Based Evaluation Of Participatory Budgeting Experiences in Brazil,

<http://siteresources.worldbank.org/INTRANETSOCIALDEVELOPMENT/Resources/Zamoni.pdf > , (01.04.2008).

<http://www.nilufer.bel.tr/pages.asp?id=50&tab=d1&gt; ,(15.04.2008).

<http://www.yerelnet.org.tr/belediyeler/belediye_haberler.php?belediyeid=126695&kod=22023>, (15.04.2008).

 

 

 

Katılımcı Demokrasi Anlayışında Bütçeleme: Katılımcı Bütçeleme (1)*

Ahmet ÖZEN, Araş. Gör. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Maliye Bölümü 

İbrahim Güray YONTAR, Araş. Gör., Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Giriş

Demokrasi kuramlarından birisi olan katılımcı demokrasi, en genel anlamda halkın çeşitli hususlarda siyasi karar alma sürecine iştirak etmesi ve görüş bildirmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu anlayışın bütçeleme sürecine yansıması ise “katılımcı bütçeleme” şeklinde kendini göstermektedir.

Özellikle yerel yönetimlerde uygulanmaya başlamış olan ve günümüzde pek çok ülkede çeşitli şekillerde kullanılan katılımcı bütçeleme anlayışı, Magna Carta’dan başlayarak içinde bulunduğumuz döneme kadar çeşitli değişimler gösteren bütçe hakkının kullanılması açısından önemli bir aşamadır.

Temel olarak merkezi yönetimin bütçeleme sürecinde bütçe hakkı, temsili demokrasi anlayışına uygun olarak parlamentolar tarafından kullanılmaktadır. Günümüzde yerel yönetimlerde tamamen temsili demokrasi anlayışının yerine, yaşadığı bölgede halkın katılımını teşvik eden ve kendisini ilgilendiren kararlarda doğrudan söz hakkının olmasını sağlayan katılımcı bütçeleme anlayışı uygulanmaya başlamıştır.

Bu çalışmada demokrasi yaklaşımının terminolojik açıdan incelemesi yapılarak, mali açıdan yansıması olan katılımcı bütçeleme anlayışı hakkında bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca, dünyada ve ülkemizde katılımcı bütçeleme anlayışının ne düzeyde uygulanmaya çalışıldığı üzerinde durulmuş ve bu hususta çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır.

Katılımcı Demokrasi Kuramına Kısa Bir Bakış

Katılımcı demokrasi kuramı, demokrasi kuramları arasında tartışılmakta, geliştirilmekte ve eleştirilerini de beraberinde getirmektedir. Makalede katılımcı demokrasi kuramına katılımcı bütçeleme konusuna geçişte bir altyapı oluşturması bakımından genel özellikleri yönüyle değinilmiştir.

Sartori’ye göre “seçime katılma”yı gerçek bir katılım olarak nitelendirmek doğru değildir. Ayrıca, yalnızca oy verme işlemini katılım şeklinde değerlendirmek de katılımın anlamını tam olarak yansıtmamaktadır. Bu bağlamda doğru ve anlamına uygun olarak katılmadan söz edilecek olunursa katılma, kişinin kendi başına ve hareketiyle isteyerek katılması anlamındadır. Dolayısıyla katılma, sadece bir olaya taraf olmak veya kendisi istemeden bir olayın tarafı haline getirilmek ya da mobilize edilmek suretiyle başkasının iradesiyle harekete geçmek değildir. Demokrasinin temel teorisinde, katılma eyleminin bir işe etkin bir karışma hareketi olduğunun hiçbir zaman göz ardı edilmediği vurgulanmaktadır. Kişilerin kendi istekleriyle kurdukları derneklerin, birliklerin önemli görülmesi, çok gruplu toplum teorisi ve parti içi demokrasi gibi konular, katılım konusunun demokrasi içindeki önemini artıran geniş bir katılım literatürünün varlığına işaret etmektedir (Sartori, 1996: 124-125).

Katılımcı demokrasi kuramları, normatif toplum-siyaset ve ampirik-analitik yönelimleri bakımından sınıflandırıldıkları gibi savunulan siyasallaşmanın gücüne göre de birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Normatif okulda olması gereken durum, şekil, şartlar ve etkiler olarak incelenmektedir. Buna örnek olarak kamusal işlere olabildiğince katılma ve bunun yanında çıkarların uyuşmasının, buluşmasının, iletişimin, konsensüsün ve oy hakkı olanlar arasında barışçı anlaşmanın tarzı olarak katılma verilebilir. Katılımcı demokrasi kuramı, oy hakkına sahip olanların oluşturduğu alanı genişletmek istediği gibi bunların kamusal işler konusunda konuşmalarını, irade oluşumuna ve karar vermeye katılımını yaygınlaştırmak ve bir o kadar da yoğunlaştırmak ister (Schmidt, 2001: 164-165). Örneğin, katılımcı demokrasi yaklaşımlarından birisi olan “Güçlü Demokrasi”de siyaset, yurttaşlara yapılan değil aksine yurttaşlar tarafından yapılan bir şeydir ve eylemlilik onun özünü oluşturur. Bunun yanı sıra, ilgi, bağlılık, yükümlülük, ortak müzakere, ortak karar ve ortak çalışma ayırt edici yönleridir (Barber, 1995: 177).

Savunulan siyasallaşmanın gücüne göre yapılan ayrımda ise ılımlı ve radikal olmak üzere iki tür karşımıza çıkmaktadır. Ilımlı türler, işyeri demokrasisi gibi katılım olanaklarının toplumun bazı sektörlerinde ve gerektiği durumda da ekonomide dozu ayarlanmış şekilde genişlemesine çabalamaktadır. Radikal türde ise kapsamlı siyasallaşma ön plana çıkmakta ve bu daha geniş bir siyasallaşmayı ifade etmektedir. Belirtilen noktada demokratikleşme kavramı temelde normatif ve genişlemecidir. Evrensel demokratikleşme yaklaşımında amaç, alttan egemenlik kontrolünü, toplumsal birlikte belirlemeyi, yardımlaşma şekillerini otoriter egemenlik yapılarının yerine geçirmektir. Bu bağlamda demokratikleşmenin hedef alanı sınırsızdır. Yani, ailenin ve eğitimin demokratikleşmesinin yanı sıra yüksekokulların, medyanın, sanatın, ekonominin, sendikaların, hastanelerin ve cezanın infazının demokratikleşmesi de savunulmaktadır. Katılımcı demokrasinin bütün türleri bu derece siyasallaşma üstünde durmazlar. Diğerleri daha mütevazı siyasallaşmaya çaba gösterirler ve Habermas gibi öncelikle iradenin belirmesine, işlenmesine, fikir alış-verişine ve oluşumuna önem verirler. Habermas’ın prosedürel demokrasisinde¹, özerk kamusallığın korunması, vatandaşın işbirliği yapma olanaklarının genişletilmesi ve fikir yürütme olanaklarının korunmasının yanı sıra medya iktidarının frenlenmesi ve ayrıca devletleştirilmemiş siyasal partilerin aracılık işlevi merkezi öneme sahiptir (Schmidt, 2001: 166,171).

Katılımcı demokrasi kuramının yurttaş modeline bakıldığında, ortalama yurttaşın daha fazla ve daha iyi katılıma yetenekli olduğunu veya onun iradenin oluşum süreci ile ilgili örgütler aracılığıyla ehliyetli hale getirildiğini savunur. Bu model, yurttaşın yetkinliğinin abartılması ve gerçekte bireysel çıkarını maksimize eden biri olduğunun unutulması yönleriyle eleştirilmektedir. Ağırlıkla üzerinde birleşilen bu eleştiriye rağmen katılmayla ilgili yapılan çalışmaların sonuçları da bir o kadar dikkat çekicidir. Kuramın ampirik türü, siyasal katılmayla ilgili çalışmalarda ele alınarak şu sonuçlara ulaşılmıştır: Batılı ülkelerde siyasal katılma fırsatlarına yönelik büyük bir talep bulunmaktadır. Seçme hakkına sahip belli gruplarda katılım olanaklarına yönelme, mevcut bulunan/sunulan kurumsallaşmış katılım olanaklarını aşmaktadır. Bu durum özellikle genç ve iyi eğitim görmüş kişilerde öne çıkmaktadır.

Katılımcı demokrasi kuramına göre, özellikle eğitim sisteminden daha önce yararlanamayan kesimlerin artık yararlanması ve bunun da etkisiyle 1960’lı yıllardan itibaren vatandaşların bilgi donanımının önemli ölçüde artması, etkin katılım taleplerini artıran bir unsur olmuştur (Schmidt, 2001:167,172,174).

Belirtilen çerçevede katılımcı demokratik yönetim için özellikle günün getirdiği koşullarda yönetişim temelinde katılımcı, çok boyutlu ve karar alma süreçlerini birçok aktörün katılımına açan, çözüme ve kamusal yarara ulaşmada işlevsel yerel yönetimlerin varlığı önem kazanmaktadır. Siyasal karar alma sürecinin meşruluğu ancak yurttaşların ve onların temsilcilerinin içinde yer aldıkları ve kamusal yararla ilgili olarak eleştirilerini dile getirdikleri ve tartıştıkları kamusal bir tartışma mekânının varlığında mümkün olabilmektedir. Alınan kararların yasalara uygunluğu her zaman meşruiyet kazanacağı anlamına gelmemektedir. Bu nedenle yönetilen tarafından kamusal alan içinde yaptığı tartışma ve sorgulamaların karar alma süreçlerinde dikkate alındığının görülmesi gerekir. Bu bağlamda kamusal sorgulama yoluyla yerel yönetim ile yurttaş arasında paylaşılmış bir kent vizyonu ortaya çıkabilir ve yurttaşlar yaşadıkları mekânla ilişkilerini güçlendirebilirler (Kahraman ve diğerleri, 1999: 53,55). “Katılım bir taraftan optimal hizmet verimini sağlayacak alan oluştururken, diğer taraftan katılımcı programlar ile sosyal sermayenin gelişimi, kişilerin sosyalleşmesi yoluyla karşılıklı ilişkilerde güven algılamasının yükselmesi olgusunu güçlendirecektir. Katılım aynı zamanda bilgiye hızla erişme ve yönetimin karar ve faaliyetlerinin kontrolü anlamına da gelmektedir” (Toprak, 2008: 116). Katılımcı bütçeleme anlayışı da bu durumu gerçekleştirebilecek uygulama araçlarından birisi olarak değerlendirilmelidir.

Katılımcı Bütçelemenin Tanımı ve Gelişimi

Latincede “Bulga” olarak ifade edilen bütçe kelimesi; Fransızcada “Bouge”, “Bougette”, on yedinci yüzyıldan itibaren İngilizcede “Budget” şeklinde kullanılmaya başlanmış ve Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiştir (Tüğen, 2008: 1). Bütçe, gelecek bir dönemde elde edilebilecek gelirleri ve yapılması planlanan harcamaları gösteren belge şeklinde nitelendirilebilmektedir. Katılımcı bütçeleme ya da orijinal adıyla Portekizce orçamento participativo olan bütçeleme anlayışı ise 1990 yılından itibaren dünyada heyecan uyandırmaya başlayan bir bütçeleme türüdür. Genel olarak katılımcı bütçeleme, vatandaşların belediye bütçesinin en azından bir kısmında karar verme sürecine katılabildikleri bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdan hareketle dünyada ilk kez Brezilya’nın Porto Alegre yerleşim yerinde uygulanmaya konulmuştur. Bu bütçeleme tekniği, vatandaşın katılımcı olduğu, doğrudan ve temsili demokrasinin birlikte olduğu, sadece danışmak yerine tartışmaya imkân veren, yoksullara yönelik yeniden dağıtıcı olan ve kaynakların tahsisine yönelik yönetim sürecinin belirlenmesine katılımcıların da dahil olmasını sağlayan bir yönetim yapısını benimsemiştir. Katılımcı bütçeleme anlayışı temelde ya bireyler ya da sivil toplum kuruluşları tarafından gönüllü ya da düzenli olarak belirlenmiş bir takvim ile belediye bütçesinin en azından bir kısmı için karar verme sürecine katılmayı esas almaktadır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçeleme; katılımı, hesap verebilirliği, yerelleştirilmiş yönetişim ve idarede mali saydamlığı sağlamak için uygulamaya konulmuş yeni bir yönetim anlayışıdır. Bu anlayış, toplumların bütçelerin hazırlanmasına doğrudan katılmalarını ve kamu harcamalarını izlemelerini sağlayan bir mekanizmadır (Municipal Development Partnership for Eastern And Southern Africa, 2006). Ayrıca katılımcı bütçeleme, yerelleşme sürecinin daha ileri bir aşamasıdır. Nitekim yerelleşme ile merkezi yönetimin çeşitli yetkileri ve kaynakları yerel yönetimlere geçerken, katılımcı bütçeleme ile kamu idarecilerinin karar verebilme yetkileri de topluma geçmektedir (Zamboni, 2007). Bu anlayış, idare ve vatandaşlar arasındaki iletişimin artmasına katkı sağlamaktadır (Sintomer ve diğerleri, 2005). Ayrıca sistematik olarak bu anlayış, bütçe hazırlık sürecinde çeşitli düşünceleri ele almakta ve neredeyse bütçenin belirli bir oranı hakkındaki karar verme sürecini o bölgenin sakinleri arasında dağıtmaktadır (Public Governance And Territorial Development Directorate Public Governance Committee, 2008).

Bu bütçeleme uygulamasında vatandaşlar doğrudan karar verme sürecinde yer aldıkları için yıl boyunca birçok forum gerçekleştirilmekte ve böylece vatandaşlar kamu kaynaklarının ne şekilde kullanıldığını izleme, sosyal politikalar arasında tercihte bulunma ve kamusal kaynakları önceliklerine göre dağıtma fırsatı bulabilmektedir. Bu uygulama sayesinde gelir düzeyi düşük ve politik açıdan dışlanmış kesimlerin de karar alma sürecine katılma fırsatı bulunmaktadır. Öte yandan bu tür bir anlayış ile açık ve toplumsal bir bütçeleme sürecinin oluşturularak geçmişten bu yana değin süre gelen yolsuzlukların ve benzeri sorunların ortadan kaldırılması hedeflenmektedir (Wampler, 2000). Ayrıca bu anlayış vatandaşların iş bulmaları, eğitim almaları ve çeşitli yetkilere sahip olmaları konusunda yeni fırsatlar oluşturmakta ve bu durum daha dinamik bir sivil toplumun oluşturulmasına imkân verebilmektedir (Bhanu, 2007).

Katılımcı bütçeleme anlayışı, ideolojik açıdan farklı şekilde yorumlanabilmektedir. Bu noktada sol eğilimli partiler bu tür bütçelemeyi sosyalizmin yeni bir yönü olarak nitelendirmekteyken, uluslararası kalkınma kuruluşları ise kalkınmanın yeni bir aracı olarak görmektedirler. Liberal anlayışta ise katılımcı bütçeleme, Latin Amerika’da yoksulluk ve enflasyonun azaltılamadığı ve ekonomik büyümenin sağlanamadığı dönemden sonra bu bölge için piyasa odaklı ekonomik ve idari reformlarda önemli bir unsur olarak görülmektedir. Böylece liberal anlayışta katılımcı bütçeleme özelleştirme ve kamu istihdamında verimlilik düzeyinin arttırılması gibi kamu sektörü reformlarını destekleyici bir uygulama olarak dikkat çekmektedir. Bu çerçevede katılımcı bütçeleme, radikal demokratik yaklaşımda özelleştirmeye karşı korumak amacıyla devletin rolünü yasallaştırıcı, liberal anlayışta ise devletin rolünü sınırlandırıcı stratejilerden biri olarak görülmektedir. Ayrıca liberaller, katılımcı bütçelemeyi piyasa odaklı yapıyı kolaylaştıran bir uygulama olarak görmektedirler. Çünkü onlara göre bu anlayış, vatandaşların yönetime güvenlerini artırarak demokrasinin istikrarlı olmasını sağlamaktadır. Ayrıca liberal iktisatçılar, radikal demokratların aksine katılımcı bütçelemeyi sosyalist bir proje olarak da görmemektedirler. Öte yandan günümüzde katılımcı bütçelemeye yönelik liberal anlayış daha yaygın durumdadır. Bu yüzden radikal demokratlar tarafından öncülüğünü Porto Alegre’nin yaptığı bazı Brezilya kentlerindeki açık, gayri resmi ve tartışmaya dayalı bir uygulama günümüzde daha az popülerdir. Bunun yerine daha liberal anlayışa sahip partilerin bulunduğu Bolivya, Nikaragua ve Peru’daki gibi sivil toplum kuruluşlarının esas olduğu daha düzenli, resmi ve daha danışmacı bir yapı ön plandadır. Öyle ki 2004 yerel seçimlerinde Porto Alegre’de İşçi Partisi’nin seçimleri kaybetmesinin ardından yeni seçilen belediye başkanı da gittikçe yaygınlaşan yeni liberal anlayışa uygun bir yaklaşım ortaya koymuştur. Belediye başkanı tarafından belediye yönetimi ve sivil toplum kuruluşlarını temel alan Dayanışmacı Yerel Yönetişim modeli ön plana çıkarılmıştır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçeleme programlarının gelişimine baktığımızda bu uygulamanın Brezilya’daki mevcut demokrasinin daha da güçlendirilmesine yönelik çabaların bir parçası olduğu görülmektedir. 1985 yılında demokrasinin ülkede yeniden tesis edilmesinin ardından kamu yönetiminde yaşanan adam kayırmacılığının ve yolsuzluğun önlenmesi amacıyla katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmalar başlatılmıştır. 1988 yılında İşçi Partisinin iktidara gelmesi ve demokratik katılımı esas alması bu bütçeye yönelik önemli bir adımdır. Bu bütçe türünün ilk kez uygulaması ise yukarıda da belirttiğimiz gibi, 1989 yılında Porto Alegre’de başlamış ve yoksul halkın kamu harcamalarından daha fazla pay alabilmesi amacıyla uygulamaya konulmuştur. Bu bütçenin uygulandığı 1989 ve 1990 yıllarında bin kişiden daha az sayıda vatandaş bu sürece katılmıştır. 1992 yılında ise bu sayı 8 bin kişiye ulaşmıştır. 1992 yılındaki seçimlerden sonra ise her yıl 20 binden fazla kişi bu sürece dahil olmuştur. Bu ülkeden sonra ise farklı ülkelerde de uygulamaya konulmuştur. Örneğin 2000 yılı Temmuz ayı itibarıyla 100 kentte katılımcı bütçelemeye yönelik farklı türde uygulamalar yer almıştır (Wampler, 2000).

Katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmaların birçoğunda bu tekniğin 1989 yılında İşçi Partisi tarafından Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulamaya konulduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte 1970’li ve 80’li yıllarda da buna benzer uygulamaların olduğunu belirten çalışmalar da bulunmaktadır. Örneğin, 1970’lerde ve 1980’lerin başlarında Brezilya Demokratik Hareket Partisi’nin yerel yönetimleri kendi bütçelerini topluma tartışmaya açmışlardır. Bu belediyeler arasında Lages, Boa Esperanço ve Pelotas gelmektedir. Aynı zamanda İşçi Partisi 1988 yılında seçimleri kazandıktan sonra sadece Porto Alegre’de değil 36 belediyenin birçoğunda da katılımcı bütçelemeye yönelik çalışmalar başlatmıştır. Bununla birlikte Porto Alegre’deki uygulama, toplum dernekleri ile belediye yönetiminin ortak bir çalışmasıdır. Bu süreçte katılımcı bütçelemenin uygulanmasına başlarken öncelikle Porto Alegre Birleşik Semt Dernekleri tarafından bütçe hazırlamaya yönelik taleplerinin ve geçmişte bu yönde çalışma yürüten sekiz belediyenin bilgilerinin yer aldığı bir rapor hazırlamışlardır. 1990 yılına gelindiğinde artık Porto Alegre’deki uygulama, katılımcı bütçeleme olarak belirtilmiş ve bundan sonraki uygulamalar bu sıfatla anılmaya başlanmıştır. 1990’ların başlarında ise Brezilya’daki çeşitli kentlerde de bu anlayışa yönelik çalışmalar başlatılmıştır. İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Habitat II toplantısında en iyi 42 yerel yönetim çalışmasından biri olarak Porto Alegre’deki katılımcı bütçeleme uygulaması belirtilmiş ve 1996 yılından itibaren ise Latin Amerika’da çeşitli yerel yönetimlerde de yaygınlaşmaya başlamıştır (Goldfrank, 2006).

Katılımcı bütçelemenin ilk örnekleri, Brezilya’daki kentlerde ulusal düzeyde iktidarı elinde bulunduran partinin karşıtı olan muhalefet partilerince ortaya konulmuştur. Dolayısıyla ilk kez Brezilya’daki kentlerde uygulanabilmesinin nedeni, muhalefet partisinin var olmasına izin veren bölgedeki tek otoriter ülke olması, bazı istisnalar dışında yerel seçimlerde yolsuzlukların olmaması ve belediyelerine harcamalar konusunda açık yetkiler veren az sayıdaki ülkeden biri olmasıdır (Goldfrank, 2006).

Bu bütçe anlayışına yönelik olarak Avrupa Kıtası ülkelerinde de bir dizi uygulamalar yürürlüğe konulmuştur. 2005 yılı sonu itibarıyla Avrupa’da 50’den fazla kentte bu tür bir bütçeleme anlayışına geçilmiştir. Bu kentler arasında 700 bin nüfuslu İspanya’daki Sevilla ile Londra, Paris, Roma ve Berlin bulunmaktadır. Öte yandan Almanya’daki Hilden and Emsdetten şehirleri ile İtalya’daki Altidona’da da bu yönde uygulamalar bulunmaktadır (Sintomer ve diğerleri, 2005). Kalkınmaya yönelik kaynakların tahsisinde topluma doğrudan danışıldığı katılımcı bütçeleme girişimleri Asya Kıtası’nda da uygulamaya konulmuş olmakla birlikte yukarıdan aşağıya doğru bir anlayışı içerdiği için bu kıtada görece daha az başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Örneğin, Endonezya ve Pakistan’da kalkınma bütçesi planlanırken topluma danışılmakta ve bu husus açıkça bütçeye yönelik hükümlerde ortaya konulmaktadır (Ahmad ve Weiser, 2006: 6).

Katılımcı Bütçeleme Süreci

Katılımcı bütçelemeye yönelik çeşitli yerlerde farklı uygulamalar bulunabilmektedir. Ancak genel olarak belediye bütçesinin belirli bir oranı bir yatırım fonu olarak ayrılmakta ve buna yaygın olarak katılımcı bütçe denilmektedir. Belirli toplumsal gruplar ise bu para için yıllık yatırım stratejileri hazırlamaktadırlar. Onların kararları yerel düzeyde önerilmekte ve tartışılmaktadır. Topluluklar yeni parasal kaynaklar için rekabete girmeye zorlanmamakta bunun yerine sınırlı kaynakların etkin kullanılması için yerel otoriteler ile birlikte çalışmaktadırlar (Community Pride Initiative, 2005: 6).

Katılımcı bütçeleme uygulamaları dikkate alındığında öncelikle katılımın yapısının farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin, doğrudan demokratik anlayışta vatandaşlar bizzat tematik toplantılara, semt ve bölge toplantılarına katılmaktadır. Bu toplantılarda her vatandaşın oy hakkı bulunmakta ve vatandaşlar süreci doğrudan kontrol edebilmektedirler. İkinci tür katılım ise dolaylı şekilde gerçekleşmekte ve seçilmiş delege ya da liderler toplantılara katılmaktadırlar. Buna ise toplum temelli temsili demokrasi denilmektedir. Bu iki anlayış çerçevesinde çeşitli katılımcı bütçeleme uygulamaları bulunabilmektedir (Cabannes, 2004: 28).

Katılımcı bütçeleme sürecine dahil olabilmek için en az 10 kişiden oluşan bir topluluğa ya da organizasyona dahil olunması gerekmektedir. Bu grupların bir bürosunun, personelinin ya da banka hesabının bulunmasına gerek yoktur. Bunun yerine bunların Meclise bir grup olarak kaydedilmeleri gereklidir (Community Pride Initiative, 2005: 8).

Katılımcı bütçe sürecinin temelini mahalle düzeyinde yapılan ve vatandaşların herhangi bir sınırlama olmadan katıldığı toplantılar oluşturmaktadır. Genellikle bu toplantılarda yerel yöneticiler tarafından kent ya da mahallede yapılan veya taahhüt edilmesine karşın yapılamayan faaliyetler aktarılmakta ve ilgili yılın katılımcı bütçe sürecinin işleyişi hakkında bilgi verilmektedir. Öte yandan, vatandaşlardan mahalleleri ve kent için taleplerini dile getirmeleri istenmekte ve ardından yapılan oylamayla mahalle düzeyinde öncelikler belirlenmektedir. Önceliklendirme ise yerel yönetimin sunduğu faaliyetlerin sınıflandırıldığı bir listede yer alan hizmetlerin (örneğin; kentsel altyapı, yeşil alanlar, toplu taşıma, sosyal hizmetler, sosyal yardımlar, çevre sağlığı, yol-kaldırım-trafik vs.) oylanması sonucunda gerçekleştirilmektedir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007).

Mahalle düzeyinde yapılan toplantılara ek olarak hizmet alanları bazında tematik toplantılar da düzenlenmektedir. Tematik toplantılar ise tek bir hizmet alanı için yapılabildiği gibi uygun görülen alanların bir araya getirilmesi şeklinde de yapılabilmektedir. Bu toplantılarda hizmet alanlarının alt grupları arasında mahalle toplantılarındaki yöntemler kullanılarak önceliklendirme yapılmaktadır. Mahalle toplantılarında ve tematik toplantılarda seçilen temsilciler ve yerel yöneticilerin bir araya gelmesiyle oluşan katılımcı bütçeleme kurulunda ise kent yönetiminin bir sonraki yıl için gelir ve gider projeksiyonları gözden geçirilmekte, kurulun üyeleri mahalleleri gezerek önceliklendirilen yatırım alanlarını değerlendirmektedir. Kurul mahalle önceliklerinin kentin önceliklerine uyumu, mahallenin nüfusu ve ilgili hizmetin mahalledeki ihtiyacını temel alan bir formülasyona tabi tutarak bütçeden iş ve hizmetlere ilişkin yatırımları mahalle bazında dağıtmaktadır. Pek çok yerel yönetimde yatırım bütçesinin yaklaşık % 5-% 15’i katılımcı bütçe süreciyle belirlenmektedir (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı, 2007). Aşağıdaki şekilde Brezilya’da uygulandığı şekliyle yıllık katılımcı bütçeleme döngüsü ortaya konulmaktadır.

yillik-katilimci-butceleme-dongusu

Şekilde katılımcı bütçeleme sürecinde yönetimin ve katılımcıların temel işlevleri gösterilmektedir. Yıllık katılımcı bütçeleme sürecindeki ilk turda bilginin dağıtımı, politikalar üzerine ilk tartışmalar ve seçilen temsilcilerin ataması yapılmaktadır. Bu aşamada semt toplantılarına katılım oldukça fazladır. Çünkü bu toplantılara katılanların sayısı her semtten bölgesel toplantılara katılan temsilcilerin sayısının belirlenmesine esas oluşturması açısından önemlidir. Nihai oylar bölgesel düzeyde verildiği için, belirli semtlerden daha fazla temsilciler bir projenin seçilme olasılığını arttırmaktadır. Mart-Haziran dönemindeki bölgesel toplantılarda ise yönetimin ve katılımcıların çeşitli sorumlulukları bulunmaktadır. Yönetimin temel sorumlulukları: bölge ve alt bölgenin tespiti, yaşam kalite göstergesinin oluşturulması, finansal bilgilerin dağıtımı, her bölgeye yönelik bürokratların atanması vb. şeklindedir. Katılımcıların sorumlulukları ise vatandaşların seferber edilmesi, kapasite oluşturma toplantılarının yapılması, finansal bilgilerin analiz edilmesi ve uygun kaynaklar üzerine ön tartışmaların yapılması şeklindedir. Mart-Nisan döneminde yapılan semt toplantılarında ise yönetimin detaylı teknik bilgi sağlaması, bürokratlardan katılımcılara fotokopi ve telefon gibi çeşitli desteklerin sağlanması ve toplantı yer ve zamanlarının düzenlenmesi şeklindedir. Öte yandan, bu toplantılarda katılımcıların belediyenin önceliklerinin tartışılması, belirli kamu faaliyetlerinin tartışılması ve kamu faaliyetlerinin ön seçimi şeklinde sorumlulukları bulunmaktadır (Wampler,2000).

Bölgesel ve semt düzeyindeki toplantılar ortalama iki saat sürmektedir. Bu toplantıların ilk kısmı katılımcıların meslektaşlarını konu hakkında bilgilendirdikleri bilgi-odaklı bir süreci ifade etmektedir. Toplantıların ikinci kısmında ise bilginin resmi sunumu yapılmakta ve son kısmında ise soru ve yanıt şeklinde bir uygulama yer almaktadır. Katılımcıların genelde soru sormak ya da yanıtlamak için en fazla üç dakikalık bir zamanı bulunmaktadır. Üç dakikalık bir sınırlama toplantıların düzgün şekilde yürütülebilmesi için önemlidir. Katılımcılar kendi bölgelerinin alabileceği kaynakları incelemekte ve öncelikler ile projeler üzerine gayri resmi tartışmalar olmaktadır. Ayrıca, katılımcılar önerilen projelerin her biri için görüşmede bulunmaktadırlar. Toplum temsilcileri bu toplantılara katılırken herhangi bir ücret almamakta ancak bazı belediyelerde ulaşım maliyetlerinin azaltılması amacıyla toplantılara katılanlara yol parası verilmektedir (Wampler, 2000).

Bölgesel ikinci tur toplantılarda gelecek mali yılda (veya iki yılda) yönetim tarafından uygulanacak politika ve projeler belirlenmektedir. Bu aşamada katılımcılar kendi toplumlarının önceliklerinin belirlenmesi ve bölgesel toplantılarda karar alabilmeleri için yeterli bilgiye ulaşabilmektedir. Bölgesel toplantılarda ise belirli kamu faaliyetleri üzerine nihai kararlar verilmekte veya genel sosyal önceliklerin tanımlanması yapılmaktadır. Temmuz-Kasım döneminde yapılan bölgesel toplantılarda ise yönetimin ve katılımcıların çeşitli görevleri bulunmaktadır. Önerilen projelerde ilk maliyet tahminlerinin yapılması, bilginin dağıtımının yapılması, her bölgeye kısa gezintilerin yapılması ve Belediye Bütçe Konseyi’nin izlenmesi görevlerini belediye yönetimi yürütmektedir. Önerilen politika ve kamu faaliyetlerinin tartışılması, önerilen projelerin yürütüleceği semtlerin ziyaret edilmesi, uygulanacak politika ve faaliyetlerin oylanması ve her bölgeden Belediye Bütçe Konseyi’ne iki temsilcinin seçilmesi görevleri ise katılımcıların yürütecekleri çalışmalar arasındadır (Wampler, 2000).

Temmuz-Kasım aylarında yapılan semt toplantılarında ise teknik planların taslağının oluşturulması ve çeşitli komiteler ile teknik personelin yakın ilişki içinde çalışmasının sağlanması yönetimin sorumluluğundadır. Katılımcıların sorumlulukları ise teknik planların onaylanması ve çeşitli komitelerin seçilmesi vb. şekildedir. Kaynakların tahsis edilmesinde iki temel gösterge bulunmaktadır. Bunlardan ilki yaşam kalitesi endeksidir. Temel olarak her bölge toplam ihtiyaçları doğrultusunda belirli bir oranda bütçe almaktadır. Bu kapsamda altyapısı gelişmiş daha zengin bölgeler az gelişmiş bölgelere nazaran daha az oranda kaynak almaktadır. İkinci gösterge ise bölgedeki katılım ve tartışma süreçleridir. Bu noktada kendi bölgelerindeki mevcut kaynaklar için organize olmuş gruplar rekabete girmekte, görüşmekte ve tartışmaktadır. Ancak tüm projeler için değil, çeşitli projelere yönelik destek çalışmaları yürütülmektedir. Bu süreçte kısa gezintilerin önemli bir rolü bulunmakta ve tüm katılımcılar önerilen bir projeyle ilgili yeri ziyaret etmeye zorunlu tutularak, kişisel olarak bu bölgedeki ihtiyaç düzeyini değerlendirmek durumunda kalmaktadırlar (Wampler, 2000).

Bütçeleme sürecinin son aşamasında ise Belediye Bütçe Konseyi kendi seçtikleri projeleri Belediye Başkanlığı Bürosuna göndermektedir. Belediye başkanlığı personeli ise bu teklifi mevcut borç ödemeleri ve personel ödemeleri gibi geçmişten bu yana var olan ödenekler ile birleştirerek, onaylanması için Meclise göndermektedir. Brezilya’da Meclisin yetkileri sınırlı olduğundan genellikle bütçeyi onaylamakta ve nihai bütçe bir yıl boyunca uygulanmaktadır. Esasen Brezilya’da belediye konseyinin katılımcı bütçelemeye dayanarak kent yönetimi tarafından hazırlanan bütçe tekliflerini reddetme yetkisi bulunmakla birlikte, uygulamada bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir (Novy ve Leubolt, 2005: 2028). Katılımcıların çoğunluğunun dikkatleri politikaların belirlenmesi üzerindeyken, katılımcı bütçelemede seçilen projeler uygulamaya konulmaktadır. Önceden belirlenmiş göstergelere göre politikaların uygulanıp uygulanmadığı konusunda gözden geçirme toplantılarına katılmalarına karşın, katılımcıların bu süreçte sınırlı bir rolü bulunmaktadır (Wampler, 2000).

resim1

Bütçenin yıl boyunca uygulanması sürecinde yönetimin teknik planları hazırlama, idari birimler arasında koordinasyonu sağlama ve Belediye Bütçe Konseyini izleme gibi sorumlulukları bulunmaktadır. Katılımcıların ise teknik planları onaylama, projelerin uygulanmasının düzenlenmesini takip etme, projelerin uygulandığı yerleri izleme ve Belediye Bütçe Konseyi delegelerinin haftada bir kere toplanmasını sağlama şeklinde görevleri bulunmaktadır. Bölgesel komiteler, faaliyetlerin onaylanmış teknik planlara uygun yapılıp yapılmadığını izlemek durumundadırlar. Semt komiteleri ise bir yerdeki inşaat projelerini takip etmekte ve bu uygulama kamusal faaliyetlerin belirlenen göstergelere uygun olarak yapılmasını garanti etmektedir. Bu ise yolsuzluğun azaltılması açısından sürecin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Örneğin, katılımcı bütçelemenin uygulanmadığı Recife kentinde inceleme komiteleri yetersiz düzeydedir. Bu kentte etkili ve bağımsız izleme komiteleri yönetim tarafından desteklenmemekte ve bu durum vatandaşların yürütülen kamusal faaliyetlerin kalitesini izlenebilme olanaklarını sınırlandırmaktadır (Wampler, 2000).

¹ Prosedürel Demokrasinin işleyiş mantığı ve teorik arka planının ayrıntısı için bkz. Jürgen Habermas, İletişimsel Eylem Kuramı, Çev.: Mustafa Tüzel, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2001., Jürgen Habermas, Öteki Olmak Ötekiyle Yaşamak, Çev.: İlknur Aka, İstanbul, YKY, 2005, ss.151-166.


(*) Bu makale, Maliye Dergisi’nin Ocak-Haziran 2009 dönemi için yayınlanan 156. sayısında yayınlanmıştır.

Devam Edecek…

Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir

Bugün sizlere, Hacı Bayram Veli’nin Allah’ın iki dünya arasında bir şehir yarattığını anlatan ve “çalabım bir şar yaratmış, iki cihan arasında, bakıcak didar görünür, ol şarın kenaresinde, nagihan bir şara vardım, anı ben yapılır gördüm, ben dahi bile yapıldım, taş ve toprak arasında…” şeklinde devam eden şiirinde taş ve toprak sözcüklerini görüp bunu hemen, şu sıralarda dakika başı tüm televizyon kanallarında dinlemek zorunda kaldığımız şehircilik şur’ası reklamlarına malzeme yapan iktidarın, AKP’nin şehircilik anlayışından değil; batı uygarlığındaki şehrin insanların bedensel deneyimleri yoluyla anlatıldığı bir tarihten; Richard Sennett‘in Ten ve Taş, Batı Uygarlığında Beden ve Şehir isimli kitabından söz etmek istiyorum. 

Richard Sennett, konu ile ilgili birçok aydının, uzmanın ve entelektüelin yakından tanıdığı bir yazar. 1943 Chicago doğumlu Richard Sennett, uzun yıllar New York’ta yaşadıktan sonra şu sıralar daha çok Londra’da olmaya önem veriyormuş. İspanya İç Savaşı’na katılmış komünist bir ailenin çocuğu olan yazar, hastalık nedeniyle müzik kariyerini bırakarak araştırmacılığa yönelmiş ve kent, kent kültürü ve sınıflı toplum yapısı üzerine çalışmalarıyla günümüzün en yetkin isimlerinden biri haline gelmiş. Yale, Brandeis ve New York üniversitelerinde ders vermiş ve 1999’dan sonra London School of Economics’de ders vermeye başlamış.

f0c5ac91c03e25c6a907bf4848672602v1max635x357b3535db83dc50e27c1bb1392364c95a2

Başlıca eserleri, Türkçe’de yayınlanmışlarla birlikte şu şekilde sıralanabilir: Editör ve katkıda bulunan olarak Nineteenth Century Cities: Essays In The New Urban History, (1969); Classic Essays On The Culture Of Cities, (1969); The Uses od Disorder, Personal İdentity and City Life (1970); Families Against the City: Middle Class Homes of Industrial Chicago, 1872-1890, (1970); Jonathan Cobb ile birlikte The Hidden Injuries of Class (1972); The Fall of Public Man (1974, Kamusal İnsanın Çöküşü, Ayrıntı, 1996); Authority (1980, Otorite, Ayrıntı, 1996); The Conscience of The Eye, The Design and The Social Life of Cities (1992, Gözün Vicdanı, Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam, Ayrıntı, 1999); Flesh and Stone: The Body and the City in Western Civilization (1996, Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Metis, 2002); The Corrosion of Character, The Personal Consequences of Work in the New Capitalism (1998, Karakter Aşınması, Ayrıntı); Respect in a World of Inequality, (2003, Saygı, Eşit Olmayan Bir Dünyada, Ayrıntı, 2005); The Culture of the New Capitalism, (2006, Yeni Kapitalizmin Kültürü, Ayrıntı, 2009), The Craftsman, Allen Lane (2008, Zanaatkar, Ayrıntı, 2009); The Foreigner: Two Essays on Exile, (2011) ve Together: The Rituals, Pleasures, and Politics of Cooperation, (2012, Beraber, Ayrıntı, 2012). Ayrıca üç romanı vardır: Palais Royal (1986), An Evening of Brahms (1984) ve The Frog Who Dared to Croak (1982).

Richard Sennett‘in 1996 yılında yazdığı Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir isimli kitabı kendi içinde aşağıdaki bölümleri içeriyor:

Giriş: Beden ve Şehir

Birinci Kısım: Sesin ve Gözün Güçleri
Çıplaklık: Perikles Atinası’nda Yurttaşın Bedeni
Karanlığın Örtüsü: Atina’da Ritüelin Sunduğu Korumalar
Takıntılı İmge: Hadrianus’un Roması’nda Yer ve Zaman
Bedendeki Zaman: Roma’da İlk Hıristiyanlar

İkinci Kısım: Kalp Hareketleri
Cemaat: Jehan De Chelles’in Parisi
“Herkes Kendinin Şeytanıdır”: Humbert De Romans’ın Parisi
Dokunma Korkusu: Rönesans Venedik’inde Yahudi Gettosu

Üçüncü Kısım:
Atardamarlar ve Toplardamarlar
Hareketli Bedenler: Harvey’nin Devrimi
Serbest Kalan Beden: Boullée’nin Parisi
Kent Bireyciliği: E. M. Forster’ın Londrası

Sonuç: Sivil Bedenler – Çokkültürlü New York
Dipnotlar
Kaynakça
Dizin

Kitabın 11-21 sayfalarında yer alan giriş bölümündeki “Beden ve Şehir” başlıklı metin ise şu şekilde:

“Beden ve Şehir”

Ten ve Taş şehrin, insanların bedensel deneyimleri yoluyla anlatılan bir tarihidir: Antik dönem Atinası’ndan modern New York’a erkekler ve kadınlar şehirlerde nasıl deviniyorlardı, ne görüp işitiyorlardı, burunları hangi kokularla doluydu, nerede yemek yiyorlardı, nasıl giyiniyorlardı, ne zaman banyo yapıyorlardı, nasıl sevişiyorlardı? Bu kitap insanların bedenlerini geçmişi anlamanın bir yolu olarak ele almasına rağmen, kent mekânındaki fiziksel duyumların tarihsel bir kataloğundan öte bir şeydir. Batı uygarlığı bedenin haysiyetine ve insan bedenlerinin çeşitliliğine hürmet etmekte hep zorlanmıştır: ben bedenle ilgili bu zorlukların mimaride, şehir tasarımında ve planlama pratiğinde nasıl ifade edilmiş olduğunu anlamaya çalıştım.

Bu tarihi yazmama güncel bir sorun karşısında kapıldığım şaşkınlık vesile oldu: Modern binaların çoğunu lanetlemiş gibi görünen duyusal yoksunluk; kent ortamını sakatlayan sıkıcılık, monotonluk ve elle tutulur kısırlık. Modern zamanlarda bedensel duyumlara ve fiziksel hayat özgürlüğüne ne denli ayrıcalık tanındığı düşünüldüğünde bu duyusal yoksunluk çok daha kayda değer bir hal alır. Mekândaki duyusal yoksunluğu araştırmaya ilk başladığımda, sorun mesleki bir başarısızlık gibi görünüyordu – modern mimarlar ve şehirciler yaptıkları tasarımlarda insan bedeniyle kurulan aktif bağı bir şekilde kaybetmişlerdi. Zamanla, mekândaki duyusal yoksunluğun bundan daha geniş nedenleri ve daha derin tarihsel kökenleri olduğunu görmeye başladım.

1. Pasif Beden

Birkaç yıl önce bir arkadaşımla New York’un kenar mahallelerindeki bir alışveriş merkezinde bir film seyretmeye gittik. Vietnam Savaşı sırasında bir mermi arkadaşımın sol elini parçalamış, askeri hekimler de elini bileğin yukarısından kesmek zorunda kalmışlardı. Şimdi çatal bıçak tutmasını ve yazı yazmasını sağlayan metal parmakları olan mekanik bir alet takıyordu. Seyrettiğimiz film fena halde kanlı bir savaş destanı çıktı; arkadaşım film boyunca hiçbir heyecan belirtisi göstermeden oturdu, ara sıra da bir iki teknik yorumda bulundu. Film bitince, başka insanların da bize katılmasını bekleyerek bir süre sigara içip dışarıda oyalandık. Arkadaşım sigarasını ağır ağır yaktı; sigarayı pençesiyle, neredeyse gurur duyarak düzenli aralıklarla dudaklarına götürüyordu. Seyirciler paramparça bedenlerle dolu iki saat boyunca oturup başarılı darbeleri alkışlamışlar, kan banyosundan epeyce memnun kalmışlardı. Ama filmden sonra insanlar tam bize yaklaşırken metal protezi görüp uzaklaştılar; kısa bir süre sonra ortalarında bir ada gibi kaldık.

Psikolog Hugo Munsterberg 1911’de ilk kez bir sessiz film seyrettiğinde, modern kitle iletişim araçlarının duyuları körleştirebileceğini düşünmüştü; filmlerde “bir kitleye sahip olan dış dünya ağırlığını kaybetmiş,” diye yazıyordu, “mekândan, zamandan ve nedensellikten kurtulmuştur”; “hareketli resimlerin …. pratik dünyadan bütünüyle tecrit olma sonucunu yaratabileceği“nden korkuyordu. Nasıl filmlerin sunduğu başka bedenleri parçalama hazzını gerçekte tatmış olan çok az asker varsa, filme alınan cinsel haz imgelerinin de gerçek âşıkların cinsel deneyimleriyle çok az ilişkisi vardır. İki yaşlı çıplak insanı ya da çıplak şişman insanları sevişirken gösteren çok az film vardır; yatağa girenler yıldızlar olduğu sürece filmlerdeki seks harikadır. Kitle iletişim araçlarında temsil edilen deneyimlerle yaşanan deneyimler arasında bir uçurum açılır.

Munsterberg’i takip eden psikologlar bu uçurumu, kitle iletişim araçlarının izleyiciler üzerindeki etkisi ve bu araçların kullandıkları teknikler üzerinde odaklanarak açıklamışlardır. Seyretmek pasifleştirir. Beyaz perdede işkence ve tecavüz görüntülerini izlemeye müptela olmuş milyonlar arasında muhtemelen çok az kişi aşka gelip kendileri de işkenceci ve tecavüzcü olur; buna rağmen, arkadaşımın metal eline gösterilen tepki kesinlikle daha yaygın bir başka tepkiyi göstermektedir: Vekaleten yaşanan şiddet deneyimi seyirciyi gerçek acı karşısında duyarsızlaştırır. Örneğin bu tür televizyon izleyicileri hakkında yaptıkları bir araştırmada iki psikolog, Robert Kubey ve Mihaly Csikszentmihalyi şu sonuca varmışlardır: “İnsanlar televizyonla yaşadıkları deneyimden sürekli olarak pasif, gevşek ve görece düşük bir konsantrasyon gerektiren bir deneyim olarak bahsederler.” Düzmece seksi olduğu gibi düzmece acıları da fazla tüketmek, bedensel farkındalığı körleştirmeye hizmet eder.

Bedensel deneyimlere büyük-büyükbabalarımızdan daha açık bir biçimde bakıyor ve onlar hakkında daha fazla konuşuyor olsak bile, fiziksel özgürlüğümüz göründüğü kadar büyük değil belki de; en azından, kitle iletişim araçları yoluyla bedenlerimizi kendi duyumlarından korkan insanlardan daha pasif şekillerde yaşıyoruz. O zaman bedeni ahlaki, duyumsal hayata getirecek olan nedir? Modern insanların birbirlerinin farkına daha çok varmalarını, fiziksel olarak daha duyarlı olmalarını sağlayacak olan nedir?

İnsanların birbirlerine nasıl tepki verdikleri, birbirlerini nasıl görüp işittikleri, birbirleriyle temas içinde mi yoksa birbirlerinden uzak mı oldukları konusunda insan bedenlerinin mekânsal ilişkileri bariz farklar yaratırlar. Mesela savaş filmini seyrettiğimiz yer, başka insanların arkadaşımın eline pasif biçimde tepki vermelerini etkilemişti. Filmi, New York’un kuzey ucundaki dev bir alışveriş merkezinde seyretmiştik. Merkezin özel bir yanı yok, bir kuşak önce bir otoyol kenarında yapılmış otuz küsur mağazadan oluşan bir şerit halinde uzanıyor; içinde bir sinema kompleksi var ve etrafı karmakarışık, büyük park yerleriyle çevrili. Bu sıralarda meydana gelmekte olan ve nüfusu kesif kent merkezlerinden daha seyrek ve daha şekilsiz mekânlara, varoşlardaki lojmanlara, alışveriş merkezlerine, ofis kampüslerine ve sanayi sitelerine kaydıran büyük kentsel dönüşümün ürünlerinden biri. Eğer varoştaki bir alışveriş merkezi havalandırmalı bir konfor içinde şiddetin keyfini çıkarmak amacıyla bir araya gelinen bir yer oluyorsa, insanları parçalı mekânlara taşıyan bu büyük coğrafi kaymanın, elle tutulur gerçeklik hissini zayıflatma ve bedeni pasifleştirme konusunda daha da büyük bir etkisi olmuştur.

Bunun böyle olmasının nedeni en başta, yeni coğrafyayı mümkün kılan fiziksel deneyimdir, hız deneyimidir. İnsanlar bugün atalarımızın hayal bile edemeyeceği hızlarda seyahat ederler. Otomobillerden kesintisiz uzayıp giden dökme beton otoyollara kadar uzanan hareket teknolojileri insan yerleşimlerinin sıkışık merkezlerden çevre mekânlara genişlemesini mümkün kılmıştır. Böylece mekân salt hareket amacının aracı haline gelmiştir – artık kent mekânlarını onların içinde araba kullanmanın, onlardan çıkmanın ne kadar kolay olduğuna bakarak değerlendiriyoruz. Bu hareket güçlerine esir olmuş kent mekânının görünüşü zorunlu olarak nötrdür: Sürücü arabasını, ancak kente özgü dikkat dağıtıcı özelliklerin asgariye inmesi sayesinde güvenle sürebilir; iyi araba kullanmak standart işaretler, ayrım çizgileri, drenajlar ve ayrıca diğer sürücüler dışında sokak hayatı olmayan sokaklar gerektirir. Kent mekânı salt hareketin bir işlevi haline geldikçe, kendi içindeki uyarım kapasitesini de yitirir; sürücü mekânın içinden geçip gitmeyi ister, onun tarafından uyarılmayı değil.

Gezen bedenin fiziksel ortamı bu mekândan kopukluk hissini pekiştirir. Hız dikkati geçen sahne üzerinde odaklamayı güçleştirir. Hızın yanı sıra, bir arabayı kullanmak için gereken eylemler, gaz pedalı ve frene hafifçe dokunmak, gözlerin ikide bir dikiz aynasına kayışı vb. de, bir at arabasını sürerken yapılan zorlayıcı fiziksel hareketlerle kıyaslandığında mikro boyutta kalırlar. Modern toplumun coğrafyası içinde seyretmek çok az fiziksel çaba ve dolayısıyla kendini verme gerektirir; aslında, yollar düzleştirilip düzenli bir hale sokuldukça, yolcunun hareket etmek için sokaktaki insanları ve binaları hesaba katma gereği de azalır, karmaşıklığı gittikçe azalan bir ortamda ufak hareketler yapması yeterlidir. Nitekim yeni coğrafya kitle iletişim araçlarını da pekiştirir. Televizyon seyircisi gibi gezgin de, dünyayı uyuşturucu biçimde deneyimler; mekân içindeki hassasiyetini yitirmiş olan beden, parçalı ve süreksiz bir kent coğrafyası içine yerleştirilmiş hedeflere doğru pasif bir biçimde hareket eder.

Otoyol mühendisi de televizyon yönetmeni de “dirençten kurtuluş” denebilecek bir şey yaratırlar. Mühendis, engelsiz, çaba ya da dikkat göstermeden hareket edilecek yollar tasarlar; yönetmen insanların pek fazla rahatsız olmaksızın herhangi bir şeye bakmalarını sağlamanın yollarını araştırır. Filmden çıktıktan sonra insanların arkadaşımdan uzaklaşmalarını seyrederken, onun bu insanları yaralı bir beden görüntüsüyle değil de deneyimin izlerini ve kısıtlamalarını taşıyan aktif bir bedenle tehdit ettiğinin farkına vardım.

Bu bedeni dirençten kurtarma arzusu, modern kent tasarımında belirgin bir biçimde görülen dokunma korkusuyla birleşir. Mesela planlamacılar, otoyolların yerini belirlerken, trafiğin akışını çoğunlukla bir yerleşim alanını bir iş bölgesinden tecrit edecek şekilde yönlendirir ya da zengin ve yoksul kesimleri veya farklı etnik bölgeleri ayıracak şekilde yerleşim alanlarının içinden geçirirler. Mahalle planlarken, okulları ve evleri insanların yabancılarla temas edebileceği kenar bölgelerde değil mahallenin merkezinde inşa etmek üzerinde odaklanırlar. Etrafı çitlerle çevrili, büyük kapılardan girilen ve sıkı koruma altındaki mahalleler/siteler alıcılara iyi hayat imgesinin ta kendisi olarak satılmaktadır gittikçe. Dolayısıyla, savaş filmini seyrettiğimiz alışveriş merkezinin yakınlarındaki varoşla ilgili bir inceleme yapan sosyolog M. P. Baumgartner’ın şunu bulgulaması şaşırtıcı değildir belki de: “Hayat, her gün, çatışmayı inkâr etme, asgariye indirme, sınırlama ve ondan kaçma çabalarıyla doludur. İnsanlar karşılaşmalardan kaçınırlar ve yaraların deşilmesinden ya da nelerin yanlış olduğunu belirleyen kurallar koyulmasından çok rahatsız olurlar.” Dokunma duyusu yoluyla yabancı bir şeyi ya da birini hissetme riskine gireriz. Teknolojimiz bu riskten uzak durmamızı sağlar.

Nitekim, William Hogarth’ın 1751’de yaptığı iki harika gravür modern gözlere tuhaf gelecektir. Hogarth, Beer Street ve Gin Lane adlı bu gravürlerde, döneminin Londrası’ndaki düzen ve düzensizlik imgelerini resmetmeye çalışmıştır. Beer Street’te dip dibe oturup bira içen bir grup insan, kollarını kadınların omuzlarına atmış erkekler görürüz. Hogarth’a göre, birbirlerine dokunan bedenler toplumsal bağı ve düzenliliği işaret ediyordu; bugün güney İtalya’nın küçük kasabalarında insanların, sizinle ciddi bir şeyler konuşmak için uzanıp elinizi ya da kolunuzu tutmaları gibi. Oysa Gin Lane’de bütün temel figürlerin cinle sarhoş olup kendi içlerine çekildikleri bir toplum sahnesi sergilenir; Gin Lane’deki insanlar ne birbirlerine ne de sokaktaki merdivenlere, banklara ve binalara dair bedensel bir duyuma sahiptirler. Bu fiziksel temas eksikliği, Hogarth’ın kent mekânındaki düzensizliği anlatmak için başvurduğu imgeydi. Hogarth’ın şehirlerdeki bedensel düzen ve düzensizlikle ilgili anlayışı, günümüzde kalabalıktan korkan müşterilerine yalıtılmış siteler inşa edenlerin kafasındaki anlayıştan çok farklıydı. Günümüzde düzen temassızlık demek.

Modern kültürü eleştirenlerden bazılarını geçmiş ile günümüz arasında derin bir ayrılığın varolduğunu iddia etmeye iten şey bu tür verilerdir – modern şehrin, insan bedenini duyarsızlaştırmaya yönelik modern teknolojilerle uyumlu dağınık coğrafyası. Duyumsal gerçeklikler ve bedensel faaliyetler o kadar ortadan silinmiştir ki modern toplum eşsiz bir tarihsel olgu gibi görünmektedir. Söz konusu eleştiricilere göre, bu tarihsel kaymanın öncülü kent kalabalığının değişen karakterinde görülebilir. Bir zamanlar bir bedenler kitlesi şehir merkezlerine sıkış tıkış doluşmuş olduğu halde, günümüzde kalabalık dağılmıştır. Kalabalık, bir cemaat ya da siyasi güç oluşturma gibi daha karmaşık amaçlarla değil de tüketim amacıyla alışveriş merkezlerinde toplanmaktadır; modern kalabalıkta diğer insanların fiziksel mevcudiyeti tehdit edici bir şey olarak hissedilir. Toplumsal teori alanında bu savlar kitle toplumunu eleştirenler tarafından, başta da Theodor Adorno ve Herbert Marcuse tarafından gündeme getirilmiştir.

Ama ben tam da geçmiş ile günümüz arasında bir uçurum olduğu şeklindeki bu hissi sorgulamak istiyorum. Modern şehrin coğrafyası, tıpkı modern teknoloji gibi, Batı uygarlığının insan bedenleri için bu bedenlerin birbirlerinin farkına varmalarını sağlayabilecek mekânlar tahayyül etme konusunda çoktandır yaşadığı sorunları öne çıkarır. Bilgisayar ekranı ve periferideki adacıklar, insanları bir araya getiren sokaklarda ve kent meydanlarında, kiliselerde ve belediye meclislerinde, evlerde ve avlularda çözülememiş sorunların mekânsal artçı şoklarıdır – eski taş yapılar insanları dokunmaya zorlar, ama bunların tasarımları Hogarth’ın gravüründe vaat ettiği ten farkındalığını uyandırmayı başaramamıştır.

2. Kitabın Planı

Lewis Mumford The City in History (Tarihte Kent) adlı eserinde kent tarihinin dört bin yılını, şehri meydana getiren temel formlar olan surun, evin, sokağın, şehir meydanının evriminin izini sürerek anlatmıştı. Ben onun kadar bilgili değilim, bakış açım daha dar, o nedenle bu tarihi farklı bir şekilde, tek tek şehirlerin belli anlardaki hallerini inceleyerek yazdım. Bir savaş ya da devrimin patlak vermesinin, bir binanın açılışının, tıbbi bir keşfin ilanının ya da bir kitabın yayımlanmasının, insanların kendi bedenlerine ilişkin deneyimleriyle yaşadıkları mekânlar arasındaki ilişkide önemli bir dönüm noktasına karşılık geldikleri anlar bunlar.

Ten ve Taş Peloponnesos Savaşı’ndan hemen önce, antik şehrin en görkemli günlerinde çıplaklığın kadim Atinalılar için ne anlama geldiğini araştırarak başlıyor. Çıplak, teşhir edilen beden çoğunlukla kendilerine çok güvenen ve şehirlerinde kendilerini evinde hisseden bir halkın amblemi olarak kabul edilmiştir; bense bunun yerine, bu bedensel idealin erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerde, kent mekânının biçimlenmesinde ve Atina demokrasinin pratiğinde nasıl bir rahatsızlık kaynağı olduğunu anlamaya çalıştım.

Bu tarihin ikinci bölümü, İmparator Hadrianus’un Pantheon’u tamamladığı sıralardaki Roma üzerinde odaklanıyor. Burada Romalılar’ın imgelere ve özellikle de bedensel geometriye duyduğu inancı ve bu inancı kent tasarımına ve imparatorluk pratiğine nasıl tercüme ettiklerini araştırmaya çalıştım. Gözün sahip olduğu güçler pagan Romalılar’ı düpedüz esir ediyor ve duyarlılıklarını körleştiriyordu; Hadrianus döneminin Hıristiyanları bu köleliğe meydan okumaya başladılar. Ben Hıristiyan bedenleri için yapılan ilk mekânları Hıristiyan İmparator Konstantinus’un Roma’ya dönüp Lateranus Bazilikası’nı inşa ettirdiği dönem üzerinde durarak anlamaya çalıştım.

Bundan sonra, kitapta beden hakkındaki Hıristiyan inançlarının ortaçağın son, Rönesans’ın ilk dönemlerinde kent tasarımına nasıl biçim verdiği ele alınıyor. İsa’nın Çarmıh’ta çektiği fiziksel ıstırap ortaçağ Parislilerine 1250 yılında, büyük Aziz Louis İncili’nin ortaya çıktığı sıralarda şehirdeki hayır ve ibadet mekânları hakkında fikir yürütmek için bir yol sunuyordu; gelgelelim, bu mekânlar yeni bir piyasa ekonomisinin dizginlerinden boşanmış fiziksel saldırganlığına teslim olan sokaklar arasında eğreti duruyorlardı. Rönesans’a gelindiğinde, kentli Hıristiyanlar, Avrupa’nın kentli ekonomik yörüngesine Hıristiyan- ve Avrupalı-olmayan çeşitli insanların da yerleşmesiyle kendi cemaat ideallerinin tehdit edildiğini hissediyorlardı; ben bu tehdit edici farklılıkların dile getiriliş biçimlerinden birini, yani Venedik’te 1516’dan başlayarak bir Yahudi Gettosu yaratılmasını ele aldım.

Ten ve Taş’ın son kısmında, modern bilimsel beden anlayışının eski dönemin tıbbi bilgilerinden kopmasıyla kent mekânına neler olduğu araştırılıyor. Bu devrim on yedinci yüzyılın başlarında Harvey’nin, vücuttaki dolaşımın kavranış biçimini kökten değiştiren bilimsel eseri De motu cordis‘in yayımlanmasıyla başlamıştır; bu yeni bir dolaşım sistemi olarak beden imgesi, on sekizinci yüzyılda bedenlerin şehirde özgürce dolaşmasını sağlama girişimlerine ilham verdi. Devrim dönemi Parisi’nde, bu yeni bedensel özgürlük tahayyülü ortak mekân ve ortak ritüel ihtiyacıyla çatışmaya başladı ve duyumsal pasifliğin ilk modern işaretleri ortaya çıktı. On dokuzuncu yüzyılın büyük şehirlerinin oluşumunda bireyselleştirilmiş hareketin zaferi, şu anda yaşadığımız açmaza, serbestçe hareket eden bireysel bedenin diğer insanlara dair fiziksel farkındalıktan yoksun olması açmazına yol açtı. Romancı E. M. Forster bu açmazın imparatorluk Londrası’ndaki psikolojik maliyetlerinin farkına varmıştı; yurttaşlıkla ilgili maliyetleri ise günümüzde çokkültürlü New York’ta açıkça görülüyor.

Kimse bu kadar çok şeyin allamesi olamaz. Ben bu kitabı amatör bir ruhla yazdım, umarım okur da aynı ruhla okur. Ama bu kısa özet araştırılanın kimin bedeni olduğu sorusunu daha acil bir biçimde gündeme getiriyor – ne de olsa “insan bedeni” tabiri, birçok çağı, cinsiyetler ve ırklar arasında yapılan bir ayrımı içeren bir kaleydoskop gibidir; bu farklı bedenlerin her birinin günümüz şehirlerinde olduğu gibi geçmişin şehirlerinde de kendine özgü mekânları vardı. Ben bunları kataloglamak yerine, geçmişte kolektif, genel “insan bedeni” imgelerinin hangi şekillerde kullanıldığını anlamaya çalıştım. Egemen “beden” imgeleri, özellikle farklı bedenlere sahip olanlar arasındaki karşılıklı, duyumsal farkındalığı bastırma eğilimindedir. Bir toplum ya da siyasi düzen “beden“den türsel bir biçimde bahsettiğinde, master plana uymayan bedenlerin ihtiyaçlarını yadsıyabilir.

Siyasi beden” tabiri böyle başat bir beden imgesine duyulan ihtiyacı, toplumsal düzen ihtiyacını dile getirir. Filozof John of Salisbury, 1159’da “devlet (res publica) bir bedendir,” diyerek siyasi bedenin belki de en birebir tanımını sunmuştur. Bununla, toplumun yöneticisinin tıpkı bir insan beyni gibi, yöneticinin danışmanlarının da kalp gibi işlev gördüğünü kastediyordu; tüccarlar toplumun midesi, askerler elleri, köylüler ve kol işçileri de ayaklarıydı. Hiyerarşik bir imgeydi bu; toplumsal düzen yöneticinin organı olan beyinde başlar. John of Salisbury daha sonra insan bedeninin şekli ile bir şehrin formu arasında da bağ kurmuştu: Şehrin sarayı ya da katedralini başı, ana çarşısını midesi, evlerini de elleri ve ayakları olarak görüyordu. İnsanlar bu yüzden bir katedraldeyken yavaş (çünkü beyin düşünce organıydı), çarşıda da hızlı (çünkü midede sindirim çabuk yanan bir ateş gibi oluyordu) hareket etmeliydiler.

John of Salisbury bir bilim adamı sıfatıyla yazıyordu; beynin nasıl işlediği keşfedilerek bir krala nasıl yasa yapılması gerektiğinin öğretilebileceğine inanıyordu. Modern sosyobiyoloji de amacı bakımından bu ortaçağ biliminden fazla uzakta sayılmaz; o da toplumun nasıl işlemesi gerektiğini Doğa’nın sözde buyrukları üzerinde temellendirir. Siyasi bedenin ortaçağ formu da modern formu da toplumda yönetimi başat bir beden imgesi üzerine bina eder.

John of Salisbury bedensel form ile kent formu arasındaki analoji konusunda bu kadar birebir düşünceler geliştirmesi bakımından alışılmadık bir örnektir. Öte yandan, kentsel gelişmenin gidişatı içerisinde, bir binanın ya da bütün bir şehrin nasıl görünmesi gerektiğini tanımlamak için, şekil değiştirmiş bir formda da olsa başat “beden” imgeleri sık sık kullanılmıştır. Bedenin çıplaklığını öven kadim Atinalılar çıplaklığa Atina gimnazyumlarında fiziksel bir anlam, şehrin siyasi mekânlarında da metaforik bir anlam vermeye çalışmışlardır ama aradıkları genel insan formu aslında erkek bedeniyle sınırlıydı, üstelik erkeğin gençlik dönemini idealize ediyordu. Rönesans Venediklileri “beden”in şehirdeki haysiyetinden bahsettiklerinde sadece Hıristiyan bedenlerini kastediyorlardı; Yahudiler’in yarı-insan, yarı-hayvan bedenlerini bir yere kapatmayı mantıklı kılan bir dışlamaydı bu. Siyasi beden bu şekillerde iktidar uygular ve kentsel form yaratır; bedenin o genel dilini konuşarak, dışlama yoluyla bastıran bir dil kurar.

Yine de bedenin genel dilini ve siyasi bedeni salt bir iktidar tekniği olarak görmenin paranoyakça bir yanı vardır; bir toplum tek bir sesle konuştuğunda halkını birbirine bağlayan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyor da olabilir. Nitekim bu genel beden dili kent mekânına tercüme edildiğinde tuhaf bir yazgıyla karşı karşıya kalmıştır.

Batı’nın gelişimi içerisinde, egemen beden imgelerinde, şehre aktarılma süreci içinde çatlaklar başgöstermiştir. Başat bir beden imgesi yönettiği halk arasında bünyesi gereği ikircikliliğe yol açar çünkü her insan bedeni fiziksel olarak benzersizdir ve her insan çelişkili fiziksel arzular hisseder. Kolektif başat imgenin uyandırdığı bedensel çelişkiler ve ikirciklilikler, Batı şehirlerinde kent formundaki değişimler ve lekeler yoluyla, kent mekânının altüst edici kullanımları yoluyla dile gelmişlerdir. Nitekim farklı insan bedenlerinin haklarını yaratma ve bu bedenlere haysiyet yükleme sürecine yardımcı olan da kent mekânındaki “insan bedeni“nin bu zorunlu çelişkililiği ve parçalanmışlığıdır.

Ten ve Taş, iktidarın demir pençesinin izini sürmek yerine, Batı uygarlığının hem Eski Ahit’te hem de Yunan tragedyalarında anlatılan büyük temalarından birini izler. Bu tema da, bedenlerimizle yaşadığımız sıkıntılı ve mutsuz bir deneyimin, içinde yaşadığımız dünyanın farkına daha çok varmamızı sağladığıdır. Adem’le Havva’nın gerçekleştirdikleri ihlaller, çıplaklıklarından duydukları utanç, Cennet Bahçesi’nden sürgün edilmeleri, ilk insanların ne olduklarına ve neyi kaybettiklerine dair bir hikâye anlatır. Adem’le Havva Bahçe’deyken masum, bilgisiz ve itaatkârdılar. Dünyaya çıkınca farkına vardılar; kusurlu yaratıklar olduklarını biliyorlardı ve bu yüzden de yabancı ve benzemez olan şeyleri araştırdılar, anlamaya çalıştılar; artık Tanrı’nın her şeyin kendilerine verildiği çocukları değillerdi. Sofokles’in Kral Oidipus‘u aynı soydan bir hikâye anlatır. Oidipus kendi gözlerini oyduktan sonra yollarda dolaşır, artık göremediği bir dünyanın yeni farkına varmıştır; bu zayıf düşmüş haliyle tanrılara yaklaşır.

Bizim uygarlığımızın başı, ta en baştan beri, acı çeken bedenle dertte olmuştur. Acının anlamı apaçık, kaçınılmaz ve üstesinden gelinmez bir deneyim olduğunu bir türlü kabul edememişizdir. Yunan tragedyalarına ve ilk Hıristiyanlar’ın Tanrı’nın Oğlu’nu anlama çabalarına, bedensel acının muammaları damgasını vurmuştur. Yine aynı şekilde, bedensel pasiflik ve başkalarına pasif tepkiler verme meselesinin de uygarlığımız içinde derin kökleri vardır. Stoacılar hem haz hem de acı karşısında pasif bir ilişki geliştirmişlerdi, onların Hıristiyan mirasçıları ise kendi duyumlarına gösterilen kayıtsızlığı din kardeşlerinin acılarıyla aktif bir biçimde ilgilenmekle birleştirmeye çalışmışlardı. Batı uygarlığı acıyı “doğallaştırma“yı reddetmiş, ya acıyı toplumsal denetime açık bir şey olarak görmeye çalışmış ya da onu daha bilinçli bir yüksek zihinsel tasarının bir parçası olarak kabullenmiştir. Antik dönemde yaşayanların çağdaşlarımız olduğunu söylemek gibi bir derdim yok. Ama bu temalar Batı tarihi içinde tekrar tekrar yeni kalıplara dökülüp işlenerek sürekli tekerrür etmiştir.

0000000125116-1

Tarihimizde hüküm süren başat beden imgeleri bize Cennet’ten atılmış bedene dair bilgi vermez. Çünkü bedenin bir sistem olarak tamlığı ve üzerinde egemenlik kurduğu ortamla birliği düşüncesini vermeye çalışırlar. Bütünlük, birlik, tutarlılık: Bunlar iktidarın söz dağarcığındaki kilit sözcüklerdir. Uygarlığımız bu egemenlik diline karşı daha kutsal bir beden imgesi yoluyla, bedenin kendi kendisiyle savaştaymış, bir acı ve ümitsizlik kaynağıymış gibi göründüğü bir imge yoluyla savaşmıştır. Kendi içlerindeki bu uyumsuzluk ve tutarsızlığı kabul edebilen insanlar içinde yaşadıkları dünyayı egemenlikleri altına almak yerine anlayabilirler. Kültürümüzün kutsal vaadi budur.

Ten ve Taş bu vaadin belli bir yerde, yani şehirde nasıl verildiğini ve tutulmadığını anlamaya çalışır. Mekânları insanın kendi suretine uygun olarak tutarlı ve bütün hale getirilen şehir bir iktidar yeri hizmeti görmüştür. Şehir ayrıca bu başat imgelerde çatlakların başgösterdiği mekân da olmuştur. Şehir birbirlerinden farklı insanları bir araya getirir, toplumsal hayatın karmaşıklığını yoğunlaştırır, insanları birbirlerine yabancı olarak sunar. Kent deneyiminin bütün bu yönleri –farklılık, karmaşıklık, yabancılık– tahakküme direnme imkânı verirler. Bu sarp ve çetin kent coğrafyası belli bir ahlaki vaatte bulunur. Kendilerini Cennet Bahçesi’nden sürülmüş kişiler olarak kabul edenlere bir yuva olabilir.

3. Kişisel Bir Not

Bedenin tarihini incelemeye 1970’lerin sonlarında merhum Michel Foucault ile birlikte başlamıştık. Arkadaşımın etkisi bu sayfaların her yerinde hissedilebilir. Bu tarih çalışmasını onun ölümünden birkaç yıl sonra tekrar elime aldığımda, başladığımız gibi devam etmedim.

Hapishanenin Doğuşu gibi en tanınmış kitaplarında Foucault insan bedenini toplumdaki iktidar düğümü yüzünden neredeyse nefesi kesilmiş bir biçimde tahayyül ediyordu. Kendi bedeni zayıfladıkça bu düğümü gevşetmeye çalıştı; Cinselliğin Tarihi‘nin üçüncü cildinde ve özellikle de tamamlayacak kadar yaşayamadığı ciltler için hazırladığı notlarda, toplumun tutsağı olmayan bedensel hazları araştırmaya çalışıyordu. Hayatının büyük bir bölümüne damgasını vurmuş olan belli bir denetlenme paranoyasından ölmeye başladığı sıralarda kurtulmuştu.

Onun ölme tarzı, herhangi birisinin ölümünün geride kalanların zihninde yarattığı bir sürü düşüncenin yanı sıra, beni Wittgenstein’ın bir zamanlar sarfettiği bir söz hakkında da düşündürdü. Acı çeken beden için inşa edilmiş mekânın önemli olduğu fikrini sorgulayan bu sözünde Wittgenstein şunu sorar: “Acının yerini biliyor muyuz, yani neremizin acıdığını bildiğimizde onun bu odanın iki duvarından ve yerden ne mesafede olduğunu biliyor muyuz?.. Parmağımın ucu acıdığında ve dişime onunla dokunduğumda, acının parmağımın ucundan iki milimetre uzaklıkta olması [önemli midir]?

Ten ve Taş’ı yazarak ölen arkadaşımın vakarını anmak istedim, çünkü o acı çeken bedenin –kendi bedeninin ve son aylarında haklarında yazdığı pagan bedenlerin– bu tür hesapların menzilinin ötesinde yaşadığını kabul ediyordu. Bu nedenle ben de en baştaki odağımızdan, yani toplum içindeki bedeni cinsellik prizmasından bakarak araştırmaktan uzaklaştım. Bedeni Viktorya dönemine özgü cinsel kısıtlamalardan kurtarmak modern kültürdeki çok önemli bir olay olmasına rağmen, bu kurtuluş fiziksel duyarlılığın cinsel arzuya indirgenmesini de beraberinde getirdi. Ben, Ten ve Taş‘ta cinsellikle ilgili meseleleri başka insanlara dair bedensel farkındalık teması içinde ele almaya çalıştıysam da, hazzın vaatleri kadar acının farkındalığını da vurguladım. Bu tema bedenden elde edilecek manevi bir bilginin olduğuna yönelik Yahudi-Hıristiyan inancından kaynaklanıyor; ben de bu kitabı bu inançla, bir mümin olarak yazdım. Cennet Bahçesi’nden sürülmüş olanların şehirde kendilerine bir yuva bulabileceklerini göstermeye çalıştım.

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi – 3

Bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana kısım kısım; önce Konak Pier-Pasaport arasındaki bölgede, daha sonra Bostanlı Deresi ağzında, ardından Güzelyalı sahili ile Sahilevleri’nde gerçekleştirdiği ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin Bayraklı Sahil Düzenlemesi ile ilgili  bölümünü ele alacağız.

Bu bölümle ilgili değerlendirmelerimizi ise, 24 Aralık 2016 ve 21 Ocak 2017 tarihlerinde bölgede yaptığımız iki ayrı inceleme sırasında gördüklerimiz, fotoğrafladıklarımız ve inşaat mahallinde çalışan ya da oturan kişilerle yaptığımız görüşmelere dayandıracağız.

24 Aralık 2016 ve 21 Ocak 2017 tarihlerinde Bayraklı sahilinde yaptığımız inceleme sırasında çektiğimiz mevcut inşaatla ilgili fotoğrafları, Facebook’taki ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli grubun ‘Albümler‘ bölümünde görebilirsiniz.

fotograf_3941

Bugünlerde araçlarıyla ya da bisikletleriyle Bayraklı sahilinden geçen İzmirliler, Bayraklı Belediyesi’nin yeni hizmet binası karşısındaki yeşil alanda hummalı bir inşaat faaliyetine tanık olacaklardır. Aşağı yukarı 1-2 aydır devam eden bu faaliyetler çerçevesinde kepçe ve ekskavatörlerin hem mevcut park düzenini bozduğunu hem de bu makinelerin sahilde taş ve kaya dolgu bir set yarattığını, Bayraklı sahili ile ilgili eski fotoğraflarda görüldüğü gibi insanların kolaylıkla ulaşıp girebilecekleri denize bundan böyle ulaşamayacakları bir sistemin yaratıldığını göreceklerdir. 

Bu inşaatlara bizim gibi daha yakından ilgi gösterenlerle Bayraklı sahilinde yaşayıp sahilden yararlananlar ise Şelale Deresi ile Sahil Güvenlik Komutanlığı arasındaki 28 bin metrekarelik alanda ‘Bayraklı 1. Etap Çalışması‘ adıyla yapılan piknik alanı, engelli çocuk oyun alanı, bisikletçi mola alanı, dans pisti ve seyir terası ile Altınyol köprüsünün altındaki Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ait park alanının yakın zamanda bitirilerek halkın hizmetine sunulduğunu bilmektedirler. Bu çalışmaların hangi yöntemle hangi ihale bedeli karşılığında hangi firma ya da şahıslar tarafından yapıldığı, inşaat mahalline bu konuda bir tabela asılmadığı için tarafımızca bilinmemektedir.

fotograf_3961

Ancak Şelale Deresi ile Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı arasında aşağı yukarı 1-2 aydır devam eden faaliyetlerin kapsamını belirten inşaat tabelası inşaat mahalline henüz yeni konulduğu ve inşaat mahallinin güvenliğini sağlayacak olan bariyerlerin yapımı ikinci incelemeyi yaptığımız 21 Ocak 2017 tarihinde halen devam etmekte olduğu için; “Bayraklı 2. Etap Mevcut Tahkimat, Kronman-Su İçi Beton Hattının Yenilenmesi ve Denize İniş Merdivenleri İle Kıyı Düzenlemesi ve Yaya Köprüsü Yapılması” işinin İzmir Büyükşehir Belediyesi Etüt ve Projeler Dairesi Başkanlığı tarafından 16.479.361.- TL. bedelle Diyarbakır ticaret siciline kayıtlı Ölmez İnşaat Elektrik Taahhüt San. ve Tic. Ltd. Şti.‘ne verildiğini, 25 Kasım 2016 tarihinde başlayan işin 19 Mart 2018 tarihinde; yani 1 yıl 3 ay 24 günde ya da toplam 474 takvim gününde bitirileceğini, bu inşaatla ilgili denetimlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi Yapı İşleri Dairesi Başkanlığı Yapı İşleri Şube Müdürlüğü tarafından yapılacağını öğrenmiş bulunmaktayız. 

Evet, Bayraklı sahili gibi kentin tam ortasında bulunan ve çoğu İzmirlinin her gün yanından gelip geçeceği bir alanın yeniden düzenlenmesi, teknolojinin bugün geldiği koşullarda ne yazık ki tüm bir 2017 yılını kapsayacak şekilde toplam 474 takvim gününde yapılacak ve vaat edilene göre 19 Mart 2018 tarihinde hizmete açılacaktır. Bu, Bayraklı halkının 474 gün ile denizle ilişkisinin kesilmesi, en azından toz, toprak ve çamur içinde bir deniz keyfi yaşaması anlamına gelmektedir.

Uygulanan İzmir-Deniz Projesi‘nin temel amacı şayet halkın denizle ilişkisini güçlendirmek ve bu ilişkinin sürdürülebirliğini sağlamak ise, bu kadar uzun sürede yapılacak bir çalışmanın en azından kendi içinde 2-3 parçaya bölünmesi ve her bir parçanın farklı firma ya da şahıslara verilmesi suretiyle sahilin daha kısa bir sürede düzenlenerek en azından 2017 yılı içinde hizmete alınması mümkün olur muydu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

img_4495

İzmir-Deniz Projesi‘nin Bayraklı sahilindeki uygulaması ile ilgili olarak ifade edeceğimiz diğer bir husus da, projenin biten bölümlerinin işletilmesi ile ilgilidir.

Hepimizin bildiği gibi tüm proje yönetimi el kitaplarında proje yönetiminin proje tasarımı, proje uygulaması ve proje işletmeciliği şeklinde birbirini tamamlayan üç ayrı aşamadan oluştuğu belirtilmekte, bu bütünlük sağlanamadığı takdirde projenin başarısından söz etmenin mümkün olmadığı ifade edilir. Örneğimizde olduğu gibi İzmir-Deniz Projesi‘nin Bayraklı kısmı geniş bir ekip tarafından tasarlanıp ihale yöntemiyle belirlenen bir müteahhit firmaya yaptırılmakla birlikte ortaya çıkanın nasıl işletileceği, nasıl korunacağı hususunun pek düşünülmediği, bunun üzerine bir iş modellemesinin yapılmadığı ve uygulamaya konulmadığı görülmektedir.

Bu eksikliğin en iyi ve belirgin örneği, Bayraklı uygulamasının 1. etabı olarak tanımlanan 28 bin metrekarelik alanın halkın hizmetine sunulması sonrasında buranın nasıl bir işletmecilik modeli ile hizmet vereceği, yapılanların nasıl korunup kollanacağı ile ilgilidir. Nitekim 24 Aralık 2016 tarihinde bu bölümde yaptığımız incelemede sulama sisteminin saatlerdir çalışır olması nedeniyle tüm piknik alanıyla seyir teraslarının su içinde kaldığını, hatta sulama vanalarından çıkan büyük fıskıyelerin ortama adeta bir havuz görünümü kattığı (!) gözlenmiştir. Alana komşu Sahil Güvenlik Komutanlığı alanında nöbet tutan askerlerden aldığımız bilgiye göre beyaz bir Renault arabayla gelen birinin sulama işini yaptığını öğrendik. Nitekim aradan bir ay geçtikten sonra yaptığımız 21 Ocak 2017 tarihli ikinci incelemede fazla sulama nedeniyle neredeyse tüm çimlerin solup kuruduğunu, seyir terasındaki ahşapların renk değiştirdiğini, piknik masalarının zeminindeki plastik tutundurma malzemelerinin ortaya çıktığını gördük. Ayrıca eskiden İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne ait olduğunu bildiğimiz köprü altındaki sütunları değişik renklerle boyanmış açık otoparkın kim tarafından nasıl işletildiğini ya da işletileceğini de öğrenemedik.

Evet, milyonlarca lira verip büyük uzman ekipleriyle en yaratıcı ve yenilikçi yöntemlerle tasarlanıp uygulanan projelerin tasarım ve uygulama aşamalarında gösterdiğimiz özeni, o proje ile sunulan kamu hizmetinin kullanımı aşamasında da göstermediğimiz sürece yapılan yatırım ya da hizmetin en kısa sürede yok olup gündemden düşmesi ya da kendisinden bekleneni yerine getiremeyerek başarısız olması gündeme gelebilir. Projenin tasarım ve uygulama aşamalarını izleyen işletme döneminde kullanıcıların tutum ve davranışlarını dikkate alan bir işletmecilik modeli oluşturulamadığı, yapılan yatırım korunup kollanmadığı takdirde dün yaptığımızı, örneğimizde olduğu gibi aradan daha bir ay bile geçmeden geriye dönüp onarmamız, hatta yine büyük harcamalar yapıp değiştirmemiz gerekebilir…

img_4504

O anlamda, ‘yenilikçi belediye’ iddiasında olmak demek, yenilikçiliği (inovasyonu) sadece bir işi ya da hizmeti tasarlarken ve uygularken değil; aynı zamanda o iş ve hizmeti halkın hizmetine sunup işletirken de gündeme getirmek demektir.

O nedenle bu tür büyük boyutlu disiplinlerarası kamu projelerinin tasarım, uygulama ve işletme aşamalarına mimar, mühendis, plancı ve tasarımcıların yanında sosyoloji, psikoloji, işletme ve halkla ilişkiler gibi sosyal bilim ve disiplinlerden gelen uzmanların da dahil edilmesi gerektiği unutulmamalı ve her uygulamada hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.

Devam Edecek…

Kula Fotoğrafları

Kula’ya gidenler bilir; Kula evleri, insanları ve doğası ile adeta bir fotoğraf stüdyosu gibidir… Elinde bir fotoğraf makinası olmayanları bile hafızasına kazıdığı güzelliklerle gönendirip sevindirir… Doğanın insana sunduğu güzellikler, insanın doğaya öykünerek ve uyarak yarattığı mekânlar, el emeğinin ortaya çıkardığı değerler… Hepsi, hepsi güzel fotoğraf karelerinin malzemeleridir aslında…

Kula’nın ülkemiz ve Dünya için bir hazine olduğunu dikkate alıp yola çıkan Manisa Büyükşehir Belediyesi 2016 yılında düzenlediği Katakaumene Fotoğraf Yarışmasında “gören göz ve belgeleyen objektiflerin, ışıkla Kula’da buluşmasını” amaçlamış. O nedenle yarışma sonucunda ortaya çıkan yapıtlar gerçekten Kula evlerini, peri bacalarını, yanık topraklar diyarı Katakaumene’yi, yöre insanlarını ışıkla buluşturmuş…

Kural ihlali nedeniyle birincilik ödülünün iptal edildiği yarışmada ikinci ve üçüncü olan, mansiyon alan ve sergilemeye değer bulunan toplam 64 güzel fotoğrafı sizlerin beğenisine sunuyoruz.

01-ahmet-zeki-okur-kulada-sabah-ikincilik-odulu
Ahmet Zeki Okur – “Kula’da Sabah” – İkincilik Ödülü
02-cihan-karaca-leblebi-ucunculuk-odulu
Cihan Karaca – “Leblebi” – Üçüncülük Ödülü
03-erdal-turkoglu-sari-mansiyon
Erdal Türkoğlu – “Sarı” – Mansiyon
04-oguz-mirac-sonmez-yuruyenler-mansiyon
Oğuz Miraç Sönmez – “Yürüyenler” – Mansiyon
05-gulsun-arslan-pazar-yeri-mansiyon
Gülsün Arslan – “Pazaryeri” – Mansiyon
06-bulent-suberk-peri-mansiyon
Bülent Suberk – “Peri” – Mansiyon
07-ismet-danyeli-dokuma-mansiyon
İsmet Danyeli – “Dokuma” – Mansiyon
08-merve-ozer-coban-mansiyon
Merve Özer – “Çoban” – Mansiyon
09-can-yucel-kula-gezegeni-mansiyon
Can Yücel – “Kula Gezegeni” – Mansiyon
10-hasan-akay-havadan-kula-mansiyon
Hasan Akay – “Havadan Kula” – Mansiyon
11-osman-kaan-dogan-tarihi-evler-mansiyon
Osman Kaan Doğan – “Tarihi Evler” – Mansiyon
12-ahmet-yilmaz-komsu-mansiyon
Ahmet Yılmaz – “Komşu” – Mansiyon
13-gulsun-arslan-at-arabasi-sergileme
Gülsün Arslan – “At Arabası” – Sergileme
14-alaattin-kanlioglu-sergileme
Alaattin Kanlıoğlu – Sergileme
15-sirzat-temiz-merdiven-sergileme
Şirzat Temiz – “Merdiven” – Sergileme
16-kemal-ozkilic-bagdadi-mimari-sergileme
Kemal Özkılıç – “Bağdadi Düzenleme” – Sergileme
17-nedim-yalcin-kiremitci-peribacalari-sergileme
Nedim Yalçın Kiremitçi – “Peribacaları” – Sergileme 
18-kenan-talas-kulada-tarih-sergileme
Kenan Talas – “Kula’da Tarih” – Sergileme
19-ahmet-zeki-okur-kula-sokaklari-sergileme
Ahmet Zeki Okur – “Kula Sokakları” – Sergileme
20-fatma-demir-aksam-yemegi-sergileme
Fatma Demir – “Akşam Yemeği” – Sergileme
21-hasan-zer-kula-sergileme
Hasan Zer – “Kula” – Sergileme
22-mehmet-cakir-guvercinler-sergileme
Mehmet Çakır – “Güvercinler” – Sergileme
23-arzu-ibranoglu-sabah-sergileme
Arzu İbranoğlu – “Sabah” – Sergileme
24-caner-baser-tarhana-sergileme
Caner Başer – “Tarhana” – Sergileme
25-aylin-erozcan-kula-emek-sergileme
Aylin Erözcan – “Kula, Emek” – Sergileme
26-aylin-erozcan-kula-kececiler-sergileme
Aylin Erözcan – “Kula, Keçeciler” – Sergileme
27-cem-balki-kula-deri-sergileme
Cem Balkı – “Kula, Deri” – Sergileme
28-bahir-dibekoglu-peribacalari-sergileme
Bahir Dibekoğlu – “Peribacaları” – Sergileme
29-al-osman-ak-golde-insanlari-sergileme
Ali Osman Ak – “Gölde İnsanları” – Sergileme
30-ali-osman-ak-kula-guzeli-sergileme
Ali Osman Ak – “Kula Güzeli” – Sergileme
31-suleyman-ulker-arkadas-sergileme
Süleyman Ülker – “Arkadaş” – Sergileme
32-erdal-yavuzak-yanik-sehir-sergileme
Erdal Yavuzak – “Yanık Şehir” – Sergileme
33-erdal-yavuzak-tabakhane-sergileme
Erdal Yavuzak – “Tabakhane” – Sergileme
34-ozkan-dokuzlar-kula-mimari-sergileme
Özkan Dokuzlar – “Kula, Mimari” – Sergileme
35-yamac-turkoz-peribacalari-sergileme
Yamaç Türköz – “Peribacaları” – Sergileme
36-yamac-turkoz-bebek-sergileme
Yamaç Türköz – “Bebek” – Sergileme
37-yilmaz-topcu-kula-sergileme
Yılmaz Topçu – “Kula” – Sergileme
38-mehmet-musebbih-ergin-kazanci-sergileme
Mehmet Müsebbih Engin – “Kazancı” – Sergileme
39-can-yucel-volkanin-ulkesi-sergileme
Can Yücel – “Volkanın Ülkesi” – Sergileme
40-can-yucel-yanik-ulke-sergileme
Can Yücel – “Yanık Ülke” – Sergileme
41-adnan-teymur-kece-sergileme
Adnan Teymur – “Keçe” – Sergileme
42-ali-ihsan-oto-jeopark-sergileme
Ali İhsan Oto – “Jeopark” – Sergileme
43-suna-yilmaz-golde-nene-sergileme
Suna Yılmaz – “Gölde Nine” – Sergileme
44-hakan-unal-deri-iscileri-sergileme
Hakan Ünal – “Deri İşçileri” – Sergileme
45-emel-guley-ikram-sergileme
Emel Güley – “İkram” – Sergileme
46-ali-aslan-incesu-coban-sergileme
Ali Aslan – “İncesu, Çoban” – Sergileme
47-metin-hadimli-dost-kapisi-sergileme
Metin Hadımlı – “Dost Kapısı” – Sergileme
48-halime-ilkme-nohut-sergileme
Halime İlkme – “Nohut” – Sergileme
49-ahmet-sungur-dama-sergileme
Ahmet Sungur – “Dama” – Sergileme
50-gokhan-ozgur-semerci-sergileme
Gökhan Özgür – “Semerci” – Sergileme
51-batuhan-beceren-detay-sergileme
Batuhan Beceren – “Detay” – Sergileme
52-murat-altincan-yaren-meydani-sergileme
Murat Altıncan – “Yaren Meydanı” – Sergileme
53-erol-keyvan-goldede-sergileme
Erol Keyvan – “Göldede” – Sergileme
54-tayfun-erman-kadin-isci-sergileme
Tayfun Erman – “Kadın İşçi” – Sergileme
55-erdem-cihan-arslan-yanardagdan-kalanlar-sergileme
Erdem Cihan Arslan – “Yanardağdan Kalanlar” – Sergileme
56-volkan-caner-apaydin-kula-sergileme
Volkan Caner Apaydın – “Kula” – Sergileme
57-ulku-kara-kulanin-bacalari-sergileme
Ülkü Kara – “Kula’nın Bacaları” – Sergileme
58-erdi-okan-yilmaz-sergileme
Erdi Okan Yılmaz – Sergileme
59-zafer-cankiri-kula-demirci-sergileme
Zafer Çankırı – “Kula, Demirci” – Sergileme
60-ilknur-sen-jeopark-sergileme
İlknur Şen – “Jeopark” – Sergileme
61-cagdas-intepeler-kula-manzara-sergileme
Çağdaş İntepeler – “Kula, Manzara” – Sergileme
62-evrim-yesilkaya-panorama-volkanik-park-sergileme
Evrim Yeşilkaya – “Panoramik Volkanik Park” – Sergileme 
63-mustafa-aykut-topal-kula-jeopark-sergileme
Mustafa Aykut Topal – “Kula, Jeopark” – Sergileme
64-mustafa-aykut-topal-kula-gundogumu-sergileme
Mustafa Aykut Topal – “Kula, Gündoğumu” – Sergileme