Bulutlarda Yaşanmazmış

Kitabın Adı: Bulutlarda Yaşanmazmış, Deniz Lisesi’nden TKP’ye 1967-1994

Yazarı: Reşit Sermet Elçi

Yayınlayan: Verita Yayınları

2. Baskı, İstanbul, Mart 2018, 358 sayfa

r_sermet_elci_bakirkoyluler_derneginde_imza_gununde_h201911_fce38

Yazarı Hakkında: Reşit Sermet Elçi, 1953’te Malatya’da doğdu, İzmir Karşıyaka’da büyüdü. 1967’de Deniz Lisesi’ne girdi, 1970’te disiplin kurulu kararı ile okuldan atıldı.. 1971’de İzmir Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra 1976’da Ege Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mimarlık diploması aldı. 1979’da TKP ile tanıştı. Mimarlar Odası İzmir Şube Sekreterliği, TBKP İstanbul Teknik Elemanlar Üst Komitesi üyeliği ve Üsküdar İlçe Başkanlığı’na seçildi. 1994’de dünyaya, ülkeye ve olaylara siyasetler üstü bakmak gerektiğine karar verdi.

Mimarlık mesleğine 40 yılı aşkın süredir devam ediyor.


Kitabın Tanıtımından:

Sınıf arkadaşım 7148 Sermet Elçi;

Yeni ve gelecek nesilleri, eski ve ağır bedeller ödenmiş derslerden yararlandırmak amacında iken, siyasi anılarda pek görülmeyen bir üslup ile içinde yer aldığı ailesini de yazarak, aslında aileden kopuk anıların olamayacağını gözler önüne seriyor.

Ayrıca bu anılarda, yakın zamanlarda adı konup tanımlanmış ‘mahalle baskısı’ndan önce, ülkemiz- de ayrışmanın en can alıcı şekilde yaşandığı 70’li yıllarda bile aslında mahalle dayanışmasının var olduğuna ve yaşandığına tanık olacaksınız.

İnsanlar çeşitli zamanlarda bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir yol ayrımına geliyorlar. Bunların başta gelenlerinden biri, belki de birincisi; büyüdükleri aile ortamı, anne, baba ve sevdikleri büyüklerinin öğrettikleri veya öğretemedikleri, sevdikleri veya sev(e)medikleri ilk öğretmenleri nedeniyle geldikleri; okur yazar olma ya da olmadan yaşamak yol ayrımıdır. Sermet Elçi’nin nasıl bir tercihte bulunduğunu, çok zor yaşanır ve yazılır anılarını okuyarak göreceksiniz.”

7075, Ali Çubuk

Bulutlarda Yaşanmazmış

 

Hataylı bir ailenin erkek çocuğu olarak Malatya’da doğmak, “Karşıyakalı” bir çocuk olarak yetişmek, ele avuca gelmez bir Deniz Lisesi öğrencisi olmak, askerlikten vazgeçme niyetiyle eve ilk gelişte üniformaya gösterilen ilgi nedeniyle yola devam kararını almak, “devrimci olmayı öğrenmek“, okuldan atılmak, baba gözetiminde lise öğrencisi olmak, çizim yeteneğini fark etme sonrasında mimar olmaya karar vermek ve mimar olmak, inşaatlar yapmak, mimarlar odasıyla tanışmak, hem mimar hem oda yöneticisi olmayı birlikte yürütmek, TKP’li olup solda birliği savunmak, oda düzeyinde mücadele etmek, parti yöneticisi olmak, hayal kırıklıkları sonrasında sorgulamaya başlamak ve bulutlardan aşağılara inmek, “dünyaya, ülkeye ve olaylara siyasetler üstü bakmaya” niyet etmek…

Anlatımı son derece akıcı, bir çırpıda okunabilecek, bunu yaparken kendi yaşam öykünüzle mukayeseler yapabileceğiniz, İzmir ve İstanbul’da mimarlar odası düzleminde verilen ve halen devam eden bir yaşam ve siyaset mücadelesinin öyküsü…  

Hemen alınıp okunması ve 27 yıllık özel bir dönemi bir TKP’linin gözüyle anlatan bu güzel anı kitabının en yakın arkadaş ve dostlara önerilmesi dileğiyle…

 

Ya bundan sonrası…

Ali Rıza Avcan

Evet. Tüm Türkiye’de, özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerde faaliyette olan özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerinin yaklaşan seçim ortamının nimetlerinden yararlanmak amacıyla başlattığı etkili ve başarılı lobi çalışmalarının sonucunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16 Mayıs 2018 tarihli son oturumunda 224 AKP’li milletvekilinin oyu ile kabul edilip 25 Mayıs 2018 tarih, 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“un 14. maddesi ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na eklenen yeni hükümlere göre bundan böyle, Büyükşehir belediyeleri sınırları içinde uzaklık, nüfus ve hattı kullanan yolcu sayısı kriterleri dikkate alınarak belirlenen toplu taşıma hatlarının işletim hakkı, başta özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleri ve birlikleri olmak üzere özel kişi ya da kurumlara ihaleyle verilebilecek. 

x720-I9f

İktidarın yaklaşan seçimlerde kendisine verilecek her bir oy için, kentlerde yaşayanlara, özellikle de ihalelere konu olacak toplu ulaşım hatlarından yararlanan yolculara sormadan özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklere bir seçim rüşveti olarak verdiği bu yeni hakka göre, bundan böyle büyükşehir belediyesi sınırları içinde,

1) Yerleşimlerin şehir merkezine uzaklığı,

2) Taşımanın yapıldığı yerleşimlerin nüfusu ve

3) O hatları kullanan yolcu sayısının,

dikkate alınması suretiyle belirlenip büyükşehir belediye meclisince kabul edilen hatlardaki toplu ulaşım hizmetleri, o bölgedeki özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerine ihaleyle verilebilecek. 

Bu durumda ihaleye katılacaklarda ve kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartlar belediyelerce belirlenecek, taşıma birlik veya kooperatiflerine, belediye bütçelerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlanacaklara ilişkin gelir desteği ödemeleri yapılabilecek.

Böylelikle, ihaleye katılacaklarla kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartların hiçbir kural ya da kritere bağlı kalınmaksızın belediyelerce belirlenmesi suretiyle söz konusu ihalelerin, “adrese teslim ihale” haline gelmesi için gerekli ortam yaratılacak; ayrıca, ücretsiz veya indirimli taşınan yolcular için yapılacak gelir desteği için belediyelere herhangi bir gelir kaynağı verilmeden ya da destek sağlanmadan mevcut belediye gelirlerinden ödeme yapılmasının yolu açılacak. 

Bütün bu düzenlemeler bize, öncelikle büyükşehir belediyesi sınırları içinde büyükşehir belediyelerinin tekelinde olan toplu ulaşım hizmetlerinin, hat ölçeğinde özel halk otobüsü ve minibüs kooperatif ve birlikleri eliyle özelleştirilmeye başlandığını, bu gelişmenin şimdi hatlar ölçeğinde başlatılıp zaman içinde kent merkezi dışındaki tüm toplu ulaşım hizmetlerinin bu yöntemle özelleştirilmesi olasılığının kuvvetli olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, kooperatif ve birliklerin işletmesine bırakılacak toplu ulaşım hatlarının belirlenip büyükşehir belediye meclislerince kabul edilmesinde tarafsızlığı, eşitliği, düzenliliği, sürekliliği ve ülke düzleminde uygulanması gereken bütünlüğü gözeten  bir yasal düzenleme yapılmadan uygulamanın tümüyle belediyelere bırakılmış olması, belediyeler arasında adalet ve dürüstlükten uzak birbirinden farklı uygulamaların gündeme gelmesini sağlayacak; böylelikle belediyeler özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerinin, daha doğrusu bu kooperatif ve birliklerin başındaki kök salmış yöneticilerin etkisi altına girebilecektir.

Çünkü, söz konusu yasal düzenlemede özel halk otobüsü ve minibüs kooperatif ve birlikleri arasında bir ihale yapılacağı belirtilmiş olsa da; işlettirilmesine karar verilen hatta tek bir kooperatif ve birliğin faaliyette olması halinde o işletme hakkının devri, rekabetten uzak bir ortamda o tek kooperatif ya da birliğin, yerel seçimlerde kendilerinden oy talep eden belediye başkanı ile bir kısmı o kooperatif ya da birliklerin yöneticisi ya da üyesi olan meclis üyeleriyle yapacağı pazarlıkla belirlenecek ve bu pazarlık sonucunda ortaya çıkan karar ve uygulama nedeniyle o hattı kullanan halkın bu işten zarar görmesi mümkün olabilecektir.

Bunun nedeni ise, ihaleye katılacaklarla kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartların bütün büyükşehir belediyeleri bağlayan hukuki düzenlemeler yerine her bir belediyenin ortaya koyacağı kural ve yöntemlerle belirlenecek olmasıdır. Bu durum haliyle her belediyenin kendi özel koşullarına, mevcut kooperatif ve birliklerle kurduğu ilişkinin düzeyine göre karar vereceği anlamına gelir ki; bu sonuç, toplu ulaşım hizmetlerinin eşitlik, tarafsızlık, süreklilik ve düzenlilik ilkelerine aykırı bir şekilde yapılmasına neden olabilecektir.

5b11a51aae78491ff8798ce0

İşte o nedenle, şimdi iktidarda ya da muhalefette olsun tüm büyükşehir belediyesi yöneticileriyle özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifi ve birlik yöneticilerini fazlasıyla sevindiren bu seçim rüşvetinin yakın bir gelecekte tüm kent halkının zarar gördüğü bir uygulamaya dönüşerek hepimizi mağdur etmesi, aslında gerçekleşmesi hiç de zor olmayacak bir yakın gelecek senaryosunun konusu olarak düşünülmelidir.

Sözlük’ten: Türkiye’de Kentleşme (2)*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

1. Bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/06/02/sozlukten-turkiyede-kentlesme-1/

Hızla artan nüfusun konut, eğitim, sağlık, ulaşım, imar ve planlama, yol, meydan, otoğark, altyapı, yeşil ve açık alan ve çevre kirlenmesini önleme gibi hizmet gereksinmelerini karşılama yükü, ilke olarak, kent yönetimlerinin sorumluluğu altındadır. Çok az sayıda kentimiz böyle bir yükün altından kendi olanaklarıyla kalkabilecek durumdadır. Kentleşmenin hızı, görev ve kaynak paylaşımındaki dengesizliği artırmakta, kent yönetimlerini giderek devlete daha bağımlı duruma getirmektedir.

ff51c60ac27508f79de73ce4137d1626

Makro-ekonomik boyutları açısından bakıldığında, kentleşmeyle birlikte yoksulluğun azalmadığı, hatta arttığı gözlemleniyor. Günümüzde,, artık salt gecekondular değil, kentlerin çöküntü bölgelerine sıkışıp kalmış, “kentsel dönüşüm” adıyla yürütülen müdahaleler sonucunda ortaya çıkmış olanlar da yoksulluk yuvalarında yaşayanlara ekleniyor. Gelir dağılımındaki artan dengesizliklerin oluşmasında, sanayileşmeyi, yoksulluğun giderilmesini ve emekçinin korunmasını göz ardı eden liberal politikalarda direnmenin önekli payı olduğu görmezden gelinemez.

Kuşkusuz, bu tür bir kentleşmenin maddi olmayan, ekonomi dışı yönleri de göz ardı edilemeyecek ölçüde önemlidir. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken birkaç nokta vardır. Birincisi, kentleşmenin, bugünkü biçimiyle, insanların tavır ve davranışlarında kentliliğe özgü değişikliklere yol açmadığıdır. Gerçek davranış değişikliklerinin itici gücü tam istihdam koşulları, verimli bir çalışma ortamı ve çağdaş bir eğitimdir. BU koşullardan hiçbirinin yeterince var olmadığı kentsel ortamlarda, köyden kente göç etmiş olanlar, kaçınılmaz olarak köylülüklerini kentlerde de sürdürürler. Türkiye’^de olan da budur.

İkinci önemli nokta şudur: Toplum, görsel iletişim araçlarının ve yazılı basının da düzenli dürtüsü ile öz değerlerinden hızla koparılıp uzaklaştırılmaktadır. Bu olumsuz değişimden en büyük payı alanlar kentler ve kentlilerdir. Yerleşik ulusal ve evrensel değerlerin yerini, tüketim artışına dayalı, küresel sermayenin karlılığını çoğaltan etkinliklere yöneliş almaktadır. Rant arayışları içinde kültür, tarih, doğa, mimarlık ve sanat değerlerinin paraya dönüştürülmesi kural; korunmalarıysa, neredeyse istisnai bir durum olmaktadır. Değer dizgelerinde olagelen değişimler kent kimliklerindeki yozlaşmanın temel nedenini oluşturmaktadır. Kentlerin beş yıldızlı otellerle, gökdelenlerle, gereksiz sayıda alışveriş merkezleriyle, alt ve üst geçitlerle doldurulması, küreselleşme tutkusunun kentlere yansıyan sonuçlarındandır. Bu koşullar altında, yalnız kentler kimliklerini yitirmekle kalmamakta, eko-sistemin dengesi de bozulmaktadır.

Son bir nokta da, merkezi ya da yerel yönetimlerde atama ya da seçim yöntemleriyle görev alanların, kentleşmeyi dolaysız ya da dolaylı olarak  etkileyen değişmeler karşısındaki tavırlarıdır. Kentleri yönetenlerin devleti yönetenlerden farklı olması toplumbilimsel yönden olanaksızdır. Çoğunun tavır ve davranışlarında tam anlamıyla kentlileşmiş olmayışın açık belirtileri kentleşmeyi olumsuz olarak etkilemektedir. Kentleşmeyle ilgili karar, eylem ve işlemlerine her zaman hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları gibi ülkelerin yön verdiğini söylemek kolay değildir. Türkiye’de kentleşme politikalarının başarısına olumsuz etki yapan etmenlere, düzenli kent gelişmesini ve imarını planlı çalışmalara konu yapmayı, bir başka deyişle planı “kökü dışarıda” ve “modernist” bir araç olarak değerlendiren küreselleşme yanlısı yarım aydınların tavırları da eklenmelidir.

Screenshot_20180515-151313_2

Kentleşmenin hızının yavaşlatılması, bölgeler arasındaki dengesizliğin azaltılması, kırsal alanlardaki çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve benzeri politika önlemlerinin planlı dönem boyunca düzenli olarak uygulama şansı bulamamış olmasında, Türkiye’de kentleşmenin ulusal ve bölgesel kalkınma planları çerçevesinde ele alınmıyor olmasının payı büyüktür. Atılan adımlarda, farklı plan dönemlerinde farklı yaklaşımlar benimsenmiş, istikrar sağlanamamıştır.

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 447-449

Enver Gökçe’nin ilk şiirleri…

bir alıp satıcı gönül

Düştüm bir öylesi çekilmez derde,
Ne ölümü düşünürdüm, ne yaşamak korkusu,
Ne sır aradım herşeyde, ne gariplik var serde,
Ne kara sevda, ne sevmek ne sevilmek arzusu
Artık her şarkı dokunur bana bu şehirde.
Hasret nedir bilmezken o kadar
Şimdi, her an, her yerde gurbetteyim.
Çünkü daha görmediğim güzellikler var,
Öyle bir yürek koymuşlar ki içime neyleyim,
Her yere gönlümü vermeden geçemem dostlar!
Ben deli miyim bilmem mi neler ettiğimi.
Bir han köşesinde yatmayınan Kerem diyorlar,
Ne tuhaf bu insanlar derdini dökmeyinen
Çaresiz derde bulunmaz merhem diyorlar.
Ah … Bir alıp satıcı gönlüm var gezer çarşı çarşı,
Başım güneşe düşmüş yanmayı öğrenir.
N’olur böyle duradursun cama güneşe karşı,
Gönül heryerde bir kardeşim güzel heryerde bir …

Ülkü, S . 54, 1943

envergokce

vatandaş

Ne, bizden geri, deniz aşırı şarkılar,
Ne tadılır ne bölünür nimetler bizsiz.
İnan kardeşim inan
Ne yalan bu dünya,
Ne insan fani …
Acılar görmüşüz, geceler görmüşüz, ölmeyi görmüşüz.
Aydınlıklar görmüşüz, kahramanlar, dostlar görmüşüz.
Görmüyor musun, görmüyor musun?
Ellerimiz ellerimizde … gidiyoruz.
Sizlerden söz açıyorum
Teklifsiz, pervasız, işkilsiz.
Ateşe vurulu batıl ve eski kitaplar
Sizden öte …
Neler varsa
Mesut insanlık için bühtan edici
Sizden öte …
Ve bir yanda yıkılmış zulmün kalası
Bir yanda salınır devasa gövden.
Bir yanda sevmediklerin,
Bir yanda demir pencere, bir yanda tarih
Bir yanda sen.
Yani bir yanda
Yüzyıllar boyunca saflarında
Yangınlar çıkardıklarımız.
Bir yanda -hayal etmesi zor-
Ferah ve cömert dünyamız
Ve mürettip, hasatçı, öğrenci, öğretmen.
Kınadık, yüz çevirdik, düşman kesildik
Şol aşkı bilmezlenenlere.
Dünyalar durdukça mesuduz
Bu dünya üzerinde
Yaşamak aşkına, yıldızlar aşkına
Demir ve ekmek aşkına mesuduz …
Hey dağlara taşlara kar eden türküm
Aşikar etsen de kendini
Şöyle bir sular gibi salsak, boy versek
Uzun ömrümüzü, yiğit ömrümüzü, taze ömrümüzü,
Sefıl ömrümüzü, deli ömrümüzü, gelin ömrümüzü …
Güneşte güneşlesek
Dal kırsak, toplasak, ateşlesek
Broy broy desek dağlarda
Gül gülistan içinde görseler bizi.
İster öv, ister yer, ister sev beni
Güneşin taşlarda mavileştiği
Nehir boylarınca söylenir
Sevinç şarkılarım yoksa da
Şimdi, bütün kederli ezgileri
Ümide kurban ediyorum.
Satırlarımla olsa da çok mu, bir de ben seni
Bizden olan bütün dünya şairleri gibi
Yadediyorum.
Sen ne haklın, ne evliya, ne kul, köle, ne şövalyesin
Sen yirminci yüzyıl insanı!
Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim
Ekmeğim benim,
Gülüm, bağım, bostanım benim:
VATANDAŞ.

Ant, 1. 6.1945

enver-gc3b6kc3a7e-9

memleketimin şarkıları

Ben, bizden olan bütün insanların dostu;
Adı, haritalarda bile bulunmayan
Bir köyündenim Anadolu’nun.
Güzel şeylere hasrettir memleketim,
Güzel şeylere hasret bu dünya.
Yıllardır, kanda ve ateşte mısralarını
Yanan şehirlerin,
Ağır tankların tekerlekleri arasında.
Biliyorum,
Yaylım ateşlere girilmiştir gönlümüzce
Pasifik kıyılarından Volga’ya kadar.
Benim arzumanım kaldı
Hürriyet boylarında tank oynatanlarda.
Bütün kıtalarda
Tulu arzda, islam içinde, küffar içinde
Mülhit, mümin ve vatanseverim.
Fakir, cefacı topraklarım içinde
Mendil tutamın, diz vuranım, baş çekenim
Zeybekte, halayda, tamzarada …
Ben küçük Yusuf’um Çit köyünde
Çapak çapak ela gözlerim;
Kıl keçim kısır, annemin memesi yara.
Benim saçlarım belik belik,
Bıyıklarım burma burma
Gözlerim kara kıyma renginde, ama
Erzincan oynamış ağlamışım
Irgatlık etmişim el kapısında.
Dolu vurmuş bahçelerimi,
Çekirge inmiş tarlalarıma.
Ben bir yolcuyum hemşeri
Manisa bağlarından geçtim
Aydın incir tarlalarından.
Çığlıklar getirdim
Üzümleriyle beraber çürür gibi düşen
İnsanlarımdan.
Sıcak tuzsuz gevreklerinizi yemişim
Alaca karanlıkta … Buca’lı işçilerim.
Unutur muyum seni
Derdini, ekmeğini bölüştüğüm
Ttirküleriyle bizi ağlatan memleketlim.
Karadeniz’in Rumelilcirı tütünü,
Bende türküler oldu ağlamaklı,
Bende türküler oldu dizim dizim.
Doldurdum sineme, ciğerlerime
Doldurdum derdi mihneti
Pamuk tozunu, kömür tozunu;
Memleketimin şarkıları kadar acı çektim.
Ben Ahmet Çavuş’um
“Attığım kurşunlar gitmezdi boşuna”
“Şimdi kuzgunlar iner taze !eşime”.
“İki kere kesemden everdiğim”
Dost dediğim kıydı bana.
Ben Kürtoğluyum derim ki “Yiğitlik kadim”
Ben Nazif’im “Urfa’ya karşı vurdular beni”
Ağlasın Urfa.
Ben şairim
Halkların emrinde, kolunda, safında.
Satırlarım vardır kahraman,
Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı.
Ahdim var:
Terli atlet fanilalı göğüslerden
Püfür püfür geçeceğim.
Bir de aşıkım, kanlı bıçaklı
Yar için serden geçeceğim.
İnan ki ciğerparem, inan ki sevgilim
Bu hususta:
“Üçten, beşten, senden geride kalan değilim”

Ant, 1. 7.1945

bir-hapisane-hat0131ras0131
Hapishane hatırası

ilk adım

Bir mermi de benden aslanım,
Bir mermi de benden.
Bir mermi de benden zafer topları
Mukaddes namlular!
Daha gelmesin mi bahar,
Daha gülmesin mi ağlayanlar?
Y ıllardır kan içinde, sargı içinde
Unuttunuz mu
Sevmesini, şakalaşmasını?
Çekik gözlüler,
Kıvırcık saçlılar, ablak yüzlüler!
Küller mi saz beniz etti sizi
Yabani güller, dost bakışlar, otlu çiçekler!
Ve sizler:
Adana, Aras pamuğu kadar
Sevdiğim yüzler!
Yayla türkülerim kadar
Memleketlilerim kadar
Sevdiğim yüzler!
Altıya mı değdi yaşlarınız
Otuz dokuz doğumlu çocuklar?
Ömrünüz, gözleriniz, uykularınız
Sığınaklarda geçti harp boyunca.
Oylum oylum ateşleri gördünüz mü
Cepheden dönenleri sordunuz mu?
Tanır mısınız
Ay nedir, gün nedir, elma nedir?
Güneşi gözlere doldurmak güzelken
Hey küçük kardeşler hey
Görün ne hale koydular dünyamızı.
Şimdi zafer topları gürlüyor
Avrupa’ da.
Ve deniz ötesi kıtalardan
Şarkılar …
Şimdi kazaska oynuyor Avrupa.
Şimdi silah yerine bayrak tutanlar …
Hiçbirini tanımadığımız,
Oyunlarım bilmediğimiz
Mişiganlılar, Oksfortlular, Ukranyalılar.
Şimdi, göz aydın etme zamanıdır.
Yeni bir dünya doğuyor.
Şorul şorul giden kan pahası.
Müjdeler, müjdeler olsun
Yeni bir dünya doğuyor
Zincir seslerinden
Verem basillerinden uzakta …
Büyük ölülerini bağrına basıp
Yaralı insanlarımız
Kahramanlarımız konuşuyor:
“Benim olsun, senin olsun, bizim olsun,
Hani kardeşlerimiz vardı ya
Bu dünyada.
-Kız kardeşlerimiz, annelerimiz, şairlerimizDumdum
kurşunuyla vursalar da
Her zaman böyle döğüşeceğiz:
Gırtlak gırtlağa, diş dişe, tank tanka
Demokrasi için,
Eşitlik ve hürlük uğruna”
Bir mermi de benden aslanım
Bir mermi de benden
Bir mermi de benden
Zafer topları, mübarek namlular!

Ant, 16.5.1945

1-2-768x583

kardeşlik acıları

Yıllar var ki sizleri düşünüyorum:
Yanan şehirlerim,
Düşmana ekmek veren tarlalarım
Teknelerim, ocaklarım, öğretmenlerim!
Ve sizleri:
Caddeler, tarlalar, fakülteler,
Nehir boylan, şehirler, ordular
Aşklarım, hünerlerim, sefaletlerim!
Ellerime ateş düştü
Yüreğime, gövdeme, kollarıma.
Biliyorum ey demokrasi!
Bütün şairlerin ölür
Barikatların susar
Ve yanar da limanların, iskelelerin
Zafer gülleri sensiz açmaz
Böyle bir macerada.
Kardeş, kardeş!
Alkış tutan ellerini kesmedim,
Tanklarımla tarhlarını ezmedim.
Ben kendi halimle müthiş kişi
Ben sevici, sert ve delişmen …
Ve hürlük kardeşlik çırasını
Kendi hissemce götüren insan.
Biliyorum bu dünyada
El değmediğimiz, nice doyumlu,
Sıcak, ölümsüz ve kederli şeyler vardır.
Biliyorum bu dünyada
Gökyüzü ve denizyüzü
Cümle çiçek ve cümle yemişler vardır
Biliyorum bu dünyada
Yalnız ve “yalnız insanlar
Yani kardeşler vardır.”
Beni şehir şehir beni,
Beni köy kent beni
Beni usul, beni yolca götür
Kardeşlik treni!
Ağır yaralılar taşıyorum
İncinmesin kollarım, ayaklarım, ellerim.
Işıltılı gündüzlere gitmeliyim
Acılar, darağaçları, kelepçe demirleri!
Bayram şenliklerine,
Demokrasi şenliklerine gitmeliyim
Uğruna şiir yazılan, döğüşülen, ölünen insanlar!
Yeter değil bana
Zaferlerin,
Yıllardır gece hücumlarına
Sokak savaşlarına katlandığım.

Ant, 1. 5.1945

Enver Gokce_Ömer Yaprakkiran

http://www.envergokce.org

 

Sözlük’ten: Türkiye’de Kentleşme (1)*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Nüfus artışı, kentleşme ve ekonomik gelişme her ülkede gem geniş fırsatların yaratılmasına yol açar, hem de çözümü kolay olmayan ve pahalı sorunlar doğurur. Yerel kamu hizmetlerindeki tıkanıklıkların birçoğunun temelinde hızlı kentleşmeden doğan ya da kentleşmeyle birlikte çözümü zorlaşan sorunlar, bütün ülkeleri ilgilendirmekle birlikte, kaynakları kıt olan az gelişmiş ülkelerin bunlardan daha çok etkilenmekte olduğu açıktır. Bunun nedeni, hem iki kümede yer alan ülkeler arasında ekonomik olanaklar ve gelişme düzeyi açısından göze çarpan farklılıklarda, hem de nüfus artışı ve kentleşme hızlarının, gelişmiş ve sanayileşmiş olan ülkelerde bir dengeye ve dinginliğe varmış olmasında aranmalıdır. Bu yönden bakıldığında, acaba Türkiye’de nasıl bir görünüm karşısında kalırız? 1950’de % 18,5 olan kentsel nüfusumuz, 2010 yılında % 75’e varmıştır. Kentsel nüfusun % 80’i, nüfusu 100 binin üzerinde olan 61 kentte yaşıyor. 10 binden fazla nüfusu olan kentlerin sayısı 500’ü geçmiş durumda.

1332327277_1_7286

Bilindiği gibi, kentsel nüfus doğumlarla ölümler arasındaki farkın, yani doğal nüfus artışının miktarı ile kırsal alanlardan kentlere olan göçlerle artar. Artan kent nüfusu içinde doğal artışların ve göçün payları, sırasıyla % 40 ve % 60 dolaylarındadır. Ailelerin doğurganlık eğilimlerinin kentlerde de yüksek düzeyde seyretmesi göç etmeninin payını göreceli olarak azaltmaktadır. Ülkemizde kentleşmenin özellikleri yukarıda belirtilenlere ek olarak şu noktalarda toplanabilir:

1. Kentsel nüfusun artışı daha çok büyük kentler doğrultusundadır. Orta büyüklükteki kentlerin durumu ise durağandır.

2. Köylerden kentlere olan nüfus akınlarının dada çok ülkenin gelişmiş bölgelerine yöneldiği dikkat çekmektedir. Marmara, Ege, Güney Anadolu ve hatta İç Anadolu bölgeleri göçten çok daha büyük pay almaktadırlar. Karadeniz ve Doğu Anadolu kentleşmede geri kalan bölgelerdir. Güneydoğu’daki kimi büyük kentlerin daha da büyümesi ise, son on on beş yılda rastlanan yeni bir gelişmedir.

3. Kentleşme özellikle büyük kentlerimizin kendi iç bünyelerinde özümsenmesi gereken eşitsizlikler nedeniyle gerilimler yaratılmasına yol açmaktadır. Göreceli yoksunluğun bu türlü sorunların doğmasında önemli payı vardır.

4. Son olarak, Türkiye’de kentleşme, birçok az gelişmiş ülkede olduğuna benzer biçimde, ekonomik anlamda da sağlıksız ve çarpık bir nitelik taşıyor. Bir başka deyişle, köyünden kalkıp kente gelenler işsiz ya da gizli işsiz olarak kalmakta: kentle ve ekonomiyle bütünleşme şansını elde edememektedirler. Günümüzde oranı % 15’e yaklaşmış olan açık işsizlerin büyük çoğunluğunun kentlerde yaşamakta olduğunu biliyoruz. Çalışıyor gibi görünüp, gerçekte az ya da eksik çalışan gizli işsizlerin de eklenmesiyle bu oran çok daha yükselebilir.

carpik-kentlesme-1500x750

Bütün bu nedenler kentleşme ve göçten kaynaklanan ekonomik ve toplumsal sorunların, esas olarak kentleşmenin yukarıda belirtmeye çalıştığımız özelliklerinden doğduğunu göstermeye yeter. Kırsal alanların yoksulluğunu ve o yörelerdeki işsizliği kentlere taşımakta olan bir sağlıksız kentleşme, kentlerde karşılaşılan ekonomik ve toplumsal sorunların başlıca kaynağıdır. Öte yandan, unutmamak gerekir ki, ekonomik, toplumsal, kültürel, yönetimsel ve çevreyle ilgili sorunlar birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılamazlar. Bu sorunlar iç içe olan sorunlardır. Tek bir bağımsız değişken değil, fakat kentleşmenin tüm özelliklerinin bileşiminden oluşan bir “bileşik bağımsız değişkenler demeti” tüm kentleşme sorunlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunur ve boyutlarının büyümesine yol açar. Dolayısıyla, kentleşmenin ve göçün yarattığı sorunların nedenleri aranırken tek boyutlu bakış açılarından uzakta durmakta yarar vardır.

Türkiye’de kentleşmenin nedenleri, doğurduğu sorunların niteliği ve uygulanan kentleşme politikaları kentleşmenin özelliklerinden ayrı olarak düşünülemez. Tüm bu boyutlar göz önünde tutulduğunda, ülkemizde kentleşmenin kime ne kazandırmakta olduğu sorusu haklı olarak sorulabilir. Hızlı bir sanayileşmeyi ulusal kalkınma politikasının hedefi yapmış olan ülkelerde köyden kente göç kentlerde yaratılan iş olanakları yardımıyla özümsenir ve beslenir. Böylesi bir kentleşmeyi sağlıklı bir gelişmenin sonucu olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Dd2ELRdV4AAYosd

Ne yazık ki, ülkemizin kentleşmesi bu özelliğe sahip değil. Uluslararası işbölümünün gerekli kıldığı ve uluslararası sermayenin belirlediği doğrultuda, ulusal kalkınma politikamızın öncelikli hedefi artık ciddi bir sanayileşmeyi gerçekleştirmek değil. Ekonominin büyümesi geniş ölçüde mali araçlardan yararlanarak birtakım piyasa oyunları oynanmasına, bir başka deyişle para hareketlerine bağlı duruma getirilmiş bulunuyor. İşgücünün kesimler arasındaki dağılımında dikkat çeken belirgin değişme, artışın imalat sanayinde değil, hizmet kesimlerinde olmasıdır. Buna karşın, büyük kent merkezlerinde bile açık işsizlik oranlarının yüksekliği, sağlıklı bir ekonomik temele dayanmayan, ulusal ekonomiye yük olan bir kentleşme biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Kuşkusuz, böyle bir kentleşme, kırsal alanların yoksulluğunu kentlere taşıyan, maliyeti yüksek, yapay ve sağlıksız bir kentleşmedir.

Devam Edecek…

Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 447-449

 

 

 

Devrim yapmayı alışkanlık haline getiren belediyeler…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, kent merkezi dışındaki yerleşimlere ulaşımı sağlayan birlik ve kooperatif minibüslerinin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesi ile ilgili talebi, 16 Mayıs tarihinde kabul edilen 7144 sayılı yasa ile uygulanabilir hale geldi.

Hem de TBMM’nin 26. dönemindeki 3. yasama yılının en son toplantısı olan 100. birleşiminde kabul edilen bir torba yasayla !

Üstüne üstlük 6 CHP’li ve 1 HDP’li milletvekilinin “red” oyuna karşılık 224 AKP milletvekilinin “kabul” oyuyla !

SAMSUN'DA İKİ MİNİBÜS ÇARPIŞTI: 5 YARALI

Oysa, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasındaki konu ile ilgili habere baktığımızda, bu yasanın sanki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilip yürürlüğe girdiği gibi bir izlenim yaratıldığını, 30 Mayıs 2018 tarihli belediye haberinin ikinci paragrafında, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun uzun süredir üzerinde çalıştığı ve son olarak 538 milletvekili ile Bakanlar Kurulu üyelerine birer mektupla ilettiği ‘taşıma kooperatifi ve birliklerin Belediye toplu taşıma sistemine dahil edilmesi’ önerisi, Ankara’dan da kabul gördü” ifadesine yer verildiğini görüyoruz. (1)

Şayet bu haberde dile getirilen iddia doğruysa, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilen torba kanun niye sadece 224 AKP’li milletvekili tarafından kabul edilmiştir?

Ayrıca bu yasayı kabul edenler arasında niye CHP’li İzmir milletvekilleri; örneğin, Aziz Kocaoğlu‘na bağlılığıyla bilinen, üstüne üstlük daha önce bu konuda bir kanun teklifi hazırlayıp veren İzmir Milletvekili Murat Bakan yoktur? 

Bütün bu sorulara doğru yanıtlar verebilmek için isterseniz gelin bugüne kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek başına verdiği hiçbir yasa teklifinin kabul edilmediği TBMM’nde bu yasanın hangi süreç içinde nasıl kabul edildiğini araştırmaya çalışalım:

Anımsarsanız minibüslerin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesiyle ilgili ilk tartışmalar, 29 Mart 2014 tarihli mahalli idareler seçiminde kent merkezi dışında kalan İZBAN istasyonu ile kent merkezi arasındaki ulaşımın belediye otobüsleriyle mi yoksa mevcut minibüslerle mi sağlanacağı tartışmasıyla Aliağa’da yaşanmış ve bu sorun Aliağalı CHP’lilerin muhalefetine karşın minibüs sahiplerinin çıkarını gözeten bir yöntemle çözümlenmişti.

Bu tartışmalı olay sırasında minibüslerin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinde hukuki bir sorunun yaşanıp yaşanmayacağı araştırılmış ve mevcut yasal düzenlemelerin buna izin vermediği anlaşılmıştı.

Ardından hepimizin hatırlayacağı gibi, 2017 yılının Kasım ayı içinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu, İzmir Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Celil Anık ve Seferihisar Minibüsçüler Otomobilciler ve Şoförler Odası Başkanı ile birlikte Seferihisar’da düzenlenen bir toplantıda, minibüsleri de kartlı biniş sistemine dahil ederek toplu ulaşımda tam entegrasyonu sağlayabilmek için uzun süredir çalışıp formül aradıklarını söyleyerek bu uygulamayı ilk kez bir “pilot uygulama” olarak Seferihisar’da başlatmak istediklerini ifade etmişti.

Bu toplantı sonrasında, Seferihisar hattında uygulamaya konulan “pilot uygulama“nın sonuçları değerlendirilip yolcuların bu uygulamadan kaynaklanan memnuniyet düzeyi araştırılmadan; önce İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın şehir içi toplu ulaşım hizmeti veren kooperatiflerle birlik çatısı altında birleşen esnafın belediye ihalelerine katılabilmesi amacıyla kanun teklifi vermesi sağlanmış, ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 538 milletvekiliyle Bakanlar Kurulu üyelerine gönderdiği mektuplarla bu sorunun yasal yollarla çözümlenmesi istenmişti.

Bu talep, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri ile ilgili tarihin açıklanmasından bir ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16 Mayıs 2018 tarihli oturumunda kabul edilip 25 Mayıs 2018 tarih, 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“un 14. maddesi ile karşılanmış; böylelikle özel halk otobüsleriyle minibüs ve dolmuşların toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinin yolu açılmıştır.

0f059cffcfecd49a1ed1

Sözkonusu yasanın 14. maddesine göre, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 7. maddesinin birinci fıkrasının (p) bendine eklenen “Büyükşehir içindeki toplu taşıma hatlarıyla ilgili olarak; şehir merkezine olan uzaklık, nüfus ve hattı kullanan sayısı kriterleri esas alınarak tespit edilecek hatlarla ilgili toplu taşıma hizmetlerinin işlettirilmesine karar vermek” bundan böyle büyükşehir belediyelerinin görevi olmuş; ayrıca aynı maddenin ikinci fıkrasına eklenen “Büyükşehir belediyeleri, birinci fıkranın (p) bendinin ikinci cümlesinde yer alan kriterler esas alınarak büyükşehir belediye meclisi kararıyla belirlenen yerlerdeki toplu taşıma hatlarının işletmesinin o bölgede kurulu taşıma birlik ve kooperatiflerinden temin edilmesine karar verebilir. Bu durumda ihaleye katılacaklarda ve kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartlar belediyelerce belirlenir. Taşıma birlik veya kooperatiflerine, belediye bütçelerinden toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlanacaklara ilişkin gelir desteği ödemeleri yapılabilir” hükmü ile de bu işin nasıl yapılacağı ortaya konulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “2/2341 esas numaralı kanun teklifi” olarak gelen torba yasanın kabulü ise, TBMM tutanaklarına göre şu şekilde gerçekleşmiştir.

1) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. dönem, 3. yasama yılındaki 100. birleşiminde görüşülen ve 23 maddeden oluşan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“, 224 AKP’li milletvekilinin “kabul“, 7 CHP’li ve HDP’li milletvekilinin “Red“, 2 HDP’li milletvekilinin “çekimser” oyuyla kabul edilmiştir.

2)Kabul” oyu veren milletvekillerinin tümü AKP’lidir.

3)Red” oyu veren 7 milletvekilinin kimlikleri, CHP Balıkesir milletvekili Ahmet Akın, HDP Bitlis milletvekili Mahmut Celadet Gaydalı, CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal, CHP İstanbul milletvekili Ali Şeker, CHP İzmir milletvekili Musa Çam, CHP Malatya milletvekili Veli Ağbaba ve CHP Muğla milletvekili Nurettin Demir şeklindedir.

4)Çekimser” oy veren 2 milletvekilinin kimlikleri HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve HDP Batman milletvekili Mehmet Ali Aslan‘dır.

5) Torba yasanın görüşme ve oylamalarına katılmayan CHP’li İzmir milletvekilleri ise başta bu konuyla ilgili yasa teklifini veren Murat Bakan olmak üzere Zeynep Altıok, Mustafa Ali Balbay, Tacettin Bayır, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Özcan Purçu, Selin Sayek Böke, Atila Sertel, Kamil Okyay Sındır, Zekeriya Temizel ve Ali Yiğit‘tir.

6) AKP’li milletvekilleri arasında oylamaya katılıp yasaya “kabul” oyu veren İzmir milletvekilleri ise Necip Kalkan, Mahmut Atilla Kaya ve Kerem Ali Sürekli‘dir. 

Bu durumda, kara mizah yaparcasına “devrim gibi…” bir değişiklik yapıldığını söylemek ne ölçüde mümkündür?

Şayet yapılan şey “devrim gibi…” bir değişiklik ise, bunu gerçekleştiren “devrimciler” kimlerdir? Yoksa bu “devrim gibi…” şeyi yapan “devrimciler“, AKP’li milletvekilleri midir?

58e09ca061361f11e00b67ed

Yoksa bu yasanın asıl örgütleyici sahipleri, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve bakanlıklar düzeyinde ısrarlı görüşmeler yapıp iftar sofralarına katılan Ankara, İstanbul ve İzmir kaynaklı özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütleri; özellikle de kısa adı TÖHOB olan Türkiye Özel Halk Otobüsleri Birliği ile Özulaş Toplu Taşım A.Ş. ve İstanbul Özel Halk Otobüsleri Esnaf Odası mıdır? (2, 3, 4, 5, 6)

Yoksa bütün bu çalışmalar sonucunda AKP eliyle çıkarılan yasa, seçim öncesinde büyükşehir belediyesi ulaşım hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamında özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütlerine verilen yeni bir kapitülasyon, yeni bir seçim rüşveti midir? 

Yoksa “devrim gibi…” denilen şey, o kentte yaşayan ve çalışan halkın zararına AKP eliyle yapılmış bir karşı devrim midir?


(1) http://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/devrim-gibi/37692/156

(2) http://kenticitoplutasima.com.tr/ulasim/1122/tohob-sarayda

(3) http://www.ozulas.com.tr

(4) https://www.facebook.com/TOPLUTASIM/

(5) https://www.facebook.com/turkiyeozelhalkotobusleri/

(6) https://www.facebook.com/isthalkoto/

 

 

 

Fotoğrafın “de” hali…

Kadıköy Belediyesi tarafından 2018 yılının başında düzenlenen Fotoğrafın De Hali Ulusal Fotoğraf Yarışması‘nın konusu, zihinsel yetersizliği olan bireylerin çevre algısı ve çevre duyarlılığının fotoğraflara yansıması ve fotoğraf sanatının sevdirilmesi olarak belirlenmiş. BU amaçla düzenlenen şartnamede bu husus şu ifadelerle dile getirilmiş:

Su başta olmak üzere hızla tükenmekte olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir çevre anlayışının içselleştirilmesi ve paralelinde gelişecek politikaların uygulanabilirliğinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, doğal kaynakların kullanıcısı aynı zamanda tüketicisi olan bireylerin çevre bilinci düzeyini arttırıcı çalışmalar anlam kazanmaktadır. Yarışma ile çok boyutlu bir farkındalık sağlanması amaçlanmaktadır. Öncelikle zihinsel yetersizliği olan bireylerin çevre algısını çekecekleri fotoğraflar üzerinden görebilmek ve aynı zamanda konu özelinde onlara bir bakış açısı kazandırabilmek amaçlanmıştır. Bir diğer temel amaç ise toplumda tüm bireyler üzerinde hem engellilik alanında farkındalık yaratmak hem de sürdürülebilir çevre anlayışı üzerine düşünmeyi teşvik  etmektir. Bu amaçlar doğrultusunda fotoğraf sanatını kendini ifade biçimi olarak sevdirmek ve yaygınlaştırmak da hedeflenmektedir.

Bu bağlamda söz konusu yarışma kapsamında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 28 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Kenan Delipınar – “Bir ormanmış gibi
002
Birincilik Ödülü – Merve Bayan – “Su en iyi dostumuzdur
003
İkincilik Ödülü – Ahmetcan Karakuş – “Yokoluş
004
İkincilik Ödülü – Sabahattin Kaan Matur – “Fıskiyeler
005
Üçüncülük Ödülü – Merve Bayan – “Gelecek Yansıması
006
Üçüncülük Ödülü – Ahmetcan Karakuş – “Yaşam sebebi
007
Mansiyon – Berkay Aslantaş
008
Mansiyon – Zeki Ateşoğlu – “Hayat
009
Mansiyon – Ahmetcan Karakuş – “Hüzün”
010
Mansiyon – Ezgi Fatma Şenak – “Yakarış
011
Mansiyon – Merve Bayan – “Susuzluğa adım adım
012
Mansiyon – Sabahattin Kaan Matur – “Balıkçı
013
Mansiyon – Şule İnan – “İlk kaçış
014
Mansiyon – Şule İnan – “Söyleyemediklerim
015
Merve – “Su yeşilin geleceğidir
016
Merve Bayan – “Su eğlencedir
017
Gülsüm Gülmek – “Güneşe doğru
018
Gülsüm Gülmek – “Leylek
019
Şule İnan – “Uyanış
020
Sergileme – Zeki Ateşoğlu – “Yaşam
021
Sergileme – Can Ekin Eroğlu – “Dalgada kırılan
022
Sergileme – Gülsüm Gülmek – “Kuraklık
023
Sergileme – Gülsün Uçan – “Ansızın görünenler
024
Sergileme – Emre Gürcan – “Derin
025
Sergileme – Merve Bayan – “Bu su içilmez
026
Sergileme – Ahmetcan Karakuş – “Çember
027
Sergileme – Şule İnan – “Kavga
028
Sergileme – Şule İnan – “Sakin

 

Yayaların trafikteki hali…

Ali Rıza Avcan

Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanlığı’nın 2017 yılı ile 2018 yılının ilk 4 ayına ait trafik kazası sonucu ölüm ya da yaralanma istatistikleri bize ilginç bilgiler veriyor.

ped+pic+sf1

Bu verilere göre, 2017 yılında yerleşim yerleri içinde gerçekleşen 320.764 trafik kazasında 1.136 kişinin ölüp 200.242 kişinin yaralandığını; 2018 yılının ilk 4 ayı içinde gerçekleşen 105.008 trafik kazasında ise 328 kişinin ölüp 59.762 kişinin yaralandığını anlıyoruz.

Ayrıca, 2017 yılında gerçekleşen 182.424 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 31.171’inin (% 17,09), 2018 yılının ilk dört ayında gerçekleşen 53.510 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 9.957’sinin (% 18.60) “yayaya çarpma” şeklinde gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Yine bu istatistiklere göre, 2017 yılında gerçekleşen 212.896 ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 18.076’sının (% 8,49); 2018 yılının ilk 4 ayında ise 62.458 ölümlü-yaralamalı trafik kazasından 5.714’ünün (% 9,15) yayaların kusurlu olması nedeniyle gerçekleştiğini belirliyoruz.

Bütün bu verilerin de ortaya koyduğu gibi, kent içindeki yollarda gidip gelen herhangi bir motorlu taşıt aracına sahip olmadığı, bu araçları kullanmadığı halde kendi halinde yürümeye çalışan; hatta yürümek için yer bulamayan yayalar, yoğun kent trafiğinin kurbanı olarak ortaya çıkmakta ve neredeyse her on kazadan 2’sinin mağduru olarak ölmekte ya da yaralanmaktadır.

Bu nedenle yayalar, başka insanları ya da yayaları öldüren ya da onları yaralayan değil; bizatihi kendileri araç sahipleri tarafından öldürülen ya da yaralanan, yürüdükleri ya da yürümeye çalıştıkları kaldırımlarda son hızla gelip giden motorlu taşıt araçlarının tehdidi altındaki canlı varlıklardır.

Onların tek kusuru, kendilerine ait olduğu söylenen kaldırımlarda ya da geçitlerde olmaları, olmaya çalışmaları ve bir şekilde orada bulunmalarıdır.

İşte bu nedenle, kendilerine ayrıldığı, kendileri için yapıldığı söylenen; ama çoğu kez mevcut olmayan ya da mevcut olsa bile ya motorlu taşıt araçları ya da iş yerleri, inşaatlar veya binalar tarafından işgal edilen kaldırımlarda hızla gidip gelen araçların saldırısına maruz kalmakta, yaralanmakta, sakat kalmakta ve ölmektedirler.

Yayaların kaldırımda ya da geçitlerde ölümle tanıştıkları olaylarla ilgili olay ve davalara baktığımızda, sanıkların çoğu kez 2 ya da 3 yıl gibi oldukça az ceza süreleriyle kurtulduklarını görüyoruz. Örneğin 2011 yılında İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi öğrencisi Nadir Alioğlu‘nu kaldırımda öldüren iki araç sürücüsünden birine 3 yıl 4 ay, diğerine de 2,5 yıl ceza verildiğini hatırlarız. Hem de işledikleri suç nedeniyle bir üniversite öğrencisini öldürdükleri halde…

Pedestrian-Accident-Denver-CO

Bu durum, trafiğin en masum unsuru olan yayalar açısından açık bir haksızlıktır.

BU haksızlığın bir an önce giderilmesi için kamu yönetimleri tarafından ivedilikle cadde, sokak, meydan, kaldırım, okul bahçesi ve parklarda oturan, yürüyen tüm kadın ve erkek yetişkinlerin, çocuk, genç ve yaşlıların, hasta, çocuklu, engelli ve bisikletlilerin, buna ek olarak sokak hayvanlarının; kısacası tüm yayaların öncelikle motorlu taşıt araçlarının yarattığı risklere karşı korunmasına, kamyon, iş makinesi, otomobil, motosiklet gibi araçlardan kaynaklanan tehlikelerin önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasına yönelik politika ve stratejilerin belirlenerek hazırlanacak eylem planlarının uygulamaya konulması gerekmektedir.

 

 

Kentli Haklarının Kavramsal Temelleri*

Hüsnü Öndül

1. İnsan Hakları-İnsan Onuru İnsan hakları, tüm insanların doğuştan sahip olduğu haklardır. Bu kabul, genelde paylaşılan bir düşüncedir. Fakat bunun açıklığa kavuşturulması gereken yönleri var. “İnsan hakları” dediğimiz şeyler nedir ki, bunlara bir “sahiplikten” üstelik “doğuştan” sahip olmaklıktan söz ediyoruz?İnsan haklarının her biri, birer “değeri” ifade eder. İnsan onuru dediğimizde de insanın değerinden söz ediyoruz. İnsanın değeri ise onu diğer canlı türlerinden ayıran özellikleridir. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliği ise, insanın bilinçli üretim yapması ve güzellikler yaratmasıdır. Dolayısıyla, bilinçli üretim (buna düşünebileceğimiz tüm üretimleri, başta kendisini ve geçim araçlarını bilinçli olarak yaratmak olmak üzere) ve güzellik yaratma (estetik), insanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özelliğidir.
Hak, genel olarak ya kişilerarası yazılı ya da sözlü sözleşmelerden ya da yasalardan doğar. İnsan haklarının temel özelliği, kaynağını sözleşme ya da yasaya dayanmaksızın açığa vurmasıdır. İnsan hakları hayatın içinde, ihtiyaçtan, ihtiyaç sahiplerinin istemlerinden kaynağını bulur. Tarihin tüm dönemlerini kapsayacak şekilde, otorite karşısında ihtiyaç sahiplerinin taleplerini şekillendirmeleridir söz konusu olan. Kendisini ve kendi geçim araçlarını bilinçli olarak üreten ve güzellikler yaratan, bu olanağa canlı türleri içerisinde sahip olan insanın eylemidir, yaşama durumlarıdır insan haklarının kaynağı. O nedenle, insan hakları evrimcidir. Sürekli gelişir. O nedenle, yaşama durumlarından kaynaklı olduğu için dinamiktir. Kaynaklandığı yaşam harekete dayandığı için dinamik bir süreçtir insan hakları. Her tarihsel dönemde ihtiyaçlar ve her tarihsel dönemde istemler çeşitlenir, zenginleşir, derinleşir. İnsan haklarının evrimci ve dinamik karakteri buna yanıt verir. O nedenle de insan hakları listesine son nokta konulamaz.
Kent 501
İnsanın ürettikleri ve yarattıklarıyla bir bütün oluşu, onun değerini oluşturur. İnsan onuru dediğimiz şey, ürettiği ve yarattığı ile bir bütün olan canlı türünün, tüm biçim ve çeşitleriyle ve her eylemde-işlemde, bir muamele beklentisini ortaya koyar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin tüm insanların onurda ve haklarda eşitliğini vurgulayan 1. maddesinin insan onurunun altını çizdiğini belirtmeliyiz. Bildirinin anahtar kavramı insan onurudur. Tüm insanlar insan olma onuru bakımından eşittirler. Dolayısıyla, insanlar, işçi, memur, doktor, bilim insanı, sanatçı, general, devlet başkanı, avukat ve benzeri sıfat ve kimlikleri ile değil, başlıbaşına insan oluşları itibariyle bir değer ifade ederler ve bu özellikleri nedeniyle de değer ya da onurlarına uygun muamele, ama her eylem ve işlem açısından uygun muamele beklentisi içerisindedirler.
2. İnsan Hakları Kategorileri Burada insan hakları listesinin evrimindeki satırbaşlarına bir göz atalım. Her bir hak ile ilgili tarihsel kök araştırması bu çalışmanın kapsamına girmiyor. O nedenle genel ve demet halinde bulunanlardan söz edeceğiz. Çok değil, 50 yıl öncesine, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hazırlanması sürecine dönelim. Sovyetler Birliği ekonomik ve sosyal hakları öne çıkarıyordu, Amerika Birleşik Devletleri de kişisel ve siyasal hakları… Açıkça ekmek ve hürriyet karşı karşıya getiriliyordu bu tartışmalarda. Tartışmalar iki ayrı bildiri hazırlanması noktasına geldi. Sonra tek metinde anlaşıldı ve o bilinen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 10 Aralık 1948’de Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Bildiri incelendiğinde, 1-21. maddelerin kişisel ve siyasal hakları, 22-28. maddelerinin de ekonomik ve sosyal hakları düzenlediği görülmektedir. Bu büyük bir uzlaşmaydı. Bu uzlaşma, 1966 yılında, ikiz sözleşmeler olarak da bilinen ve Bildirinin iki ayrı hak kategorisini sözleşme formunda düzenleyen, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi nedeniyle bozuldu. Amerika Birleşik Devletleri her iki sözleşmeyi de imzalamadı. Sözleşmeler, 1960’lı yıllardaki 3. Dünya ya da Bağlantısızlar Hareketinin ve sosyalist sistemin Birleşmiş Milletlerdeki ağırlığı nedeniyle hazırlandı ve 10 yıl sonra 1976 yılında yürürlüğe girdi. Hangi haklar kişisel ve siyasal nitelikte, hangi haklar ekonomik, toplumsal (sosyal) ve kültürel hak niteliğindedir? İşkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi haklar kişisel ve siyasal haklar; konut, sağlık, çalışma ve sendikal haklar gibi haklar da ekonomik ve sosyal haklar olarak nitelenir.
Bu iki hak grubu dışında, bir üçüncü hak grubu son 20-30 yılda hızla gündeme geldi. İnsan haklarının kaynağında ihtiyaçlar ve talepler olduğunu, yaşamın içinden çıktığını, yaşamın ise statik değil dinamik olduğunu belirtmiştik. Bu nedenle, böyle bir gelişme bekleniyordu ve bu süreç devam ediyor. Üçüncü grup haklar, dayanışma haklarıdır. Bu haklar arasında, çevre, barış, gelişme, insanlığın ortak mal varlığından yararlanma hakları ve halkların hakları sayılabilir.
ruth-han-an-unplanned-road-spring-weekend-
3. İnsan Hakları Hukukunda Hakkın Unsurları İnsan hakkı olarak nitelediğimiz bir hakta, hukuksal olarak ne gibi özellikler, unsurlar vardır ki ona biz insan hakkı diyoruz? Ya da insan haklarını yaşamdan kaynaklı olarak gösterdiğimize göre, ne gibi yaşama durumları hak formunda düzenlenebilmektedir?İnsan Hakları Hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenlerken, ya da hak diye nitelenen yaşama durumunun gerçekten insan hakkı olabilme, sayılabilme potansiyelini değerlendirirken dört unsur arar. (1) Bunlar, hak diye nitelenen şeyin a) Konu, b) Özne, c) Muhatap ve d) Yaptırım unsurlarını taşıması gerektiğidir. İnsan hakları hukukunda, insan hakkının konusu ile kastedilen, o hakla hangi “değer”in korunduğudur. İnsan hakları savunuculuğu, aktivistliği ya da insan haklarının korunması eylemi, “çıkar” savunuculuğu, korumacılığı ya da aktivistliği değildir. Her biri birer değeri ifade eden insan haklarını, sözleşme ya da kanundan doğan ya da o tür belgelerce düzenlenmiş ya da yazılı olmayan ilişkilerin yaşandığı durumlardaki hak sahipliği ya da dar anlamda ekonomik, sosyal ya da sınıf çıkarlarıyla karıştırmamak gerekir. Tersi durumlar da görülebilir. Ücret istemi ya da dinlenme günleri için istemde bulunma bir bireyin kişisel ilişki alanına giren ve dar anlamda çıkar gibi görünüm kazanabilen durumlar, gerçekte o ilişkinin arkasındaki değerin çıkar gibi görünüm kazanmasından ibarettir. Böyle bir eylem-işlem de (çıkar gibi görünüm alan eylem- işlem de) gerçekte bir değerin korunması, kazanılması ya da geliştirilmesine dönüktür. Burada değerlendirmeye konu olan, değeri korumaya ya da kazanmaya ya da geliştirmeye dönük eylemle, çıkar, menfaat sağlamaya dönük eylem/işlem arasındaki ilişkidir. İşkence yasağı, başka bir anlatımla işkence görmeme hakkıdır. İşkencenin önlenmesi, yapılmışsa saptanması ve hukuksal sonuca bağlanması için çalışmak bir değeri korumaya (bu değer, onurlu yaşam hakkı ve fiziksel ve ruhsal vücut bütünlüğünün, insan onurunun korunmasıdır) dönük eylem- işlemde bulunmaktır. İşkencenin ve işkencecinin gizlenmesi, korunmasına dönük işlem-eylem de çıkar korumaya dönüktür. Doğaya, çevreye zarar verdiği kanıtlanmış yöntemlerle herhangi bir üretim faaliyetini sürdürmek, bunda ısrarlı olmak çıkar korumaya dönük işlem-eylemdir. Oysa, doğa, çevre ve tarihsel, kültürel ve mimari mirası korumaya dönük eylem/işlem değer korumaya dönük eylem-işlemdir. Örneğin, Bergama köylülerinin eylemi değer korumaya dönüktür. Belki o köylülerin toprakları ve yaşadıkları coğrafya ilk ve direkt etkilenecektir, uygulanan zararlı faaliyetten. Ancak, bu durum ve eylemlerinin özü, çıkarla açıklanamaz. Oysa, Marmaris’te, sit alanına yapılmış bir otel inşaatının yıktırılmasına tepki göstererek direniş gösteren köylülerin eylemi ise dar anlamda çıkar eylemidir. Eylemi yapana değil, eylemin özüne bakmak gerekir. Demek ki, insan hakları hukuku, bir yaşama durumunu hak formunda düzenleyebilmek için ya da yapılmış bir hukuksal düzenlemeyi insan hakkı olarak niteleyebilmek için, onunla hangi değerin korunmak istendiğine bakar.
İnsan hakları hukuku, ikinci unsur olarak, hakkın öznesini arar. Hak diye nitelenen ya da öyle düzenlenen bir normda, o hakkın sahibinin kim olduğunun belli olması gerekir. Hakkın sahibi, kimi kez, mağdur olarak, eylem ya da işlemden birebir zarar gören olarak karşımıza çıkar. Ya da önceden hakkın sahibi bellidir. Eylem ya da işlemde bulunulmadan önce bellidir. Hakkın sahibinin her durumda tekil gerçek kişi olması koşulu da bulunmamaktadır. İnsan hakları hukuku, temelde birey ile devlet arasındaki ilişkiyi ve çelişmeyi esas almakla birlikte, giderek bireyin de içinde yer aldığı, bireylerden oluşan topluluklar, gruplar da hak sahibi olarak nitelenir oldular. Ve nihayet, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinde olduğu gibi (her iki Sözleşmenin 1. maddeleri) ulusların ya da halkların haklarından söz edebilme olanağı doğdu.
İnsan hakları hukukunda üçüncü unsur olarak muhatap unsuru sayılmaktadır. Muhatap, insan hakları hukukunda genel olarak siyasal otoritedir. Siyasal otorite, devlet olanak ve yetkisini taşır. Siyasal otorite ya da devlet, insan hakları olarak adlandırılan hakları tanıyacak, uygulanması için koşulları yaratacak, bu hak ve özgürlükleri kullanmak isteyenleri koruyacak ve bu hak ve özgürlükleri geliştirebilecek siyasal ve sosyal tedbirleri alacaktır. Belirtilen durumda, insan haklarının ihlalinde hak sahiplerinin muhatabı her durumda devlet organlarıdır. Eğer kentli hakları söz konusu ise, o ülkede, kentli hakları bakımından yetkilendirilmiş yerel yönetimler de hak sahipleri tarafından muhatap alınacaktır. İnsan hakları sorunlarında, devletin muhatap alınması, insan hakları hukukunun temel özelliklerinden birisidir. Bu, insan hakları hukukuna sanıldığı gibi soldan değil, liberal bir yaklaşımdır. Dolayısıyla, Türkiye’de insan hakları aktivistlerinin genel olarak sol siyasal kimlikli oluşundan hareketle, her insan hakkı ihlali ile ilgili olarak, devletin muhatap alınması fikri, sol siyasal kimlikli insan hakları aktivistlerinin uydurdukları bir anlayış değil, tersine tarihsel olarak bireyin özgürlük alanını devlet ya da genel olarak siyasal otorite karşısında genişletmeyi ilke edinmiş liberal düşünüşün ürünüdür. Bugün için, Türkiye örneğinde, burjuvazinin böyle bir işlevinin olmayışından hareketle, tarihsel arka plana ilişkin gerçeği yadsıyamayız. Ancak burjuvazinin dünya ölçeğinde, gerici bir sınıf haline gelişi ve insanlığın gelişmesinde sahip olduğu araçlar nedeniyle engeller çıkarması, özgürlük alanındaki bayrağın yere düşmesine neden olmayacaktı ve süreç sol kimlikli insanları, bir dönem burjuva sınıfının savunduklarını, hem Türkiye’de hem de dünya ölçeğinde, burjuvaziye rağmen savunulması göreviyle karşı karşıya bıraktı. Muhatap konusu da işte bu alanlardan birisidir.
İnsan hakları hukukunda dördüncü unsur olarak yaptırım (müeyyide) sayılmaktadır. İnsan hakkı olarak nitelenen şey, ihlal edildiğinde, hukuk düzeni, ihlalin karşısında nasıl bir yaptırım öngörmektedir? Öngördüğü yaptırımın türleri nelerdir? Bu yaptırımların neler olduğu ve türlerinin belli olması gerekir. Genel olarak hukukta, yaptırım türleri, hapis, ağır hapis gibi özgürlükten yoksun bırakma cezaları, ya da belirli bir süre ya da temelli olarak bir iş ya da meslekten çıkarma cezaları, ya da başka türden idari yaptırımlar olmak üzere, ihtiyati tedbirler, yürütmenin durdurulması ya da işyeri kapatma ya da para cezaları gibi yaptırımlardır. Hukuk düzeni, her bir hakkın niteliğine ve olayın oluşuna göre yaptırımlar öngörür. Böylece yaptırımları idari yaptırımlar ve hukuksal (yargısal) yaptırımlar olarak iki ana gruba ayırabiliriz. Burada her iki ana grup da önemli olmakla birlikte, yargısal süreçler tayin edici role sahiptir. Zira, insan haklarının ve bu arada kentli haklarının korunmasının güvencelerinden birisi hukuktur. Hukukun bu işlevini yerine getirebilmesi için, hukuk düzeninin mekanizmalarının, hızlı, adil, ucuz ve etkin çalışması gerekir. Konu yalnızca normlardaki bir değişiklikle güvence altına alınmış olmaz.
4. Bir İnsan Hakkı Olarak Dayanışma Haklarının Özelliği Dayanışma hakları başlığı altında toplanabilen çevre, barış, insanlığın ortak malvarlığından yararlanma ve gelişme haklarına, kanımca bu ana başlık altında yer alabilecek bir hak grubunu, kentli haklarını ekleyebiliriz. Dayanışma haklarının ortak özelliği, diğer tüm insan haklarının ortak özelliği olan yaşam hakkını ortak payda olarak almasıdır. Dayanışma hakları, diğer tüm insan haklarının da korunması için ortak gözetim, işbirliği ve dayanışmayı gerektirmesine karşın, niteliğinden kaynaklı olarak işbirliği ve dayanışma özelliği belirgin bir biçimde ortada olan haklardır. Bu grubun özel niteliğini vurgulamak için, şöyle bir örnek verilebilir: Amazon ormanları oksijenimizin % 15’ini sağlıyorsa, devletlerin egemenlik hakları var diye Brezilya hükümeti bu ormanlarda dilediği gibi tasarrufta bulunamaz. Ya da diyelim ki, Brezilya halkı, devletin ormanlar yerine ikame etmek istediği bir projeye de destek verdi. Brezilya halkı ve devleti öyle uygun gördü diye ormanlar yok edilemez. Tuna nehri Viyana’nın tam ortasından geçiyor ve güney doğu istikametinde ilerliyor. Avusturya hükümeti, sınıra yakın bir yerde Tuna’yı kirletecek bir tesisi, nasıl olsa benim egemenlik alanımdaki toprakları ve doğayı zehirlemeyecek diye kuramaz. Böyle diyoruz ama yıllardır, Tuna’nın yarattığı kirlilik Karadeniz’in özellikle Romanya, Bulgaristan ve Türkiye kıyılarındaki, deniz bitki örtüsünü ve deniz ürünlerinin pek çok türünü yok etmedi mi? Uluslararası gönüllü kuruluşların, kimi kez de Türkiye’de, bizleri de uyarıcı eylemler yapmalarının nedenini anlayabiliyor muyuz? Ayasofya ya da Süleymaniye bizim topraklarımızdadır diye, dilediğimiz gibi tasarrufta bulunabilir miyiz? Dayanışma hakları, insan hakları hukuku bakımından, bir hakta bulunması gereken temel unsurları (konu, özne, muhatap ve yaptırım) bünyesinde bulundurmaktadır.
Resim1
5. Kentli Hakları İnsan onurunun bir muamele beklentisini ortaya koyduğunu söylemiştik. İnsan onurunu, yalnızca siyasal otoritenin yasa uygulamakla görevli ajanlarının insanın fiziksel ve psişik varlığına dönük saldırı eylemleri söz konusu olduğunda ve bununla sınırlı olarak algılamamak gerekir. Örneğin insanlık onurunun işkenceyi yeneceği şeklindeki slogan, insan onurunun işkence eylemi karşısında korunmasını ister. Ayrıca bir inancı, insan onurunun değerini vurgular. Fakat insan onurunu yalnızca bu tür saldırı ile sınırlı kavramak eksik bir yaklaşımdır. Konuya, dayanışma hakları ve bu arada kentli hakları bakımından da yaklaşıldığında, muamele beklentisine aykırı her eylem ve işlemin insan onuruna aykırı olduğunu saptamak olanaklıdır. Örneğin, çevre, doğa, tarih, mimari ve kültürel mirasa her saldırı ya da genel olarak insanların yaşamlarını zorlaştırıcı eylem-işlemler, insan onuruna aykırı eylem ve işlemlerdir.Kentli hakları, son yılların ürünü bir hak kategorisidir. Burada, “kentli” ile kastedilen, kentteki insan ve onun yaşama durumudur. Kentte yaşama, sürekli ya da geçici olabilir. Herhangi bir nedenle kentte bulunuşu da içerir. Kentin sakini -kentte sürekli olarak yerleşmiş insan- ile kente tiyatro izlemek için gelmiş ve bu etkinliği izleyip kentten ayrılacak olan insan arasında, insan haklarının anahtar kavramı olan, insan onuru kavramı açısından fark yoktur. Kentte hava, gürültü kirliliği varsa, kentte ulaşım ve dolaşım sorunu varsa, kent güvenli bir kent değilse, üretilen mal ve hizmetler sağlıklı değilse ve benzeri insan onuruna aykırı durumlar varsa, kente tiyatro izlemeye gelen insan, insan onuruna uygun muamele beklentisine yanıt alamıyor demektir. Kentli hakları açısından da bu insan, insan onuruna aykırı muameleye tabi tutuluyor demektir. Buradan çıkan birinci sonuç, kentli haklarının, kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan haklardan olduğudur. Bilindiği gibi, insan hakları bütünseldir, birbirine bağlıdır ve şarta bağlı tutulamaz.
Kent, insan için yaşama ortamlarından (habitat) birisidir. Bu yaşama ortamının, tarihsel gelişmesi incelememizin kapsamı dışındadır. Ancak kentlerle ilgili bir gereklilikten söz edebiliriz. Kentlerin, insan onuruna uygun yaşama, gezme, görme, eğlenme, kültürel aktivitelerde bulunma amacı doğrultusunda yapılandırılması gerekliliğidir bu.
Nüfusun sürekli artış göstermesi, ortalama yaşam süresinin uzaması, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, üretimin devasa boyutlarda artış göstermesi, çoğu ülkelerde nüfusun büyük ölçeklerde sanayi bölgelerine yönelmeleri kentleşme olgusunu hızlandırmaktadır. Bugün Türkiye’de nüfusun % 70’i kentlerde yaşar olmuştur. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha yüksektir.
Kentli hakları alanında, Avrupa Konseyi tarafından 1992 yılında kabul ve ilan edilen Avrupa Kentsel Şartı, kentli hakları alanındaki en önemli bölgesel belgedir. Avrupa Kentsel Şartı metni, 20 maddelik bir deklarasyon ve 13 maddelik şart ilkelerinden oluşmaktadır. Deklarasyonun 20 maddelik başlıkları,
1. Güvenlik,
2. Kirletilmemiş, sağlıklı bir çevre,
3. İstihdam,
4. Konut,
5. Dolaşım,
6. Sağlık,
7. Spor ve dinlence,
8. Kültür,
9. Kültürlerarası kaynaşma,
10. Kaliteli bir mimari ve fiziksel çevre,
11. İşlevlerin uyumu,
12. Katılım,
13. Ekonomik kalkınma,
14. Sürdürülebilir kalkınma,
15. Mal ve hizmetler,
16. Doğal zenginlikler ve kaynaklar,
17. Kişisel bütünlük,
18. Belediyelerarası işbirliği,
19. Finansal yapı ve mekanizmalar,
20. Eşitlik şeklindedir.
Avrupa Kentsel Şartı ilkelerinin ana başlıkları ise,
1. Ulaşım ve dolaşım,
2. Kentlerde çevre ve doğa
3. Kentlerin fiziki yapıları,
4. Tarihi kentsel yapı mirası,
5. Konut,
6. Kent güvenliğinin sağlanması ve suçların önlenmesi,
7. Kentlerdeki özürlü ve sosyo ekonomik bakımdan engelliler,
8. Kentsel alanlarda spor ve boş zamanları değerlendirme,
9. Yerleşimlerde kültür,
10. Yerleşimlerde kültürlerarası kaynaşma,
11. Kentlerde sağlık,
12. Halk katılımı, kent yönetimi ve kent planlaması,
13. Kentlerde ekonomik kalkınma,
şeklindedir.
Kentlilere, diğer insan haklarına ek olarak tanınan hakların ortak özelliği, bu hakların diğer insan hakları gibi, insan hakları hukukunun aradığı unsurları taşımasıdır. Kentli hakları kategorisi içinde, birinci ve ikinci kuşak haklar da, çevre hakkı gibi dayanışma hakları içerisinde bulunan haklar da bulunmaktadır. Anılan hakların bir diğer temel özelliği, işbirliğini ve dayanışmayı zorunlu kılmasıdır. Bu haklar, kentlilerin insan onuruna uygun bir yaşam sürdürmesi için zorunludur. Bu hakların, tanınması, tanımlanması, kazanılması, korunması, kullanılması ve geliştirilmesi için gerekli olan nedir? Tüm insan hakları için gerekli olanlar, bu haklar için de gereklidir. Tüm insan haklarının yaşam bulması için gerekli olan iki koşuldan söz etmiştik. Bunlardan ilki, demokratik kamuoyunun gücüdür. İkincisi ise hukukun gücüdür. Demokratik kamuoyundan kastımız, kentli hakları özelinde, kentlerde yaşayan insan topluluğudur. Hukukla kastedilen, pozitif hukuk normları-yürürlükteki yasalar değildir. İnsan hakları hukukunun normlarıdır. Peki nasıl bir siyasal hukuksal çerçevede, diğer insan hakları gibi, kentli hakları da yaşam bulur, korunur, gelişir? Bunun için gerekli olan demokrasidir. Demokrasiyi, 1993 yılında Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansı, konferans belgesinin 8. maddesinde tanımlamıştır. Demokrasi, “halkın, kendi ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel sistemini belirlemek için iradesinin serbestçe ifade edildiği ve yaşamın tüm yönlerine tam katıldığı” rejimin adıdır. Belirtilen durumda, değer savunuculuğu olarak nitelendirdiğim insan hakları savunuculuğu, bu arada kentli hakları ile ilgili savunu, a) demokratik kamuoyunun gücü, b) hukukun gücü haline gelmelidir. Tek tek yüz milyonlarca dürüst insan (özü sözü bir olan insan) örgütlü bir güç olmadan ve demokrasi tanımındaki özgürleşmeyi sağlayan siyasal ve hukuksal sistemi oluşturmayı ve geliştirerek sürdürmeyi hedeflemeden hakların yaşam bulması ve gelişmesi olanaksızdır.
45a484db22f5dd2cdd38f1f1d2d207f0-rimg-w1280-h720-gmir
6. Türkiye’de Kentli Haklarının Hukuksal Altyapısı ile İlgili Sorunlar Mimarlar Odası için meslektaşım Av. Cengiz Çekiç ile birlikte yaptığımız, “Türkiye’de Kentli Hakları Mevzuatı” adlı çalışma, kentli hakları bakış açısıyla, yürürlükteki mevzuatın bir taramasıydı. Buna göre, Türk Hukuk Mevzuatında kentli hakları ile ilişkisi kurulabilecek 415 yasa bulunmaktadır. Binlerce yasa maddesinde konular düzenlenmiştir. 10 yasa Osmanlı döneminden bu yana yürürlüktedir. Yasalarda, Avrupa Kentsel Şartı ilkelerine karşılık gelecek şekilde tarama yapılmış, özgürlükten yoksun bırakma (hapis, ağır hapis cezaları), işyeri kapatma, meslekten men, para cezası gibi yaptırım türleri ve yaptırım uygulamaya yetkili idari ve yargısal kurumlar saptanmıştır. Ayrıca bu tarama bize, insan hakları hukuku bakımından da veriler sunmuştur. Yasalar ve ilgili mevzuat her ne kadar kentli hakları bakış açısıyla düzenlenmemişse de (Şart bağlamında zaman açısından olanaklı değil) insan hakları hukuku bakımından hakların konularını ve öznelerini saptamakta ve genel olarak merkezi ve yerel yönetimler olarak muhatabı belirlemede bir güçlük bulunmamaktadır. Ancak, bu araştırmada bazı gerçekler de ortaya çıkmıştır. İlki, mevzuatın genel olarak dayanışma hakları özel olarak da kentli hakları bakış açısıyla toplanmasıdır. Bu bağlamda, Anayasa’da ya dayanışma hakları başlığı altında ya da kentli hakları başlığı altında bir düzenlemeye gidilmesidir (Anayasa’nın tümüyle yeniden yapılandırılması görüşündeyim. Bunun tek bir ilkesi vardır. Anayasa, ulusalüstü insan hakları belgelerine dayalı olmalıdır). İkincisi, Mevzuat bu düzenlemenin ardından Anayasa’ya uyumlu hale getirilmelidir. Üçüncüsü, kentli hakları ile ilgili, yargı kurumları oluşturulmalıdır. Böylece, yargılamada uzmanlaşma sağlanacak, hukuksal süreçler hızlı ve etkin işleyecektir. Dördüncüsü kentli hakları ile ilgili yargı kurumlarına başvuru yargılama giderlerinden muaf olmalıdır. Oysa bugün, idari yargıya başvuru ve davayı sonuçlandırmak avukatlık ücreti hariç bilirkişi incelemesini ve keşfi gerektiren bir olayda, asgari ücretin en az 6 katı bir harcamayı gerektirmektedir. Örneğin, Ayasofya müzesi tam 14 yıldır, müzenin tam ortasında kurulmuş paslı restorasyon demirlerinin işgali altındadır. Restorasyon çalışmaları durmuş haldedir. Türkiye’de turistlerin en çok ziyaret ettiği yer de Ayasofya’dır. Bu görüntü, insanlığın ortak malvarlığına verilen değer açısından bir yurttaş olarak ve bir insan olarak hepimizin yüzünü kızartacak niteliktedir. Bu durum için herhangi birimizin idareyi kusuru nedeniyle sorumlu tutup idari yargıya başvurmamız halinde, yargılama giderlerini karşılamamız olanaklı değildir. Zira konunun uzmanları keşif yapacaklardır. Masrafı davacılar karşılayacaktır. Beşincisi, yargı kararlarının uygulanması, özellikle yürütmenin durdurulması, kararların etkin bir biçimde uygulanması sağlanmalıdır. Bunun için de, 1913 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu yürürlükten kaldırılmalıdır. Yargı kararlarını uygulamayan kamu görevlileri için caydırıcı cezalar öngörülmelidir. Altıncısı, idari birimlerin aldığı her bir karar için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu ortadan kaldırılmalıdır. Örnek, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu’nun aldığı bir kararla ilgili olarak, hem o karar için, hem Kültür Bakanlığı ve konusuna göre başka bakanlık için ve bir ruhsat işlemi söz konusu ise Valilik için ayrı ayrı dava açma zorunluluğu doğabilmektedir. Bu ise hak arama yollarının kullanımının zorlaştırılması anlamına gelmektedir. Yargısal süreçlerle ilgili önerileri geliştirmek olanaklıdır. Türkiye’de kentli hakları alanında hem merkezi yönetim hem de yerel yönetimler görevli ve yetkili kılınmıştır. Anayasa’nın 127. maddesinde yerel yönetim olarak, hem merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi konumundaki İl Özel İdareleri hem de Belediyeler sayılmaktadır. Belediyeler üzerinde ise, İçişleri Bakanlığı’nın kuruluşu ve işleyişi ile ilgili yasada açıkça “vesayet” yetkisinden söz edilmektedir.
Belediye Meclisi’nin bütçesi ancak Vali onayı ile yürürlüğe girebilir durumdadır.
Türkiye’de ülke genelindeki siyasal ve hukuksal çerçeve ne ise (halkın iradesinin serbestçe ifade edilmesi ve yaşamının tüm yönlerine tam katılımı ilkesini anımsayalım) kentli hakları açısından da yerel yönetimler alanında aynı çerçeve görülmektedir. Yapının genel karakteri, merkezci, kapalı ve bürokrasinin egemenliğine dayalı olmasıdır.
Kentli haklarının yaşam bulması, bu haklara birer “değer” olduğunu bilerek sahip çıkmaktan geçiyor. Bu ise, insan anlayışımıza göre şekilleniyor. İnsanın başka insanlarla ve doğa ile ilişkilerini değerlendirişimize bağlı olarak tutum alıyoruz. Diyarbakır’da yoksul insanlara ekmek dağıtım şekline yönelttiğimiz eleştiride doğruluk payı vardır. Yüzlerce insanın çamurlar içinde kamyona hücum etmesini, birbirlerini çiğner durumda oluşunu, işin örgütlenmesi açısından değerlendirebiliriz. Ancak ortada bir yoksulluk sorunu olduğunu, yoksulluğun insan haklarının kullanımının da önünde engel teşkil ettiğini nasıl unutabiliriz? Üstelik bunun bir durum olduğunu, bu durumun ise bir ilkenin ihlali olduğunu atlayabilir miyiz? Bu ilkenin adının da sosyal adalet ilkesi olduğunu unutabilir miyiz?
Kent 250
Bu ve benzeri sorunları, televizyon, çamaşır makinası, otomobil ve apartman dairesi veren yarışma programlarına katılan bir kitleden, (evet her gece yapılan yarışmaya günde 375 bin telefon geliyorsa), böyle eğitilen, yönlendirilen insan topluluğundan, yalvaran topluluklardan çözmesini bekleyebilir miyiz?
Paranın ve çıkarın insan ilişkilerini belirleyen başlıca etken olduğu bir dünyada, bunun bir değer olarak her gün ve yeniden üretiminin ve sunumunun yapıldığı bir dünyada, insan haklarına sürekli vurgu koşuldur. Bir başka koşul, ayrıksı düşünenlerin kuşatmayı (hakları kazanma, koruma, kullanma ve geliştirme için) yarmaları ve bu yönde harcayacakları sürekli çabalarıdır.
 
(1) Kaboğlu Özden İbrahim, Özgürlükler Hukuku, s.282, Afa yayıncılık, İstanbul, 1994

Umumi tuvalet sorunu

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar insanların en doğal ihtiyaçlarını karşılayan yerlerden ulu orta bahsetmek hoş karşılanmaz hatta ayıplanırdı.

Ama zamanın ruhu şimdi buna el vermiyor. 

Şimdi artık, insanın bu en doğal ihtiyacından ve bu ihtiyacı karşılama şeklinden değil; sokakları, parkları mesken tutan kedi ve köpeklerin dışkılarını nereye yapacakları ya da yaptıkları dışkının çevre sağlığını etkilemeden nasıl toplanacağı konuları konuşulur oldu. Hem de hiç utanıp sıkılmadan…

Şimdi artık göstermelik de olsa parklara, yeşil alanlara hayvanlar için, özellikle de köpekler için tuvalet yerleri yapılmaya başlandı.

Tabii ki bütün bu yapılanlar, sokaklarda başıboş yaşayan köpekler için değil, sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış evcil köpekler için ve o köpeklerin gidip kakasını oraya yapacağı varsayılarak…

Ama gelin görün ki, park ve yeşil alanlarda sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış köpekler için tuvaletler yapmayı akıl eden belediyeler, bu işi bir türlü insanlar; özellikle de yaşlı, hasta, kadın, çocuk ve çocuklu anneleri düşünerek yapmıyor, yapamıyor.

Bu nedenle de yeşil alanlar, parklar, ağaç ya da duvar dipleri, hatta Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın iddiasına göre anıtlar kötü kokularla kokmaya başlıyor…

Böylelikle kendisinin mevcut anıtı yıkarak daha büyüğünü yapmasına bir gerekçe oluşturuyor…

Sanki her yerde insanların gidip ihtiyacını giderebileceği konforlu, rahat tuvaletler varmış gibi…

Sanki belediyeler, insanların bulunduğu her yerde insanlar için temiz, bakımlı tuvaletler yapıp işletiyormuş gibi…

Sanki Konak İskelesi önündeki tuvalet gibi var olanları kapatmamış, tuvalet yapılması ile ilgili taleplere kulak verip yeni yeni konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletler yapmış gibi…

P1010246

Oysa, insanların köylerde, kasabalarda, özellikle de kentlerde bir arada yaşamaya başladığı tarihlerden bu yana bu temel insani ihtiyacı karşılamak amacıyla umumi tuvaletler yapmak tüm toplumlarda eski bir gelenek… Aynen çeşme, hamam, aşevi yapmak gibi umumi tuvalet yapmak da eski bir alışkanlık. Alışkanlıktan öte kamusal bir görev.

Çünkü, insanların dışkılama ihtiyaçları için yeterli sayı ve nitelikte umumi tuvalet yapmadığınız takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların kirlenen çevre nedeniyle sağlığını tehlikeye atmanız söz konusu…

İşte o nedenle, eski Yunan ya da Roma kentlerine, örneğin Selçuk’taki Efes’e ya da Torbalı’daki Metropolis antik kentlerine baktığınızda herkesin yan yana oturup ihtiyacını karşıladığı o eski “latrina“ları görmeniz mümkün. 

Antik dönem kentlerinde toplumsal bir sağlık hizmeti olarak düşünüldüğü anlaşılan bu hizmetin şimdi, bugünün anlayışı ve teknolojik olanakları çerçevesinde yeterince karşılandığını söylemek ise zor. Özellikle de İzmir’de.

Yıllar öncesinde, daha doğrusu 2006 yılında günde yüzbinlerce insanın, özellikle de turistin gezip alışveriş yaptığı tarihi Kemeraltı çarşısında cami tuvaletleri dışında konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletlerin bulunmayışı nedeniyle bu eksikliğin bir an önce giderilmesi için defalarca ricada bulunulmasına karşın, bu talebe ısrarlı bir şekilde sağır kalan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerini protesto etmek amacıyla elinde bir klozetle birlikte Anafartalar Caddesi’ndeki Salepçioğlu Çarşısı’nın önüne çıkan Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Necati Ortabaş‘la altı esnaf temsilcisinin takım elbiselerini giyip kravatlarını takarak yaptıkları son derece anlamlı ve etkili protestoyu hatırlıyorum.

Ardından da buna karşılık Aziz Kocaoğlu‘nun Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği yöneticilerinin iş yerlerine imar cezaları yağdırmasını da…

34942757881_d1700b825b_o

Şimdi aradan tamı tamamına 12 yıl geçmiş olmasına karşın tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda açılmış yeni, konforlu, temiz ve bakımlı bir tuvalet -ne yazık ki- yok. Üstüne üstlük Konak İskelesi önündeki belediye tuvaleti de kaldırılmış durumda.

Bu yokluk hali, Kordon, Göztepe ve Karşıyaka sahili için de geçerli.

Ayrıca hiçbir metro ve İZBAN istasyonunda da tuvalet yok.

Vapur iskelelerinde olan tuvaletler ise ya temizlik bahanesi ile kilitli ya da akşam mesai saati bitiminden itibaren kapatılıyor. Sanki o saatten sonra vapur seferi  ve o seferlerle gidip gelen insanlar yokmuş gibi.

Memurların mesaisi nasıl 17.30’da bitiyorsa, insanların dışkılama ihtiyacı da aynı saatte bitiyor.

s887195

ESHOT’a, İZULAŞ’a ait aktarma istasyonlarının hiçbirinde tuvalet yok. Hatta Halkapınar’daki aktarma alanında sadece belediye sürücüleri için kapısı kilitli bir tuvalet bulunmasına karşın, burada otobüs bekleyen ya da otobüsten inen yurttaşlar için bir tuvalet yok. İnsanlar zorunlu olarak en yakındaki Otogar Camisi’nin tuvaletine gitmek zorunda kalıyorlar.

Bu durum Alsancak’taki İZBAN istasyonu ve çevresi için de geçerli. Bu bölgedeki tek çare, İZBAN istasyonun yanındaki TCDD mescidine ait tuvalet.

Kordon’a, Göztepe sahiline ya da Bostanlı’ya konulan tek kişilik otomatik tuvaletler ise yetersiz olduğu gibi sık sık bozulan teknolojileriyle soruna çözüm olmaktan oldukça uzaklar…

Velhasıl, İzmir’de kamuya açık alanlarda ya tuvalet yok ya da yetersiz, bakımsız ve konfordan uzak.

Bu durum ise yaşlı nüfusu oldukça yüksek olan İzmir’de yaşayan ve çalışan hastaların, çocukların, çocuklu annelerin, engellilerin ve yaşlıların büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri tarafından pek de düşünülmediğini, o nedenle herkesin kendi başının çaresine bakmasını beklediklerini göstermektedir.