Haydar Ergülen ve gazelleri…

TERZİ NEFES

nasipsiz bir terziyim, hatıram tenha
kim üşüse kuşkusu sırtımdaki gömlekten
ırmaklar akar gibi uzayıp her makasa
kesildi kumaşım, yolculuk keten

ustamı ben seçmedim, sınavım yakın
elim dönse dilim dönmez, boş bırakın
başım döndü bu gömleğin rengini
ayrılıktan bağışlayıp ipeğe kavuşturmaya

bu kaçıncı gömlek rüzgârı tamam
külleri ekim'dir, saçları nisan
diliyle yaralıyor geleceğin hatırasını
sessizliği, onarırdım çırağı dursam

sanki yoksulluğa ödünç vermişim aşkı
gömlek, tenler dolaşır: 'giyilmeye hazırım'
rüzgârsız bir terziyim, nasibim tenha
çıplak, canlar dolaşır: 'yenilmeye hazırım'

6f8ed8c0e525d82bcb19244e59db5af9
VEDALAR GAZELİ

veda şehri kimindir, geldi bizi yurt tuttu
evvel asûde göründü sonra şımarık durdu

ruh semtine kayıtsız çok talip çıktı aşka
merhametle çağrılan acıyarak unuttu

ıssızdık söylenmedik, suç iken işlenmedik
kimse küsmek bilmedi, şehre kelime doldu

peri bulduk gönlümüze kanatlandık bir fasıl
ne periymiş kalbimizde kırılacak taş buldu

gölge imiş yoldan çıkmış gövdenin gurbetinde
ötekine benzemeye çok anahtar uydurdu

'bense fakir derviş' gibi bilindik yoksulluğa
ten hırkadan uçtuysa bu şiir bir yokluktu

kimse gelmedi yokluğa, elimizde şu gazel
bu kadar çok mu kaldık, bizde kimler kayboldu

eksiği bende yitiren masum veda buyurdu

haydar-ergulen-ropartaji
ŞİKÂYETLER GAZELİ

yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın
ne anlamı kalır yalnızca yaşadığımızı hatırlamanın

kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine
dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine

şiirden daha siyah bir şey olmalı kelimelerde
yoksa küfür kafiyeli söylenecek şehirde

sesini gölgeden çek, kül gibi yoksul kalsan da
güneşin altında mırıldanacak şeyler bulunur hâlâ

bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir
dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir

yeni doğanın kulağına fısıldayacak neyimiz var
vakitsiz gidenin ardından dökecek neyimiz var

hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla
şiir bazen öyle de çarpabilir hayata

ne gam gazel olmuş olmamış, şikayet sayılsın da!

maxresdefault
İDİLLER GAZELİ

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki Granada, belki eylül, belki kırmızı

gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzgâr

çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a

aşk bile dolduramaz bazı âşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran

heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan

gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

hadi git yeni şehirler yık kalbimize bir aşktan

23823825_849479018510710_2770737630906679296_n
İYİLİKLER GAZELİ

aşkın yerini iyilik aldığı zaman
inanırım beni sahiden sevdiğine

yağmurun yerini kuşlar doldurduğu zaman

az kuşlar onlar iyi kuşlar
kanatlarından büyük merhametleri var

şiirin yerini sakinlik aldığı zaman

ayrı ayrı daha mı yakışıyoruz birbirimize
siyah-beyaz resimlerde ahşap avuntu

sözlerin sokaklar gibi kavuştuğu zaman

soğuk devlet, soğuk gece, arkadaşlarım nerde
ah, ölüme mi indiler henüz hayata çıkmadan

Ömer'in adı Ali diye söylendiği zaman

yaprakların evi var, Allah'la komşu
rüyasız çıkıyoruz çok katlı mağaralardan

aynada bir çocuk, bir daha, ne zaman ne zaman

haydar-ergulen-3-1
ÜZGÜN KEDİLER GAZELİ

                 -Bu gazeli yerime yazan
                  sevgili kardeşim Engin Turgut'a-

Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin 
                                   camdan gözleri
Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet  
                                    gibi bakarlar

Kedilerde gördüğüm keder üşümüş sokaklar ve 
                                    akşam kokuyor
Peşime takılır tenha bir şiirden atılmış masum 
                                  yazlar ikindisi

Güz yüzlü bir kediniz olsun boşluğunuza tutunan, 
                                kalbinize taşınan
Odalar birbirinin rüyasına karışsın, gülümsesin 
                                  saflığın elleri

Kediler kasabasında çözülür yalnızlığın masaldan 
                                    ipleri
Kardeşliğin cömert bahçesinden pınar olur dostun 
                                   gönlüne akarız

Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni 
                                 mektubun içinden
Kadilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki 
                                      sessiz mavi

Kayıp hatıralar gölgesinden dile sığmayan bir 
                                  hakikat geçiyor
Başkalarının kedileri de komşum olur, gözlerimizle 
                                     mırıldanırız

Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin 
                         aklı kısa tırnakları uzun
Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve 
                            aşkın ısrarla özlediği

Mevsimlerin kumunu karıştırma, içinden sabah sesli 
                                     bir kedi çıkar
Kediler kadar yalnızım mor düşlerimden kuşlu parklar 
                                          havalanır

Hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, 
                                 kımıldasın her şey
Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve  
                                 yorgun heveslerin
Kedi mağrur, şehir zalim, nar küskün, kağıt paslı, 
                                hayat maskara olmuş
Bu yüzden mi şiirin üzerine kül yağdırıyorlar,  
                           hızla eskiyor kelimeler

Evsiz kedisiz yetim sokaklar kedisiz üvey sayılır, 
                             ben budalasıyım aşkın
Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa 
                               ağzım var dilim yok

Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti 
                                 onlardan öğrendim
Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin 
                                kalbinde unuttular

Resim1












 

 

Gediz Deltası Neden Kuş Cenneti?

Hakan Öge*

Burada toprak bütünüyle kumlu, kuru ve sert, tabanı deniz kabukları ile kaplı. Yer yer toprağı örten bitkilerin hepsi aynı türden ve boyları bir pabucundakinden daha fazla değil. Çıplak tuz düzlükleri bölgenin  çoğunluğunu kaplıyor ve bu kuzeybatıya doğru uzayıp gidiyor. Ama yuvaların olduğu yere geldiğimizde her şey değişiveriyor. Sabah güneşi bataklık kırlangıçlarını ve sumruları seyrediyorum. Bu kuşların üremek için neden insanlara bu kadar yakın bir yeri seçtiklerini bir türlü anlıyamıyorum!

Guido von Gonzenbach, Gediz Deltası’nın kuşlar için ne kadar önemli olduğunu keşfeden ilk insandı ve yukarıdaki sözcükleri Ağustos 1859’da yazmıştı. Onun insanlara bu kadar yakın diye kastettiği yer, o yıllarda küçük bir kıyı kenti olan İzmir değildi. O, deltanın batısında yeni yeni kurulmaya başlanmış olan tuz işletmelerinden bahsediyordu. O yıllardan bu yıllara, Türkiye’de ve dünyada pek çok şey değişti. Dünya savaşları oldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, insan uzaya gitti, bilgisayar ve internet keşfedildi. Ancak Gediz Deltası kuşlar için bir cennet olmaya devam etti ve günümüze kadar ulaşarak “İzmir Kuş Cenneti” adını aldı. Peki Gediz Deltası kuşlar için neden bu kadar önemli? Kuşlar neden ısrarla insanlara çok yakın olan bu alanı seçiyor?

Türkiye’nin tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında yüksek sayılarda su kuşunu barındırabilecek zenginlikte yalnızca beş delta var ve Gediz Deltası bunlardan biri. Yani Gonzenbach‘ın anlayamadığı çelişkinin altında, büyük ölçüde deltanın coğrafi benzersizliği yatmakta. Öte yandan, deltasının yapısına daha yakından baktığımızda, özellikle deniz ve kıyı kuşlarının üremesi için gerekli olan oluşumların bu alanda Türkiye’deki diğer deltalara oranla çok daha yaygın olduğunu görüyoruz. Deniz kuşlarının bir deltada üreyebilmesi için gereken en önemli oluşum adacıklar.

Deniz Börülcesi (Salicornia europaea)

Delta adacıkları, çoğunlukla tuzcul bitkiler olan deniz börülceleri (Salicornia sp.) ya da deniz kabuklarıyla kaplı. Buralar yırtıcı hayvanların ulaşamayacağı kadar derin, insanların yüzemiyeceği kadar sığ ve bulanık sularla çevrili oldukları için son derece güvenli alanlar. Böylece kuşlar bu adalara rahatça ulaşabiliyor ve özgürce uyuyor, yuva kuruyor ve yavrularını çıkarıyorlar. Gediz’de bu özelliğe sahip onlarca adacık olduğu için burası kuşlar için gerçek bir yeryüzü cenneti.

Deltayı kuşlar ve diğer canlılar için vazgeçilmez kılan diğer bir özellikse, bölgedeki besin zenginliği. Özellikle dalyanlar besin açısından deltalardaki en değerli oluşumlar. Deltada denizin tuzlu suyu ile nehirler, azmaklar veya yüzey akımlarıyla ulaşan tatlı su buluştuğu için müthiş bir besin ve canlı çeşitliliği oluşuyor. Milyonlarca balık, üremek için deniz ve kara arasındaki bu çok ince ancak zengin çizgiyi tercih ediyor.

36275443536_61f40b433d_o
Fotoğraf: Mustafa Kasapoğlu

Bu özelliklerinden dolayı Gediz Deltası uluslararası kriterlere göre önemli bir sulakalan (Ramsar Alanı), Önemli Kuş Alanı (ÖKA) ve Önemli Doğa Alanı (ÖDA) olarak tanımlanmıştır. 700’den fazla bitki, yaklaşık 250 kuş, çok sayıda memeli, sürüngen ve balık türünü barındıran delta aynı zamanda dünya ölçeğinde önemli sulakalanlardan.

* İzmir Kuş Cenneti Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005

 

 

Sahi, İzmir ve İzmirli için neyi vaat ediyorlar?

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütleri günlerden bu yana il ve ilçe kongrelerini yapıyor. 

Bu amaçla ortaya bir çok aday, bu adaylarla ilgili bilgi, dedikodu ve senaryolar sürülüyor. Parti genel merkezi belediye başkanlarının bu sürece karışmamasını istiyor ve ama bu bir türlü mümkün olmuyor. Hatta adayları bizzat belediye başkanlarının belirlediği ya da işaret ettiği bile söyleniyor.

Belediye başkanının belirlediği aday ise ilçe belediye başkanlarının eşliğinde ilçe ilçe dolaşıp kendilerine destek istiyor…

Anlaşılan o ki, hem büyükşehir hem de ilçe belediye başkanları kolaylıkla yönlendirip kullanabilecekleri, gel dediklerinde gelip git dediklerinde gidecek, konusunda bilgisiz, birikimsiz ve deneyimsiz adayları daha çok seviyorlar ve destekliyorlar…

Yeri geldiğinde bir demokrasi şöleni olarak nitelenen bu kongrelerden dışarıya yansıyanlara  baktığımızda durumun hiç de öyle söylendiği gibi olmadığı anlaşılıyor.

Bu dönemlerde ortalığı öyle bir hırs, husumet, rekabet ve yarışma duygusu sarıyor ki; kimin partili kimin partisiz, kimin yoldaş kimin düşman olduğu bile anlaşılamıyor.

Velhasıl aklınıza gelebilecek her düzeydeki senaryonun planlanıp sergilendiği bir didişme, çekişme ve kavga ortamı yaşanıyor bu kongrelerde… Bazen açık; ama çoğu kez kapalı, gizli ve pek fazla ortaya saçılmadan….

Ama her ne hikmetse, kıyasıya çatışan taraflar o kongreler bittiğinde birbirlerine söylediklerini unutup birlik, beraberlik ve kardeşlik mesajları vermeye başlıyorlar.

Partililer, delegeler ve yöneticiler bu dönemde birbirleriyle uğraşıp mücadele ettikleri için çoğu kez dış dünyada gerçekleşen şeyleri izleyip değerlendirmeyi ve tepki vermeyi ihmal ediyorlar. 

reluctant-manager-web

Geçen yıllardaki seçimlerle bu yılki seçimleri yakından izlemiş biri olarak ilçe ve il yönetimine aday olanların partileri dışında İzmir için ne düşündüklerini, yönetime geldikleri takdirde bizlerin bu kentte daha rahat yaşayabilmemiz için ne yapacaklarına dair hiçbir şey söylemediklerini, bu konuları pek fazla düşündüklerini görüyoruz.

O koltuklara oturabilmek için peşleri sıra gelenlerle birlikte ve bütün güçleriyle bir mücadele yürütüyorlar. 

Evet, bu kenti yönetenler öncelikle merkezi yönetimin atanmış temsilcisi vali ile halk tarafından seçilen belediye başkanı olmakla birlikte; Cumhuriyet Halk Partisi’nin hazırladığı parti programı ile seçim bildirgelerinde bu kent için öngördüğü amaç ve hedeflerin olduğunu biliyoruz. Parti program ve bildirgelerinde yazılı olan bu amaç ve hedeflerin büyük bir kısmını yönetiminde oldukları büyükşehir ve ilçe belediyeleri eliyle gerçekleştiriyor olmakla birlikte, partiye ait il ve ilçe örgütlerinin de parti tarafından vaat edilenlerin takipçisi olduğunu; daha doğrusu olması gerektiğini düşünüyoruz. 

Bu anlamda İzmir’le ilgili karar ve uygulamalarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin taşra örgütü olarak il ve ilçe yönetimlerinin de payı olduğunu biliyor; o nedenle bu örgütlere, parti program ve bildirgelerinde söylenen amaç ve hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını izleyip takip eden, bu amaç ve hedeflere ulaşılmadığı takdirde gerekli önlemleri alacak birimler olarak bakıyoruz.

O nedenle il ve ilçe yöneticilerinin sorumlu oldukları yerleşimleri mahalle mahalle, ilçe ilçe çok iyi bilmesi, bu yerleşimlerle ilgili özel politika, strateji ve uygulamalar geliştirmeleri gerektiğine inanıyoruz.

2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde, seçim konuşması yapmak için Aliağa’ya gelen o zamanki il başkanının yapılan toplantıda, çevre sorunları içinde bunalmış bir sanayi kentinin ahalisine tarımın sorunlarından ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kordon’da yaptığı yatırımlardan  söz edip Aliağa ile ilgili hiçbir önemli konuyu, örneğin termik santralları gündeme getirmemesini hatırlar ve o günden bu yana bu düzeydeki yöneticilerin dünya, Türkiye ve İzmir hakkında geniş ve  ayrıntılı bir bilgi ve deneyim birikimine sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Evet, bu anlamda seçilen ilçe yöneticileri seçildikleri ilçeler, yarın öbür gün seçilecek olan il başkanı ve çevresindekiler de ülkemiz, içinde bulunduğumuz bölge ve İzmir için üyesi oldukları partinin program ve bildirgesi çerçevesinde ne düşünmektedirler, ne söylemektedir ve partili olan ya da olmayan bizlere nasıl bir İzmir vaat etmektedirler?

Örneğin İstanbul’dan gelip kendine yeni rantlar arayan, kuralsız kaidesiz gökdelenler dikip inşaatlar yapan iktidar yandaşı inşaat şirketleri için ne düşünmektedirler? Bu şirketlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi ile olan oldukça samimi ilişkileri konusunda ne yapacaklardır? İzmir’in önemli değerleri olan Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı’nı ve İzmir Körfezi’ni mahvedecek olan İzmir Körfezi Geçiş Projesi ile ilgili fikirleri nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje nedeniyle askıya aldığı İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin bir an önce uygulanması için harekete geçecekler midir?

3

Bütün bu yaşamsal soruları daha da arttırmak -tabii ki- mümkün….

Sanırım rakiplerini nasıl savuşturacaklarını, hangi delegeyi ikna edeceklerini , hangi adayı destekleyeceklerini düşünmek kadar bütün bunları da düşünüp bizlerle paylaşmak zorundadırlar.

Bunu yapmadıkları takdirde, daha baştan mevcut belediye yönetimlerinin güdümünde bir siyaset izlemeyi tercih edecekler demektir…

 

Sözlük’ten: Kamu Yararı ve Üstün Kamu Yararı*

Ayşegül Mengi

Üstün kamu yararı kavramını tanımlayabilmek, kavrama açıklık getirebilmek için önce kamu yararı kavramına kısaca değinmek gerekir.

Kamu yararı kavramı kolay tanımlanabilen, üzerinde kolayca uzlaşılabilen bir kavram değildir. Yasalarda kamu yararının gözetildiği, idarenin kararlarında ve eylemlerinde kamu yararına uygun hareket ettiği ve yargının da kamu yararını gözettiği kabul edilmekle birlikte, bu üç erkin de kamu yararı anlayışında farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu, kamu yararı kavramının teknik-hukuki boyutunun yanı sıra siyasi ve ideolojik yönünün de olduğunu gösterir.

Dar ve teknik anlamda kamu yararı, mülkiyet hakkının sınırlarının ve bu hakkın özüne dokunulup, dokunulmadığının belirlenmesinde kullanılan bir ölçüttür (Onar, 1966). Ancak, özel mülkiyetin var olduğu kapitalist sistemde, kamu yararı anlayışının bireysel yararla özdeş olduğunu savunanlar da vardır (Doğanay, 1974). Bu nedenle, toplumsal adalete dayanan, sınıfsal farklılıkları hesaba katan, doğal değerleri göz önünde bulunduran toplumsal yarar anlayışının kamu yararı anlayışına yeğlenmesi düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle toplum yararı kavramı, bireysel yararla değil, ülkedeki tüm insanların yararıyla örtüşmektedir. Bireysel yararı da yalnızca kişilerin yararı olarak görmek doğru değildir. Bireysel yarar, aynı zamanda ulusal ve uluslararası sermayenin, ekonomik ve siyasi güç odaklarının yararıdır (Mengi, Duru, 2010).

istanbul1

Kamu yararı kavramının açıklanmasında ve kullanılmasında yaşanan güçlük üstün kamu yararı kavramının açıklanmasında da karşımıza çıkmaktadır. Üstün kamu yararı, ortada birden fazla, birbiriyle çelişen kamu yararı olduğu durumda, karar vericiler için birini diğerine tercih etme nedeni olmaktadır. Üstün kamu yararı, daha çok çevresel değerler üzerinde olumsuz etkilerde bulunacak sanayileşme ve kentleşme faaliyetleri; bu çerçevede yapılacak kamu yatırımları (enerji, ulaştırma, turizm, konut vb.) ile çevre koruma çabaları ikileminde önem kazanmaktadır. O halde, üstün kamu yararı kavramı, özellikle ekonomik yatırımlarla sağlanacak ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleri ile çevre koruma amacı arasındaki çelişkiden ortaya çıkmaktadır. Kamu yönetimleri üstün kamu yararını daha çok ekonomik kazanç ve menfaatlerde görürken, yargının doğal kaynakları ve çevreyi korumada gördüğü bilinmektedir. Örneğin, ilgili idareler, istihdamı artıracağı ve daha fazla döviz elde edileceği gerekçesiyle orman alanlarının ya da kıyıların turizm yatırımları için tahsis edilmesinde üstün kamu yararı görmekteyken; yargı, üstün kamu yararının, bu alanların çevresel değerler olarak korunmasında olduğuna karar vermektedir. Bu konuda hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Danıştay’ın çok önemli kararları bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesi’nin, üstün kamu yararına açıklık getiren ve üstün kamu yararının çevresel değerlerin korunmasında olduğunu vurgulayan önemli bir kararı orman alanlarının turizm yatırımları için tahsisine ilişkindir. 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu’nun orman alanlarının turizme tahsisi ile ilgili 8. maddesinin A, B ve C fıkraları ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, hem üstün kamu yararını açıklamakta, hem de çevre değerlerinin kalkınma maçlı turizm yatırımları için kolayca kullanımına son vermektedir. (RG: 24.11.2007/26710, Esas Sayısı: 2006/169, Karar Sayısı: 2007/55) Kararda, 2634 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin itiraz konusu bölümlerinde, hangi taşınmazların ve orman arazilerinin turizm yatırımlarına tahsis edileceği ile ilgili genel bir çerçeve  çizilmekle beraber, ormanların turizm yatırımlarına tahsisinin hangi hallerde kaçınılmaz veya zorunlu sayılabileceğine dair herhangi bir ölçüte yasada yer verilmediği belirtilmektedir. Bu bağlamda, turizmin teşvik edilmesinde kamu yararı bulunduğu ve zorunlu olduğu ölçüde orman alanlarının turizme tahsisinin gerektiği yadsınamazsa da, Anayasa’nın 169. maddesinde ormanların Devletçe korunmasına verilen özel önem ve uzun dönemdeki yaşamsal kamu yararı karşısında, bu tahsislerin hangi hallerde zorunlu sayılacağının da belirginleştirilmesi Anayasa’nın yasa koyucuya yüklediği birgörev olarak kabul edilmelidir denmektedir. Bu açıklamalar çerçevesinde, ormanların korunmasına ilişkin Anayasa’nın 169. maddesindeki ilkeler doğrultusunda, turizm sektörünün özellik ve ihtiyaçlarını da dikkate alan ve ormanların turizm yatırımlarına tahsisini zorunluluk ve kaçınılmazlık hallerine özgüleyen belli ölçüt ve sınırlamalara yer verilmemesi nedeniyle itiraz konusu yasa kuralları, Anayasa’nın 169. maddesine aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.

Danıştay 6. Dairesi’nin Fırtına Vadisi için verdiği kararda da üstün kamu yararının Fırtına Vadisi’nde HES yapılarak enerji üretiminde değil, doğal çevrenin korunmasında olduğu belirtilmiştir. Fırtına Vadisi Hidroelektrik Santrali Projesi için hazırlanan ve Çevre Bakanlığı tarafından olumlu karar verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporunun iptal kararını onaylayan Danıştay 6. Dairesi, üstün kamu yararının ekonomik menfaat ve kazançtan önce gelen; doğal kaynakları ve çevreyi krouma sonucu elde edilecek yarar olarak görmüştür. Yine, Bursa 2. İdare Mahkemesi’nin 25.05.2006 tarih ve 2005/1080 sayılı kararında üstün kamu yararı, “kamu sağlığı ve milli güvenlik gibi toplumsal menfaatler ile çevre ve doğal kaynakların sağladığı yaşamsal faydaların bir bütünü olup her türlü ekonomik gaye ve kazançtan daha öncelikli olan en üst toplumsal yarar” olarak tanımlanmıştır. Bu karardan çıkan sonuç, “halk sağlığı” ve “kamu güvenliği” gerekçelerinin yanı sıra “çevre ve doğa koruma” gerekçesinin de üstün kamu yararı için yargı kararlarında yer almaya başlamasıdır.

Bu arada, üstün kamu yararını belirleyecek en önemli araç ÇED raporları olacaktır. Bu nedenle çevreye zarar verme olasılığı yüksek kimi faaliyetler -petrol arama, maden arama, nükleer enerji yatırımları vb.- ÇED kapsamı dışına çıkarılmaya çalışılmaktadır.

hires-e1403304546207-1

Kamu yatırımları, sanayileşme, ekonomik gelişme ve büyüme, istihdam yaratma, gelir sağlama hedefleri ile çevre koruma hedefleri arasındaki çelişki günümüzde artık tartışma götürmezdir. Ekonomik kaygılarla yapılacak yatırımlar uzun dönemde kaçınılmaz olarak doğal dengenin bozulmasına, doğal kaynakların tükenmesine, biyolojik çeşitliliğin yok olmasına neden olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak maliyetler ve ekonomik kayıplar çok daha yüksek olacaktır. Bu nedenle üstün kamu yararının ekonomik gelişme ve büyüme için yapılacak yatırımlarda mı yoksa çevreyi korumada mı olduğu sorusunun yanıtı devletin çevre koruma politikalarında benimseyeceği yaklaşımla yakından ilgilidir.

Kaynaklar

Duru, B. (2003), Kıyı Politikası, Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara

Doğanay, Ü. (1974) “Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları“, Mimarlık, No:7, S.129, ss.5-6

Geray, C. (1989) “Doğal Çevreyi Korumada Toplum Yararı Sorunsalı“, Tarım ve Mühendislik, S.33, ss.37-38

Keleş, R. (2000) “Kent ve Çevre Değerleri Bağlamında Kamu Yararı Kavramı“, Mekan Planlama ve Yargı Denetimi, Melih Ersoy, Çağatay Keskinok (Der.), Yargı Yayınevi, Ankara, 22.1-13

Keleş, R. (2010), Kentleşme Politikası, İmge Yayınları, Ankara

Mengi, A. ((2010), “Kamulaştırmanın Çevreye Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme“, Kamu Yatırımları İçin Arazi Edinimi ve Kamulaştırma Uluslararası Sempozyumu, 14-18 Haziran 2010, Ankara

Onar, S.S. (1966), İdare Hukukunun Umumi Esasları Cilt II, 3. Baskı, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul

Turan, M. (2009) Türkiye’de Kentsel Rant; Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi, Ankara

* Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Derleyen: Melih Ersoy, Ninova Yayıncılık, 2. Baskı, Nisan 2016, İstanbul ss.173-174

 

Yeni yılın ilk sabahına zamlarla uyanmak…

Ali Rıza Avcan

Evet, her yıl olduğu gibi bu yıl da güne içtiğimiz suda, tükettiğimiz enerjide, kullandığımız ulaşımda zamlarla başladık…

Artık bundan böyle, tabii ki yeni bir zam yapılmadığı sürece; otobüse, vapura, metroya ve İZBAN’a daha pahalıya binip, daha büyük rakamlı su faturaları ödeyeceğiz, otoparklar için daha büyük ödemeler yapacağız, katı atık ve su bedeli ile ilgili faturalarımız daha fazla kabaracak, köprülerden, tünellerden ve otoyollardan geçen ve geçmeyen araçların parasını devlete verdiğimiz vergi, harç ve ücretlerle ödemeye çalışacağız.

Hatta, İZBAN’da uygulamaya konulan “gittiğin kadar öde” sistemine göre elimizdeki İzmirim Kart‘ta en uzak istasyonun ulaşım bedeli olan 6,48 lira olmadığı takdirde İZBAN’a bile binemeyeceğiz.

28 Aralık 2017 tarihinde yapılan Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda öğrendiğimiz yeni bilgilere göre, bu “gittiğin kadar öde” uygulaması 2017 yılında merkez kent olarak tanımlanan 1. bölgeden 2, 3 ve 4. bölgelere giden tüm ulaşım araçları için de geçerli olacak; böylelikle “gittiğin kadar öde” uygulaması tüm İzmir’i kapsamına alacak.

izmir-de-ulasima-buyuk-zam-geliyor-ve-gittigin-kadar-ode-sistemi-tn-play

Öte yandan hazırlanan yeni tarifede en dikkat çeken nokta ise, 60 yaş kartlarının kullanımdan kaldırılması oldu. 125 TL karşılığında 60-65 yaş arası vatandaşların satın aldığı ve 10.00-16.00 ile 19.00-24.00 saatleri arasında yaşlılara sınırsız biniş imkanı tanıyan kartların yerine yeni bir ücret tarifesi belirlendi. 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu zamları, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından duyurulan % 14.47 düzeyindeki 2017 Ekim ayı yurt içi fiyat endeksine dayandırıp yaptıkları % 10 oranındaki zammın bunun altında kaldığını ifade ederek savunmaya kalksa bile İzmir’deki yaşamın bundan böyle pahalılaşan belediye hizmetleriyle dayanılmaz bir düzeye çıktığı da kesin…

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminde olduğu bir belediye…

Cumhuriyet Halk Partisi son yıllarda emekçiden, işçiden yana, emeğe saygı duyan bir parti olduğunu yüksek sesle ifade edemese de kendisinden beklenen açıkçası bu!

Kentte yaşayan işsizlerin, yoksulların, dar gelirlilerin, emeklilerin, gençlerin ve öğrencilerin yaşamını kolaylaştırmak, İzmir’i yaşanabilir bir kent haline getirebilmek….

Oysa son yıllarda bu kent gittikçe yaşanmaz hale geliyor ve İzmirli bunu bir şikayet olarak daha fazla dile getirmeye başlıyor.

Sayısı her geçen gün artan gökdelenler, yersiz gereksiz yatırımlarla Arap saçına dönüşen trafik, büyük projelerle halkın kullanımına kapatılan geniş kamusal alanlar, kesilen zeytin ağaçları, açılan yeni taş ocakları, sayısı her geçen gün artan RES’ler ve balık çiftlikleriyle ortaya çıkan doğa talanı ve bütün bunların üstüne gelen bu zamlar…

Keşke her yılın başında, küçük esnaf zihniyetiyle ulaşım ve içme suyu ücretlerinin ne oranda artacağını hesaplamak ya da İzmir’deki belediye hizmetlerinin bedelini gelir düzeyi daha yüksek Ankara ve İstanbul gibi kentlerle mukayese edip teselli bulmak yerine; işsizi, yoksulu, dar gelirliyi, emekliyi, genci ve öğrenciyi rahatlatacak sosyal politika, strateji ve çözümler üretebilseler, zarar ve zamlara neden olan yanlış yatırım kararlarıyla işletme sorunlarını gözden geçirip akraba, eş, dost, tanıdık ve partililer ile şişirilen bilgisiz ve deneyimsiz kadroları azaltsalar, sağdan soldan derlenen yönetici kadroların kalitesini yükseltmek için çalışsalar ve yeni yeni sorunları oluşturmak yerine kalıcı çözümler öneren toplumcu bir belediye haline gelebilseler…

Ya da başka bir yönteme başvurup; “biz acaba nerede yanlış yapıp ürettiğimiz hizmetlerin maliyetlerinin yükselmesine neden oluyoruz” ya da “şirketlerimiz niye devamlı zarar ediyor” diye sormaları, kendi kendileriyle hesaplaşmaları beklenir.

Tabii bu hesaplaşmayı sadece kendi başlarına değil; tüm açıklığıyla birlikte bizlerle birlikte yapmaları, hepimizin yaşamına değen bu yanlış ve eksikliklerin nedenleriyle çözümlerini bizlerle birlikte araştırıp bulmaları gerekiyor.

Çünkü, böylesi bir uygulama bizleri; yani halkı, işin içine çekerek ve verilecek kararlara ortak yaparak sorumluluğu da paylaşmamıza ve o işi sahiplenmemize yol açabilir.

Nitekim Brezilya’nın toplumcu belediyecilik uygulamalarıyla ünlenen Porto Alegre kentinde “Katılımcı Bütçe” adı verilen yöntemlerle tam da bu yapılmakta, paylaşımla ilgili tüm mali kararlar yaşanılan bölgelerin birbirinden farklı yoksulluk düzeyleri dikkate alınarak halkın bilgisi içinde halkla birlikte verilmektedir.

Bizde ise, belediyeler bırakın halka bilgi verip danışmayı; bu tür maliyet ve hesapları gösteren tüm bilgi ve belgeleri büyük bir titizlikle halktan saklıyor, en basitinden içme suyunun maliyet hesabının bilinmemesi için özel bir çaba gösteriyor. Çünkü o bilgi ve belgelerin o güne kadar söylediklerini yalanlamasından ve gerçeğin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Belediyelerle onlara bağlı şirketlerin mali performansı ile ilgili bilgilerin halktan kaçırılmasının en son örneği ise, BİMER aracılığıyla öğrenmek istediğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 17 şirketin bütçe, bilanço, kar-zarar cetveli ve çalıştırdıkları insan sayısı ile ilgili temel bilgilerin önce “şirketlerimiz Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmiyor” ya da “bu bilgiler ticari sırdır, verilemez” gerekçesiyle defalarca reddedilmesi; ardından da Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun verdiği 6 Kasım 2017 tarihli aksi karar doğrultusunda, “bu bilgileri şirketlerden derleyip toparlayıp size ileteceğiz” şeklindeki cevabın üzerinden (şimdilik) koskocaman bir 1,5 ayın geçmiş olmasına karşın bu bilgilerin henüz elimize ulaşmamış olmasıdır.

Bu son durum da bizi, belediye şirketleri ile ilgili yaşamsal bilgilerin belediye yöneticileri tarafından bile bilinmediğini ve bütün bu bilgileri bir araya getirmek için 15 Kasım 2017 tarihinden bu yana harıl harıl çalıştıkları gibi komik bir sonuca götürmekte.

Tabii ki bütün bu söylenip yazılanları, sadece yerel yönetimler düzeyinde bırakmayıp; aynı zam uygulamalarını “fiyat güncellemesi” adı altında daha büyük boyutlarda yaşama geçirerek hepimizin daha fazla yoksullaşmasına neden olan merkezi iktidarlar için de dile getirmeli, halkın yoksullaşmasına neden olan bu politikalara hem merkezi hem de yerel yönetimler düzeyinde karşı çıkabilmeliyiz.

Kamu Yararı 001

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumlar sonucunda;

Bugünden başlayarak, belediye ve şirketlerin mevcut mali durumunu gösteren bilgi ve belgelere ulaşıp o bilgiler ışığında kötü yönetimin bu zarar ve zamlardaki payını görüp sorumlulardan hesap sorabileceğimiz demokratik, katılımcı, eşitlikçi ve saydam bir sistemin oluşumu için hem ülke hem de yaşadığımız kentler ölçeğinde mücadele etmemiz gerektiği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

Orman Genel Müdürlüğü 3. Fotoğraf Yarışması

2017 yılı içinde Orman Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 3. Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren ve sergileme değer bulunan toplam 58 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

001
Birincilik Ödülü – Selim Kaya – “Kızıl Geyik, Çatacık Ormanı, Eskişehir
002
İkincilik Ödülü – Mustafa Kılınç – “Bakış
003
Üçüncülük Ödülü – Selim Kaya – “Vaşak, Çatacık Ormanı, Eskişehir
004
Mansiyon – Arzu İbranoğlu – “Ağaçkakan
005
Mansiyon – Erhan Karadeniz – “Merak
006
Mansiyon – Ömer Kıraç – “Kızgın Erkek
007
Mansiyon – Mustafa Erbaş – “Leylek
008
Mansiyon – Gürkan Öztürk – “Bozcaarmut
009
Sergileme – M. Bilgehan Tuzcu – “Sincap
010
Sergileme – Sümeyye Gökçen Özkaplan – “Sarmaşıklar
011
Sergileme – Onur Kırkaç – “Minik Gezinti
012
Sergileme – Rıdvan Hoşgör – “Kırlangıçkuyruk
013
Sergileme – Kazım Kuyucu – “Leylekler Vadisi
014
Sergileme – Ragıp Sarı – “Kukumav
015
Sergileme – Caner Başer – “Akbaba
016
Sergileme – İsa Cıda – “Kış
017
Sergileme – Mustafa Öztemiz – “Sincap
018
Sergileme – Hakan Yaralı – “Şavşat
019
Sergileme – Ali Kahveci – “Boyunçeviren
020
Sergileme – Devrim Özgür Ünlü – “Örümcek
021
Sergileme – Eren Aktaş – “Kirpi
022
Sergileme – Merve Arslan – “Sincap
023
Sergileme – Murat Atçı – “Bird
024
Sergileme – Murat Aslankara – “Küçük geyik
025
Sergileme – Zehra Çöplü – “Yaban Domuzu
026
Sergileme – Akın Acar – “Ormanların Sakinleri
027
Sergileme – Mustafa Kurtbaş – “Yedigöller
028
Sergileme – Münevver Ulusoy – “Yaz atmacası
029
Sergileme – İbrahim Tunca – “Taş kuşu
030
Sergileme – İdris Ölmez – “Anadolu yaban koyunu
031
Sergileme – Selim Kaya – “Dağ ceylanı, Amanos Dağı, Hatay
032
Sergileme – Fikret Yorgancıoğlu – “Çitkuşu
033
Sergileme – Mehmet Açık – “Sığırcık
034
Sergileme – Erhan Karadeniz – “Karabaşlı iskete
035
Sergileme – Sacit Bulut – “Kulaklı orman baykuşu
036
Sergileme – Gültekin Kayalar – “Orman melikesi
037
Sergileme – Tamer Çimen – “İbibik ailesi
038
Sergileme – Özgür Kalay – “Atmaca
039
Sergileme – Ali Şenel – “Zirvedeki geyik
040
Sergileme – Adem Adakul – “Baran engereği
041
Sergileme – Erhan Başyiğit – “Orman ağaçkakanı
042
Sergileme – Ayhan Özdemir – “Asaletim yeter
043
Sergileme – Erman Kırankaya – “Tavşan
044
Sergileme – Erman Kırankaya – “İshakkuşu
045
Sergileme – Arif Bayram Terzioğlu – “Orman
046
Sergileme – Aysen Karadeniz – “Kışa hazırlık
047
Sergileme – Nevzat Uçak – “Evimiz
048
Sergileme – Hasan Güzel – “Yılan
049
Sergileme – Sedat Tezgül – “Geyik
050
Sergileme – Murat Adıyaman – “Sümbül’ün sakinleri
051
Sergileme – İsmail Kılıç – “Kızıl şahin
052
Sergileme – Zafer Çankırı – “Alakarga
053
Sergileme – Yılmaz Keleş – “Bursa, sis
054
Sergileme – Heves Yüce – “Tilki
055
Sergileme – Nır KOcaman – “Gelincik
057
Sergileme – Esat Altındal – “Cesaret
058
Sergileme – Reşat Günal – “Saklanan
056
Sergileme – Ogün Aydın – “Ormanda çıvgın

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Ali Rıza Avcan

“1955, Ankara” doğumlu biri olarak kendimi hem Ankaralı, hem baba memleketimin Şile olması nedeniyle İstanbullu, hem de son 20 yılımı İzmir’de yaşamış olmam nedeniyle İzmirli hissederim.

O nedenle, bu üç coğrafyanın bileşimi ile ortaya çıkan bir zenginliğe sahip olduğumu düşünürüm.

İstanbul’u çocukluğumun yaz tatilleri nedeniyle tanımaya başladım. Her sene en az bir ayın geçirildiği Heybeliada, Fatih, Eyüp ve Üsküdar’ın Kısıklı ve Fıstıkağacı semtleriyle Şile ve Ağva coğrafyası bende yoğun akrabalık ilişkilerinin zenginleştirdiği anılar bırakmıştır.

Heybeliada‘da Deniz Harp Lisesi‘nde öğretmenken lojmanlarda, emeklilik sonrasında da İnönü köşkünün hemen yanındaki kubbeli muhteşem köşkü alıp orada yaşayan Sabri amcam ve Neziha yengem, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla bizi İstanbul’da karşılayan ilk akrabalarımız olurdu.

Ardından o tarihlerde İstanbul İtfaiye Müdürü olan ve Independenta tankerinin yandığı o meşhur İstanbul yangınında günlerce eve uğramayan Tarık Özavcı ve Nezihe halam bizi Fatih‘deki merkez itfaiye binasının üstündeki lojmanda ağırlardı. Geceleri uykumun arasına giren itfaiye sirenleri bu misafirliklerden hatırladığım şeylerdendir.

Eyüp Kırkmerdiven‘de Piyer Loti Kahvesi‘ne yakın oturan ve bana hep “soyum sopum” diye hitap eden Semiha Halise halam, eşi Fehmi enişte ve oğlu Metin abi ise beni hem Eyüp‘ün hem de Haliç‘in o büyüleyici atmosferine sokan akrabalarımdı.

Üsküdar‘ın Kısıklı semtinde oturan Saime halam, Emin eniştem, kuzenlerim Vecdi abi ve Şeyma abla ise o çevredeki ahşap evleri ve tarihi Üsküdar-Kısıklı tramvayını hatırlamama neden olurlar.

Net bir şekilde hatırladığım diğer bir anı ise, hangi yıl olduğunu bilmediğim bir tarihte Galata Köprüsü’nün Eminönü’ne yakın kısmında köprüye Haliç yönünde n bağlı ve etrafı brandalarla kaplı “Deniz Müzesi” adı verilen bir teknede sergilenen “Yaşar” isimli foka aittir. 

istanbul-un-1950-ve-1960-lardaki-nostaljik-710785_5014_9_bBabamın Şile‘deki, eski adı Heciz, yeni adı Yeşilvadi olan köyü ise bende unutulmaz anılar bırakmıştır. Aziz amcamın mandaları, mandaların çektiği arabalar, harmanda bindiğim düvenler, meşe ormanlarının içinde Güzin abla ile bana saldıran boğa, geceleri tüm bir köy halkının el birliği ile soyduğu mısır koçanı tepeleri, köy gençlerinin yaptığı mehtap yürüyüşleri, Pazar günleri köye gelen Migros kamyonu ve beraberinde getirdiği özlemle beklenen beyaz ekmek “francala“, Neriman yengemin benim için bahçedeki fırında yaptığı “esmer ekmek“, biz gelmeden önce babanemin özenle hazırladığı Çerkez peynirleri ve yoğurtlar, evin bahçesinde kilimlerle yaptığımız çadır-evler, hafta sonlarında Şile’den dönen Zeki Müren‘e el sallamak amacıyla evin önündeki uzun bekleyişlerimiz, çevredeki Darlık, Avcıkoruve Ömerli köylerine yaptığımız akraba ziyaretleri, çoğu kez hafta sonu gittiğimiz Şile‘nin Kumbaba plajı… 

Dönüşte de tüm haşmetiyle bizi karşılayan Haydarpaşa Garı ve Anadolu Ekspresi‘yle kompartımanının içinden seyrettiğim Erenköy, Suadiye, Göztepe civarındaki yeşillikler içindeki güzel köşkleri hatırlarım…

Bu yıllarda -ne yazık ki- hiçbir şekilde İstanbul’u bir bütün olarak öğrenemedim… Belleğimde hep bölük pörçük, sadece gidilen yerlere ilişkin anılar ve mekan kırıntıları oluştu…

Ama daha sonra 1981 yılında İstanbul’a yerleşince tüm bir İstanbul’u öğrenmek için özel çaba gösterdim. Yürüyüp seyrederek, fotoğraflayıp okuyarak; hatta aynı yere defalarca giderek, örneğin Arkeoloji Müzesi için dört ayrı hafta sonunu ayırarak öğrenmeye çalıştım İstanbul’u… Böylelikle hem ayrıntıları hem de bu ayrıntılar üzerinden tüm bir İstanbul’u öğrenmem, puzzle’ın parçalarını birleştirmem mümkün oldu…

O nedenle, daha sonraki yıllarda yurt içinden ya da dışından gelen birçok arkadaşımı, dostumu İstanbul’u gezdirme, anlatma ve öğretme fırsatını yakaladım.

1990’lı yıllarda ise, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut‘un danışmanlığını yaptığım dönemde inceleme amacıyla onlarca dosya içinde teslim edilen 1940-1970 dönemi Hilmi Şahenk fotoğrafları ile o dönem İstanbulu’nu tüm ayrıntılarıyla öğrenme fırsatını bulmuştum.

Bu hafta sonu, Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu‘nun yakın zamanda yayınlanan “Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul” isimli kitabını İzmir’deki kitapçılarda zorlukla edindikten sonra sayfalarını karıştırmaya başladığım Basmane Garı’ndaki küçük çay bahçesinde, arka planda Zeki Müren’in “Geceler” isimli o ünlü şarkısını dinlerken yine aynı duyguları hissederek çocukluğumun ve yetişkinliğimin o eski İstanbulu’na gittim ve kitaba konu olan 1950’li yılların İstanbulu ile ilgili kıyısından köşesinden birçok anıya sahip olduğumu fark ederek yılbaşı tatilinde bu güzel kitabı okumaya karar verdim.

_210025

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Yazarlar: Güven Gürkan Öztan – Serdar Korucu

Doğan Yayıncılık, Aralık 2017, 459 sayfa

Yazarlar Hakkında

Güven Gürkan Öztan
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Tezi, 2011 yılında aynı adla kitaplaştı. Türkiye’de resmi ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, azınlıklar, çocukluk ve militarizm konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum, Praksis, Mülkiye Dergisi, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri adlı derlemeye imza attı. 2014 baharında Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan, BirGün gazetesi köşe yazarı ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.

Serdar Korucu
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. TV8’de başladığı meslek hayatını Skyturk, Business Channel, 6News, Cem TV, TRT1, TRT2 ve A Haber’de haber merkezi ve haber program bölümlerinde editör-yapımcı-danışman olarak sürdürdü. Beş yıldır CNN Türk’te editör olarak çalışıyor. Radikal, Bianet, Agos, Avlaremoz ve BirGün’e dezavantajlı gruplar özelinde insan hakları haberleri ve röportajları yapan, Atlas dergisine dosyalar hazırlayan Serdar Korucu’nun yazıları Express, AltÜst, Taraf ve Milliyet Kitap ekinde de yayımlandı. Korucu’nun, 2009 yılında Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu, 2013’te Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra, 2014’te Aris Nalcı’yla birlikte hazırladığı 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965, iki ciltlik Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 ve 2016’da Misafir adlı kitapları yayımlandı.

Kitap Hakkında:

Tutku, Değişim ve Zarafet, İstanbul’un 1950’li yıllarına, Türkiye insanının mutlu hatıralarına dokunuyor. Değişimin başladığı, Osmanlı’nın hâlâ hatırlandığı, kentin hüznüne rağmen insanların kendini tatlı bir huzura bıraktığı zamanlar. Siyah beyaz fotoğraflarda kalmış unutulmaz yıllar… 

Elinizdeki kitap işte bu zamanın insanlarının ve gündelik hayatının izini sürüyor. İnsan hikâyelerini, gündeliğin ritmini, parıltılı yaşamlardan şehre tutunamayanlara uzanan geniş bir yelpazeyi konu alıyor. Kimi zaman İstanbul’un varsıl yüzünü anlatırken kimi zaman merceğini şehrin kuytu köşelerine çeviriyor. 

Adadaki görkemli konaklardan gecekondu mahallelerine, plaj eğlencelerinden iş cinayetlerine, modaevlerinden batakhanelere uzanıyor. İmar harekâtı ile değişen şehrin topografyasına yine dönemin İstanbullusunun gözlerinden bakıyor. Yeni gelen vapurlarla heyecanlanıyor, şehrin artan trafiğinde saç baş yoluyor, troleybüste gezip son kalan arnavut kaldırımlarını arşınlıyor. 

1950’lerde çocuk oluyor, genç kadın oluyor, hasta oluyor, işçi oluyor, patron oluyor. Her birinde zarafet ile tutkuyu değişim rüzgârlarına yelken yapıyor. 

Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu, eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında adeta yeniden şekillenen İstanbul’un 1950’li yıllarının izini sürüyorlar; 

tutkunun, değişimin, zarafetin ve bolca hayal kırıklığının…

DR-GFWVX4AAeRNO

İçindekiler

Başlarken: Eski ile yeninin, zenginlik ile yoksulluğun bir aradalığı… Amerikanlaşma… Dönüşen kültürel kimlik… Hem vali hem belediye başkanı: Fahrettin Kerim Gökay… İmar operasyonları…

İstanbul’da yaz: Zevk ve kahır – İstanbul’un sayfiyeleri… Barakalar görkemli yazlıklara karşı… Artan bisiklet sorunu… İstanbul’un kuğu misali sayfiye vapurları… Plaj kültürünün dönüşümü… Susuzluk çilesi… Parklar ve bahçeler… UNutulmaz yaz kampları…

İstanbul’da eğlence ve sanat alemi – Rock’n roll… Gazinolar… Beyoğlu’nun olmazsa olmazları… Eğlence turizmi… Yılbaşı partileri… Ses yarışmaları, açılışlar, düğünler… “Orduya şükran1 konserleri… Sinemaya aşık şehir… İstanbul Sergisi…

Nadir zevkler, özel lezzetler – İçkiyle anılan semtler… Meyhanelere mühür… Demlenme kültürü… Şarap kalitesini yükseltme çabaları… Likör ikramı geleneği… Lokanta kültüründe değişim… Kulüp ve otel mutfakları…

İstanbul’da şıklık ve güzellik tutkusu –  Modada dönüm noktası… Marilyn Monroe gibi olmak… Menderes modası… Zeki Müren mağazası… Meşhur Beyoğlu terzihaneleri… Gazeteleri süsleyen krem reklamları… Kolonya tutkusu…

Hem zaruret hem marifet: İstanbul’da alışveriş – Günlük alışveriş… Balığın bol olduğu yıllar… Dar Gelirlinin dostu makarna… Mutfağın yeni baştacı margarin… Seyyar satıcılar… Marka rekabeti… Migros Türkiye’de… Geleneksel tatlardan yeni lezzetlere…

1950’lerde İstanbul’da çocuk olmak – Okuma zevki… Çocuk dergileri… Çocuklar ve sinema… İstanbul’da çocuk parkları… Toplu sünnet törenleri…

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi: 1950’lerin İstanbulu’nda sağlık – Yeni hastaneler, yeni okullar… Veremle mücadele… İşçi hastaneleri… Süreyyapaşa İşçi Sanatoryumu… Ortadoğu’nun en büyük sivil hastanesi… Ailelerin korkusu rüyası çocuk felci…

İstanbul’un karanlık yüzü – Şehrin emniyet meselesi… Kadınlara yönelik şiddet ve taciz… Sarıyerli Sevim… Salacak canavarı… Zamane hırsızları… Çocuk hırsızlar… Esrar tekkesi… Karakol halleri… Batakhaneler ve randevuevleri…

Politik karşılaşmaların kenti İstanbul – Aşk-nefret ilişkisi: Türkiye-Yunanistan… YUnan kral ve kraliçesi İstanbul’da… Muhafazakarların “Ayasofya Camii” rüyası… İlk “fetih” filmi… Fetih kutlamaları… Devrim kanunlarına muhalefet… 50’li yıllarda İstanbul’da işçi hareketleri…

1950’lerde İstanbul’da gayrimüslim olmak – 6-7 Eylül… Korunmasız kalan İstanbullu gayrimüslimler… İmar hareketine kurban giden kiliseler… Neve Şalom… İstanbul’dan İsrail’e göç… “Vatandaş Türkçe konuş” yeniden… Olaylı Ermeni patriği seçimi… Türklüğü aşağılama…

1950’lerde Müslümanların İstanbulu – 1950’lerin gözde Müslüman ibadethanesi… Marmara Denizi’ne düşen Karaköy mescidi… Ramazan ayında İstanbul… Ramazan alışverişi… Kurban Bayramı macerası…

İstanbullunun çilesi: Yollar ah yollar – Tramvaylar gidiyor otobüsler geliyor… Toplu taşıma sorunu… Anadolu hattı ve hazin akıbeti… Arabalı vapurlar… Asma köprü sevdası… Banliyö hattı… Yerin altında seyahat denemeleri…

İkamet ve yeniden imar arasında yaman çelişki – Günah keçisi gecekondular… Gecekondu yıkımları… Ev sahipleri ile kiracılar arasında bitmeyen mücadele… Kapıcı ücretleri… Kabristanlarda peyzaj… İstanbul’da imar seferberliği… Yüksekkaldırım’ın kaybolan merdivenleri…

Kaynakça

 

Yaşamak…

YAŞAMAK

Birbirimize verecek ellerimiz var,
uzaklara götüreyim sizi, tutun elimden.
Bunca yaşadım, yüzüm değişti durdu,
aştığım her eşikte,tuttuğum her elde
baktım kardeş bahar daha canlı, daha taze.
Kendine ayırdı o iğreti bozgunu, ölümü,
yumulup açılan beş parmaktaki geleceği bana.
Yaşadım, gördüm, anladım her şeyi.
Başkalarıydı beni yaşatan, insanlardı.
Aktı yüreğimde bir başka yüreğin kanı.
Azalmadı çocukluğum şu kadarcık
aklığı önünde kör, enez kızların,
incecik sarı aydan güzeldi o kızlar,
yaşamanın yollarına vuran aydan,
yollar köpüktendi, ağaçtandı, çiğden, sisten.
Tek başına çıkmaz ki ortaya körpe beden,
çıkmaz tek başına yeryüzüne, toprağa,
ilk peşin yel, yağmur, soğuk beşikte sallar,
sonra yaz gelir, tam bir erkek yapar onu.
Uzanan her elde iyiliğim var.
Yalnızlık ölümdür ölüm.
Sevinçten öfkeye değin, öfkeden ışığa,
her gün, her saat, yerde, gökte,
canlıda, cansızda yonttum kendimi,
yazlar, kışlar geçti, ben dinç kaldım,
yaşadım, yaşadıkça güç geldi bana,
işte şimdi tam bir delikanlıyım,
yıkıntım üstünde kanım dimdik ayakta.
Birbirimize verecek ellerimiz var.
Daha güzel değil hiç bir şey
birbirimize bir orman gibi bağlanmaktan,
yerleri göklere kavuşturmaktan, gökleri geceye.
O bitmez tükenmcz günü doğuracak geceye.

Paul Eluard, Çeviren: A. Kadir, Asım Bezirci

Zeytin 001

 

 

 

 

 

 

Ahmet Telli şiirleri…

DİRENİŞ ŞİİRLERİ

Durmadan şehitler verdik

ama direndik sokak sokak

inatla taşıdık barikatlara umudu

dünyanın dörtbir yanına

selam uçurduk

ve sürdük namluların karnına

cehenneme dönmüş yüreklerimizi

 

ve içimizin yanan sularında

şahlanıp duran bir küheylan vardı

yeri tozuturken göğe küfrediyor

ve taşıyordu bunca kavganın

bir türlü kabuk bağlamayan yarasını

Barikatlar kanlı, gökyüzü dumanlıyken

kalbimizdi, cankuşumuzda parçalanan

 

Bulutlar geçerdi üstümüzden yağmursuz

kuşlar geçerdi her biri ölü kuşlar

umut bir küheylanın son bakışı

bir nehrin denize ulaşamadan kuruyuşu

Türküler kalırdı bize, türküler ve türküler

ve şimdi tarihin tekerleğini

öylece bağlıyorduk öfkenin yelesine

women-of-the-paris-commune

DÖVÜŞEN ANLATSIN 

Elimizde acının kehribar tesbihi

ki kayıp durmakta parmaklarımızdan

Ey şair

yine bölük pörçük anlattın

yine eksik bıraktın bir şeyleri

gün devrilmekte ama sen

tutmamışsın acımızın çetelesini

 

Sen sus artık, bize bundan sonrasını

dövüşen anlatsın

1830Delacroix_-_La_liberte_guidant_le_peuple

YOL AYRIMI

Bir yol ayrımına getirdi bizi zaman

ki daha kurtarılmış değil seher türküleri

dağları kuşatan çakal sesleri dinmiş değil

hala tütüp durmakta acılarımızın dumanı

konup göçmedeyiz mayınlı topraklarda

ama unutmayalım, bir yol ayrımındayız artık

bellidir geçmiş ile gelecek

 

Bellidir

geçmiş ile gelecek arasında kalan

Eylem-01-12-16-1

Yorgun bedenini toprağın soğuk karnında

nasıl dinlendirirse durgun bir göl

ve nasıl bırakırsa kendini gölün ortasında

suyun öpüşken dudaklarına bir netgiz

öylece vermişti sessizliğin ellerine kendini

sabrı demleyip duran bir derviş gibi gece

Sessizliğin ve bekleyişin

katran gibi yayıldığı

            ve yayılıp

                    bütün sokakları

                           caddeleri

                                  varoşları

                                   boğduğu bir suskunluktu bu

Yaprak kıpırdamıyor

soluk bile almıyordu kent

Tam bu anda

         birdenbire parçalandı

                  sessizliğin

                           billur fanusu

Birer masal canavarı gibi

          dörtbir yandan

                    ışıklar saçarak

                               çığlık çığlığa böldü geceyi

                                       panzer sesleri

ve dokuz on yaşlarında bir çocuk

çığlıklarla uyandı düşlerinden

“Zulüm ıslık mı çalıyor”

                                     dedi korkuyla

                       “zulüm ıslık mı çalışyor sokaklarda”

Ve tam o anda

                    grev davulcusu

                    vurdu ilk tokmağı

                     gerilmiş karnına

                            davulun

Sonra annesinin yumuşak

                     okşayışlarıyla çekildi çocuk

                     güvenliğin

                              dingin sularına

Grev çadırlarının kurulmakta olduğu fabrikayı

çelik zırhlı

          teneke yürekli

          şövalyeler gibi saran panzerler

          yaralı bir hayvan gibi

                    çığlık atıyordu

                              aralıksız

Sanki firavun saraylarının kubbelerinde

          göktanrı kırbaç sallıyor

                   vce köleler

                    pramitlere taş çekiyorlardı

Denilebilir ki

         bir kıvılcımla tutuşacaktı bütün orman

         başlayacaktı belki de o an

                   bir büyük yangın

Ve o gece annesinin kucağında

ilk tarih dersini dinledi çocuk

grev davulcusundan

be2a3bc9b8d1964f5dec39b0db12f118

 

 

Sözlük’ten: Akıllı Kent

Aliye Ahu Akgün

Akıllı kent (smart city) kavramı 1990 yılından bu yana kullanılan, kentsel üretim ve büyümede iletişim altyapısının rolünü tanımlamaktadır (Caragliu v.d., 2011). İlk ortaya atıldığı günden bu yana bilgi ve iletişim teknolojilerinde (BİT) gerçekleşen gelişmelerle tanımı farklılaşan akıllı kent kavramı politikacılar tarafından kentlerin rekabet profillerinin arttırılabilmesi için oldukça sık kullanılan stratejik bir araçtır.

Caragliu ve arkadaşları akıllı kenti “insan ve sosyal sermayeye yatırım yapan, geleneksel (ulaşım) ve modern (BİT) iletişim alt yapısının, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve yüksek yaşam kalitesini sağlamış, doğal kaynakların yönetimini katılımcı yönetişimle sağlayan kent” olarak tanımlamaktadırlar. Bu bağlamda, bir kentin akıllı olabilmesi için 7 temel ölçütün gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu ölçütler Viyana Teknik Üniversitesi Bölge Birimi’nde yapılan bir araştırmada geleneksel ve neo-klasik kentsel büyüme ve kalkınma kuramları ışığında belirlenmiştir. Bu ölçütler; akıllı ekonomi, akıllı hareketlilik, akıllı çevre, akıllı toplum, akıllı yaşam ve akıllı yönetişimdir.

Akıllı Şehir 001

Akıllı kent  kavramı üzerine yapılmış pek çok eleştirel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan ilki, akıllı kent olmaya çalışırken yeni teknolojik ve ağ yapısının olası olumsuz etkilerinin göz ardı edilebileceğidir. (Graham ve Marvin, 2001) Bir diğeri ise akıllı kent olmaya çalışırken potansiyel kentsel kalkınma alternatiflerinin değerlendirilemeyeceğidir. (Hollands, 2008). Akıllı kent odaklı stratejiler özünde iş-odaklı, sermaye-odaklı stratejiler olduğundan uzun erimde kayıplara neden olabileceklerdir. (Hollands, 2008; Caragliu v.d. 2011) Son dönem araştırmalar, akıllı kent stratejilerinin sadece BİT altyapısı değil çok boyutlu ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.

Kaynaklar:

Caragliu, A. ve Nijkamp, P. (2008); “The impact og regional absorptive capacity on spatial konwledge spillovers“, Tinbergen Instıtute Discussion Papers 08-119/3, Amsterdam: Tinbergen Institute,

Graham,  S. ve Marvin, S. (1996); “Telecommunications and the city: electronic spaces, urban place”, London: Routledge,

Hollands, R. G. (2008); “Will the real smart city please stand-up?“, City, c. 12(3), ss.303-320,

Caragliu, A., Del. Bo, C. ve Nijkamp, P. (2011); “Smart cities in Europe“, Journal of Urban Technology,

Florida, R. L. (2009); “Class and Well-Being“; https://www.creativeclass.com /creative_class/2009/03/17/class-and-well-being/


Karşıt düşünce:

Kentleri “marka kent” olabilecekleri hayaliyle birbiriyle yarıştıran neoliberal kapitalizm bu kez de “marka kent” olmanın gereklerinden biri olarak “akıllı kent” olmayı bir rekabet unsuru olarak pazarlıyor…

Bugüne kadar “sürdürülebilir“, “aktif“, “sağlıklı“, “kadın dostu“, “çocuk dostu” gibi akla hayale gelmeyen birçok sıfatla adlandırılan kentlerin başına gelen hallerden biri de onun “akıllı kent” olması hali…

İlk söylendiğinde sanki kentlerin akıllısı olduğu gibi, akılsızı da olurmuş gibi bir algı yaratan bu durum aslında bilgi ve iletişim teknolojisi tekelini elinde bulunduran uluslararası şirketlerin önerdikleri sistemlerin o kentte ne düzeyde kullanıldığını ve bu düzeyin daha da arttırılmasını ifade ediyor. 

Evet, tabii ki bir kentte bilgi ve iletişim teknolojilerinin ileri düzeyde kullanılması önemli ve arzu edilir bir şeydir. Ama anlamlı, verimli ve etkin bir şekilde kullanılmak suretiyle… 

AKILLI-ŞEHİRKullandığınız bilgi ve iletişim teknolojilerinin araştırma ve geliştirilmesi ile ilgili bir çalışmanız olmadığı, sizin önünüze konulan her teknolojiyi gözünüz kapalı bir şekilde kullandığınız ve herhangi bir standart koşulu aramadığınız sürece “akıllı kent” olma adına bu teknolojileri geliştirenleri zenginleştirecek şekilde bir teknoloji çöplüğüne dönüşür ve kullandığınız teknolojiden azami verimi alamazsınız.

O nedenle, “nesnelerin interneti” olarak da adlandırılan “akıllı kent” olmanın koşulu olarak önümüze konulan teknolojilere hayran kalıp onu ne pahasına olursa olsun edinmek amacıyla çaba göstermeden önce o teknolojiyi oluşturan ortam ile onu etkin, anlamlı ve verimli şekilde kullanacak insan faktörüne değer verip, teknoloji ile insan arasındaki ilişkiyi belirleyen ergonomiye önem vermek zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.