IQ Plus Language Academy İzmir Kültürünü Yaşatma Komitesi ”1. Ulusal Fotoğraf Yarışması”

Bugün sizlerle, geçtiğimiz günlerde sonuçlanan “Eski İzmir Konakları” konulu 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan güzel fotoğraflarını paylaşacağız

IQ Plus Language Akademy‘nin İzmir Kültürünü Yaşatma Komitesi tarafından düzenlenen 1.Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın dijital kategorisinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan fotoğraflar; ayrıca Gençlik Teşvik Özel Ödülü kategorisinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflar, tümüyle İzmir kent merkeziyle ilçelerinde bulunan tarihi yapıların görüntülerinden oluşuyor.

Sahip olduğumuz tarihi sivil mimari örneklerine fotoğrafçılık sanatı eliyle sahip çıkmamızı, onların fark edip, “görüp”, koruyup sahiplenmemizi sağlayacak bu fotoğraf yarışmasını düzenlediği için IQ Plus Language Academy‘ye, bu fotoğraf yarışmasına katılan fotoğraf sanatçılarına ve bu fotoğraflar arasından en güzellerini seçen değerli jüri üyelerine (Prof. Dr. Arif Ziya Tunç, Didem Erpulat, Prof. Dr. Kazım Çapacı, Lütfü Dağtaş, Misket Dikmen) teşekkür ederiz.

nevzat-turgay-isikgoz-1-odulu-dijital-doktor-evi
Nevzat Turgay Işıkgöz – Birincilik Ödülü (Dijital) “Doktor Evi”
volkan-onder-2-odulu-dijital-03-forbes-kosku-buca
Volkan Önder – İkincilik Ödülü (Dijital) “Forbes Köşkü, Buca”
yalcin-eraltan-3-odulu-dijital-murat-kosku
Yalçın Eraltan – Üçüncülük Ödülü (Dijital) “Murat Köşkü”
adem-tukoglu-sergileme-dijital-aliotti-kosku-karsiyaka
Adem Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Aliotti Köşkü, Karşıyaka”
ali-isik-sergileme-dijital-01-fargoh-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) “Fargoh Köşkü, Buca”
ali-isik-sergileme-dijital-02-forbes-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) Forbes Köşkü, Buca”
ali-isik-sergileme-dijital-03-gavrili-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) “Gavrili Köşkü, Buca”
caner-baser-sergileme-dijital-01-cakiraga-konagi
Caner Başer – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı”
caner-baser-sergileme-dijital-02-cakiraga-konagi-odasi
Caner Başer – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı Odası”
caner-baser-sergileme-dijital-03-cakiraga-konagi-dolaplari
Caner Başer – Sergileme (Dijital) Çakırağa Konağı Dolapları”
cem-balki-sergileme-dijital-komsu
Cem Balkı – Sergileme (Dijital) “Komşu”
erdal-turkoglu-sergileme-dijital-01-forbes-kosku
Erdal Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Forbes Köşkü”
fusun-ozbek-sergileme-dijital-02-lambali-konak-birgi
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Lambalı Konak, Birgi”
fusun-ozbek-sergileme-dijital-01-mavi-konak-birgi
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Mavi Konak, Birgi”
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-03-murat-kosku
Hakan Kuyumcu – Sergileme (Dijital) “Murat Köşkü”
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-01-andria-kosku
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Andria Köşkü
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-02-yesil-kosk-giris
Hakan Kuyumcu – Sergileme (Dijital) “Yeşil Köşk Giriş”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-01-aliotti-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Aliotti Köşkü, Karşıyaka”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-02-penetti-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Penetti Köşkü, Karşıyaka”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-03-lochner-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Lochner Köşkü, Karşıyaka”
nuray-apari-sergileme-dijital-albert-kosku-bornova
Nuray Aparı – Sergileme (Dijital) “Albert Köşkü”
ozkan-kose-sergileme-dijital-konak-sahnesi
Özkan Köse – Sergileme (Dijital) “Konak Sahnesi”
serhat-tasbas-sergileme-dijital-cakiraga-konagi
Serhat Taşbaş – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı”
sertac-murtan-sergileme-dijital-odemis-yildiz-kent-muzesi
Sertaç Murtan – Sergileme (Dijital) “Ödemiş Yıldız Kent Müzesi”
taskin-mise-sergileme-dijital-01-cakiraga-konagi-odemis
Taşkın Mişe – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı, Ödemiş”
taskin-mise-sergileme-dijital-02-cakiraga-konagi-odemis
Taşkın Mişe – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı, Ödemiş”
ugur-elhan-sergileme-dijital-01-usakizade-kosku
Uğur Elhan – Sergileme (Dijital) “Uşakizade Köşkü”
ugur-elhan-sergileme-dijital-02-kultur-mudurlugu-bayrakli
Uğur Elhan – Sergileme (Dijital) “Kültür Müdürlüğü, Bayraklı”
umut-dogu-sayli-sergileme-dijital-01-pandespanian
Umut Doğu Saylı – Sergileme (Dijital) “Pandespanian”
umut-dogu-sayli-sergileme-dijital-02-pandespanian-bornova
Umut Doğu Saylı – Sergileme (Dijital) “Pandespanian, Bornova”
volkan-onder-sergileme-dijital-01-rees-kosku-buca
Volkan Önder – Sergileme (Dijital) “Rees Köşkü, Buca”
volkan-onder-sergileme-dijital-02-russo-kosku-buca
Volkan Önder – Sergileme (Dijital) “Russo Köşkü, Buca”
selin-oktem-genclik-tesvik-ozel-odulu-1ncisi-giris
Selin Öktem – Gençlik Teşvik Özel Ödülü Birincisi “Giriş”
kaan-tarkan-genclik-tesvik-ozel-odulu-2ncisi-usakizade-latife-hanim-kosku-ici
Kaan Tarkan – Gençlik Teşvik Özel Ödülü İkincisi “Uşakizade Latife Hanım Köşkü İçi”
buse-elitok-genclik-tesvik-ozel-odulu-3ncusu-izmir
Buse Elitok – Gençlik Teşvik Ödülü Üçüncüsü “İzmir”

Sorun, stat mı yoksa kent mi?

Tanzer Kantık

Öncelikle bu görüşlerim nedeniyle çokça eleştirilip taşlanacağımın farkındayım. Eleştirileri olanlar yazdıklarım üzerinden anti tezlerini dile getirebilirler, yazı yazabilirler, fikirlerini paylaşabilirler.

İzmir’de kente dair tartışmalardan birisi de hepimizin bildiği gibi, şehir içine yapılması planlanan Göztepe ve Karşıyaka stadları konusu. Konu bugüne denk yerel yönetim, ilgili bakanlık, kulüp yöneticileri, vatandaşlar ve taraftarlar arasında bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Konu, sadece “şehir içinde stat olur mu olmaz mı?” sorusu ile izah edilebilecek boyutu fazlasıyla aşıyor. Ben konuyu kendimce kategorize ettiğim bir kaç başlık altında irdelemek yanlısıyım. Çünkü ülkemize has bazı çarpıklıkların konuya direkt etki ettiğini görmekteyim.

Konunun kabaca şehircilik ve futbol kültürü anlamında iki farklı yönü var. Şehir ve kültür konusu burada iç içe girmiş durumda. O nedenle birbirinden ayırarak değil, iç içe tarif etmeye çalışacağım. Ayrıca konu futbol olunca, günümüz futbolunda başarıya ulaşmış ulusların bu konuyu nasıl çözdüğüne de bakmak gerekiyor.

Şehir planı anlamında konuya yaklaşıldığında, şehir merkezindeki bir stadın getireceği yükler sıralanarak bir stadın şehir içinde olmaması gerektiği ifade edilir. Şehir plancılığı açısından bir stadın olması gereken yer diye tarif edilen bir nokta olmadığını biliyoruz. Stadın olacağı noktayı belirleyen şartlar daha farklı.

Bir futbol stadının bugün şehir dışında olması gerektiğini düşünen kişiler, günümüzde ülkedeki futbol seyircisi profilini ve bu sebeple oluşan asayiş sorunlarını dile getirerek bu yönlendirmeyi yapmakta. Ayrıca bir stadın toplayacağı yüksek hacimdeki insan sayısının o bölgeye geliş ve gidişinin kent trafiğinde yaratacağı zorluklara işaret etmekteler.

Bunu yapmakla aslında şunu mu söylemek istiyorlar? Madem kırıp döküyor, bağırıp çağırıyorsunuz; gidin bunu şehrin dışında, yerleşim olmayan yerde yapın!

tanzer-02

Oysa her kültür kendisini var edebilmek ve uygarlaştırmak için uygun fiziki şartları arar. Örneğin bir yeşil alanda, bir parkta hep birlikte yaşayabilmek, -çöp kültüründen tutun da- o alanda bulunmanın uygar metotlarını geliştirmek, kökleştirmek için toplumların öyle bir parka ihtiyacı vardır. Müze de, sanat galerisi de, bisiklet yolları da bu fiziksel şartlara dahildir. Toplum kültür eğitimini, sanat eğitimini, spor eğitimini ancak onu yaşayabileceği sağlıklı fiziki mekânlarda yapabilir. Toplumda sanat kültürünün olmadığını konuşurken bunun eğitimle verilebileceğini söyleriz ama nedense kamusal alandaki sanat eseri azlığı hiç konuşulmaz. Heykelin olmadığı, büyük bir arkeoloji müzesinin olmadığı bir kentte yetişen çocuk büyüdüğünde metrodaki heykeli kırabilir veya ona “ne yapıyorsun sen?” diyen bir kişi bile çıkmayabilir. Futbol kültürü de bunların dışında değildir. Kamu kuruluşlarının görevi, ana başlıklar halinde bellidir. Nasıl bir müzedeki eserlerin çalınması, bir bisiklet yolundaki araç park işgali bir asayiş sorunu ve halledilmesi gereken bir durumsa, stada gelen seyircilerin oluşturacağı asayiş sorunu da bu kapsamdadır ve devletin görevi bunu önlemek ve bertaraf etmektir.

Batıda bunun teknik altyapı ve kurallarla nasıl çözüldüğü bellidir ve uygulanabilir sistemler mevcuttur. Toplumun stadı şehrin dışında istemesi yerine, bu şartları yöneticilerinden oluşturmasını talep etmesi gerekmektedir. Nasıl bugün İzmir’de Kültürpark ile ilgili talepler dillendirilirken parktaki asayiş sorununun da çözülmesi gerektiğini belirtiyorsak, bu şartları istiyorsak aynı şartları futbol stadyumları için de talep etmenin bir farkı yoktur.

Futbol konusunda en büyük asayiş sorunlarını yaşayan İngiltere’de nasıl bir süreç yaşandığını hepimiz biliyoruz: Heysel Faciası! Holiganizm sonrası oluşan şartlar nasıl aşıldı ve bugün İngiltere Premier Ligi yayın hakları açısından baktığınızda, nasıl dünyanın en değerli ligi haline geldi? Çözümü mümkün ve çağdaş yaklaşımları, toplum olarak bu noktada da talep etmek gerekiyor. Futbol kültürünün de kendisini var etmesi, uygarlaşması, olgunlaşması için çağdaş şartlara ihtiyacı vardır. Bu konuda aslında Türkiye’de bir aşama kaydedildi. Doğru dürüst oturma yerleri olmayan kuru betondan seyir zevki olmayan eski stadlarda tel örgüler arkasında futbol izleyen seyirci için artık tel örgülere ihtiyaç yok. Nedeni, yukarıda bahsettiğim toplumun eğitimi için gerekli sağlıklı fiziki şarttır. Şimdi “tel örgüler kalkarsa ortalık kaos olur, futbol izlenmez, olaylar çıkar, futbol biter” diyenleri hatırlıyorum. Çoğunluktaydılar ve dedikleri gibi olmadı. Futbol izleyicisinin Türkiye’de çok olgun olduğu söylenemez; ama kaydedilen aşama da azımsanacak bir aşama değildir. Toplumun eğitilebilmesi için kitlelere bu şansın verilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda saydığım hiçbir kültürü okullarda, televizyonda veya internette öğretemezsiniz insanlara. İnsanlar ancak yaşayarak öğrenir ve dersler alarak eğitilirler.

Diğer yandan trafiğe gelen yük konusu stadın şehir merkezinde olmasından çok, o şehrin büyük kitleleri şehrin farklı noktalarına sağlıklı taşıyabilen bir toplu ulaşım altyapısına sahip olup olmamasıyla da alakalıdır. Bir stada aynı saatte 25.000 kişi gelmek istediğinde oluşan trafik sorunu ile sabah 08.00-09.00 arasında şehir merkezindeki işyerine gelmek isteyen kitlenin ne farkı var? Sayı farkı yoktur; hatta sabah işine gitmek isteyenlerin sayısı daha da fazladır. Amacı burada kutsamanın da çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şehir işe gitmek isteyenleri mevcut altyapısı ile taşıyamıyorsa, stada gelmek isteyenleri de taşıyamayacaktır. Yani sorun stadın yeri değil, şehrin “hareketlilik” sorunudur.

Bu iki fiziki duruma, futbol kültürü konusunda sahip olduğumuz çarpık yapının da katkısı var. Konu biraz da şehrinin, semtinin takımını tutmakla alakalı. Burada GözgözTV editörü Mazlum Şarkaya’nın “Kirli Yıldıza Şehrini Satma” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü bizdeki “taraftarlık ve aidiyet” konusunu özetleyen ve asıl çarpıklıkla ilgili bölümler ve örnekler oldukça çarpıcı…

İngiltere’de yaşadığınızı düşünün.

Birmingham, Cardiff, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza, çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz; zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlar da Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7’şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica, S. Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Adı geçen ülkelerin şehirlerindeki statların % 90’a yakını şehrin merkezindedir. Paris, Barselona, Manchester, Londra gibi şehirlerde statlar şehir merkezinde, yerleşim yerleri içindedir. Üstelik bazı şehirlerde birden fazla, hatta 3 stat şehrin merkezindedir. Bu toplumlar aidiyet yapısı, kültürel yaklaşım ve fiziki şartlar düşünüldüğünde statlarını şehir dışına yapma ihtiyacı duymamışlardır. Mali açıdan güçleri olduğu halde var olan statlarını yıkıp şehir dışında stat yapma yoluna gitmemişlerdir.

tanzer-01

Türkiye’deki futbol seyircisine de bu anlamda alt kültür mensubu muamelesi yapılması kabul edilemez. Statların şehir merkezinde olmasına karşı yapılan eleştirilerin tamamında bir alt kültür-üst kültür bakışının da olduğunu söylemek gerekli. Park kültürü, müze kültürü, sanat kültürü savunuları üst kültür kapsamına alınıp, futbol kültürünün alt kültür kapsamına itilmesi kabul edilemez. Kendinizi mensubu olarak görmediğiniz kitleleri ötekileştirme çabası çok tanıdık. Şehir merkezlerinden eğitimi bilimi çıkardık, çünkü tüm üniversite kampüslerini şehir dışına yapıyoruz, şehrin merkezine büyük alış veriş merkezleri dolarken sesimizi çıkaramadık, şimdi park istediğimizde bizi şehrin dışına davet edenler var. Stat isteyenler de bu ülkenin vatandaşı ve şimdi de onlar şehir dışına davet ediliyor.

Ek olarak şunu da söylemek gerekli, Göztepe ve Karşıyaka özelinde. Şehrin merkezinden kendi taraftarının yoğun olarak yaşadığı bölgedeki statlar bu takımlara hem gelir anlamında katkıda bulunacak, hem de taraftarının çoğu Göztepe’de, Karşıyaka’da olan kitleler bu stadlara gelirken özel araçları ile gelmeyecektir. Kaldı ki her iki stadın çok yakınından metro ve banliyö hattı geçmekte, stadların yapılması planlanan yerlere çok yakında iskeleler bulunmaktadır. Ama örneğin Göztepe Stadı’nın yapılması planlanan arazinin hemen 200 m ilerisindeki F. Altay Meydanı’na yapılacak AVM’ye herkes özel aracıyla gelecektir.

Şehir merkezinde stat yapılmasının getireceği olumsuz şartları stadın varlığında değil; şehrin diğer yönetilemeyen ulaşım ve yeşil alan varlığına dair getirilen yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Kitlelerin şehir içindeki varlığının her ne amaçla olursa olsun bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorsak; o kitleleri şehir dışına itmek, sorunu görmezden gelip halı altına süpürmek anlamına gelir. Çünkü bence stadı şehrin dışına çıkarmak, açıkçası sorunu halının altına süpürmektir.

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 2

Ali Rıza Avcan

KENT SİMSARI “KAMUOYU ÖNDERLERİ”

Bu durum aslında kendi başına “yönetişim” ilkesine de aykırıdır. Çünkü Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp akademik çevrelerce geliştirilen “yönetişim” anlayışına göre yerel yönetimlerin sermaye ile kuracağı beraberliğin yereldeki adresi, bu amaçla oluşturulacak ayrı bir kurul değil, yerel yönetim-sermaye-sivil toplum kuruluşları beraberliği ile oluşturulan kent konseyleridir. İşte tam da bu noktada, İzmir Kent Konseyi’nde olması gereken bu ideal üçlü beraberlik, 2009 yılından sonra bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından bozularak kentin en önemli ve büyük projelerinin İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) görüşülmesine başlanmış, İzmir Kent Konseyi’ne ise bunun dışında kalan ikinci dereceden konuları konuşup görüşmek kalmıştır.

Yönetişim” anlayışıyla kurgulanan bu büyük projelerin belediyeler, sermaye çevreleri, diğer kamu kurumları, meslek odaları, siyaset kurumu ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişki ise bizim literatürde “kent simsarı” olarak tanımladığımız her devirde ve ortamda muteber olan, saygı gören “seçkin” İzmirliler tarafından sağlanmakta, bunlar İzmir’in kamuoyu önderleri olarak takdim edilebilmektedir.

mayan3

SERMAYENİN KENT YAŞAMINA HAKİM OLUŞU

Tüm bu anlattıklarınızdan yola çıkarsak, kenti kamusal bir alan ve ilişkiler ağı olarak değil de, alınıp-satılan, özelleştirilen, para kazanılan, kâr edilen bir araç olarak görme eğilimi var… Kenti sermayenin rantına rant katmaya vesile bir yer olarak görüyorlar…

Aslında yapılan iş, belediyelerin gücünü arkasına alan bu tür büyük projeler eliyle kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bu özelleştirmeler, daha önce gördüğümüz özelleştirmelerden farklı olarak bir satma-alma eylemi olarak değil, sermayenin kamu gücünü arkasına ya da yanına alarak, o gücü bizzat kullanarak ya da kullandırarak kent, kentsel yaşam ve kent toprakları üzerinde hâkimiyet kurmasından başka bir şey değildir.

İşte bu anlamda; yani önümüze gelen Kültürpark Projesi örneğinde gördüğümüz gibi kentin tam ortasındaki bir yeşil alanın varlığına ve geleceğine biz mi, yani halk mı yoksa kaynağı İzmir ya da İstanbul olsun fark etmez; sermaye çevreleri mi karar verecek? Önemli olan soru bence budur. Şayet, bu konulardaki kararı yerel yöneticileri seçenler olarak biz, yani halk karar verecekse halka ayrılmış, ona tahsis edilmiş bir yeşil alanda bina yapılıp yapılmayacağına da halk karar vermelidir.

Oysa görüyoruz ki, bugüne kadar başka hiçbir konuda bir araya gelemeyen, hatta birbirleri hakkında dedikodu yapıp bir diğerinin görev, yetki ve sorumluluk alanına müdahale etmeyi alışkanlık haline getiren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Ticaret Odası rant kokan bu ortak çıkarlar için bir araya gelebiliyor, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş, 2014 yılında yayınladıkları rapor doğrultusunda üyelerine mesaj göndererek Kültürpark Projesi için olumlu görüş belirtmelerini isteyebiliyor. Diğer yandan İzmir-Tarih Projesi’nden nemalanacak TARKEM’in ortak ve yöneticileriyle onların etkilediği, yönlendirdiği gazeteciler, köşe yazarları “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlere veryansın edip onları marjinallikle, elitlikle itham edebiliyorlar. Hatta “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlerin yanında yer alan köşe yazarlarına büyük bir pervasızlıkla tehdit kokan uyarılarda bulunabiliyorlar.

HALK, BİLGİLENME HAKKINI KULLANMALI

Peki bunca sermaye saldırısına rağmen, kentteki bu reflekssizlik neden sizce? Muhalefet boşluğu var. Aslında olup bitenden rahatsız İzmirlilerin niteliği de niceliği de önemsenmeyecek gibi değil… Ses çıkarmak, itiraz etmek, hayır demek gerekmiyor mu?

Ayrıca İzmir milletvekillerinin hiçbiri de ortaya çıkıp bu konu ile ilgili görüşlerini söylemiyor, Devrimci gelenekten geldiği bilinen ve “Haziran Hareketi” tarafından desteklenen Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Kültürpark’ın duvarları dışında bir fikri yokmuş gibi tek bir söz söylemiyor, CHP’nin anlı şanlı çevreci politikacıları Kültürpark mücadelesine destek vermiyor. Kısacası duymam, görmem, konuşmam diyen bir üç maymun senaryosu oynanıyor.

Tabii bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiği hırçın saldırılarla bilinen Yeni Asır Gazetesi, iktidar partisi milletvekilleri ve belediye meclisi üyeleri de projenin arkasında Folkart, Sancak gibi iktidardan yana sermaye gruplarının yer alması nedeniyle her zamanki alıştığımız muhalefetlerini yapamıyorlar.

Anlayacağınız İzmir’in o meşhur çukurunda şimdi “Kültürpark’a Dokunma!” diyen bir avuç İzmirli dışında herkes suspus vaziyetinde olacakları bekliyor…

O halde çok kısa bir soru, tanıdık bir soru: Ne yapmalı?

tumblr_mjeobvx2ge1qh6ri4o1_1280

Evet, bu tehlikeyi ve bundan sonra artarda gelecek olası riskleri nasıl önlemeli, neler yapmalı?

Bence kente, kentin değerlerine sahip çıkan kesimleri kamu yararı ortak paydasında bir araya getirip örgütlemeli. Bunu yaparken hepimize büyük kolaylıklar sağlayan internet ve sosyal medya olanaklarından yararlanmalı; ama bu ortamlarda ulaşılan üye ve paylaşım sayılarının yanıltıcı olabileceği, bu tür zeminlerin örgütlenme için güvenilmez, kaygan zeminler olduğu her zaman için hatırlanmalıdır.

Mücadeleyi örgütleyip yürütecek olan tüm kurum, oluşum ve bireylerin “kente sahip çıkma” paydasında önce kendi aralarındaki yatay ilişkilerde demokratik, saydam ve katılımcı alışkanlıklar yaratması, birlikte çalışma kültürünü geliştirmesi; ayrıca kentle ilgili tüm gelişmeleri dikkatle izlemesi, düzenli olarak bilgilenmesi ve sahip olduğu bu bilgileri paylaşması gerekir. Sermayenin kentlere yönelik saldırısı, kentler üzerinden halkı sömürmesi olgusu sadece bugüne özgü, bugün yapılacak bir mücadele ile alt edilecek bir saldırı değildir. Bu saldırının sermayenin kentle ilgili plan ve eylemleriyle mülkiyet yapısındaki değişmeleri titizlikle izleyip analiz ederek, bu bilgi ve analizler üzerinden alternatifler geliştirerek sermayenin yanına yerel yönetimleri alarak başlattığı bu tür planları ortaya dökmeliyiz. Bilgilenme hakkı çerçevesinde halktan gizlenen birçok planın ve gelişmenin bu şekilde ortaya konulması sermayenin benzeri girişimlerini önleyecek, en azından zorlaştıracaktır.

Yeni Kültürpark Projesi konusunda da, geçmişteki Kordon Dolgu Yolu projesinden edinilen bilgi, birikim ve deneyimler çerçevesinde kentteki İstanbul sermayesine yönelik tepkinin, özellikle de Folkart’a yönelik geleneksel İzmirli tepkisinin sürekli ayakta tutulması, Folkart’ın ya da Sancak sülalesinin İzmirli sermaye çevreleriyle kuracağı olası ilişkilerin düzenli olarak sergilenmesi gerekmektedir. Bu anlamda İzmir’de bir zamanlar var olan ama ne hikmetse son yıllarda yok olan bilinçli, kurumsal ve sözünü dinletecek kadar güçlü bir muhalefete ihtiyacı vardır diyebiliriz.

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 1

Ali Rıza Avcan

Güzel İzmir Gazetesi olarak, sermaye ile gericilik arasına sıkıştırılan kentimizi sahiplenmek, İzmir’in kendisine biçilen bu gömleğe sığmayacağını, sığmaması gerektiğini göstermek için yola çıktık. Bu mücadeleyi paylaşan, uzun süredir kent üzerine düşünen, çalışan, öneren bir isim de, Ali Rıza Avcan. Kent Stratejileri Merkezi adıyla ülkemizdeki birçok değerli ismin yazılarını bir halk kürsüsü anlayışıyla paylaştığı ortak kullanımlı bir bloğu olan ve yine aynı ismi taşıyan bir Facebook grubunda önemli ve değerli bir birikime imza atan Avcan’la, Kültürpark Projesi’nin ne anlama geldiğini konuştuk.

Sayın Avcan, geçen sayımızda “Kültürpark’ı sermayeye kar etmeyeceğiz” manşetiyle konuya giriş yapmıştık. İzmir’in “Yeni Kültürpark Projesi” adlı bir sorunu var. Ve İzmir’de “Kültürpark’ıma dokunma diyen” önemli bir kitle de var. Sohbete buradan girecek olursak… Sizce nedir “Yeni Kültürpark Projesi” ve neden bu projeye karşı mücadele etmek gerekir?

Kültürpark Projesi“, aslında içine Kemeraltı, Basmane, Kadifekale ve Çankaya bölgelerini de alan İzmir’in tarihi kent merkezi için, İzmir ve İstanbul sermaye çevrelerinin birlikte geliştirdiği bir “soylulaştırma” (mutenalaştırma) projesinin ikinci adımıdır. Bildiğiniz gibi bu soylulaştırma projesinin ilk adımı, bundan dört yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in sermaye çevreleriyle birlikte oluşturduğu “İzmir-Tarih Projesi” ve TARKEM isimli şirketle atılmıştır. İzmir-Tarih Projesi ile Kemeraltı, özellikle de Havralar Bölgesi’nde TARKEM eliyle bir soylulaştırma girişiminde bulunulmuş, şimdi de bu girişimin ikinci adımı atılarak Basmane ve Çankaya bölgeleri bu alana eklenmiştir.

Bu ikinci adımla, “Basmane Çukuru” adıyla ünlenen alanda Folkart ve İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile İzmir’in en yüksek binası unvanını alacak 70 katlı bir gökdelen dikilecek, İzmir Büyükşehir Belediyesi Konak Meydanı’ndaki binasını terk ederek bu binaya taşınacak, Konak Belediyesi 9 Eylül Meydanı çevresindeki iki binasını terk ederek Tepecik’te yaptıracağı binaya taşınacaktır.

boykot-7

İZMİR’İN YÜZÜ TANINMAZ OLACAK

Folkart, Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak’ın Akşam Gazetesi’ne verdiği 17 Temmuz 2016 tarihli demece göre, Folkart’ın yapacağı bu binada 10.000 metrekarelik bir çarşı, rezidans ve ofislerle sosyal alanlar yer alacak, “İzmir Fuar alanıyla birleşecek birbirinin devamı olacak bir proje planlıyoruz” ifadesi çerçevesinde bina bir şekilde Kültürpark alanıyla ilişkilendirilecektir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu demeç hakkında bir düzeltme yapmadı. Yapılacak 70 katlı binanın içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin merkez birimleri de yer alacağı için, bu bina ile Kültürpark’a yapılacak olan, mülkiyeti yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait kültür merkezi arasında, aradaki caddenin üstünden veya altından bir bağlantının sağlanması konuya belediye açısından bakan kamuoyu tarafından normal karşılanabilir.

Kültürpark Projesi“yle Folkart’ın yapacağı 70 katlık binanın oluşturacağı bu yeni mekânsal bütünlüğün, bölgedeki soylulaştırma çalışmalarının başlangıcı olacağı, bunun ardından gelecek ikinci bir hamlenin de çevredeki eski, yıpranmış binalarla ilgili olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Böylelikle 5-10 yıl içinde “İzmir-Tarih Projesi” ile soylulaştırılacak Kemeraltı Bölgesi’ne ek olarak Kültürpark Projesi ile başlatılan diğer bir soylulaştırma projesi sonucunda Basmane, Oteller Bölgesi, Çankaya’daki Elektronikçiler Çarşısı tanınmaz hale gelecek, bölgede yaşayan yoksul halk ve mülteciler kentin başka bölgelerine gönderilecek, kentin bu eski bölgesi yeni yüzüyle yeni müşterilerini ağırlamaya başlayacaktır.

TARİHİ KENT MERKEZİNDE RANT YÖNETİMİ

Öyle anlaşılıyor ki, İzmir’de sermaye gruplarının inşa ettiği ve kenti adeta işgal ettiği projeler, pek de birbirinden bağımsız değil, ortada bir network-ağ olduğunu görmek mümkün, ne dersiniz?

Bu anlamda İzmir’deki hiçbir proje ya da girişimin birbiri ile ilgisiz olduğu, birbirinden bağımsız olduğu söylenemez. Çünkü İzmirli, İstanbullu ya da yabancı sermayenin tüm projeleri, tüm girişimleri, özellikle de rant odaklı yatırımları birleşik kaplar örneği hep birbiriyle ilişkilidir bu kentte.

İzmir’in tarihi kent merkezinin güneyindeki rantı yönetecek İzmir-Tarih Projesi ile kuzeyindeki rantı yönetecek Yeni “Kültürpark Projesi“nin uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından tasarlanmış olması da, bu ilişkiyi ve amacı açık şekilde ortaya koymaktadır. Hatta bu ilişki öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Prof. Dr. İlhan Tekeli projeyi hazırlayıp sunmakla yetinmemiş, “İzmir-Tarih Projesi” kapsamında Havralar Bölgesi’ndeki soylulaştırma çalışmalarını gerçekleştirmek amacıyla projenin halka duyurulduğu tarihte kurulan ve o tarihten bu yana sadece “İzmir-Tarih Projesi” kapsamındaki işlerle uğraşıp başka bir ticari faaliyeti bulunmayan TARKEM isimli şirkete de ortak olmuştur.

İzmir’in tarihi kent merkezini kuzeyden ve güneyden kuşatan bir iki soylulaştırma projesinin tasarımcısı aynı kurum ve kişiler olmakla birlikte uygulayıcısı olacak sermaye çevreleri coğrafi olarak farklıdır. Bölgenin güneyini kapsayan “İzmir-Tarih Projesi“nin finansörü ve ana uygulayıcısı, çoğunluğunu İzmirliler’in oluşturduğu İzmir sermayesinin temsilcisi olarak ortaya çıkan TARKEM, kuzeyini kapsayan Yeni Kültürpark Projesi’nin finansörü ve ana uygulayıcısı ise İstanbul sermayesinin temsilcisi olarak sahneye çıkan Folkart’tır.

Aslında bu şirketlerin ya da sermaye çevrelerinin ayrı olması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü İzmir sermayesi hacim, yoğunluk ve etkinlik açısından hiçbir zaman İstanbul sermayesinin önüne geçmemekle birlikte büyütüp İstanbul’a teslim etmek ya da İstanbul sermayesinin bir alt taşeronu olarak eklemlenip pastadan dilim almak konusunda oldukça bilgili ve deneyimlidir. Nitekim İzmirliler’in İstanbul sermayesine karşı bir kahramanlık, bir savunma efsanesi olarak temellendirilip ortaya çıkardıkları TARKEM’de bile İzmir-İstanbul işbirliğinin durumu ortaklık yapılanmasında net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

kulturpark-02

NEOLİBERAL İDEOLOJİNİN ‘YÖNETİŞİM’İ

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona destek veren kurumlar, bu kotardıkları işleri genellikle ve yoğunlukla “yönetişim” kodlamasıyla sunuyorlar, “yönetişim” kavramını ve bunu tamamlayan kavram setlerini kullanıyorlar…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2009 yılından beri ortaya konulan “İzmir Akdeniz Akademisi”, “İzmir-Tarih Projesi”, “İzmir-Deniz Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi tüm büyük projelerin püf noktası, neoliberal ideolojinin ve çağdaş kapitalizmin 1989 tarihli Dünya Bankası raporu ile ortaya atıp geliştirdiği ve zaman içinde çağdaş bir siyasal iktidar modeli olarak tüm ülkelere önerip yerleştirmeye çalıştığı “yönetişim” kavramında yatmaktadır. Uzun yıllardır bu modelin savunuculuğunu yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli, İzmir Büyükşehir ya da Konak belediyelerinin kendilerine verilen görevleri yeterince yapamadıklarını ileri sürerek yerel düzeydeki bu kamu kurumlarının yanına özel sermayeyi ve sivil toplum kuruluşlarını ilave etmeye çalışarak yerel yönetimler-özel sektör-STK’lar şeklinde üçlü bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Yerel yönetimlerin rehberliğinde hareket edecek bu üçlü sacayağına zaman zaman üniversiteler de dahil edilmekte, STK’lar boyutunda da genellikle isminin sonu “siad” ya da “giad”la biten patron dernekleri, konfederasyonları ya da onların oluşturduğu dernekler, vakıflar çağrılmaktadır.

Ancak bir yandan bütün bunlar yapılırken diğer yandan da “yönetişim” anlayışının mantığına aykırı olarak hükümet denetimindeki İzmir Kalkınma Kurulu’na bir alternatif olacak şekilde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından 2009 yılında oluşturulan ve o günden bu yana her ay düzenli olarak toplanan 120 üyeli İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK), üyelerinin % 99’unun sermaye temsilcilerinden oluşması nedeniyle bir “patronlar kulübü” olarak çalışmakta; kenti doğrudan ilgilendiren “Fuar İzmir Projesi”, “Alsancak Limanı Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi büyük, önemli birçok proje burada görüşülüp tartışılmakta ve İzmir sermayesi içinde uzlaşma sağlanmaktadır. Nitekim çoğu proje yeterli bir katılımla görüşülüp tartışılmadı dediğimizde bu kurulda yer alan işadamı ya da sermayedarlar, projelerin sivil toplum tarafından tartışıldığını, katılımın sağlandığını iddia edebilmekte, hatta “bir itiraz etmiştik, itirazımız üzerine projede önemli değişiklikler yapıldı” diyerek projeleri aslanlar gibi savunabilmektedir.

Devam edecek…

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 5

Bugün size, şu an dünyadaki ve ülkemizdeki tüm televizyon, gazete ve sosyal medya platformlarında  tekrarlandığı gibi, “ABD’nin yeni başkanı Trupm” filan demeyip ilginizi her gün hepimizin yaşadığı İzmir ulaşımına ve o ulaşımdaki sorunlara çekmeye çalışacağım.

Çünkü sabah kalkar kalkmaz baktığım Twitter’da yazılmış ironi dolu bir mesaj beni Amerikalardan alıp buraya, yaşadığım ve sevdiğim kente, İzmir’e getirdi.

Hem de bir gün sonra İzmir ulaşım ana planının güncellenmesi amacıyla yapılacak “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” konulu bir uzman çalıştayına katılmadan tam bir gün önce…

03052016_95829_0

Sözünü etmeye çalışacağım “Zeka Problemleri” isimli hesaba ait bu mesajda “Ne ilginç bir şehir. Ulaşım zirvesi yapılıyor 35 ülke katılıyor. Ama şehrin metrosu çalışmıyor, ulaşım kilitleniyor, bilin bakalım neresi?” deniliyor ve bu mesaja yanıt veren “Artık Çok Zengin” hesabı “tabi ki kolombiya“, Yasemin Yıldırım “istanbul olması şaşırtıcı olmazdı herhalde“, “Seza” isimli hesap “Elbette İzmir!“, “Hurşit Paşa” adlı hesap “CHP-İzmir” diye yanıt verirken Elvan Göknel Akçay ise art arda gelen üç gülme ikonunu koymayı tercih ediyor.

Evet, “Zeka Problemleri“nin söylediği gibi İZBAN grevinin uygulamaya konulduğu 8 Kasım 2016 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde İzmir’de toplanan Avrupa Bölgeler Meclisi’nin 8-10 Kasım 2016 tarihli 2016 Sonbahar Genel Toplantısında, “Sürdürülebilir Hareketlilik: Yepyeni Bir Dünya” başlığı altında 35 ülkeden gelen konuklarla birlikte belediyelerin ulaşım konusundaki birikimlerini derleyerek paylaşmayı amaçlanıyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamaya göre, Avrupa Bölgeler Meclisi’nin toplantısında, “Intermodal Ulaşım & Sürdürülebilir Hareketlilik” başlıklı iki inceleme gezisi, İzban ve metro atölyeleri inceleme gezisi,  sağlık- demografik değişim temalı bir sunum, “Kültürel Miras” sunumu ve aynı başlıklı bir inceleme gezisi, kırsal kalkınmayı geliştirme – Yarımada İzmir Projesi temalı bir sunum, fırsat eşitliği konulu bir sunum ve “Sürdürülebilir Avrupa için Gençlerin Yetkilendirilmesi“  anlatımlarla gerçekleştirilecekti.”

Üstüne üstlük, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun İZBAN’da grev yapan sendika ve işçiler hakkında  “Grev başladı, görüşmeler her zaman devam eder. Kapı her zaman açık. Ama zam oranını artırmak şeklindeyse, böyle bir görüşme olmaz. Artık greve çıkıldı. Yüzde 15 zamma sendika- işçi temsilcileri muhatabımız. Gelip imzalamak şartı kaydıyla bir sözleşme yapılacaktır. Bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır.” dediği bir günde…

Evet, bir yandan “intermodal ulaşım“, “sürdürülebilir hareket” gibi oldukça şık, fiyakalı sözcüklerle tanımlanan uluslararası bir toplantıya ev sahipliği yapmak, bu toplantı kapsamında grevde olan İZBAN’ın atölyelerini gezmek; diğer yandan da bir hemşehri olarak İZBAN grevini yaşayıp İZBAN’ın işçi ve emekçilerine destek verirken,”bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır” diyen “kraldan çok kralcı” bir belediye başkanının sözlerini duymak…

maxresdefault

Ardından da kalkıp, İZBAN grevi ve o uluslararası toplantı ile geziler devam ederken İzmir ulaşımındaki yenilikçi yaklaşım ve çözümlerin konuşulacağı bir uzman çalıştayına katılarak samimi bir şekilde yardımcı olmaya çalışmak…

Sanırım dünyanın başına başka bir belanın geldiği bugünlerde biz, İzmir’de “Alis Harikalar Diyarında” masalının da bir başka versiyonunu yaşıyor olacağız…

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 4

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılacak ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ temalı uzman çalıştayı önümüzdeki hafta, 10 Kasım 2016 Perşembe günü 15.00-17.30 saatleri arasında yapılıyor.

Biz bugün yine bu çalıştay öncesindeki hazırlık anlamındaki değerlendirmelerimize, bu çalıştayda ifade edeceğimiz görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri somutlaştırmaya devam edeceğiz.

Hepimizin sıklıkla kullandığı Vikipedi inovasyon (yenilikçilik) kavramını, “yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet) veya sürecin; yeni bir pazarlama yönteminin; ya da iş uygulamalarında, iş yeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir organizasyonel yöntemin uygulanmasıdır” olarak tanımlıyor.

streetcarlateearly

Konumuz kent için ulaşım olduğuna göre bu alandaki inovasyonu (yenilikçiliği) ise yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş kent içi ulaşım aracı ve hizmetlerinin ya da bununla ilgili süreçlerin, belediyeler tarafından üretilen ulaşım hizmetleri eliyle hemşehrilere sunulması olarak kabul edebiliriz.

Bu tanımı biraz daha açtığımızda ise İzmir kent içi ulaşım hizmeti olarak karşımıza çıkan

  • Bu hizmeti üreten mevcut örgütsel yapının,
  • Ulaşım hizmeti üretilirken bu yapı içinde gelişen kurumsal ilişki ve süreçlerin,
  • Üretilen kent içi  ulaşım hizmetinin sunumunda ortaya çıkan uygulama süreçlerinin ve
  • Kent içi ulaşımda kullanılan araçların,

İnovasyonun (yenilikçiliğin) konusunu oluşturduğunu söyleyebiliriz. 

Yine Vikipedi’nin inovasyonu açıklayan maddesine dönersek şayet, orada inovasyon (yenilikçilik) döngüsü olarak tanımlanan sürecin, “yeni fikirleri (ürün, metot veya hizmet gibi) değer yaratan çıktılara dönüştürme sürecidir. Bu süreç iki temel basamaktan oluşur. İnovasyon sürecini başlatması bakımından önem arz eden ilk basamak, yeni ve yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasıdır. Emek ve yatırım gerektiren ikinci basamak ise ortaya çıkartılan yeni ve yaratıcı fikirlerin ticarileştirilmesi, başka bir deyişle katma değer yaratan ürün, metot veya hizmetlere dönüştürülmesidir.” şeklinde tanımlandığını görürüz.

Yine bu tanımı esas aldığımızda, inovasyon (yenilikçilik) olarak tanımlanan bir fikrin yeni ve yaratıcı fikir olarak ortaya çıkmasının tek başına yeterli olmadığını; bu yeni ve yaratıcı fikir uygulandığında katma değer yaratacak bir ürüne, bir yönteme ya da hizmete dönüşüp dönüşmediğine bakmamız gerekir.

Şayet bir yeni ve yaratıcı fikrin katma değer yaratması mümkün değilse; o fikir ‘uygulanabilir‘ ve ‘sürdürülülebilir‘ yeni ve yaratıcı bir fikir olmaktan çok; iktisadi değeri olmayan güzel bir hayal, bir düş olarak kalacaktır.

Ancak inovasyonla (yenilikçilik) ilgili tüm bilimsel kaynaklarda yeni ve yaratıcı fikirlerin düşüncenin özgür bir şekilde ifade edildiği demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir yönetişim ortamında; yani, tüm tasarlama ve uygulama aşamalarında şeffaflık, açıklık, katılımcılık ve hesap verebilirlik temel ilkelerin önemli olduğuna vurgu yapılıp, bunların yeşerip gerçekleşmediği bir ortamında inovatif (yenilikçi) fikirlerin gelişemeyeceği, uygulamaların yapılamayacağı anlatılmaktadır. Kısacası inovatif (yenilikçi) bir politika ve uygulama, ona uygun bir ortam ve sistem olmadığı sürece yaşama geçemeyecek, geçse bile sürdürülemeyecektir.

İnovasyonla (yenilikçilikle) ilgili bu temel bilgileri ortaya koyduktan sonra bu kavramın belediyelerde, özellikle de belediyeler tarafından üretilen kent içi ulaşım hizmetlerindeki uygulamalarına baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

metrobus-kazasi-saldirganina-tutuklama-talebi_7ed1010

Çoğu belediye yönetimi, kent içi ulaşım hizmetlerinde inovasyonu (yenilikçiliği) başka bir yerde, başka bir kentte uygulanmamış yeni ve pahalı bir teknolojinin ya da bir araç türünün ilk kez kendisi tarafından uygulanması olarak kabul etmekte, pahalı teknolojiye bağımlılığının daha da arttığı bu süreçte asıl hizmeti üreten örgütleri, yönetici ve çalışanları ve onların çalışma yöntemlerini inovatif (yenilikçi) bir anlayışla gözden geçirmeyi genellikle ihmal etmekte, gözden kaçırmaktadır.

Aynen kent içi ulaşımda taşıdığı yolcu sayısına göre oldukça pahalı bir tercih olan tramvayı ya da teleferiği ilk kez yapıyor olmak ya da inovasyon (yenilikçilik) adına Türkiye’de ilk monoray hattını İzmir’de hayata geçirmek gibi fırsatçı çıkışlar, bunun en güzel ve somut örnekleridir.

Oysa kent içi ulaşımdaki tek inovatif (yenilikçi) yol, yöntem sadece bu son derece pahalı teknolojik oyuncakları alıp getirmek, “ilk kez” kullanıyor olmak değil; bu yeni, yaratıcı ve akılcı teknolojileri yine aynı niteliklere sahip ulaşım örgütleriyle, onun çalışanlarıyla ve onu kullanan hemşehrilerle buluşturan sağlıklı bir ortamı yaratmaktaki beceridir.

Aksi takdirde, dünyadaki en son teknolojilerle donanıp kentlerimize gelmiş olan metrobüslerdeki sürücü hatalarıyla, metro ve hafif raylı sistemlerde sık sık yaşanan sorunlarla daha fazla karşılaşır, ülkemiz ve kentlerimiz en son teknolojilerin çöpe atıldığı bir tüketim cenneti olma niteliğini sürdürür gider.

maxresdefault

Oysa bu hizmetleri üreten kurumlarla onların yönetici ve çalışanlarını; ayrıca uygulanan ‘eski’ çalışma yöntemlerini kendi içlerinde ele alıp geliştirmediğimiz, onlara önce kendi kapasite ve verimlerini ortaya koyacak fırsatlar vermediğimiz, önceliği sadece ve sadece bu son derece pahalı yeni teknolojik oyuncaklara verip bu oyuncakları yeni, yaratıcı ve akılcı fikirlerle yeniden yapılandıracağımız sistemler içinde kullanmadığımız takdirde, bu oyuncaklar bir süre sonra bozulup elimizde kalacak ve hepimiz elektronik oyuncağı bozulan çocuğun yaşadığına benzer bir  hayal kırıklığı yaşayacağız.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 3

Hakan Kazım Taşkıran

Cumhuriyet Dönemi Fotokartlarında Bayraklı

On yedinci fotokart, Osmanlı dönemine ait birinci kartpostalla benzer kadraja sahip. Bu fotokartta 13 Ağustos 1922’de açılan Saint Antuan Katolik Kilisesi’nin Bayraklı panoramasındaki yerini aldığını görüyoruz.

17

On sekizinci fotokart, bir öncekinden daha geniş bir açıya sahip. Bu fotokartta görülen Bayraklı 1950’li yıllara kadar bu görünümünü korumuştur. Foto Cemal’in, 137 sıra numaralı bu fotokartın hem fotoğrafçısı hem de editörü olduğu görülüyor.

18

Topografik açıdan benzerlik taşıyan on dokuzuncu ve yirminci fotokartlardan on dokuzuncu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Turan’dan Bayraklı merkezine bakışı betimleyen bu fotokartlar geniş bir açıya sahiptir. Foto Cemal, editörlüğünü yaptığı 136 sıra numaralı yirminci fotokartın aynı zamanda fotoğrafçısıdır.

1920

Yirmi birinci ve yirmi ikinci fotokartlar, Turan sırtlarından Bayraklı’nın merkezine bakışı betimliyor. Yirmi birinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belirsiz. Yirmi ikinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal. Yirmi ikinci fotokart diğerine göre daha eski bir dönemin tanığı bu fotokartta dikkati çeken şey, sol üstte yıkılan kilisenin üzerine henüz cami inşa edilmemiş.

2122

Yirmi üçüncü fotokart Bayraklı’yı çok farklı bir açıdan betimliyor. Tepekule Höyüğü üzerinden alındığını tahmin ettiğimiz bu görselin editörü Etem Ruhi. Meşhur Bornova Sokağı’nın erken dönemi.

23

Yirmi dördüncü fotokart, Bayraklı İstasyonu’nu betimleyen çok nadir bir fotokart. Bu fotokarttaki istasyonun konumu bugün İzban İstasyonu’nun bulunduğu alana karşılık geliyor. Bayraklılılar tarafından anılan ismiyle istasyon Birinci ve İkinci Tantanlar’ın arasında bulunuyordu. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belli değil.

24

Yirmi beşinci fotokart, denizden alınmış bir Bayraklı panoraması oldukça nadir bir görüntü. Editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bu fotoğrafta solda Bayraklı Vapur İskelesi dikkati çekiyor. Ayrıca eski sahil şeridinin bugüne kadar rastladığımız cepheden alınmış tek görseli. Fotokartın arkasında elyazısı ile “İzmir 1934” ibaresi mevcut.

25

Yirmi altıncı fotokart, fotoğrafçısı ve ditörü Foto Cemal, Bayraklı kıyı şeridini denizden Turan civarından betimleyen bir görsel.

26

Yirmi yedinci fotokart, Turan sırtlarından Bayraklı’ya bakış, fotokartın üzerinde kullanılan yazı karakterinden editörünün Foto Cemal olduğu anlaşılıyor. Bu fotokart, sahil şeridinin yalınlığını göstermesi bakımından dikkati çekiyor.

27

Yirmi sekizinci fotokart, Cumhuriyet döneminde Bayraklı’nın sanayi bölgesi olarak yapılanmış yeri olan Turan’dan Naldöken’e bakışı betimleyen nadir görsellerden biri. Bugün askeri bölgeye karşılık gelen bu açı ile günümüz arasında benzerlik kurmak ve saptama yapmak kolay değil. Editör ve fotoğrafçı Foto Cemal.

28

Yirmi dokuzuncu fotokart, Osmanlı dönemi on üçüncü ve on dördüncü kartpostallarda gördüğümüz petrol depolarının bulunduğu yerleşimin Cumhuriyet döneminde de aynı iş için kullanılmış olması dikkati çekiyor. Editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Fotokartın arkasına el yazısı ile “22 Mayıs 1930” tarihi düşülmüş.

29

Otuzuncu fotokart, 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka-Bornova demiryolu hattı Bayraklı’dan da geçiyordu. Bu fotokartta Bayraklı İstasyonu’ndan hareket ederek Turan’a doğru ilerleyen kara tren görülüyor. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal’dir.

30

Otuz birinci fotokart, H. Gökberk’in fotoğrafçılığını ve editörlüğünü yaptığı nadir bir fotokarttır. Bu fotokart Turan civarındaki tersaneden, tekne üretim ve onarım yerinden bir kesiti veriyor. Bayraklı panoraması eşliğinde bakım için kızağa çekilmiş bir tekne görülüyor. Benzer bir tersane Yahya Paşa Konağı’nın sırasında Bayraklı İlkokulu’nun yanında bulunuyordu.

31

Otuz ikinci ve son fotokart, Osmanlı hükümeti tarafından Bayraklı’nın modern döneminin kurucusu olan Yahya Hayati Paşa’ya, 15 Ağustos 1883 tarihinde körfezde vapur işletme imtiyazı verilmişti. Cumhuriyet döneminde bu hizmet devlet tarafından sürdürüldü. Bu fotokartta Cumhuriyet’in başlarında körfezde hareket halindeki Bayraklı Vapuru görülüyor. Fotokartın arkasına “31 Mart 1938” tarihi düşülmüş. BU fotokartın fotoğrafçısı ve editörü nadir olarak rastlanan Foto Or’dur.

32

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 3

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2 Kasım 2016 tarihinde; yani bugün düzenlenecek olan ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler’ temalı çalıştay, dün belediyeden gelen bir telefon haberine göre gelecek haftaya ertelendi. Sözkonusu çalıştayın önümüzdeki haftanın hangi gün ve saatinde yapılacağı ise bizlere e-posta ile bildirilecekmiş.

Biz, bu çalıştayın bir an önce yapılarak buradan beklenen olumlu sonuçların netleşmesini arzulamakla birlikte; çalıştayda sunacağımız düşüncelerle ilgili ev ödevimizin hazırlanması konusunda yeni bir ek süre aldığımız için de sevinmeden edemedik açıkçası.

s365851

Evet, daha önce de söylediğimiz gibi İzmir ulaşımında ‘yenilikçi çözümleri’ ele almamız için öncelikle elimizdekilere bir çeki düzen vermemiz, ‘yeni’nin yanında ‘eski’ olarak nitelenen yaklaşım ve sistemlerin elden geçirilerek mevcut olumsuzlukların ve şikayetlerin giderilmesi gerekiyor.

Çünkü önerilen ya da kabul edilen ‘yeni’ çözümlerin, mevcut’eski’ yaklaşım ya da sistem tıkır tıkır çalışmadığı sürece ‘eski’ye başarılı bir şekilde eklemlenemeyeceğini, ‘yeni’ olanın ‘eski’ tarafından kabul görmeyeceğini, en azından henüz olması gereken düzeye gelmemiş olan ‘eski’ yapı ve yaklaşımın ‘yeni’ye yaşam hakkı vermeyeceğini düşünüyoruz. ‘Yeni’nin kabul görüp ‘eski’yle başarılı bir beraberlik oluşturabilmesi için ‘eski’ yapı ve sistemlerin kendisinden bekleneni yapması, ‘yeni’yi kabullenir ve destekler bir niteliğe kavuşması gerekiyor.

O nedenle, İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler’in kente getirilecek yeni teknolojilerden, yeni ulaşım tür ve araçlarından çok, yaşanan sorunlardan hareketle düşünülüp üretilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyoruz. Örneğin hepimizin yaşadığı genel bir sorun, vapur seferleri ile iskelelerdeki otobüs hareket saatleri arasındaki uyumsuzluk sorunu olduğuna göre öncelikle bu uyumsuzluğu giderecek yenilikçi düşünce ve yöntemler konusunda düşünmemiz gerekiyor. Bu sorunu çözmek için otobüsler mi vapurları bekleyecek yoksa vapurların sefer saatleri otobüslere göre belirlenecek? Buradaki en büyük sorun, yoğun trafik ve sık indi-bindi işlemleri nedeniyle otobüslerin sefer sürelerini kontrol edememekten, otobüslerin öngörülen süreler içinde seferlerini bitirememesinden kaynaklandığına göre; vapurlarla otobüslerin kalkış-varış saatleri arasındaki uyumu otobüslerin sefer sürelerini dikkate alarak nasıl uyumlu bir hale getirebiliriz konusuna yoğunlaşmamız gerekiyor. Tabii ki bu sorun üzerine düşünüp ‘yenilikçi çözümler‘ bulmak, çoğu kez denenmemiş, sınanmamış yeni ve pahalı bir teknolojiyi önermekten daha zor olabilir.

İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler‘ konusunda dikkat edeceğimiz diğer bir konu da alternatif ulaşım araçları olarak takdim edilen bisiklet ya da elektrikli ulaşım araçları gibi yeni ve ‘yeşil‘ teknolojileri pazarlayan sivil dernek görünümlü şirketlerden, yabancı ajanslardan, yeni bağımlılıklar ve yeni teknoloji çöplükleri yaratabilecek girişimlerden uzak durma, bu konuda bilinçli olma çabasıdır.

monoray

Özellikle yabancı kalkınma ajanslarıyla, finans kuruluşlarıyla birlikte, bazen yardım bazen bağış yada hibe yöntemiyle elele, kolkola gelen bu yeni girişimci, pazarlamacı anlayışı, gelen önerileri ‘gereklilik’, ‘uygulanabilirlik’ ve ‘sürdürülebilirlik’ boyutunda değerlendirmek;  bu teklifleri, mevcut ihtiyaçlar, olası harcamalar ve teknolojik bağımlılıklar ölçeğinde sıkı bir şekilde araştırmak ve irdelemek gerekiyor.

Aksi takdirde, şimdi İzmir’de yapıldığı gibi talep-ihtiyaç tahmin araştırmalarını bile yapmadan kentin ortasına tramvay hattı döşemek, yarın kentin başka bir bölgesinde son derece pahalı bir teknoloji olan monorayı inşa etmek ya da Yamanlar Dağı’na teleferik hattı kurmak gibi hayallerin peşine düşer, halktan toplanan vergileri yeni borçlanma taahhütleri ile heba etmek zorunda kalabilirsiniz.

O nedenle, ‘yenilikçi‘ olmak adına ‘yenilikçilik‘ yapmak yerine; ihtiyaçlar, talepler, yapılabilirlik ve sürdürülebilirlik boyutlarında akılcı bir şekilde düşünmeyi ve ‘yeni‘ olandan önce eldeki ‘eski” yapı ve sistemi ‘yenilikçi çözümlerle‘ olabileceği en iyi düzeye getirmeyi öneriyoruz.

 

Halkın Meclisi: Kent Konseyi

Çağrı Gruşçu

Kent Konseyleri, halkın kurumlarıdır.

Merkezi yönetim, yerel yönetim, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, muhtarlarımız ve hemşehrilerimizin ortaklık anlayışıyla, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde buluştuğu kentin kalkınma önceliklerinin, sorun ve çözümlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, ekolojik bütünlük, insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi ve barış kültürü temelleri üzerinde yükselen bir kamu – sivil bileşenidir.

izmir-kent-konseyi-005

Bu temelde yaklaşıldığında kent için çok önemli bir misyonu olan kent konseylerinin, yerel idareye yardımcı olacak hatta halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarının karşılanmasında ve halka yakınlığın sağlanmasında bir “halk meclisi” modeliyle çalışacak anlayışa sahip olması gerekir.

Bu nedenle, İzmir Kent Konseyi’nin bir aktörü olarak “halk meclisi” modelini gerçekleştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

***

İzmir Kent Konseyi olarak üyelerimizi; toplumsal sorumluluk anlayışıyla, hiçbir çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri ve deneyimlerini özgür iradesiyle iyiliğe dönüştürmek isteyen, bu niteliklerini İzmir ve geleceğimiz için kullanan 4,5 milyon gönüllü İzmirli oluşturuyor.

Biz, tüm hemşehrilerimizin kent yönetimi ve sosyal hayattaki rollerinin güçlendirilmesi için karar alma süreçlerine katılımını, mevcut sorunların çözümünde aktif rol alarak demokratik platformlarda hoşgörü, saygı ve uzlaşmacı bir çerçevede fikir üretmelerini, politika oluşturmalarını, haklarını koruyan, geliştiren, üreten, girişimci, birlikte çalışma kültürüne sahip bireyler olmalarını amaçlıyoruz.

***

Şimdi ise, “halk meclisi” fikrinin tohumlarını atıyoruz. Kenti kucaklayacak, bütünleştirecek, kent sorunlarına çözüm önerileri sunacak bu meclisin ilk adımı olan ve en üst yetkili organımız Genel Kurulumuzu 5 Kasım Cumartesi günü Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştiriyoruz.

izmir-kent-konseyinden-sivil-cagri-1462

İzmir Kent Konseyi’ni Türkiye’nin yeni demokratik çehresi haline getirecek ve 4,5 Milyon İzmirlimizin katılımlarıyla güçlenecek bir halk meclisine dönüştürmek arzusu içindeyiz. Halkımızın karar alma mekanizmasına katılmasına ve kenti birlikte yönetme anlayışına katkı sunmasına olanak tanımak istiyoruz. Bu nedenle, İzmirli hemşehrilerimizi kentinin değerlerine sahip çıkmaya ve kenti için üretmek, kenti birlikte yönetmek için İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu’na davet ediyorum.

Ayrıca, bu çalışmaların yerinde sürekliliğinin sağlanabilmesi bakımından dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğumuz ilçelerimizin kent konseylerine katılımı da önemsiyorum.

Halkın kurumları olan kent konseylerinin önündeki yasal sorunların da ortadan kalkacağı, daha demokratik, daha özgür ve daha sivil bir yapılanmaya kavuşacağı günler için çalışmaya ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 2

Hakan Kazım Taşkıran

Osmanlı Dönemi Kartpostallarında Bayraklı

Birinci kartpostal, kartpostal koleksiyonculuğu hakkında bir belge niteliği taşıyor. İzmirli bir hanımefendiyle İtalyan bir beyefendinin kartpostal arkadaşlığına tanıklık ediyor. Yazışmada İzmirli hanımefendi arkadaşından kendisine renkli kartpostallar göndermesini rica ediyor.

1a

Bu kartpostalın üstüne Fransızca yazılmış metnin Türkçesi şu şekildedir:

Yazışma adresi: Bay Quinto Quintieri, 18, Amédéo Caddesi Napoli İtalya

14 Ocak 1913

“Beyefendi,

Size yazmamın üzerinden bir ay geçmiş olmasına karşın, kartlarınız dün elime geçti. Bana cevap vermekte mi gecikiyorsunuz, yoksa kartlar postada mı sürünüyor? Şahsınız hakkında bana birkaç ayrıntı vermeniz, bir de yaşınızı söylemeniz durumunda müteşekkir olacağım; sonra ben de hakkımda bilgi vereceğim. Acaba bana renkli kartpostal göndermeniz mümkün mü? Yazışma arkadaşınız Margörit Pallamari”  (Çeviri: İoanna Hacısamuyiloğlu Taşkıran)

Bu kartpostalı izleyen ilk dört kartpostalın ortak özelliği ayni kadraja sahip olması. Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçının P. Acropolis olduğu iki numaralı kartpostalın arkasında görüIüyor. Ayni fotoğraf dört ayrı editör tarafından basılmıştır. Diğer üç kartpostalda fotoğrafçı bilgisi mevcut değil. Üç numaralı kartpostalda editör bilgisine rastlıyoruz: J. Molko. Bir ve dört numaralı kartpostallarda ne editör ne de fotoğrafçı bilgisi mevcut. Birinci kartpostalın arkası diğerlerinden farkı olarak ithaflı ve pullu. Bu dört kartpostal bize ayni fotoğrafçıya ait bir fotoğrafın farklı editörler tarafından üretilerek dolaşıma sokulduğunun bir göstergesi. Aynca editör ve fotoğrafçı bilgisi olan kartpostalların koleksiyon değeri bakımından önemli olduğunu, az görülen bir editöre ait kartpostalın maddi değerinin daha yüksek olduğunu burada hatırlatalım. Bu kartpostalı farklı kılan, sol üst köşesinde Rum Ortodoks Agia Analipsi Kilisesi’nin varlığı ile üzerine dikkatimizi çeken önemli ayrıntılardan biri de 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka Bornova demiryolu hattının Bayraklı’dan geçen izlerinin ve elektrik direklerinin görünmesi. Bu ve benzeri ayrıntılar kısmen kartpostalın ayni zamanda yerleşimin gelişimini tarihleme konusunda ipuçları sunuyor.

01020304Beşinci kartpostal, editörü ve fotoğrafçısı belirsiz olan bir kartpostal. Yalnız bu kartpostalı on yüzünde diğerlerinden farklı olarak Bayraklı’nın, Capucin rahiplerinin yerleşimi olduğunu belirten bir açıklama ile sol alt köşede 79395 sıra numarası mevcut.

05Altıncı kartpostal Bayraklı’nın nadir kartpostallarından biridir. Editör P. Coyounian’ın 5 sıra numaralı bu kartpostalının fotoğrafçısı bilinmiyor.

06Yedinci kartpostal Bayraklı merkez yerleşiminin Turan’a doğru olan kısmına odaklanmış. Bu kartpostalda editör ve sıra numarası mevcut.

07

Sekizinci ve dokuzuncu kartpostallarda ayni görsel kullanılmış Turan yönünden Bayraklı merkezine panoramik bir bakış. Sekizinci kartpostalın editörü belli ve “Made in Germany”
içerikli kartpostalın Almanya’da basıldığını belgeleyen bir not düşülmüş. Dokuzuncu kartpostalın editörü belirsiz olmasına karşın sıra numarası mevcut, V 37663.

0809Onuncu kartpostal oldukça nadir bir kartpostal. Editörü belli olan bu kartpostalın fotoğrafçısı bilinmiyor. Capucin rahiplerinin yaşadığı evin merkeze yerleştirilmiş olduğu ve kartpostalın solunda direğe çekilmiş bir bayrak dikkati çekmektedir muhtemelen İtalyan ya da Fransız bayrağı.

10

On birinci kartpostalın editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bayraklı merkezinden Turan Naldöken yönünü betimleyen bir panorama. Kartpostalda 1885’de yapılan İzmir-Karşıyaka şosesi algılanıyor, kartpostalın grafik düzenlemesinden dolayı bu kartpostalı 1905 öncesine tarihleyebiliriz. Bayraklı’dan Agia Triada’ya bakış.

11

On ikinci kartpostal nadir kartpostallardan bir başkası, kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da editörü biliniyor, J. Molko. Kartpostaldaki tanım dikkati çekiyor, “Aghia Triada”. Bu yerleşim Cumhuriyet döneminde Turan olarak anılan bölge, burada ayni isimle anılan Rum Ortodoks Agia Triyada Manastırı bulunuyordu (Bkz. 16. kartpostal).

12On üçüncü kartpostal koleksiyon açısından fantezi kartlar kategorisine giriyor ve nadir bir kartpostal. Turan’dan sonraki yerleşim olan Petrota Osmanlı döneminde bu isimle, Cumhuriyet döneminde Naldöken olarak anıldı. Buradaki petrol depolarını betimleyen bu kartpostalın bir başka versiyonu on dördüncü kartpostal. Her iki kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da on dördüncü kartpostalın editörünün Dermond olduğunu biliyoruz .

1314On beşinci kartpostal, Dermond’un editörlüğünü yaptığı postadan geçmiş bir başka nadir Bayraklı kartpostalı, fotoğrafçısı bilinmiyor. İzmir İngiliz Postahanesi aracılığıyla İngiltere’ye yollanmış . Bu kartpostalda Petrota bölgesindeki kömür görülüyor.

15

On altıncı kartpostal Agia Triyada Manastırı’nı betimliyor. Turan ile Naldöken arasında kalan bölgede bulunan manastır buradaki yerleşime de adını vermiş, bu manastır 29 Ağustos 1868 yılında açılmıştır. 

16