Had bildirmek…

Ali Rıza Avcan

Had bildirmek… Son zamanlarda gücü elinde bulunduranların ya da bulundurduğunu sananların sıklıkla kullandığı, bu nedenle de adeta moda olmuş bir deyim… Dün bir başbakan ya da cumhurbaşkanı, bugün bir gazeteci , yarın da menfaati tehlikeye girecek herhangi birinin; ama özellikle de iktidarı elinde bulunduran ya da bulundurduğunu sananların kullandığı, kullanacağı tehdit kokan bir deyim…

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğüne göre aşama, derece, sınır anlamına geliyor. Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre de “neler yapabileceğini ya da neler yapması gerektiğini bilerek onun ötesine geçmemek” anlamına geliyor.

Bu anlatımlara göre “haddini bilmek“, insan ilişkilerinde bir aşama, derece ya da sınırı ifade ediyor. Bu sınırın, derecenin ya da aşamanın geçilmemesi gerektiğini bir uyarı olarak anlatmaya çalışıyor.

Ama bir yandan da “haddini bildirmek“, “haddine mi düşmüş” ya da “haddi varsa” deyişlerinde olduğu gibi bir ast-üst ilişkisini çağrıştırıp tehdit eden bir gizli anlamı da var. Çünkü yine Ömer Asım Aksoy’un Deyimler Sözlüğüne göre, “haddini bildirmek” deyimi, “yetkili olmadığı işlere karışan, küstahça işler yapan kimseye sert işlemler uygulayarak yetki sınırını aşmaması gerektiğini öğretmek” anlamına geliyor.

Nitekim bu deyimin günlük kullanımına; özellikle de siyaset platformundaki son kullanımlarına baktığımızda genellikle kendini diğerinden daha üstte gören makam sahipleri tarafından kullanıldığını ve kendisinden aşağıda gördüğü kişi ya da kurumlara karşı bir tür azar, paylama ya da uyarı amacıyla kullanıldığını görüyoruz.

***

Gelelim geçtiğimiz hafta, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkımına “HAYIR!” dediğimiz için basın dünyasından gelen bize yönelik “had bildirme” uyarısına…

Ama bu konuya girip tartışmadan önce, bu tür tehdit kokan uyarılar karşısındaki kişisel tavrımı netleştirmek isterim.

Çünkü kendimi, oldum olası kuralları dikkate alan; akılcı, adil ve ikna edici oldukları sürece onlara uyan biri olarak görürüm.

O nedenle de basın dünyasından bir gazeteci, dikkat etmemiz gereken bir had ya da sınırdan söz edip bizim o sınırı aştığımız iddiasıyla haddimizi bildirme uyarısında bulunursa, aklıma hemen o gazeteciyle aramızdaki ilişkileri düzenleyen basın dünyasının ortak değer ve ilkeleri aklıma gelir.

Three-Monkeys-Wallpaper-Hd

Öncelikle yaptığım ya da yaptığımız şeyin o ilke ve değerlere göre doğru olup olmadığını araştırırım. Çünkü bana göre o camianın haddi; yani sınırı, o kurum ya da topluluk tarafından önceden belirlenmiş olan o ortak ilke ve değerlerdir ve o gazetecinin de o ilke ve değerlere uyma zorunluluğu bulunmaktadır.

Söz konusu “had bildirme” uyarısını yapan gazeteci, basın dünyamızın amiral gemisi olarak nitelenen Doğan Medya Grubu’nda gazeteci ve yönetici olarak görev yaptığından, öncelikle Hürriyet Gazetesi dahil 37 ayrı kurum ve markayı kapsayan Doğan Medya Grubu üyelerinin uymak zorunda olduğu 8 kurumsal ortak değer ile 34 maddeden oluşan yazılı basın yayın ilkelerine bakarak bize uyarıda bulunan gazetecinin o değer ve ilkelere uyup uymadığını araştırmamız gerekmektedir.

Bu amaçla Google’da yaptığım kısa bir araştırma sonucunda kolaylıkla bulduğumuz Doğan Medya Grubu Yazılı Basın Yayın İlke ve Değerleri‘nin bu konuyla ilgili düzenlemelerini şu şekilde özetleyebiliriz: 

“ORTAK DEĞERLERİMİZ

Ortak Değerler”imiz, yayıncının ve çalışanların en önemli ortak varlığı, yayın ilkelerimizin temelidir.

Ortak değerlerimiz, aynı zamanda, okur ve izleyicimizle aramızdaki sözleşmenin de esasını oluşturur.

Bizi tercih eden okur ve izleyicimize, mümkün olan en iyi kalitede, meslek etik ilkelerine uygun, yaratıcı, zaman zaman kalıp ve gelenekleri kıran, ama her zaman izleyicilerimize ve okurlarımıza saygılı bir yayıncılık faaliyeti vaad ediyoruz.

1. Güven
Genel tavırlarımızla toplumun, yayınlarımızla okurlarımızın ve izleyicilerimizin güvenini kazanmak en önemli değerimizdir. Doğan Yayın Grubunun bugününün ve yarınının temeli bu güven duygusudur

2. Bağımsızlık
a) Toplumun ve izleyicimizin güven duygusunun temelinde, Doğan Yayın Grubunun yönetimi ve çalışanlarıyla bağımsızlığı yatar.

Çalışanlarımız ve yöneticilerimiz, mesleki çalışmalarını her türlü çıkar ve nüfuz ilişkisinin dışında tutar; Grubun, kurumunun ve şahsının itibarını sarsacak türden bir faaliyet ve organizasyon içinde olamaz, bağımsızlığına gölge düşürecek çıkar çatışması durumlarından uzak durur.

3. Doğruluk ve gerçeklik
a) Yayınlarımızın temel işlevi, gerçekleri bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir.

b) Hiç bir zaman yayıncılık hızı, doğruluğun; abartma veya basitleştirme, gerçeğin çok yönlülüğünün önüne geçmemelidir. Bilmediğimizi açıkça kabul etmeli ve spekülasyona neden olmamaya çalışmalıyız.

c) İzleyicimizi ve okurumuzu, bilerek, kasten yanıltmamak; bilgi ve özen eksikliğimizden kaynaklanan yanıltmaları en aza indirmek ve en kısa zamanda düzeltmek hedefimizdir.

4. Tarafsızlık, çoğulculuk, hakkaniyet
a) Yayınlarımız, gerçeğin farklı boyutlarını yansıtacak şekilde çoğulcu, gerçeğin farklı yönlerini temsil eden düşünceler ve toplumsal aktörler karşısında ise tarafsız olmalıdır……………..

YAZILI BASIN YAYIN İLKELERİ

1. Gazetecilikte temel işlev, gerçekleri bulup bozmadan, abartmadan, sansürlemeden, hiçbir baskı veya çıkar grubunun etkisi altında kalmadan, objektif bir biçimde kamuoyuna iletmektir………………..

5. Gazete ve dergi çalışanlarının yayın amaçlı gezilerinin giderlerini karşılar. Davetle yapılacak gezilerde ise, gezilere gidilmesi ilgili birim yöneticisinin iznine bağlıdır. Davetle katılınan gezinin haber yapılması halinde, yayında, gezinin davet olduğu mutlaka belirtilir……………………….

23. Doğan Yayın Grubu Ortak Değerleri, bütün dijital platformlarında yapılan yayıncılığa, gazete ve dergilerin sosyal medyadaki faaliyetlerine ve yayınlarına dışarıdan katkıda bulunanları da kapsar.

24. Gazete ve dergi çalışanları, sosyal medyada da mesleki ve kurumsal kimliklerini unutmamalı, kurumun itibarını zedeleyecek ve saygınlıklarına gölge düşürecek davranışlardan kaçınmalıdır… 

25. Gazete ve dergi çalışanları dürüstlük, doğruluk başta olmak üzere geleneksel mesleki kurallar ve etik ilkeleri dijital mecrada da dikkat etmelidir…

31. Gazete ve dergi çalışanları, dijital mecrada yazdıklarını üçüncü kişilerin bağlamından kopararak başkalarına iletilebileceğinin bilincinde olmalıdır. Gazeteci, okur ve takipçilerini yanıtlarken hakaret, aşağılama, alay ve suçlama içeren dil kullanmamalı, özel hayatlara müdahale etmemeli, eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmalıdır.”

Press-Freedom

BU değer ve ilkelerin incelenmesinden de görüleceği gibi, Doğan Medya Grubu’nda çalışanların yapacakları haber ve yorumlarda uymak zorunda kaldıkları değer ve ilkeler çok açık olup; sosyal medyada yayınladıkları yorumlara karşı fikirlerini özgürce beyan edenlere hadlerini bildirmek gibi bir görevleri bulunmamakta; aksine yapılan eleştirilere karşı yapıcı ve anlayışlı olmak gibi bir yükümlülükleri bulunmaktadır.

Bayramlık şiirler…

İki Kent

Dizlerinde kalırsın bir akşam vakti
Soluklarına uğrarsın, kısılmış gözlerine
Geçersin, geçersin, geçersin
Gökteki tek yıldızdan üşüyerek.

Görüyorsun değil mi?
Ne kadar inceldi kent
Ansızın bir kent daha görünecek.

Bak işte, duyuyor musun?
Öpüldün bırakıldın sanki
Bir değil iki tülü senin de soluğun.

Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri

maxresdefault (1)

 

TEKNOKRATLAR

Bütün mimarlar yüksek, mühendisler de

Bir sen kaldın alçak mimar ey Sinan Usta!

Cemal Süreya, Üstü Kalsın

maxresdefault

DİLEKÇE
Sokağımsan
Ben anahtarı çevirdiğim zaman
Kapanan evin kapısı değil,
Senin kapın olsun açılan.

Adresimsen,
Mektuplarım doğru dürüst gelsin;
İki kişi telefonla konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi.

Kentimsen,
Başka kentler de girsin araya;
Daha bir sevinçle katılayım,

Şenliğimsen.
Her şeyi yaz, tarihimsen,
Ama her bir şeyi;

Dilimsen,
Sen de koru biraz dilliğini.

Düşüncemsen,
Kızkardeşim pencereyi açsın;
Sorguçlu bir ışık aracılığıyla
Günyenisi dolsun içeri.
Uzat saçlarını Frigya,

Yarimsen,

Yurdumsan,

Söz ver Anadolu!

Cemal Süreya, Üstü Kalsın

Bayramlık fotoğraflar

Bayramın ikinci gününü de 2017 yılında yapılan Büyükçekmece 8. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan fotoğraflardan yaptığımız seçkiye ayırıyoruz.

FİAP Altın Madalya - Mahfuzul Hasan Rana - ABD
FİAP Altın Madalya – Mahfuzul Hasan Rana – ABD
FİAP Altın Madalya - Rıdvan Süslü - Türkiye - Su
FİAP Altın Madalya – Rıdvan Süslü – Türkiye – “Su”
FİAP Bornz Madalya - Mehmet Kılıçoğlu - Türkiye - Perşembe Yaylası
FİAP Bronz Madalya – Mehmet Kılıçoğlu – Türkiye – “Perşembe Yaylası”
FİAP Bornz Madalya - Zülfü Gül - Türkiye - Benden İçeru
FİAP Bronz Madalya – Zülfü Gül – Türkiye – “Benden İçeru”
FİAP Gümüş Madalya - Aditi Singh Roy - Hindistan - Break the Fear
FİAP Gümüş Madalya – Aditi Singh Roy – Hindistan – “Break the Fear”
FİAP Gümüş Madalya - Erdal Türkoğlu - Türkiye - Son Bakış
FİAP Gümüş Madalya – Erdal Türkoğlu – Türkiye – “Son Bakış”
FİAP MAnsiyon - Ahmet Burak Güralp - Türkiye - Sokaklar
FİAP MAnsiyon – Ahmet Burak Güralp – Türkiye – “Sokaklar”
Sergileme - Bekir Yeşiltaş - Türkiye - Kar
Sergileme – Bekir Yeşiltaş – Türkiye – “Kar”
Sergileme - Mahfuzul Hasan Rana - ABD
Sergileme – Mahfuzul Hasan Rana – ABD
Sergileme - Ramazan Darı - Türkiye - Game
Sergileme – Ramazan Darı – Türkiye – “Game”
Sergileme - Soyer Özgür - Türkiye - Çocukların Gölgesi
Sergileme – Soyer Özgür – Türkiye – “Çocukların Gölgesi”

Bayramlık çizgiler…

Aydın Doğan Vakfı’nın 2012 yılında düzenlediği 29. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışmasında dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan toplam 1.835 karikatür arasından bu bayram sabahı sizin için seçtiğimiz 35 güzel karikatürü, bayram neşesi, heyecanı içinde sizlerle paylaşmak istiyoruz. 

1600x400
Doğan Arslan, Birincilik Ödülü, Türkiye
600x450(1)
Javad Alizadeh, Birincilik Ödülü, İran
600x450(2)
Vladimir Stankovski, İkincilik Ödülü, Sırbistan
600x450(7)
Jose Antonio Costa, Başarı Ödülü, Brezilya
600x450(8)
Ludo Goderis, Başarı Ödülü, Belçika
600x450(9)
Muhittin Köroğlu, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(14)
Sergeii Riabokon, Başarı Ödülü, Ukrayna
600x450(30)
Abdul Rahaeem Yasir, Hasan Al Talgani, Irak
600x450(32)
Abdul Rahaeem Yasir, Hasan Al Talgani, Irak
600x450(56)
Agim Sulaj, Arnavutluk
600x450(58)
Agostino Natale, İtalya
600x450(67)
Ahmet Öztürklevent, Türkiye
600x450(89)
Aleksandr Dubovksi, Ukrayna
600x450(199)
Ayat Naderi, İran
600x450(367)
Dinçer Pilgir, Türkiye
600x450(297)
Cemalettin Güzeloğlu, Türkiye
600x450(380)
Doğan Arslan, Türkiye
600x450(384)
Dokhshid Ghodratipour, İran
600x450(444)
Fakhredin Dost Mohamad, İran
600x450(529)
Hadi Rahmati, İran
600x450(576)
Hasan Tekinalp Güreken, Türkiye
600x450(572)
Hasan Fazlic, Bosna-Hersek
600x450(889)
Mahmood Nazari, İran
600x450(964)
Mehmet Zeber, Türkiye
600x450(1170)
Nikola Listes, Hırvatistan
600x450(1358)
Raul Fernando Zuleta, Kolombiya
600x450(1459)
Samane Esvand Mahmoodi, İran
600x450(1522)
Shahram Rezaei, İran
600x450(1534)
Sidenei Marques, Brezilya
600x450(1588)
Srecko Puntaric, Hırvatistan
600x450(1598)
Sun Baoxin, Çin Halk Cumhuriyeti
600x450(1631)
Toyomasu Hideo, Japonya
600x450(1636)
Tsocho Peev, Bulgaristan
600x450(1735)
Wen Feng Gang, Çin Halk Cumhuriyeti
600x450(1747)
Vitolo Marian Barbara, Polonya

Postmodern Coğrafyalar

POSTMODERN COĞRAFYALAR: ELEŞTİREL TOPLUMSAL TEORİDE MEKÂNIN YENİDEN İLERİ SÜRÜLMESİ

Özgün Adı: Postmodern Geographies: The Reassertion of Space in Critical Social Theory
Yazar: Edward W. Soja
Çeviren: Yunus Çetin
Dizi Editörü: Bilge Sancı
Editör: Barış Cezar
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Tasarımı: Gülay Tunç
Sayfa Sayısı: 352
Özgün Dili: İngilizce
Basım Tarihi: Haziran 2017 |
Fiyat: 26,00 TL
ISBN: 978-975-570-873-7

Toplumsal bilimlerde “mekân”uzun süre tarihselciliğin gölgesinde kaldı. Düşünürler hep tarihsel olana, süreçlere odaklanıp mekânı yapay, ampirik düşünceye ve diyalektiğe aykırı görürken coğrafyacılar da kendi disiplinlerine saplanıp kaldılar. Postmodern Coğrafyalar’da Edward W. Soja, mekânın eleştirel teoride yeniden boy gösterme sürecini ele alarak, bu süreçteki tartışmaları gözler önüne seriyor. Foucault ve Lefebvre’den Giddens ve castells’e dek yirminci yüzyılın pek çok düşünürünün coğrafya ve kent planlamasına bakışını inceleyen Soja, postmodern dönemin coğrafi veçhesine odaklanarak tarihi mutlaklaştırıp coğrafyayı geri plana iten yaklaşımların kapsamlı bir eleştirisini yapıyor ve eleştirel toplumsal teoriyi mekânı içerecek bir kapasiteyle donatıyor.

Coğrafya disiplininin sınırlarını aşan bu çalışmasında Soja, Marksist coğrafyacıların mekân konusundaki eksiklerini irdelemenin yanı sıra toplumsal mekâna odaklanan kendi diyalektik düşüncesinin de temellerini atıyor.

Mekânın zamanla ilişkisinin kentsel teoriyi ne açılardan derinleştirebileceği ve kent mücadelesinde ne tür perspektifler sunabileceği üzerine düşünenler için.

Soja_Edward

YAZARI HAKKINDA

EDWARD W. SOJA, (1940-2015) doktorasını Syracuse Üniversitesi’nden almış, ilk araştırmalarını Kenya’da şehir planlaması üzerine yapmış ve sonrasında da uzun yıllar California Üniversitesi’nde şehir planlaması profesörü olarak görevini sürdürmüştür. Şehir planlaması, siyasi coğrafya ve kent teorisi alanlarında dünyanın sayılı araştırmacılarından biri olan Soja, başta Los Angeles olmak üzere kent mekânlarının ve toplumlarının postmodern eleştirel analizine odaklanmıştır. Soja mekânsal oluşumlar ve sosyal adalet konusunda önemli çalışmalar yapmış, 2015 yılında coğrafya alanının Nobel’i olarak da bilinen Vautrin Lud Ödülü’ne layık görülmüştür. 

Edward Soja’nın başlıca eserleri şunlardır: Thirdspace: Journeys to Los Angeles and Other Real-and-Imagined Places (1996), Postmetropolis: Critical Studies of Cities and Regions (2000), Seeking Spatial Justice (2010), My Los Angeles: From Urban Restructuring to Regional Urbanization (2014).

İÇİNDEKİLER

Önsöz ve Sönsöz

1. Tarih: Coğrafya: Modernite

2. Mekânsallaştırmalar: Marksist Coğrafya ve Eleştirel Toplumsal Teori

3. Sosyo-mekânsal Diyalektik

4. Kentsel ve Bölgesel Tartışmalar: İlk Tur

5. Yeniden İleri Sürme Girişimleri: Mekânsallaştırılmış Bir Ontolojiye Doğru

6. Mekânsallaştırmalar: Giddens’çı Yaklaşımın Eleştirisi

7. Kentsel ve Bölgesel Yeniden Yapılanmanın Tarihsel Coğrafyası

8. Her Şeyin Bir Araya Geldiği Yer: Los Angeles

9. Los Angeles’ı Parçalarına Ayırmak: Postmodern Bir Coğrafyaya Doğru

KAYNAKÇA

DİZİN

PostmodernCografyalar_KKK

OKUMA PARÇASI

Önsöz ve Sonsöz

Önsöz’le Sonsöz’ü birleştirmek, postmodern coğrafyalar üzerine yazılmış denemelerden oluşan bir kitabı sunmaya (ve noktalamaya) epey uygun bir tercih gibi geliyor. En başından itibaren bir niyetin, daha “yatay” ve farklı bağlantıların kurulabilmesi adına zamanın bildik kiplerini kurcalama ve doğrusal metnin olağan akışını sarsma niyetinin işaretini veriyor. Art arda sıralanarak gelişen anlatılara dayalı bir disiplin, okuru tarihsel biçimde düşünmeye koşulladığı için, metni bir harita gibi, zamansal değil de mekânsal bir mantıkla düğümlenen eşzamanlı ilişkiler ve anlamların bir coğrafyası olarak görmeyi zorlaştırmaktadır. Bense tarihsel anlatıyı mekânsallaştırmayı, durée’ye kalıcı bir eleştirel beşeri coğrafya eklemeyi amaçlıyorum.

Kitaptaki her deneme aynı merkezi temanın farklı bir veçhesini sunuyor: çağdaş toplumsal teori ve analizde eleştirel bir mekânsal perspektifin yeniden yerleştirilmesi. Zaman ve tarih, Batı Marksizminin ve eleştirel beşeri bilimlerin pratik ve teorik bilincinde en az yüz yıldır imtiyazlı bir konuma sahip olmuştur. Tarihin nasıl yapıldığını bilmek, özgürleştirici bilginin ve pratik siyasi bilincin öncelikli kaynağı, toplumsal yaşam ve pratiğin eleştirel yorumunun en önemli değişken taşıyıcısıydı. Ama belki de önemli sonuçları bizden gizleyen zamandan çok mekândır artık. En açıklayıcı taktiksel ve teorik dünyayı sunan edim de “tarihin yapımı”ndan ziyade “coğrafyanın yapımı” olabilir. Postmodern coğrafyaların üzerinde ısrarla durduğu önerme ve taahhüt budur.

Kitapta sunulan denemeler, özü itibarıyla tarihsel bir argümanın metin odaklı gelişimi olarak sırayla okunabilirler elbette. Ne var ki her denemenin merkezinde, katı tarihsel anlatıyı parçalarına ayırıp yeniden oluşturmaya; dilin zamansal hapishanesinden ve eleştirel teorinin esarete dayalı bildik tarihselciliğinden kurtularak, mekânsal bir yorumbilgisine, yani açıklayıcı bir beşeri coğrafyanın sağladığı bilgilere yer açmaya yönelik bir çaba yer almaktadır. Dolayısıyla, eşzamanlılıkları teşhis etmek uğruna yeri geldikçe metnin akışından sık sık sapılmıştır. Zaman ve mekânın, tarih ve coğrafyanın, dönem ve bölgenin, ardışıklık ve eşzamanlılığın birleşimlerinin değerlendirilmesi konusunda eleştirel açıdan daha açıklayıcı yollar yaratan bu sapmalar, anlatıya asıl amaçtan sapmaksızın neredeyse her noktasından dahil olmayı olanaklı kılan yatay şablonlardır. Sonsöz parantezine alınan ve aynı zamanda sonsöz yerine geçen bu önsöz, buradaki bilinçli yeniden dengeleme çabasının oyunbaz işaretlerinin ilkidir.

Tam da zamansal düzeni eğip bükerek kitaba başlamışken, Los Angeles’a dair serbest bir deneme mahiyetinde olan ve kendisinden önce gelenlerle hem bütünleşen hem de onları parçalara ayıran son bölüm, postmodern coğrafyalara yapılacak en iyi girizgâh olarak önerilebilir. “Los Angeles’ı Parçalara Ayırmak” tam anlamıyla postmodern bir peyzajın sorularla yüklü bir okuması, “öteki mekânları” ve gizli saklı coğrafi metinleri açığa çıkarma çabasıdır. Bu deneme, Jorge Luis Borges’in “Alef”i –yani, dünyada her yerin bir arada olduğu tek yeri, eşzamanlılığın ve paradoksun ancak ve ancak olağandışı bir dille tarif edilebilecek sınırsız mekânını– göz kamaştırıcı bir şekilde görmesinden / konumlandırmasından beslenmiştir. Borges’in gözlemleri, postmodern coğrafyaların yorumlanmasında karşılaşılabilecek kimi ikilemlere ışık tutar:

... Ve Alef’i gördüm. … Bir yazar olarak çıkmazım da bu noktada başlıyor. Dil tümüyle bir simgeler dizgesidir, bu dizgenin o dili konuşanlar tarafından kullanılması ortak bir geçmişe dayanır. Ama eğer öyleyse, ben zihnimin bütün çabalarına rağmen tümünü kavrayamadığı sınırsız Alef’i sözcüklere nasıl çevirebilirim… Yapmak istediğim şey gerçekten de olanakdışı. Çünkü sonsuza kadar giden bir dizinin birimlerini sıralamak olanaksız. Ben bir tek dev saniye içinde hem fevkalade hem korkunç olan milyonlarca eylem gördüm; hiçbiri de beni, hepsi mekânda aynı noktayı kapladıkları halde, birbirlerini gölgelememeleri, örtmemeleri kadar etkilemedi. Gözlerimin yakaladığı şey eşzamanlıydı, fakat şimdi yazacaklarım zaman içinde sıralanacak, çünkü dil sıralayıcıdır.

Eleştirel coğrafi betimlemeler içeren, toplumsal yaşamın kuşatıcı ve siyasallaştırılmış mekânsallığını dile getirmeye yönelik her iddialı çaba, benzer bir dilsel çaresizliğe gebedir. Kişinin coğrafyalara baktığı vakit gördüğü şey katı biçimde eşzamanlıdır, ne var ki dil ardışık bir silsileyi zorunlu kılar: iki nesnenin (kelimelerin) tıpatıp aynı mekânı (sayfa üzerinde) kaplamalarını olanaksız kılan, olabilecek en mekânsal dünyevi kısıtlama tarafından sınırları çizilen, cümleye dayalı önermelerin çizgisel bir akışı. Yeniden dermekten, yaratıcı bir biçimde yan yana getirmekten, zamanın hâkimiyetine karşı mekânsalı öne sürmenin ve eklemenin farklı yollarını aramaktan başka elimizden bir şey gelmez. Nihayetinde, postmodern coğrafyaların yorumlaması olsa olsa bir başlangıç teşkil edebilir.

Deneysel nitelikteki son bölüm, günümüz Los Angeles’ının post-Fordist peyzajında sahnelenmekte olan kentsel yeniden yapılandırmanın siyasal iktisadını ana hatlarıyla çizen yoğun bir bölümle desteklenmiştir. Burada, ıslah etmeye yönelik mekânsal “çözümleri” temel alan, postmodern kültürel dokuya bağlı yeni “esnek” sermaye düzenini örneklemek adına daha somut bir bölgesel coğrafya sunulmuştur. Bu esaslı ve yüklü betimin sonrasında/öncesinde, kapitalist şehirlerdeki kentsel biçimlenmelerin gelişimi, kapitalist devlette görülen eşitsiz bölgesel gelişmenin değişken mozaiği ve mekâna dayalı uluslararası işbölümünün muhtelif yeniden düzenlemeleri analize tabi tutularak, kapitalizmin tarihsel coğrafyası daha geniş bir çerçeveye yerleştirilmiştir.

Metnin başka yerlerinde olduğu gibi burada da kapitalist gelişmenin mekânsal ve zamansal ritmine dair bir önkabul vardır: kapitalist toplumların son iki yüz yıldır başarılı bir şekilde ayakta kalmasının meydana getirdiği, dönemselliğin ve mekânsallaştırmanın makro perspektifte birleşimine dair bir önkabul. Yine aynı şekilde buradaki amaç, zamansal ardışıklıkla mekânsal eşzamanlılığın arasındaki zengin karşılıklı etkileşimden doğan eleştirel bakış açısının açılması ve keşfedilmesidir. Postmodern ve post-Fordist coğrafyalar, kapitalist gelişmenin birbirini izleyen devirleriyle bin bir farklı biçimde bağıntı kurabilecek bir dizi mekânsallığın en son ürünleridir. Ayrıca şehirlerin, bölgelerin, devletlerin ve dünya ekonomisinin tarihsel coğrafyalarını yorumlayabilecek açıklayıcı bir mekânsal ve zamansal alt-metin olarak “uzun dalga” teorisini de Ernest Mandel, Eric Hobsbawm, David Gordon gibi isimlerden uyarlıyorum.

Son üç denemenin daha ampirik bir yaklaşım sergileyen mekânsallaştırmaları, modern eleştirel toplumsal teori ve söylemin kapsamlı yeniden yapılandırmasıyla beliren başka postmodern coğrafyaların saptandığı ilk iki bölümde daha farklı biçimlerde ele alınmış ve açıklanmıştır. Michael Foucault, John Berger, Fredric Jameson, Ernest Mandel ve Henri Lefebvre’in fikirlerine başvurarak eleştirel toplumsal teorinin düşünsel tarihini mekân, zaman ve toplumsal varlığın yanı sıra coğrafya, tarih ve toplumun değişken diyalektiklerini kapsayacak şekilde yeniden yazarak geleneksel anlatıyı mekânsallaştırmayı denedim. İlk bölümde, mekânı konu edinen bir yorumbilgisinin ikincil konuma düşürülmesinin izleri, tarihselciliğin on dokuzuncu yüzyıla uzanan köklerine ve ardı sıra gelişen Batı Marksizmiyle eleştirel beşeri bilimlere dek sürülmektedir. Modernite deneyiminde ve modernitenin kavramsallaştırılmasında can alıcı değişimlerin vuku bulduğu bir dönemdir bu. Kapitalist şehirlerin ve bölgelerin makro-tarihsel coğrafyasına dalga dalga yayılan kriz ürünü ritim, eleştirel teorik bilincin tarihinde de yansımasını bulur: böylece –yeniden yapılandırma ve modernizasyonun dört temel aşamasının ilkini temsil eden– devrim çağından bu yana, kapitalizmin değişen siyasal iktisadını hemen hemen aynı yarım yüz yıllık bloklara ayrılmış evrelere bölen, iç içe geçmiş bir eleştirel düşünce “rejimleri” silsilesi sunar.

On dokuzuncu yüzyılın, odak noktasını büyük yankıları olacak 1848-51 olaylarının oluşturduğu orta devresi, rekabete dayalı sınai kapitalizmin klasik çağıydı. Eleştirel düşüncenin izini ister Fransız  sosyalizminin, ister İngiliz siyasal iktisadının, istersek de Alman idealist felsefesinin perspektifinden sürelim; söz konusu dönemde tarihselcilik ve mekânsallık, özgürleştirici bilincin hemen hemen eşit konuma sahip iki kaynağıydı. Bu coğrafyaların yeniden biçimlendirilmesi Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yeni yeni konumlanan burjuva devletleri için önemli bir amaç haline gelmeye başlamışken sınai kapitalizmin özgül coğrafyasına karşı çıkmak ve onun mekânsal ve yerel yapılarına meydan okumak, bu dönemde ortaya çıkan radikal eleştirilerin ve bölgesel toplumsal hareketlerin çok önemli bir niteliğiydi. Ne var ki her durumda da açıkça mekânsal bir nitelik taşıyan (radikal veya liberal) eleştiriler, Paris Komünü’nün düşüşünü izleyen dönemde, zaman ve tarihin devrimci öznelliğine dair daha baskın Avrupa-merkezci savlar tarafından gölgede bırakıldı.

Geriye dönüp incelendiğinde, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği, bir yanda tarihselciliğin yükseldiği, öte yandaysa mekânın eleştirel toplumsal düşünce içerisinde kaybolduğu bir devir olarak görülebilir. Sosyalist eleştiri Marx’ın tarihsel materyalizmi etrafında mevkilenmişti. Comte’çu ve Yeni Kantçı etkiler ise toplumsal felsefeyi yeniden şekillendiriyor, kapitalizmin gelişmesini tarihsel (ve yalnızca tali anlamda coğrafi) bir süreç olarak yorumlamak isteyen yeni “beşeri bilimleri” olanaklı hale getiriyordu. Mekânsallaştırmanın önünü kesen tarihselciliğin bu yükselişi, kapitalizmin ikinci modernizasyonuyla ve bir imparatorluklar ve şirket oligopolleri çağının başlangıcıyla çakışmıştı. Günümüzde daha yeni ayırt edilip incelenmeye başlanan bu tarihselcilik, eleştirel toplumsal söylemin bir nesnesi olarak mekânı öylesine başarılı bir şekilde ketledi, değersizleştirdi ve depolitize etti ki, neredeyse bir asır boyunca özgürleştirici bir mekânsal pratiğin olasılığı bile mevzubahis olamadı.

Rus Devrimi’nden aşağı yukarı 1960’ların sonlarına kadar uzanan bir dönemi içeren kapitalizmin üçüncü modernizasyonu ve onu izleyen Fordizm ve bürokratik devlet yönetimi çağı boyunca, tarihin coğrafya karşısındaki teorik önceliği pek değişmedi. Foucault’nun daha sonra yapacağı tanımıyla, on dokuzuncu yüzyılın zaman ve tarih saplantısı, modern eleştirel düşünceye damgasını vurmaya devam etti. İlk bölüm, Foucault’nun özet niteliğindeki gözlemiyle başlayıp yine onunla sona ermektedir: “Diyalektik olmayan; cansız, sabit ve hareketsiz addedilen mekândı. Buna karşılık yaşamın ta kendisi, bereketli, verimli ve diyalektik olansa zaman.” Coğrafi tahayyülün küçük akarsuları, ana akım Marksizm-Leninizm ve pozitivist toplum bilimleri dışında akmayı sürdürse de, anlaşılmaları güçtü ve etkileri çok sınırlı kaldı.

Ne var ki 1960’ların son yıllarında yaşanan krizlerin tetiklediği dördüncü modernizasyon ile birlikte, bu uzun soluklu modern eleştirel gelenek değişikliğe uğramaya başladı. Hem Batı Marksizmi hem de eleştirel beşeri bilimler, kenetlenmiş merkeziyetlerini kaybederek daha heterojen parçalara bölündüler. Yeni bir yüzyıl sonuna adım adım yaklaşılırken, günümüzün yeniden yapılandırılmış dünyasında filizlenen tehlikeler ve olanaklar üzerinde kontrol sağlamak için yeni başka akımlar kendi aralarında rekabet etmektedir. Postmodernite, postmodernizasyon ve postmodernizm gibi kelimeler, her ne kadar benzeşmez ve daha çok kötüleyici yananlamlara gebe olan ihtilaflı ve çetrefil terimler olsalar da, gerek yaşanan bu kültürel, siyasal ve teorik yeniden yapılanmanın, gerekse bu süreçle birçok yönden ilişkili olan mekânın yeniden ileri sürülmesine yapılan vurgunun en doğru tarifleri gibi görünmektedir.

Bir vakitler bu çok hızlı gelişen “post’a hücum”a kuşkuyla yaklaştığım için “Antipost” adında, yalnızca postmodernizmle değil, post-endüstriyalizmden postyapısalcılığa dek bir dizi “-izmle” de mücadele edecek bir dergi kurmayı düşünmüştüm. Başlıktaki taahhütten de anlaşılacağı üzere, postmodern yaftası ve onun eleştirel düşüncede ve maddi yaşamda yaşanabilecek çığır açıcı değişimleri açıkça muştulayan tınısı, artık daha çok içime siniyor. İçinde bulunduğumuz dönemi, kendilerini postmodernist olarak tanımlayan (fakat aslında anti-modernist demenin daha yakışık alacağı) kimi isimlerin ilan ettiği gibi, tüm ilerici Aydınlanma sonrası düşünceden bütünüyle koparak onun yerini alan bir dönem olarak görmüyorum. Modernitenin baştan aşağı yeniden yapılandırıldığı bir dönemden geçtiğimize inanıyorum daha çok. Postmodern akımların sergilediği genelgeçer yeni muhafazakârlığa ve anlaşılmaz kılıcı tuhaflıklara karşı günümüz solunun takındığı kuşku dolu husumeti de anlamıyor değilim. Ne var ki, postmodernizmi hepten gerici addedecek olursak sayısız fırsatı elimizden kaçıracağımıza da bir o kadar eminim.

Bana göre postmodern solun önündeki en büyük politik görev, kapitalizmin sürmekte olan –çarpıcı ve çoğu zaman de çetrefil nitelikteki– dördüncü modernizasyonunu evvela teşhis etmek, sonra da güçlü bir şekilde yorumlamaktır. Bu kapsamlı yeniden yapılandırmanın, salt modern Marksizmin ve radikal beşeri bilimlerin geleneksel aygıt ve kavrayışlarıyla pratik ve siyasi açıdan anlaşılamayacağı gitgide netleşmektedir. Vaktiyle modern solda saf tutan birçok ismin alelacele yaptıkları gibi, söz konusu aygıt ve kavrayışları elden çıkarmaya lüzum yoktur. Kendisi de daha esnek ve uyarlanabilir bir şekilde yeniden yapılandırılan çağdaş kapitalizmle baş etmek adına, bu aygıt ve kavrayışlar da daha esnek ve uyarlanabilir bir hale getirilmelidir. Sözgelimi Reaganizm ve Thatcherizm gibi gerici postmodern siyasetlere, direniş ve gizemsizleştirmeye dayalı bilgiyle donanmış bir postmodern siyasetle doğrudan doğruya karşı konulmalıdır. Sınıf sömürüsünün, ırk ve toplumsal cinsiyet tahakkümünün, kültürel ve bireysel dışlanmanın ve çevresel bozulmanın yeniden yapılandırılmış araçlarını, günümüzde yeni ve farklı yollarla temsil edip gizleyen aldatıcı ideolojik perdeleri kaldırabilecek bir karşı çıkış olmalıdır bu. Postmodernitenin tehlikeleri ve fırsatlarına dair tartışmalardan vazgeçilmemeli, aksine bu tartışmalar bir araya getirilmelidir; çünkü tehlikede olan, hem tarih hem de coğrafya yapma kabiliyetidir.

Burada radikal bir postmodern politik program oluşturmayı öneriyor değilim. Buna karşılık, sonunda nasıl şekillenirse şekillensin, yürüttüğüm projenin en başından itibaren sürekli olarak mekânsallaştırıldığından emin olmak istiyorum. Önemli hususların mekân aracılığıyla bizden nasıl gizlendiğini, toplumsal yaşamın sözde masum mekânsallığında iktidar ve disiplin ilişkilerinin ne şekilde işlenmiş olduğunu, beşeri coğrafyaların çıkar politikası ve ideolojiye nasıl battığını her an aklımızda tutmalıyız. Dolayısıyla bu dokuz denemenin her biri, bir mekânsallaştırma teşebbüsü ya da yeni bir eleştirel beşeri coğrafya oluşturmak adına düşülen bir derkenar gibi görünebilir; çağdaş politik ve teorik değişimlere göre hizalanmış bir tarihsel ve coğrafi materyalizm olarak okunabilir.

Tarihselciliği –basit bir tarih karşıtlığına düşmeksizin– doğrudan doğruya eleştirmek, eleştirel düşüncenin ve politik eylemin mekânsallaştırılmasına yönelik atılması gereken önemli bir adımdır. İlk dört deneme, Batı Marksizmi ile Modern Coğrafya disiplinleri ve söylemlerinin giderek gelişen karşılaşmalarını katederek, eleştirel toplumsal teoride mekânın bastırılmasının ve sonra yeniden ileri sürülmesinin izini sürmek adına, tarihselciliğin azametli örgüsünü ters yüz etmektedir. Gerek bu karşılaşmanın sonunda ortaya çıkan ve açıkça Marksist bir nitelik gösteren coğrafya, gerekse sonraki teorik tartışmaları güçlü bir biçimde şekillendiren Fransız Marksizmleri üzerinde etraflıca durulmuştur. Çünkü bunlar, mekânın sahiden “önem taşıdığı”, beşeri coğrafyanın tarihsel tahayyül içerisinde topyekûn yitmediği eleştirel bir söylemi, neredeyse kendi başlarına ayakta tutmuşlardır.

3. ve 4. bölümlerde, toplumsal ve mekânsal diyalektiğin, kentsel olanın teorik özelliğinin ve kapitalizmin varlığını sürdürmesinde coğrafi eşitsiz gelişimin hayati rolleri üzerine daha önce yazdıklarıma dönüp bakıyorum. Bu üç tema, temel Marksist kavramları ve analiz yöntemlerini kullanarak, eleştirel toplumsal teoride mekânın yeniden ileri sürülmesi adına önemli birer sıçrama tahtası sağlamıştır. Tek başına ele alındıklarındaysa bu bölümler pek ikna edici bulunmayabilir; çünkü az çok geleneksel bir Marksizmin kullandığı retorik dil aracılığıyla ifade bulan, hemen hemen tamamıyla mantığa başvuran bir ikna yöntemine ve iddialı teorik argümanlara dayanmaktadırlar. Son üç bölüm bu argümanlara daha ampirik ve açıklayıcı bir temel sağlamaya çalışırken, ilk ikisi aynı argümanların tarihsel köklerine ve gelişimine açıklama getirmektedir. Ne var ki 5. ve 6. bölümlerde, teorik tartışmalardan uzaklaşıp ontolojinin daha soyut düzlemine geçerek “geride kalan bağlantılara” eğilen destekleyici ve örnekleyici bir başka yola sapıyorum. Kitabın orta kısmında yer alan bu bölümler, birçok bakımdan bu deneme toplamının ana eksenini oluşturmaktadır. Farklı bir girizgâh yapmak için okumaya bu kısımdan da başlanabilir.

Mekânın yeniden ileri sürülmesi ve postmodern coğrafyaların yorumlanması, somut toplumsal araştırmalarda ve malumata dayalı politik uygulamalarda mekânsal yönteme daha fazla dikkat çekmek adına yapılmış bir çağrıya yanıt veren ampirik bir incelemenin odağı değildir yalnızca. Mekânın yeniden ileri sürülmesi, coğrafyayı
teorik açıdan tarih kadar önemliymiş gibi gösteren yüzeysel bir dilsel mekânsallaştırma, toplumsal teorinin basit bir şekilde ve eğretilemeli olarak yeniden düzenlenmesi de değildir. Mekânı ciddiyetle ele almak, ontoloji dahil soyutlamanın her boyutunda eleştirel düşüncenin ve çözümlemenin çok daha esaslı bir biçimde parçalarına ayrılıp yeniden birleştirilmesini gerektirir. Belki de özellikle ontoloji boyutunda gereklidir bu; çünkü tarihselciliğin mekânsallaştırmayı ortadan kaldıran tahrifleri, en sağlam köklerini varoluşsal tartışmanın işte bu temel boyutunda salmıştır.

5. bölüm yeni bir mekânsal perspektif kazanmış Nicos Poulantzas’ın, Batı Marksizm tarihini belirleyen mekân ve zamana dair yanılsamalar üzerine –Lefebvre’i ve Foucault’yu anımsatacak şekilde– yaptığı kimi gözlemlerle ontolojik bir yapısökümü başlatır. Poulantzas’ın devlet ve toplumun mekânsal “matrisini” üretim ilişkilerinin hem önkoşulu hem de tecessümü olarak, sadece “temsili” bir biçimden ziyade “asli bir maddi çerçeve” biçiminde kavramsallaştırması bilhassa önemlidir. İki süreğen yanılsamanın, Batı’da geçerli mekân görme biçimlerini ve mekânsallığı eşzamanlı (yine o kelime) şekilde hem bir toplumsal ürün (ya da sonuç) hem de toplumsal yaşamda biçimlendirici bir güç (ya da araç) olarak gören üçüncü bir yorumlayıcı coğrafyanın eleştirel incelemesine set çekecek kadar boyunduruk altına aldığını –gerek toplumsal mekânsal diyalektik için gerekse tarihsel-coğrafi bir materyalizm için hayati bir kavrayış– ileri sürmek adına, bu gözlemleri daha da ileri taşıdım.

 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, 15 Ekim 1985 tarihinde İsveç’in başkenti Stockholm’de Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Sürekli Konferansı’nda hazırlanarak Yerel Yönetimlerden Sorumlu Avrupa Bakanlar Konferansı’nda kabul edilerek aynı tarihte sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açılmıştır. Yürürlüğe girebilmesi için en az 4 üye ülke tarafından onaylanması koşulu bulunan Şart 1 Eylül 1988 tarihinde bu sayıya ulaşılmasıyla resmen yürürlüğe girmiş olup Eylül 2011 itibariyle Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkeden 45’i tarafından onaylanmıştır. Şart, akit tarafları, yerel yönetimlerin siyasi, idari ve mali bağımsızlığını güvence altına alan temel kuralları uygulama taahhüdü altına sokmakta, yerel özerklik ilkesinin ulusal mevzuatta ve uygulanabilir olduğu hallerde, Anayasa’da tanınması hükmünü getirmektedir.

Kanunun koyduğu sınırlar içinde hareket eden yerel yönetimler, kendi sorumlulukları altında, yerel halkın çıkarlarına uygun olarak, kamu işlerini düzenleyip yönetebilecektir. Buna göre, Şart, kamu sorumluluklarının tercihen vatandaşlara en yakın makamlar tarafından yerine getirilmesi gerektiğini, daha üst yönetim seviyelerinin yalnızca koordinasyon amacıyla veya görevlerin yerine getirilmesinin daha alt düzeylerde mümkün olmadığı veya daha az verimli olduğu hallerde düşünülmesi gerektiğini kabul etmektedir. Bu amaçla, yerel yönetim sınırlarının korunması, yerel yönetimlerin görevleri için yeterli idari yapılar ve kaynaklar bulunması, yerel düzeyde sorumlulukların yerine getirildiği koşullar, yerel yönetimlerin faaliyetlerinin idari denetimi, yerel yönetimlerin mali kaynakları ve yerel özerkliğin yasal korunmasına ilişkin ilkeleri ortaya koymaktadır.

Kent 103

Şart’ta bulunan yerel özerklik ilkeleri, yerel yönetimlerin tüm kategorileri için geçerlidir. Şartın 12. maddesine göre her akit taraf, asgari on adedi aynı maddenin 1.paragrafında belirtilenler arasından seçilmek üzere, Şart’ın asgari yirmi paragraf ile kendisini bağlı saymayı taahhüt etmekle yükümlüdür.

Özerklik Şartı 3 ana bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde, özerk yerel yönetim kurumu için var olması gereken anayasal ve yasal zeminden bahsedilmektedir. Böyle bir zemin içerisinde devletin rolünün azaltılması, devletin yerel yönetimler üzerindeki denetiminin en az seviyeye indirilmesi, yerel yönetimlerin görev ve yetki alanındaki kriterlerin belirlenerek görevin önemiyle orantılı gelir kaynakları sağlanmasının önemi vurgulanmaktadır.

İkinci bölümde, Şart’ı onaylayan ülkelerin yükümlülükleri ve sorumluluklarının neler olduğu açıklanmaktadır. Bu yükümlülük ve sorumluluklar, Şart’ı imzalayan devletlerin Şart’ın ilkelerini yaşama geçirmek için yaptıkları anayasal ve yasal düzenlemeleri Avrupa Konseyi’ne bildirilmelerini de zorunlu kılmaktadır.

Üçüncü bölümde ise, uygulama ve yürürlükle ilgili hususlar yer almaktadır.

Şart’ın önsözünde, yerel makamların demokratik rejimin temellerinden birisi olduğundan bahisle, halkın kamu hizmetlerine katılımı konusunda tüm üye devletlerin hemfikir olduğu düşüncesi hâkimdir. Özerklik bir toplumun veya kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkıdır. Özerklik kesinlikle keyfi karar alma anlamına gelmemektedir. Hizmetlerdeki etkinlik ve kaliteyi sağlamak ve daha iyi bir denetimi gerçekleştirmek için verilen bir yetkidir.

Özerk yerel yönetim için asgari koşulları belirlediği kabul edilen Şart’ın 4. maddesinde özerk yerel yönetimin kapsamı aşağıdaki ilkeler çerçevesinde belirlenmektedir:

 •    Yerel yönetimlerin temel yetki ve sorumlulukları anayasa ya da yasa ile belirlenecektir. Bununla beraber, bu hüküm yerel yönetimlere yasaya uygun olarak belirli amaçlar için yetki ve sorumluluklar verilmesine engel teşkil etmeyecektir.•    Yerel yönetimler, yasa tarafından belirlenen sınırlar içerisinde, yetki alanlarının dışında bırakılmış olmayan veya başka herhangi bir makamın görevlendirilmemiş olduğu tüm konularda faaliyette bulunmak açısından tam takdir hakkına sahip olacaktır.
•    Kamu sorumlulukları genellikle ve tercihen vatandaşa en yakın olan makamlar tarafından yerine getirilecektir. Sorumluluğun bir başka makama verilmesinde, görevin kapsam ve niteliği ile kapasite ve mali yük göz önünde bulundurulmalıdır.
•    Yerel makamlara verilen yetkiler normal olarak tam ve münhasırdır. Yasada öngörülen durumların dışında, bu yetkiler merkezi idare veya bölgesel makamlar tarafından zayıflatılamaz veya sınırlandırılamaz.
•    Yerel makamların merkezi veya bölgesel bir makam tarafından yetkilendirildiği durumlarda, bu yetkilerin yerel koşullarla uyumlu olarak kullanılabilmesinde yerel makamlara olanaklar ölçüsünde takdir hakkı tanınacaktır.
•    Yerel makamları doğrudan ilgilendiren tüm konulara ilişkin planlama ve karar alma süreçleri içinde, kendilerine olanaklar ölçüsünde, zamanında ve uygun biçimde danışılacaktır.

Türkiye tarafından çekince konulan maddelerin değerlendirilmesi

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Türkiye tarafından 21 Kasım 1988 tarihinde imzalanmış, 21 Mayıs 1991 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3723 sayılı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunla TBMM tarafından onaylanması uygun görülmüş ve 3 Ekim 1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 1 Nisan 1993’den itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe konulmuştur.

Türkiye, Şart’ın 12. maddesinin birinci fıkrasına göre kendini aşağıdaki madde ve fıkralarla bağlı saymıştır:

•    Madde 2
•    Madde 3, fıkra 1 ve 2
•    Madde 4, fıkra 1, 2, 3, 4 ve 5
•    Madde 5
•    Madde 6, fıkra 2
•    Madde 7, fıkra 1 ve 2
•    Madde 8, fıkra 1 ve 2
•    Madde 9, fıkra 1, 2, 3, 5 ve 8
•    Madde 10, fıkra 1

Kent 104

Bir başka ifadeyle ülkemiz Şart’ın:

• Yerel makamları doğrudan ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde kendilerine danışılmasını içeren 4. maddesinin 6. fıkrasına,

• Yerel yönetimlerin iç örgütlenmelerinin kendilerince belirlenmesini içeren 6. maddesinin birinci fıkrasına,

• Yerel olarak seçilmiş kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetlerinin kanun ve temel hukuk ilkelerine göre belirlenmesini içeren 7. maddesinin üçüncü fıkrasına,

• Vesayet denetiminin, denetleyen makamın müdahalesinin korunmak istenen yararın önemiyle orantılı olarak sınırlandırılmasını sağlayacak biçimde yapılmasını içeren 8. maddesinin üçüncü fıkrasına,

• Dokuzuncu maddesinin; yerel yönetimlere kaynak sağlanmasında hizmet maliyetlerindeki artışların mümkün olduğunca hesaba katılmasını içeren dördüncü, yeniden dağıtılacak mali kaynakların yerel makamlara tahsisinin nasıl yapılacağı konusunda yerel yönetimlere önceden danışılmasını içeren altıncı ve yapılacak mali yardımların yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulama konusundaki temel özgürlüklerinin mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmamasını içeren yedinci fıkrasına,

• 10. maddesinin; yerel yönetimlerin ortak çıkarlarını koruma ve geliştirme için uluslararası yerel yönetim birliklerine üye olma ve diğer devletlerin yerel makamlarıyla işbirliği yapabilmeleri içeren ikinci ve üçüncü fıkralarına,

• Yerel yönetimlerin, iç hukukta kendilerine tanınmış olan yetkilerin serbestçe kullanımı ve özerk yerel yönetim ilkelerine riayetin sağlanması için yargı yoluna başvurabilmelerini içeren 11. maddesine çekince koymuştur.

Yönetişimin de iyisi olabilir mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetişim” sözcüğü, her ne kadar yönetme eylemiyle ilgili gibi gözükse de aslında siyasi anlamı olan bir sözcük. 

Ulusal devletin artık yeterince başarılı olamadığı ve yönetemediği iddiasında olanların ortaya atıp önerdiği bir siyasal iktidar modeli aslında.  Devletin başrol yerine sivil toplum ve sermaye kesimi arasında kolaylaştırıcı olarak yer almasını, böylelikle sermayenin egemenliğini kolaylaştıran bir aktör olarak görev yapmasını öneren bir zihniyet. 

Ulusal  ve yerel iktidar alanlarını, “katılım“, “demokrasi“, “şeffaflık“, “hesap verme” gibi içi boşaltılmış kavramların desteğiyle sermayeden yana şekillendirme iddiasındaki bu zihniyet, yaşadığımız kentte -ne hikmetse- karşımıza hep sermayeden, ranttan yana işlerle ve büyük projelerle karşımıza çıkıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elindeki kamu mülklerinin kullanımında; örneğin Kültürpark’ta, Basmane Çukuru’ndaki Folkart binasında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale ile diğer yeşil alanlarda hep yönetişimin gerekliliğinden söz edilip bu alanların sermayenin emrine verilmesinde bir ikna aracı olarak kullanılmak isteniyor.

Belediyeler ve devlet şimdiye kadar bu alanlardaki sorunları çözme konusunda başarılı olamadı, o nedenle belediyeler ve devlet sivil toplum ve özel sektörle el ele vererek birlikte çalışmalı, bu alanlar bu işbirliği içinde yeniden yapılandırılarak kurtarılmalı dendi. O nedenle, TARKEM gibi çok ortaklı şirketlerle o çökmüş bölgelerin keşfedilip öğrenilmesi ve kurtarılması istendi.

Ama ne hikmetse keşfedilip kurtarılacak bölgelerin hepsi, kentsel rantın söz konusu olduğu bölgelerdi…

Yönetişim” adı verilen bu zihniyet, bugüne kadar kentteki rant ile bu ranttan kaynaklanan ticari kazançlar adına birçok şeyi yapmakla birlikte ne yazık ki kültür, sanat, eğitim adına hiç bir şey yapmadı, yapmak bile istemedi.

Örneğin yapımı uzun zamandır konuşulan Mavişehir Opera Binası için, Ege Medeniyetleri Müzesi için, İzmir’in ihtiyaç duyduğu tiyatro, konser, bale, müzik salonları için ya da bugün gündeme getirmeye çalışacağım Milli Kütüphane’nin daha iyi hale getirilmesi için…

dt-06

O nedenle İzmir Devlet Opera ve Balesi, İzmir Senfoni Orkestrası gibi kuruluşlar uzun bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından destekleniyor, İzmir Devlet Tiyatrosu uzun bir süredir 1920’li yıllarda yapılan küçük binasıyla yetinmek zorunda kalıyor, İzmir Arkeoloji Müzesi yetersiz binalarıyla hizmet vermeye çalışıyor… Üstüne üstlük bu kentin en eski kurumlarından biri olan Milli Kütüphane kendi özgün binasında yıllardır kısıtlı imkanlarla ayakta durmaya çalışıyor…

Şimdi biri çıkıp bu zihniyeti savunanlara bu kentin kültürü, sanatı ve eğitimi sizin bu sihirli formülünüzden fayda umuyor, devletin ve belediyelerin bugüne kadar yapamadığını sizlerin yapmanızı istiyor; gelin belediyeler, valilik, sivil toplum ve özel sektör olarak hep birlikte bu işe el atın ve kentimiz, halkına layık tesislere kavuşsun, İzmir Dünya’nın en büyük kütüphanesine, en büyük tiyatro salonuna, en büyük konser salonuna, en büyük bale salonuna, en büyük opera salonuna kavuşsun dese, yıllardır “yönetişim” adına arsa ve arazi rantı cengaverliği yapan bu akademisyenler, danışmanlar, kentin “kanaat önderleri“, kent simsarları ve sermayedarlar ne derler acaba?

izmirmillikutuphane

Evet baylar, bayanlar… Bu kentin yetersiz konser salonları, tiyatroları, opera binaları, müzeleri, kütüphaneleri ve özellikle de Milli Kütüphanesi sizin ilginizi ve o sihirli yönetişim zihniyetiyle ortaya koyacaklarınızı bekliyor…

Gösterin şu sihirli “yönetişim” sözcüğünün gücünü kuvvetini…

Ama oralarda rant, kazanç, kar yok demeyin…

Oralarda bu kente, ülkeye ve dünyaya kazandırılacak çok zengin bir insan kaynağı var… Orada çocuklar var, orada gençlik var, orada bilim, kültür ve sanat var…

Kısacası orada medeniyetin kaynağı var…

Ne tesadüf…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız ülkenin ve kentin bugününü ve geleceğini anlayabilmek için, kesin olarak geçmişe gidip o yıllarda kimin neleri ne şekilde yaptığına bakmak, bu bilgilerden yeni yeni dersler çıkarmak gerekiyor…

Çünkü, bugün ve gelecekte birçok şey değişse bile, insanların tavır ve tutumlarıyla aralarındaki ilişkilerin özü ve biçimi genellikle aynı kalıyor…

Bu iddialı sözü boşuna söylemiyorum.

Çünkü iki gündür, Milli Kütüphane’nin gazete arşivinde Yeni Asır gazetesi üzerinden İzmir’in 1971, 1972 ve 1973’lü yıllarını araştırıyor, öğrenmeye çalışıyorum. Yıpranmış, yer yer koparılmış ya da jiletlenmiş gazete ciltleri arasında geçmişin İzmiri’ni görüyor, öğreniyor ve yer yer fotoğraflıyorum.

Amacım, yakın zamanda büyük bir vandallıkla yıkılan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın yapılışı ile ilgili gazete haberlerini, açılan davalarda delil olarak kullanmak amacıyla araştırıp ortaya koymak.

Kullanılan medya dili bugün itibariyle eskimiş olsa da, okuduğum haberler bu anıtı yapan iki sanatçıdan birinin, izleyen yıllarda diğerinin ölümünü fırsat bilerek sanat, sanatçı ve onun emeği adına kötü bir tavır sergileyeceğinin ipuçlarını vermiyor. Haberin başlığına attığı “Karşıyaka Atatürk Anıtı Birincilik Ödülünü Başoğlu ve Güngören Kazandı” ifadesiyle iki sanatçının birlikte çalışarak bir eseri ortaya koyduğunu söylüyor. 

Ama benim bugün değinmek istediğim konu bu değil.

Ben bugünkü yazımda daha çok, bundan 45 yıl önce İzmir’in gündemini oluşturan konularla bugünkü konuların aşağı yukarı aynı olduğunu gösterip anlatmaya çalışacağım.

Örneğin İzmir Körfezi’nin o günlerdeki durumu.

14 Ocak 1973 tarihli Yeni Asır Gazetesi’nde şöyle bir başlık var: “İnşaat Mühendisleri Odası İkaz Ediyor: Böyle Giderse 2 Yıl Sonra İzmir Körfezi Haliç’e Dönecek“…

Bu haberden anladığımız kadarıyla, o dönemin İnşaat Mühendisleri Odası yöneticileri, -aynen şimdi de yaptıkları gibi- kamu yararı adına kentin yöneticilerini uyararak, İzmir Körfezi’nin İstanbul’un Haliç’ine dönmemesi için işlerin bugünkü gibi gitmemesi gerektiğini, Körfez’in kurtulması için farklı şeylerin yapılması gerektiğini söylemiş.

Yeni Asır 14.01.1973 001

O yıllarda İstanbul’daki Haliç’e benzetilerek anlatılmaya çalışılan bu önemli sorun, bugün bile, belki eskisinden daha büyük bir boyutta devam ediyor. Bizler İzmir Körfezi temizlenmezse limana gemiler giremez, körfez bataklığa dönüşebilir; o nedenle Körfez’deki suyun kalitesini ve akıntıları azaltacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nden vaz geçilsin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ise bir an önce gerçekleştirilsin derken aslında bundan 45 yıl önce söylenenleri, başka bir şekilde söyleyip tekrarlamış oluyoruz.

Ne tesadüf…

11 Şubat 1973 tarihli diğer bir haberde de “Körfez Sahil Yolu Sahil Doldurularak Yapılacak” deniliyor.

Yeni Asır 11.02.1973 002

Aynen bugün de yapıldığı gibi… Kentimizdeki yerel yönetimlerin ciddi bir taşınmaz yönetim stratejisi olmadığı ve bu nedenle elindeki taşınmazları sudan sebeplerle satıp savurduğu için gün gelip ciddi bir yatırım yapmak istediğinde aklına ilk gelen çözümün denizi doldurmak fikri olduğu gibi…

Bugün de yerel yönetimlerin yol açmak, tünel yapmak ya da büyük anıtlar yapmak istediğinde kolay bir yöntem olan denizi doldurulmasına karşı çıkıp bu tür yatırımlarla Körfez akıntılarının bozulmaması gerektiğini ifade ettiğimiz gibi…

Ne tesadüf…

Oysa aradan geçen onca zaman içinde her şeyin değiştiğini biliyoruz. Yerel yönetimlerin, onların yasalarının, kullandıkları teknolojilerin ve bizim anlayışımızın, hayata bakışımızın; her şeyin ama her şeyin değiştiğini biliyoruz…

O nedenle, o yıllara ait gazete haberlerini okuduğumuzda yazılıp söylenenlere karşı içimizde küçümseyen; hatta hor gören bir duygu oluşmakla birlikte yazılıp çizilenlerin özüne indiğimizde aslında fazla bir değişimin olmadığını, asıl yönetim anlayışında bir fark olmadığını görüyor ve bu durum karşısında şaşırıyoruz.

Aslında şaşırmamamız gerekiyor. Çünkü “Eski Roma’dan bu yana değişen fazla bir şey yok” diyen o ünlü sözü haklı çıkaracak şekilde, o dönemlerden bu yana insan ilişkilerinin özünde değişen fazla bir şey bulunmadığını bilip kabullenmemiz gerekiyor.

Değişen tek şeyin ise sadece ve sadece bu ilişkilere verilen yeni ad ve tanımlamalar olduğunu, işin özünde her şeyin aynı kaldığını fark etmemiz gerekiyor.

Depremler ve İzmir

Ali Rıza Avcan

Son günlerde kah Karaburun yakınlarında kah Ege Denizi’nde, zaman zaman da Manisa kırsalında gerçekleşen irili ufaklı depremle korkulu anlar yaşıyoruz.

Birinci derece deprem kuşağında yaşayan bir kent olarak geçmişimizdeki büyük depremlerin tekrar yaşanması ihtimali hepimizi korkutuyor.

Taiwan Earthquake Kills Thousands

Evet, biliyoruz; inşaat teknolojisindeki yeni gelişmeler sonucunda içinde yaşadığımız binalar, köprüler, tüneller eskisine göre daha dayanıklı, daha güvenilir; ama yine de üstünde yaşadığımız zeminin özellikleri nedeniyle esaslı bir depremde güvendiğimiz yapıların da zarar göreceğini biliyoruz.

Üstüne üstlük yaşadığımız bu kentte sanki bu bölgenin özellikleri hiç bilinmiyormuş gibi yeni köprüler, yeni tüneller, yeni viyadükler yapılıyor. Sanki yeraltı tanrısı Hades’e yeni kurbanlar verecek yeni ölüm tuzakları hazırlanıyor.

Bir yanda Konak Tüneli, diğer yanda İzmir Körfezi’nin iki yakasını birleştirecek İzmir Körfez Geçişi Projesi ve sağlam olmayan zemine yapılan ve yapılacak olan yüzlerce gökdelen… Zeminin oynak olduğu Halkapınar gibi yerde yerin altına yapılan İZBAN ve Metro garajları…

Sanki birinci derece deprem kuşağında yaşamıyor gibiyiz… Teknolojiye hayranlıkla gelişen bir sarhoşluk içinde adeta depreme meydan okuyoruz…

Oysa her şey işi öğrenip bilmekle başlıyor…

Bunu yapmak için iç, orta ve dış körfezde, suyun altında ciddi bir araştırma yapmış değiliz… O nedenle de denizin içindeki diri fayları yeterince bilmiyoruz…

Denizin içini araştırmak, haritalamak için ciddi bir çalışma yapmamakla birlikte; bu iş için harcamamız gereken paraları gerekli gereksiz yatırımlarda heba ediyoruz…

1999 yılında yaptırılan Deprem Master Planını (RADİUS) aradan 18 yıl geçmesine, bu arada yeni fay hatları bulunmuş olmasına karşın yenilemiyoruz, ciddi bir deprem olduğunda her bir kurum ve kuruluşa düşen görevleri yeni durumun koşullarına göre tartışmıyor, kendinden emin bir ruh haliyle gelecek olan depremleri bekliyoruz.

Üstüne üstlük kentteki olası bir depremde halkın toplanacağı alanları gözden geçirmiyoruz. Çoğu denizden doldurulmuş alanlarda bulunan bu bölgelerin olası bir tsunami halinde işe yarayıp yaramayacağını tartışmıyoruz.

Varsa yoksa yeni yollar, köprüler, tüneller, viyadükler, yeraltı garajları ve binalar yapıyoruz… Böylelikle İzmir’i köy ya da kasaba olmaktan çıkaracağımızı umuyoruz…

ITALY EARTHQUAKE

Seçim yatırımlarında kullanmak amacıyla kredi kullanarak aldığımız paraları daha büyük, daha büyük, daha büyük anıtlar, yapılar yapmakta kullanırken eğildiği insan gözüyle bile görülen ve hem içinde hem de altındaki lokanta, restoran ve kafelerde yüzlerce insanın bulunduğu Bostanlı apartmanlarını yıkmaktan kaçınıyoruz.

Ama yarın öbür gün bütün o yaptıklarımız çürük zemin nedeniyle toprağın içine gömüldüğünde, o enkazın altında yüzlerce, binlerce insan ölüp yaralandığında olan biten ve zarar gören tek kişi hep biz, biz İzmirliler olacak…

Ne dersiniz, şu acil olarak talep edip yollara düştüğümüz ADALET’in yanına bir de GÜVENLİK’i de ekleyip daha yaşanılabilir bir kent için bağırmaya ve mücadele etmeye başlayalım mı?

 

Belediye şirketleri ve şeffaflık…

Ali Rıza Avcan

Belediyelere bağlı şirketler, hepimiz için bilinmeyen, bilinmediği için de devamlı şüpheyle baktığımız, yolsuzluklara açık olduğunu kabul ettiğimiz kurumlar…

Oysa onları kuran ya da yönetenler açısından da her şeyin daha kısa sürede kolaylıkla yapılmasını sağlayan harika formüller…

O nedenle de, çoğu kez kantarın topuzunu kaçırtan, insanı gafil avlayan ya da gafillerin işine yarayan şeyler…

s-df5e98480373e1a333b487298e98e1f917291e21

1980’li yıllarda belediye şirketlerinin kuruluşu ile başlayan özelleştirme çalışmaları, bildiğimiz gibi küreselleşmeci neoliberal ideolojinin devletin küçülmesi adına ortaya attığı düşüncenin bir ürünü…

İlk yıllarda ihale mevzuatını aşmak amacıyla kurulduğu söylenen belediye şirketleri zaman içinde belediye bütçesini aşan büyüklükteki cirolarıyla belediyelerdeki özelleştirme çalışmalarının merkezine oturmuş ve zaman içinde belediye mevzuatının şirketlere yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesi yerine, belediyelerin şirketleşmesi özendirilerek belediye şirketlerine özel sermayenin katılımı ile bu sürecin sonuna gelinmiştir.

İşte o nedenle biz işin içine özel sermayenin de girdiği bu şirketlere hep kuşkuyla bakıyoruz…

Çünkü o şirketler, şimdiye kadar sergiledikleri performans ile belediyelerde taşeron işçi çalıştırılmasını sağlayan iktisadi kurumlar olmuştur.

Çünkü o şirketler, yasaların kamu adına koyduğu sınırların kolaylıkla aşılmasını sağlayan yararlı bir alet çantası olarak kullanılmıştır.

Çünkü o şirketler, birer kamu şirketi olmakla birlikte serbest ticaretin koruma ve kollamasından yararlanarak suç konusu olabilecek şeylerin kolaylıkla saklanıp gizlendiği yerler olarak kullanılmıştır.

Örneğin, neredeyse tüm belediyelerde “hizmet alımı” ile istihdam edilen taşeron işçilerinin asıl patronu, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, ihale mevzuatının getirdiği sınırlamaları dinlemeyen, çoğu kez gözden kaçırılmak istenen usulsüz, fuzuli harcamaların merkezi, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, sponsor katkısı adı altında yandaş şirketlerden alınan paraların gizlenip saklandığı yerler, hep bu şirketler olmuştur. 

Şayet bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bilgi edinme hakkı ile ilgili internet sayfasını açtığınızda karşınıza çıkan bilgi notunda belediyeler ve belediye şirketleri bir kamu kurumu olmasına karşın “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilemeyeceği belirtiliyorsa, hep bu şirketler nedeniyle olmuştur.

Resim1

Hele ki bütün bu kolaylıklarının üstüne bir de yasal zorunlulukları yerine getirmezseniz; işte o zaman, istediğiniz her şeyi istediğiniz şekilde yapabileceğiniz bir ortamda bulursunuz kendinizi…

Örneğin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre üst üste iki yıl bağımsız denetime tabi olma kriterlerinden en az ikisini aynı anda taşıyan sermaye şirketinizi bu yasal zorunluluğa karşın bağımsız denetim kurumları denetlemiyorsa ya da internet sayfanızda şirketinizle ilgili önemli mali bilgileri; örneğin bilanço ve kar-zarar cetvelleriyle önemli kararlarınızı koyacağınız “Bilgi Toplumu Hizmetleri” denilen bölüm yoksa ya da olsa bile orada bu bilgilere yer vermiyorsanız; işte o zaman şirket içinde istediğiniz gibi at oynatabilirsiniz…

Aynen Karşıyaka Belediyesi‘nin şirketi Kent Anonim Şirketi gibi ya da internet sitesi uzun süredir yapım aşamasında olan Konak Belediyesi’ne ait Merbel Turizm, Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘nde olduğu gibi… 

Oysa diğer belediyelerde olduğu gibi bu iki belediye de hazırladıkları stratejik planlarda şeffaf olacaklarını dosta düşmana duyurmalarına karşın; bazı karar ve hesaplarını ısrarlı bir şekilde kamuoyunun bilgi ve denetiminden kaçırmaya çalışıyorlar…

Hele ki bu şirketler devamlı zarar eden; yani halkın parasını çarçur eden şirketlerse…

Danışmanlık-10

İşte o zaman, bu şirketlerde kimlerin görevlendirildiğini, hangi belediye meclisi üyelerinin işin içinde olduğunu, görevli olanların liyakatlerini, sürekli zararın neden oluştuğunu, harcamaların nerelere yapıldığını, kimlerden tahsilat yapılıp kimlerden yapılmadığını, bu şirketlerin bir insanlık suçu olan taşeron sistemi içindeki suç ortaklıklarını daha fazla izleyip daha fazla öğrenmemiz ve daha fazla teşhir etmemiz gerekiyor…