Yenip içilen şeylerin öğütülüp sindirildikten sonra dönüşmüş bir biçimde dışkı olarak bedenin dışına atılması, hayvanların ve insanların; yani, bir kısım canlının temel fonksiyonlarından biridir. Sağlıklı yetişkin bir canlıda çok daha düzenli çalışan bu sistem çocuklarda, yaşlılarda ve hastalarda zamanla bozulup aksayabilir, hastalıklara neden olabilir. Hele ki nüfusu sürekli ve düzenli olarak yaşlanan, 65 yaş üstü nüfusu toplam nüfusun % 10,8’ini bulduğu bir kentte… Bu nüfusa, çocukları ve hastaları da dahil ettiğimiz takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların büyük bir kısmının ev ya da iş dışındaki sosyal yaşamlarında yiyip içtiklerini bedenin dışına atabileceği ve bizlerin “umumi” ya da “genel” demeyi tercih ettiğimiz modern, sağlıklı, hijyenik tuvaletlere ihtiyaç duyacağı ortaya çıkar.
Bu ihtiyaç, içinde yaşayıp çalıştığımız İzmir için uzun yıllardır büyüyen bir sorun olarak varlığını sürdürdüğü için bugünkü yazımı, bu sorunun son durumunu, toplu ulaşım sistemi ve yeme-içme sektörüyle kentin Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi iç ve dış turizm açısından önemli cazibe merkezleri itibariyle tespit edip öneriler geliştirmeye ayırdım.
Ancak ondan önce, bu sorunu 28 Mayıs 2018 tarihinde; yani, bundan tam 5 yıl 2 ay 16 gün önce dile getirip linkini aşağıda paylaştığım “Umumi tuvalet sorunu” başlıklı yazıyı yazdığım için, bir girizgâh olarak, önce o eski yazıyı okuyarak aradan geçen süre içinde bu sorunun nasıl büyüyüp arttığını yakından görmenizi diliyorum.
Toplu ulaşım sistemindeki “tuvalet” sorunu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sorumluluğundaki kent içi ve dışı toplu ulaşım hizmetlerinde genel tuvalet konusu halen çözümlenmemiş büyük bir sorundur. Çünkü, İzmir Metrosu ve İZBAN istasyonlarına güvenlik gerekçesiyle tuvalet yapılamayacağı söylenmekte, genel tuvaletlerin güvenlik açısından riskli olduğu anlatılmaya çalışılmaktadır. Ama ESHOT otobüslerinin Halkapınar Aktarma Merkezi‘nde otobüs sürücülerinin kullanması için kapısı kilitli olup anahtarı hareket şefliğinde olan bir tuvalet bulunduğu halde tuvalete gitmek isteyen yurttaşlar yakındaki caminin tuvaletine yönlendirilmektedir.
Ayrıca, şayet İZBAN‘ın Alsancak istasyonundaysanız sizin ihtiyacınızı acilen karşılayacak tek yerin, istasyonun hemen yanındaki TCDD mescidinin tuvaleti olduğunu söyleyebilirim.
İzmir Metrosu ve İZBAN‘la ESHOT otobüslerinin hareket noktalarıyla istasyonlarda güvenlik gerekçesiyle genel tuvalet bulunmamakla birlikte; aynı toplu ulaşım sistemindeki İZDENİZ‘e ait iskelelerde; örneğin, Konak, Karşıyaka, Pasaport ve Bostanlı iskelelerinde genel tuvaletler bulunmakta, feribotlardaki tuvaletler ise girip kullananların sağa sola dokunmaktan çekindiği pis, bakımsız ve hijyen koşullarından uzak bir manzara sergilemektedir. Bu durum insanın aklına “metro, tramvay ve İZBAN için geçerli olan güvenlik tehlikesi İZDENİZ iskeleleri için geçerli değil mi?” sorusunu getirmektedir.
Bu arada, iskelelerdeki tuvaletlerin vapur seferlerinin devam ettiği ve yolcuların iskelere geldiği ya da gittiği bozuk olma ya da temizlik yapılması gerekçesiyle sık sık kilitlenip kapatılmasını ya da bazı iskelelerdeki tuvaletlerin niye Alsancak iskelesinde olmadığını düşünüp sorgulamamanız gerekmektedir…
Tramvay durağında tuvalet olmadığı için yakındaki işyerine gitmek isterken trafik kazasında ölen görevlinin ölümü…
Bu alandaki diğer bir sorun ise, tramvay duraklarındaki görevlilerin tuvalet ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları sorunudur. Yakın zamanda tramvayın Köprü durağında tuvalet olmadığı için yolun karşısındaki bir işyerinin tuvaletine gitmek isterken geçirdiği bir trafik kazası sonucu ölen Hülya Onaylı vesilesiyle basına yansıyan bu sorun, -ne yazık ki- halen çözümlenmemiş, duraklarda uzun sürelerle görev yapan görevliler çözümü en yakındaki işyerinin tuvaletini kullanma şeklinde çözmeye devam etmektedirler.
Yeme-içme mekânlarındaki “tuvalet” sorunu…
Bu kentteki yeme-içme mekânlarında; özellikle Kemeraltı, Basmane, 1. Kordon, Alsancak ve Karşıyaka gibi turizm açısından önemli bölgelerdeki lokanta, restoran, bar ve kafelere gittiğiniz takdirde o işyerlerinin tuvaletlerinin genellikle minarelerdeki örneklerine benzeyen dar merdivenlerle çıkılan üst katlarda yer aldığını, çoğunun mekânın küçük olması nedeniyle yetersiz olduğunu, sırf bir tuvalet yapılmış olması için yapıldığını görürsünüz. Ama kabul etmek gerekir ki, bu tuvaletler o işletmenin sorumluluğunda olduğu için diğerlerine göre daha iyi durumdadır: En azından temiz, bakımlı ve daha sağlıklı koşullara sahiptir.
Kemeraltı çarşısındaki “tuvalet” sorunu…
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı Çarşısı‘nın tuvalet sorunu, deyim yerindeyse ezeli ve ebedi bir sorundur ve yakın zamanda, “Kemeraltı’nın 50 yıllık sorununu çözdük” iddiasıyla ortaya çıkıp aynı partinin mensubu eski belediye başkanlarını bir kalemde harcayan belediye başkanlarının kendi hizmet dönemlerinde beceremediği bir konudur. Her gün binlerce turistin ve müşterinin ziyaret ettiği çarşıdaki genel tuvaletler kadın turistlerin çekinerek, cami cemaatinin de bu durumu istemeden kabullendiği cami tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK hanlarındaki tuvaletlerdir: Hisar, Kemeraltı, Kestanepazarı, Hacı Mahmut, Salepçioğlu gibi camilerin tuvaletleriyle Kızlarağası ve SSK işhanlarındaki pis, bakımsız, hijyen koşullarından uzak, denetlenmeyen ve her birinde birbirinden farklı yüksek ücretlerin talep edildiği kötü tuvaletler… Rivayet odur ki, çoğunluğu Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait olan bu tuvaletleri devamlı olarak kiralayan kişinin de bir avukat olduğu söylenir.
Kemeraltı’nda davul zurnayla açılan bir tuvalete dair gazete haberi…
Bu sorun bugün öylesine komik; hatta trajik bir hal almıştır ki, Kemeraltı‘nda yukarıdaki gazete haberine konu olan davullu zurnalı tuvalet açılışlarına tanık olur veya her zaman yaptıkları çay ya da kahve içme davetlerine kanıp TARKEM‘e gitmeye kalktığınızda, genel tuvaletler dışında Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale‘yi kurtaracağız diyen bu soylulaştırma şirketinin misafiri olarak gidebileceğiniz tek tuvalet o handaki tüm işyerlerinin ve müşterilerinin kullandığı oldukça kötü koşullar altındaki Abacıoğlu Hanı‘nın tuvaletidir. Ya da biraz daha ileriye gidip eski bir ibadethane olan 926 sokaktaki Portekiz Havrası‘nın hemen karşısında çirkin bir maviyle boyanmış duvarın dibine bırakılmış insan ve köpek dışkılarıyla muhatap olursunuz.
Gördüklerimi daha yakından çekmek istemedim…
İşte bu anlamda, Kemeraltı Çarşısı‘nın ezeli ve ebedi genel tuvalet sorunu, adres olarak gösterilen cami ve işhanı tuvaletleri dışında yıllardır çözümlenmemiş, İzmir’in güzel bir özeti olan Kemeraltı bir türlü çağdaş, temiz, bakımlı, hijyenik ve ucuz genel tuvaletlerine kavuşamamıştır.
UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınan İzmir Tarihi Liman Kenti alanında yer alan Basmane‘de de tuvalet ihtiyacınızı gene çok kötü koşullardaki cami tuvaletleri ile çözebilirsiniz. O nedenle Basmane ve Kadifekale‘deki gezilere katılan birçok turist temiz, bakımlı ve hijyen koşullarına sahip tuvalet bulmakta zorluk çekmektedir. Bu konudaki tek istisna ise, İzmir Agora Örenyeri girişindekituristik tuvalettir ki, ona da 130 lira gibi oldukça yüksek giriş ücretini ödedikten sonra ulaşabilirsiniz.
Kordon’da, Alsancak’ta ve Karşıyaka’daki “tuvalet” sorunu…
İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Ahmet Piriştina döneminde tasarlanıp düzenlenen 1. Kordon‘da 75 santimetreden yüksek yapı yapmak ilk yıllarda mümkün olmamakla birlikte; bu yasağı ilk delen bizzat İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kendisi olmuş, Alsancak İskelesi‘nin hemen önüne bozuk para ile girilen, bozuk paranız olmadığı takdirde en yakındaki işyerinin tuvaletine yönelip reddedilme riskini göze alacağınız bir ortamda, yüksekliği 3 metreyi geçen bir tuvalet yapılmış, ardından bu prefabrik yapının hacmi ve yüksekliği daha da arttırılmıştı. Bugün iskelenin önündeki o heyûla portatif tuvalet, 1. Kordon’daki tek genel tuvalet olma vasfını sürdürmektedir.
Alsancak‘taki genel tuvalet sorunu ise işyerlerinin yasakladığı ya da para karşılığında kullandırdığı yeme-içme mekânlarına ait tuvaletlerle çözülmekte, İtalyan Kültür Merkezi‘nin yanındaki hastalık kapabileceğiniz perişan haldeki tuvalet ise kapatıldığı için büyük bir kamusal tuvalet açığı varlığını sürdürmektedir.
Genel olarak “tuvalet” sorunu…
Evet, bugün itibariyle İzmir‘in genelinde hepimizin; özellikle çocukların, çocuklu annelerin, yaşlıların ve hastaların kullanabileceği modern, sağlıklı ve hijyen koşullarına sahip genel tuvalet yokluğu her geçen gün boyutunu arttırarak sürdürmektedir. Bu anlamda;
1. Kentte, kentin toplu ulaşım sisteminde ve özellikle Kemeraltı, Basmane, Alsancak, 1. Kordon ve Karşıyaka gibi önemli çekim merkezlerinde büyük bir genel tuvalet sorunu bulunmaktadır. Bu sorunun en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait resmi verilerdir. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin açık veri portalindeki verilere göre, tüm kentteki “akıllı tuvalet“den Konak‘ta 3, Karşıyaka‘da 2, Bayraklı‘da 4, Bornova‘da 1, Karabağlar‘da 1, Bornova‘da 1 ve Buca‘da 1 olmak üzere toplam 13 adet, “modüler tuvalet“den de Konak‘ta 5, Bornova‘da 3, Balçova‘da 2, Karşıyaka‘da 1, Buca‘da 1 ve Urla‘da 1 olmak üzere toplam 13 adet olması, bu acıklı durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durumu daha farklı bir anlatımla ortaya koymak istediğimiz takdirde ise, 2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de 171.618 kişi başına bir “akıllı” ya da “modül” tuvalet düştüğünü, tuvaletlerin sabah 09.00-12.00 ve öğleden sonra 13.00-17.00 arasında açık olup bu saatler dışında vatandaşın ihtiyacını istediği yerde istediği şekilde karşılayabileceğini söyleyebiliriz.
2. Mevcut olan tuvaletler düzenli olarak denetlenmediği için tümü hijyen koşullarından uzak, kötü, pis ve bakımsız vaziyettedir.
3. Bu büyük eksikliği gidermek ve mevcut olanları iyileştirmek için ufukta bir planlama, uygulama ve denetleme çabası da gözükmemektedir.
Tabii ki kendi görev alanındaki genel tuvalet sorununu çözemeyen bir belediyenin Akbelen mücadele alanına seyyar tuvalet gönderen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin durumu, o tuvaletleri oraya sokmak istemeyen iktidar ve onun zor gücü kadar acınacak bir durumu ortaya koymaktadır.
Bu yazımı, kendisine teklif edilen yönetim kurulu üyeliğini “o konularda bilgili değilim” diyerek kabul etmeyen dostlarıma ithaf ediyorum…iyi ki varsınız…
Bugün size İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin arpalıklarından; yani, belediyeye ait şirketlerin yönetim kurullarında görev yapmaya layık görülen zevattan bahsedeceğim…
Çünkü söz konusu şirketlerin yönetim kurullarındaki başkanlık ya da üyelik koltuklarında oturan şahıslara hiçbir iş yapmadıkları halde ATM’lerden aldıkları huzur haklarını arpalık olarak niteliyorum. Çünkü, bu sözcüğün Osmanlı tarihine dayanan bir anlamı olduğunu biliyor ve bugün hiçbir emek ya da çaba karşılığı olmadan ödenen paraları Osmanlı dönemindeki arpalıklara benzetiyorum. Sözcüğün tarihi anlamına göre, saraya bağlı olarak çalışan şeyhülislam, kazasker, vezir, yeniçeri ağası, bölük ağası ve ulema gibi görevliler emekli olup saraydan ayrıldıklarında, onların sultana bağlılığını devam ettirmek amacıyla ödenen maaş ya da ödeneğe deniliyor arpalık… Günümüzde ise karşılıksız yarar sağlanan yer ya da kişi anlamına geliyor… Çalışmadan, bir emek harcamadan gidip ATM’lerden alınan para anlamına geliyor… Arpalık bu anlamda yandaşa, korunup kayrılan kişilere sağlanan bir menfaat, günlük konuşma diliyle bir kıyak oluyor. Aynen AKP ya da CHP gibi siyasi partilerin kendi yandaşlarına, eski ya da yeni siyasetçilere devletten ya da belediye şirketlerinden sağladığı menfaat; yani arpalık gibi…
Basından: “CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi’den “Arpalık Aile Şirketi” çalışması: Birden fazla maaş alan AKP’liler listelendi” – Halk TV, 30 Ocak 2020
Oysa belediye şirketlerinin o kentte yaşayanlara daha iyi, kaliteli ve sonuç alıcı hizmet verebilmesi için, arpalık alan kişiler yerine nitelikli, o iş için liyakatli kişiler tarafından yönetilmesi gerekiyor. Şirketlerin yönetim kurullarına atanan kişilerin, şirketin faaliyet alanı ile ilgili konularda bilgili, birikimli ve deneyimli insanlar olması gerekiyor.
Şimdi, şu anda gördüğümüz gerçek ise, görevlendirildiği şirketin faaliyet alanında daha önce hiçbir çalışması olmayan bilgisiz, deneyimsiz ve birikimsiz; yani, liyakatsiz kişilerin görevlendirilmesi şeklinde. Çünkü onların, o şirket adına iyi bir şeyler yapması değil, aynen Osmanlı sarayında olduğu gibi iktidar sahibine, belediye başkanına, onun verdiği ulufe/arpalık/huzur hakkı karşılığında ona sadık kalması, ondan yandan olması, o ne isterse onu yapması isteniyor…
Ayrıca Türk Ticaret Kanunu‘nda açık hükümler bulunmasına karşın, yönetim kurulu başkan ve üyelerine ödenecek huzur hakları şirket genel kurulu yerine bizzat yönetim kurulu tarafından belirleniyor ve belirlenen bu rakamlar bir devlet ya da şirket sırrı gibi kamuoyundan saklanıyor. O nedenle de, bu şirketlerde kime ne miktarda huzur hakkı ödendiğini, -ne yazık ki- bilmiyoruz.
Şimdi bu genel değerlendirme ışığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan ya da ortak olunan belediye şirketlerine baktığımızda da aynı durumla karşı karşıya kalıyoruz.
Sayıştay‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilgili 2021 yılı denetim raporuna göre, belediyenin doğrudan ve/veya dolaylı hissedarı olduğu toplam 25 şirketi bulunmakta. Belediyenin doğrudan hissedarı olduğu şirketler sırasıyla İzmirgaz, İzmir Enternasyonal Otelcilik, İzban, Çeştaş, İzenerji, İztarım, İzbeton, Egeşehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzulaş, Grand Plaza Turizm, İzelman, Esbaş, İTAŞ Teknopark, İzdeniz ve İzdoğa anonim şirketleri. Belediye şirketlerinin hissedarı olduğu şirketler ise sırasıyla İzenerji, Ege Şehir Yapı Planlama Müşavirlik ve Teknoloji, İzdeniz, İzfaş, İzulaş, İzelman, İzbeton, Çeştaş, İzmir İnovasyon ve Teknoloji isimli anonim şirketler. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi, kaynağı halkın ödediği vergi, harç ve ücretler oluşan ve İzmir özelinde toplam sermayesi 7.534.906.092.- lirayı, cirosu muhtemelen bunun çok üstünde olan bir tutarı yönetiyor ya da ortak olarak yönetime katılıyor diyebiliriz.
Gelelim bu şirketlerin yönetim kurullarında kimlerin yer aldığı konusuna… Ama bunu yapmadan önce, yaptığımız inceleme ve analizlerde söz konusu şirketlerin İnternet sayfalarındaki “Bilgi Toplumu Hizmeti” bölümüyle Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘ndeki duyurulardan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İnternet sayfasındaki “Birimlerimiz” bölümünden; ayrıca, Google‘da yaptığımız tarama bilgilerinden, özellikle bazı yönetim kurulu üyelerinin kişisel Linkedin sayfalarından yararlandığımızı ifade etmek isteriz. Tabii ki bu tarama ve inceleme çalışmaları sırasında bazı şirketlerin “Bilgi Toplumu Hizmeti” sayfalarının çalışmadığını, bu sayfalardaki bilgilerin güncel olmadığını, çoğu şirketin İnternet sayfasında şirket yönetim kurullarında görev yapan kişiler hakkında açıklayıcı bilgilere yer vermediğine tanık olduğumuz için isimlerini yazdığımız kişilerin iş yaşamındaki meslekleri konusunda yanlışlıklar yapma ya da eksik bilgiler verme gibi hatalarımızın olabileceğini baştan belirtmemiz gerekiyor. Haliyle bilgi edinmenin bu kadar zor olduğu, bilgiye adeta iğneyle kuyu kazarcasına ulaştığımız bir ülkede bunun hoş karşılanacağını umuyor, gelecek doğru bilgilerle yanlışlıklarımızı düzeltip eksikliklerimizi gidereceğimizi ifade etmek istiyorum. Örneğin mesleklerini, daha önce neler yaptığını, nereden geldiğini bir türlü öğrenemediğimiz Grand Plaza A.Ş. yönetim kurulu üyeleri İsmail Hoca ve Boran Karabağlı ya da İZDEDA – İzmir Depremzedeleri Dayanışma Derneği‘nin eski başkanı olup olmadığından emin olamadığımız İzmir Metro A.Ş. yönetim kurulu üyesi Haydar Özkan veya İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş. yönetim kurulu üyesi Serap Gül örneğinde olduğu gibi.
Bu arada bize ilginç gelen bir durumu paylaşmadan edemeyeceğim: Yakın zamanda hem İZSU Kurumsal İletişim Dairesi Başkanı hem de bu görevinden dolayı İzbeton yönetim kurulu üyesi olan Birkan Acar, temel görevi kurumsal iletişim olmasına karşın bizimle; yani Kent Stratejileri Merkezi‘nin Twitter‘daki hesabı engelleyerek iletişim işinde hiç de profesyonel olmadığını göstermiş durumda! Zaten kendisinden ve içme suyu fiyatlarını 2023 Ağustos ayından itibaren % 40 oranında arttırarak yoksul ve dar gelirli halkın tepesine daha fazla binen İZSU‘nun kurumsal iletişiminden olumlu anlamda pek bir şey beklemiyorduk… O nedenle de, bugünlerde barajlardaki su oranının % 38’lerde seyrettiği ve bu seviyenin gün geçtikçe azalacağı susuzluk vaat eden gelecek günlerde kendisine bizlerden uzak iyi iletişimler ve başarılar diliyoruz…
Ele aldığımız toplam 23 belediye şirketindeki toplam 234 adet yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği pozisyonunun yine toplam 217 kişi tarafından doldurulduğunu; bunun 78‘inin Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yetkisi dışında kalan pozisyonlar olduğu, geriye kalan 139‘unun da doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından belirlendiği, bu belirleme işleminin şirket genel kurulu ya da yönetim kurulları tarafından bu karara dönüştürüldüğü görülmüştür. Yapılan incelemeler sonucunda Belediye Başkanı tarafından belirlenen 98 (% 70,51) ismin belediye çalışanı, 41’inin (% 29,49) de belediye dışından isimler olduğu ortaya çıkmıştır.
Belediye içinden yapılan görevlendirmelerde genellikle ve kural olarak genel sekreter ve genel sekreter yardımcıları dışında fiilen çalışan ya da emekli olup ayrılan daire başkanlarının tercih edildiği, bazı şahıslara değişik şirketlerde birden fazla görev verildiği görülmektedir.
İdare mahkemesi kararlarına göre kazanılmış hak kapsamında olmayan daire başkanlığı görevini daha cazip hale getirmek için yüksek maaş, makam arabası ve şöforü, geniş bir çalışma odası ve sekreterlerle donatılan daire başkanlarının bir de şirketlere yönetim kurulu başkanı ya da üyesi yapılmak suretiyle altlarındaki şube müdürleri, şefler ve diğer çalışanlara göre daha ayrıcalıklı bir konuma yerleştirildiği, bu nedenle bazı belediye çalışanlarının sırf daire başkanı olabilmek için kişisel düzeyde ya da örgütledikleri menfaat lobileriyle birlikte belediye içi mücadeleye girerek ya da belediye başkanı ve ailesinden aldığı güçle mevcut daire başkanlarının kuyularını kazdığı anlaşılmakta, daire başkanlarının şirketlerde görevlendirilmesi işinde sahip oldukları bilgi, birikim, deneyim ve yeteneklerle görevlendirildiği şirketin faaliyet konuları arasında bir benzerlik ya da uyum sağlanması gibi bir hassasiyetin dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Mezarlıklar Dairesi Başkanı Hülya Şahin‘in uzmanlık alanı ile hiçbir ilgisi olmayan Grand Plaza A.Ş.‘nde, İZSU Su İsale ve Dağıtım Dairesi Başkanı İbrahim Gürbüz‘in İzmir İnovasyon ve Teknoloji A.Ş.‘nde yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirilmesi anlattığımız bu kötü yöneticilik olgusunun örneklerini oluşturmaktadır. Ayrıca bazı ayrıcalıklı belediye yöneticilerinin birden fazla şirkette görevlendirilmesi ile ilgili örnekler ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘e 4 ayrı şirkette yönetim kurulu başkanı ya da vekili, Ali Celal Ergin, Ali Ercan Türkoğlu, Ali İhsan Özgürman, Barış Karcı, Ersan Odaman, Hakan Öztürk, Raif Canbek, Sönmez Alev, Süleyman Sırrı Aydoğan, Türkan Özgür ve Yusuf İncili gibi isimlere iki ayrı şirkette görev verilmiş olmasıdır.
Şu anda geçerli olan güncel bilgilere göre belediye dışından yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilen isimleri; yani bilgili, birikimli ve deneyimli olmadığı halde liyakat kuralına uyulmaksızın görevlendirilenleri tek tek ele aldığımızda ise televizyonlarda karşımıza sık sık çıkan siyasal iletişim uzmanı Gülfem Saydan Sanver, kısa ismi DİDER olan Dünya Kenti İzmir Derneği başkanı Ahmet Güler, Tunç Soyer‘in Bornova Anadolu Lisesi‘nden arkadaşları Ali Ercan Türkoğlu ve Ersan Odaman, Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği (SODEM)‘den çalışma arkadaşı Canan Karaosmanoğlu Alıcı, TMMOB‘dan Alim Murathan ve Melih Yalçın, eski ya da yeni CHP‘li siyasetçiler Ali Hıdır Uludağ, Azimet Gürbüz, Aytekin Sözen, yönetim kurulu üyesi olduğu şirkete öncelikle kendi kitaplarını bastırtan Burhan Suat Çağlayan, şirketteki yönetim kurulu başkanlığı dışında Kemeraltı Koordinatörü ilan edilen Erdal İzgi, Kemal Özdönmez, İstanbul Kadıköy‘denkalkıp gelen Selami Öztürk, Aziz Kocaoğlu döneminin has adamı Süleyman Sırrı Aydoğan ve belediyedeki her yerden karşımıza çıkan Zeynep Altıok, basın dünyasından Hasan Erel ve Muzaffer Ayhan Kara, Loca‘dan Osman Tayfun Maro ve Ulvi Puğ, sanat ve yayın dünyasının Urla’ya yerleşen emeklileri Vecdi Sayar, Eren Aysan Yığcı, Şahin Beygu, Raşit Çavaş ve Yücel Erten gibi isimleri, akademinden Serhan Ada ve “her daim danışman” Koray Velibeyoğlu ile muhatap oluruz.
Sonuç olarak;
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in özel şöforü Hüseyin Sezer‘in, KHK’lı profesörlerin, CHP eski milletvekili ve genel başkan yardımcısı Eren Erdem’in yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirildiği günler Sayıştay uyarısı ya da başka nedenlerle geride kalsa da, şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirkette o şirketin faaliyet alanına giren konularda hiçbir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi olmayan belediye bürokratlarının, CHP’li eski ya da yeni siyasetçilerin, BAL’lı olarak adlandırılan Bornova Anadolu Lisesi mezunlarının liyakat ilkesi gözetilmeksizin yönetim kurullarında görevlendirildiği ve bu görevleri fiilen yapmadıkları halde her ay banka ATM’lerinden huzur hakkı adı altında hak etmedikleri paraları aldıkları belirlenmiştir. BU durumun AKP iktidarı tarafından yapılandan hiç bir farkı yoktur ve onların bu tutumu eleştirilirken CHP’li belediye başkanlarının da aynısını yapması aynı adaletsiz, haksız durumun tekrarından başka bir şey değildir.
Bu durumda yapılması gereken ise;
1. Bu konuda zorlayıcı hukuki bir düzenleme olmamakla; ayrıca, CHP‘nin çoğunlukta olduğu bir belediye meclisinde yapılan görevlendirme işleminin tartışılması ve reddedilmesi diye bir ihtimalinin gündeme gelmesi mümkün olmamakla birlikte; belediye şirketleri için yapılan görevlendirmelerde aynen üst düzey yöneticilerin atanmasında olduğu gibi belediye meclisine bilgi verilmesi; hatta, onayının alınması doğru olacaktır.
2. Her bir şirkette yönetim kurulları için yapılacak görevlendirmelerin hukuka, bilime ve liyakate uygun kriterlere göre yapılmasını sağlayacak iç yönergelerin hazırlanması, bu kriterler arasında arkadaşlık, dostluk, aynı partiden ya da mezhepten olma veya menfaate dayalı kriterlere yer verilmemesi, bu yönergelerin 2015 yılında İZFAŞ için yapılan düzenlemede olduğu gibi görevlendirilecek kişilerin özelliklerine göre düzenlenmemesi uygun olacaktır.
3. Şirket yönetim kurullarında belediye bürokratlarının görevlendirilmesi durumunda, şirketin faaliyet konusu ile bürokratın mesleki kariyeri arasında ilgi ve uyum aranmalı, şirketin faaliyet alanı konusunda bilgisi, ilgisi, becerisi, birikimi ve deneyimi olmayan bürokratlar yönetim kurulu başkanı ya da üyesi olarak görevlendirilmemelidir.
4. Şirketlerin yönetim kurulunda görevlendirilen kişilerin mesleki kariyerleri ile ilgili bilgilerin şirketlerin İnternet sayfalarında ayrıntısıyla açıklanarak kamuoyunun bilgilendirilmesi uygun ve doğru olacaktır.
5. Şirketlerin yönetim kurullarında görev yapanlara ödenecek huzur haklarının yönetim kurulunun bizatihi kendisi tarafından değil; Türk Ticaret Kanunu‘na göre şirket genel kurulu tarafından alınması ve bu rakamların kamuoyuna açıklanması şeffaflık ve bilgi edinme haklarının kullanımı açısından uygun ve doğru olacaktır.
6. Huzur hakları, şirket yönetim kurulu toplantılarının fiilen yapılması ve üyenin o toplantılara katılması durumunda ödenmelidir.
Önermesi bizden, uygulanması ise bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olanlarda… Tabii ki, hep birlikte eleştirdiğimiz AKP iktidarına ve onun yandaşlarına benzememek, onların yaptığının aynısını yapmamak koşuluyla…
Şayet 2023 Haziran seçimleri öncesindeki İzmir gündemini düşünürsek, ilk aklımıza gelen olaylardan birinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, ilki 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de toplanan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi‘nin 100. yılı nedeniyle, 15-21 Mart 2023 tarihleri arasında Türkiye’nin geleceğine damga vurmak gibi büyük iddialarla düzenlediği İkinci Yüzyılın İzmir İktisat Kongresi olduğunu hatırlarız.
1922 yılının Ağustos ayından başlayan bir süreç içinde ve sekiz aylık bir sürede binlerce insanın katılımı ile adeta AKP iktidarının İzmir‘de düzenlemek isteyip de 11 ildeki büyük deprem felaketi nedeniyle erteleyip yapamadığı kongreye alternatif olarak gerçekleştirilen bu toplantıda, bir büyükşehir belediyesinin uygulama kabiliyeti olmayan Türkiye‘nin önümüzdeki 100 yıllık süreçte uygulanması için birtakım kararlar alınıp bir sonuç bildiri yayınlandığını hatırlamamız zor olmayacaktır.
Ancak gerek Cumhurbaşkanlığı, gerekse milletvekilliği seçimlerinde CHP‘nin büyük bir hezimeti uğraması üzerine, adeta CHP iktidarı için hazırlandığı izlenimini veren bu kararların ve programın uygulanma kabiliyetini bir kez daha kaybettiğini; böylelikle bir bardak suda koparılan fırtınanın sonuçsuz, akim kalmış bir hareket olduğunu hep birlikte gördük.
Bu kongrede alınan kararlar ve düzenlenen program Türkiye adına alındığı için, kongre sonrasında resmi olarak kongreye katılanların kimler olduğunu, alınan kararların hangi temsilciler tarafından oylandığını, oylama sonuçlarının “evet“, “hayır” ya da “çekimser” düzeyde nasıl bir dağılım gösterdiğini merak ettim. Zira, o dönem yazdığım yazılardan da hatırlayacağınız gibi, 100 yıl önce 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir‘de yapılan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi tutanaklarının bir tomar halinde Ankara‘ya gönderilmiş olmasına karşın bugün bu tutanaklara ulaşılamadığını, o nedenle söz konusu kongreye katılan … adet temsilcinin kimlerden oluştuğuna dair kesin bir listeye sahip olamadığımızı, bu önemli tarihi belgelerin kaybolması konusunda bazı tarihçilerin Kongre Heyeti Başkanlığını yapan Kazım Karabekir‘i üstü kapalı bir şekilde suçladığını biliyor ve bu nedenle bu kongreden 100 yıl sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan kongreye, 100 yıl öncesine göre gelişen teknolojik olanaklar çerçevesinde yapılacak tespitlere göre kurum ya da bireysel katılım düzeyinde kimlerin katıldığını, temsilcilerle izleyicilerin karışık oturduğu oturumlarda kimlerin ne şekilde oy verdiklerini öğrenip bunu kamuoyu ile paylaşmak istiyordum. Aynen TBMM oturumlarındaki oylamalarda hangi milletvekillerinin ne şekilde oy kullandıklarını yayınlanan tutanaklarla bildiğimiz gibi…
“Bir zamanlar maziye bak, ne kadar şendik…”
Ama bu bilgiye, -ne yazık ki, şimdilik- ulaşmamız mümkün olmuyor, olamıyor.
Neden derseniz, bu konu ile ilgili olarak bugüne kadar yürüttüğüm mücadelenin aşamalarını gelin sizlere ayrıntılarıyla anlatayım:
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen kongreye resmi olarak kimlerin katıldığı ve oylamaların ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin sorularımı kongreyi düzenleyenlere sorup cevap alamadığım için, bu soruları CİMER üzerinden 11 Nisan 2023 tarihli dilekçemle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sordum ve tahmin ettiğim gibi sorularıma yasal olarak belirlenmiş 1 aylık süre içinde cevap alamadım. Bunun üzerine durumu 18 Mayıs 2023 tarihli itiraz dilekçesi ile, bu konulardaki itirazları inceleyip karara bağlaması gerekip üyeleri Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘na ilettim.
Delege ile izleyicinin iç içe oturup kimin kime oy verdiğinin belli olmadığı bir ortam…
11 Nisan 2023 tarihinde CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne yönelttiğim bilgi talebim aynen şu şekildeydi:
“15-21 Mart 2023 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi isimli etkinlikte;
1. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” şeklinde belirlenen meslek gruplarına delege olarak davet edilip çalışmalara bizzat katılanların isimleriyle temsil ettikleri kurumların,
2. Bu kongre kapsamında, 21 Mart 2023 tarihinde düzenlenen 3 ayrı deklarasyondaki ilke ve kararların oylanması için özel bir oylama usulünün belirlenip belirlenmediğinin; şayet, böyle bir düzenleme yapılmamışsa, yapılan fiili oylamaların hangi ilke ve hususların dikkate alındığının,
3. “Çiftçi Grubu”, “İşçi Grubu” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf Grubu” olarak kümelenen delegelerden hangilerinin hangi oylamalara katıldığının,
4. “İşçi”, “Çiftçi” ve “Sanayici, Tüccar ve Esnaf” gruplarındaki her bir oylamada hangi delegelerin ne şekilde (kabul, ret, çekimser) oy verip muhalefet şerhi yazdırdığının bildirilmesini rica ederim.“
Bu sorulara İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yasal süresi içinde cevap verilmemesi nedeniyle bir üst kurul olan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘nun 7 Haziran 2023 tarih, 2023/857 sayılı kararını ise geçtiğimiz günlerde teslim aldım.
Yazıma eklediğim karar örneğinde göreceğiniz gibi, söz konusu kurul İzmir Büyükşehir Belediyesi; yani, bir “kamu kurumu” tarafından “kamu kaynakları” kullanılarak “kamu görevlileri” tarafından düzenlenen bu toplantıyla ilgili olarak talep ettiğim bilgilerin ,”kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” ve “özel hayatın gizliliği” ile ilgili olması nedeniyle bana verilemeyeceğine hükmederek bilgi talebimi reddediyor. Bu kararını da, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu‘nun 21. maddesindeki “Kişinin izin verdiği haller saklı kalmak üzere, özel hayatın gizliliği kapsamında, açıklanması halinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, mesleki ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışındadır” hükmü ile yine aynı kanunun 25. maddesindeki “Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi ve belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır” hükmüne dayandırıyor ve şayet bu kararı beğenmemişsem 60 gün içinde idari yargıda dava açabileceğimi söylüyor. Yani, bana oldukça masraflı ve uzun zaman alacak bir yolu önererek aradan sıyrılıyor….
Şimdi bu durumda, hukuka aykırılığı açık olan bu kararın altına imza atıp belediye hizmetlerini, “özel hayatın gizliliği” ve “kamuoyunu ilgilendirmeyeceği” gibi gerekçelerle kapalı kapılar ardında saklamaya çalışan ve “Saray” tarafından seçilen bu beyefendilere şu hatırlatmaları yapmam gerekiyor:
Kamu kurumları tarafından, kamu kaynakları ve personelinin kullanılması suretiyle yapılan hizmetlerin “özel hayatın gizliliği” ile ilgisi yoktur…
1. Yöneticileri halkın oyuyla seçilmiş bir kamu kurumu; daha doğru bir ifadeyle bir büyükşehir belediyesinin elindeki kamu kaynaklarını kullanıp yüzlerce kamu personelini görevlendirerek ve binlerce kişiyi konuşmacı ya da izleyici olarak davet ederek organize ettiği, bütün bu yaptıklarını her türlü medya aracını kullanarak kamuoyu ile paylaştığı bir kongreye kimlerin katıldığı ve bunların ne şekilde davrandığı ile bilgilerin “kamuoyu ile paylaşılamayacak bilgiler” olduğunu iddia etmek, açıkçası ipe un sermek kabilinden bilginin kamuoyundan saklanması çabasından başka bir şey değildir… Ayrıca iktidara muhalif olduğunu söyleyen CHP‘li bir belediyenin, AKP iktidarının hukusuz bir şekilde sağladığı bu imkandan yararlanmış olması da yüz kızartacak bir utançtır. Bu anlamda CHP‘li belediyelerin yapması gereken şey, daha çok bilginin daha geniş kesimlerle hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın paylaşılmasını sağlamak, bilgi edinme hakkının yaşama geçmesi için şimdi yaptığının tam tersini yapmak olmalıdır.
Gelecek Yüzyılın İzmir İKtisat Kongresi’nin “özel hayatın gizliliği” ile ne alakası var?
2. Ben, CİMER eliyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ilettiğim bu sorularla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in, ailesinin ya da bu organizasyona karışan başka bir belediye görevlisinin veya kongreye katılan herhangi birinin vatandaşlık kimlik numarasını, kan grubunu, ne kazanıp ne biriktirdiğini, ne yiyip ne içtiğini, ne zaman yatıp uyuduğunu, karısının ya da sevgilisinin veya çocuklarının adını, doğum günlerini, E-Nabız‘da kayıtlı hastalıklarını sormuyorum ki…. Ben, sadece -üzerine hiç de vazife olmayan- önümüzdeki 100 yıllık sürede Türkiye ekonomisinin nasıl olması gerektiği konusunda, kamu kaynaklarıyla ve kamu görevlilerinin kullanımı suretiyle gerçekleştirilen bir organizasyonda alınan kararların nasıl alındığını soruyorum… Sorduğum soruların neresi özel hayatın gizliliği ile ilgili? Hangisi kişinin sağlığı, özel yaşamı, aile hayatı, şeref ve haysiyeti, mesleki ve ekonomik değerleri ile ilgili? Hangisi bu bilgileri kullanarak haksız müdahalede bulunmamı sağlayacak özellikler taşıyor?
Bütün bu soru ve tespitlerden de anlaşılacağı üzere; İzmir Büyükşehir Belediyesi, Saray iktidarının da koruyup kolladığı bir tavırla sorularıma cevap vermeyerek, ardından itiraz ettiğim üyeleri Saray tarafından seçilen Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu da sorularımın kamuoyunu ilgilendirmediği ve kişisel yaşamın gizliliği ile ilgili olduğunu iddia ederek açık bir şekilde bilgi edinme hakkımı gasp ediyor…
Yoksa, bana gelen bu Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu kararında yazılı isimleri ve kararı sizlerle paylaşarak, kurulda yer alan zevatın kişisel bilgilerini mi açıkladım; açıkçası bundan da emin değilim…
Son olarak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 2019 Mahalli İdareler Seçimi öncesinde Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin talebi üzerine imzaladığı Şeffaflık Taahhütnamesi‘ni sizlerle paylaşıp sözünü tutmayan bir belediye başkanı itibariyle sözün bittiği yerdeyiz demek istiyorum… Evet, gerçekten sözün bittiği yerdeyiz ve bu belediye başkanı, 2024 seçimlerinde de ciddi bir şekilde yeniden CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olmayı arzuluyor ve bunu açık açık ifade ediyor…
Başka bir açıdan da, 100 önce yapılan kongrenin tutanakları ve katılımcı listesi nasıl ortaya yoksa, 100 yıl sonra yapılan kongrede de katılımcılara ve onların ne şekilde oy kullandıkları bilinmiyor, bilinse bile kamuoyu ile paylaşılmıyor diye düşünebiliriz…
Seçimlere bir yıldan az bir zamanın kaldığı bu süreçte, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da verdiği taahhüdü yerine getirmeyip söz konusu belge ve bilgileri kamuoyu ile paylaşmayan ve bu tutumu Saray’ın adamı konumundaki Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu tarafından desteklenen bu belediye başkanı hakkında bundan böyle ne düşünürsünüz?
Evet, bugünkü yazımın başlığını yanlış anlamalara yol açmayacak ya da kötü niyetliler tarafından istismar edilmeyecek bir deyimle; dilin “lal olması” hali; yani, gerçeklerin dile getirilmemesi durumunda insanın konuşamaz duruma gelmesi, dilinin tutulması metaforu ile açmayı tercih ettim. Belki bir başkası bu durumu anlatmak için, son yıllarda çok kullanılan “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” deyişini tercih edebilirdi; ama, ben bugün dinsel inançların toplumsal yaşamımızı şekillendirmesi ile ilgili olan bu yazımda, “şeytan” ya da “melek” gibi figürler üzerinden dinsel terminolojiyi kullanmak istemiyorum. Hele ki, “melek” metaforunu kullanmayı, aramızda dolaşan bazı Melek’ler nedeniyle aklıma dahi getirmek istemiyorum. Şayet kullanmış olsam, her şeyden anlar tavırlarıyla sosyal medyada bana metaforların ne olduğu konusunda ders vermeye kalkacaklarını çok iyi biliyorum….
Evet, bugünkü yazımı; daha doğrusu gördüğüm ve zamanında müdahil olduğum için iyi bildiğim gerçekleri dile getirerek, dilimi lal olmaktan kurtaracak tespit ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmak için hazırladım. Hem de birçok şeyi göze alarak…
Biliyorum, bu yazı birçok arkadaş ya da okurumu yadırgatıp tartışmalara neden olacağı gibi, benim yeni düşmanlar edinmemi sağlayacak, yazdıklarıma karşı itirazlar olacak, muhtemelen tanıdığım ya da tanımadığım birçok insanı ve onların ezberlerini bozup rahatsız edeceğim. Belki de bir süre önce “ırkçı” ilan edildiğim gibi, şimdi de “din düşmanı” ya da “milliyetçi“, “ulusalcı” ya da “şovenist” ve hatta “ittihatçı” olmakla bile suçlanacağım.
Oysa beni yakından bilenler, gerçekleri dile getirmediğim sürece rahat edemeyen bir Marksist, gerçek bir laik, dinle ve dini inançlarla -okuyup öğrenmenin dışında- ilgisi olmayan, üstüne üstlük hangi din ya da inanç olursa olsun, ellerindeki sopalarla ya da işaret parmaklarıyla bizleri tehdit edip toplumsal yaşamı şekillendirmesine, nasıl giyinip nasıl eğleneceğimizi, neler içip neler yiyeceğimizi dikte eden müdahalelerine şiddetle itiraz eden biri olduğumu bilirler, beni bu özelliklerimle tanırlar. İşte ben de bugün, sahip olduğum bu “doğrucu Davut” anlayışıyla bazılarının tehlikeli bulup söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemeye, kısa bir süre önce bu şehirde açık bir şekilde oynanan siyasi bir oyuna Hayır! demeye çalışacağım.
Aslında ele alıp irdeleyeceğim olayı ilk duyduğumda hemen tepki vermeyi düşünmekle birlikte; gazeteci dostlarımın da uyarısıyla, olayın üzerinden belli bir zamanın geçmesi, olayla ilgili tüm tarafların yaşanan olay hakkında bilgi verip görüşlerini açıkladığı, ortalığın sakinleştiği bir ortamın oluşumunu bekleyerek, duyguların değil aklın hakim olduğu bir zamanda bir şeyler yazmanın daha doğru olacağını düşündüm ve şimdi de bu ortamın oluştuğunu düşünerek klavyenin başına oturdum.
Babasını, annesinin karnındayken kaybetmiş bir şehit oğlu olarak ilkokulu dışardan bitiren rahmetli babam, işçi olarak çalıştığı Ankara‘daki TCDD 2. Cer Atölyesi‘nden emekli olduktan sonra düzenli olarak Cuma namazlarına gitmekle birlikte; zaman zaman inancını sorgular, açık bir şekilde melek ve şeytanlara inanmadığını söyler, oldukça açık bir görüşle “bizdeki imamlar gençleri camilere çekmeyi, onları gençliğin heyecan ve dinamizmini kullanarak kazanmayı bilmiyorlar. Ama batıda gençler kiliselerdeki eğlence ve konserlere davet edilip hem kiliselere daha çok bağlanıyorlar, hem de müziğe, tiyatroya daha fazla ilgi gösteriyorlar; ama bizdeki imamlar, neredeyse gençleri camilerden kovuyorlar” diyerek her toplumsal olayda gençlerin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaya çalışırdı. Eğitim düzeyi oldukça yetersiz olmakla birlikte, çoğu üniversite mezununu cebinden çıkaracak bir yaşam deneyimine sahip olan ve zihni yeni, farklı ve akılcı şeylere açık olan babam, bu anlamda yaşadığımız toplumun ve hepimizi teslim almaya çalışan dini taassubun ne kadar tehlikeli olduğunu kendi bakış açısı ve dili ile ifade etmeye çalışırdı.
Kilisede parti, Prag
Toronto – “Hallowen” – Wellesley Village Church
Berkeley Church, 2020 Yılbaşı partisi…
Nitekim Google’da yaptığımız ufak bir araştırma bile, Hollanda, İrlanda, İngiltere, ABD ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin kiliselerinde genellikle kiliseleri kiralayarak konserler, eğlenceler yapıldığını, babamın bu anlamda ne kadar haklı olduğunu gösterir. 10 Temmuz 2023 tarihinde benim yaptığım basit bir tarama sonucunda ise, Toronto‘daki Wellesley Kilisesi‘nde düzenlenen Hallowen (cadılar bayramı) partisinde Türkçe’de “Kuir“, İngilizce’de “Queer” denilen insanların da partiye katıldığını, ABD‘nin Florida eyaletinde küçük bir ilçe olan Coral Spring‘de kilisede konserler, Berkeley Kilisesi‘nde ise yine aynı özellikte yılbaşı partileri düzenlendiğini belirleyip fotoğraflarını sizlerle paylaştım.
Görüldüğü gibi İsa peygambere inanan Hıristiyanlar kendi dini inançlarının geçirdiği reformlar neticesinde kutsal olarak nitelenen kiliselerde, yaşam tarzına müdahale etmeden tüm toplum kesimlerine, özellikle gençlere yönelik konser, eğlence ve partiler düzenleyerek, rahmetli babamın ifade ettiği özgürlüğü başarıyla sergiliyorlar.
Tabii ki, Hıristiyanlık içinde bağnazlığı ile tanınan Katolik ya da Ortodoks kiliseleri; özellikle de yakın zamana kadar başbakan ve cumhurbaşkanının göreve başlayabilmesi için bir kilise görevlisi tarafından yemin ettirilmesini şart koşan Ortodoks kilisesi ya da ünlü şarkıcı Madonna‘nın “Son akşam yemeği” tablosunu canlandırmak için sahneye İsa kılığında çıkması nedeniyle CD’lerinin alınmaması, şarkılarının dinlenmemesi şartıyla aforoz eden Katolik kilisesinde olduğu gibi…
Özet olarak, gerçekleştirdiği reform hareketiyle bağnaz dönemlerini geçiren Hıristiyanlık alemi; özellikle Protestan, Anglikan ve Presbiteryen kiliseleri kutsal mekân olarak nitelenen kilise ve katedralleri toplumun kültür, sanat ve eğlence gibi ihtiyaçların karşılamak amacıyla inanan ya da inanmayan tüm halka açmış olmakla birlikte; anlaşılan o ki, bazı kiliseler eski bağnazlıklarını sürdürmekte ısrarlı gözüküp bu tür değişimlere karşı ayak sürümekte ısrar ediyor.
Gelelim onca uzun bir girizgâhtan sonra asıl ele almak istediğimiz konuya:
Efendim, geçtiğimiz haftalarda; daha doğrusu 7 Temmuz 2023, Cuma günü saat 20.00 civarında İzmir‘deki Musevi kültür sanat etkinlikleriyle tanıyıp bildiğimiz ve halen Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un danışmanlığını yapan bir arkadaşımızın hesabından yayınlanan ve İzmir Rum Ortodoks Toplumu Başkanı sıfatıyla Yorgo Teodoridis tarafından imzalandığı anlaşılan 7 Temmuz 2023 tarihli bir basın bildirisi ile karşılaştık.
Söz konusu basın bildirisi oldukça kapsayıcı, herkesi kucaklayan, esnek ve ikna edici bir dille Müslüman, Yahudi ve Levantenlere; ayrıca, bunların dışında tutulduğu anlaşılan İzmirlilerle yerel ve merkezi yönetimdeki yöneticilere hitap ederek, 4 Haziran 2023 gecesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan Aziz Vukolos Kültür Sanat Merkezi‘nde Gaia Project adlı bir şirket tarafından düzenlenen partide “içki içildiği”, “dans edildiği” ve “İsa figürünün parti mezesi yapıldığı” iddiasının dile getirildiği, bu durumdan son derece rahatsız olup incindikleri, esasen bir FETÖ ürünü olan ve ne hikmetse Türkiye sınırları dışında, özellikle de Yunanistan ya da İsrail‘de gündeme gelmeyen dinlerarası kardeşlik anlayışının “Çan-Hazan-Ezan” projesinden de söz edilerek, bundan böyle kendilerine ait olduğu iddia edilen “kiliselerde ve diğer mabetlerde düzenlenecek etkinliklerde” dini duygularına daha fazla hassasiyet gösterilmesinin talep edildiğini gördük.
Bir buçuk sayfadan oluşan ve çoğu ifadesi değişik dinlere mensup insanları ikna etmeye çalışan bildirinin her bir cümlesini aktarmak zor olacağı için, bildiri metninin tümünü bu yazıya ekleyerek okuyucuların bilgisine sunmak isterim.
Ardından bu bildirinin aynı gece içinde telefonla aranan bazı gazetecilerin köşelerinde yayınlandığını ve yapılan paylaşımların yaygın, geniş bir beğeni aldığını gördük. Ama ne yazık ki, bu gazete ve gazeteciler, “bülten gazeteciliği” gibi kötü bir alışkanlığın sonucu bu olayı araştırıp soruşturmadan; özellikle de, bu olayın niye bir ay sonra gündeme geldiğini düşünmeden, durumu Gaia Project şirketi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sormadan; kısacası, “Uğur Mumcu Gazeteciliği” de denilen araştırmacı objektif gazetecilik ilkelerine aykırı olarak yayınlamayı kendi gazetecilik anlayışları çerçevesinde doğru buldular ve bu anlamda bildiri sahibine yardımcı oldular.
Diğer gazete ve gazeteciler ise ertesi gün, sadece basın bildirisini ele alıp sorunun diğer cephelerini araştırmadıkları aynı türden haberleri yapmaya devam ettiler; hatta, olayı skandal olarak nitelemeye başladılar. Üstüne üstlük daha önce aynı mekânda içki ikramının yapıldığı gala ve ödül törenlerin sahibi İzmir Gazeteciler Cemiyeti başkanı bile bu haberleri paylaşıp mesajın daha fazla insana ulaşması için çaba harcadı.
Bu “skandal” olayı ve yapılan protestoyu havada yakalayan AKP çevreleri, özellikle de Ahaber, Odatv4, Takvim ve Haber7 gibi iktidar yandaşı İnternet gazeteleriyle asıl olarak dini inançları kullanarak toplumsal yaşama ve yaşam tarzına müdahaleleri ile bilinen AKP‘nin Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ ile İzmir İl Başkanı Bilal Saygılı, 8 Temmuz 2023 tarihinde yaptıkları açıklamalarla kilisede parti düzenlenmesine neden olan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne tepki gösterip siyasi anlamda istedikleri sonuca ulaştılar.
Oysa benim İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki arkadaşlarımdan öğrendiğim gerçekler, bu konunun başkanlık düzeyinde 5 Haziran 2023 tarihinde ele alındığını, kiralama işlemini yapan şube müdürünün görevden alındığını, böylelikle gerekli disiplin işleminin zaten yapılmış olduğu şeklindeydi. Şayet gazeteci arkadaşlar, bu yazıları yazmadan önce belediye içindeki kendi bağlantılarını arayıp bu olayın içyüzünü sormuş olsalardı, benim öğrendiklerimi öğrenip daha tarafsız bir yazı kaleme alarak, görevlerini gazetecilik ilkelerine uygun olarak yapmış olacaklardı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ise, söz konusu bildirinin kamuoyuna açıklandığı tarihten 1 gün sonra; yani, 08.07.2023 tarihinde yayınladığı “Kamuoyuna” başlıklı basın bildirisinde oldukça nazik ve diplomatik bir dille, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu tarafından sahiplenilip “kilisemiz” denilen tarihi yapının kamuya ait bir kültür sanat merkezi olduğunu hatırlatıp, binanın söz konusu şirkete tahsisinden sonraki denetim işlemlerinin Konak Kaymakamlığı ile İzmir Emniyeti‘ne ait olduğunu ifade ederek, söz konusu organizasyonun kendileriyle bir ilgisinin olmadığını, bu olay nedeniyle İzmir Rum Ortodoks Toplumu‘nun incinmesinden son derece üzgün olduklarını ifade ederek bundan sonraki uygulamalarda daha titiz ve özenli davranılacağını ifade etti.
Söz konusu partiyi düzenleyen Gaia Project isimli şirket ise 11 Temmuz 2023 tarihinde yayınladığı basın açıklamasında bu tür etkinliklerin dünya kiliselerinde yaygın bir şekilde düzenlendiğini belirterek etkinliğin yapıldığı mekânın aslında eskiden bir bir kilise olmakla birlikte şimdi bir kültür sanat merkezi olduğunu, suçlandıkları İsa peygamber figürlerine zarar verme gibi bir eylemlerinin olmadığını, bahçede verilen içkinin sponsorlar tarafından dağıtıldığını, müziğin birleştirici ve barışçıl gücü çerçevesinde bu güce inananları sevgiyle kucakladıklarını belirtmiştir.
Bu konuda beklenen en son hamle ise, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı‘ndan geldi ve söz konusu bakanlık, “kilisede elektronik müzik partisi düzenlenmesini kınıyoruz” diyerek olayı dini bir çerçeveden alarak siyasi bir platforma taşıdı ve belki de bildiriye imza atıp yayınlayanların asıl amaçlarına ulaşmasını sağladı. Hem de AKP iktidarının destek mesajlarıyla birlikte… Çünkü, kendi bağnaz Müslümanlık anlayışlarıadına onlar da aynısını yapıp Ayasofya‘yı camiye çeviriyorlar, insanların nasıl giyineceğine, ne içeceğine karışıyorlar ve Ramazan aylarında İstanbul Sultanahmet ya da Eyüp Sultan Camii çevresinin kutsal alanlar olduğunu iddia edip İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin etkinliklerine izin vermiyorlar… Kısacası, “aynıyla vaki“; daha doğrusu, birbirinin aynı, aynı özellikte iki olayı birlikte yaşıyoruz ve din adına birileri bizlere, bizim yaşam tarzımıza ayar vermeye çalışıyor… Hem de yakından tanıdığımız çoğu arkadaşımız birine hayır, diğerine de evet deyip desteklerken…
Şimdi gelelim, dilimizin lal olmaması adına işin ayrıntılarını ele alıp yerinde, doğru ve akılcı sorular sormaya ve bu işin bir çırpıda dini bir boyuttan alınıp ne şekilde uluslararası ölçekte siyasi bir boyuta taşındığını sorgulamaya…
Kilise değil, halka ait bir kültür sanat merkezi olduğunu bilmek…
1. Restore edildikten sonra, tarihi ve kültürel kimliğine zarar vermemek amacıyla, “Aziz Vukolos” ismiyle bir kültür sanat merkezine dönüştürülen bina, bu kimlikle tanımlandığı tarihten itibaren bir kilise değil, kamuya bir kültür sanat merkezidir. O binanın eskiden bir kilise olması ya da restorasyon sonrasında orada ayin yapılmış olması o mekânın kilise haline dönüştürüldüğü anlamına gelmez. Orası artık bir kilise değil, bir kültür sanat merkezidir. Nitekim İzmir‘in Yunan işgalinden kurtulmasından sonra 1922 Yangını‘ndan kurtulan bina, önce Asar-ı Atika (Arkeoloji) Müzesi, sonrasında İzmir Devlet ve Opera Müdürlüğü‘nün deposu olarak kullanılmış, binanın bir yangın sonrasında hasar görmesi üzerine boşaltılarak uzun bir süre evsizlerin ve tinercilerin mekânı olmuştur. Ne zaman ki, değerli dostum Orhan Beşikçi, zamanın belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nu ikna etmiş; işte o zamandan sonra, bina Hazine‘den satın alınarak restore edilmiş ve bugünkü haline getirilmiştir. Bu anlamda, söz konusu basın bildirisi binanın restore edilip ortaya çıkarıldığı bugün değil de, madde kullanıcılarıyla evsizler tarafından kullanıldığı o dönemlerde yapılsaydı da, inanan ya da inanmayan tüm toplumu kucaklayan bir anlamı olsaydı….
Aslında bu binanın geçmişi ile ilgili benim de anlatmak istediğim ilginç bir anım var; 1999 yılında, bana göre İzmir‘in bugüne kadar gördüğü en iyi ve duyarlı valilerden biri olan Kemal Nehrozoğlu‘nun hizmet döneminde İnönü Vakfı ve Tarih Vakfı işbirliğiyle İnönü‘nün doğduğu evi restore ettirdikten sonra, sayın Nehrozoğlu ile yaptığımız özel sohbetlerde depo olarak kullanılan bu bina ile Karşıyaka‘daki, -şimdi restore edilip anı evi olarak açılan- Uşakizade Köşkü‘nün nasıl kurtarılıp restore edilebileceğini görüşmüş, ben kendisinden aldığım izinle bu binanın içine girerek Devlet Opera ve Bale Müdürlüğü tarafından depo olarak kullanılan mekanın içler acısı halini görmüştüm. Benim ve Nehrozoğlu‘nun bu girişimini öğrenen bir arkadaşımız ise, o binanın 1922 Yangını‘ndaki ilk patlamanın gerçekleştiği Ermeni kilisesi olduğunu iddia ederek, “abi bak, sen bu işlerle ilgilenme; aksi takdirde bizim gençler gelip senin camı çerçeveni indirirler” diyerek beni tehdit etmiş, beni bu girişimden korkutarak vazgeçirmeye çalışmıştı. Ama hemen sonrasında Nehrozoğlu‘nun Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olup İzmir‘den ayrılması üzerine bu iki girişimi -ne yazık ki- hayata geçirememiştik. Biz bu binayı o tarihlerde restore ettirememiş olmakla birlikte, gün döndü devran döndü ve o eski kilise restore edilerek kamuya ait bir kültür sanat merkezine dönüştürüldü.
Şimdi bu anlatımlardan sonra bazı arkadaşlarımın, LozanAntlaşması sonrasında yapılan haksızlıklardan söz edip zamanında Rumlara ait olan bu kilisenin yeniden kilise olarak kullanılmak üzere onlara verilmesi gerektiğini söyleyerek itiraz ettiklerini duyar gibiyim… Ama buna karşılık ben de onlara şunu söylemek istiyorum; nasıl o zamanlar kilise olarak kullanılan binaları vereceksek, şimdilerde İzmir‘in önde gelen birçok zengin ailesine ait olup, zamanında Rum, Ermeni ve Yahudilere ait olup el konulan, daha doğrusu yağmalanıp paylaşılan emlak-ı metruke mallarını aynı şekilde geri verelim derim. Özellikle de işgal sonrası İzmir‘inde elindeki anahtar destesi ile bir anda gayrimenkul zengini olan Şerif Remzi Reyent‘ten, onun mirasını devir alan yeğeni Ayla Ökdem‘den ve ailesinden başlayalım derim… Ne dersiniz, hiç değilse kamuya; yani halka ait eski bir kilise, kilise kimliği ile İzmir Rum Ortodoks Topluluğu‘na iade edilirken özel mülkiyete konu olan tüm gayrimenkulleri de eski sahiplerine iade etmiş oluruz. Ne dersiniz? Sanırım, İzmir Rum Ortodoks Topluluğu basın bildirisinin altına beğeni notu koyan birçok isim buna “hayır” derken, basın bildirisinin sahibi olan topluluk “Sevr” kokan bu önerimi muhtemelen hararetle destekleyecektir….
Neden 1 ay sonra?
2. Yukarıda yazılı olay örgüsünden de anlayacağımız şekilde, 4 Haziran 2023 tarihinde gerçekleşen bu olay için 7 Temmuz 2023 tarihinde açıklama yapıldığı görülmektedir. Bu durumda insan ister istemez aradan geçen 1 ay 3 gün neden beklendiğini sormak ister. Acaba 1,5 sayfa tutan bildiriyi kaleme almak mı bu kadar uzun bir zamanı aldı, yoksa bir şeylerin olup bitmesi mi istendi? UYgun görülen 7 Temmuz’un özelliği neydi? Sahi, kendileri için böylesine önemli bir bildiriyi yazmak için niye 1 aydan fazla bir zaman beklediler? Acaba bu süre içinde İzmir Büyükşehir Belediye BaşkanıTunç Soyer‘in görevli şube müdürünü görevden alarak onun yerine daire başkanını vekaleten atamış olduğunu bilmiyorlar mıydı ya da bilip de bilmez gibi mi görünmek istiyorlardı? Ya da bu sorunu bir bildiri ile dile getirmek yerine bir nezaket ziyareti yapıp belediye başkanı ile görüşüp rahatsızlıklarını iletip çözüm istemek o kadar mı zordu?
İşte bu anlamda aklımıza gelen bütün bu sorular, dini bir olaydan uluslararası siyasi bir sonuç devşirenlere sorulacak önemli, can alıcı sorulardır…
İzmir Rum Ortodoks Topluluğu Başkanı Yorgo Teodoris kimdir?
3. Öncelikle şu yanlışı, daha doğrusu eksikliği gidermek gerekiyor. Bildiriyi imzalayan kişinin başkanı olduğu topluluğun resmi bir niteliği var mıdır, yoksa yok mudur? Rum Vakıfları Derneği‘nin İnternet sayfasındaki bilgilere göre İzmir‘de “cemaat” anlamına gelecek bir “topluluk” yerine, aynı İnternet sayfasındaki 8 Nisan 2016 ve 4 Ocak 2019 tarihli haber ve duyurulara göre İzmir Rum Kültür ve Düşünce Derneği isminde bir dernek olup; başkanı da, söz konusu basın bildirisinin altında imzası olan Yorgo Teodoris‘dir.
LCV için verilen numarayı arayıp karşınıza çıkacak kişiden dernek yönetim kurulunun kimlerden oluştuğunu sorabilirsiniz…
Yorgo Teodoris‘e ait kişisel Twitter hesabını incelediğimizde ise, kendisinin Türk ve Yunan bayraklarının dalgalandığı bir zemin önünde takım elbisesi ve kravatı ile poz veren genç biri olduğunu, İstanbul‘da yaşadığını ve aynı zamanda Kurtuluş Aya Tanaş, Aya Dimitri, Aya Lefter Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı başkanlığı görevlerini yürüttüğünü, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı İbrahim Kalın, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya gibi AKP iktidarının öne gelen şahsiyetleri ile çekilmiş samimi fotoğrafları nedeniyle iktidarın üst makamlarıyla yakın diplomatik ilişkileri olan biri olduğunu anlıyoruz. Kendisi her ne kadar İzmir‘de yaşamasa bile, -muhtemelen Fener Rum Patrikhanesi‘nin de içinde bulunduğu- diplomatik bir görevi yürüttüğü, patrik I.Bartholomeos liderliğinde Anadolu’nun değişik yerlerindeki metruk ya da restore edilmiş manastır ve kiliselerde yurtdışından gelen kalabalık gruplarla ayinler düzenleyerek oraları sahiplenip tutunma politikasına yardımcı olduğu görülmektedir.
İzmir’deki Ortodoks Rumlara ait bir kilise var mıdır?
4.İzmir‘de yaşayan Rum arkadaşlarımdan aldığım bilgiye göre sayıları şu aralarda 11’i bulan Ortodoks Rum adına, 1952 yılında Hollanda Fahri Konsolosluğu ile Yunan Konsolosluğu arasında yapılan 100 yıllık bir protokolle teslim alınıp demir bahçe kapısına, 1922 Yangını‘nda yanıp yok olan İzmir‘in en büyük Ortodoks Rum Kilisesi Aya Fotini Kilisesi‘ne atfen “Yeni Aya Fotini Rum Ortodoks Kilisesi” adını taşıyan levhayı astıkları, doğu yönüne bir ikonostasis (Ortodoks kiliselerinde, ana bölümü din adamlarına ait bölümden ayıran ikonalarla süslü duvar) ekledikleri Behçet Uz Hastanesi‘nin karşısındaki eski Hollanda Hastanesi Şapeli’ne, 2015 yılında Fener Rum Patrikhanesi tarafından İzmir Metropoliti olarak Samaras Bartholomeos atanmış olmakla birlikte (3); 2022 yılında yayınlanan gazete haberlerinden anladığımıza göre, Ortodoks Rumların mülkiyeti 1994 yılında İzmir Belediyesi‘nden Konak Belediyesi‘ne geçen bu kiliseden çıkmamak için mücadele ettiği, AHaber gibi yandaş medya yayınlarında “Belediyeden Tek Ses Yok” başlığıyla konu olan bu anlaşmazlıkta yine aynı şekilde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in eleştirildiği, Protestan Vaftiz Kiliseleri Vakfı Ortodoks Rumları buradan çıkartmak için 2022 yılında mülkün sahibi Konak Belediyesi‘ne başvurduğu halde bu dilekçeye, sorunun Türkiye ile Yunanistan arasında uluslararası bir sorun olduğu gerekçesiyle cevap verilmediği; yani, topun taca atıldığı, böylelikle İzmir Metropoliti Samaras Bartholomeos‘un sorumluluğundaki kiliseyi, aynen Aziz Vukolos Kilisesi‘ndeki gibi sahiplenip çıkmadıkları anlaşılmaktadır.
Ele aldığımız olayda ise, “topluluk” başkanının İstanbul‘dan, metropolitinin de Yunanistan‘ın Volos‘tan getirtildiği bir topluluğa, Fener Rum Patrikhanesi‘nin AKP iktidarı ile iyi ilişkileri üzerinden diplomatik bir hamleyle el koyup “bizim kilisemiz” diyebilecekleri yeni bir kamu mülkü arandığı anlaşılmaktadır.
Bu arada keşke CHP‘li bir belediyeyi ve belediye başkanını hedef aldıkları böyle bir tepkiyi, UNESCODünya Mirası Daimi Listesi‘nde yer alıp dünya çapında önemli bir değer olan İstanbul Aya Sofya Kilisesi ile İznik Aya Sofya Kilisesi camiye dönüştürüldüğü tarihlerde AKP iktidarına ve onun cumhurbaşkanına karşı verebilselerdi, yine böyle bir bildiri yazabilselerdi diye düşünmekten de kendimi alamıyorum… Ama siyaset bu! Güçlünün karşısında el pençe sessiz kal, güçsüzün yine güçsüz kalıp güçlü tarafından hırpalanması için hem iktidar hem de danışmanı olduğun belediye başkanı adına “vur abalıya” de! Sanırım entrikalar, provakasyonlar üzerinde şekillendirilen uluslararası siyaset bu olsa gerek…
Partiye katılan gençlerin yaptıkları, yapmadıkları…
5. Sosyal medyada adeta bir suç deliliymiş gibi ardı ardına yayınlanan videolarla 9 Eylül Gazetesi‘nin yayınladığı 61 adet fotoğrafa baktığımızda (4), eskiden kilise, şimdilerde ise bir kültür sanat merkezi olan mekânda düzenlenen bu partiye katılan gençlerin ahlaka ya da başkalarının dinsel duygularına aykırı tek bir şey yapmadığını, bu görüntülerin Alsancak‘taki ya da Bostanlı Barlar Sokağı‘ndaki bar, kafe, restoran manzaralarından hiç de farklı olmadığını, aslında bu tür görüntülerin AKP ve diğer dinci çevreler tarafından devamlı gündeme getirilerek kendi dini anlayışlarını dayatmaya çalıştıklarını; esasen, bu partiye katılan tüm gençlerin bizim çocuklarımız, bizim gençlerimiz olduğunu fark etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onların kamuya; yani halka ait bir mekânda içki içmesi, dans etmesi ya da dinci çevrelerin sıklıkla kullandığı içki-meze metaforu üzerinden nefret dilinin yardımıyla “meze edildi” iddiasına konu yapılması gençlerimizin ötekileştirilip şeytanlaştırılmasına yaramakta, arkasında bu kez de Diyanet fetvaları ya da birtakım tarikatlar yerine Fener Rum Patrikhanesi‘nin bulunduğu Ortodoks bağnazlığıyla körüklenen bir cadı kazanına atılmak istendikleri izlenimini yaratmaktadır. İşte o nedenle de, Müslümanlık dahil her dindeki bağnazlığa, bizim yaşam tarzımıza müdahale anlamına gelen tüm gerici müdahalelere itiraz edip hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü unutmayalım ki, hepimizin şikâyet ettiği dini bağnazlık aslında adı ne olursa olsun ya da nereden gelirse gelsin tüm bağnaz çevrelerde yaygın bir şekilde kullanılan bir baskı aracıdır ve bugün, -ne yazık ki- bu bağnazlığın farklı bir türüyle karşı karşıyayız… Müslümanlıkta karşımıza çıktığında itiraz ettiğimiz her türlü müdahalenin, her türlü gerici girişimin diğer dinlerde de benzeri /farklı şekillerde karşımıza çıkabileceğini, bunun inanç özgürlüğü ile hiçbir ilgisinin olmadığını hatırlayıp uzun uzun düşünmemiz gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde, İzmir’de bunlar yaşanırken gerici İran rejiminin yasaklamasına karşın camiye girip şarkı söyleyen kadının cesaretini örnek alıp insan sesinin ve müziğin kucaklayıcı gücüne inanmamız gerekiyor…
“Yasakladığınız her yerde şarkılarımızı da sözümüzü de söyleyeceğiz! İran’da bir kadın, kadınların şarkı söyleme yasağını camide şarkı söyleyerek protesto etti. Yasaklar, baskılar bizi yıldıramaz! Dünyanın dört bir yanından erkek egemen devletlere karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.“
Tek olumlu nokta
6. Söz konusu basın bildirisinde yazılı olmasa da, bu bildiri ile ilgili tartışmalarla gündeme gelen yüksek sesli müziğin tarihi eserde yaratacağı tahribat konusu, bence tartışmanın tek olumlu yönüydü.
Her ne kadar, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin her yıl düzenlediği çim konserleriyle Kültürpark‘ın hassas doğasına, özellikle de zemindeki çimlere fazlasıyla zarar verdiği halde buna tepki göstermeyenler, bu kez düzenlenen partideki yüksek sesli müziğin tarihi eserin duvarlarına zarar verebileceğini fark ettiler ve konuya bu yönüyle yaklaşmayı tercih ettiler. İyi ki de fark ettiler; hiç değilse bundan böyle, aynı hassasiyetlerini başka arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal değerler için de gösterirler…
Sonuç olarak,
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait bir kültür sanat merkezinde düzenlenen partide gençlerin içki içtiği, dans ettiği ve kutsal figürleri “meze yaptıkları” iddiasıyla Fener Rum Patrikhanesi kaynaklı bir grup fanatik Ortodoks tarafından ortaya atılan iddia, AKP iktidarı, yandaş ya da yandaş olmayan gazete ce gazeteciler sayesinde dini bir sorun olmaktan çıkarılarak Türkiye ile Atina‘da yapılan camiye minare izni vermeyen Yunanistan (5) arasındaki uluslararası bir soruna dönüştürülmüş; böylelikle, bağnaz bir şekilde yaşam biçimimize müdahale edenler hangi dinden ve inanıştan olursa olsunlar akıl almaz cesaretleri, arkalarına aldıkları iktidar ve basın desteği ile aynen tarikatlara tahsis edilen yerlerde olduğu gibi, bir kez daha kazanmıştır… Artık bundan sonraki talepleri daha cüretkar olacak, daha ileri bir hedefe ulaşmak için olacaktır… Tabii ki, Cemevi açılışlarının engellenip zorlaştırıldığı Türkiye koşullarında bazı din ve inanışlara sağlanan ayrıcalık sayesinde… Bize ise, dini inançları sömüren ya da onları bir silah gibi kullanan bu senaryonun amacını, gelişimini ve sonucunu araştırıp ifşa etmek düşmüştür… Tabii ki tüm samimiyetimiz ve olaya tarafsız bakan anlayışımız, din dışı laik/seküler kişiliğimizle…
Yunanistan’ın başkenti Atina’da minare yapılmasına izin verilmeyen cami…
Şayet, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması‘nın “Siyasi Hükümler” adını taşıyan 1. Bölümü’nün “Azınlıkların Korunması” başlıklı III. Kesimi’nde yer alan 37-45. madde hükümlerine aykırı olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu tür karşılıklı kışkırtma ve ihlallerin 1922 sonrasındaki benzer örneklerini öğrenmek isterseniz, sevgili hocam Baskın Oran ile Ali Dayıoğlu‘nun 2023 Haziran ayında Alfa Yayınları Araştırma Serisinden yayınlanan “100. Yılda Lozan İhlalleri, Yunanistan ile Türkiye, Azınlıklar ve Ege” isimli kitabı edinip okuyabilirsiniz.
Yine iki bölümden oluşan ve uzun bir araştırma ve incelemenin sonucu olan bir yazıyla karşınızdayım…
Amacım, İzmir‘in “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alınması sonrasında, Tarihi Kemeraltı İnşaat ve Yatım Anonim Şirketi / TARKEM ve Alan Başkanlığı tarafından 2022-2027 yılları için hazırlattırılan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyip analiz etmek ve bu analizin sonuçlarını sizlerle paylaşmak.
Çünkü, 2000’li başından bu yana planlama, özellikle de stratejik planlama disipliniyle uğraşıyorum. Bunun için hem okuyor, hem değişik planlar hazırlayarak ya da hazırlama süreçlerine danışmanlık yaparak ya da hazırlanmış olan planları inceleyip analiz ederek bu işi daha iyi öğrenmeye, iyi bir plancı olmaya çalışıyorum. Ayrıca, -bu konuda hiç de mütevazi olmaya çalışmayıp- hem bütüncül hem stratejik planlama anlayışını birlikte, birbiriyle ilişkilendirerek uygulamaya çalışan iyi bir planlama uzmanı olduğumu biliyor ve bu çerçevede bu kez de İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı inceleyerek yapılan olumlu ya da olumsuz işler üzerinden bilgimi daha da geliştirmek, bir alan yönetim planının nasıl olması ya da olmaması konusunda yeni şeyler öğrenerek bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Çünkü gündeme taşımak istediğim şeyin, 2500 yıldır halkın olan zengin kültürel mirasımızı hazırlanacak iyi bir planla daha iyi yönetilerek daha iyi korunmasını sağlamak ve bu konuda doğru, yerinde, sağlıklı, uygulanabilir ve sürdürülebilir öneriler geliştirmek olduğunu biliyorum.
Bu amaçla, iki bölümden oluşan yazımın bu ilk bölümünde sizlere Kültür Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir Valiliği, TARKEM ve UNESCO bağlamında İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nın hazırlık süreciyle ilgili genel bilgiler, ikinci bölümde de plan metni ile planın 2022-2023 dönemi uygulamalarını ele alarak gördüğüm olumlu ya da olumsuz yönler üzerinden önerilerde bulunmak istiyorum.
İsterseniz işe olayların gelişim örgüsü üzerinden hayata geçenleri hatırlatmakla başlayalım:
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane, Kadifekale, Karataş, Mimar Kemaleddin, Çankaya ve Kervan Köprüsü gibi değerleri kapsayan bölgesi ile bu tarihi merkezin çevresindeki Smyrna/Bayraklı, Yeşilova ve Yassıtepe höyüklerini kapsayan bağlantı noktaları, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de % 30 oranında hissedar olduğu Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Anonim Şirketi, kısa adıyla TARKEM‘in yaptığı başvuru üzerine 14 Nisan 2020 tarihinde UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne alındı.
Böylelikle UNESCO‘ya başvurup 84 adet arkeolojik, tarihi, kültürel ve doğal varlığını Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne kabul ettiren bir ülke olarak, İzmir‘in daimi listeye ne zaman gireceğini merak etmeye başladık. Hele ki Antalya‘daki Karain Mağarası‘nın 1994 yılından bu yana ya da aralarında Ağrı/İshakpaşa Sarayı, Mardin, Antalya/St. Nicholas Kilisesi, Trabzon/Sumela Manastırı‘nın da bulunduğu 11 adet değerli varlığın 2000 yılından beri daimi listeye girmek için sıra beklediğini düşündüğümüzde…
Çünkü bu konuda samimi olan bizler, ülke olarak sahip olduğumuz tüm kültürel mirası kendi elimizle yok etme potansiyeli yüksek bir toplum olarak, en iyi ve etkili korumanın Birleşmiş Milletler örgütüne bağlı UNESCO eliyle olacağına, bizim yapamadığımızı UNESCO‘nun yapacağına inanıyoruz. İyi niyetli olmayanlarımız ise, UNESCO‘nun koruma şemsiyesinin altına girmiş bir değeri, -kendi deyimleriyle- uluslararası bir “cazibe merkezi” haline getirerek iç ve dış turizmin nesnesi ya da yeni kentsel rantların kaynağı haline getirmek, daha doğrusu soylulaştırma girişimlerine konu yapmak suretiyle daha fazla para kazanmak, daha fazla zengin olmak istiyorlar. Aynen İzmir‘de yaşayıp gördüğümüz yağmalama girişimlerinde olduğu gibi….
Tabii bu arada, sırtımızı dayayıp güvenmeye kalktığımız UNESCO‘nun yakın zamanda geçirdiği değişimi iyi bilip oradaki gelişmeleri de izlememiz gerekiyor. Neden derseniz, bir zamanlar bu alanda son derece yetkin karar ve itirazlarıyla, örneğin, 1985’de Dünya Mirası Daimi Listesi‘ne giren İstanbul‘u, Tarihi Yarımada üzerindeki yoğun yapılaşmalar nedeniyle daimi listeden çıkarma tehdidinde bulunan kimliğiyle UNESCO, artık -ne yazık ki- eski özelliğini korumuyor. ABD hükümetinin Donald Trump döneminde UNESCO‘dan ayrılmasından sonra, UNESCO oldukça küçülen bütçesi ve o bütçeye uygun daha düşük profilli elemanlarla, neredeyse her küçük ülke ile liste pazarlığı yapar, eskiden titizlikle uygulanan kriterleri uygulamaz hale gelmiş durumdaydı. O nedenle de, son yıllarda küçük ülkelerin Dünya mirası açısından çok da önemli olmayan değerleri listeye girmeye, her iki liste de sayı itibariyle kabarmaya başlamıştı. Neyse ki, geçtiğimiz aylarda ABD biriken 616 milyon dolar tutarındaki aidat borcunu ödeyeceğini duyurdu ki, bu alanda işin ciddiyetine önem verenlerin içi bir nebze olsun ferahladı. Bu çerçevede, yeniden eski günlerine dönmesini beklediğimiz UNESCO‘nun kazanacağı yeni yetkinlik ve otorite ile İzmir‘in durumunu ne ölçüde ciddiye alacağı da ayrı bir merakın konusu olmaya başladı…
Gelelim, İzmir‘in, “İzmir Tarihi Liman Kenti” adıyla UNESCO‘nun Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne girmesinden sonra yapılanları anlatmaya…
UNESCO‘nun 4 Nisan 2020 tarihli kararı sonrasında İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Alanı sınırı, güneyde Cicipark, güneybatıda Karataş, batıda Konak Pier, kuzeybatı ve kuzeyde Mimar Kemaleddin Bölgesi Kentsel Sit Alanı, doğuda Kervan Köprüsü’nü içine alacak şekilde ve ayrıca bu alanların dışında kalan Yeşilova, Yassıtepe ve Smyrna-Bayraklı höyükleri arkeolojik sit alanın “bağlantı noktası” olacak şekilde 7 Ekim 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenmiş ve bu işlemin hemen arkasından yapılan sınır belirleme işleminin son derece yetersiz olduğu, kentin eski İngiliz Limanı olarak bilinen Alsancak bölgesi ile onun hemen arkasındaki Endüstriyel Miras Bölgesi‘nin bu alana dahil edilmemesinin önemli bir yanlışlık ve eksiklik olduğu ortaya çıkmıştır. Nitekim sonrasında kurulan İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetimi‘nin hazırlattığı Alan Yönetim Planı‘nın 1.1.1. numaralı ilk faaliyet hedefi, alan sınırlarının yeniden gözden geçirilmesi ile ilgili olduğu için, bu hedef yapılan yanlışlık ve eksikliğin resmi dildeki itirafı anlamına gelmiştir.
Diğer yandan da İzmir Tarihi Liman Kenti alanı ile ilgili yönetim planının hazırlanması ve UNESCO Dünya Miras Listesi adaylık dosyasının oluşturulması için özel bir inşaat ve yatırım şirketi olan TARKEM, 5 Mayıs 2020 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş ve “İzmir Tarihi Liman Kenti Yönetim Planı” hazırlıkları TARKEM tarafından başlatılmıştır.
Plan hazırlıklarının başlatıldığı bu süreçte, uzun zamandır TARKEM‘in danışmanlığını yapan İzmir İl Kültür ve Turizm eski müdürü Abdülaziz Ediz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün 26 Ekim 2020 tarihli resmi yazısı ile “İzmir Tarihi Liman Kenti” Alan Başkanı olarak görevlendirilmiş, ardından Danışma Kurulu ile Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu üyeleri belirlenmiş, her iki kurul 14 Nisan 2021 tarihinde ilk toplantısını yapmış, söz konusu İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı ise Ankara‘daki İkarya Danışmanlık isimli şirketin yönlendirmesiyle sonuçlanarak 29.06.2022 tarihli Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu toplantısında oy birliğiyle kabul edilmesinin ardından, 15.10.2022 tarihinde hazırlıkları tamamlanan adaylık dosyası Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca değerlendirilmek üzere Ankara‘ya gönderilerek resmi süreç başlatılmıştır.
Böylelikle, toplam 2 yıl 1 ay 24 günlük süre içinde hazırlanan 876 sayfalık İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı hem bakanlığın hem de alan başkanlığının İnternet sayfasında yayınlanarak kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.
Bu arada tarihe not düşmek amacıyla, İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Yönetim Planı‘nı hazırlayıp kabul eden ve ayrıca denetleyecek olan ve 17 adet kurum ve kuruluşun temsilcilerinden oluşan İzmir Tarihi Liman Kenti Eşgüdüm ve Denetleme Kurulu‘nda yer alan kurumların Alan Başkanı dışında sırasıyla Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, İzmir Valiliği, İzmir Valiliği Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak, Bayraklı ve Bornova belediyeleri, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü, İzmir I Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, İzmir Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, İzmir Müze Müdürlüğü, İzmir Kalkınma Ajansı, TARKEM, İzmir Vakfı ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi olduğunu,
32 kişiden oluşan Danışma Kurulu üyelerinin de Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hümeyra Birol, Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Şakir Çakmak, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Zeynep Aktüre, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mimari Restorasyon Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Başak İpekoğlu, Ege Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Gözde Emekli, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Alp Timur ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Koray Velibeyoğlu ile Smyrna Antik Kenti, Bayraklı ve Yeşilova höyükleri kazı başkanları, Akıncı, Konak ve Kubilay mahalle muhtarları, İMEAK Deniz TicaretOdası, İzmir TicaretOdası ve İzmir Otel, Pansiyon ve İşçileri Odası temsilcileri, TMMOB Şehir Plancıları, Mimarlar ve Peyzaj Mimarları odalarının İzmir şubesi temsilcileri, ÇEKÜL Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı, Ege Turistik İşletmeciler ve Konaklamalar Birliği (ETİK), İzmir Kent Konseyi, İzmir Turist Rehberler Odası, İzmir Vakfı, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), Türkiye Lokantacılar ve Pastacılar Federasyonu, İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği, Kentimiz İzmir Derneği, Musevi Cemaati Vakfı, Efes ve Bergama alan başkanlarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi şirketi BİMTAŞ, Boğaziçi Peyzaj İnşaat Müşavirlik Teknik Hizmetler Sanayi Ticaret Anonim Şirketi genel müdüründen oluştuğunu belirtmemiz gerekiyor.
Gelelim, bu tür alan yönetim planlarının ne işe yaradığına, nasıl hazırlanması ve uygulanması gerektiğine…
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun “Tanımlar ve kısaltmalar” başlığını taşıyan 3. maddesinin 10, 11 ve 12. fıkralarına göre;
“Yönetim alanı“, sit alanları, ören yerleri ve etkileşim sahalarının doğal bütünlüğü içerisinde etkin bir şekilde korunması, yaşatılması, değerlendirilmesi, belli bir vizyon ve tema etrafında geliştirilmesi, toplumun kültürel ve eğitsel ihtiyaçlarıyla buluşturulması amacıyla, plânlama ve koruma konusunda yetkili merkezî ve yerel idareler ile sivil toplum kuruluşları arasında eşgüdümü sağlamak için oluşturulan ve sınırları ilgili idarelerin görüşleri alınarak Bakanlıkça belirlenen yerlerdir.
“Yönetim plânı“, yönetim alanının korunmasını, yaşatılmasını, değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, işletme projesini, kazı plânı ve çevre düzenleme projesi veya koruma amaçlı imar plânını dikkate alarak oluşturulan koruma ve gelişim projesinin, yıllık ve beş yıllık uygulama etaplarını ve bütçesini de gösteren, her beş yılda bir gözden geçirilen plânlardır.
“Bağlantı noktası” ise, yönetim alanı sınırlarında yer almamakla birlikte, arkeolojik, coğrafi, kültürel ve tarihi nedenlerle veya aynı vizyon ve tema etrafında yönetim ve gelişiminin sağlanması bakımından bu yer ile irtibatlandırılan kültürel varlıklardır.
Yine aynı kanunun “Alan Yönetimi, Müze Yönetimi ve Anıt Eser Kurulu” başlığını taşıyan ek 2. maddesinin (a) fıkrasına göre;
1. Yönetim alanlarında alan yönetimi…. kurulur.
2. Yönetim alanları ile bunların bağlantı noktalarının korunması, değerlendirilmesi ve geliştirilmesi amacıyla Bakanlıkça yönetim planı taslağı hazırlanır veya hazırlattırılır. Bakanlık, yönetim planlarının hazırlanmasına ilişkin olarak alanla ilgili diğer kamu kurum ve kuruluşları ile her türlü işbirliği yapabilir.
3. Hazırlanan taslağın karara bağlanması ve uygulanması konusunda önerilerde bulunmak amacıyla alanda mülkiyet hakkı bulunanlardan, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri üyeleri ile üniversitelerin ilgili bölümlerinin öğretim üyelerinden Bakanlıkça bir danışma kurulu oluşturulur.
4. Eşgüdümün sağlanması amacıyla Bakanlıkça bir alan başkanı belirlenir. Alan başkanının görev süresi üç yıldır. Görev süresi sona eren alan başkanı Bakanlıkça tekrar atanabilir. Alan başkanlığı görevini fiilen yürütenlere, Devlet memurları aylık katsayısının (20000) gösterge rakamı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı aşmamak kaydıyla Bakan tarafından belirlenecek miktarda, damga vergisi hariç herhangi bir vergiye tâbi tutulmaksızın çalışmayı takip eden her ay başında Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü bütçesinden ödeme yapılır.
5. Bakanlık tarafından hizmetine ihtiyaç duyulan idarelerin birer temsilcisi ve danışma kurulunca seçilecek iki üyenin katılımıyla eşgüdüm ve denetleme kurulu kurulur. Alan başkanı, kurulun da başkanıdır. Kurul, bu taslağı inceleyip mutabakata varmak suretiyle yönetim plânını altı ay içerisinde onaylamaya ve bu plânın uygulanmasını denetlemeye yetkilidir.
6. Kurulun denetim görevini yerine getirebilmesi amacıyla ilgili kurum uzman personelinden ve denetim elemanlarından oluşan bir denetim birimi kurulabilir. Bu birim, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile üçüncü kişilerden yönetim plânı ve uygulaması ile ilgili her türlü bilgi ve belgeyi istemeye yetkilidir.
7. Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ile gerçek ve tüzel kişiler, eşgüdüm ve denetleme kurulunca onaylanan yönetim plânına uymak, ilgili idareler, plân kapsamındaki hizmetlere öncelik vermek ve bu amaçla bütçelerine gerekli ödenekleri ayırmak zorundadır.
Ayrıca kanunun Ek 2. maddesine dayanılarak çıkarılıp 27.11.2005 tarih, 26006 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Alan Yönetimi ile Anıt Eser Kurulunun Kuruluş ve Görevleri ile Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ile kanunda yazılı hükümlerin ayrıntıları düzenlenmiştir,
Yazımın önümüzdeki günlerde yayınlanacak ikinci ve son bölümüne bir girizgah yapmak amacıyla bugünkü yazımın son cümlesi olarak, gerek 2863 sayılı kanun gerekse yukarıda adı verilen yönetmelik hükümlerine göre alan yönetim planlarını kanunun ve yönetmeliğin tanımladığı şekilde hazırlama ve denetleme yetkisinin o yönetim alanı için oluşturulan eşgüdüm ve denetim kurullarına ait olduğunu, planın uygulamasından sorumlu hiçbir sorumlu kurum ve kuruluşla paydaşın planda değişiklik yapma ya da planda olmayan faaliyetleri plana dahil etme yetkisine sahip olmadığını, plana aykırı uygulamalar yapamayacağını hatırlatmak isterim.
İnsanoğlunun her türlü beraberliği, bunu oluşturan kişi, örgüt ya da grupların birbirlerine karşılıklı güveni üzerinde gelişen bir düşünce ve duygu birliğini gerektirir. Bu koşulların oluştuğu o ilk an’da, sözünü ettiğimiz beraberlik ya da birlik hali kendiliğinden ortaya çıkar ve bu koşulların varlığı süresince devam edip, azalması ya da yok olması durumunda tüm taraflara zarar verip ortadan kaybolur.
O nedenle ister ticari, ister duygusal ya da ister siyasal olsun her türlü beraberliğin maddi ve manevi anlamda sağlam temeller üzerinde yükselmesi gerekir ve bu temellere bir zarar gelmediği sürece o beraberlik, işbirliği hali devam eder gider. Arkadaş, sevgili, eş ya da ticari anlamda ortak olma halleri hep bu özellikleri taşır, hep bu süreçleri yaşar.
İşte o nedenle, tüm meslek yaşamım süresince birlikte çalışmayı düşündüğüm kişi, örgüt ya da gruplar ne kadar bilgili, deneyimli, becerikli ve yetenekli olurlarsa olsunlar, onların dünya görüşleri, siyasetleri, dünyaya bakışları benimle aynı ya da benzer olmadığı, başka bir anlatımla “doku uyuşması” olmadığı sürece tek bir adım dahi atmadım, arada bir yanlışlıkla attıklarım olsa bile en kısa sürede geri giderek o işten sıyrılmaya çalıştım. Örneğin meslek hayatımın 1991 ila 2015 yıllarını kapsayan son döneminde sunduğum eğitim, yönetim, planlama, araştırma ve iletişim danışmanlığı hizmetlerinde hiçbir şekilde benimle aynı düşüncede olmayan MSP‘li, MHP‘li ya da AKP‘li belediyelerle, belediye başkanlarıyla ve siyasetçilerle çalışmadım. Çalıştığım ANAP‘lı ya da DYP‘li belediye başkanları ise esasen sol görüşlüydüler ve çoğu kez daha sonra CHP‘ye geçmişlerdi. MSP, MHP ve AKP gibi sağ partilerden ve siyasetçilerden gelen tek tük teklifi ise inandırıcı gerekçeler yaratarak kabul etmedim. Bu anlamda, İzmir Limanı davalarıyla ve oğlunun gemicikleri ile ünlenip 2015 seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak karşımıza çıkan İzmir milletvekili, eski Ulaştırma Bakanı ve Başbakan olan Binali Yıldırım‘ın seçim kampanyasını yönetme, kampanyaya katkıda bulunma ya da seçim projelerini hazırlama gibi bir işi yapmak hiçbir şekilde aklıma gelmedi, gelse bile bunu kendime yedirip kabul etmem mümkün olmazdı. Nitekim ANAP‘lı belediye başkanı olarak bir dönem danışmanlığını yaptığım Balçova Belediye BaşkanıMustafa Şentürk‘ün izleyen seçimlerde AKP aday adayı olması durumunda, ona yardımcı olmanın etik olarak doğru olmadığını düşünerek gelen teklifi kabul etmedim. Bu çerçevede bu gün AKP‘li olup yarın öbür gün bir çırpıda CHP‘li olan; hatta daha sol partilere geçen siyasetçilerin bu akıl dışı tercih ve tutumlarına ise aklım hiç ermedi.
Kısacası bana göre herkes düşünce, duygu, siyaset, dünya görüşü ve ideolojisiyle geçmişine uygun olan yerde yer almalı, ilkelerinden taviz vermemeliydi. Söz konusu olan iş, çoğu insanın “profesyonellik” olarak kabul ettiği para kazanmaya dayalı işler bile olsa…
Yol ayrımı… Kiminle birlikte ve nasıl?
Yanlış yolda yanlış yol arkadaşı seçmek…
İzmir’de yaşayan çoğu İzmirlinin bilip tanık olduğu gibi, geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in yönetim kurulu başkanı olduğu ve daha çok kısa adı TARKEM‘le tanınıp bilinen Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi, 2012 yılından bu yana bir hedef olarak belirlediği İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu kurduğunu ve bu durumu düzenlediği bir kokteylle kutladığını duyurdu.
Böylelikle önce Kemeraltı ve Basmane semtlerindeki bazı bölgelerde, daha sonra UNESCO İzmir Tarihi Alan Yönetimi‘ni üstlenmesi nedeniyle Kemeraltı, Basmane, Kadifekale, Çankaya ve Pasaport gibi tarihi kent merkezinin önemli bölgelerinde görevli olan her arsa, her bina değerli birer kültürel değer olmaktan çıkarak söz konusu gayrimenkul yatırım fonunun alıp satabileceği, kiralayıp kullanabileceği bir gayrimenkul düzeyine indi. Arkeolojik, tarihi, kültürel olma gibi değerler ise sadece bu gayrimenkullerin değerini arttıran ayrıntıya dönüşmüş oldu.
Böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ifade ettiği şekliyle yurtdışı ve içi yatırım kaynaklarından elde edilecek toplam 1 milyar dolarlık fon geliri ile bu tarihi bölgenin kurtarılması mümkün olacaktı.
Bu durum, bu fonu yönetme görevi verilen Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘nin İnternet sayfasında (https://re-pie.com) şu şekilde açıklanıyor:
“İzmir Tarihi Kent Merkezi’nin UNESCO Dünya Mirası olmasına katkı sağlayacak “İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu” kuruldu.
TARKEM ve Re-Pie Portföy iş birliğiyle kurulan fon, İzmir Tarihi Kemeraltı ve Çevresi adına kaynak yaratma ve ölçeklendirme amacı taşıyor. Fona, bölgenin gelecek vizyonunun bir parçası olmak isteyen kurumsal ve bireysel nitelikli yatırımcılar katılabilecek.
Etki Yatırımı Özelliği
Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş. İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu bir “Etki Yatırımı” olması sebebiyle de ayrı bir önem teşkil ediyor. Bölgedeki kültürel mirasın hak ettiği değeri görmesine katkıda bulunacak olan fon, finansal getiri sağlamanın yanı sıra sosyal ve çevresel etki de yaratacak.“
Bu gelişme üzerine, konuyla ilgili tüm belgeleri incelemeye, bu işin İzmir’e kazandırabilecekleri ile kaybettirebileceklerini anlamaya çalıştım. Tabii ki, öncelikle TARKEM‘in ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu maceralı yolculuğu kimlerle birlikte ve hangi koşullarda yapacağını öğrenmeye, bu işi üstlendiği söylenen Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘nin sermaye yapısıyla ortaklarını, yönetim kurulu üyeleriyle başka hangi fonları yönettiğini; ayrıca bu şirketin Türkiye’deki diğer gayrimenkul yatırım fonu yöneten şirketler arasındaki durumunu öğrenmeye çalıştım.
Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş.
Kamuoyunu Aydınlatma Platformu(KAP) verilerine göre Türkiye’de toplam 143 gayrimenkul fonunu yöneten toplam 26 şirket bulunuyor. Bu bilgilere göre Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi bu şirketler arasında yönettiği 25 gayrimenkul yatırım fonu ile 1. sırayı işgal ediyor. İkinci, üçüncü ve dördüncü sıraları ise 19 GYF ile Albaraka Portföy Yönetimi A.Ş., 15 GYF ile Neo Portföy Yönetimi A.Ş. ile Nurol Portföy Yönetimi A.Ş. işgal etmekte.
Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi verilerine göre ticaret sicili numarası İstanbul-935506 olan şirket 28 Ağustos 2014 tarih, 8641 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan ana sözleşmedeki bilgilere göre tek ortak Faruk Çemik tarafından “EYG Gayrimenkul Portföy Yönetimi Anonim Şirketi” adıyla kurularak 9 Mart 2016 tarih, 9028 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi‘nde yayınlanan sözleşme değişikliği ilamıyla “Re-Pie Gayrimenkul Portföy Anonim Şirketi” adını aldığı, taahhüt edilen ve ödenen sermaye miktarının 7.500.000.- TL., kayıtlı sermaye tavanının 20.000.000.- TL. olduğu belirlenmiştir.
Kamuoyu Aydınlatma Platformu(KAP) verileri incelendiğinde ise, şirket sermayesinin % 37,60’ının mimar Caner Bingöl‘e, % 37,60’ının ekonomist Mehmet Ali Ergin‘e, % 18.80’inin Dr. Mehmet Emre Çamlıbel‘e, % 3’ünün kendini “finans sektörü profesyoneli” olarak tanımlayan Alim Telci‘ye, % 3’ünün de Alt Capital Holding A.Ş.‘ne ait olduğu, Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu Dr. Mehmet Emre Çamlıbel‘in şirketin yönetim kurulu başkanı, Mehmet Ali Ergin‘in yönetim kurulu başkan vekili, yine Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu Caner Bingöl ile Alim Telci‘nin yönetim kurulu üyesi olduğu, denetim işlerinin de uzun yıllardır DRT Bağımsız Denetim ve Serbest Muhasebeci Müşavirlik A.Ş. tarafından yapıldığı, Dr. Mehmet Emre Çamlıbel‘in aynı zamanda GYODER, KONUTDER ve İNDER yönetim kurulu üyesi olduğu, Mehmet Ali Ergin‘le Caner Bingöl‘ün gayrimenkul yatırım danışmanlığı yaptığı görülmüştür.
Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş.‘nin 01.01.2023-31.03.2023 dönemine ait Yönetim Kurulu Faaliyet Raporu verilerine göre şirketin 31.03.2023 vergi öncesi faaliyet kârı 39.031.853.- TL’dir. Şirketin aktif toplamı 1.081.641.097.- TL., dönen varlıklar toplamı 146.099.231._TL., duran varlıklar toplamı 933.541.866.-TL. ve öz kaynaklar toplamı 826.249.256.-TL’dır.
Yine aynı raporun verdiği bilgilere göre;
Şirketin kendi adına oluşturulmuş toplam 25 adet gayrimenkul yatırım fonu (Atış İnvest-Downtown AVM GYF, İzmir Tarihi Kemeraltı GYF, Downtown Ofis GYF, Downtown Otel GYF, Efor GYF, Emlak Katılım Yeni Evim GYF, Göksu GYF, NEF GYF, Sampaş Holding Özel GYF, Avrupa Stratejik GYF, Avrasya Stratejik GYF, Anadolu Stratejik GYF, Neva GYF, Asya Stratejik GYF, Novada Urfa GYF, Yıldız GYF, Milenyum GYF, Trakya GYF, Levent GYF, Dicle GYF, Fırat GYF, Atar GYF, Fırsat GYF, Turesif GYF, Meriç GYF, ),
29 adet girişim sermayesi yatırım fonu [Birinci Karma Teknoloji GSYF, Perakende GSYF, Finberg Yıldız GSYF, İkinci Karma GSYF, IOT Tech GSYF, Getir GSYF, Teknoloji GSYF, Üçüncü Karma GSYF, Colendi GSYF, Altun Capital GSYF, Fiba Fırsat GSYF, Fibabanka Yıldız GSYF, Arf GSYF, Dokuzuncu Karma GSYF, Binbin GSYF, Anatolia GSYF, Turkcell Yeni Teknolojiler GSYF, Modanisa GSYF, Sekizinci Karma GSYF, Dördüncü Karma GSYF, Easycep GSYF, Smartgum GSYF, Startup-1 GSYF, Ace Games GSYF, Siber Güvenlik GSYF, Webrazzi Web3 GSYF, Payporter GSYF, Zincir Mağazacılık GSYF, Artnouve GSYF],
5 adet menkul kıymet yatırım fonu (Birinci Değişken Fon, Birinci Serbest Fon, Birinci Hisse Senedi Serbest Fon, Birinci Katılım Serbest Fon, İkinci Değişken Fon) bulunmakta; ayrıca, 1 adet emeklilik yatırım fonu ile 20 adet portföy şirketi ve 12 adet iş ortağı bulunmaktadır.
Şirket bütün bu sayılan gayrimenkul fonlarının nitelik ve niceliğine göre ilk kez İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu kapsamında oldukça büyük, önemli ve gelecek vaat eden bir fonu oluşturmuş; böylelikle, Türkiye‘nin üçüncü büyük metropolünün merkezindeki oldukça geniş tarihi bir alandaki gayrimenkullerin yönetimini üstlenmiştir.
Niye GYO değil de GYF?
Gelelim İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun kurulması ile ilgili tartışma ve değerlendirmelere…
TARKEM kurulduğu günden itibaren Borsa‘ya kote olup halka açılmak, halktan aldığı paralarla zenginleşmek derdindeydi. Özellikle de “altın hisse” adı verilen imtiyazlı hisseleri elinde bulunduran kurucu ortaklar için… Şirketin Borsa‘ya kote olması arzusunu en iyi şekilde gazeteci Gönül Soyoğul‘un TARKEM‘in kurucu ortaklarından Uğur Yüce ile yaptığı görüşmedeki şu ifadede buluruz:
“Bir gayrimenkul ve alan iyileştirmeden bahsediyoruz. Dolayısıyla dünyanın neresinde başarılı bir şekilde yönetilmiş bir gayrimenkul şirketi zarar etmiş olsun? Mümkün değil. Ama kar dağıtmayacak. O zaman ne olacak? Onun da çaresi şu; Biz bu şirketi 3 yıl içinde halka açacağız. Borsaya kote edeceğiz. Zaten elindeki varlık gayrimenkullerden oluştuğu için, şirket değerlemesinde hisselerin belirlediği değer olacak. Diyelim ki 1 liralık hisse 220 kuruş, 230 kuruş. İsteyen satar çıkar, isteyen borsadan alır girer.” (1)
Görüldüğü gibi şirketin kuruluşundan bu yana ana hedef, Borsa‘ya kote olarak halktan para toplamak, bu suretle şirkette “altın hisse” sahibi olanların daha da zenginleşmesidir. Ama geçen yıllar içinde bu hedefe bir türlü varılamaz. Çünkü bir yandan ülke ekonomisi kötüye giderken, şirket de kötü bir performans gösterir, umduğu değerleri yaratamaz. Hatta “TARKEM 2021 Yılı Temmuz Ayı Yönetim Kurulu Toplantısı” başlıklı 54 sayfalık belgenin 8. sayfasındaki tablo ile 30.06.2021 tarihi itibariyle TARKEM nakit açığının eksi 1.352.275.-TL. olduğu üyelere duyurulur.
Bunun üzerine yeniden kaynak yaratma çalışmalarıyla yeni finans modellerinin görüşülmesine başlanır. TARKEM‘in 2021 Yılı Faaliyet Raporu‘nun “TARKEM Finansal Sürdürülebilirlik” bölümündeki değerlendirmelere baktığımızda, baştan beri hayal edilen Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı (GYO) modelinin, Gayrimenkul Yatırım Fonu (GYF) modeline göre daha zor ve uzun sürede kurulması, mevzuat hükümleri ve operasyonel yük açısından daha ağır sorumluluklar getirmesi, kısa vadede herhangi bir getirisinin olmaması, şirket içindeki ortaklık paylarının korunamaması, ortaklar arası ilişkilerin sert şartlarla düzenlenmesi, halka arz öncesinde şirket ekibinin genişletilmesi gerekliliği, TARKEM‘in işletme şirketine en fazla % 10 oranında ortak olması zorunluluğu, ortaklardan yeni sermaye artış talebinde bulunmak zorunda kalınması, TARKEM boyutunun GYO’lar için nispeten küçük kalması gibi gerekçelerle GYO hedefinden vazgeçilerek GYF hedefi ile yetinilmiş; böylelikle TARKEM‘in proje geliştirme işlevinden vazgeçilerek sadece bitmiş mülklerin alınması ile yetinilmesi yoluna girilmiştir.
Ardından da bu fonu kuracak gayrimenkul yatırım fonu şirketi olarak seçilen Re-Pİe Portföy Anonim Şirketi ile görüşmelere başlanarak, Sermaye Piyasası Kurulu‘nun (SPK) 19.09.2021 tarih, 42/1262 sayılı onayı ile daha önce Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş. tarafından kurulup müşteri aradığı “Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş. Kolektif Gayrimenkul Yatırım Fonu” ile ilgili ihraç belgesi, kendilerine gelen TARKEM A.Ş. yetkilileriyle anlaşmaları üzerine SPK‘nın 16.01.2023 tarih, E-12233903-315.04-31386 sayılı izin doğrultusunda değiştirilerek mevcut fonun ismi ve içeriği “İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu” olarak değiştirilmiş; ancak, III-52.3 sayılı Gayrimenkul YAtırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği’nin 13. maddesinin, 20.12.2018 tarih, 306731 sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanan tebliğle değişik 7. fıkrasında yazılı olan hükmün aksine, yeniden düzenlenen ihraç belgesinde fon katılma paylarının hangi tarihten itibaren yatırımcılara sunulacağı belirtilmemiştir. Ancak yine aynı fıkra hükmünde, “belirlenecek satış başlangıç tarihi, her durumda onaylı ihraç belgesinin Kurucu tarafından teslim alınmasını takip eden altı ayı geçemez” denildiği için, onay tarihini izleyen 6 aylık süre içinde pay satışına başlanmıştır.
Değiştirilen resmi belgelere göre, süresiz olarak kurulan fona ait katılma paylarının pazarlama ve dağıtımını gerçekleştirecek Re-Pie Portföy Yönetimi A.Ş. dışında Halk Yatırım Menkul Değerler A.Ş. ile Colendi Menkul Değerler A.Ş. alım satımına aracılık yapacak, fon katılma payları yurt içi ya da dışındaki yerleşik “nitelikli yatırımcılara” satılacak, katılma payına ilişkin asgari işlem limiti ise 50.000.-TL. olarak uygulanacaktır.
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu‘nun 54. maddesi kapsamında III-52.3 sayılı Gayrimenkul Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği‘ne göre, katılma paylarının nitelikli yatırımcıya satışına başlandığı tarihi müteakip en geç bir yıl içinde fon portföy değerinin en az 10.000.000TL büyüklüğe ulaşması ve katılma payı sahiplerinden toplanan paraların Tebliğ’de belirtilen portföy sınırlamaları dahilinde yatırıma yönlendirilmesi zorunludur. (3)
Fondan herkes pay alabilecek mi?
Ancak bu konu ile ilgili mevzuat uyarınca “nitelikli yatırımcı“, Sermaye Piyasası Kurulu‘nun (SPK) yatırım kuruluşlarına ilişkin düzenlemelerinde tanımlanan ve talebe bağlı olarak sadece ve sadece profesyonel müşterilerdir. “Nitelikli yatırımcı” olmanın koşulu ise, “işlem yapılması istenen piyasalar üzerinden son bir sene içinde, her üç aylık dönemde asgari 500 bin TL hacminde ve minimum 10 adet işlem yapmış olmak ve sahip olunan bütün nakit mevduatların ve sermaye piyasası araçlarının finansal varlık bakımından toplam değerinin, halka arz tarihi itibariyle en az 1 milyon TL olması.” şeklinde belirlenmiştir.
Bu yeni durumda yeni bir varlık portföyü olarak kurulan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun gayrimenkul portföyünü yönetecek yatırım komitesine Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘nden Dr. Mehmet Emre Çamlıbel, Mehmet Ali Ergin, Alim Telci, TARKEM Anonim Şirketi‘nden de Aydın Buğra İlter ve Serdar Dağıstan atanmış; ayrıca, TARKEM tarafından görevlendirilen 2 üyenin olumlu oyu olmadan karar alınmaması koşulu getirilmiştir.
Fonun muhtemel müşterileri Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkeleri olabilir mi?
Serbest piyasanın getirdiği koşullara göre, İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘ndan “nitelikli yatırımcı” özelliklerini taşıyan herkes; örneğin, Basra Körfezi‘ndeki Arap ülkelerinden, Kuveyt‘ten, Katar‘dan ya da Azerbaycan, Irak ve Suriye‘den gelen herkes pay alabilir. Bir anlamda Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından projelendirilen Çeşme Turizm Projesi‘nin olası misafirleri İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘na da yatırım yapıp yazlık niyetine Çeşme ve Alaçatı‘da, kışları da İzmir‘de, Kemeraltı ya da Basmane‘de karşımıza çıkacaklardır.
Nitekim, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 8 Haziran Çevre Gününde Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na hitaben “Çeşme Projesi yerine gelin size Kemeraltı’nı verelim” pazarlığının altında yatan düşünce de budur.
Fonu yönetecek isimler yoksa eski tanıdıklarımız mı?
İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı‘nın yapılanması ve işleyişi ile ilgili diğer ayrıntılara girmeden önce bizim açımızdan; özellikle de işin siyasi boyutları açısından ilginç, ilginç olduğu kadar anlamlı ve vahim bir durumu gündeme getirmemiz gerekmektedir.
Çünkü aşağıda linkini verdiğimiz Emlakta Son Dakika İnternet Gazetesi‘nin 17 Mart 2014 tarihli “AKP’nin Hayat İzmir projesinin altından ENSpd’nin imzası çıktı” haberini incelediğimizde, 2014 tarihli Mahalli İdareler Genel Seçimlerinde AKP‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı olarak karşımıza çıkan eski İzmir milletvekili, ulaştırma bakanı ve başbakan Binali Yıldırım‘a ait “Hayat İzmir” isimli 1414 adet projeyi hazırlayan ENSpd Project Development isimli şirketin 77 kişilik ekibinin başındaki Caner Bingöl‘le Mehmet Ali Ergin‘in; yani bugünkü Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘nin büyük ortak ve yöneticileri olduğunu görürüz.
Ayrıca o tarihlerde AKP‘nin Konak Belediye Başkan Adayı, bugünse TARKEM ortağı ve yönetim Kurulu üyesi olan İlknur Denizli‘nin “Hayat İzmir Projeleri, Konak” isimli seçim broşürünü okuduğumuzda o tarihlerde Konak ve diğer ilçe belediyelerindeki AKP‘li adaylar için hazırlanan projelerle bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TARKEM A.Ş. tarafından seçilen Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi tarafından yönetilecek İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu kapsamında yapılacak toplam 77 yatırım ve işin neredeyse birebir aynı olduğunu görürüz:
“Alsancak Kültür Endüstrileri Alanı-Kordon-Konak Meydanı-Kemeraltı-Agora-Kadifekale Arkeopark Projesi ile Kültür Turizm aksı olarak yerel ekonomiye katkı sağlayacağız. Proje kapsamında Kemeraltı’ndaki tarihi yapılarını restore ederek yerel ticareti geliştireceğiz.“
“Kentsel Hayat kapsamında İzmir turizminin dünyada markalaşması için Kemeraltı-Kadifekale Arkeopark Projesi ile kültür turizm aksını oluşturarak yerel ekonomiye katkı sağlayacağız.” (2)
Görüldüğü gibi, bugün yeni kurulmuş olan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı‘nı yönetecek isimler, bundan 9 yıl önce CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Aziz Kocaoğlu‘nun rakibi adına bölgeyi öğrenip tıpkı bugünkü görevlerine benzeyen proje ve işleri, AKP‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım ile Konak Belediye Başkan Adayı İlknur Denizli tarafından yapılacak işler olarak onların hanesine yazmıştır.
Şehir şehir dolaşan fon yöneticileri…
Ardından, yine linkini aşağıda göreceğiniz Gazete Merhaba‘nın 16 Şubat 2017 tarihli “Biçki: rant danışmanlığı mı yapıyorsunuz?” başlıklı haberini incelediğimizde de, CHP Balıkesir İl Başkanı Ender Biçki‘nin Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li A. Edip Uğur‘un danışmanlarından Mehmet Ali Ergin ve Caner Bingöl‘ün belediyenin gayrimenkul şirketinde üst düzey yöneticiler olduğunu, bu yöneticilerin 1/5000’lik planlar yapılmadan önce Kabaktepe bölgesinden 5 bin dönümlük arazi aldıklarını söyleyerek bu olayların araştırılmasını istemiş, ayrıca İstanbul merkezli ENSPD Project Development isimli şirketin Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘nin imar planlarını hazırladığını belirtmiştir.
Bu iddialara karşılık Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur ile ENSPD Project Development isimli şirketin verdiği cevapları sayfasına taşıyan Bandırma’nın Sesi isimli İnternet gazetesinin 17 Şubat 2017 tarihli ve “ENSpd Firması Hakkındaki İddialara Cevap Verdi” başlıklı haberi ise, haber içeriğinde daha çok belediye başkanının verdiği bilgiler yer aldığı halde haberin başlığı ENSpd firmasını öne çıkaracak şekilde atılmış, belediye ile şirket arasındaki ilişkilerin hangi düzeylere taşındığını daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Nitekim bu tür haber ve iddialarla beslenen siyasi ortam neticesinde 2019 seçimlerinde Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlığı‘nı aynı partiden Yücel Yılmaz kazanmış, eski belediye başkanı ve danışmanları görevlerinden ayrılmak zorunda kalmıştır.
Şimdi bu iki tekzip edilmeyen gazete haberini okuduktan sonra, İzmir‘de 1 Milyar Dolarlık yatırım beklendiği söylenen İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun 2014 yılında İzmir’de, 2017 yılında da Balıkesir‘de AKP‘ye hizmet etmiş bir ekibe teslim edilmiş olmasının hesabını sormamız gerekiyor…
Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 11 Haziran 2023 tarihinde TARKEM ve Re-Pie yöneticileriyle yaptığı görüşmede “…Buraya Kuveyt’ten, Katar’dan yatırımcı gelse ‘Kemeraltı’nı satın alıyorum’ dese, emin olun önünde yatar ve yaptırtmazdım. Ama bu hikaye başka bir şey. Burası sadece bir yatırım aracı değil, aynı zamanda yatırım alanı” dedikten sonra Re-Pie şirketini doğanın, hayatın akış ritmini değiştiren, hızlandıran bir lokomotif olarak tanımlamasının kendisi ve bizler için ne anlama geldiğini sormamız gerekiyor.
Mehmet Ali Ergin, Tunç Soyer, Caner Bingöl ve Sergenç İneler…
Hangi amaç için kimlerle ve ne şekilde?
Yanlış seçilen yol arkadaşları olarak, 2014’de CHP‘nin İzmir‘deki adayı Aziz Kocaoğlu‘na, ardından 2019’da CHP’nin İstanbul‘daki adayı Ekrem İmamoğlu‘na rakip olan Binali Yıldırım‘ın kazanıp İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olması amacıyla yardımcı olan; ayrıca 2017’li yıllarda AKP‘li Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur‘a emlak danışmanlığı yapan Caner Bingöl ile Mehmet Ali Ergin‘in şirketi Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘ni seçen Tunç Soyer‘le TARKEM yöneticilerinin İzmir‘in kaderini bu kişi ya da kurumlara teslim etmesinin nedeni nedir? Sermaye Piyasası Kurulu‘nun (SPK) verdiği resmi bilgilere göre, gayrimenkul yatırım fonlarının yönetimi konusunda Türkiye‘de faaliyet gösteren, Re-Pie dışında 25 şirket bulunduğu ve bunların bir kısmı, özellikle de Türkiye İş Bankası‘nın şirketi İş Portföy Yönetimi A.Ş., Oyak Portföy Yönetimi A.Ş. ya da Akbank‘ın şirketi Ak Portföy Yönetimi A.Ş. gibi daha büyük, daha bilinen gayrimenkul yatırım fonları tercih edilmeyerek, AKP destekçisi olarak bilinen bu şahısların bu şirketi niye seçilmiştir? Bu seçimi yapanların kulaklarına kim ya da kimler tarafından Re-Pie‘ın ismi fısıldanmış, kimler Re-Pie lehine çalışmıştır? Örneğin, farklı şirketlerden hangisinin tercih edileceği konusunda TARKEM ve İzmir BüyükşehirBelediyesi düzleminde mukayeseli bir değerlendirme ya da tartışma yapılmış mıdır? TARKEM ortağı ve yönetim kurulu üyesi olanların AKP‘li siyasetçilerin bu konuda bir etkisi ya da yönlendirmesi olmuş mudur?
Yoksa bir yurttaş, bir hemşeri, bir seçmen olarak bugüne kadar desteklediğimiz CHP‘li belediyelerin ve başkanlarının bu ilginç yol arkadaşlarıyla yaşayacakları maceraların nasıl olacağını, bu bilinçli tercihin sonucu olarak nelerle karşılaşacaklarını açıkçası merak ediyor ve yarın öbür gün aynı kafayla AKP‘nin önde gelen diğer ünlü profesyonelleri İbrahim Kalın, Yiğit Bulut, Özlem Zengin ve Mehmet Uçum gibi isimleri “ama biz ticaret yapıp para kazanıyoruz” bahanesiyle yol arkadaşı olarak kabul edip etmeyeceklerini sormak istiyorum. Aynen Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Abdüllatif Şener, Savcı Sayan, Mehmet Ali Çelebi ve Ümit Özdağ gibi yanlış seçimlerin sizleri yanlış yerlere götürdüğünü ve fazlasıyla istismar edildiğinizi hatırlatarak… Seçim kampanyanız sırasında sık sık dile getirdiğiniz “merkezi hükümet ile İzmir vizyon ortaklığı kuracağız” sözü ve ondan sonraki Saray ziyaretinizdeki “o aşkla bakış” yoksa bu durumu ifade edip yeni ittifakları mı müjdeliyor?
Yarın öbür gün TARKEM ve onun oluşturduğu İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı yanlış seçilen yol arkadaşları nedeniyle başta isimlerini saydığımız çok ortaklı Kipa, Tansaş, Hilton İzmir ya da Güçbirliği şirketleri gibi başarısız İzmir deneyimlerinin akıbetine benzer bir şey yaşandığında, ne yapacaksınız, nasıl hesap vereceksiniz?
19 Kasım 2012 tarihinde İzmir Büyükşehir ve Konak belediye şirketleriyle 114 İzmirli ortağın; yani,, toplam 116 kişi ya da şirketin 20’şer bin lira ödeyerek kurdukları çok ortaklı Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi (TARKEM) geçtiğimiz günlerde yönetimi Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi tarafından yönetilecek İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu kurdu ve bunu EGİAD‘a ait Portekiz Havrası‘nda düzenlediği bir kokteylle kutladı.
Kurulduğu günden bu yana devamlı olarak halka açılmaktan bahseden şirket, anlaşılan o ki, hem şirketin geçen süre içindeki başarısız performansı hem de gayrimenkul ortaklığı işinin zorluğu, uzun sürmesi ve kendileri açısından daha riskli olması nedeniyle şirketin İstanbul Borsası eliyle halka açılması anlamına gelen gayrimenkul yatırım ortaklığı (GYO) hedefinden vazgeçerek, başka bir deyimle hedeflerini küçülterek daha kolay ve basit bir yatırım yöntemi olan gayrimenkul yatırım fonu aracılığıyla “nitelikli yatırımcılar“dan para toplamayı tercih etmiş…
Şirket sermayesi içinde % 40 oranında bir kamu payı olmakla birlikte; bilinçli bir şekilde “sivil toplum” olarak tanıtılan ve aslen sermaye kesimlerini temsil eden meslek odalarının % 10’luk payı ile “özel” olarak adlandırılan İzmir sermayesine ait % 50’lik payı dikkate aldığımızda TARKEM‘in yetkili olduğu alandaki İzmir kültür mirasının tümüyle özel sektöre teslim edilmesi ve buna ilişkin finansmanın da yine kamu dışındaki kaynaklardan sağlanması anlamına gelen bu vahim durumu daha iyi anlayabilmek amacıyla yazdığımız bu ilk yazıda TARKEM isimli soylulaştırma şirketinin 2012-2023 dönemindeki macerasını, önümüzdeki günlerde yayınlayacağımız ikinci yazımızda da İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Fonu‘nun kurulması ile ilgili süreci inceleyerek bunun İzmir, özellikle de İzmir Kültür Mirası için ne anlama geldiğini inceleyip tartışmaya çalışacağız.
TARKEM’in ortaklık yapısı…
İşe kısa adı TARKEM olan Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi‘nin 11 yıllık geçmişinin köşe taşlarını 12 adımda hatırlamakla başlayalım:
Şirket ne zaman ve nasıl kuruldu?
1.TARKEM, 2009-2019 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı olarak çalışan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin “İzmir Tarih İzmirlilerin Tarih ile İlişkisini Güçlendirme Projesi” adlı tasarım stratejisi raporundaki tespit ve öneriler çerçevesinde 26 Kasım 2012 tarih, 8201 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan ilama göre 2.320.000 hisseden 348’inin imtiyazlı (altın hisse), 2.319.652 tanesinin imtiyazsız olduğu 2.320.000.-TL sermayeli ve 116 ortaklı bir anonim şirket olarak kurulmuş, diğerlerine göre imtiyazlı “altın hisseler” 3 adet ortağa, imtiyazsız hisseler ise 113 ortağa tahsis edilmiştir.
Bu anlamda, İzmir Tarih Projesi‘nin müellifi Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin hazırladığı tasarım proje stratejisi belgesinde de belirttiği gibi, TARKEM İzmir’in tarihi kent merkezinde yoksullar, dar gelirliler, mevcut mahalle sakinleri, göçmenler ve mülteciler yerine gelir düzeyi yüksek İzmirli ya da İstanbullu zenginler, beyazyakalılar için, eski, tarihi yapıların restorasyonu suretiyle işyeri, konaklama tesisi ve öğrenci yurdu üretme iddiasında olan eğitim ve turizm odaklı bir “soylulaştırma” şirketidir. (1)
Başarısız bir İzmir geleneği: Çokortaklı şirket yapısı
2.TARKEM‘in ortak sayısı kurulduğu 2012 yılı itibariyle 116 olduğu halde bu sayı 2017’de 120’ye, 2022 yılında da 173’e yükselmiş, çoğunluğunu İzmir sermayesinin oluşturduğu özel kesimin payı % 50’ye, kamu kesiminin payı % 40’a, genellikle özel sermayeye ait meslek odalarının payı da % 10’a ulaşmıştır. (2)
Bu anlamda bir belediye şirketi olmayışı nedeniyle Sayıştay tarafından denetlenmeyen TARKEM, bir İzmir geleneği olarak tanıtılan çok ortaklı şirket yapılanmasının bir sonucu olarak başarısızlığa; daha doğrusu Kemeraltı Platformu sözcüsü sevgili dostumuz Cem Ceylan‘ın da ifade ettiği şekilde, KİPA, Tansaş ve Güçbirliği girişimleri gibi diğer olumsuz örneklerinde gördüğümüze benzer şekilde; kaderi, İstanbul sermayesine ya da yurtdışındaki sermaye kuruluşlarına satılma ya da devredilme şeklinde yazılmış çok ortaklı bir şirkettir. (3)
Şirkete Kemeraltı esnafı olarak katılan kişilerin sayısı ise 116 kişi arasında sadece 3, oranı ise % 2,58’dir.
Gelecekte… Aynen Kipa, Tansaş, Piyale, Turyağ ve Güçbirliği gibi…
Şirketin kuruluş amacı: soylulaştırma
3. Şirket 2013 tarihli ilk faaliyet raporunda kendisini, toplam 1.470 tescilli binanın bulunduğu Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin “tarihi değerlerini yeniden canlandırmak, bu tarihi ve ticari bölgeyi önce İzmirlilere daha sonra da tüm Türkiye’ye kazandırmak” amacında olan “sosyal sorumluluk bilinci ile oluşturulan çok ortaklı bir anonim şirket” şeklinde tanıtmaktadır. (4)
Şirket sermayesinin kamu kaynaklı gelişimi
4. Şirketin başlangıçta, her bir ortağın 20.000 lira ödeyerek oluşturduğu 2.320.000.- liralık sermayesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardımlarıyla 1 Eylül 2015 tarihinde 10 Milyon liraya, 2018 yılında 25 Milyon liraya ve 2022 yılında 35 Milyon liraya çıkarılmış olmakla birlikte; 2013-2021 dönemi faaliyet raporlarında düzenli olarak yazılan tek konu her yıl farklı tutarlarda karşımıza çıkan şirket zararıdır.
Yaşanan İlk Kaza: Şirketin Kayyuma Devri
5. Şirketin kurucuları, her kapının kendilerine açılıp yardımcı olması amacıyla her boy ve soydan, her siyasi görüşten kişi ya da kurumu ayrım gözetmeksizin şirkete ortak edip bazılarını “yanlış yol arkadaşı” olarak seçtiği için bunun cezasını, FETÖ terör örgütüne mensup bir ortağın ağır ceza mahkemelerinde yargılanması sonucunda şirketin, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu‘nun (TMSF) 28 Ekim 2016 tarihli kararına istinaden 9 Kasım 2016 tarih, 9194 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayınlanan ilama göre kayyum heyetine teslim etmekle çekmiş ve 4 yıl 9 ay 7 gün süren bu kayyum dönemi TMSF yönetiminin 5 Ağustos 2021 tarihli kararına kadar devam etmiştir. Ancak bu olumsuz durumun titiz bir şekilde kamuoyundan; hatta bazı üst düzey kamu yöneticilerinden saklanması nedeniyle, bugün birçok İzmirli TARKEM‘in 5 yıla yaklaşan bir süreyle kayyum eliyle yönetildiğini bilmez.
Şirketin kayyuma devredildiğine ilişkin gazete haberleri…
AKP İktidar güçlerinin direksiyona geçmesi..
6.TARKEM, kuruluşu itibariyle CHP’li büyükşehir belediyesinin şirketi olarak kurulmakla birlikte; kayyuma devredildiği 14 Kasım 2016 ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in bir hamle yaparak yönetim kurulu başkanlığı görevini üstlendiği 15 Temmuz 2020 tarihi arasındaki dönemde, tümüyle İzmir Valiliği eliyle AKP iktidarının emrine girmiş, bu dönemde yapılan işler artık İzmir Tarih Projesi yerine Bakanlar Kurulu’nun 1 Ekim 2007 tarih, 2007/12668 sayılı kararı ile kabul edilen “İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı” kapsamında sürdürülmeye başlanmıştır.
İzmir Valiliği, kayyum yönetimindeki şirkette daha fazla etkili olmak amacıyla ilk toplantısını 30 Kasım 2016’da yapan İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı İcra Kurulu‘nu kurmuş, bu kurulun çalışmasını düzenlemek amacıyla bir yönerge hazırlamış, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin de bu çalışmalara dahil olmasını sağlamak amacıyla 13 Ocak 2020 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kemeraltı İcra ve Üst kurulları oluşturulmasını sağlamıştır.
Bu arada tabii ki, şirketin tüm sermaye artırımları İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce sağlanmış, valiliğin eline geçen gücün kalıcı ve sürdürülebilir olabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Valiliği‘ninyanında iktidara yakınlığıyla bilinen İzmir Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, İzmir Ticaret Borsası, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği, Ege İhracatçı Birlikleri ve İMEAK Deniz Ticaret Odası gibi meslek kuruluşlarının çok küçük oranlarda ortak olup şirket üzerindeki iktidar gücünü desteklemeleri sağlanmıştır.
TARKEM konusunda tutulmayan sözler…
7. 2019 yerel yönetim seçimlerinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri ile İzmir’e Sahip Çık Platformu tarafından İzmir Mimarlık Merkezi‘nde düzenlenen “Yerel Yönetim Politikalarına Yeni Bir Bakış: Demokrasi ve Sosyal Adaletin İnşası” toplantısında tarihi kent merkezinde yaptığı soylulaştırma çalışmaları nedeniyle TARKEM‘e dikkat çekilip gereğinin yapılmasının talep edilmesi üzerine; TARKEM‘i seçim sonrası masaya yatırıp onun yerine esnafın kooperatifleşmesi için çaba göstereceğini söyleyen; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı’na soylulaştırma projelerine destek verilmeyeceğine dair bir hükmünün konulmasını sağlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer seçim sonrasında verdiği hiçbir sözü hatırlamadığı gibi, bir şirket patronu gibi TARKEM‘e belediye kasasından yeni ödemeler yapılmasına, belediyece restore edilen birçok yerin TARKEM‘e verilmesine ön ayak olmuş, söylemlerinin aksine “soylulaştırma dostu” bir belediye başkanı olmuştur.
Tunç Soyer’in TARKEM’e dair söz verdiği toplantının afişi…
Kültürel mirasın bir gayrimenkul yatırım şirketine teslim edilen UNESCO alan yönetimi eliyle özelleştirilmesi…
8.TARKEM‘in, 2018 yılının Aralık ayında; yani yerel iktidarla ilgili belirsizliklerin ve iktidar yokluğunun egemen olduğu 2019 tarihli yerel seçimler öncesinde İzmir Valiliği ile İzmir Kalkınma Ajansı‘nın desteğini alarak hazırlattığı “İzmir Tarihi Liman Kenti” isimli dosyayla yaptığı başvurunun UNESCO Dünya Mirası Komitesi‘nce 14 Nisan 2020 tarihinde kabul edilmesi ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi‘ne giren alan ile ilgili yönetim yetkisinin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine bir inşaat ve yatırım şirketi olan TARKEM‘e verilmesi üzerine, TARKEM‘in görevli, yetkili ve sorumlu olduğu alan daha da büyümüş; böylelikle Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin yanında kentin Çankaya, Pasaport gibi tarihi kent merkeziyle kent çevresindeki önemli arkeolojik kazı alanlarının yönetimi TARKEM‘e verilmiş, Alan Yönetim Başkanlığı TARKEM gölgesinde iş yapar hale gelmiştir.
AKP iktidarının şirket üzerindeki egemenliği
9. Son olarak UNESCO Alan Yönetimi görevinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen bir ilk uygulama olarak, yine aynı bakanlığa ait Çeşme Turizm Projesi‘nin desteklemesi koşuluyla İzmir Büyükşehir Belediyesi yerine TARKEM‘e verilmesi üzerine (5), hem TARKEM üzerindeki AKP iktidarının hakimiyeti daha fazla artmasına hem de TARKEM yönetim kurulu üyesi yapılan eski orman bakanı Bekir Pakdemirli, Necip Kalkan ve İlknur Denizli gibi AKP‘li popüler isimlerin yardımıyla bu kentin kendisine teslim edilen alan üzerindeki egemenliğinin pekişmesine yaramıştır. Bundan böyle, şirketin AKP ile bağlantısını sağlayan kurucuların, yönetim kurulu başkanı dahi olsa Tunç Soyer üzerindeki etkisi artmış, bunun farkında olan Soyer ise zaten müsait olan düşünce yapısı nedeniyle AKP iktidarı ile birlikte çalışmayı içine sindirmiş, iktidar aracılığıyla ya da onun temsilcileri eliyle verilen imkanları, sanki kendisinin bir başarısıymış gibi lanse etmeye çalışmıştır.
TARKEM: Direksiyonun birinde AKP, diğerinde CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi
Soyer’in hamlesi: “Dikensiz bir gül bahçesi” yaratmak…
10. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in talebi üzerine 2020 yılında kentin tarihi merkezindeki kültürel mirası yönetmek amacıyla kurulan Kent Tarihi ve Tanıtımı Daire Başkanlığı yine aynı belediye başkanı tarafından 2023 yılının başında hiçbir gerekçe göstermeksizin kaldırılmış ve bu birimin yöneticileri farklı birim ve konumlarda pasifize edilerek meydan “dikensiz bir gül bahçesi” olarak TARKEM’e bırakılmıştır.
Bir “ahlaksız teklif” olarak Çeşme Turizm Projesi karşılığında Kemeraltı pazarlığı yapmak…
11.İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer başlangıçta Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın Çeşme Turizm Projesi‘ne yandaş olmakla birlikte, kentte yükselen demokratik karşı çıkış ve CHP’nin konuyu gündemine alması üzerine belediye eliyle güdük bir iki miting düzenleyerek sanki bu konuda itiraz eden kendisiymiş gibi bir algı yaratmaya çalışmış, bu uğurda TMMOB İzmir Koordinasyon Kurulu ile köprüleri atmış olmasına rağmen; 5 Haziran 2023 tarihinde TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Yaşam Alanları, EGEÇEP ve Doğa Derneği gibi kuruluşlar, davanın avukatları ve sivil yurttaşlar tarafından İzmir Mimarlık Merkezi‘nde düzenlenen basın toplantısına, bu projeye karşı dava açanları “vatan hainleri” olarak suçlayan Çeşme Belediye Başkanı Ekrem Oran ile birlikte gelerek iktidarla pazarlığa oturmaya çalışmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın Çeşme Turizm Projesi‘nden vazgeçerek Kemeraltı‘na gelmesini, Çeşme‘de yapmak istediklerini Kemeraltı‘nda yapmalarını istemiştir.
“İzmir Vizyon Ortaklığı”: AKP iktidarı ile işbirliğiyapmak
12. Bu bağlamda, İzmir Büyükşehir Belediye BaşkanıTunç Soyer‘in iktidarın yardımları çerçevesinde yine iktidara yakın, onlarla birlikte iş yapan şirketler eliyle oluşturulup önüne konulan İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun oluşumuna bu kadar çok sevinmesi ve bunu sanki kendi başarısıymış gibi lanse etmeye çalışması, bu işin arka planında kalan ve 2019 tarihli seçim kampanyasında sık sık dile getirdiği ve Cumhurbaşikanı’na bakışlarında saklı olan “merkezi hükümet ile ‘İzmir Vizyon Ortaklığı’ kuracağız” şeklindeki niyet ve söyleminin etkili olduğunu göstermektedir.
“İzmir Vizyon Ortaklığı”nın somut hali…
Sonuç olarak;
İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin soylulaştırılması amacıyla 2012 yılında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin dahil olduğu 116 ortak olarak kurduğu Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi‘nin (TARKEM) 11 yıllık faaliyeti sonucunda geldiğimiz noktada, başlangıçta belirtilen bölgeler dışında kalan çok daha geniş bir alanı kapsayan UNESCO koruma alanındaki kültürel mirasın kamu kurumları tarafından korunması ilke ve anlayışının dışına çıkarılarak ticari kaygıları olan bir gayrimenkul yatırım şirketine ve fonuna teslim edildiğini görüyoruz.
Bu gelişme ise kültürel mirasın kamu kurumları yerine arkasına kamu kurumlarının kamusal yardımlarını alan özel bir şirket eliyle farklı bir şekilde özelleştirildiği anlamına gelmektedir.
Gelecek yazımızda ise, TARKEM‘in anlaşıp bundan sonra birlikte yürümeye karar verdiği Re-Pie Portföy Yönetimi Anonim Şirketi‘ni ve bu şirketin kurduğu İzmir Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nu ele alıp bu konuda bize göre yapılan yanlışları ; özellikle de bu fonun yönetiminin verildiği şirketle ilgili olarak İzmirlinin gözünden kaçırılan vahim siyasi skandalları ortaya koymaya çalışacağız.
——————————————————————————————-
(1) Tekeli, İ. (2015), İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi, 3. Basım, İzmir, 2015, sh. 71.
Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, Bir TV isimli yerel bir televizyon kanalında İzmir’deki bir kısım yerel gazeteciyi karşısına alarak, 2019-2023 hizmet döneminde neler yaptığını, belediyenin finansal açıdan hangi durumda olduğunu anlatıp bir dönem daha başkanlık yapmak istediğini beyan etmiş.
Karşısındaki gazeteciler EgedeSonSöz‘den Mehmet Karabel, Gerçekİzmir‘den Sercan Avcı, Milliyet‘ten Onur Çakır, İlkses‘ten Çağla Geniş, Egeligazete‘den Mustafa Yılmaz, Sonkaleizmir‘den Mustafa Akbaş ve Bir TV‘den sunucu olarak Evrim Encü idi.
Bu gazete ve gazetecilerin hangi kriterlere göre seçilip oraya davet edildiğini bilmemekle birlikte, bir kısmının belediye haberleri konusunda uzman olmadığını ya da ilgilenseler bile yapılan belediye hizmetlerine eleştirel yaklaşmadıklarını, belediyelerdeki birçok konuyu “Uğur Mumcu Gazeteciliği” boyutunda ele alıp inceleyen ve eleştirel yazılar yazan gazetecilerin bu tür davetlerden uzak tutulduğunu biliyoruz.
Ben bugün bu gazetelerden biri olan Egede SonSöz‘ün 17 Nisan 2023 tarihli nüshasında yayınlanan “Başkan Soyer’den 2024 mesajı: Bir dönem daha başkanlık yapmak isterim!” başlıklı haberde yazılanları ele alıp değerlendirmeye çalışacağım.
Ama ondan önce kamu yönetiminde; özellikle de belediyelerde başarılı ya da başarısız olmanın ne anlama geldiğine, bunun nasıl belirleneceğine, bu konuda geliştirilen yöntem ve ölçülerin ne olduğuna dair bir kaç söz söylemek isterim….
Bilindiği gibi, son yıllarda, özellikle de 2005 yılından sonra kamu yönetimi alanındaki hukuki metin ve uygulamaların “AB Muktesabatı” adı verilen hazır şablonlara uydurulması için geniş ve yoğun bir çalışma başlatılmış ve kamu yöneticilerinin çalışma anlayışı, “bütüncül planlama” dediğimiz ulusal planlama anlayışı yerine önem ve öncelik verilen konuları öne çıkaran “stratejik planlama” anlayışına uydurulmaya çalışılmıştı. Bu çerçevede de, kamu yöneticilerinden, hazırlayacakları stratejik planlardaki hedeflere ulaşıp ulaşmadıklarını gösteren objektif performans kriterlerini hazırlamaları istenmişti. Böylelikle yönettiği kamu biriminin mevcut durumunu bilen kamu yöneticisinin, 5 yıllık ve yıllık periyotlarda kurumunun güçlü ve zayıf yönleriyle olası tehlike ve fırsatları dikkate alarak, plan uygulamasından önce objektif performans kriterlerini hazırlaması ve plan uygulaması sırasında ve sonunda ulaşılan hedefleri bu önceden hazırlanmış objektif performans kriterleri ile mukayese edip ölçerek kendi başarı ya da başarısızlıklarını ortaya koyma fırsatı verilmişti.
Bu çerçevede, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, belediye başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in hizmet dönemine tekabül eden 2020-2024 dönemi stratejik planı ile 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarına ait yıllık dilimlerle ilgili performans programları hazırlanırken başlangıçta konulan bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını gösterecek objektif performans kriterlerinin belirlenmesi sağlanmıştı.
Örneğin kentsel dönüşüm hizmetleri ile ilgili beş ve bir yıllık hedeflerle bu hedeflere ulaşıp ulaşmadığını gösterecek olan objektif performans kriterlerinin beş yıllık stratejik planlarla yıllık performans programlarına yazılması suretiyle belediye başkanlarının bu konuda başarılı olup olmadığı konusunun ortaya konulması amaçlanmıştı.
Şimdi gelelim sayın Soyer’in “Bir dönem daha başkanlık yapmak isterim!” talebinin arka planındaki “ben aslında başarılıyım” algısına…
Sayın Soyer şayet bugüne kadar sergilediği performansta başarılı olmadığını düşünse, devam edecek projeleri ya da aklına gelecek başka projeleri gerekçe göstererek, “ben devam etmek istiyorum” demezdi. Kuvvetle muhtemeldir ki, kendisinin başarılı olduğunu düşünüyor ve devamını getirmek istiyor…
Oysa başarılı olduğu konusunda ya kendi belediyesine ait resmi belgelere yansıyan gerçekleri bilmiyor ya da o belgelerdeki rakamları bilmesine karşın bilmez gibi davranıp kendi arzu ve hevesine yeniliyor…
Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemi stratejik planına göre hazırlanan 2020, 2021 ve 2022 yıllarına ait üç ayrı performans programıyla 2020, 2021 ve 2022 yıllarına ait faaliyet raporlarındaki rakamlar ortada bir başarıyı değil, net, açık bir başarısızlığı ortaya koyuyor…
Gelin isterseniz bu konuyu yukarıda adını verdiğim ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nce incelenip onaylanmış 6 ayrı resmi belgedeki bilgileri kullanarak hazırladığım 27 sayfalık tablo üzerinden inceleyelim.
Yukarıdaki linkten indireceğiniz dosya, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020, 2021 ve 2022 yıllarında, stratejik plana göre yürüttüğü belediye hizmetlerinde başarılı olup olmadığını anlamak amacıyla geliştirdiği objektif performans kriterlerinin kullanılması suretiyle başlangıçta belirlenen hedeflerle uygulamada ortaya çıkan gerçekleşme durumlarını göstermekte olup; bunun için 2020 yılında toplam 370, 2021 yılında toplam 375, 2022 yılında da toplam 471 adet objektif performans kriterinin belirlendiğini ve ulaşılan hedeflerin metre, adet, ton, metrekare, yüzde gibi birimler kullanılarak ifade edildiğini göstermektedir.
Örneğin bu tablonun ilk sırasında yer alan “köprü, viyadük ve karayolu alt ve üst geçidi projelendirme” hizmeti olarak 2020 yılında 3, 2021 yılında 2, 2022 yılında 5 ve 2023 yılında 13 adet projenin yapılması hedeflenmiş olup; yıllar itibariyle gerçekleşen proje sayısı ise 2020 yılında 3, 2021 yılında 2, 2022 yılında 5 olup, 2023 yılı gerçekleşmesi henüz mali yıl devam ettiği için tabloya yazılmamıştır. Yine aynı şekilde tablonun ikinci sırasında yer alan “yapımı tamamlanacak karayolu alt ve üst geçidi” konusunda 2020 yılında 3 adet yapılması hedeflendiği halde 2 adet yapıldığı, 2021 yılında 1 adet yapılması hedeflendiği halde hiç alt ve üst geçit yapılmadığı, 2022 yılında da 3 adet yapılması hedeflendiği halde ancak 1 adet yapılabildiği görülecektir.
Biz bu anlamda, 2020 yılı için belirlenmiş toplam 370, 2021 yılı için belirlenmiş toplam 375 ve 2022 yılı için belirlenmiş toplam 471 adet hedefe, belirtilen hedef rakamları itibariyle ulaşıldığı takdirde o hizmetin “başarılı” bir şekilde yapıldığını, hedef olarak gösterilen birim rakama ulaşılamadığı takdirde o hizmetin yapılması konusunda “başarısız” olunduğu kabul edecek olursak; değişik nedenlerle,
🎯 2020 yılında toplam 370 hedeften 205’ine ulaşılamadığını; yani, belediyenin yürüttüğü hizmetler itibariyle belirlenmiş hedeflere % 44,59 oranında ulaşıp “başarılı“, % 55,41 oranında da ulaşılamayıp “başarısız” olunduğunu,
🎯 2021 yılında toplam 375 hedeften 175’ine ulaşılamadığını; yani, belediyenin yürüttüğü hizmetler itibariyle belirlenmiş hedeflere % 53,33 oranında ulaşılıp “başarılı“, % 46,67 oranında da ulaşılamayıp “başarısız” olunduğunu,
🎯2022 yılında da toplam 471 hedeften 218’ine ulaşılamadığını; yani, belediyenin yürüttüğü hizmetler itibariyle belirlenmiş hedeflere % 53,71 oranında ulaşıp “başarılı“, % 46,29 oranında ulaşılamayıp “başarısız” olunduğunu göstermektedir.
Üstüne üstlük hedefleri ve bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını gösteren performans kriterlerini doğrudan doğruya kendisi belirleyip bunu meclis kararı ile onaylatıp belgelediği halde…
Şimdi hiç aklınıza gelir miydi, bir belediyenin ve belediye başkanının “ben başarılıyım, o nedenle bir dönem daha devam etmek istiyorum” derken, onun, belediye meclisi üyelerinin ve belediye çalışanlarının hazırladığı resmi belgelerde bunun tam tersinin söyleneceği, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2023 dönemi hizmetleri için tam puan 10 üzerinden 4,5 ya da da 5 puan alacağı….
Aslında bu gerçeğin diğer yüzünü, bugünkü yazıma konu yaptığım EgedeSonSöz haberinin hemen arkasına yurttaşların yorum olarak yazdıklarında görmek mümkün…
………………………………………………………………………
İzmir Kruvaziyer ve Deniz Turizm Derneği Başkanı Korhan Bilgin 19 Nisan 2023 Çarşamba 08:24 Sayın başkanım, İzmir halkı sizi bir dönem daha seçmez. Ancak CHP sizi tekrar aday gösterirse, “ceketimi assam yine seçilirim” mantığı ile seçilirsiniz ki bu da CHP nin İzmir de büyük oy kaybı anlamına gelir. 2019 da aldığınız oy oranında büyük düşüş olur, topal ördek olarak başkanlığa oturursunuz. Bence yeterince İzmir’i kötü yönettiniz. Yazınız da okuduğum kadarıyla sizin dışında olan her şeyden şikayet ediyorsunuz. Halbuki Ankara Belediye Başkanı merkezi yönetimin tam hedefinde olmasına rağmen başarılı projelere imza attı. Kaynak yarattı. Hiç şikayet etmedi. Bir Eskişehir gerçeği gözünüzün önünde. Eskişehir çamur deryası bir şehir ilken, bugün yurdun dört bir köşesinden turistik kafilelerin ziyaret akınına uğrayan bir kent haline getirdi sayın Büyükerşen. Siz İzmir’e çivi çakmadınız, İzmir’in beş senesini yediniz. Turizmde hiç bir şey yapmadınız. Sizin yapmadıklarınızı yazmaya kalksak roman olur. Lütfen sakın İzmir’e bir dönem daha Başkan olmaya falan kalkmayın. Seferihisar a yolu düşenler, Soyer’in başkanlığı hakkında soru sorun bakalım Seferihisarlılardan ne yanıt alacaksınız.
Ahmet Coşkun 18 Nisan 2023 Salı 17:11 Satılacak gayrimenkul kalmadı 4 yılda 815 adet gayrimenkul satılır mı Bunun bir açıklaması olmalı. Laylomlarla 4 yıl geçti. Bence yurt dışına gidip orada bir şehir nasıl batırılır diye kitap yazılabilir.
Belediye 18 Nisan 2023 Salı 14:54 Başkanım bir daha seçilmek istiyorsanız ilk önce sizi zora sokan idarecilerinizden kurtulun. Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı yüzünden çok oy kaybedeceksiniz. Personel faturayı secimde size çıkaracak.
Belediye Çalışanı 18 Nisan 2023 Salı 14:29 İBB’nin hemen her gün bir birimi grev yapıyor bugün mesela İzenerji, başkan bey de bir daha aday olmak istiyor.. Sözün bittiği yerdeyiz.. Yazık..!
Seferihisarlı 18 Nisan 2023 Salı 14:10 Seferihisar da ne yaptın ki İzmir’de daha da kötü kapasite meselesi bir daha aday olursa ben oynamıyorum.
Vatandaş 18 Nisan 2023 Salı 12:49 İzmir’e yapacağınız en büyük iyilik Kordon’daki sarı demir yığını tramvayı da alıp bir daha aday olmamak.. Tunç bey lütfen bir daha aday olmayın…
Bekir 18 Nisan 2023 Salı 10:21 evet Soyer’i bir donem daha seçin ki İzmir’i artık Soyer sonrası kimse aday olmasın İzmir’in tam anlamıyla içine etsin.
Tayyar ÖNDER 18 Nisan 2023 Salı 10:18 Sayın Başkan Görev Süreniz İçinde Projesini Kendiniz Yaptığınız, Finansmanını Bulduğunuz ve de İmalatına Başladığınız 3 Proje Sayar mısınız…???
CEMAL 18 Nisan 2023 Salı 10:04 Ya başkan vallahi önümüzdeki dönem bence hakkın falan değil. Ulaşım rezalet duraklarda insanlar balık istifi dolu dolu. 23 . yüzyıla bu ulaşım rezilliği İzmir’e yakışmıyor. Siz gidinde ulaşımdaki rezalete bir bakın. İnsanların canı çıkıyor. Mesela dün İnciraltı vapur iskelesine gittiğimde son durak kaldırılmış. ve orda insanlar uyarılmıyor, duraklar taşındı diye. Birde otobüsleri kaldırıp Balçova’dan bin, Üçkuyular’da in, tekrar metroya bin tekrar aktarma yap. Rezalet sizin ne hakkınız var. DİREKT Otobüsleri kaldırıp aktarmalara mecbur bırakmak. Bir tane doğru dürüst projeniz olmadı.100 günde yapacağınız vaatler fos çıktı. Hani öğrencilere otobüsler ücretsiz olacaktı yapamadınız. Sadece şovlarınızla gıda dağıtımı yaptınız. Yeter artık işin ehli gelmesi lazım. Halkı düşünen başkan gelmesi lazım. Kısacası bir dönem daha sizle olmaz, olmaz, olmaz.
SANA SÖZ 18 Nisan 2023 Salı 09:36 BAŞKANIM SİZİ TEKRAR GÖRMEK İSTERİZ AMA BU BROKRATLARI LÜTFEN GÖZDEN GEÇİRİN! KENDİNİZE GENÇ VE DİNAMİK BİR EKİP KURUN
Yine bir oldubitti, yine bir kent suçu: Hem de İzmir Valiliği, Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin göz yumması ve işbirliği sayesinde…
Hepimizin canını yakan 6 Şubat 2023 tarihli deprem felaketi sonrasında hem merkezi yönetimin, hem belediyelerin hem de yurttaşların yaşanan acılardan bir takım dersler çıkardığını, artık yapılaşma ile ilgili her konuda kurallara uyacaklarını, yapılacak binalar için işin başında ruhsat alınacağını, inşaatların bilimin gereklerine ve projelerine uygun yapılacağını, inşaat bittikten sonra yapı kullanma izni alınacağını umuyorduk…
Bu konuda, -en azından- muhalefetteki CHP’li belediyelerin, söyledikleri iri iri laflar, verdikleri sözler itibariyle ve düzenledikleri yardım kampanyaları nedeniyle sözlerinde duracaklarını umuyor, bu konuda samimi olduklarını sanıyorduk.
Ama şimdi görüyoruz ki, İzmir Valiliği başta olmak üzere merkezi yönetimin İzmir’deki en üst temsilcisi ve Konak Belediyesi ile İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri verdikleri bu sözleri unuttukları gibi yaptıkları usulsüzlüklerin, işledikleri suçların bir devamı olarak yeni bir oldubittinin altına imza atarak işbirliği yapmakta, bu konuda birbirlerine destek olmakta bir sakınca görmüyorlar…
Hamparsumyan Hanı’nın eski hali….
Haamparsumyan Hanı’nın iç kısmı…
Bildiğiniz gibi daha önce birbiri ardına yazdığım yazılarla, 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresi’nin 100. yıl kutlamaları nedeniyle İzmir Valiliği’nin kısa adı (YİKOB), açılımı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı olan birimince, 1970’li yıllarda yıkılan Hamparsumyan Hanı’nın yerine yaptırılmaya başlanan ve şu sıralarda bitmek üzere olan bina için Konak Belediyesi’nden ruhsat alınmadığını ve söz konusu bina inşaatının ihalesiz bir şekilde davet yöntemiyle yandaş bir şirkete verildiğini dile getirmiş, Konak ve İzmir Büyükşehir Belediyelerini bu ruhsatsız bina inşaatı için girişimde bulunmaya davet etmiştim.
Yeni inşaatın tabelası
Çünkü inşaat mahalline asılan tabeladan, ihale adı verilen danışıklı döğüşün 19 Ağustos 2022 tarihinde yapıldığını, arsanın 29 Ağustos 2022 tarihinde işi toplam 180 günde bitirecek olan saray destekli ve Rizeli Yılmaz Yapı Taahhüt ve Ticaret Limited Şirketi’ne teslim edildiğini ve mevzuata göre inşaat mahalline asılması gereken bu tür tabelalarda alınan ruhsatla ilgili bilgilerin de yazılı olması gerektiği halde bu bilgilerin yazılmadığını, bu nedenle de bu binanın ruhsatsız olduğunu ifade etmiştik.
Yeni inşaatın, yakın çevresini ezen devasa büyüklüğü…
Söz konusu inşaat, İzmir İktisat Kongresi’nin 100. yılına isabet eden 17 Şubat 2023 tarihinde bitmemekle birlikte 6 Şubat 2023 ve izleyen günlerde 11 ilde yaşanan deprem felaketi nedeniyle binanın açılış töreni yapılamamış; böylelikle hem valilik, hem de inşaat şirketi cephesi işi zamanında yapamamış olmakla suçlanmaktan kurtulmuşlardı.
Bu arada inşaat ilerledikçe binanın orijinalinden daha büyük olarak tasarlandığını, orijinali gibi taştan değil betonarmeden yapılıp dış cephesinin taşla kaplandığını, eski orijinal binanın ortasındaki sadece insanların geçebildiği ya da mal giriş çıkışının yapıldığı “abbara” adı verilen geçidin büyütülerek 860 numaralı sokağın üstünden geçirildiğini gördük.
Oysa bu bölgenin mevcut koruma amaçlı imar planlarına göre 860 sokağın üstünde “ARKAD” adı verilen bir geçidin projelendirilmesi ve böylesi bir imar planı değişikliği yapılmadan hem bu binanın hem de bu üst geçidin yapılması mümkün değildi.
Yeni inşaatta, 860 sokağın üstünü kapatan ve “Arkad” adı verilen üst geçit….
Ama burası Türkiye, burası Türkiye’nin “en çağdaş, en demokratik kenti” olarak tanıtılan İzmir’di. Bu “kadim kentte” istendiği takdirde emir demiri keser, görevli, yetkili ve sorumlu olanların birbirlerinin kusur ya da suçunu görmekte oldukça müsamahalı davranırlardı.
Önce, inşaatın başladığı 29 Ağustos 2022 tarihinde ruhsatsız inşaata izin vermemesi gereken Konak Belediyesi kentin ortasındaki bu ruhsatsız inşaatı görmeyip suçlulara göz yumduğu gibi, inşaatın devam ettiği tarihlerde kendisine gelen İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 21.12.2021 tarihli yazısı üzerine harekete geçerek bu bölge ile ilgili koruma amaçlı imar planının değiştirilmesi için harekete geçiyor ve Konak Belediye Meclisi’nin bir çırpıda aldığı 01.11.2022 tarih, 223/2022 sayılı kararla ilk adımı atarak plan değişikliğine yeşil ışık yakıyordu.
Bu kararı alan Konak Belediye Meclisi İmar Komisyonu’nun üyeleri mimar Esra Yılmaz Keskin, avukat Ulvi Puğ, sanayici Ali Emrah Karamustafaoğlu, Burhan Yılmaz ve şirket yöneticisi Hakan Yıldız‘dı. Mesleği avukatlık olan Ulvi Puğ ise aynı zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin oluşturduğu Milli Bayramlar Komitesi‘nin başkanı olarak da görev yapıyordu…
Ama bu arada söz konusu inşaat başlamış ve ikinci kat seviyesinde beton dökülüyordu…
Konak Belediye Meclisi’nin Koruma Bölge Kurulu’ndan gelen öneriyi kabul etmesinin ardından topa bu kez de İzmir Büyükşehir Belediyesi giriyordu.
İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 10.04.2023 tarihli oturumuna getirilen “1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Revizyon İmar Planı Değişikliği ve 1/500 ölçekli Yerleşim Planı Değişikliği” önerisi, zaman geçirilmeksizin aynı meclisin 14.04.2023 tarihli oturumunda, İmar ve Bayındırlık Komisyonu’nun işlerini çok iyi bilen değerli üyeleriyle halkı temsil etmekten uzak meclis üyelerinin kararına dayanılarak oybirliği ile kabul ediliyordu.
İzmir Büyükşehir Belediyesi İmar ve Bayındır Komisyonu‘nun üyeleri ise tekstil mühendisi İrfan Önal başkanlığında İzmir Milletvekili Mahir Polat‘ın kardeşi avukat İbrahim Ulaş Polat, CHP Grup Başkanvekili avukat Murat Aydın, mimar İlhan Dal, Urban Planner isimli planlama şirketinin sahibi şehir plancısı Ali Bor, İyi Parti Grup Başkanvekili Kemal Sevinç, AKP Grup Başkanvekili Özgür Hızal, Hüsnü Boztepe ve Ayşegül Duran Türker‘den oluşuyordu…
Yani, başlangıçtaki projesine ve iş programına göre bugüne kadar bitirilmiş olması gereken ve şu son günlerde son rötuşları yapılan koskoca üç katlık betonarme binanın 860 sokağın üstünden geçecek şekilde yapılabilmesi için ancak 14 Nisan 2023 tarihinde belediye meclisi kararı alınıyor.
Yeni İnşaatın 860 sokak üstündeki üst geçidinin Pirinç Han tarafından görünümü…
Karar, geçtiğimiz haftanın son günü alındığı için söz konusu plan değişikliği ile ilgili karar henüz askıya çıkmış değil ve bu nedenle de kesinleşmemiş durumda…
Gördüğümüz gibi devletin; yani İzmir Valiliği’nin aslına sadık kalmaksızın yaptığı bir “benzetme” inşaatın bugüne kadar ruhsatsız olmasına göz yumulduğu gibi, “istim arkadan gelsin” anlayışıyla bu inşaatın bu şekilde yapılabilmesi için gerekli olan imar planı değişiklikleri inşaat bitip neredeyse açılışa hazır olduğunda yerine getirilmeye çalışılıyor…
Şimdi söyler misiniz; bu koskoca binanın hikayesini dinledikten sonra, deprem sonrasında iktidarı ve muhalefeti ile birlikte, adeta koro halinde bu tür kent suçlarını işlemeyeceklerini söyleyen cumhurbaşkanlarına, bakanlara, milletvekillerine, parti genel başkanlarına ve üst yöneticilerine, belediye başkanlarına, belediye meclisi üyelerine, imar ve bayındırlık komisyonu üyelerine güvenir misiniz? Bunların bugün, bu şekilde yaptığı gibi gelecekte de aynısını; hatta daha fazlasını yapmayacağından nasıl emin olabilirsiniz?
Tabii ki, her zaman olduğu gibi, değerlendirme, takdir ve tercih size ait, sizin insafınıza, “hak, hukuk, adalet” anlayışınıza kalmış……
Layık olduğumuz iyi, doğru, dürüst, düzgün ve namuslu yöneticileri seçebilmek için biraz da bunları bilip düşünmemiz gerekiyor….
“Fabrika ayarım” olarak niteleyebileceğim kişisel yaratılışımın temel özelliklerinden biri de, bilgi ya da ilgi alanıma giren her şeyi ciddiye alma huyumdur.
O nedenle de çoğu kez, ciddiye alıp kendime iş ya da sorun edindiğim çoğu şeyin aslında hiç de ciddiye alınmaması gereken işler olduğunu anlayıp hayal kırıklığına uğrarım. İşte o nedenle de kurduğum her arkadaşlık, dostluk, ya da yoldaşlık ilişkisinde, üstlendiğim görevde, odaklandığım sorumlulukta, kendimi adadığım her davada tedbirli olmaya, o işi ciddiye alma konusunda kendimi frenlemeye çalışırım; ama -huyum kurusun diyeceğim- o işi, o sorunu, o davayı ciddiye almaktan da bir türlü kendimi alamam.
Ciddiye aldığım için kendi kendimi kandırdığım çoğu durumda hayal kırıklığına uğrar, fazlasıyla üzülürüm. Ama arada bir nadiren karşıma çıkan öyle bir durum vardır ki, o durumda da o işin zaten ciddiyetini kaybedip bir trajediye, hatta komediye dönüşmesi nedeniyle keyiflenir, bu yeni durumdan zevk almaya başlarım.
İşte size bugün bir zamanlar ciddi bir iş olduğunu sandığım halde zaman içinde önce trajediye, sonrasında da komediye dönüşüp beni hayal kırıklığına uğratmak yerine keyiflendiren bir durumdan söz açıp, 2022 Ağustos’unda başlayıp 2023 Mart’ında sonuçlanan bir süreçte kara komediye dönüşen bir organizasyondan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde yapılan Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi‘nin 100. yılı münasebetiyle 15-21 Mart 2023 tarihlerinde yapacağı “İkinci Yüzyılın İktisat Kongresi” organizasyonunun serencamından söz edeceğim.
Hatırlayacağınız gibi 5, 12, 19 ve 26 Aralık 2022 tarihli yazılarımla bu organizasyonu ciddiye alıp bir bölüm değerlendirmeler yapmış, benim için önemli olan bu tarihi olayın 100. yılında, o olayı daha etkili, daha kalıcı ve anlamlı bir şekilde anmak amacıyla çeşitli önerilerde bulunmuştum.
İzmir Büyükşehir Belediyesi sözünü ettiğim bu etkinlik için birbirini izleyen tarihlerde değişik adlarda birçok toplantı düzenlemiş olmakla birlikte 6 Şubat 2023 tarihinde ve sonrasında 11 ili kapsayan bölgede yaşanan büyük deprem felaketi üzerine 15-21 Şubat 2023 tarihlerinde yapılması planlanan kongreyi 15-21 Mart 2023 tarihlerine ertelemişti.
Şimdi aylardır harıl harıl hazırlanan bu büyük kongre, bu hafta Çarşamba günü başlayıp önümüzdeki hafta Salı günü bitecek komedi ağırlıklı büyük bir gösteriye dönüşmüş durumda.
Böylelikle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 9 Eylül’ün 100 yılı kutlamaları ile depremzedelere yardım amacıyla 22 Şubat 2023 gecesi Halk TV ile işbirliği içinde düzenlenen “Bir Kira Bir Yuva Destek Gecesi” sonrasında bir kez daha gündeme gelip puan toplayacak.
15-21 Mart 2023 tarihleri arasındaki bir haftalık sürede beş ayrı mekanda (Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi, Bıçakçı Han, Swissotel Konferans Salonu, Fuar İzmir ve İsmet İnönü Kültür Merkezi) toplam 67 ayrı konuşmacının, 25-30 dakikalık sunum süresiyle düşüncelerini paylaşacağı “açılış“, “vicdana davet“, “yürüyüşe davet“, “doğamıza davet“, “değişime davet” ve “sadakate davet” adıyla tanımlanan 6 adet, deprem konusuna tahsis edilen 1 adet olmak üzere gün boyu devam eden toplam 7 ayrı sunum toplantısı yapılırken, diğer yandan da Millet İttifakı üyesi siyasi parti genel başkanı ile bir moderatörün katılacağı bir toplantı ile bu ittifakın ortak politikalar metninin ele alınıp tartışılacağı 6 konuşmacısı olan bir panel, Millet İttifakı belediye başkanlarının katıldığı bir forum, bir adet gençlik forumu, bir adet paydaş grupları toplantısı, bir adet performans (Karsu), üç adet konser (Melike Şahin, Evgeny Grinko, Kardeş Türküler) ve bir adet Yüksek İstişare Kurulu toplantısı yapılarak şimdiye kadar İzmir’de gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları ile Millet İttifakı‘nın Ankara’da üzerinde çalışıp uzlaştığı politikalar arasında bağlantı kurulacağı anlaşılmaktadır.
Söz konusu etkinliğin konu ve konuşmacılarından da anlaşılacağı üzere, İzmir‘de İzmir Büyükşehir Belediyesi eliyle ortaya konulan cüretkar çıkışın, CHP’nin ve dolayısıyla Millet İttifakı‘nın iktisat politikalarıyla uyum içinde olmasına çalışıldığı; böylelikle, İzmir toplantısının sonucunda ortaya çıkacak bildirgenin CHP‘nin Vizyon Belgesi ile Millet İttifakı‘nın Ortak Politikalar Metni‘nden farklı olmaması için çaba gösterildiği; ayrıca, Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun İzmir‘de gövde gösterisi yapmasının arzulandığı anlaşılmaktadır.
Önümüzdeki haftalar içinde İzmir’de oynanacak böylesi bir oyunun senaryosu bu şekilde tasarlanmakla birlikte Büyük Britanya İmparatorluğu’nca “sir” unvanı verilerek ödüllendirilen iyilik meleği müzisyen Bob Geldof ile (The End of History and the Last Man) ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan‘ adlı teziyle Batı Liberal düşüncesinin insanlığın ulaşabileceği son aşama olduğunu iddia eden Francis Fukuyama‘nın çevrimiçi olarak toplantılara katılıyor olması, Türkiye’nin 2. yüzyıldaki iktisat politikalarının, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine aykırı olarak neoliberal kapitalist bir yol izlemesi için özel bir çaba gösterildiğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca kongreye katılacak 20 siyasetçiye ek olarak, gelecek yüzyıldaki iktisat politikalarını belirlemek amacıyla İzmir‘deki üniversitelerde görev yapan akademisyenler yerine yurtdışında ya da yurt içinde faaliyet gösteren Oxford, New York, Stanford, Bielefeld, Bilkent, Boğaziçi, Koç, TED ve Kadir Has Üniversitesi gibi özel vakıf üniversitelerinden, kendi patronlarının çanağına tükürmeyecek 30 akademisyenin davet edilmiş olması da, 100. yıl sonra yapılan bu kongrenin ilkinde söylenen ekonomik bağımsızlıktan söz etme cesaretini gösteremeyeceğini ortaya koymaktadır.
Söz konusu toplantılar dizisinin senaryosu tasarlanırken kamuoyunda tanınıp popüler bir şöhrete sahip ne kadar isim varsa onların arasından “biraz ondan, biraz bundan” anlayışıyla seçildiği anlaşılan ve aynen eski fuar zamanlarındaki baş solist ile alt kadroyu gösteren gazino afişlerini hatırlatan bir ‘gösteri nesnesi‘ olarak kullanılacağı anlaşılan konuşmacıların bu bir haftalık gösteri sırasında Türkiye‘nin gelecek 100 yıldaki iktisat politikaları adına ne söyleyip neye karar vereceği de bellidir: CHP‘nin geçtiğimiz aylarda büyük bir gösteri ile sunduğu Ekonomi Vizyon Belgesi ile 6’lı masa ortağı siyasi partilerin geçtiğimiz günlerde ortaya koyduğu Millet İttifakı Mutabakat Belgesi‘nde yazılı olan konular, Kemal Derviş politikalarının izleyicisi CHP İzmir Milletvekili ve Genel Sekreteri Selin Sayek Böke tarafından “temiz” olduğu söylenen Batı sermayesinin vereceği kredi, yardım ve hibeler eşliğinde küresel kapitalist sisteme tam anlamıyla eklemlenmiş bir Türkiye…
O nedenle, kongreyi izleyen ya da seyreden hiç kimse, bu topraklarda 100 yıl önce çok zor koşullar altında yapılan bir kongrede gür bir sesle dile getirilen ekonomik, siyasi ve kültürel anlamda “Bağımsız Türkiye” talebinin bu kongrede dile getirilmesini beklemesin….
O nedenle, ayıp olmasın diye bir iki konuşmacıyı dışarda bırakarak bu toplantıda konuşup karar alacak ya da o kararların altına imza atacak bu kadar çok “şanşöhret sahibi” zevatın, “Bağımsız Türkiye” talebinde bulunarak kapitalist sistem eleştirisinde bulunacağını sanmasın…
Karşımızdaki toplantılar dizisi, o nedenle Kapitalizmin “ahir zaman peygamberi” Fukuyama önderliğinde neoliberal kapitalist sisteme methiyeler düzülüp ilahi adına bildirilerin sunulacağı bir ayine dönüşecek; böylelikle, organizasyonu destekleyip sponsorluk yapan ulusal ve uluslararası sermayenin kutsanıp yüreğinin hoş edilmesi sağlanacaktır…
Francis Fukuyama
Böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer adına yazılıp 7 aylık hazırlık süreci içinde büyük deprem felaketi, CHP Vizyon Belgesi ve Millet İttifakıOrtak Mutabakat Belgesi‘nin sunumu gibi neler yaşanmışsa hepsinin bu senaryonun içine boca edildiği, bu nedenle de geçen zaman içinde trajediden komediye dönüşen bir sahne eseri, dünyanın ve ülkemizin neoliberal kanaat önderlerinin yardımıyla oynanacak ve yaklaşan seçimler özelinde, seçmenin tercihleri Batı sermayesinin vizyon ve misyonu ile şekillendirilmeye çalışılacak, Türkiye’ye de bu misyon ve vizyon içinde bir yer verilecektir.
Bu arada çağrılmış olmalarına karşın kapitalizmin değirmenine su taşıyan bu organizasyona katılmayan değerli hocalarım Prof. Dr. Korkut Boratav ile Prof. Dr. Taner Timur‘a teşekkür etmeyi de bir borç bilirim….
İzmir İktisat Kongresi’nin 100. Yılı kutlamaları ile ilgili diğer yazılarım: