Faşizm ve ırkçılık insanlık denilen evrensel değeri teslim alırsa…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz bayram günlerinde okuduğum İzmirli usta tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘in “Kendini Arayan Yıldız” isimli anı kitabında şimdiye kadar haberdar olmadığım Parita gemisiyle ilgili anılara rastladım. Sevgili Nedret Güvenç (1930-2021) kitabında, sürgün gemisinin aç ve susuz yolcularına yardım edemeyişini yaşamı boyunca unutamadığı Parita gemisi ile ilgili 1939 tarihli acı anılarını şu şekilde anlatıyordu:

“Savaşın getirdiği tüm yokluklara rağmen, gene de hayat iyi kötü devam ediyordu. Her şeye rağmen mutlu olmaya, küçük küçük mutluluklarla hayatımızı renklendirmeye çalışıyorduk. Ama savaş kendini unutturmuyordu. Ve biz, onlara yardım edemedik, o siyah sürgün gemisindekilere… Hayatım boyunca hiç unutamadım; çünkü unutulur gibi değildi. Bir sabah İzmirliler, körfezin ufka yakın bir noktasında demirlemiş, siyah bir gemi gördüler. O gemi, günlerce orada kaldı durdu, çünkü limana girmesi yasaktı. Almanya’nın kim bilir hangi limanından kalkan bu sürgün gemi, hiçbir ülkenin limanına yanaşamıyordu. Bu yasaklı geminin yolcuları, Naziler tarafından yurtdışına sürülen Alman vatandaşı Yahudilerdi. Doktorlar, profesörler, yazarlar, müzisyenler, çoğu sanatkâr, kadersiz kişiler. Pasaportları yoktu, karaya ayak basmaları kesinlikle yasaktı… İzmir halkı günlerce büyük bir üzüntüyle o kadersiz gemiye baktı durdu. Günlerdir, belki de aylardır yardım almayı umduğu limanları dolaşan gemide, kuşkusuz büyük dramlar, tarifsiz acılar yaşanmaktaydı. Kamaralarından ambarlarına kadar yüzlerce sürgün Yahudi’nin sığındığı o sefalet gemisinde yaşamak bir işkenceydi mutlaka. Hasta yaşlılar, ölümler, ölümler, karnı doymayan bebekler, umutsuz, isyankâr gençler, dünya güzeli genç kızlar, yaşanan umutsuz aşklar, sonsuz hayal kırıklıkları ve bunalımlar, kahrolan anneler, babalar, gittikleri her limandan dışlanan, istenmeyen, kadersiz zavallılar, açlık, sefalet, umutsuzluk, belki de intiharlar ve zillete itilen onurlu, şerefli asil insanlar, utanç, utanç… Aman Yarabbi!.. Bugün artık o çılgın savaşın sonuçlarını biliyoruz ama gene de kazdıkları kuyuya düşen o ifrit Nazilerin inanılmaz aldanışına, içine düştükleri o “Megalo Idea”nın gafletine şaşmamak mümkün değil. İzmir’in zengin Yahudileri ve yardımsever çoğu İzmirliler, günlerce motorlarla gemiye yardım göndermişlerdi. Doktor, ilaç, çeşitli ihtiyaçlar, bol bol su, giysi, yiyecek, sabun ve sevgi… Fötr şapkalı, kalın paltolu, son derece ciddi yüzlü bir Yahudi beyefendi hatırlıyorum. Her gün gemiye malzeme götüren motorların başındaydı. Herhalde çok önceden gemiyle irtibat kuran, onların acı kaderini bilen ve bütün İzmir Yahudilerini ve yardımseverlerini uyaran, gemiye ulaşacak yardımları organize eden oydu. Onun fötr şapkası, kalın paltosu, yorgun ve durgun yüzünden başka hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama kahrolduğu belliydi. Öfkesini ve gözyaşlarını içine akıtıyordu kuşkusuz. Sonra bir gün, ufuktaki o siyah gemiyi göremedik. Geldiği gibi sessizce çekmiş gitmiş ümitsiz yolculuğuna doğru. Yıl 1940 mıydı, 4 1 miydi?.. Oldukça eski ve acı bir anı ama unutulur gibi değil…”

Nedret Güvenç‘in henüz 9 yaşında bir çocukken farkına vardığı bu gemiyi, talihsiz yolcularını, Alman Faşizminin teslim aldığı devlet görevlilerinin utanç dolu yaklaşımlarını ve onun o yaştaki duygularını okuyup öğrenince ben bu konuyu iyice araştırıp öğrenmeli ve bu insanlık suçunu bugüne taşıyıp hatırlatmalıyım diyerek kolları sıvadım.

Parita Gemisi…

Adolf Hitler ve 1921-1945 döneminde başkanlığını yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP)‘nin 30 Ocak 1933 tarihinde iktidara gelmesiyle birlikte Almanya‘da Yahudileri günlük yaşamdan ve toplumdan tamamen dışlamaya yönelik ırkçı siyaseti uygulamaya başlar ve onun yayılmacı emelleri altı yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ile gerçekleşmeye başlar. Ancak bu ırkçı siyaset savaşın başlamasından önce Avrupa‘daki birçok ülkede; özellikle de Alman nüfusunun bulunduğu Avusturya, Macaristan gibi ülkelerle uzun yıllardır Alman etkisindeki Türkiye gibi ülkelerde etkisini göstermeye başlayınca bu ırkçı siyasetten etkilenen ve bunun ileride savaşa yol açacağını öngören Yahudiler tek çıkar yolun İngiliz manda yönetimi altındaki Filistin‘e göç etmek olduğunu anladılar. Ancak manda yönetimi Filistin‘e kabul edilecek göçmen sayısını sınırlamıştı. Bu sınırlı sayı Nazi iktidarının ırkçı siyasetinden kaçmak için çırpınan Avrupa Yahudilerinin kitlesel göçünü karşılamaktan çok uzaktı. Yahudiler o nedenle Filistin‘e yasadışı yollardan göç etmek için tüm koşulları zorlamaya başladılar.

Nazi Almanyası 1938 yılında Çekoslovakya‘yı işgal etti. Yahudilerin yasadışı yollardan Filistin‘e göç etmelerini sağlayan Aliyah Bet örgütü de son dakikada merkezini Çekoslovakya‘dan Paris‘e nakletmeyi başardı. Avrupa Yahudilerini son derece kötü bir geleceğin beklediğini anlayan Aliyah Bet örgütü Nazilerden kaçmak isteyen Yahudileri Filistin‘e taşımayı kabul edecek armatörler aramaya başladı. Mikolos adında Yunanlı bir armatörün Marsilya‘da yaşadığını öğrenen örgüt onunla temasa geçti. Bu armatör Marsilya yakınlarındaki Sete limanında duran Parita ile Romanya Braila limanında demirlemiş Naomi Julia gemileriyle mültecileri Filistin‘e taşıyabileceğini bildirdi. Armatör ağır maddi koşullar ileri sürmesine rağmen Aliyah Bet kendisiyle anlaşmaya vardı.

Şimdi isterseniz Alman Faşizmi tarafından istenmeyip yurt dışı edilen Avrupalı Yahudilerin doluştuğu Parita gemisinin Marsilya‘nın Sete limanından başlayıp Romanya‘nın Köstence (Constanta), İtalya yönetimindeki Rodos adasının Rodos ve Türkiye‘nin İzmir limanlarından sonra karaya oturup dağılmak suretiyle yok olduğu Tel Aviv sahillerinde biten hazin macerasını öğrenmeye başlayalım.

Ama ondan önce Parita gemisinin teknik özellikleri ile yok olmaya giden son seferindeki rotayı daha ayrıntılı olarak inceleyelim:

Parita’nın uzun yolculuğa çıktığı başlangıç noktası: Marsilya, Sete Limanı

Parita’nın Teknik Özellikleri

1881 yılında İngiltere‘de William Gray & Co. Hartlepool firması tarafından inşa edilen Panama bandıralı gemi, yaklaşık 1.300 brüt ton (939 GRT) ağırlığa, 65 m (216 ft) uzunluğa, 9,4 m (31 ft) genişliğe, 13 ft derinliğe ve maksimum 9 knot hıza sahiptir. Blair & Co Ltd., Stockton tarafından sağlanan 80 lbs/sqin basınçta çalışan bileşik bir buhar motoru ve kazanı bulunmaktadır.

1939 yılına kadar “Merannio“, “Bute” ve “City of Cork” adları verilen gemi, aynı yıl Yunanlı armatör Mikolos tarafından satın alınıp “Parita” ismini almıştır. 1939 yılı itibariyle 58 yaşında olan bu eski ve yıpranmış şilep normal koşullarda en fazla 250 yolcu veya kargo taşımaya uygun bir yük gemisiyken, Yahudi mültecilerin Filistin‘e götürülmesi için organize edilen sefer öncesinde Marsilya Limanı‘nda tuvalet, ranza ve mutfak bölümlerinin ilave edilmesi suretiyle 800-860 mülteciyi barındırır bir “yüzen tabut” haline getirilmiştir. (2)

Gemi, 22-23 Ağustos 1939 tarihlerinde Filistin‘de Tel Aviv açıklarında karaya oturduktan sonra zaman içinde parçalanarak kullanılmaz hale gelmiştir.

Parita’nın İzlediği Rota

Parita gemisinin 26 Haziran 1939’da 80 civarındaki mülteci ile Fransa‘nın Marsilya kenti yakınlarındaki Sete Limanı‘ndan hareketle önce Romanya‘nın Köstence (Constanta) Limanı‘na geldiğini, bu limanda aralarında 540 BETAR (3) üyesinin bulunduğu 860 mülteciyi aldıktan sonra önce İtalyanların yönetimindeki Rodos Limanı‘nda, daha sonra 8 -15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘na olduğunu ve en sonunda 22-23 Ağustos 1939’da Tel Aviv açıklarında karaya oturduğunu dikkate aldığımızda Aliyah Bet adı verilen bu 74 günlük gizli mülteci seferinde yaklaşık 2.725 deniz millik bir mesafeyi kat ettiğini görürüz.

Yolculuk öncesinde Parita gemisiyle yola çıkacak mülteciler Avrupa‘nın muhtelif yerlerinden Marsilya‘ya getirildiler. Mültecilerin Marsilya‘ya gelmelerini sağlamak için pasaport ve vizeler temin edildi. Yolculuk için de gerekli içme suyu, gıda ve yakıt ikmali yapıldı. Marsilya‘da toplanan mülteciler Sete limanının açığında bekleyen Parita gemisine gece yarısı sandallarla gizlice nakledildi.

Gemi ilk durağı Köstence‘de Polonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerden gelen 860 mülteciyi alarak denize açıldı. Yapılan plana göre İngiliz resmi makamlarına yakalanmamak için 6 günlük deniz yolculuğundan sonra gemi açık denizde küçük ve hızlı balıkçı motorlarıyla buluşacak, mülteciler bu motorlara aktarılacak ve gizlice Filistin sahillerine çıkarılacaklardı. Ancak balıkçı motorları buluşma noktasına gelmeyip gemideki gıda stokları tükenince kaptan yardım istedi, ancak bu çağrıya hiç bir yerden cevap vermedi. Bunun üzerine kaptan Rodos‘a gitmeye karar verdi. Rodos‘taki yetkililer geminin su ihtiyacını karşıladıktan sonra kaptana İzmir limanına gitmesini emrettiler.

Parita 8 Ağustos günü suyu, kömürü ve kumanyası tükenmiş bir durumda İzmir limanına ulaştı. Gemide salgın hastalık olabileceğini düşünen Sahil Sıhhiye Müdürlüğü limana giriş iznini vermeyince mülteciler üzerinde “Ekmek, su, alkol istiyoruz” yazılı bir bez afiş hazırladılar. Alkol istemelerinin nedeni gemideki tıbbi müdahalelerde kullanabilmekti. Limana girişte bir Türk savaş gemisi geminin yolunu keserek limana yaklaşmasını önledi. Mülteciler gemiyi durdurma yönünde bir girişim olması halinde direnmeye karar verdiler. Geminin içinde bulunduğu ümitsiz durumdan kamuoyunu haberdar etmek ve duyarlı kılmak için elli mülteci denize atlayıp İzmir sahiline yüzerek çıkmayı teklif etti. Karantina altına alınan mülteciler güvertede çıplak dolaşmakta, elle işaretler yapıp sahile çıkarılmalarını istediklerini ifade etmekteydiler. Liman yetkililerine geminin kumanya almadan hareket etmeyeceğini bildiren kaptan, mülteciler arasında toplanan beş yüz lirayla kumanya ve su alabildi. Kaptanın hareket edeceğini bildirmesine rağmen mültecilerin geminin istim borularını tahrip etmeleri, kaptan ve mürettebata saldırmaları nedeniyle gemi limandan ayrılamadı. Durumu incelemek için gemiye çıkan polislerin ayaklarına kapanan mülteciler “Bizi öldürün, buradan göndermeyin. Bizi karaya çıkarın… Orada öldürün” diye ağlayarak yalvardılar. Geminin sahilden uzakta demirlemesine rağmen mültecilerin feryatları Kordon boyunca yayıldı ve İzmir‘in iç kesimlerinden bile duyuldu. Yolcular ayrıca boş bira şişelerinin içine değişik dillerde yazdıkları mektupları koyup denize atmak suretiyle sahildekilerle iletişim kurmaya, kendilerinin kurtarılması için yardım istemeye çalıştılar.

Bu sırada “Milli Şef” olarak adlandırılan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP hükümetinin Başbakanı Refik Saydam, Dışişleri Bakanı Ödemiş doğumlu Şükrü Saracoğlu, Milli Savunma Bakanı Serfice doğumlu Naci Tınaz, İçişleri Bakanı Malkara doğumlu Mustafa Faik Öztrak, İzmir Valisi Kuvay-i Milliyeci İbrahim Ethem Aykut, İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur ve CHP İzmir İl Başkanı da Nazif Çağatay‘dı.

Mültecilerin kendi aralarında topladıkları paralarla gemi kaptanına yurtdışından gönderilen para yardımı sayesinde gerekli kumanya temin edilebildi. Son anda Varşova‘dan İzmir‘e gelen bir Yahudi temsilci Türk resmi makamlarıyla görüşüp mültecilerin karaya çıkabilmeleri için izin almaya çalıştı ama başarılı olamadı. İzmir Emniyet Müdürü Sait Uygur kaptana demir alıp İzmir‘den uzaklaşmasını aksi takdirde Türk donanmasına ait bir mayın gemisi tarafından geminin Türk karasularından dışarı çıkartılacağını bildirdi. Bunun üzerine Parita 15 Ağustos günü saat 13.00’de Filistin‘e doğru yol almak üzere İzmir limanından ayrıldı. Her ihtimale karşı iki polis motoru gemiye Yenikale‘ye kadar refakat etti. Geminin limandan ayrılması üzerine Yahudi Yardım Cemiyeti temsilcisi Filistinli gazeteci Eliahu Ben Horin de İzmir‘den Filistin‘e hareket etti.

Parita, İzmir Limanı‘nı terk ettiği 15 Ağustos 1939 tarihinden 7 gün sonra Filistin topraklarına, Tel Aviv açıklarına ulaşır. Bölgeye hakim olan İngilizlerin gelen göçmenleri kabul etmemesi üzerine yolcular geminin yönetimini ele geçirerek karaya oturmasını sağlarlar ve filikalarla sahile çıkmaya çalışırlar. Onlar artık bundan böyle uzun zamandır gelmek istedikleri kendilerine vaat edilmiş kutsal topraklardadır…

Aslında her şey herkesin gözün önünde olmakta, gemilerden inen göçmenler İngiliz polisi tarafından göz altına alınıp göçmen kamplarına götürülmekte ve bütün bunları o çevrede yaşayan Tel Avivliler yakından izlemektedir.

Parita‘nın 8-15 Ağustos 1939 tarihleri arasında İzmir Limanı‘nda kalıp kömür, yiyecek ve su ikmali yaptığı bu süre içinde konuyu haberleştiren İzmir, Ankara, İstanbul gazete ve dergilerinin tutumu iki ayrı grupta değerlendirilebilir.

Birinci grubu gazetelerde CHP‘nin resmi gazetesi olarak bilinen Ulus gazetesi ile neredeyse iktidarın yarı resmi yayın organı olan Cumhuriyet gazetesi; ayrıca, Ramiz ve Cemal Nadir gibi çizerlere ev sahipliği yapan Akbaba ve Karikatür dergileri temsil eder. Bu gruptaki gazete, gazeteci ve çizerler o dönemlerde Alman Faşizminin etkisinde oldukları için bu tür gemilere binip canlarını kurtarmak isteyen, bu arada yardımcı olmadığı için batan ya da torpillenen gemilerde ölen Yahudileri aşağılayarak, onlara “serseri” diyerek o an patronları olan Faşistleri memnun etmeye çalışırlar.

İkinci grubu oluşturan İzmir‘deki Yeni Asır ve İstanbul‘daki Tan gazeteleri ise olaya insani boyutta yaklaşarak gemideki göçmenlere yardımcı olacak, onların halini anlatacak bir yol izlerler. O nedenle Tan gazetesi, İzmirlilerin yakından tanıdığı Uşşakizade ailesinden olup amcası Halit Ziya Uşaklıgil, halaları Latife ve Adviye hanımlar olan 1912 doğumlu İzmirli gazeteci Naci Sadullah (Danış)‘ı uçakla İzmir‘e gönderip, Yahudi göçmenlerle görüşüp röportajlar yapmasını sağlayarak hem bu insanların neden bu duruma düştüklerini ortaya koyup Alman Faşizmini lanetleyerek, hem de onlara yardımcı olmaya çalışarak insani bir tutum alır.

Tan gazetesi muharriri sosyalist gazeteci ve yazar Naci Sadullah tarafından 16, 17, 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarda yayınlanan haberi yazımızın sonuna eklenmiştir. (Söz konusu yazı dizisinin özgünlüğünü korumak amacıyla yer yer karşımıza çıkan yazım ve ifade hataları düzeltilmemiştir.)

Gazeteci Naci Sadullah‘ın Tan gazetesinin 16, 17 ve 18 Ağustos 1939 tarihli nüshalarında yayınlanan haber-röportajı:

İzmir, kente dair kimlik ya da algıyı parlatmak isteyen birilerine göre uzunca bir süredir cumhuriyetin, çağdaşlığın, kurtuluş ve kuruluşun, demokrasi ve barışın, kültür ve sanatın, yaratıcılığın ya da Avrupalı olmanın örneği ya da timsali olarak görülmekle birlikte; aynı zamanda Demokrat Parti (DP)‘nin %61,18, Adalet Partisi (AP)‘nin %55,1, Anavatan Partisi (ANAP)‘nin %39,7 ve son yıllarda “aman AKP gelmesin” belasına Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)‘nin %58,10 oranında; hatta, büyük soyguncu Cem Uzan‘ın partisi Genç Parti (GP)‘nin bile %17,51 oranında oy aldığı uçlar arasında gidip gelen oldukça değişken bir kent olarak 1939 yılının Ağustos ayında limana gelip sığınmak isteyen Parita gemisindeki göçmen Yahudiler için söylediği, yazıp çizdiği itibariyle; ayrıca, gemidekiler arasında herhangi bir salgın belirtisi olmamakla birlikte göçmenlerin karaya çıkışlarının engellenmesi, en azından salgın hastalık kaygısıyla karantinaya alınmaması veya Yahudi göçmenlere Ege adalarından gelen Yunanlı göçmenlere yapıldığı gibi yardım edilip kamplara alınmamış ya da kara yoluyla Filistin‘e gönderilmemiş olması nedeniyle, tiyatro sanatçısı Nedret Güvenç‘le Tan Gazetesi muhabiri Naci Sadullah‘ın hissettiklerinin aksine iyilik ve merhametten uzak bir şekilde insanlık suçunun işlendiği bir kenttir.

Parita gemisinin İzmir Limanı‘nda bulunduğu süre içinde CHP‘li İsmet İnönü hükümetinin bakanlarıyla kentin valisi ve emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin insanlıktan uzak tutumunu etkileyen diğer bir neden de, Türkiye‘de yaşayan herkesin soyu sopu itibariyle Türk yapılmaya çalışıldığı bu dönemde yürürlüğe giren 28 Haziran 1938 tarih, 3519 sayılı Pasaport Kanunu ile 29 Haziran 1938, 3529 sayılı Ecnebilerin Türkiye’ye İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun‘a göre pasaportsuz, vesikasız, uygunsuz ve geçersiz pasaport veya vesikalarla Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen yabancıların geriye çevrilmesini mümkün kılıp “dilenci ve serseri takımından olan” yabancıların usulüne uygun pasaport ve vesikalar ibraz etseler bile Türkiye‘ye giremeyeceklerini; ayrıca, yabancılara bir yıl süreyle ikamet izni verilmesini “Türk ırkından olma” koşuluna bağlayan ırkçı 3, 4 ve 8. madde hükümleridir.

Evet, Almanya ve İtalya gibi ülkelerde ortaya çıkıp Avrupa ülkelerine yayılan ırkçı Faşist anlayışın, kendini tarafsız ilan etse bile ruhen Avrupa‘daki Faşist çetelerin etkisindeki Türkiye‘de yürürlüğe sokulan yeni ırkçı kanunlarla Türk soyundan gelmeyenlerin bu ülkede yaşayıp barınması zorlaştırılırken bunun üstüne üstlük bir gemi dolusu “yurtsuz” ve “serseri” Yahudi göçmene insanlık ve demokrasi adına yardım edilmesi o tarihlerdeki ülkedeki ve İzmir‘deki kamuoyu için kabul edilecek bir şey değildi… Her ne kadar 9 yaşındaki Nedret Güvenç‘in hafızasına insanlık adına utanılacak bir hatıra olarak kazınsa ya da Naci Sadullah isimli anti-faşist gazeteciyi rahatsız etse bile…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız,  Ayizi Yayınları,  sh.62-64.

(2) Category:Parita (ship, 1881), https://commons.wikimedia.org/wiki/Category:Parita_(ship,_1881)

(3) BETAR, 1923 yılında Ze’ev Jabotinsky tarafından kurulan, revizyonist Siyonist ideolojiye dayalı uluslararası bir Yahudi gençlik hareketidir. Gençleri İbranice eğitimiyle yetiştirmeyi, askeri disiplin aşılamayı ve Filistin topraklarına göçü (Aliya) teşvik etmeyi amaçlamıştır.

Kaynaklar

01. Rıfat N. Bali, “Yahudi Mültecileri Filistin’e Taşıyan Parita Gemisinin Serüveni”, Tarih ve Toplum Dergisi, Ekim 2011, Sayı 214, Shf. 196-202, www.rifatbali.com/images/stories/dokumanlar/parita_gemisinin_seruveni.pdf

02. Avlaremoz, “8 Ağustos 1939: Nazilerden Kaçan Yahudileri Taşıyan Parita Gemisi İzmir Limanı’na Alınmadı”, Marksist.org, https://www.avlaremoz.com/yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi/

03. Nedret Güvenç, Kendini Arayan Yıldız, Ayizi Yayınları, Shf. 62-64,

04. “1933 Alman Bilim İnsanlarının Türkiye’ye Göçü”, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/asset/10363

05. “Serseri yahudiler nihayet İzmirden hareket ettiler”, Ulus Gazetesi, 15 Ağustos 1939, Shf. 2,

06. “Jewish and Israeli History and Culture, Israeli and International Art”, October 29, 2014, Kedem Auction House, https://www.kedem-auctions.com/en/auction-41-jewish-and-israeli-history-and-culture-israeli-and-international-art

07. Aliyah Bet – Photograph, Holocaust Encylopedia, https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/gallery/aliyah-bet-photographs

08. Avlaremoz, “Roni Margulies ile Ailem ve Diğer Yahudiler Üzerine Söyleşi”, 16 Eylül 2018, https://www.avlaremoz.com/roni-margulies-ile-ailem-ve-diger-yahudiler-uzerine-soylesi/

09. “8 Ağustos 1939: Nazilerden kaçan Yahudileri taşıyan Parita gemisi İzmir Limanına alınmadı“, Artı Gerçek, 8 Ağustos 2021, https://artigercek.com/guncel/8-agustos-1939-nazilerden-kacan-yahudileri-tasiyan-parita-gemisi-izmir-limanina-alinmadi-173526h

10. Oğuz Makal, “Oppenheimer: Fırtınanın savurduğu adam”, Duvar Gazetesi, 13 Ağustos 2023, https://www.gazeteduvar.com.tr/oppenheimer-firtinanin-savurdugu-adam-makale-1632355

11. “Türkiye Sularında Yaşanan Trajik Sonuçlanan Kurtuluş Denemeleri“, Türk Yahudileri, https://www.turkyahudileri.com/content_page.php?lang=tr&page=turiye-sularinda-yasanan-trajik-sonuclanan-kurtulus-denemeleri&category=

12. Işıl Demirel, “Struma’dan Bugüne Mülteci Politikaları”, AltÜst Dergisi, 04 Nisan 2020, https://www.altust.org/2020/04/strumadan-bugune-multeci-politikalari/

13. Çiğdem Mater, “Salvador ve Struma, hatırlanması gereken ölülerdir…”, T24, 24 Şubat 2024, https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-mater/salvador-ve-struma-hatirlanmasi-gereken-olulerdir,43690?_t=1780415790890

14. “Simon Brod, the Jewish Agency representative in Istanbul, and Mr. Beretta, a local official, gret transport of Jewish refugees from Transnistria, who have just arrived aboard the SS Bellacita“, United States Holocaust Meorial Museum, https://collections.ushmm.org/search/catalog/pa1074994

15. Avi Beto, “Kayades Nasıl Kayades Oldu?“, https://www.academia.edu/44665862/KAYADES_NASIL_KAYADES_OLDU_III

Darağacı belleğini utandıran büyük adaletsizlikler…

Ali Rıza Avcan

2024 yılının Nisan ayından bu yana “Darağacı hatırlıyor ve unutmuyorum” adı verilen çalışma kapsamında; eskilerin Darağaçı, yenilerin Umurbey dediği geniş bölgedeki eski fabrika, atölye, işletme, depo, antrepo ve sundurma gibi üretim mekanlarında işletme sahibi, yönetici, mühendis, memur ve işçi olarak çalışmış olanların o dönemde ve o üretim süreçleri içinde edindikleri anıları “emeğin miras hakkı” boyutunda belirleyerek ortaya çıkarmaya çalışıyorum….

Bu çerçevede, o bölgede yaşanan grevler, direnişler, dayanışma eylemleri, çatışmalar, toplumsal ve ekonomik krizlerle dünya ve ülke düzeyinde gerçekleşen büyük altüst oluşlarının etkilerini öğrenmek ve bu şekilde öğrendiklerimi hatırlatıp unutturmamak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Çalışmaya ilk önce İzmir Elektrik Fabrikası, İzmir Sümerbank Basma Sanayi İşletmesi ve Alsancak Limanı, daha sonra Darağacı mahallesi genelinde derinlemesine araştırma ve görüşmeler yaparak başlamakla birlikte; İzmirlilerin “Liman Arkası” dediği bölge işletmelerinde çalışan ya da o işletmelerde çalışıp mahallede yaşayanların kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan anılarını ortaya çıkarıp o döneme ait bilgi, belge ve objeleri belirlemeye çalışıyorum.

Darağacı ve Gomel Yağ Fabrikası…

Bölge ile ilgili çalışmanın ilk başında hem arşiv belgelerini tarayarak hem de sokak sokak, cadde cadde dolaşarak yerinde yaptığımız tespitler sonucunda bölgede İzmir‘in ve Ege Bölgesi‘nin sanayileşme tarihiyle yakından ilgili birçok fabrikaya, atölyeye rastlamıştım. İzmir Havagazı Fabrikası, İzmir Elektrik Fabrikası, İzmir Sümerbank Basma Sanayi İşletmesi, Şark Sanayi bunların en bilinenleri olmakla birlikte yerleşimin tam ortasında oldukça büyük bir parseli işgal edip bugün üretimi durdurup buradaki üretim araçlarını Aliağa Organize Sanayi Bölgesi‘ne taşımakta olan Bağ Yağları A.Ş., daha doğrusu eski adıyla Gomel yağ fabrikası, özellikle de bu fabrikanın 1967-1970 döneminde ihraç ettiği 530 tonluk zeytinyağının içine “motoryağı” denilen “parafin likit” karıştırılması ile ilgili soruşturma ve davalar sırasında yaşanan adaletsizlikler bugün unutulmaya yüz tutmaya başlamış olsa bile İzmir‘deki egemen güçlerin desteği ile organize edilen bu adaletsizliği, söz konusu fabrika şu sıralarda sökülüp yok edilmekte olsa bile insan sağlığını dikkate almayan vahşi kapitalizmin sahtekarlıklarından kaynaklanan bu kötülüğün unutulmayıp devamlı hatırlanması gerekmektedir.

Ben bu skandalı ilk öğrendiğimde, Kudüs‘ün İsrail tarafından işgal edildiği 5-10 Haziran 1967 tarihli Altı Gün Savaşı‘nın ve ardından gelen olayların ülkemiz kamuoyunda, özellikle de MHP, Ülkü Ocakları gibi milliyetçi-mukaddesatçı kesimlerde yarattığı infial nedeniyle Gomel Yağ Fabrikasının sahibi Yahudi iş adamlarının linç edildiği bir pogrom olduğunu sanmıştım.

Ancak daha sonra yaptığım okuma ve araştırmalar sırasında Bağ Yağları Türk A.Ş. isimli şirketin İzmir Musevi Cemaati Başkanlığı da yapmış olan Manisalı Bohor Avram Gomel tarafından kurulduğu, şirketin 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulduğu, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi kayıtlarına göre de şirketin adını 02.01.1959 tarihinde Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. şeklinde değiştirdiği bilinmekle birlikte; şirketin kamuoyu tarafından Gomel Yağ Fabrikası olarak bilindiğini öğrenmiş,

Bağ Yağları Türk Anonim Şirketi’nin kuruluşuna izin veren Celal Bayar imzalı 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.

Söz konusu şirketin 23 Mayıs 1967 tarihinde 530 ton ağırlığındaki zeytinyağını İzmir Çıkış Gümrüğü‘nde yapılması gereken laboratuvar tahlilinden kaçırarak Yunan bandıralı Pirofus gemisiyle İtalya‘ya ihraç ettiğini; ancak, gönderilen zeytinyağında insan sağlığı açısından tehlikeli parafin likit isimli mineralin (makine yağı) belirlenmesi üzerine bu ürünün İtalyan şirketi Sairo tarafından geri gönderilmesi suretiyle başlayan Gomel Zeytinyağı Skandalı muhakemesinde ilk incelemeyi yapan İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘nın suçluların yargılandığı dönemde değişik makamlara gönderdiği yüzlerce uyarı yazısı ve ayrıca kaleme aldığı “Adalet İstiyorum” isimli kitapta anlattığı şekilde büyük bir hukuk skandalının yaşandığını anlamaya başlamıştım.

Abdullah Vedat Altuna ve kitabı…

İsterseniz zeytinyağı ve adalet skandalı olarak nitelenen bu olayları tarih sırasına göre tek tek hatırlayalım:

1928 yılında Bağ Yağları Türk A.Ş. adıyla kurulup 02.01.1959 tarihinde Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. adını alan Gomel‘lere ait şirket ile birlikte çalıştığı ihracat şirketi Zikna Kolektif Şirketi 23 Mayıs 1967 tarihinde İzmir Alsancak Limanı‘ndan ayrılan Yunan Bandıralı Pirofus (?) gemisiyle 530 ton ağırlığındaki zeytinyağını Napoli Limanı‘nda teslim edilmek üzere İtalyan şirketi S.A.I.R.O. (Società Anonima Italiana Raffinazione Olii) adına ihraç eder.

530 ton zeytinyağını teslim alan İtalyan firması Sairo yağı analiz için laboratuvara gönderdiğinde yağın içinde insan sağlığını tehlikeye atacak derecede mineral yağ (makine yağı) ve likit parafin bulunduğunu belirleyerek Türkiye‘yi insan sağlığını tehdit eden bir ülke olarak ilan eder ve 530 tonluk zeytinyağını geri gönderir.

Böylelikle Türkiye 1967 yılından başlayarak 32 yıl süreyle yurtdışına zeytinyağı ihraç edemez hale gelir ve bu nedenle gazeteci Şükran Soner 21 Ağustos 1967 tarihli Cumhuriyet gazetesinde zeytinyağı satışlarının 1966 yılına göre yarı yarıya azaldığını yazar.

Bunun üzerine geri gelen tağşişli zeytinyağı ile ilgili soruşturmalar İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna tarafından yapılır ve bu çerçevede Adli Tıp Kurumu‘nun 04.11.1967 tarih, 300/10842 sayılı kararı ile zeytinyağların insan sağlığına zararlı olduğu belirlenir.

İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna tarafından yapılan soruşturmanın sonuçlanması üzere önce sadece Gomel şirketi ortağı Sami Gomel, daha sonra Abdullah Vedat Altuna‘nın uyarısı üzerine Zikna Kolektif Şirketi ortakları hakkında İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesi‘nde dava açılır, bu dava açılırken bu tür suçlarda genellikle asliye ceza mahkemelerinin tercih edilmesi gerektiği halde daha az cezalarla ilgili suçlara bakan sulh ceza mahkemesinde dava açılarak İzmir 5. Sulh Ceza Mahkemesi‘nin 25.12.1967 tarihinde sanıklar hakkında beraat kararı vermesi sağlanır.

Makine yağı karıştırılmış zeytinyağının ihraç edilmek istendiği İtalyan S.A.İ.R.O şirketi rafinerisi…

Ayrıca dava konusu olan zeytinyağların Osman Kibar‘ın belediye başkanı olduğu İzmir Belediyesi eliyle tekrar kullanılmak üzere Bağ Yağları şirketine verilerek firmanın zarara uğraması önlenir.

Satışa arz edip İtalya‘daki Sairo firmasına ihraç ettikleri zeytinyağına (likit parafin) madeni yağ karıştırmaktan sanık Sami Gomel, Reşat Gomel ile bunların dahili zeytinyağı alım ve satımında ortakları Zikna Kolektif Şirketi ortakları Moiz Neon, Nesim Neon, Moiz Azikri ve diğer sanıklar Mehmet Kemal Özsaran, Mustafa Çetin ve Ramazan Fahrettin Işığan hakkında İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde açılan kamu davasının sonunda 01.11.1968 tarihinde sanık Sami Gomel, Reşat Gomel, Maiz Neon, Nesim Neon, Moiz Arzriki ve Ramazan Fahrettin Işığan‘ın beraatlerine, sanık Mustafa Çetin‘in suç delillerini yok etmek ve adli mercileri yanıltmak suçlarından TCK‘nun 296/1. maddesi gereğinde 15 gün hapsine ve sanık Mehmet Özsaran‘ın da sabit görülen fiilinden TCK‘nun 395 ve 80. maddeleri gereğince takdiren ve teşdiden 10 ay 15 gün hapis ve 1.750 lira ağır para cezasıyla mahkumiyetine, dava konusu 35 varil zeytinyağının müsadere ve imhasına karar verilir ve asıl suçlular yerine keşfedilen şahıslara verilen oldukça az olan cezalar için Cumhuriyet Savcılığı bu kararı temyiz etmez.

Mahkemelerin aldığı bu kararlar üzerine başta İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna ve onun harekete geçirdiği isimlerin Adalet Bakanlığı‘na ilettiği yoğun şikayetler üzerine kararların yazılı emir yoluyla bozulması için dosyalar Yargıtay I. ve II. Ceza Daireleri‘ne tevdi edilmiş ve her iki dairenin verdiği kararlarla her iki hüküm sanıklar aleyhine bozulur.

Yine aynı şekilde Yüksek Savcılar Kurulu da İzmir eski savcı yardımcıları kararları temyiz etmeyen Kazım Sağbili, Yahya Yahyaoğlu ve Bekir Altınok hakkında disiplin işlemine mahal bulunmadığına karar verir.

Bu hikaye sonucunda başımıza gökten düşen üç elmanın da suçlusu olarak ilan edilen Abdullah Vedat Altuna‘ya ise söz konusu davalarla ilgili sorunları anlattığı kitabı konuyla ilgili herkese göndermesi nedeniyle Yüksek Hakimler Kurulu‘nun kararlarıyla iki kez kınama cezası verilip bu cezalara yaptığı itirazlar da aynı şekilde reddedilir ve bu cezalara ek olarak Ordu Sorgu Hakimliği‘ne sürgün edilir.

Bu davalarda Gomellerin avukatlığını yapan Nuri Nencan ise Abdullah Vedat Altuna‘nın kendisine hakaret ettiği ya da duruşmalara katılanların Abdullah Vedat Altuna lehine tezahürat yaptığı iddiasıyla davalar açmış, ekonomik gücünün sınırlı olması nedeniyle avukat tutamayan Abdullah Vedat Altuna‘yı 10 ayrı avukat (Orhan Etemoğlu, Nedim Kılınçoğlu, Necdet Öklem, Mehmet Ali Tuna, Burkay Aynak, Baykut Aktan, Ramiz Sevinç, Kemal Alev, Yaşar Teksen, Ferudun Manastır, Adnan Uras) tutarak bezdirip saf dışı tutmak için elinden geleni yapar.

1967-1978 döneminde ülke gündemini meşgul eden bu davalarda beraat eden sanıkların Yahudi olmasını ve Süleyman Demirel yönetimindeki hükümetle Osman Kibar yönetimindeki İzmir Belediyesi ve Şevket Filibeli yönetimindeki İzmir Ticaret Odası tarafından desteklenmesini, İzmir Ticaret Odası tarafından İtalya‘dan geri dönen zeytinyağına İzmir Ticaret Odası tarafından olumlu rapor verilerek yeniden sanıklara iade edilmesini, “Mason” ya da “Dönme” oldukları söylenen asıl suçluların ülkedeki ve İzmir‘deki egemen güçler tarafından korunarak onlara mal satan küçük esnafın cezalandırılmasını, suçlu bulunanlara az cezalar verilmesini, hukuka aykırı davaların savcı ve hakimlerinin cezalandırılmamasını gerekçe gösteren Milliyetçi Hareket Partisi ve lideri Alpaslan Türkeş, onun yönetimindeki Ülkü Ocakları; ayrıca, 25 Mayıs 1969 tarihinde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanlığını kazanan Necmettin Erbakan‘ın temsil ettiği “Milli Görüş Hareketi“ni destekleyen siyasi çevrelerle Millet Partisi (MP) ve onların yönetimindeki gazete ve dergiler Türkiye‘deki bu gelişmelerle 5-10 Haziran 1967 tarihlerinde gerçekleşen “Altı Gün Savaşı” sonucunda Kudüs‘ün İsrail tarafından işgal edilmesini birbirleriyle ilişkilendirerek İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘yı, kendisi bu tür siyasi fikirlere sahip olmasa da destekleyerek, hakkında yazılar yazarak, davalarına katılarak yanında olduklarını göstermişler ve bu suretle İsrail‘den yana olduğuna inandıkları AP hükümetini sıkıştırmaya çalışmışlardır.

Bu çalışmalara bir de, davanın uyuşmazlık mahkemesi ölçeğinde sonuçsuz kalması ile suçun işlendiği 1967’yi izleyen 32 yıllık süre içinde Türkiye‘nin zeytinyağı ihraç edemez hale düşmesi eklenince ilk başta adaletsizliklerle malul olan bir dava zaman içinde giderek egemen güçlerce engellenen siyasi bir davaya dönüşmüştür.

İhraç için sırasını bekleyen zeytinyağı varilleri…

Satışa sunulan zeytinyağına parafin likit karıştırarak halk sağlığını tehlikeye düşüren sanık Moiz Reşat Gomel ve suç ortakları hakkında önce 24.02.1972 tarihinde İzmir Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi‘nce, daha sonra 07.05.1973 tarihinde İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görevsizlik kararı verilmesi üzerine dava dosyasına bakacak mahkemenin olumsuz görev uyuşmazlığı çerçevesinde hangi mahkeme olduğunun belirlenmesi için dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘na sevk edilir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu‘nun 25.06.1973 tarihli kararı ile askeri mahkeme kararı kaldırılır ve söz konusu dosya anlaşmazlığın uyuşmazlık mahkemesince çözümlenmesi için 09.01.1974 tarihinde askeri savcılığa gönderilmekle birlikte anayasal bir kuruluş olan uyuşmazlık mahkemesi ile ilgili kanun henüz çıkarılmadığı için uyuşmazlık mahkemesinin vereceği karar, bir anlamda “çıkmaz ayın son çarşambasına” bırakılmış olur.

Cumhuriyet Senatosu Malatya Üyesi Hamdi Özerin‘in verdiği yazılı soru önergesine, Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu tarafından verilen 16.04.1976 tarihli cevapta uyuşmazlık mahkemesinin kurulmasına ilişkin kanun tasarısının halen Millet Meclisi İçişleri Komisyonu‘nda olduğu belirtildiğinden; söz konusu anlaşmazlığının Uyuşmazlık Mahkemesi‘nin kurulduğu 12 Haziran 1979 tarihi sonrasında ele alınıp alınmadığı, şayet ele alınmışsa ne zaman ve hangi koşullarla bir karara bağlandığı -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Kısa adıyla “Gomeller” olarak bildiğimiz Bağ Yağları San. ve Tic. A.Ş. ile Zinka Kolektif Şirketi (Nesim Nahon, Moiz Azikri ve Moiz Naon) tarafından gerçekleştirilen zeytinyağı skandalı ile ilgili olarak TBMM‘nde İstanbul milletvekili Emin Sungur‘un 23.10.1975 tarihli soru önergesi ile Cumhuriyet Senatosu Erzurum üyesi Hilmi Nalbantoğlu ve İzmir üyesi Necip Mirkelamoğlu‘nun yaptığı gündem dışı konuşmalarla Ankara üyesi Hıfzı Oğuz Bekata‘nın yazılı soru önergesine rağmen biz bu dava ile ilgili olarak 1976 sonrasında ne yapıldığını halen bilmediğimiz gibi söz konusu davanın toplumun egemen çevreleri tarafından hayata geçirilen her türlü baskı, yıldırma, ceza, sessiz kalma, unutturma, üstünü örtme; hatta çarpıtma çabası ile gündemden düşürüldüğünü, işin içine devlet yönetimiyle adalet teşkilatında, toplum içinde ve basın dünyasında etkili ve yetkili olan valilerin, belediye başkanlarının, meslek odası yöneticilerinin, İzmir‘deki Mason localarıyla Musevi cemaatinin, Yeni Asır merkezli yerel basının; kısacası güç ve iktidar sahibi herkesin bu hukuksuzluğa açık ya da kapalı şekilde destek vermek suretiyle suçlu konumuna düştüğü bu davada yaşanan en ilginç gelişme ise gençlik lideri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın ölüme mahkum edildikleri gerekçeli kararda yazılı olan gerekçelerdir.

Gazeteci Uğur Mumcu‘nun “Suçlular ve Güçlüler” isimli kitabında, Tuğgeneral Ali Elverdi, Hakim Albay Ahmet Tetik, Hakim Yarbay Mehmet Turan‘ın birlikte imzaladıkları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın ölüm cezasına çarptırıldıkları kararın 10 ve 11. sayfalarında Ali Elverdi‘nin ifadesiyle, “sınıf çelişkilerinin, sosyal adalet ilkelerini zedeleyici intiba ve kanaat yaratan Şellefyan ortaklıklarının, Gomel zeytinyağı skandalının, bu konuda adalet cihazının şaibe altında kalması ve kitlesel öfkeyi tahrik eden emeksiz kazanç, vurgun ve devlet eliyle fert zengin etme politikasının” solcular tarafından propaganda konusu olarak kullanılmasının bu ölüm cezasının gerekçelerinden biri olarak gösterildiğini yazar.

Oysa belgelerle kanıtlı bütün gerçekler, Gomel zeytinyağı skandalı ile ilgili propagandanın sadece solcular tarafından değil, solcuların yanında bizzat başbakanın “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü söylediği bir ortamda MHP ve Ülkü Ocakları‘yla yeni yeni palazlanmaya başlayan Milli Görüş Hareketi tarafından Yahudi aleyhtarlığı, hatta daha da ileriye giderek Siyonizm karşıtlığı çerçevesinde propaganda konusu yapıldığını göstermektedir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan: Deniz Gezmiş’in zeytinyağı eylemleri sırasında uğradığı Ayvalık’tan babası Cemil Gezmiş’e gönderdiği kartpostal…

Agit Cihan, Deniz Gezmiş‘le Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF)‘nun zeytinyağı ve zeytinyağı skandalı ile olan ilişkisini “Devrim’in Önsözü Deniz Gezmiş” isimli kitabında şu şekilde anlatıyor:

1967 yılının “Ağustos sonunda İstanbul ve Ankara’daki öğrenci gençlik örgütleri ortaklaşa bir kampanyayla Marmara ve Ege’de zeytin üreticilerine ‘Zeytinyağı Skandalı’ diye bilinen ve zeytinyağı yerine margarin vb. yağların tüketimini teşvik eden firmalara hükümetin desteğini anlatan bir kampanya düzenlerler. Bu kampanya çerçevesinde Deniz’in de içinde bulunduğu on kişilik bir öğrenci heyeti, 10 günde 50 civarında köy ve 4 kasabada zeytinyağı üreticileriyle görüşüp konferanslar düzenlemeyi planlamışlardır. Bu çerçevedeki ilk konferans 1 Eylül’de Edremit’te bir sinema salonunda yapılır. Konferansta konuşmacılar margarin gibi diğer yağların zeytinyağı ile kıyaslandığında ne kadar sağlıksız olduğunu aktardıktan sonra, bu işin arkasında özellikle Amerika’nın ve diğer emperyalistlerin etkili olduğunu; hükümetin ve ilgili bakanlık yöneticilerinin de büyük ölçüde suçlu olduklarını anlatırlar. Zeytinyağı üreticilerinin örgütlenerek ürünlerine sahip çıkmalarını, margarin tekelleriyle mücadele etmelerinin önemini anlatırlar.

Deniz de; Güre, Zeytinlik, Kızıl Keçeli köylerinde halka konuşur, propaganda ve örgütlenme faaliyetleri yürütür. 3 Eylül’de Ayvalık ve köylerinde toplantılar ve konuşmalar yapılır.

11 Eylül’de bir basın toplantısı yapan heyet, izlenimlerini açıklar:

Halk, Ticaret ve Sağlık Bakanlıkları’nı suçlu buluyor. Küçük müstahsil bir araya gelemediği için margarincilerle başa çıkamamaktan şikayetçi. Bu arada karışık yağ ihraç eden firmanın halk arasına saldığı ajanlar, firma sahiplerini acındırmaya ve pişmanlık duyduklarını yaymaya çalışıyor.

Halkın anlatılan gerçekleri çok iyi kavradığını, bu işte Amerika’nın soya üretimi nedeniyle baş rolü oynadığını kabul edip meselenin özünü anladıklarını açıklayarak; Ayvalık ve Burhaniye’de konuşmaları engellemek için oyunlar tezgahlandığını da ekliyorlar”

Bu anlatımdan da görüleceği gibi solcular; özellikle de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) öncülüğündeki Deniz Gezmiş ve arkadaşları Gomeller davasının açılıp sürdürüldüğü tarihlerde ABD tekelleri tarafından dayatılan margarin karşısında zeytinyağının yaşadığı tehlikelerle yaşanan sorunları görüyor ve halkı aydınlatmaya çalışarak bu konuda da bir mücadele hattı yaratmaya çalışıyordu.

Sonuç olarak;

Bugün yine İzmir‘in; özellikle de bugünlerde pek bir moda olan Darağacı bölgesinin hafızasında yer almakla birlikte unutturulmak istenen bir adalet skandalını ele alarak bazıları için rahatsız edici olacak gerçeği ortaya çıkarmaya çalıştım.

Üniversite yıllarında bu ülkenin önemli bilim insanlarından ciddi bir hukuk eğitimi alıp bu bilgiyi yaşamımın nedeni olan mücadele çerçevesinde açtığım ya da müdahil olarak katıldığım çeşitli davalardaki uygulamalarla zenginleştirmiş olmakla birlikte ben de bir hukuk gazisiyim. FETÖ olarak kısaltılan Fethullah Gülen Çetesi tarafından 1991 ve 2025 yıllarında iki kez devlet memurluğundan atılmış biri olarak mahkemelerin, hakimlerin, baroların, tüccar olan ya da olmayan avukatların içinde bulunduğu çaresizliği, kötü durumu en iyi bilenlerden, adaletsizliği en derininden tatmış biriyim. Çünkü bütün hayatım boyunca ilk sorgu hakimi olarak müfettişlik yapıp binlerce insana “ananın adı, babanın adı nedir?” sorusu ile başlayan incelemeler ve soruşturmalar yapmış olmama, sanık olarak kendimi kah savunmuş, kah şikayetçi ve müdahil olarak davalar açıp kazanmış ya da kaybetmiş olsam da adaletsizlik karşısında duyulan öfkeyi yakından tanıyor, biliyorum… Adliye binalarında avukat, savcı ve hakimler tarafından kullanılan ayrıcalıklı kapılar yerine halka açık kapılardan girip çıktığım, avukat savcı ve hakimlere tahsis edilen ayrıcalıklı tuvaletlerden yararlanamadığım, arkadaşım ya da dostum olan avukatlar sayesinde bazı dava dilekçeleri ya da hukuki danışmalar için para ödememiş olsam da mahkeme veznelerine emekli maaşımdan arttırdığım binlerce lirayı ödemiş biri olarak adaletsizliğin ne büyük bir haksızlık olduğunu iyi biliyorum… O nedenle de, avukatların söylediklerini dinleyip kitaplardan öğrenip önceki dava belgelerini örnek alarak ulaştığım “avukat yarısı” unvanıyla artık kendi dilekçemi yazar, kendi davamı kendim açar ve takip eder hale geldim…

Benim özel yaşamımda deneyimlediğim bu adaletsizlikler dışında ülkenin ve halkın geleceğini etkileyen Gomel Zeytinyağı Skandalı gibi genel ve büyük suçlarda, dava zamanaşımı süreleri dolmuş olsa bile bu tür hukuki yolsuzlukların hukuk tarihini araştırmayı kendine dert edinen hukukçu ve tarihçiler tarafından, tüm belge ve dosyalara ulaşılarak; hatta, davanın taraflarıyla sözlü tarih çalışmaları yapılarak bir örnek olay ya da moda deyimiyle bir “case” boyutunda araştırılıp yayınlanmasını diliyor; böylelikle, benim yarım yamalak ortaya çıkardığım bu hukuk skandalının, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan‘ın çizdiği adalet yolunda yenilerini önlemek amacıyla kayıt altına alınıp hatırlanmasını diliyorum.

Tüm toplumcu hukukçuların, tarihçilerin ve onların demokratik meslek örgütlerinin bu tür davaları kendilerine sorun edinip bir an önce işe başlaması dileğiyle… Emin olun ben de sizlere elimden geldiğince yardımcı olur, hukuksuzluğun dünya yüzünden kalkması için gönüllü olarak katkıda bulunmaya çalışır, birlikte sonuca ulaşmaya çalışırım…

İşte o nedenle de İzmir Birinci Sorgu Hakimi Abdullah Vedat Altuna‘nın bundan 59 yıl önce haykırdığı gibi “Adalet istiyorum” diye haykırıp size söz veriyorum…

Yararlanılan Kaynaklar

01) Homel, https://tr.wikipedia.org/wiki/Homel, Gomel, https://en.wikipedia.org/wiki/Gomel

02) Bohor Avram Gomel, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/bohor-avram-gomel–7050290

03) Zeytinyağı skandalı, Ekşi Sözlük, https://eksisozluk.com/zeytinyagi-skandali–7704669

04) Erol Şaşmaz, Gomel Yağ Fabrikası (Bağ Yağları), Darağacı, Konak Merkez, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2028

05) İzmir Kültür Envanteri, https://kulturenvanteri.com/yer/gomel-yag-fabrikasi/#17.1/38.435692/27.157311

06) 19.07.1955 tarih, 4/5559 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, Fon: 30-18-1-2, Kutu: 140, Gömlek: 67, Sıra: 18.

07) “1967 Zeytinyağı Skandalı: Gomel ve Zigna Olayı”, Olmada, 21 Mayıs 2026, https://olmada.com/1967-zeytinyagi-skandali/

08) Taylan Köken, “Taam-müt, Zeytin Hasadı“, https://www.zeytinhasadi.org/taam-m%C3%BCt-taylan-k%C3%B6ken

09) Remzi Cengiz, “Demokrasi İçin Birlik Dayanışma“, https://www.facebook.com/groups/DemBir Day/posts/2563206324015721/

10) Akın Yakan, “Ceza Hâkiminin Beraat veya Mahkûmiyet Kararı, Hukuk Hâkimini Bağlar mı?”, https://akinyakan.av.tr/ceza-hakiminin-beraat-veya-mahkumiyet-karari-hukuk-hakimini-baglar-mi/

01) Uğur Mumcu, Suçlular ve Güçlüler, UMAG Vakfı Yayınları, 29. Baskı, Ekim 1996, İstanbul, Sf.164-165

02) Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik, 1995-İstanbul, sf. 124, 128-129.

03) Agit Cihan, Devrimin Önsözü Deniz Gezmiş, Yeni Dönem Yayıncılık, Mayıs 2010, İstanbul, Sf.76-77

01) Vedat Altuna, “Yahudi soygunculara dur diyecek ses yok mu?”, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, 28 Temmuz 1970, Sayı 26, Sf. 2

02) “Türkiye’yi Kimler Soyuyor, Bir Hakimin İfşaatı”, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, Yıl 1, Sayı 16, 19 Mayıs 1970, , Sf. 6

03) Milletin Sesi: Gomeller Davası Uyumamalı,, Yeniden Milli Mücadele Dergisi, Yıl 2, 13 Temmuz 1971, Sayı 76, Shf. 2

03) Cihan Devrim Avunduk, “Zeytinyağından para kazanmak istiyorsan zeytinyağı satmayacaksın“, Apelasyon Dergisi, Sayı 64, Ağustos 2020, https://apelasyon.com/yazi/64/zeytinyagindan-para-kazanmak-istiyorsan-%E2%80%98zeytinyagi%E2%80%99-satmayacaksin

04) Cihan Devrim Avunduk, “Olan tüketiciye oluyor“, Apelasyon Dergisi, 12 Ağustos 2020, https://apelasyon.com/yazi/65/olan-tuketiciye-oluyor

01) Tayfur Göçmenoğlu, “Eflatun Nuri’nin anısına“, 9 Eylül Gazetesi, 03.10.2017, https://www.dokuzeylul.com/eflatun-nurinin-anisina

02) Yusuf Besalel, “Cumhuriyet tarihinde Yahudiler ve meslekleri“, Bianet Gazetesi, 04 Ağustos 2014, https://bianet.org/yazi/cumhuriyet-tarihinde-yahudiler-ve-meslekleri-157563

03) “Altuna’nın kaderi”, Van Bölge Gazetesi, 01.05.2017, https://www.bolgegazetesivan.com/altunanin-kaderi

04) Nuri Nencan, “Yağ Skandalları“, Haber Türk Gazetesi, https://www.haberturk.com/yazarlar/nuri-nencan/1179190-yag-skandallari

05) Selahaddin E. Çakırgil, “Necmeddin Erbakan siyasi arenada…“, Fikriyat Gazetesi, 28 Ocak 2020, https://www.fikriyat.com/yazarlar/selahaddin-e-cakirgil/2020/01/28/necmeddin-erbakan-siyas-arenada

06) Dr. Hüseyin Kami Büyüközer, “Helal ve Tayyib Derdi Size Nasıl Hasıl Oldu“, GİMDES, https://www.gimdes.org/helal-ve-tayyib-derdi-sizde-nasil-hasil-oldu.html

07) “Zeytinyağında 32 yıllık lekeyi unutturan başarı”, Hürriyet Gazetesi, 04 Temmuz 1999, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/zeytinyaginda-32-yillik-lekeyi-unutturan-basari-39089358

08) Rıfat Özer, “Zeytin“, Ege’de SonSöz, 06.09.2020, https://www.egedesonsoz.com/zeytin/amp

09) Osman Ayvazoğlu, “Fener Rum Patrikhanesinin İhanet Programı”, Yedi Kıtada Haber Gazetesi, 08.10.2020,

10) “Gomeller” Davası Olmayan Mahkemede, Bizim Anadolu Gazetesi, 22 Ekim 1975

11) “Karışık zeytinyağı ihraç eden Gomeller için de “Tevkif” kararı verildi”, Hürriyet Gazetesi, 27 Kasım 1967,

12) Nedim Atilla, “Zeytinyağındaki sahtekarların geliri kokain kaçakçıları kadar…”, Ege’de SonSöz, 07.02.2016,

13) Şükran Soner, “Zeytinyağı satışları yarı yarıya azaldı“, Cumhuriyet gazetesi, 21 Ağustos 1967

01) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 21, T. 14, B. 52, 24.4.1975, Perşembe, Shf. 656-659, https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t14/c021/cs__14021052.pdf

02) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 29, T. 16, B. 2, 02.11.1976, Salı, Shf. 104-106, http://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t16/c029/cs__16029002.pdf

03) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C. 44, T. 7, B. 3, 9.11.1967 Perşembe, Shf. 49-52, https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t07/c044/cs__07044003.pdf

04) TBMM Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi, C 66, T. 19, B. 102, 17.08.1971, Salı, Sf. 626, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t10/c066/cs__10066102.pdf

02) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 18, Toplantı 2, 174. Birleşim, 07.10.1971 Perşembe, sf. 256, 273-274, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MM__/d03/c018/mm__03018174.pdf

03) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 4, Cilt 14, Toplantı 3, 38. Birleşim, 13.01.1976, Salı, sf. 366-368, www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MM__/d04/c014/mm__04014fih.pdf

04) TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 3, Cilt 13, Toplantı 2, B. 06.04.1971 tarihli 91. Birleşimden 2.6.1971 tarihli 106. Birleşime kadar, sf.21,

İZKA: İzmir’in kalkınmasını planlamak mı; yoksa, hafızayı zorlayarak kentin algısını değiştirmek mi?

Ali Rıza Avcan

Ülke kalkınmasını, 30 Eylül 1960 tarih ve 91 sayılı kanunla kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) eliyle ülke bütününde ve merkezi ölçekte planlamayı sağlayan, bunu yaparken bölgeler arası eşitsizlikleri gidermeyi amaçlayan 20 yıllık başarılı bir planlama uygulaması, -ne yazık ki- 12 Eylül Faşist Cunta Dönemi‘nin altyapısını hazırlayan 24 Ocak 1980 kararlarıyla ortaya çıkan özelleştirmeci neoliberal dönüşüm fırtınası sonucunda DPT‘nin 2011 yılında kapatılması ile son bulmuş, onun yerine tüm bir ülke, İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) adı verilen Avrupa Birliği (AB) şablonlarıyla 26 ayrı bölgeye ayrılmış ve her bir bölgenin başına o bölgeden sorumlu 26 kalkınma ajansı kurulmuştur.

26 Kalkınma Ajansı Bölgesi

Bu kapsamda tüm bir ülke tarihi, coğrafi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geçmişleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan farklılıkları dikkate alınmadan gelişigüzel bir şekilde sanki hepsi aynı özellikteymiş gibi 26 ayrı bölgeye ayrılmış, bu kapsamda kendi içinde bir bütünlüğe sahip olan Ege Bölgesi birbirleriyle ilişkileri gözetilmeksizin üç alt bölgeye (İzmir, Kütahya-Afyonkarahisar-Manisa-Uşak ve Muğla-Aydın-Denizli) ayrılarak eskiden adeta Ege Bölgesi‘nin merkezi olan İzmir‘in Ege Bölgesi ile olan tüm ilişki ve etkileşimi koparılmıştır.

Bu durumu ilk yıllarda hararetle alkışlayan Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) ve İzmir Ticaret Odası (İZTO) gibi değişik sektörleri temsil eden meslek kuruluşlarının baronları geçen zaman içinde hata yaptıklarını anlamaya ve bu konuyu sık sık dile getirmeye başlamış, Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı (EGEV) gibi tüm Ege Bölgesi‘ni ilgilendiren kurumlar sırf bu nedenle iş yapamaz hale gelmiş, Gediz, Bakırçay ve Büyük Menderes gibi nehir havzalarının tek bir otorite eliyle yönetilip çevre sorunlarından arındırılması mümkün olmamıştır.

İzmir ilini oluşturan 30 ilçeyi kapsayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) görev alanı…

Türkiye‘de kurulan ilk kalkınma ajansı sıfatına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), faaliyete geçtiği 2006 sonrasında ülke gerçek ve geleneklerine yabancı kadro ve yöntemlerle İzmir‘i kalkındırmak gibi bir iddia ile yola çıkıp adeta suya yazarcasına üç ayrı bölge planı hazırlayıp bunlara dayanak olan analiz ve araştırmalar yaptığı, asıl kaynağını belediyelerden sağladığı finans gücü ile bazı projeleri desteklediği halde aradan geçen 20 yılın sonunda ilk yıllardaki gayret, heyecan ve çalışkanlığını bir köşeye koyarak; bir anlamda kendi asli görevine verdiği önem ve ağırlığı azaltarak gökdelenlerin üst katlarındaki lüks ofislerde kendisine yeni çalışma alanları, yeni uğraşlar bulmaya başlamış, kentin kalkınmasına verdiği destekten çok kentin geçmişine dair hangi kitabı çıkardığı, hangi toplantıyı yaptığı, hangi sergiyi açtığı ile anılır olmuştur.

Oysa kalkınma ajansları; bağlı olduğu Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın söylemine göre “1 ve 4 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çerçevesinde kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek, kaynakların yerinde ve etkin kullanımını sağlamak ve yerel potansiyeli harekete geçirmek suretiyle Cumhurbaşkanınca belirlenen politikalarla uyumlu olarak bölgesel gelişmeyi hızlandırmak, gelişmenin sürdürülebilirliğini sağlamak, bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik farklarını azaltmak üzere kurulmuşlardır.

Bu doğrultuda, kalkınma ajanslarının temel faaliyetleri:

  • Yerel yönetimlerin plânlama çalışmalarına teknik destek sağlamak,
  • Bölge plân ve programlarının uygulanmasını sağlayıcı faaliyet ve projelere destek olmak; bu kapsamda desteklenen faaliyet ve projelerin uygulama sürecini izlemek, değerlendirmek ve sonuçlarını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bildirmek,
  • Bölge plân ve programlarına uygun olarak bölgenin kırsal ve yerel kalkınma ile ilgili kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunmak ve bu kapsamdaki projelere destek sağlamak,
  • Bölgede kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ve bölge plân ve programları açısından önemli görülen diğer projeleri izlemek,
  • Bölgesel gelişme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek,
  • Bölgesel gelişmeye yönelik ajansa tahsis edilen iç ve dış kaynaklı fonları, bölge plân ve programlarına uygun olarak kullanmak veya kullandırmak,
  • Bölgenin kaynak ve olanaklarını tespit etmeye, ekonomik ve sosyal gelişmeyi hızlandırmaya ve rekabet gücünü artırmaya yönelik araştırmalar yapmak, yaptırmak, başka kişi, kurum ve kuruluşların yaptığı araştırmaları desteklemek,
  • Bölgenin iş ve yatırım imkânlarının, ilgili kuruluşlarla işbirliği halinde ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtımını yapmak veya yaptırmak,
  • Bölge illerinde yatırımcıların, kamu kurum ve kuruluşlarının görev ve yetki alanına giren izin ve ruhsat işlemleri ile diğer idarî iş ve işlemlerini, ilgili mevzuatta belirtilen süre içinde sonuçlandırmak üzere tek elden takip ve koordine etmek,
  • Yönetim, üretim, tanıtım, pazarlama, teknoloji, finansman, örgütlenme ve işgücü eğitimi gibi konularda, ilgili kuruluşlarla işbirliği sağlayarak küçük ve orta ölçekli işletmelerle yeni girişimcileri desteklemek,
  • Türkiye’nin katıldığı ikili veya çok taraflı uluslararası programlara ilişkin faaliyetlerin bölgede tanıtımını yapmak ve bu programlar kapsamında proje geliştirilmesine katkı sağlamak,” (1)

olarak belirlenmiştir.

Bütün bu görevler çerçevesinde, İZKA‘nın ve İZKA dışındaki İstanbul ve Ankara ajanslarının görevli oldukları bölgelerin kalkınıp gelişmesiyle halkın refahının artmasında ne ölçüde etkili olduğu konusunu ele alacak olursak; ajansların kurulduğu günden bu yana üç büyük kentin nereden gelip nereye gittiğini en iyi şekilde 2003 yılında DPT, 2011 yılında Kalkınma Bakanlığı, 2017 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanıp kısa adıyla SEGE olarak anılan 2003, 2011 ve 2017 yıllarına ait “İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması” sonuçlarında görürüz:

Kalkınma ajansları sonrasında İstanbul, Ankara ve İzmir’in gelişmişlik endekslerindeki ciddi düşüşler..

Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, bölgesel kalkınmayı sağlayacağı iddiasıyla 2006 yılından itibaren kurulmaya başlanan kalkınma ajanslarının her biri ayrı bir istatistiki bölge birimi olan İstanbul, Ankara ve İzmir açısından pek hayırlı olmamış, gelişmişlik düzeyi açısından ülkenin ilk üç gelişmiş ilindeki gelişmişlik düzeyleri 2003 yılına göre artacağına azalmıştır.

Diğer yandan tabii ki ajansın bu 20 yıllık faaliyetini değerlendirirken 2016’dan başlayıp 2023’e kadar devam eden 8 yıllık bir dönemde İZKA içindeki FETÖ örgütlenmesi nedeniyle doktoralı genel sekreterin görevden alınıp mahkum edilmesini, birçok görevlinin KHK‘lerle görevden uzaklaştırılmış olmasını, danışma kurulunun dağıtılmasını, ajans içinde FETÖ operasyonlarıyla soruşturmalarının yapıldığını ve bu süre içinde İZKA‘nın fiilen çalışamaz hale geldiğini de unutmamak gerekir. (3)

İZKA gelirlerinin % 60’ını belediyeler karşılıyor…

İZKA‘nın 2008-2025 dönemine ait gelir-gider bütçeleriyle kesin hesapları ve faaliyet raporlarını incelediğimizde, bu 18 yıllık sürede tahsil edilen toplam 1.326.493.961,06 kuruşluk gelirin İzmir‘in kalkınmasını planlayıp izlemek, ölçmek ve değerlendirmek açısından son derece yetersiz olduğunu; ayrıca, bu gelirin %50 ila % 60 arasında değişen büyük bir diliminin aslında merkezi yönetimden değil İzmir belediyelerinden gelen paylardan oluştuğunu, merkezi yönetimle meslek odalarından gelen payların ise son derece yetersiz olduğunu görür; böylelikle, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu geliri kullanarak verdiği maddi destekler açısından başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını; özel sektörle ve yerel yönetimlerin İZKA tarafından hazırlanan her türlü plan, program, strateji, analiz ve araştırmayı pek de dikkate almadığını anlarız.

Her beş yılda bir hazırladığı bölge kalkınma planının hazırlık sonrasındaki uygulamasını izleyip ölçmesi ve değerlendirmesi gereken İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu çalışmaları yapmadığı yayınladığı faaliyet raporlarından anlaşıldığı için, hazırladığı planın bölge kalkınmasındaki yer ve etkisiyle İzmirlinin refahının artmasında, kentin yurtiçi ve dışı rakipleri karşısındaki yerinin güçlenmesinde, istihdam, işsizlik, yoksulluk ve çevre sorunları gibi toplumsal sorunların çözümlenmesinde ne ölçüde katkıda bulunduğu ile hazırlanan bölge planlarıyla diğer politika, strateji, plan, program, araştırma ve analizlerin özel sektör ve yerel yönetimler tarafından ne ölçüde dikkate alındığı ya da onların girişimlerine ne ölçüde yön verdiği belirlenerek bunlarla ilgili bilgilerin kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), mevzuatla belirlenen temel faaliyetleri çerçevesinde bütün bu görevleri yapması gerektiği halde yapmayıp 2019 yılından başlayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu amaçla kurduğu Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)‘la işbirliği yapmak yerine adeta onun önüne geçip onun görevini yaparcasına arkeoloji, tarih, kültür ve sanat gibi konularda konferanslar, sempozyumlar, sergiler düzenlemeye başlamış, “Hafıza İzmir” adını verdiği çalışma alanı çerçevesinde kentin tarihi ile hafızasını ele alan yayınlar yapmaya başlamıştır.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) İzmir Hafıza Atölyesi konusunda birlikte çalışma kararı alıyorlar…

İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle 20 yaşını dolduran İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir‘in kalkınıp gelişmesini sağlayacak onca görevi varken yedi yılı kapsayan 2019-2026 faaliyet döneminde kentin kalkınıp gelişmesi ile ilgisi olmayan 20 tarih araştırmasını yayınlamayı, bu yaparken de BASİFED, Türkerler İnşaat, İzmir Ticaret Odası, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi kurumlardan sponsorluk katkısı almayı adeta kendisinin ilk işi olarak kabul etmiş ve bu durum şu an itibariyle öyle bir noktaya gelmiştir ki, bu kentte bu işi yapması temel görevi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü son yıllarda tek bir ulusal ya da uluslararası projeyi hayata geçirmeyip tek bir ciddi yayın yapmazken “yeni ve güncel standartlara uygun bir arşiv yazılımı” sağlamak amacıyla İZKA‘nın kapısını çalmak zorunda kalmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü ile birlikte yapılan tek işbirliği ise, İZKA‘nın yayın ilkeleri arasında “…daha önce herhangi bir yayınevi tarafından kitap olarak basılmamış olmak kaydıyla” şeklinde bir ilke kararı olduğu halde Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel‘in 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmış olan “İzmir Fikir ve Sanat İnsanları (1850-1950)” isimli kitabının bu yayın kuralına aykırı olarak 2025 yılında ikinci bir yayınevi olarak basılması suretiyle gerçekleşmiştir.

2000’de Kültür Bakanlığı tarafından basılan aynı kitap 2025’de İZKA tarafından yeniden basılmış…

Kentin tarihine ve hafızasına yönelik araştırma ve yayınlar yapmak tabii ki biz araştırmacılar açısından arzulanıp memnuniyetle karşılanan çalışmalar olmakla birlikte; bu kentte faaliyette bulunan tüm resmi, özel, sivil kurum ve kuruluşlar arasında asıl görevi kentin geçmişini araştırıp bunu belgeleyip arşivleyecek kurumlar; örneğin, biraz önce de belirttiğim gibi APİKAM ya da üniversiteler varken ilk görevi kent ile ilgili kalkınma dinamiklerini planlayıp izlemek ve denetlemek olan bir kuruluşun, İzmir açısından çok önemli bu görevi bir köşeye bırakarak adeta yöneticilerin kişisel merak ve ilgilerini tatmin edercesine bir tarih kurumuna dönüşmesi yadırganacak bir tutum olarak kabul edilmelidir.

İZKA, “Hafıza İzmir“ adını verdiği tema çerçevesinde yürüttüğü bu çalışmaları, AKP iktidarı tarafından 2010 yılında kurulan ve 2017 yılında İzmir Valiliği ile Türk Tarih Kurumu tarafından ortaya atılan İzmir‘in 25 Mart 1081 tarihinde Orta Asya bozkırlarından çıkıp gelen kara yağız Türkmen beyi Çaka Bey tarafından fethedildiği iddiasını, yaptığı araştırma ve yayınlarla destekleyen İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi ile birlikte yapmaya çaba göstermekte, bu amaçla Mart 2025’de söz konusu üniversite ile “Hafıza İzmir Atölyesi” isimli atölye çalışmasının başlatılması için protokoller imzalamaktadır.. (4)

Evet, böylelikle anlaşılmaktadır ki; 2006 yılında İzmir‘in kalkınıp gelişmesi konusunda görevlendirilmekle birlikte geldiğimiz 20 yılın sonunda bu alanda başarılı olamadığı bilinen bir ajans, üst yönetiminde yer alan Birlik Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve MÜSİAD gibi örgütlerle birlikte adeta kendilerini inandırmak istercesine Çaka Bey efsanesinin peşinden gitmekte, bu çerçevede İzmir‘in kent tarihi ve hafızasında yer alan kişi ve kurumları seçerek kamuoyu oluşturmaya başlamış; böylelikle Dr. Yasin Kayış ve Eyüp Şahin gibi emekli polis ve öğretmenlere, Ali Birinci gibi Türk Tarih Kurumu‘nun eski başkanlarına, Ömer Faruk Şerifoğlu gibi Zaman Gazetesi‘nin kültür sayfasından sorumlu sanat tarihçilerine, Enver Olgunsoy gibi iş insanlarına, Serhat Başar gibi belediye memurlarına kendi bilgi ve uzmanlık alanları dışında araştırma ve yayınlar yaptırarak ya da Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel gibi isimlere kendi koyduğu yayın kurallarını çiğneyerek ikinci bir kez yayın imkanı vermek suretiyle gelir temin etmenin yolunu bulmuştur.

Bütün bunları yaparken devamlı aynı isimlerle onların öğrencilerine büyük bütçeler ayırarak yürütülen tarih/hafıza projelerinin, kapsadığı sekiz antik yerleşim itibariyle hazırlandığı anlaşılan “İzmir Zaman Makinesi” (https://izmirtimemachine.com/) isimli dijital haritalama çalışmasının, 15, 16 ve 17 Mayıs 2026 tarihleri itibariyle aktif olmadığı görülen “İzmir Kent Kimliği Dijital Arşivi”nin (www.izmirkentkimligiarsivi.com) ve İZKA kültür yayınlarının künyesinde yazılı olan yasaklamaya rağmen müellifleri tarafından sahaflarda ya da müzayedelerde satılıyor olmasının İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin yükselmesi açısından nasıl bir fayda sağlayacağı hususunun dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır.

“Öteki/İzmir” sergisi ile ilgili iki ayrı kartın önlü arkalı yüzleri… Ne yazık ki, sergide fotoğrafları sergilenen sanatçıın adıyla ilgili tek bir bilgi yok!

Tarihi kayıtlara göre 1895’de Halifi Politi‘ye ait şarap fabrikasının faaliyette olduğu Havra Sokak‘taki tarihi “Politi Şaraphanesi“nin 2023-2024 döneminde TARKEM tarafından yürütülen restorasyonu sırasında binanın kültürel kimliğini; yani, hafızasını yok etmek amacıyla, o dönemdeki tüm uyarılarımıza rağmen daha sonraları kullanılan “Tarihi Akın Pasajı” adının kullanıldığını hatırlayacak olursak; 20 Nisan-20 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu tarihi mekanda “Hafıza İzmir” temalı “Öteki İzmir” adıyla bir fotoğraf sergisi düzenleyen İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın yapının gerçek kimliğine duyacağı saygı nedeniyle sergi ile ilgili tüm duyuru, afiş, davetiye ve diğer belgelerde “Politi Şaraphanesi” adını kullanacağını ummak iyi niyetli bir beklentiydi.

İyi niyetli beklentim bu şekilde olmakla birlikte; söz konusu sergiyi gezdiğim gün Havra Sokağı‘ndaki gürültücü kalabalığın arasından sıyrılıp sokağa bakan kapıyı açarak içeri girdiğimde genç bir müzeci arkadaşa teslim edilen sergiyle ilgili -tüm örnekleri yukarıdaki fotoğraflarda görülen- basılı belgelerde mekân adının “Tarihi Akın Pasajı” olarak yazıldığını, İZKA gibi kentin hafızasına önem verdiğini söyleyen resmi bir kurum ait serginin, bu serginin İzmir hafızasında yer etmesini sağlayacak olan sergi kataloğuna sahip olmadığını ve asıl önemlisi, “Tarihi Akın Pasajı” adının yazılı olduğu tüm basılı belgelerde sanata ve sanatçıya saygının gereği olarak içeride fotoğrafları sergilenen fotoğraf sanatçısı Emin Araç‘ın isminin yazılmadığını gördüm.

Ardından durup bütün bu gördüklerimi düşünmeye başladığımda ise;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın İzmir’in kalkınması işle ilgili asıl görev ve faaliyetleri dışında kalıp 2019’den sonra başlattığı kültür yayıncılığı ile 2025 yılından sonra geliştirdiği “Hafıza İzmir” temalı çalışmalara baktığımızda işin özünde yaptığı ya da yapmaya çalıştığı işi ciddiye alma gibi kurumsal bir tutumla demokratik ve katılımcı bir yönetim anlayışının olmayışı nedeniyle kentin hafızası ile ilgili en ufacık bir sergi organizasyonunda bile söylemle eylem arasındaki farklılıkları yakalamanın kolay olduğunu fark ettim.

Diğer yandan, toplumsal hafızanın unutulan ya da unutturulan yanlarını sadece araştırma ve yayınlar yaparak hatırlamanın yeterli olmadığını, bu tür çalışmalarla elde edilen bilgi ve anıların demokratik bir ortamda öğrenilip yaygınlaşması ve geniş toplum kesimlerince sahiplenilmesi gerektiğini düşünmeye başladım.

Ama böylesi bir çalışmayı layıkıyla yapmaya kalktığımızda ise yaşadığımız kent, bırakın hafızayı canlandırmak, onun yok edilmek ya da yeniden şekillendirilmek istendiği, bunun üzerine yeni yeni öykülerin yazıldığı, örneğin fethedilmiş olması uygun görüldüğü için gavurluğu yerine fetih ile kazanılmış bir Türk-İslam kenti olarak nitelenecek bir yerdi…

Çünkü onlara göre hafıza iyi şeyleri hatırlayıp kötü şeyleri unutmalıdır! Örneğin 1923 sonrasında “gavur İzmir” sıfatının yeniden şekillendirilmek istendiği toplumsal bir ortamda tüm cadde, sokak ve mahalle isimlerinin neden numaralandırıldığını, zorla ya da gönüllü olarak gidenlerin geride bıraktıklarının bir çırpıda emval-i metruke adıyla kimler tarafından kapışılıp paylaşıldığını, mezarlık ve ibadethanelerin neden bir çırpıda yok edilip görünmez kılındığını bilmek, bu konuların ayrıntılarını hatırlamak tehlikeliydi!

Çünkü hafızasını büyük ölçüde yitirmiş böylesi bir kentte, 5-6 Eylül olaylarının, 1967’de yaşanan Gomel skandalının, 2000’li yılların başında özelleştirilip haraç mezat satılan Sümerbank ve TEKEL‘i hatırlamanın ne ölçüde tehlikeli olduğu biliniyor, işte o nedenle yeniden restore edilen tarihi Tekel Sigara Fabrikası‘na bile “Kültür Sanat Fabrikası” adıyla yeni bir elbise biçiliyordu…

Kısacası bu kentin hafızası ile oynamak kimilerine göre tehlikeli, riskli bir konuydu… İşte o nedenle bu konu iktidarın emrindeki bir kalkınma ajansı ve üniversite eliyle kontrol altında tutulmalı, hafızanın nerede başlayıp nerede biteceği baştan bilinmeli, örneğin İzmir Alsancak Limanı‘nın satılacağı günlerde Pandora’nın Kutusu açılmamalıydı…

Aksi takdirde, İZKA yetkililerinin 2025 yılında eski Darağaç, yeni Umurbey mahallesi fabrikalarında çalışmış olanların kolektif hafızasını “emeğin miras hakkı” boyutunda ortaya çıkarıp toplumsal ilişkiler ağı sayesinde canlandırmayı hedeflediğimiz araştırma projesine ilk başta olumlu yaklaşıp birlikte çalışma önerisinde bulunmalarına rağmen proje çıktıları itibariyle özelleştirilecek Alsancak Limanı konusunda ne diyeceğimizi bilemedikleri ve bizim söyleyeceklerimizin kendi özelleştirmeci politikaları ile çelişeceğini sezmeleri üzerine bir süre sonra “bu çalışma bizim önceliklerimiz arasında bulunmuyor” gerekçesiyle bizimle birlikte çalışma fikrinden vazgeçtiklerinde yaşadığımız gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz…

“Karayağız Türkmen Beyi Çaka Bey” ve triumvira….

Çünkü merkezi iktidarının bir taşra kuruluşu olan İZKA açısından, temsil ettiği AKP iktidarının çıkarları dikkate alındığında “Hafıza İzmir“in de bir sınırı vardır ve bu sınırları zorlayan araştırma ve yayınlar hiçbir şekilde desteklenemez!

İşte o nedenle tüm mevzuat hükümleri İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin artması için İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na görevler verip onları yerine getirilmesini bekliyorsa da, Türk Tarih Kurumu (TTK), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi iktidarın ideolojik üstyapı kurumlarının hep birlikte fethedilmiş bir İzmir algısı ya da tasavvuru yaratması iktidar açısından daha da önemlidir… İşte o nedenle de İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) hafıza ile ilgili tehlikeli sularda bırakın İzmir‘e yeni bir kimlik, yeni bir elbise biçsin ve bunun farkında olanlarla olmayanlar onun bu misyonuna yardımcı olsunlar…

İşte bütün bu nedenlerle ve sonuç olarak;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) yasal olarak görevi olmayan ve İzmir açısından herhangi bir önceliği bulunmayan kültür yayıncılığı yerine bir an önce sağlıklı, doğru, etkili ve sonuç alıcı bölge planlarının hazırlanması, izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi ile temel faaliyetlerine ağırlık vererek İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refahının artması için çalışmalı, bunun için çaba harcamalıdır derim…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

İZKA hakkında daha önce yazdıklarım: https://kentstratejileri.com/2020/10/09/dokum-dokum-dokulen-bir-ajans-izmir-kalkinma-ajansi/

(1) Kalkınma Ajansları, https://www.sanayi.gov.tr/bolgesel-kalkinma-faaliyetleri/kurumsal-yapilar/01129b

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü’nün İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği’ne hitaplı 07.07.2025 tarih, E-41204635-622.99-2596313 sayılı yazısı.

(3) Ahmet Bayram, “Firari FETÖ hükümlüsü eski İZKA Genel Sekreteri Can, Manisa’da yakalandı“, Anadolu Ajansı, 7.8. 2023, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/firari-feto-hukumlusu-eski-izka-genel-sekreteri-can-manisada-yakalandi/2963139

(4) “İZKA’dan İKÇÜ’ye ‘Hafıza İzmir Atölyesi’, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) arasında, “Hafıza İzmir Atölyesi” kurulumuna ilişkin iş birliği protokolü imzalandı“, 7 Mart 2025, https://ikcu.edu.tr/Haber/17992/i-zka-dan-i-kc-u-ye-hafiza-i-zmir-ato-lyesi, https://izka.org.tr/hafiza-izmir-atolyesi-imza-toreni-gerceklestirildi/, https://ikcu.edu.tr/Haber/18189/ikcu-den-kulturel-mirasin-korunmasina-katki-hafiza-izmir-atolyesi-basliyor

Kütüphane mi; yoksa, etüt merkezi mi?

Ali Rıza Avcan

Ülkemiz arkeolojisinin duayeni rahmetli Ekrem Akurgal‘a göre uygarlığın merkezi olup nüfusu Helenistik dönemde 100.000’e dayanan antik Smyrna kenti, 20 bin kişilik tiyatrosu, 12.000-14.000 parşömen ruloyu (kitabı) barındıran Ephesus‘daki Celcius, 16 kitap rafına sahip Sultanhisar‘daki Nysa Akharaka ve İskenderiye Kütüphanesi ile rekabet eden dört büyük odalı Bergama kraliyet kütüphaneleri ile tanınmasına rağmen; bugünkü 4,5 milyonluk devasa nüfusuna göre kültür ve sanat altyapısı açısından geri kalmış, sağda solda yapılanların da da artan nüfusa göre yetersiz kaldığı ve iyi yönetilmediği; ayrıca, yapımı kolay olduğu için çoğu kez kapalı salonlardan çok açık yazlık amfitiyatrolara sahip bir kent…

Sultanhisar, Nysa, Akharaga Kütüphanesi…

Bu durumu İzmir tiyatrolarını ele aldığımız 12 Ağustos 2024 tarihli ve “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri” başlıklı yazıda dile getirmeye çalışmış, 2023 yılı TÜİK verilerine göre İzmir‘de 64 tiyatro salonu varken aşağı yukarı aynı nüfusa sahip Atina‘da bu sayının 2,5 kat fazlasıyla 152 olduğunu belirtmiştik. (1)

Bu yazıyı yazmadan önce yaptığımız araştırmalarda ise 5 milyon 700 bin nüfusa sahip Barcelona’da 40 halk kütüphanesine ek olarak 200’den fazla belediye kütüphanesi ve 13 gezici kütüphane olduğunu, 3 milyon 638 bin nüfusa sahip Atina’da ise 71 adet belediye kütüphanesi olduğunu öğrendik. (2)(3)

Tiyatro salonu ve izleyicisi açısından yaptığımız bu kıyaslama elbette ki diğer kültür ve sanat etkinlikleriyle bilimsel çalışmalar açısından da geçerliydi…Sinema ve konser salonları, kütüphaneler açısından da aynı durum söz konusuydu…

İzmir’deki halk kütüphaneleriyle üniversite, belediye ve özel kütüphaneleri dile getirdiğimiz 14 Mart 2017 tarihli ve “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…” başlıklı bir başka yazımızda ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın 2012 yılı verilerine göre okullardaki kütüphaneler dışındaki toplam kütüphane sayısının 70’e ulaştığını, bunun 38’inin halk kütüphanelerine ait olduğunu, kütüphanelerden yararlananların sayısının ise 2011 yılı itibariyle 303.094’e ulaştığını belitmişiz. (4)

Ve aradan, kütüphanelerle ilgili bütün bu sayıların artan nüfusa göre daha da arttığı koskocaman bir 9 yıl daha geçmiş durumda…. Geçmiş olmasına geçmiş; ama, bu arada konu ile ilgili resmi istatistikleri hazırlayıp kamuoyu ile paylaşması gereken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi resmi kurum ve kuruluşların İzmir‘deki tüm kütüphanelerle ilgili verileri bir arada gösteren istatistikleri hazırlamadıklarını, kamuoyunu bu konuda aydınlatmadıklarını görüyoruz…

Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hazırladığı resmi istatistiklerde sadece halk kütüphaneleriyle eğitim kurumlarına ait kütüphanelerle ilgili verileri belirtirken üniversitelere, belediyelere, vakıf, sendika, dernek gibi resmi, özel ve sivil kurumlara ait kütüphanelerle ilgili verileri vermiyor. Daha önceki yıllarda her bir üniversite kütüphanesi ile ilgili verileri derleyip paylaşan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) artık bundan böyle bu bilgileri kamuoyu ile paylaşmıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı sadece halk kütüphaneleriyle ilgili istatistikleri düzenliyor, bölge planını hazırlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) bu plan için hazırladığı mevcut durum analizinde bile sadece halk kütüphaneleriyle ilgili verileri kullanıyor. Belediyeler ise kendi kütüphaneleriyle ilgili verileri, işlerine yarayacak bazı bilgileri aradan cımbızlayarak sadece reklam amacıyla kullanıyor. İşte tam da bu durumda kimsenin aklına, İzmir‘deki bütün kütüphanelerle ilgili bilgileri bir araya getirip mevcut durumu görmek, bu rakamları İzmir‘in geleneksel rakibi olan Atina, Marsilya ve Barcelona gibi kentlerdeki kütüphanelerle mukayese ederek bu konuda bir yol haritası hazırlamak gelmiyor, hiçbir kurum ya da kuruluş böylesi bir plan ve programı hazırlamayı yapmayı düşünmüyor.

Varsa yoksa şurada şu kütüphaneyi, burada bu kütüphaneyi açtık diyerek ya da en büyüğünün kendisine ait olduğunu iddia ederek elde herhangi bir plan, program olmadan kendi reklamlarını yapmaya çalışıyorlar…

Hem de gelecekte nerede, ne büyüklükte bir kütüphane açacaklarını ve bu kütüphaneleri nasıl daha iyi yönetebileceklerini bilmedikleri böylesi bir ortamda kamu yöneticilerinin, belediye başkanlarının kendi koltuklarını korumak için insanların gözünün içine baka baka yalan söylediklerine tanık oluyoruz…

İçinde 170.000.000 basılı ve elektronik kitapla süreli yayın bulunduran British Library….

Gelelim doğru ve geçerli istatistiki bilgilerine sahip olmadığımız kütüphaneleri kendi içlerinde kime ait olduklarına ve hangi kurum ya da kuruluş tarafından yönetildiklerine göre altı gruba ayırabiliriz:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)‘nun 2024 yılı verilerine göre İzmir‘in 30 ilçesinden Güzelbahçe hariç olmak üzere 29 ilçesinde bulunan toplam 44 halk kütüphanesindeki kitap sayısı 673.226, yararlanan kişi sayısı 883.147, kayıtlı üye sayısı da 285.197 olup; bunların en büyüğü İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi‘ndeki kitap sayısı 65.942, okuyucu sayısı 123.348, üye sayısı 60.486 ve ödünç alınan materyal sayısı da 36.474’tür.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2024 yılı verilerine göre;

a) Resmi okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.611.963 kitap, 8.394 süreli yayın, 1.144 CD, 644 DVD, 7.069 afiş, atlas, harita vb., 208 bilgisayar, 54 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 289 zeka oyunu,

b) Özel okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.171.923 kitap, 9.243 süreli yayın, 12.089 CD, 6.360 DVD, 9.110 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar, 1 etkileşimli tahta, 20 zeka oyunu,

c) Özel kurslarda 401 kütüphane, bu kütüphanelerde 35.954 kitap, 1.700 adet süreli yayın, 1.640 CD, 677 DVD, 1.271 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar olmak üzere;

Toplam 1.784 kütüphane, bu kütüphanelerde 2.819.840 kitap, 19.337 süreli yayın, 14.873 CD, 7.681 DVD, 17.450 afiş, atlas, harita vb., 212 bilgisayar, 55 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 309 zeka oyunu bulunmaktadır.

İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi…

Bakanlık, genel müdürlük, yargı ve denetim kurumları, bağımsız kuruluşlar, başkanlıklar gibi merkezi yönetim kurum ve kuruluşlarının İzmir il birimlerindeki kütüphanelere; örneğin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na ya da İzmir Liman Başkanlığı‘na veya TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait hiçbir istatistiki veri bulunmamakta ya da bulunmasına rağmen yayınlanmamaktadır.

İzmir‘deki Ege, Dokuz Eylül, İzmir Katip Çelebi, İzmir Demokrasi, İzmir Yüksek Teknoloji, İzmir Bakırçay üniversiteleri gibi devlet üniversiteleriyle İzmir Ekonomi, Yaşar, Tınaztepe ve İzmir Konak Meslek Yüksekokulu gibi özel vakıf üniversitelerine ait kütüphanelere ait kütüphanelerin istatistikleri -ne yazık ki- bulunmamakta ya da bulunsa dahi kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Ancak İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Birimi Sorumlusu sayın Mehmet Erken‘in, Tınaztepe Üniversitesi haricindeki diğer (8) sekiz üniversitenin 2025 yılı faaliyet raporlarını dikkate alarak düzenlediği bilgi notunu dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablo sayesinde İzmir’de bulunan 6 devlet, 2 özel üniversitenin sahip olduğu basılı kitap, dergi ve tez sayısı ile elektronik kitap, dergi, tez, multimedya materyali, veri tabanı ve kullanıcı sayılarını öğrenmemiz mümkün olmaktadır.

Ancak tabloyu daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde merkezi olarak Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK)‘na bağlı olmasına rağmen üniversitelerin kütüphane istatistikleri konusunda tanımlar ve kavramlar konusunda bir standart oluşturmadığını, çoğu üniversitenin kütüphaneleri ile ilgili olarak olarak farklı kavram ve tanımları kullandığı, bu sakıncayı ortadan kaldırmak için doğru, güvenilir ve geçerli merkezi bir veri seti oluşturmadığı görülecektir. (5)

Yeni açılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi: Kültürpark Hasan Ali Yücel Kütüphanesi

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri setinde (6) “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri” ve “Kütüphaneler” başlığıyla iki ayrı sayfa bulunmakla birlikte bu bölümlerde sadece ilçe belediyeleriyle halk kütüphanelerine ait isimlerle adres bilgileri yazılı olduğundan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait temel verileri öğrenmek mümkün olmamaktadır.

2025 yılı sonunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından çıkarılan 2025 Yılı Bülteni (7) sadece (9) (Kent kütüphanesi, Şato Kütüphanesi, adı daha önce Buca Yahya Kemal Beyatlı Kütüphanesi olan Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi, Konak Metro Kütüphanesi, Işılay Saygın Çocuk Kütüphanesi, Menemen Gençlik Kütüphanesi, Kültür 68 Kütüphanesi, İlber Ortaylı Kütüphanesi, Araştırma Kütüphanesi) kütüphane ile (2) gezici kütüphanenin adresleri, bu kütüphanelerin çalışma saatlerinin verilmesiyle yetinilmekte, kütüphanelerdeki kitap, elektronik kitap ve malzeme sayılarıyla okuyucu, üye ve emanet verilen kitap ve malzeme sayıları verilmemektedir.

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha sonraki tarihlerde düzenlemekle birlikte 5 Nisan 2026 tarihinde açılan Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ni bu açıklamaya dahil etmediği anlaşılan “Kütüphanelerimiz” başlıklı bilgi notu ve kütüphanelerin açıldığı tarihlerdeki belediye ve gazete haberlerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 1 Mayıs 2026 tarihi itibariyle 2 gezici kütüphaneye ek olarak toplam 10 adet sabit kütüphaneye sahip olduğunu, hem belediye hem de gazete haberlerinden bazı kütüphanelerdeki Türkçe ve İngilizce kitap sayılarıyla elektronik kitap, dergi ve sesli kitap sayılarını, bu arada Buca Yıkıkkemer‘deki kütüphanenin adından Yahya Kemal Bayatlı isminin kaldırılarak yerine “Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi” adının verildiğini görerek elde ettiğimiz bu bilgi kırıntıları çerçevesinde aşağıdaki tabloyu düzenleyebildim.

Ancak bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Burhan Özfatura döneminde 1’i, Aziz Kocaoğlu döneminde 1’i, Tunç Soyer döneminde 4’ü, son belediye başkanı Cemil Tugay döneminde de şu ana kadar 4’ü açılmış olan bu kütüphanelerden yararlanan okuyucu sayılarıyla üye olanlara ve ödünç alınan malzemelere ait sayıların; yani, büyük harcamalarla kütüphane olarak düzenlenen mekanların gerçekten kütüphane mi, yoksa çoğu kez görüp tanık olduğumuz gibi öğrencilerin ders çalışma yeri olarak mı kullanıldığını öğrenmemiz mümkün olmadı.

Ayrıca kütüphaneleri İzmir’in sadece Konak, Buca ve Menemen ilçelerinde yoğunlaşıp, diğer 27 ilçeyi gezici kütüphanelerle idare etme dışında bu kütüphanelerdeki 66.893 düzeyindeki toplam kitap sayısının İzmir Atatürk İl Kütüphanesi’ndeki (65.942) kitaplar kadar olması da bu kütüphanelerin coğrafi dağılımındaki eşitsizlik kadar bilginin kent içindeki dağılım ve paylaşımındaki diğer bir adaletsizlikle yetersizliği göstermesi açısından son derece anlamlıdır diye düşünüyorum. Örneğin Kültürpark‘ın ortasında birbirinden 50 metre uzaklıktaki iki ayrı mekana birbirlerinden hiçbir farkı olmaksızın 20.000 iki ayrı kütüphane açmak yerine bu kütüphanelerden biri niye Bergama‘ya, diğeri de niye Selçuk‘a ya da belediye kütüphanesinin bulunmadığı bir ilçeye yapılmadı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi kütüphanelerini hem sahip oldukları malzemeler hem de kütüphane yatırımlarının adil bir şekilde kent içine dağıtılmaması nedeniyle yetersiz; hatta kötü buluyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ilçe belediyelerine ait kütüphaneler konusu ise daha karmaşık ve anlaşılmazdır. Bu karmaşık ve sorunlu durum, 9-10 Mayıs 2025 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) tarafından düzenlenen “Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri”nde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Kütüphanecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya tarafından sunulan “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti” başlıklı sunum dosyasındaki ayrıntılı bilgilerle ortaya konulmuştur. (8)

Bu tür kütüphanelerin en önemlisi ve bilineni 2009 yılı itibariyle 670.000 adet kitap, 4.800 adet dergi ve 7.400 adet gazeteyi barındırdığı söylenen Milli Kütüphane Vakfı‘nın yönetiminde yetersiz hizmetler veren İzmir Milli Kütüphanesi‘dir. Bu tür kütüphanelerin diğer bir örneği de TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nin, bir zamanlar birlikte çalışma onuruna kavuştuğum Prof. Dr. Gürhan Tümer adına oluşturduğu kütüphane olup İzmir‘de bu tür kütüphanelerden kaç adet olduğu ve her birinin özellikleri -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bütün bu inceleme ve araştırmalar sonucunda vardığımız nokta ise İzmir‘deki tüm kütüphanelerin sayısı ile bu kütüphanelerdeki basılı ve elektronik yayınlarla diğer malzemelerin; ayrıca bu kütüphanelerden yararlanan insanların sayısı ile üye sayılarının ve ödünç alınan yayın ya da malzeme sayısının kesin olarak bilinmediği, bu konuda ne İzmir Valiliği ne de İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İzmir‘in her alandaki kalkınmasını planlayıp programlaması için kurulan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından güvenilir ve geçerli bir istatistiğin kamuoyu ile paylaşılmadığı gerçeğidir.

Ancak temel anlamda bilinen bir gerçek vardır ki; o da İzmir‘de kapladığı alan, barındırdığı basılı ve elektronik yayın, sahip olduğu malzeme, üye yaptığı kişi, çalıştırdığı kütüphane görevlisi sayısı itibariyle en büyük olan kütüphaneler sırasıyla Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphaneleri ile İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi olduğu gerçeğidir.

Bir belediye başkanı düşünün ki, yönettiği 10 ayrı kütüphanedeki toplam kitap sayısı, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü tarafından yönetilen tek bir kütüphanedeki; İzmir Atatürk İlk Halk Kütüphanesi‘ndeki kitapların sayısına denk gelsin, üniversite kütüphanelerindeki ya da İzmir Milli Kütüphanesi‘ndeki kitap sayılarının yanına bile yaklaşamasın, mekan büyüklüğü açısından da Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphanelerinin büyüklüğüne dahi ulaşamasın ve sonra çıkıp meydana, “Gençler, İzmir’in en büyük kütüphanesini Kültürpark’ta sizler için açtık” desin ve bu ifadeyi Instagram’daki kendi şahsi hesabına taşısın….

Buna en hafif ifadeyle “başkan sen hayal mi görüyorsun?” sorusunu sorarlar, en ağır ifadeyle de “sen bir yalancısın!” derler…

Evet, yalancıdır; çünkü hem kendisine ait hem de diğer resmi kurum ve kuruluşlara ait kütüphanelerle ilgili veriler, bizler bu verileri Atina ya da Barcelona‘daki kütüphane verileri ile kıyaslayıp kültür, sanat ve bilim altyapısı itibariyle ne kadar geride olduğumuzu anlayıp başkalarına anlatmayalım isterler…

Diğer yandan İzmir‘deki kütüphanelerin araştırmacıların, bilim insanlarının, bir konuyu merak edip okumak isteyenlerin mekanı değil, evinde, yurdunda çalışacak yer bulamadığı için gelip buralardan yararlanan öğrenciler tarafından adeta bir etüt merkezi olarak kullanıldığını bilirler…

Geçtiğimiz haftalarda Şato Kütüphanesi‘nde, İlber Ortaylı Kütüphanesi‘nde ve Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ne yaptığım ziyaretler ve kütüphane görevlileriyle yaptığım görüşmeler sonucunda buraların bir kütüphane olarak değil, bir ders çalışma yeri, bir etüt merkezi olarak kullanıldığını gösterdi.

Evet, bu kentte eğitim gören öğrencilerin ders çalışma yeri bulma konusunda büyük bir ihtiyaçları var ve bu ihtiyaç İzmir Milli Kütüphane dahil olmak üzere -ne yazık ki- etüt merkezleri tarafından değil kütüphaneler tarafından karşılanıyor. O nedenle herhangi bir kütüphaneye araştırma yapmak, kütüphane kaynaklarından yararlanmak amacıyla gittiğinizde tüm masaların ders çalışan öğrenciler tarafından işgal edildiğini görüp çalışacak masa bulamıyorsunuz.

Kütüphane dediğin…

O nedenle kentteki tüm resmi, özel ve sivil kuruluşların bir an önce bir araya gelerek kentteki kütüphane ve etüt merkezi ihtiyacını karşılamak amacıyla bir uygulama planı-programı hazırlayarak ve el ele vererek yola koyulmaları gerekiyor…

Ayrıca kütüphane kurmanın sadece kitap ve dergileri alıp raflara dizmek olmadığını bilerek üyelik ve okuma kulüpleri eliyle yakın çevrelerindeki çocukları, gençleri, kadınları ve yetişkinleri örgütlemeleri, okunacak malzeme sayısı ile birlikte okuyucu sayısını da arttırmaları gerekiyor…

Kütüphaneler raflardaki kitapların tozlandığı yerler değil, kitapların sürekli okunduğu ve bilgi yönetimi açısından daha fazlasının talep edildiği, uzmanları tarafından yönetilen yerler olmalıdır…

Özel teşekkür: Bu yazının hazırlanması aşamasında değerli katkılarını aldığım İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Sorumlusu Mehmet Erken‘e teşekkür etmek isterim

……………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Avcan, Ali Rıza, “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri”, Kent Stratejileri Merkezi, 12.08.2024, https://kentstratejileri.com/2024/08/12/izmir-tiyatrosunun-unutulup-dile-getirilmeyen-gercekleri/

(2) https://www.shbarcelona.com/blog/en/libraries/

(3) https://www.xo.gr/dir-az/L/Libraries-Municipal-Libraries/Athens/?lang=en

(4) Avcan, Ali Rıza, “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak“, Kent Stratejileri Merkezi, https://kentstratejileri.com/2017/03/14/daha-saglikli-ortamlarda-kitap-okuyup-ders-calismak/

(5) “Üniversiteler”,

(6) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri https://acikveri.bizizmir.com/dataset/izmir-buyuksehir-belediyesi-kutuphaneleri-bilgileri , Kütüphaneler, https://acikveri.bizizmir.com/dataset/kutuphaneler

(7) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı 2025 Yılı Bülteni,

(8) Akkaya, M. A., “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti“, Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri, 9-10 Mayıs 2025, Powerpoint sunum dosyası, İzmir.

Herkesin hayalindeki sevgili….

Ali Rıza Avcan

Bugün size, 1922’den bu yana kendini İzmir‘de güçlü hisseden her şahıs ve kurumun sahip olmak için birbiriyle didişip mücadele ettiği, devrimci sloganlar atıp uğruna nöbetler tuttuğu, bir zamanlar kentin zengin ve muktedirleri arasındaki rekabetin öznesiyken şimdilerde bir adım daha öteye geçerek özel mülkiyeti kutsayan kapitalist devletin kurumları arasındaki paylaşımın nesnesi haline dönüşen bir yapının,

Kentin hafızasını oluşturan diğer önemli birçok tarihi yapı; özellikle Yıldız Sineması ile Bıçakçı, Mirkelam ve Çakaloğlu hanları kendi haline bırakılırken, 2024’de kamulaştırılmasına karar verilip henüz kamulaştırılmayan Kardıçalı Han yangın ve yağmalarla yok edilirken,

Eski Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılmasıyla ortaya çıkan “Basmane Çukuru“, kamu malı olduğuna bakılmaksızın bizzat belediye başkanınca AKP yönetimindeki TMSF‘ye ikram edilirken,

Kentsel rant uğruna Kemeraltı‘ndaki Kaplanpaşa ya da Salepçioğlu hanları İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nün özelleştirme operasyonu çerçevesinde yıkılıp yok edilirken ses çıkarmayanların,

Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün belediye mülklerine el koymasını mümkün kılan kanun tasarısının görüşülüp kabul edildiği 20 Kasım 2025 tarihli TBMM görüşmelerine CHP‘nin 138 milletvekilinden 86’sının; yani % 62’sinin katılmadığı; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait meslek fabrikası binasının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nce el konulmasına karşı çıkıp timsah gözyaşları döken Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi görevini yerinde ve zamanında yapmayan milletvekillerinin,

Şimdilerde hep bir ağızdan attıkları “Meslek Fabrikası İzmir halkının malıdır” sloganları ve kendilerini “solcu“, “sosyalist“, “devrimci” ya da “demokrat” olarak tanımlayan bazı muhalif gruplarla meslek odalarının CHP‘nin ve onun “pazarlamacı” belediye başkanının peşine takılarak sergiledikleri beraberlik çerçevesinde gelişen mülkiyet odaklı küçük burjuva hareketine konu olan tarihi yapının, kendisi kadar ilginç başka bir hikayesinden söz edeceğim.

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

Ben, bu yapıyı sonradan kondurulan adlarıyla değil; tarihsel kaynaklardan aldığı adıyla, daha doğrusu Osmanlı‘nın İstibdat Dönemi‘ne isabet eden H. 21.06.1323 (23.08.1905) tarihinde II. Abdülhamit‘e başvurarak “mutasarrıf oldukları miri arazi üzerine inşa edecekleri fabrika” için izin isteyen Osmanlı tebaasındaki Nevşehirli (muhtemelen Karaman Rumu) Yovan Tuzakoğlu (Γιουβάν Τουζάκογλου) ve Vasil İstefanadi (Βασίλ Στεφανάδη)’nin adlarını anmak suretiyle “Tuzakoğlu Un Fabrikası” olarak adlandıracağım.

Osmanlı arşivlerine göre Yovan Tuzakoğlu ile Vasil İstefanadi saraydan aldıkları izin üzerine H. 14.04.1324 (07.06.1906) tarihinde ikinci bir dilekçe yazarlar İstanbul‘a…. Bu dilekçelerinde de fabrikalarında kullanılmak üzere Avrupa‘dan getirtecekleri aletler için gümrük resminden istisna edilmelerini talep ederler.

Söz konusu dilekçeye ne şekilde cevap verildiği belli olmamakla birlikte tarihi kayıtlarda 1908’den itibaren fabrikanın çalışmaya başladığı söylenmektedir.

Osmanlı arşiv belgelerine baktığımızda 1906-1922 döneminde Darağaç‘daki bu büyük un fabrikası ile ilgili başka bir belgeye rastlanmamakla birlikte; o tarihlerde “Dakik” adı verilen bu un fabrikalarının 1. Dünya Savaşı sırasında orduya verilen unların arasına daha fazla kazanç elde etme niyetiyle darı karıştırılması üzerine askeriyenin duruma el koyarak fabrikaları kuşatıp faaliyetlerine son verdiğine dair arşiv belgelerine de rastlamaktayız.

Bu çerçevede, 1906-1922 dönemindeki arşiv kayıtlarında bu fabrika ile ilgili herhangi bir belgeye rastlamamakla birlikte; İzmir‘in 9 Eylül 1922’deki kurtuluşundan tam 3 ay 12 gün sonra 21.12.1922 tarihinde düzenlenmiş yeni bir arşiv belgesi karşımıza çıkar. Eski yazıyla kaleme alınmış bu belgenin konusu, arşiv özetinde “3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği“ olarak yazıldığı için bu isteğe ne şekilde bir cevap verildiği hususunu bugün burada sizlerle paylaşarak o tarihlerde emval-i metruke olarak nitelenen bu binanın 1922 sonu itibariyle ilk müşterisinin bir ulusal kahraman olarak ortaya çıkması sizleri hem şaşırtabilir hem de emval-i metruke; yani, sahipsiz olduğu iddia edilen mal ve mülklere ganimet uygulaması ile el konulmasının nasıl bir yağma ve soyguna dönüştüğünü gösterir…

Albay Halil İbrahim Çolak…

Evet, bir “İttihatçı” olarak Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nda büyük yararlıklar gösteren, Karakol Teşkilatı‘nda çalışıp iki suikast düzenleyen, Kuva-yı Seyyare‘nin komutanı olarak Yozgat ve Düzce isyanlarının bastırılmasında başarılı olup 2. İnönü ve Sakarya savaşlarıyla Büyük Taarruz‘da yönettiği süvari fırkası ile zaferler kazanan, 12 Eylül 1922’de albaylığa terfi edilip 14 Eylül 1922’de ikinci kez emekli edilen, komutasındaki süvari fırkası ise 15 Eylül 1922’de lağvedilerek 1. Ordu emrine verilen, 4 Eylül 1922’de Kiraz‘ın, 5 Eylül 1922’de Ödemiş ve Tire‘nin, 7 Eylül 1922’de Torbalı‘nın, 8-16 Eylül 2022 tarihleri arasında da Urla, Seferihisar ve Çeşme‘nin kurtuluşunda önemli görevler yaptığı için bugün Torbalı Kent Müzesi önünde heykeli, Seferihisar‘da büstü bulunan Albay Halil İbrahim Çolak (1880-1944) acaba neden bu fabrikaya talip olmuş ve verdiği dilekçe karşılığında ne gibi bir cevap almıştı?

Kendisine ne zaman, ne şekilde cevap verildiği konusunu ele almadan önce başta Osmanlı ordusu başta olmak üzere birçok orduda geçerli olan fetih geleneklerinden biri olan ve fethedilen bir yerdeki düşmana ait her türlü mal ve canlının, o fethi gerçekleştiren askerler tarafından üç gün süreyle ganimet olarak yağmalanması, bu yağmadan sultana da pay ayrılması geleneğini hatırlamamız gerekiyor. Ayrıca padişahın savaşlara gitmemesi ya da savaşlarda devamlı yenilmesi sonucunda askerlerin yağmanın getirdiği zenginliklerden mahrum kalmaları nedeniyle homurdanmaya başlayıp sultanı savaş açması için sıkıştırıp zorladığı hepimizin bildiği tarihi gerçeklerdir.

Bu çerçevede, Osmanlı ordusunun geleneklerine sahip çıkan, albay Halil İbrahim Çolak gibi isyanları bastırırken köy yakan ya da “sakallı” namıyla ünlü Nureddin Paşa gibi çoğu komutan ve askerin bu gelenekleri unutmadıklarını ve Nureddin Paşa‘nın İzmir‘e ilk giren 1. Ordu komutanı olarak kaçtıkları için boş ve sahipsiz kalan Ermenilere, Rumlara ve diğerlerine ait ev, fabrika, bağ, bahçe, zeytinlik gibi değerlerin işgaline göz yumarak ya da emval-i metruke adı verilen resmi yöntemlerle el konulmasını sağlayarak yağmalattığı, bu çerçevede kentin girişinde her yerden görülüp dikkat çeken büyük bir fabrika binasının da herkesin gönlünde yatan bir savaş ganimeti olarak akılları çeldiği bilinmelidir.

Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın kahramanı, gizli Karakol teşkilatının enteresan elemanı “suikastçi” albay Halil İbrahim Çolak da adeta savaşlar sırasında gösterdiği kahramanlıkların diyetini, bu fabrika binasının kendisine verilmesini isteyerek göstermiştir. Çünkü kendisi ordudan emekli olduğu Balkan savaşları sonrasında Bozüyük‘teki büyük bir kereste fabrikasının sahibi olmuş ve fabrikası işgal döneminde Yunan Ordusu tarafından tahrip edilerek zarar görmüş bir müteşebbis, bir fabrikatördür, ikinci kez emekli edildiği 14.12.1922 sonrasında madalya sahibi bir savaş gazisidir.

“3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği.”

İzmir’in kurtuluşundan çok kısa bir süre sonra Albay Halil İbrahim Çolak tarafından verilen 21.12.1922 tarihli dilekçe ve bu dilekçeye verilen cevapları bugünün diline çevirdiğimizde, Bozüyük‘teki kendisine ait kereste fabrikasında Yunan Ordusu tarafından 310.000 lira değerinde tahribat yapıldığından bahisle o zararın karşılığı olarak Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesini talep ettiği görülmektedir.(1)

Bu dilekçe karşılığında Maliye Vekaleti‘nin gönderdiği cevap yazılarda bu tür sahipsiz taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunun yakında toplanacak uluslararası sulh kongresinde ele alınacağı ve o zamana kadar herhangi bir işlem yapmanın mümkün olmadığı belirtilerek bir anlamda top taca atılmakta; böylelikle, Albay Halil İbrahim Çolak‘ın talebine üstü kapalı bir şekilde olumsuz cevap verildiği görülmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, Bilecik Bozüyük’te Çolak İbrahim Bey’in kereste fabrikasını ziyareti sırasında. (20.05.1926)

Albay Halil İbrahim Çolak ikinci kez emekli edildiği 14 Aralık 1922’nin sonrasında ticari işlerine geri dönerek Bozüyük’te ikinci bir kereste fabrikası daha kurar. 1931 yılına gelindiğinde kurucusu olduğu Bozüyük Kereste Fabrikası, 1.600’a yakın işçinin çalıştığı sektörün önemli işletmelerinden biri hâline gelmiştir. Kendisi ayrıca Cumhuriyet Dönemi‘nin önemli işletmelerinden biri olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın kurucu ortakları arasına katılmıştır.

1927-1943 yılları arasında 4 kez Ertuğrul ve Bilecik milletvekili olarak görev yapan Halil İbrahim Çolak, 64 yaşındayken vefat eder ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’ndaki mezarı daha sonraki yıllarda Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilir.

Albay Halil İbrahim Çolak’ın Torbalı Kent Müzesi önündeki heykeli…

Balkan ve Kurtuluş savaşlarının kahramanı albay Halil İbrahim Çolak‘ın, savaşın hemen bitiminde görüp sahiplenmek istediği Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili ilginç öykümüz burada sonlanmakla birlikte; bu öykünün bugün de başka isim ve kurumlar düzeyinde devam ettiği; böylelikle, ilk sahiplerinin terk etmek zorunda kaldığı bu binanın bugün de farklı “fatihler“in ve “kahramanlar“ın sahipsiz oyuncağı olduğu görülmektedir.

Evet, bir yanda Balkan ve Kurtuluş savaşlarındaki başarılarıyla ünlenen bir kahraman, diğer yandan da o tarihlerden bu yana herkesin sahip olmak istediğini, uğruna mücadeleler ettiği, çıkıp nutuklar attığı, nöbetler tuttuğu değerli bir tarihi yapı durmaktadır karşımızda…

Ayrıca, halen devam etmekte olan tartışmalarda belediye tarafı devamlı olarak Gazi Mustafa Kemal imzalı bakanlar kurulu kararını öne çıkararak Gazi Mustafa Kemal‘in bu ülke için önemli olan manevi kişiliği üzerinden bir üstünlük elde etmeye çalışmakla birlikte bu durumun özel bir durum olmayıp genellik taşıdığını aşağıdaki başka bir kararnameden anlarız.

İzmir‘in Darağaç Şehitler mahallesi Papağan sokağında Hacı Mehmet Ağa tarafından işgal edilerek üzerine bina inşa edilen Teodosya‘dan kalma 66 metrekarelik arsanın, ev sahiplerine pazarlıkla satışına ilişkin 22 Ekim 1934 tarih, 2/1449 sayılı bakanlar kurulu kararının da gösterdiği gibi, Gazi Mustafa Kemal‘in cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki tüm bakanlar kurulu kararları “Reisicumhur” olarak kendisi tarafından imzalanmakta, böylelikle belediye tarafından ısrarla öne çıkarılan bakanlar kurulu kararının Gazi Mustafa Kemal açısından özel bir değerinin olmadığı, diğer kararnameler gibi imzalanmış bir karar olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak;

Bütün bu araştırma, inceleme ve tartışmalar sonucunda, bu tarihi yapının devamlı olarak eski kimliğini hatırlatan, yağma ve talana konu olan geçmişiyle asıl sahibinin Yovan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanadi olduğunu anımsatan, onlardan sonra başka hiç kimseye yar olmayacağını gösteren bir hafıza anıtı olduğunu söyleyebiliriz…

“Beni hatırlayıp unutmayın” diyen bir eski zaman esiri, herkesin sahip olduğunu sandığı; ama ilk sahiplerinden sonra kimselere yar olmayan bir sevgili… Aynen satılmasına, özelleştirilmesine, yıkılıp yok edilmesine rağmen hafızalardaki yerini koruyan diğer İzmir fabrikaları; İzmir Elektrik, Sümerbank, Tariş fabrikaları, Bağ Yağları (Gomel) ve Şark Sanayi fabrikaları gibi…

Neyse ki bellek hiç unutmuyor ve savaş kahramanlarının da dahil olduğu geçmişi unutmak isteyenleri devamlı hatırlatıyor!

(1) Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, BMGM Fon Kodu 30-10-0-0, Kutu No 140, Dosya No 4, Gömlek No 14

“Sürdürebilirlik” diyorum; ama, sürdüremiyorum…”

Ali Rıza Avcan

Neoliberal yaklaşımın dilimize pelesenk ettiği* sözcüklerden biri de, Latincenin “sustinere” sözcüğünden türetilip İngilizcede “Sustainability” halini almış olan “sürdürülebilirlik” sözcüğüdür.

Sözcüğün Almanca kökeni “Nachhaltigkeit” ise 1713’te Saksonya’da bir ormancılık risalesinde ilk kez “Ormandan yalnızca yeniden yetişebilecek kadar ağaç kesilmelidir” anlamında kullanılmış.

“Sürdürülebilirlik” sözcüğünde ise ne ormanın hafızası ne yükün ağırlığı var. “Sürdürmek” ilk akla gelen şekliyle devam ettirmek anlamına geliyor. Kullanılan fiil, pasif, nötr, neredeyse bürokratik bir fiil. Çünkü “-ebilir” olanak bildirmekte, “-lik” de soyut isim yapmaktadır. Ortaya çıkan bileşik ise “devam ettirilebilme hali” gibi bir anlama geliyor. O nedenle de bu sözcüğün hiçbir imgesi, hiçbir duygusu, hiçbir bedeni bulunmamaktadır…

Sözcük önce;

📌İhtiyaçları doğal kaynakları tüketmeden ve gelecek nesillerin haklarını tehlikeye atmadan karşılama, karbon ayak izinin azaltılması gibi çevresel anlamda kullanılmış olsa da; zaman içinde

📌Kaynakları tüketmeden ekonomik büyümeyi sağlama, İnovasyon, Ar-Ge ve yeşil yatırımlarla sürdürülebilir tarım ve üretimi ifade etmek amacıyla ekonomik,

📌Toplumsal eşitlikle hak ve özgürlüklerin sağlanması, yaşam kalitesinin artırılması ve toplumsal bütünlüğün korunması anlamında toplumsal ve

📌Kültürel inanç ve uygulamalarla kültürel mirasın korunması, kültürün kendi varlığı olarak sürdürülmesi boyutunda kültürel anlamda kullanılmaya başlanmış;

Böylelikle, neredeyse yaşamla ilgili her şeyin sürdürülebilirliğinden söz edilmeye başlanmıştır.

Oysa bütün bu durum ve olguları Türkçedeki “süreklilik“, “sürdürmek“, “sürdürebilmek“, “devamlılık“, “devam ettirmek“, “daimi” ve “daimilik” gibi hepimizin bilip kullandığı sözcüklerle ifade etmek ve daha anlaşılır olmak varken İngilizcedeki “ability” sözcüğünün bire bir çevrilmesi suretiyle yaratılan “sürdürülebilirlik” sözcüğü geldi hayatımızın tam ortasına oturup gereksiz bir şekilde sık sık kullandığımız bir sözcük haline geldi…

Hem de devamlılığın, kendi sözcükleriyle sürdürülebilirliğin sağlanamadığı durumlarda sanki “şıracının şahidi” gibi gerçek dışı durumlara şahit yapılmak amacıyla kullanılan bir sözcük olarak…

“Sayın Bedriye Emir, Müessesemizde başarılı geçen hizmetlerinizin bir hatırası olarak en iyi dileklerimizle… Sümerbank İzmir Basma Sanayii Müessesesi”

Bugünkü yazımın giriş bölümünü oluşturan “sürdürülebilirlik” sözcüğünün kullanımı ile ilgili görüş ve yorumlarımın tam da bu noktasında, kendi söylem ve yayınlarında “sürdürülebilirlik” sözcüğünü üstüne basa basa sık sık kullanan; ama, bunu uygulamalarına yansıtmayan biri resmi, diğerleri sivil ve ticari olmak üzere üç ayrı İzmir kurumunun bir zamanlar başarıyla yaptıkları işi bugün nasıl sürdüremediğini örnekleyerek anlatmaya, söylemleri ile eylemleri arasındaki ciddi kopukluğa dikkat çekmeye çalışacağım.

Bu üç kurumdan biri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bağlı olup hazırladığı 220 sayfalık 2024-2028 dönemi İzmir Bölge Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 32 kez kullanan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA),

İkincisi, kendisine ait 144 sayfalık 2023-2026 Stratejik Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 15 kez kullanan İzmir Ticaret Odası (İZTO),

Üçüncüsü de “sosyal, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemeyi” kendine misyon edinip sürdürülebilir yaşam için yaratıcı ve dönüştürücü çözümler üretmeyi vizyonu olarak belirleyen İzmir Ticaret Odası (İZTO) tarafından kurulmuş olan İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ)‘dir.

Şimdi ben de sizlere sürdürülebilirliği kendisine ilke edindiğini söyleyen bu üç kurumun kendilerine teslim edilen Cumhuriyet emaneti Sümerbank kumaş deseni kataloglarını, 2015-2018 sonrasında bilgi edinme hakkını kısıtlayıp yok edecek şekilde nasıl halktan kopardığının hikayesini anlatmaya çalışacağım:

1946 yılında Konak ilçesinin Umurbey mahallesi sınırları içinde ve Yeşildere kenarındaki geniş bir alanda kurulan ilk Sümerbank fabrikası için bir İngiliz şirketine 140 adet tezgah siparişi verilir ve burada 1947 yılından itibaren Nazilli Sümerbank Basma Sanayii için ham bez üretilmeye başlanır.

İmalathane daha sonra 5 Kasım 1953 tarihinde hizmete giren iplik ve dokuma işletmesi ve 1 Ocak 1955′ tarihinde hizmete giren basma işletmesi ile büyüyerek 27’si üretime, 10’u idari ve sosyal amaçlara hizmet eden 37 yapılık büyük bir fabrikaya dönüşür. Basma, pazen, saten, emprime, merserize döşemelik, divitin, hasse ve pike kumaşların üretildiği fabrikada 1960 yılı itibariyle 136 memur, 1.668 işçi, 1980 yılı itibariyle 140 memur, 2.168 işçi, kapatıldığı 2000 yılı itibariyle 50 memur, 679 işçi çalışmaktadır. (1)

Bu arada fabrikada üretilen kumaşların desenlerinin çizimi için 15.08.1955, 17.01.1957 ve 06.09.1957 tarihlerinde İsviçreli gravür uzmanı Georges Vuillamenet’in Sümerbank İzmir Basma Sanayi Müessesesi’nde çalıştırılması için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır, böylelikle Sümerbank kumaşlarında 1950’li yıllarla birlikte Avrupa ölçeğinde çağdaş desenlerin yer alması sağlanır.

İzmir Sümerbank Basma Sanayii Fabrikası, 1950’li yıllardan sonra gelişen özel dokuma, tekstil ve konfeksiyon sektörüne rakip olup zorlamaması, Sümerbank fabrikalarından çıkarılacak kalifiye elemanların özel sektöre devri ve elinde bulunan değerli taşınmazların rantından yararlanılması amacıyla 14 Ekim 2000 tarih, 2000/83 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ile kapatılmış, 159.626 m2’lik arazisi 19 Ağustos 2003 tarihinde eğitim hizmetlerinde kullanılmak koşuluyla bedelsiz olarak İzmir İl Özel İdaresi’ne devredilmiştir.

İzmir Sümerbank Direnişi, 2001

Fabrikanın özelleştirilip kapatılması aşamasında fabrika işçileri uzun bir süre kahramanca direnip mücadele etseler de, hem işçilerin üye olduğu TEKSİF sendikasının pasif tutumu, hem de Deniz Baykal‘ın genel başkanlığındaki CHP gibi muhalefet partilerinin fabrikaya ve işçilere sahip çıkmayışı nedeniyle her gün girip çıktıkları ekmek kapılarının kapanışına tanık olup direnişlerine son vermek zorunda kalırlar.

Fabrika, özelleştirme çalışmalarının ilk aşamasında özel bir vakıf üniversitesi inşa edilmesi amacıyla İzmir Ticaret Odası Eğitim Vakfı‘na verilmek istenmesine rağmen, işçilerle sivil toplum kuruluşlarının karşı çıkması nedeniyle eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere İzmir İl Özel İdaresi‘ne verilir ve ardından fabrika alanında lise eğitimi düzeyinde faaliyette bulunan 5 meslek okulu (Çok Programlı Anadolu Lisesi, Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Otelcilik ve Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Denizcilik Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Ticaret Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi) Nevvar-Salih İşgören Kampüsü adı altında inşa edilip eğitim faaliyetine başlar.

İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu, fabrika taşınmazlarının İzmir İl Özel İdaresi‘ne devredildiği tarihten önce verdiği 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında, “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasına”, sonrasında verdiği 8 Nisan 2004 tarih ve 3500/2384 sayılı ikinci kararında da “basma işleme binasının; içinde yeterli miktardaki üretim araçlarının teknoloji ve müzecilik anlayışına uygun olacak şekilde sergilenmesi, endüstri müzesi yapılması, diğer üretim araçlarının ilgili kurumca uygun görülecek biçimde değerlendirilmesi” şeklinde karar vermiş olmasına karşın; bugüne kadar bu kararlar dikkate alınarak ayrı bir endüstri müzesi kurulmamış, kompleksteki üretim araçlarıyla ilgili ayrı bir tespit ve inceleme yapılmadığı için kurul kararına rağmen fabrikadaki üretim araçları aradan geçen süre içinde birer birer ortadan kaybolmuştur. (2)

19 Ağustos 2003 tarihli protokolle İzmir İl Özel İdaresi‘ne sadece fabrikanın taşınmazları devredildiği halde, bu devirden sonra fabrika binalarının korunması için hiçbir çaba harcamayan özel idare, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu‘nun 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında dile getirilen “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasının esas alınması.” kararını dikkate almaksızın, bir kısım İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesinin yıkıntı halindeki fabrika binalarına izinsiz girerek buldukları kumaş desenleriyle üretim aracı niteliğindeki düğme, etiket ve baskı kalıbı gibi birçok taşınır malzemeyi sahiplenmesi üzerine, 44 yıllık Sümerbank emeğinin ürünü değerli taşınır kültür mirasını yetkisi olmadığı halde söz konusu kurul kararını çiğneyerek eğitim amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne vermiştir. (3)

İzmir İl Özel İdaresi‘nin 6360 sayılı yasa uyarınca kapatıldığı 2012 sonrasında Sümerbank mallarının paylaşımı konusunda İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında, işin içine İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO)‘nın da dahil olduğu çetin bir mücadele yaşanmış ve en nihayetinde fabrikanın bulunduğu arsalar ve binalar Hazine‘ye, fabrika alanının karşısındaki lojmanların bulunduğu parsel ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir.

“Halkapınar tesislerinde soyunma odalarında tespit edilen kumaş arşivlerinin saklandığı bazı çekmece sistemleri“, Fotoğraf: F. Dilek Himam, 2006.

200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan kültürel miras niteliğindeki bu muazzam koleksiyonun yetkisiz bir kurum tarafından İzmir Ticaret Odası‘na bağlı özel bir vakıf üniversitesine verilmesinden sonra hayata geçirilen tek yararlı iş ise, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ticaret Odası (İZTO) arasında yürütülen 2014 tarihli bir proje çerçevesinde bu koleksiyona sahip çıkılarak;

1. İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarım Bölümü tarafından bu kataloglardan seçilen desenli kumaşlarla dikilen dönem giysilerinin, önce 14-27 Kasım 2015 tarihleri arasında İzmir Ahmed Adnan Saygun Külltür Merkezi‘nde, 27 Ekim-13 Kasım 2016 tarihleri arasında Aydın Arkeoloji Müzesi‘nde, 19 Ocak-5 Mart 2017 tarihleri arasında Bursa Merinos Tekstil Sanayi Müzesi‘nde ve son olarak 12 Ocak-12 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi‘nde “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi” adıyla sergilenmesi ve bu sergiler için aynı adla bir sergi kataloğunun hazırlanması, (4)(5)

2. 6.000’e yaklaşık kumaş deseninin yer aldığı “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adıyla oluşturulan http://www.tudita.com adresindeki İnternet sayfasının, 13 Kasım 2015 tarihinde yayına görmesi, (6) (7)

3. Fabrikadaki taşınır mallara tasarruf etme yetkisi olmayan İzmir İl Özel İdaresi‘nin, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun kararlarına rağmen kumaş desenleriyle ilgili kataloglarıyla baskı kalıbı, düğme ve etiketleri izin almaksızın fabrika alanından çıkaran İzmir Ekonomi Üniversitesi görevlilerine verdiği izin sonrasında fabrikaya giren ekip üyelerinden Fehmiye Dilek Er‘in bu malzemeleri kullanarak 2011 yılında “Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayi Müessesesi’ne Ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması” başlığıyla kendisiyle ilgili sanatta yeterlik tezini yazması,

4. Koleksiyondaki kumaş desenlerinin değerlendirilmesi suretiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyeleri Ender Yazgan Bulgun, Elvan Özkavruk Adanır ve Dilek Himam Er tarafından hazırlanan “Türkiye Baskı Desenleri Tarihi: Sümerbank Örneği 1956-2001” ismini taşıyan 441 sayfalık bir kitabın İzmir Ekonomi Üniversitesi tarafından 2015 yılında yayınlanmış olmasıdır.

Aynen padişahın ihsanıyla Berlin‘e götürülen Bergama Zeus Tapınağı‘nın ihtiyaç duyduğu bakım ve restorasyonlar yapıldıktan sonra sahiplenilip Berlin‘deki Pergamon Müzesi‘nde sergilenmesinde olduğu gibi…

Ancak bugün eğitimde kullanılması amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne verilen kumaş desenlerinden 6.000’inin yüklendiği “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adı verilen İnternet sayfası çalışmamakta, 200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan koleksiyon İzmir Ticaret Odası‘na ait İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘nde sergilenmek yerine yakın zamanda kişisel veri sızıntısıyla siber zorbalık skandalının yaşandığı İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin güvenlik açısından riskli depolarında saklanmakta, yayınlanan sergi kataloğu ve kitap ise sadece İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi kütüphanelerinde bulunmakta, kentteki Dokuz Eylül, Ege, Katip Çelebi, Yaşar ve Demokrasi üniversitelerinin kütüphaneleriyle İzmir Milli Kütüphane gibi kentin diğer önemli kütüphanelerinde bulunmamakta, Türkiye çapındaki hiçbir kitapçı ya da sahaf tarafından satılmamaktadır.

Kısacası, İzmir Sümerbank Basma Sanayii Müessesesi‘nin yıkıntı halindeki binalarından, taşınmaz malların asıl sahibi Sümer Holding A.Ş.‘den izin almak yerine yetkisiz İzmir İl Özel İdaresi‘nden alınan izinle sahiplenilen kumaş deseni katalogları ve diğer üretim araçları, 2015-2018 dönemi sonrasında eğitim amacıyla kullanılmamakta, bu taşınır kültür mirası halka, bilim insanlarına ve uzmanlara sunulmak yerine bu koleksiyonu elinde tutanların kişisel amaçlarına hizmet eden bir malzeme olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca telif ve mülkiyet hakları açısından sanat eseri niteliğindeki her bir desenin aynı işi yapanlarca izinsiz kullanımını izleyip engellemek konusunda ne yapıldığı ise bilinmemektedir.

Cumhuriyet Dönemi‘nin kısıtlı kaynakları çerçevesinde, aralarında İsviçreli Georges Vuillamenet‘in de bulunduğu Sümerbanklı uzmanlar tarafından üretilen 200.000 adet kumaş deseninden oluşan bir koleksiyon, aradan geçen 10-11 yıllık sürenin sonunda bu üç kurumun bizlere taahhüt ettiği “sürdürülebilirlik” çerçevesinde ne yazık ki bugünlere gelememiş, bilgi edinme hakkı çerçevesinde ulaşıp yararlanabileceğimiz bir bilgi kaynağı olmaktan çıkmış ve kişisel veri sızıntılarının yaşandığı bir ortamda saklanıp bilimsel çalışma etiğine aykırı bir şekilde katalogları elinde bulunduran akademisyenlerin kariyer yolculuklarına malzeme olmuştur.

İzmir Sümerbank’tan geriye kalan…

2015-2018 döneminde İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın oluşturduğu işbirliği çerçevesinde dijital ve basılı yayınlara konu olan Sümerbank kumaş desenleri kataloğuna dijital ya da basılı yayınlar yoluyla erişmek artık mümkün olmamakta ve bu koleksiyon 2018’den bu yana bir koleksiyonu elinde bulunduran akademisyenin kendi kişisel çalışmalarına konu olmaktadır.

Hatta İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü ile ilgili İnternet sayfasının “Görsel Arşiv/Dijital Kataloglar ve Yayınlar” bölümünde “Defile Katalogları“, “Dergi 5,5” ve “Moda Kritiği Editoryal” linkleri bulunduğu halde Sümerbank kumaş desenlerine ait bir bölüm ya da link bulunmamaktadır.

İşte bütün bu nedenlerle, toplumun bilgi edinme hakkının sürdürülebilirliğini; yani, başka bir deyişle bilginin yaygınlaşıp toplumsallaşabilmesi için kamusal anlamda paha biçilmez bu kültürel mirasın özel kullanımdan çıkarılıp tescillenmesi suretiyle İzmir Ticaret Odası bünyesinde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı denetimindeki İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘ne devri suretiyle tüm bilim dünyasının ve halkın bilgi ve kullanımına sunulması uygun olacaktır.

Evet, o değerli kumaş desenlerini kendilerine emanet edilen fabrika içinde bırakıp gidenler asıl suçlu olmakla birlikte; o katalogları ve diğer üretim araçlarını o konuda yetkisiz olan İzmir İl Özel İdaresi‘nden izin alarak kendilerine mal edenler, bu katalogları temizleyip onararak yeniden kullanılır hale getirmek suretiyle ne kadar yararlı bir iş yapmışlarsa da; kataloglardaki bilgiyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmak suretiyle -bence- o suçun ortağı olmuşlardır….

O nedenle fabrikanın özelleştirildiği 2000-2001 yıllarında fabrika arsası ve binalarının İzmir Ticaret Odası’na verilmesi fikrine karşı çıkan fabrika işçileriyle sivil toplum kuruluşlarının ne kadar haklı olduklarını anlamış oluyoruz… Ya gerçekten fabrika tümüyle İzmir Ticaret Odası‘na verilmiş olsaydı, ne olurdu, nelere tanık olurduk acaba?

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(*) Bir sözü, kelimeyi veya ifadeyi yerli yersiz, sürekli ve alışkanlık haline getirerek sık sık tekrar etmek.

(1) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara.

(2) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara, sh.455

(3) Er, F. Dilek, Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayii Müessesesi’ne ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi,Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Anasanat Dalı, İzmir, 2011.

(4) Bozkurt, E., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arasında Sümerbank Desenleri“, Arkitera, 26 Aralık 2017, https://www.arkitera.com/etkinlik/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari-arasi-sumerbank-desenleri/#goog_rewarded

(5) “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi Açıldı“, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 17 Kasım 2015, https://ffad.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/4045

(6) Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 5 Ocak 2018, https://mt.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/5199

(7) Akdemir, N., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri“, Fashion Avenue, 11 Kasım 2015, https://nazakdemir.blogspot.com/2015/11/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari.html

“Şikayetçiyim, verdiğimi geri alamıyorum….”

Ali Rıza Avcan

İzmir‘in kanaat önderleri; milletvekili, siyasetçi, gazeteci ve hatta bazı akademisyenleri uzun bir süredir İzmir‘in merkezi yönetime ödediği vergilerden daha azını geri aldığını, ödediği vergilerin yatırım olarak kente geri dönmediğini, İzmir‘e hak ettiği kadar yatırım yapılmadığını ifade edip duruyor.

Bunu da özellikle bir zamanlar 1961 Anayasası‘nın getirdiği ulusal ölçekte bütüncül ulusal planlama anlayışının uygulayıcısı olup özelleştirmeci iktidarlar tarafından yok edilen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)‘nın mirasçısı diyebileceğimiz CHP ve CHP‘li yöneticilerle milletvekilleri ve belediye başkanları yapıyor.

Örneğin CHP İzmir milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Rıfat Nalbantoğlu, Mülkiye mezunu bir ekonomist ve mali müşavir olarak bu konuları çok iyi bilmesine karşın; İzmir‘in vergi gelirlerinde Türkiye şampiyonu olduğunu iddia edip yapılan yatırımlar itibariyle 81 il arasında 77nci sırada yer almasını eleştirerek AKP iktidarına muhalefet etmekte (1) ya da akademisyen kimliği ile tanınan CHP İzmir milletvekili Yüksel Taşkın, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü‘nün istatistik tablolarındaki 1 trilyon, 155 milyar, 916 milyon 86 bin 5 liralık tutarı bilmediği için bu rakamı 951 milyar lira olarak telaffuz edip aynı muhalif koroya katılabilmektedir. (2) (3)

Bu durumu Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü‘nün 2025 yılı resmi verileri üzerinden açıklamaya kalktığımızda;

1) 6 trilyon 659 milyar 910 milyon 8 bin 600 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %49,97’sini; yani neredeyse yarısını sağlayan İstanbul‘a en az bu kadar yatırım yapılmasını,

2) 1 trilyon 736 milyar 54 milyon 231 bin 199 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %12,40’ını sağlayan Ankara‘ya en az bu kadar yatırım yapılmasını,

3) 1 trilyon 155 milyar 916 milyon 86 bin 5 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %8.26’sını sağlayan İzmir‘e en az bu kadar yatırım yapılmasını,

4) 1 trilyon 110 milyar 981 milyon 304 bin 529 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %8,45’ini sağlayan Kocaeli‘ne en haz bu kadar yatırım yapılmasını,

Böylelikle tüm vergi gelirlerinin % 0,61’ini oluşturan 88 milyar 410 milyon 154 bin 298 liralık vergiyi ödeyen Manisa ile diğer 75 il bir köşede dururken en fazla vergi ödeyen bu dört ilin vergi gelirlerini oluşturan %79,02’lik dilimi alıp gitmesini kabul etmemiz gerekmektedir.

Ülkenin bir bütün olarak gelişmesini savunan politika ve uygulamalar, herkesin kendi ürettiği kadarını alıp götürmesini değil; dayanışma içinde paylaşmayı önerir…

Böylesine yanlış, çarpık ve kötü niyetli bir anlayışın sonucu olarak da;

Sanki, İzmir ülkenin diğer bölge ve illerinden ya da ülke bütünlüğünden bağımsız federal bir devletmiş ve verdiği vergi kadar yatırım yapılmayarak ona haksızlık yapılıyormuş gibi bir algı yaratılarak mağduru oynayan bir politika izlenmektedir…

Sanki, Konak Belediyesi‘nin daha fazla tahsilatın yapıldığı Alsancak, Kültür ve Mimar Sinan gibi sosyo-ekonomik açıdan gelişmiş mahallelerine, o mahallelerin ödediği vergi kadar yatırım yapılsın, Gültepe, Basmane ve Kadifekale gibi daha az gelişmiş bölgelerine ise ödedikleri vergi kadar; yani, daha az yatırım yapılsın demeye benzer bir şeydir düşünülüp dile getirilen muhalefet…

Çoğu milletvekili, yerel siyasetçi ve belediye başkanı bu tür ucuz politikaların peşine düşüp gerçek dışı şeylerle muhalefet yapmaya çalışmakla birlikte; az da olsa İzmirli bazı iş adamları bu işin gerçeğini dürüstçe dile getirme cesaretini göstermektedir.

Örneğin kendisini yıllar önce tanıyıp çoğu İzmirli iş insanından farklı olduğunu anladığım Bülent Akgerman, Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği (ESİAD) başkanı olduğu 2012 yılında bize ders niteliğinde şu cevabı veriyor:

Evet, sayın Akgerman bu saptamasında yerden göğe kadar haklıdır. Akgerman gibi samimi sanayiciler, iş adamları gerçeği görmemekte inat edenlerin aksine ülkenin farklı bölge ve illeri arasındaki gelişmişlik farklarını gidererek optimum dengeyi yakalamak amacıyla iller arası bu tür transferleri normal karşılayıp bunu kötü niyetli politikacılar gibi kullanmaya kalkmaz ya da üyesi olduğu CHP‘nin de merkezi yönetimde olduğu 1960’lı yıllarda aynı uygulamayı yaptığını hatırlayıp, bilmiyorsa öğrenip gelişmiş bölgelerle gelişmemiş bölgeler arasında yapılacak kaynak aktarımlarını normal karşılayıp kabullenir.

Ülkemizin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyleri itibariyle 2025 yılındaki durumu…

İzmir, çağlar boyunca; toprağın işlenmeye başladığı antik dönemlerde, ardından Roma ve Bizans imparatorluklarıyla beylikler döneminde, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde sahip olduğu verimli topraklardan ve ılıman Akdeniz ikliminden kaynaklanan doğal bir zenginliğe, bu zenginliği işleyen tarım, ticaret, sanayi ve hizmetlerden kaynaklanan bir öncelik ve üstünlüğe sahip olmuştur.

İşte o nedenle Osmanlı‘daki ilk sanayileşme, bu zengin tarım topraklarında, o toprakların ürettiği incir, üzüm, zeytin, pamuk gibi tarım ürünlerinin yetiştirilip işlenmesi suretiyle ortaya çıkmış, manifaktür üretimle ardından gelen sanayi devriminin kalesi fabrikaların bacaları bu topraklarda yükselmeye başlamıştır.

Doğanın gücü ve insan emeğinin bir araya gelip yarattığı bu büyük zenginlik, Ege Bölgesi‘nin ve özellikle de İzmir‘in en temel özelliği olmuş, uygarlığın merkezi olarak bildiğimiz kimliğini, bu zenginlikten alarak Akdeniz‘in en zengin liman kenti olarak tarihteki yerini almıştır.

Bu çerçevede, vergi ödemeyen merdivenaltı sektörler haricindeki kayıtlı vergi mükelleflerinin ödediği vergilerin karşılığını isteyip almanın bir hak olarak algılandığı, kente bu vergilerin tutarı kadar bir yatırım yapılmadığı takdirde bunu bir hak ihlali gibi takdim edip muhalefet etme anlayışı, aslında İzmir‘de yaşayanlarla diğer illerde yaşayanları birbirine düşürmeyi amaçlayan ve İzmir seçmenini konsolide etmeyi hedefleyen kutuplaştırıcı politika ve stratejilerin ürünüdür.

Çünkü bölgeler ve iller arasındaki gelişmişlik farklarını giderip dengelemek amacıyla İzmir‘den alınıp diğer bölge ve illere aktarılan mali kaynaklar aslında düşmana değil, yarın öbür gün işsizlik ya da başka bir nedenle İzmir‘e göç edebilecek insanların yaşadığı illere verilerek belki de o insanın göçmen kimliğiyle bu kente gelmesinin önü kesilmektedir… Ya da yarın öbür gün İzmir‘de deprem, yangın, heyelan, salgın gibi büyük bir yıkım olup İzmir‘e İzmir‘in verdiği vergiden daha fazla yatırım yapılması gereği akılda tutularak, bunu engelleyecek politikaların, kendi ayağına kurşun sıkan stratejilerin ortaya çıkıp gelişmesinin yolu açılmaktadır…

Sosyo-ekonomik eşitsizliklerin sadece ülke düzleminde değil; aynı zamanda İzmir genelinde ve mahalleler ölçeğinde de karşımıza çıkacağı bilinmelidir….

Bence bu noktada yapılması gereken tek şey, İzmir’in ödediği verdiği vergiden daha az yatırım alıyor diye şikayet etmek değil; İzmir ve İzmir gibi gelişmiş illerden alınıp az gelişmiş ya da gelişmemiş illere harcandığı söylenen vergilerin gerçekten bu illere harcanıp harcanmadığını araştırıp bu konuda bir haksızlık, bir adaletsizlik yapılıyorsa bunu gündeme getirip engel olmaktır.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) “Ak Parti’ye yatırım çıkışı: İzmir 36 lira verip, 1 lira geri alıyor“, Gerçek İzmir Gazetesi, 23 Şubat 2026, https://www.gercekizmir.com/haber/AK-Parti-ye-yatirim-cikisi-Izmir-36-lira-verip-1-lira-geri-aliyor/188089

(2) https://x.com/yukseltaskinn/status/2025839404611215425

(3) “İzmir, Türkiye bütçesine 1 Trilyon TL’den fazla katkı sağladı“, Haber Ekspres Gazetesi, 25 Mart 2026, https://www.haberekspres.com.tr/izmir-turkiye-butcesine-1-trilyon-tlden-fazla-katki-sagladi

(4) “İzmirli sanayici verdiğini geri alıyor mu?“, Egede Son Söz gazetesi, 19 Şubat 2012, https://www.egedesonsoz.com/izmirli-sanayici-verdigini-geri-aliyor-mu

Aliağa, Aliağa…

Ali Rıza Avcan

Sevgili dostum Erol Şaşmaz‘ın İzmir ve Manisa‘daki değerli yerel tarihçi, araştırmacı ve uzmanları bir araya getirip örgütlediği ve geçtiğimiz yıl beni de aralarına davet ettiği “Kültür Elçileri Grubu”nun bu ayki toplantısını 6 Mart 2026 tarihinde grubun Aliağa temsilciliğini yürüten Aliağa Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ali Osman Karatekin‘in ev sahipliğinde gerçekleştirdik.

İşte o nedenle bugünkü yazımda, İZBAN‘ın Şemikler ve Aliağa istasyonları arasındaki keyifli tren yolculuğu sonrasında özel bir araçla götürüldüğümüz Saruhanoğulları ve Osmanoğulları dönemlerinde “Kaza-i Güzelhisar” ya da “Melemen Güzelhisarı” adıyla bilinen tarihi Güzelhisar mahallesi ile orada belediye tarafından düzenlenip 1 Temmuz 2021’de açılan Güzelhisar Sosyal Tesisleri‘nde misafir edildiğimizi ve burada seyretmeye doyamadığımız eşsiz panorama eşliğinde Kültür Elçileri Platformu‘nun değerli katılımcıları Mustafa Kuzucuk, Erkan Akbalık, Oktay Özengin, Emin Urgun, Orhan Beşikçi, Erol Şaşmaz‘ ve yerel tarihçi Nevzat Erkol‘la yaptığım sohbetleri, ardından hep birlikte dolaşıp cephe duvarlarında daha eski dönemlere ait devşirme malzemeler aradığımız Balaban ve Ali Ağa camilerinin hazirelerindeki mezar taşlarıyla sokak çeşmelerini, onun ardından yakındaki Çıtak mahallesine giderek Nevzat Erkol‘ün ahşap eserlerini yerinde incelediğimiz keşif gezisini anlatmaya çalışacağım.

Ama hepsinden önce 2010 yılından bu yana öğrenmeye çalıştığım Aliağa kent merkezi ile yakın çevresini,

+ 2010 yılında Aliağa Belediyesi‘nin 2011-2014 dönemi ile ilgili stratejik planını hazırlamak amacıyla her gün Aliağa‘ya gidip gelmek suretiyle geçirdiğim, bu sayede Aliağa‘yı A’dan Z’ye öğrendiğim 6-7 aylık süreye ek olarak,

+ 2013 Temmuz-2014 Şubat döneminde, CHP eski ilçe başkanı avukat sevgili Özlem Şan Oğuzhan‘ın seçim kampanyasını geniş bir ekibin yardımıyla yönettiğim, bu çerçevede Aliağa şehir merkezi ile köylerini ve gemi söküm tesislerini adım adım dolaşıp tanıdığım sürede; ayrıca,

+ 2017 yılının son aylarında, AKP Narlıdere ilçe başkanının girişimiyle Aliağa Çaltılıdere‘deki sulak alanında bir gemi bakım onarım merkezi yapılacak olması nedeniyle Doğa Derneği Koordinatörü Itri Levent Erol ile birlikte belediye başkanı Serkan Acar ve Aliağa‘daki sendika, sivil toplum temsilcileriyle görüşüp bu girişimi engellemek amacıyla bir mücadele hattı oluşturmaya çalışmakla birlikte; bu konuda sonuç alamadığımız için Çaltıdere‘deki sulak alanın yok edilişini izlediğim süreç nedeniyle iyi bildiğimi, o nedenle başta Hakkı Ülkü olmak üzere Aliağa‘da geniş bir arkadaş çevresine sahip olduğumu söylemek isterim.

Belediye ölçeğinde ilk stratejik planlama çalışmasını 2010 yılının Temmuz-Aralık ayları arasında Aliağa‘da gerçekleştirdim ve hazırladığım plan belediye meclisinde oybirliği ile kabul edildi. Çünkü eskiden beri, sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın Karadeniz Ereğlisi için hazırladığı kent monografisine benzer şekilde İzmir‘in üç sanayi kentini; Aliağa, Torbalı ve Kemalpaşa‘yı yakından tanıyıp bu sanayi kentlerinin nasıl olup zaman zaman sağ iktidarları tercih ettiğini araştırmak istiyordum. Bu çerçevede Aliağa‘yı tanıyıp çözümlememi sağlayan ilk çalışmamı 2010 yılının Temmuz-Aralık ayları arasında, Torbalı‘yı tanıyıp anlamımı sağlayan ikinci çalışmayı 2014 yılında, üçüncü sanayi kenti olan Kemalpaşa‘yı da 2019 yılının Temmuz-Aralık ayları arasında tanıyıp analiz etmem mümkün oldu. Böylelikle belediye yönetimlerinde kah CHP‘nin, kah AKP‘nin ya da diğer sağ partilerin egemen olduğu bu kentlerdeki tarımla sanayi arasındaki ilişkiyi, bu kentlerdeki siyasi örgütlenmenin altında yatan dinamikleri görüp tanımlayabilme fırsatını yakalamış oldum..

2010 yılında bir sanayi kenti olarak Aliağa‘yı toplumsal, kültürel ve ekonomik bağlamda araştırıp çözümlemiş olmakla birlikte; 2013 Temmuz-2014 Şubat döneminde yönettiğim seçim kampanyasında adına hareket ettiğim avukat Özlem Şan Oğuzhan‘ın Aliağa belediye başkanı olarak seçileceğini varsayarak onun olası iktidarının yol haritası olarak 283 sayfalık ikinci bir stratejik plan hazırlayarak yeni hizmet döneminde dikkate alacağımız stratejik öncelik, hedef ve projeleri belirlemekle birlikte; CHP genel merkezinin, belediye başkan adaylığı konusunda rahmetli Hakkı Ülkü‘yü önce aday gösterip ertesi günü adaylık çekerek onun yerine seçilmesi mümkün olmayan Barış Eroğlu‘nu koyması üzerine hazırladığımız bu 283 sayfalık ikinci stratejik raporda yazdığımız hedeflere ulaşıp faaliyetleri yürütmemiz mümkün olmadı ve CHP, 30 Mart 2014 tarihli belediye başkanlığı seçimini kaybetti: Serkan Acar (MHP) % 31,9, İbrahim Etem Yorulmaz (AKP) % 30,29, Barış Eroğlu (CHP) % 20,53, Hakkı Ülkü (DSP) % 1218, Bircan Karakaya (HDP) % 3,56 ve Fatih Zeybekoğlu (SP) % 0,72 oranında oy aldılar.

Çaltılıdere Sulak Alanı‘nın kurtarılması nedeniyle 2017 yılında kendisiyle yaptığım görüşmede sözü belediyenin çıkardığı değerli yayınlara getirdiğimizde, “Ali Rıza Bey, sizin Özlem Hanım için yazıp çizdiklerinizi bizler örnek alıp yapıyoruz” şeklindeki samimi itirafının da onun akıllı, zeki politikalarının eseri olduğunu düşünüyorum.

Aliağa Cami dış duvarındaki yazıt: “Halk, Galatların Trokmi kabilesinin reisi Dieotaros oğlu Brogitaros’u kendilerine yaptığı iyilikler ve hizmetler nedeniyle onurlandırıyor“

Nitekim bu akıllı siyaseti sayesinde izleyen yıllarda hem MHP‘nin, hem de AKP‘nin; yani, “Cumhur İttifakı“nın adayı olarak ortaya çıkmasına neden olmuş ve böylelikle 2014’de % 31,9 olan oy oranını 2019’da % 51,26’ya çıkarmış, Cumhur İttifakı‘nın içinde bulunduğu onca sıkıntıya rağmen 2024 seçimlerinde % 4,54 oranındaki oy kaybı ile % 46,72 düzeyini tutturmuştur.

Büyük ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde muhalefet partisi olarak büyük avantajlara sahip CHP ise 2014’de %20,53 olan oy oranını 2019 seçimlerinde %26,08 oy artışıyla %46,61’e çıkartmakla birlikte; 2024 seçimlerinde bu oranı arttıramadığı gibi, %2,23 oy azalışıyla birlikte %44,38’e indirmiş, işçilerin ve sendikalarının onca etkili olduğu bir sanayi kentinde belediye başkanlığını üçüncü kez kaybetmiştir.

Ayrıca 2014 seçimlerinin yenik kahramanı Barış Eroğlu, adeta ödüllendirilircesine CHP ilçe başkanı yapılmış, 2024 seçimlerinin yenik kahramanı da Çağatay Güç de yine aynı şekilde önce İzmir Büyükşehir Belediyesi genel sekreter yardımcısı, daha sonra da CHP il başkanı yapılarak ödüllendirilmiş; böylelikle, halk oyu ile seçilemeyen bu yerel siyasetçiler aslen “Trabzonlu” olmanın avantajını kullanarak Aliağa ve İzmir siyasetinde etkili olan isimler haline getirilmiştir.

Belediye meclisi seçimlerindeki durum ise 2014 itibariyle MHP %30,62, AKP %29,45, CHP %22,5, DSP %10,56, 2019 seçimleri itibariyle CHP 49,07, MHP %47,14, 2024 seçimleri itibariyle de CHP %45,5, MHP %39,98 düzeyinde seyretmiş ve CHP muhalefette olmasına rağmen belediye başkanlığı seçimlerinde olduğu gibi belediye meclisi seçimlerinde de %3,57 oranında oy kaybetmiş, son üç yerel seçimde bir sanayi ve işçi yerleşiminde siyaset yapmasına karşın hiçbir şekilde %50 sınırını geçememiştir..

Bu yenilgilerde 2014 seçimlerinde CHP‘li seçmen kitlesinin, sevgili Hakkı Ülkü‘nün küsüp DSP adayı olması nedeniyle ikiye bölünmesi kadar, o seçim sürecinde geliştirdiği etkili uygulamalarla dikkatimi çeken MHP adayı avukat Serkan Acar‘ın akıllı, zeki politika, strateji ve taktiklerinin de etkili olduğunu söylemeden geçmek istemem.

Ama bu arada Aliağa ilçesinin, 1996 yılında DPT tarafından yapılan “İlçelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Seviyelerine Göre Sıralanması Araştırması” verilerine göre 858 ilçe arasında 18nci, 30 İzmir ilçesi arasında 2nci sırayı, 2004 yılında yapılan ikinci sıralamada 872 ilçe arasında 5nci, 30 İzmir ilçesi arasında 1. sırayı işgal etmesine rağmen; Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından 2017 yılında yapılan yeni sıralamada 970 ilçe arasında 54ncü, 30 İzmir ilçesi arasında 8nci sıraya, 2022 yılında yapılan son sıralamada da 973 ilçe arasında 105nci, 30 İzmir ilçesi arasında da 13ncülüğe düşmesi, Aliağa halkının yaşam kalitesi ve refahı açısından üzerinde ciddi ciddi düşünülüp gereken önlemlerin alınması gereken büyük ve öncelikli bir sorun olarak kabul edilmelidir.

Hele ki bu sıralamaların AKP-MHP iktidarının yürürlükte olduğu, Aliağa için olası bir manipülasyonun gündeme gelmeyeceği iktidar döneminde yapıldığı dikkate alınırsa…

Gelelim Aliağa‘da yaşayıp her şeyi dışardan izleyip ona göre bir algı oluşturan Aliağasever biri olarak düşündüklerime…

Aliağa Kent Kitaplığı: Bu yayınların her birinin e-kitabını https://www.aliaga.bel.tr/aliaga-kent-kitapligi linkinden indirebilirsiniz.

Gelelim belediyenin “Aliağa Kent Kitaplığı” adı altında 2014 yılından bu yana yayınladığı ve her biri benim için hazine değerinde olan kitaplarına… Aliağa Belediyesi‘nin İnternet sayfasındaki “Aliağa Kent Kitaplığı” başlığını taşıyan bölüme baktığımızda bugüne kadar toplam 23 kitap çıkardığını görülür. Bunların 4’ü çocuk, geriye kalan 19’u da kent tarihi ve arkeolojiyi esas alan yetişkinlere yönelik kitaplardır…Neyse ki sevgili Ali Osman Karatekin sayesinde bu 19 kitabın 19’unu da temin ederek kitaplığın İzmir bölümüne yerleştirmiş durumdayım. Şimdi sıra geldi bu kitapları okumaya…

Bu yayınlar, bazı yayınların hazırlanması için düzenlenen sempozyumlar benim için çok değerli… Çünkü belediyenin 2011-2014 dönemi stratejik planındaki mevcut durum analizi kısmını hazırlarken çok ciddi şekilde yayın sıkıntısı çekmiş, bilgi eksikliğimi Menemen ile ilgili kitap ve tezlerle gidermeye çalışmıştım… Belediye’nin Aliağa‘yı tanıtan, arkeolojik, tarihi, kültürel, doğal ve turistik değerlerini ortaya koyan tek bir yayını yoktu… Güzelhisar hakkında tek kitabı yazan Cevat Yıldırım‘ın kitabını bile zar zor edinebilmiş, bilgileri genellikle Prof. Dr. Ersin Doğer‘in “Menemen, İlk İskanlardan Yunan İşgaline Kadar ya da Tarhaniyat Tarihi” isimli kitabından, Cevat Bakkal‘ın 1995 tarihli ve “Menemen Kazası 15-18. Yüzyıllar” başlıklı doktora tezinden, Yunt Dağı ile ilgili makale ve tezlerden ya da o tarihlerde sağ olan sevgili Alex Baltazzi ile yaptığım sohbetlerden ediniyordum…

Aliağa, Çıtak Köyü

Aliağa Belediyesi‘nin son yıllarda yaptığı iyi çalışmalardan biri de denizden uzak yamaçlardaki köylerin geleneksel Dumanlı ve Yunt dağları kökenli zengin Yörük kültürünü keşfetmek amacıyla geliştirilen Aliağa ve Çevresi Türk Eserleri Araştırması‘dır. Bu araştırmanın en önemli kanıtı ise belediyenin talebi üzerine Ertan Daş tarafından kaleme alınan “Aliağa ve Köylerindeki Türk Eserleri” başlıklı makaledir.

Söz konusu makaleye göre Aliağa‘daki 21 köy ve mahallede Beylikler Dönemi‘nden Cumhuriyet Dönemi‘ne kadar inşa edilmiş 18’i cami, 1’i türbe, 9’u hazire, 22’si mezarlık, 3’ü sarnıç, 200’ü aşkın su kuyusu, 7’si çeşme, 1’i şehir içi hanı, 1’i hamam, 2’si köprü ve 7’si köy odası olmak üzere çok fazla sayıda kültürel miras değeri bulunmaktadır.

Projenin ilk saha araştırması Ardahan Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Bekir Deniz ile Dr. Ebru Subaşı tarafından yürütülmüş olup; bu kapsamda Helvacı köyü ölçeğinde yapılan araştırmalarda Helvacı kilimi için coğrafi işaret alınacağı belirtilmiş (1) ve ortaya Helvacı yerleşiminin somut ve somut olmayan kültürel mirasını Helvacı Gençlik ve Dayanışma Derneği ile işbirliği çerçevesinde araştıran İlker Eroğlu ve Hüseyin Özkan‘a ait “Helvacı” isimli yayın çıkmıştır.(2)

Aliağa Belediyesi “Aliağa Kent kitaplığı“ kapsamında yerleşimin yakın çevresindeki Kuzey Ege‘nin önemli uygarlık merkezleri Kyme, Gryneion, Myrina, ve Tisna ören yerleri için çok önemli yayınlar yapmasına rağmen son yıllarda buralarda yerli ve yabancı heyetlerce yapılan kazı çalışmalarıyla kurtarma kazılarının ve yüzey araştırmalarının, 2021, 2023, 2024 ve 2025 yıllarında İzmir Arkeoloji Müzesi tarafından Doç. Dr. Yusuf Albayrak başkanlığında Myrina‘da yapılan ve 2024, 2025 yıllarına ait sonuç raporları henüz yayınlanmayan kazılar hariç olmak üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından durdurulmuş olması da geçmişin bilimsel ölçekte araştırılması boyutunda önemli bir çelişki ve eksikliğe işaret etmektedir. (4)

Bu durumun ortaya çıkışında, aynı bölgede; hatta kazı alanlarındaki tescilli eserlere zarar veren ya da zaman zaman tescil derecelerinin düşürülmesine neden olan fabrika, depo, RES, iskele ve organize sanayi bölgesi inşaatlarını yapan sermaye çevreleriyle örgütlerinin etkisi olduğunu düşündüğüm için sahip olunan bütün bu değerlere rağmen tek bir müzesi olmayan Aliağa‘nın arkeolojik ve tarihi geçmişinin daha iyi araştırılıp tanıtılması için bu kentlerdeki arkeolojik kazıların yeniden başlatılması için hem belediye hem de Aliağa halkı olarak girişimde bulunulmasının etkili olacağına inanıyorum.

6 Mart 2026 tarihinde “Kültür Elçileri Platformu” olarak Aliağa Belediyesi‘nin Güzelhisar Sosyal Tesisleri‘nde yaptığımız toplantı ile toplantı sonrasında Güzelhisar ve Çıtak mahallesinde yaptığımız geziye gelince…

Aliağa Belediyesi’ne ait Güzelhisar Sosyal Tesisleri…
Çıtak’da Texas’a, Milano’ya, Truva’ya, Asos’a, Bergama’ya, Aigai’ye, Efes’e, Kyme’ye giden yolun köşesinde olmak…

Aliağa Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ali Osman Karatekin‘in, ilçedeki kültürel mirasın korunup yönetilmesi konusunda gerçekleştirdikleri belediye hizmetlerini anlattığı sunumundan sonra yaptığımız görüşme ve tartışmaların sırasında; tarihte Aiol bölgesi olarak tanımlanan bu bölgeye ait kültür ve tarih çalışmalarının, Bergama‘yı merkeze alıp Menemen, Aliağa, Foça ve Dikili‘yi; hatta, bir zamanlar Attalos‘un Bergama Krallığı‘nın etkisindeki Aigai antik kenti ile Manisa’nın Soma ilçesindeki Tarhala/Darkale‘nin de bu halkaya katılması suretiyle bölgesel ölçekte yürütülmesinin ve bunu yaparken de Dumanlı ve Yunt dağlarından kaynaklanan Yörük kültürünün de dikkate alınmasının doğru olacağını ifade etmeye çalıştım.

Ayrıca Aliağa‘nın hemen yanındaki Menemen‘deki Neonteikos antik kenti ile Dumanlı dağlarındaki Çukurköy‘ün başına gelen TOKİ belası gibi yakın zamanda Güzelhisar‘ı tehdit etmeye başlayan Aliağa Organize Sanayi Bölgesi‘nin genişleme eğiliminin hem insan sağlığı hem de kültürel mirasın korunması açısından yeni sorunlara yol açacağına dikkat çekmeye çalıştım. (5)

Ardından da dışarı çıkarak Güzelhisar‘ı, sokaklarını, Balaban ve Aliağa camilerini gezip kültürlerin birbirinin üstünde geliştiğini gösteren duvarlardaki antik dönem devşirme taşlarını aradık, sonrasında da Çıtak mahallesine giderek yerel tarihçi Nevzat Erkol‘un evindeki her biri ayrı bir yaratıcılığın eseri olan ahşap eserleri gördük, bu eserleri nasıl yaptığının öyküsünü kendisinden dinledik.

Ve böylelikle Aliağa‘ya gidip Güzelhisar‘dan Aliağa‘yı seyredip Aliağa için düşündüğümüz, görüş, düşünce ve öneriler geliştirmeye çalıştığımız bir Aliağa gezisi daha bitmiş oldu…

O nedenle 6 mart günü Aliağa‘da görüp tanık olduğumuz bu olumlu gelişmeler nedeniyle, hep yaptığımız gibi Aliağa‘ya gidip sahilde balık yeme alışkanlığı dışında, Güzelhisar, Çıtak ve Helvacı gibi köylere giderek, o köylerdeki kültür ve gelenekleri tanımanızı, Güzelhisar Sosyal Tesisleri‘nden Aliağa‘yı körfezi seyretmenizi öneriyorum…

Aliağa; özellikle de Dumanlı ve Yunt dağlarının yamaçlarındaki Yörük kültürünü sürdüren Güzelhisar, Çıtak, Helvacı, Hacıömerli, Karakuzu, Uzunhasanlı ve diğer eskinin köyü, şimdinin mahalleleri sizleri bekliyor!

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Daş, E., “Aliağa ve Köylerindeki Türk Eserleri“,

(2) Aliağa Belediyesi, “Aliağa ve Çevresindeki Türk Eserleri Araştırması Başladı”, https://www.aliaga.bel.tr/haber/aliaga-ve-cevresindeki-turk-eserleri-arastirmasi-basladi/810

(3) Eroğlu, İ., Özkan, H., Helvacı, Aliağa Kent Kitaplığı, Temmuz 2022, İzmir.

(4) Albayrak, Y., Keskin, O., Taşdemir G. M., Turgut, A., Demirer, D. Z., 2023 Yılı Myrina Antik Kenti Kazı ve Temizlik Çalışmaları, 44. Kazı Sonuçları Toplantısı Bildirileri, Cilt 6, s.423-436.

(5) “Güzelhisar’ın ciğerine hançer gibi sanayi planı“, Kuzeyin Sesi Gazetesi, 13 Ağustos 2025, https://kuzeyinsesi.net/haberler/yerel/guzelhisarin-cigerine-hancer-gibi-sanayi-plani-detay.html

Yararlanılan kaynaklar

1) Beşikçi, O., AliAğa, https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/27611133/orhan-besikci/aliaga

2) Güzelhisar, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Güzelhisar,_Aliağa

3) Güzelhisar Sosyal Tesisleri Projesi, https://www.aliaga.bel.tr/projelerimiz/tamamlanan-projeler/guzelhisar-sosyal-tesisleri-projesi

4) Ortaç, H., Tapu Tahrir Defterleri’ne Göre 16. Yüzyılda Güzelhisar, Aliağa Kent Kitaplığı, Aralık 2018, Ankara.

5) Şaşmaz, E., Balaban Paşa Cami (Aşağı Cami)-Güzelhisar-Aliağa, https://www.erolsasmaz.com/?oku=1728

6) Şaşmaz, E., Güzelhisar Kalesi (Aliağa), https://www.erolsasmaz.com/?oku=2646

7) Şaşmaz, E., Saruhan Sancağı Güzelhisarı, Aliağa, https://erolsasmaz.com/?oku=2645

8) Şaşmaz, E., Güzelhisar Çeşmeleri, Aliağa, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2644

9) Şaşmaz, E., Ali Ağa Camii (Yukarı Camii), Güzelhisar, Aliağa, https://www.erolsasmaz.com/?oku=1727

10) Şaşmaz, E., Çıtak Köyü, Aliağa, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2656

11) Yıldırım, C., Güzelhisar, Aliağa Çevresi ile Birlikte, 1. ve 3. baskılar, Hür Efe Matbaası, Mart 2001 – Aliağa Kent Kitaplığı, Kasım 2017, Ankara.

Görünen köy: Kötü yönetilen kamu malları…

Ali Rıza Avcan

Aklı başında olan herkes, sahip olduğu taşınır ve taşınmaz değerlerle nakit adı verilen parasını sayıp ne kadar olduğunu bilir, onları ya da onlarla ilgili notları, belgeleri, liste ve defterleri kasa ya da kilitli çekmece gibi emin yerlerde saklar, başkalarının eline geçmemesi için gereken tüm önlemleri alır…

Şayet aylık ya da yıllık bir bütçe yapıyorsa sağa sola not aldığı bilgileri kaydederek geliriyle gideri arasındaki dengeyi bulmaya çalışır, boğazından kesip alın teri ile tasarruf ederek biriktirdiklerini kaybetmemeye, hırsıza uğursuza yem etmemeye çalışır…

Hele ki bu taşınır ve taşınmaz mallar topluma, halka; yani, kamuya ait ise o zaman daha bir dikkatli olur, daha bir sorumlu hisseder kendisini…

Çünkü ters bir şey olduğunda kendisini topluma hesap vereceğini bilir…

İşte o nedenle namuslu olduğunu söyleyen, ahlak denilen insani değerlerden nasibini almış herkes, sorumlusu olduğu kamu malı niteliğindeki arsa, arazi ve binaların türlerine göre onların ne kadar olduğunu, edinme şekli ve tarihlerini, tapu kayıt bilgilerini, rayiç değerlerini, amortisman bilgilerini ve diğer özelliklerini tek tek bilerek ve bu bilgiler çerçevesinde o malları değerlendirerek korumaya çalışır…

O malların kendi malı olmadığını, tüm bir topluma, tüm insanlığa ait olduğu bilerek altın tepsi içinde sunarak pazarlıklar yapmaz, onları özel kişi ve kurumlara peşkeş çekmez… Hele ki, yandaş müteahhit Mehmet Cengiz‘e verdiği belediye hissesi olayında önce suçlu olduğunu kabul etmeyip 2024 seçimlerinde sırf oy alıp İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olmak uğruna uğruna “bir acemilikti” diye çıkıp özür dilemiş biri ise…

📌Ama benim 2015 yılında uğraşıp ortaya çıkardığım gibi belediyenin tablo ve fotoğraf koleksiyonlarını aslında alıp evine götürerek ya da yakıp imha etmiş gibi göstererek özel koleksiyonculara satılmasını, özellikle de ESHOT ve APİKAM arşivleriyle Pervititch‘in İzmir haritalarında olduğu gibi müzayede evlerinin ve bu işin ticaretini yapan sahaf ve koleksiyoncuların eline geçmesini sağlıyorsanız,

📌Son günlerde tanık olduğumuz gibi, Gazi M. Kemal imzasını taşıyan 1926 tarihli bakanlar kurulu kararıyla, o gayrimenkulün kimden alındığı ve ödemenin kime yapıldığı hususunu hiç merak etmeyip sorgulamadığınız ve sekiz yılda ve sekiz eşit taksitte satın aldığınız mir-i arazideki Tuzakoğlu Un Fabrikası için bugüne kadar 2 Ekim 2006 tarih, 26307 sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanan Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Kaydına İlişkin Yönetmeliğin 9. maddesinin (c) fıkrası uyarınca söz konusu taşınmazla ilgili dosyaya koymanız gereken taraflarca düzenlenen anlaşma tutanağı ile satış sözleşmesini ya da mahkeme kararı ile tapu senedini dosyasından çıkarıp mahkemeye sunamıyorsanız,

📌Yine aynı yönetmeliğe göre Hisarönü‘ndeki eski belediye binası için hazırlamanız gereken listelerle dosyayı mahkemeye sunmak yerine eski bir gazete haberini sunuyorsanız,

📌 Size ait olmayan eski İzmir hapishanesinin yerine inşaat ve yapı kullanma ruhsatlarını düzenlemeden inşa ettiğiniz Konak Katlı Otoparkı‘nın altındaki dükkanları, sırf bu nedenle ihale edemeyip bir süreden beri kendinize ait birimlerin bürosu olarak tahsis ediyorsanız,

📌 İzmir sınırları içinde sorumlu olduğunuz tüm somut ve soyut arkeolojik, tarihi, toplumsal ve kültürel değerleri belirleyip bir kültür envanteri haline getirmeyi bugüne kadar yapmamışsanız ve bu işleri yapması gereken daire başkanlıklarına bilgisiz ve ehliyetsiz kişileri getiriyorsanız,

📌Mevcut yasalar çerçevesinde hazırlanması işi görevleriniz arasında sayılıp sahip olduğunuz mevcut insan kaynağı, teknolojik imkanlar ve mali kaynaklar itibariyle doğrudan doğruya tarafınızca yapılması gereken envanter hazırlama işini, envanter hazırlama sırasında derlenen kurumsal ve kişisel verilerin yerli ve yabancı şirketlerin, hatta yabancı ülkelerin eline geçmesi riskini göze alarak ihaleyle özel firmalara vermeye ya da belediyede çalışan memurların akademisyen eşleri eliyle aslında üniversiteye yaptırmaya kalkıyorsanız,

📌Basmane Çukuru, Buca Cezaevi arsası, Hilton Oteli hissesi, Konak Pier, İnciraltı ve Çeşme Projesi gibi kentin kangrenleşmiş sorunları konusunda “paçanızı kurtarmak” uğruna AKP, TMSF ve sermaye çevreleriyle bir pazarlık/feragat sürecinin içine girmişseniz,

📌 Eski belediye başkanlarının vadesinde ödemeyip başka işlere harcadığı vergi ve sigorta primleriyle onların faizlerini sizden isteyen iktidarı bahane ederek ya da AKP iktidarıyla o iktidara güç veren sermaye çevrelerine şirin görünmek amacıyla elinizdeki değerli gayrimenkulleri elden çıkarmak için olağanüstü bir gayret gösteriyorsanız,

📌İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2026 Yılı Performans Programı‘nda taşınmazların tapu bilgileri dikkate alınarak gerçekleştirilen envanter çalışması sonunda 30 Haziran 2025 sonu itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 4.431’i arsa, 5.418’i de diğer (kamu tesisleri, ticari gayrimenkuller) olmak üzere toplam 9.849 adet taşınmaza sahip olunduğu belirtilmekle birlikte; Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü‘nün son günlerde el koyduğu 3 tarihi taşınmazla ilgili tartışmalarda da görüldüğü gibi bu envanterin hazırlanmasında dikkate alındığı söylenen tapu belge ve bilgileri ortaya çıkarıp mahkemelere sunmak yerine Gazi M. Kemal imzalı bakanlar kurulu kararları binaların cephelerine asılıp eski gazete haberleri mahkemelere sunuluyorsa; yani, belediyenin elindeki tüm gayrimenkullerin tapu bilgi ve belgeleri dikkate alınarak belirlenmesi işi gerçek anlamda henüz yapılmadıysa,

📌 2019-2024 döneminde düzenlenen tüm Sayıştay denetim raporlarında; “taşınmaz yönetimi ve kiralamaların usulüne uygun yapılmaması“, “Taşınmazların etkili, ekonomik, verimli yönetilememesi“, “taşınmaz tahsislerinin muhasebe kayıtlarında izlenmemesi“, “belediyeye bağış yoluyla gelen taşınırların muhasebe sisteminde kayıt altına alınmaması“, “belediye mülkiyetinde bulunan tarımsal ürün elde edilecek zeytin ağaçlarından faydalanılmaması” gibi ifadeler yer alıyorsa,

📌 2019, 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarına ait Sayıştay denetim raporlarında yazılı eksiklik ve yanlışlıklarla hukuka aykırı uygulamaların neredeyse her denetim raporunda tekrarlanması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin emlak yönetiminde yıllar itibariyle herhangi bir iyileşmeden söz etmenin mümkün görülmediği anlaşılıyorsa,

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi, Türkiye İstatistik Kurumu ve İçişleri Bakanlığı işbirliği çerçevesinde 2007 yılında başlatılan “Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi” kapsamında büyük emeklerle hazırlanıp ortaya konulan ve aradan geçen süre içinde geliştirilen “3 Boyutlu İzmir Rehberi” uygulaması aşağı yukarı 1 yıldır çalıştırılmıyorsa,

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sahip olduğu binlerce taşınmazı iyi yönetemediği Sayıştay denetim raporlarıyla kanıtlanan Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı İsmail Mutaf, 2024 yılının Kasım ayında ödüllendirilip genel sekreter yardımcılığı görevine getiriliyorsa,

📌 Memurlarınızın, yakın bir dostumun yönlendirmesiyle bina sahipleri tarafından belediyeye bağışlanmak istenen Fevzi Paşa Bulvarı üzerindeki çok değerli tarihi Kadıoğlu Hanı‘nın bağışlama işini, bağış sonrasındaki idari işlemlerin çok uzun ve zor olduğu gerekçesiyle dikkate almayıp sürüncemede bırakması nedeniyle bağışçılar bu değerli taşınmazı bağışlamaktan vazgeçiyorsa,

📌İZBETON ya da EGEŞEHİR YAPI PLANLAMA şirketlerinde gördüğümüz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ortak olduğu şirketlerle bu şirketlerin kurduğu hibrit şirketlerin büyük miktarlarda zarar etmesi ya da kredi almak amacıyla sermayesini arttırmak istemesi nedeniyle belediyeye ait değerli taşınmazların belediye meclisi kararlarıyla bu şirketlere devredilmesi sayesinde daha düne kadar kamu malı olup bir çırpıda satılabilir, kiralanabilir ya da peşkeş çekilebilir hale getirilen şirket malları tek tek elden çıkarılıyorsa,

📌Türkiye‘de kurulan ilk kent arşivlerinden biri olup son yıllarda gözden çıkarılan memur ve işçilerle doldurularak çalışmaz hale getirilen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)‘nin 2012 yılından bu yana belediyeye ve kente ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi arşivleme konusunda yetersiz kalıyorsa, mevcut bilgi ve belgeler kaybolup sahaf, müzayede ve koleksiyonlarda ortaya çıkıyorsa, bağışçılarda bu konuda bir algı gelişiyorsa, APİKAM‘a ait bazı fotoğraflar internetteki e-satış sitelerinde satılıyorsa, bu tür yasa dışı satışların engellenmesi için ilgili yöneticileri uyarmamıza karşın sonuç değişmiyorsa,

İzmir halkına ait kamu mallarını koruma konusunda ehliyetsiz, yetersiz ve kötü niyetli olduğunuz, eş, dost, arkadaş ve yakınlarınızın servetlerine, mal varlıklarına ve özel koleksiyonlarına doğrudan ya da dolaylı yoldan katkıda bulunduğunuz anlaşılır…

Son söz niyetine;

Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait taşınmazlarla daha düne kadar kamu malı iken belediye şirketlerine devredilmesi nedeniyle kamu malı olmaktan çıkarılan değerli belediye taşınmazlarını koruyup kollayacak ve disiplin altına alacak bilgili, tecrübeli, kararlı ve asıl önemlisi kamu malına sahip çıkacak ahlak sahibi bir belediye yönetimi dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden…

Aynen şu sıralarda Boğaziçi Köprüsü‘nü satarak özelleştirmek isteyen AKP iktidarına karşı çıktığımız gibi, onlara özenip ya da yaranıp İzmir‘deki kamu mallarının da satılarak, devredilerek ya da feragat edilerek özelleştirilmesine, elden çıkarılmasına karşı çıkalım…

İzmir: gelenekselleşen yağma kültürü…

Ali Rıza Avcan

1998’de İstanbul‘dan gelip sakini olduğum İzmir‘de, o tarihten bu yana gördüğüm en önemli kentsel sorunun, daha önce yaşadığım Ankara, Bursa ve İstanbul‘da pek de karşılaşmadığım tek şeyin; kentteki bazı değerli arsa, arazi ve binaların paylaşımı konusunda ortaya çıkan ve uzun süreler devam eden hararetli tartışmalar olduğuna inanıyorum…

Geldiğim günlerde kendimi içinde bulduğum Kordon dolgu yolu sorunu ve onu izleyen yıllarda tanık ve taraf olduğum Kemeraltı‘ndaki ayakkabı imalatçılarının taşınmaya zorlanması, kentin en güzel ve değerli yapılarından Konak Pier‘in restorasyon ve kullanımında yaşanan skandallar, Hilton Oteli, Basmane Çukuru, İnciraltı‘ndaki değerli tarım arazilerinden vazgeçilmesi, İzmir Limanı‘nın özelleştirilmesi, Vestel ve Folkart gökdelenleri, ancak dava ederek defettiğimiz Körfez Geçiş Projesi ve yıllarca kitaplarını okuyup derslerini izleyerek örnek aldığımız Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin adeta bütün yazıp çizdiklerine ihanet edercesine tarihi kent merkezindeki gayrimenkullerin soylulaştırılması için başımıza musallat ettiği TARKEM‘in yapıp eyledikleri…

İzmir‘deki ilk günlerimde böylesi bir tartışma ve mücadeleye anlam verememiş olmakla birlikte; özellikle kamu malları gündeme gelince ortaya çıkan bu kavganın aslında 9 Eylül 1922’den bu yana devam eden geleneksel bir tutum olduğunu anlamam uzun sürmedi.

Çünkü “İzmir sermayesi” adını alıp eline biraz para geçtiğinde kendini sanayici zanneden ve küçük cemaatler şeklinde örgütlenen bu menfaat grupları, kendi geçmişlerinde köylüyü ezen toprak ağaları olarak ellerindeki büyük servetlere rağmen doymayı bir türlü bilmemekte, o nedenle de, önceliği ağızlarını sulandıran kamu mallarına vererek hepimizin ortak malı olan değerlere el atmakta, bu konuda merkezi ve yerel yönetimlerle ortaklıklar kurarak oraları sahiplenmeye çalışmaktadır…

Güçbirliği, Kipa, EGS Holding, Tarişbank ve TARKEM gibi arkasını merkezi yönetime ya da belediyelere dayamış bütün bu çok ortaklı yapıların, “çok ortaklı yatırım” ya da “yönetişim” adıyla pazarladığı soygun, yağma düzeni aslında bundan başka bir şey değildir!

Böylelikle başta bu kentte yaşayan halka; yani, hepimize, işçilere, yoksullara, emekli ve emekçilere ait malları yağmalayıp el koyarak zenginleşmeye çalışıyorlar. İşte o nedenle de geçmişte bu kentte edinilmiş her zenginliğin altından alın teri yerine, -ne yazık ki- böylesine bir yağma, hazıra el koyma ve soygunun hikayesi çıkıyor…

İzmir‘in işgalden kurtulduğu 9 Eylül 1922’den başlayıp 6-7 Eylül olaylarıyla devam eden bu gelenekselleşmiş soygun ve yağma düzeni, günümüzün değişen dünya koşullarında, daha doğrusu azınlıkların yok edilip herkesin “Müslüman Türk” olduğu bir ortamda haydutlaşmış devlet kurumları eliyle egemen sınıfların, menfaate dayalı kutuplaşmış siyaseti üzerinden devam ediyor.

Artık Bozdağ‘ın, Beşparmaklar‘ın ve Çaldağı‘nın eşkiyaları ve Karaosmanoğulları gibi toprak ağası, derebeyi ve ayanlar kentlere gelerek bu yeni diyarın itibarlı kişileri, aileleri, daha doğrusu efendisi olmuş durumdalar… Ama eskiden yaptıkları gibi yine zordan kaynaklanan güçlerini kullanarak arazilerine yeni araziler, kupon arsalar katarak zenginleşiyorlar ve her geçen gün güçlerine güç katarak iktidar alanını genişletmeye çalışıyorlar… Hem de eskinin yağma, ganimet geleneğini bugünün değişik yol ve yöntemleriyle geliştirip arttırarak…

Velhasıl eskinin soygun düzeni katmerlenerek daha da büyüyüp genişliyor…

El koyma, soygun ve yağma gibi hukuk dışı eylemler artık dünün azınlıklarına karşı değil, bugünün şirketleri, holdingleri, tarikatları ve rant çeteleri eliyle kendi halkına karşı kullanılmakta; hatta, devletin resmi kurumları da buna katılarak, hukuk sisteminin içine “acele kamulaştırma“, “el koyma” ya da “vakıf hortlatma” gibi yöntemleri yerleştirerek, yeni yeni kanunlar çıkararak ya da yüzlerce kez değiştirdikleri ihale mevzuatındaki yöntemleri kullanarak istediği her yere zorla el koyup her şeyi kendi taraftarına sunmanın yollarını bulmuş oluyor…

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Parsel Sorgu Uygulamasına göre Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın parseli….

Bu çerçevede bir yandan İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, çarşı esnafını karşısına alarak Salepçioğlu İşhanı‘nı kendi yandaşlarına sunmaya, diğer bir yandan İzmir Büyükşehir Belediyesi arsanın tümünü kazanabileceği bir davadan çekilmek suretiyle Basmane Çukuru adı verilen değerli gayrimenkulü TMSF eliyle iktidarın yandaş şirketlerine vermeye ve tartışmalara konu olan Hilton Oteli‘ndeki payını satmaya, aynı şeyleri Buca Cezaevi arsası için de tekrarlamaya çalışıyor…

Görüldüğü gibi AKP iktidarı ile temsil edilen İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile CHP‘nin temsil ettiği İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kentteki kamu malı gayrimenkuller için aynı tavrı gösteriyorlar. Yer yer ve zaman zaman “oybirliği” dedikleri yöntemle işbirliği içine girmekle birlikte bazen de birbirlerinin elindeki malları almak ya da ellerindeki malı rakibinden kaçırmak için uğraşıyorlar.

Örneğin, benim “ölü vakıfları hortlatma eylemi” olarak adlandırdığım kötü niyetli birtakım girişimler çerçevesinde, belediyelerce kullanılan vakıf mallarının ellerinden alınıp kamuoyunca bilinmeyen bazı ölü vakıflara devrederek sahiplenmek amacıyla, 20 Kasım 2025 tarihinde kabul edilen 7565 sayılı kanunla Vakıflar Kanunu‘nun 30. maddesinde bunu mümkün kılan bir değişiklik yapmak suretiyle daha ilk adımda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından kullanılmakta olan 3 değerli gayrimenkule el koyuyorlar. Bu kapsamda İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Hisarönü‘ndeki tarihi belediye binası ile Tepecik‘teki tarihi tebhirhaneyi ve Halkapınar‘daki tarihi Tuzakoğlu Un Fabrikası binasını almaya kalktığında söz konusu binaların kimde kalacağı konusunda AKP iktidarı ile CHP belediyesi arasında, tarafların birbirlerine “Vakıflar Yunan vakfı değildir” ya da “Yunan belediyesi değiliz” diyerek “Yunan” olmanın nefret konusu yapıldığı çok kötü bir dille sataştıkları mücadeleye tanık oluyoruz…

Tam da Basmane Çukuru ile Buca Cezaevi arsası konusunda belediye ile halk arasında benzeri bir mücadele yaşanırken… Adeta etme bulma dünyası gibi belediyenin “yapıp eylediğinin kendi başına geldiği” bir duruma tanık olurcasına…

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

İsterseniz bu son durumu; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinden alınan üç ayrı gayrimenkul arasından, çalışma arkadaşlarım Prof. Dr. Arife Karadağ, Erol Şaşmaz, Orhan Berent, Orhan Beşikçi ve Dr. Turgay Gülpınar ile birlikte Darağaç bölgesinde yaptığımız araştırmalar nedeniyle hakkında daha fazla bilgi sahibi olduğum ve tapunun İzmir ili, Konak ilçesi, Halkapınar mahallesi 290 pafta, 1443 ada, 4.370 m2’lik 7 parselinde kayıtlı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın durumunu, Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bulduğumuz resmi belgeleri esas alarak eski tarihlerden bugüne doğru incelemeye çalışalım…

1. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi‘nin Darağacı‘nda sahip oldukları arazi-i miriye’de inşa etmek istedikleri un fabrikası için yatırdıkları harcın makbuzu kendilerine gönderilir. Tarih: H. 21.06.1323, M. 25.08.1905 – (Fon DH.MKT. Kutu 1000, Gömlek 5).

2. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve şürekasının inşa edecekleri un fabrikası için Avrupa‘dan getirecekleri aletlerin gümrük resminden muaf tutulması için verdikleri dilekçe Tarih: H. 14.04.1324, M. 07.06.1906 – (Fon ŞD. Kutu, 1223, Gömlek 10)

3. İzmir‘de mukim tüccarlar Yuvan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanidi, Paraköy (?) Caddesi’nde sahip oldukları miri arazi üzerine fabrika kurmak için İstanbul‘daki Saray‘dan izin isterler. Tarih: H. 28.07.1326, M. 26.08.1908 – (Fon. ŞD, Kutu 1430, Gömlek 4),

Ve 1908 yılında Tuzakoğlu Un Fabrikası bölgenin en büyük un (dakik) fabrikası olarak faaliyete geçer…

Bildiğiniz gibi İzmir’in düşman işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihinde Nif-Bornova yolundan gelip kente giren Türk birliklerine, Halkapınar‘daki Tuzakoğlu Un Fabrikası‘ndan ateş açılması nedeniyle şehit olanlar için 1947 yılında fabrika binasının hemen yanındaki şehitliğe belediye tarafından bir bahçe yapılır.

4. 3. Süvari Fırkası komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim, 21 Aralık 1922 tarihinde; yani İzmir‘in alınmasından 3 ay 12 gün sonra Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesi için bir dilekçe verir. Tarih: M. 21.12.1922, (Fon 30-10-0-0, Kutu 140, Gömlek 4, Sıra 14).

Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yaptığım arşiv araştırması sonucunda 3. Süvari Fırkası komutanı Albay İbrahim Bey‘in aslında 1880, Bursa doğumlu Halil İbrahim Çolak olduğu, Balkan Savaşları‘nda sağ elinden yaralanması nedeniyle “Çolak” lakabı ile anıldığını, sağlık sorunları nedeniyle 1917 yılında emekli olmasına rağmen Anadolu‘ya geçerek Ulusal Kurtuluş Savaşı‘na katıldığını, Kuvayı Seyyare komutanı olarak büyük yararlıklar gösterdiğini, komutanı olduğu 3. Süvari Fırkası‘nın başında 1. ve 2. İnönü savaşlarıyla Sakarya Savaşı‘nda ve Büyük Taarruz‘da görev aldığını, İzmir‘in alındığı 9 Eylül 1922 tarihinden 3 gün sonra albaylığa yükseltildiğini, fırkasının lağvedilmesi üzerine 17 Aralık’ta; yani bu dilekçeyi vermeden 5 gün önce 2. kez emekli edildiğini, ardından da 2, 3, 4 ve 5. dönemlerde Bilecik milletvekilliği görevini yaptığını, 1944 yılında 64 yaşındayken vefat ettiğini ve 2017 yılında Torbalı Kent Arşivi bahçesine heykeltraş Eray Okkan‘ın yaptığı bir heykelinin dikildiğini öğrenme fırsatım oldu.

Böylesine büyük bir savaş kahramanının Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı sahiplenmek amacıyla 21 Aralık 1922 tarihinde verdiği dilekçeye ilgili kurumlar tarafından ne cevap verildiğini ise şimdilik bilmiyorum.

5. Reis-i Cumhur Gazi M. Kemal başkanlığındaki hükümetin, 6 Nisan 1926 tarih, Türkiye Cumhuriyeti Başvekalet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti-3444 sayılı kararnamesi ile İzmir Belediyesi tarafından kamu yararı doğrultusunda kamulaştırılmasına karar verdiği Darağacı‘ndaki Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili 185.000 liralık bedelin belediye imkanlarıyla ödenmesinde zorluklar yaşandığı için, diğer ihalesiz satışlarda olduğu gibi ödemenin sekiz yılda ve sekiz eşit taksitte ödenmesine karar verilir. Tarih: M. 06.04.1926 – (Fon 30-18-1-1, Kutu 18, Gömlek 25, Sıra 2),

Bu karar sonrasında Cumhuriyet Dönemi Arşivleri‘nde bu yapı ile ilgili başka bir belge bulamadığım gibi yapının 1922’de Albay İbrahim‘e emval-i metruke olarak verilip verilmediğine ya da 8 yılda 8 taksitte ödenen 185.000 liralık kamulaştırma bedelinin binayı elinde bulundurduğu anlaşılan kime ödendiği ya da 20.11.2025 tarihli 7565 sayılı kanun değişikliğindeki ifadeleri doğrulayacak şekilde binanın asıl olarak hangi vakfın mülkü olduğuna dair bir bilgiye rastlanmamaktadır.

Bu konuda şu hususu gözden kaçırmamak gerekir ki, dün Darağacı, bugün Halkapınar olarak adlandırılan bir yerde Osmanlı uyruğundaki iki Rum’un un fabrikası kurmak ve fabrikayı donatmak için istedikleri izinler sırasında yapının bu iki ortağın sahip olduğu “arazi-i emiriyye” niteliğindeki bir yere yapılacağı; yani, devlet mülkiyetinde olmakla birlikte bireylere sadece tasarruf hakkı (kullanım ve işleme hakkı) verilip mülkiyet hakkının verilmediği bir yerde olduğu için herhangi bir vakfa işaret edilmediği görülmektedir.

Ayrıca Osmanlı Dönemi‘nde düzenlenen tüm vakıf senetlerindeki mekân tarifleri lafzi şekilde; yani, konuşma dili sözün yazıya dönüştürülmesi suretiyle tarif edilip vakfın sahip olduğu gayrimenkullerin haritası, krokisi, aplikasyon planı gibi teknik çizimler eklenmediği ve aradan geçen süre içinde gayrimenkul bulunduğu alanda büyük mekânsal değişimler olduğu için günümüzde çoğu kez vakıf senedinde yazılı olanla mevcut durum arasında anlamlı bir bağlantı kurulması, gayrimenkullerin sınırlarını çizmek mümkün olmamaktadır.

Hoş mekânsal ölçekte söylenenle, mevcut durum arasında anlamlı bağlantılar kurulamasa bile, AKP iktidarı ve onun Vakıflar Genel Müdürlüğü kent topraklarının yağmalanması amacıyla hızını alamayarak ve bu taşınmazların tapuya tescili konusunda tapu kadastro müdürlükleri ve mahkemelerle suç ortaklıkları kurarak kentteki kiliselerin, havraların ve hatta Kültürpark‘ın ya da 1922 yangını sonrası yıkılan Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin bulunduğu Basmane Çukuru‘nun bile kendi sorumluluğundaki mazbut vakıflara ait olduğu iddiasıyla ortaya çıkabilir, tüm kent topraklarının Osmanlı vakıfları üzerinden yağmalanmasının yolunu açarak İzmir toprakları ve yapıları üzerinde ilginç bir vakıf egemenliği kurabilir… Hele ki bu vakıfların bir kısmı tarikatlara, verilip vakıf yönetimlerine AKP yandaşı kişiler getirilirse… “Orası da benim, burası da benim” diyerek…

Gerçek olan bir şey var ki, o da bir dönem Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından kullanılan, o nedenle 12 Eylül Faşist Yönetimi‘nin ürünü DGM‘ler tarafından yargılanan birçok kişi için bir eziyet ve işkence merkezine dönüşen bu bina ile ilgili olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin elinde bir tapu belgesi ya da kaydı bulunmamakta, o nedenle de mülkiyeti ispat ederken esas olan tapu belgesini asmak yerine 1926 tarihli kararname metni büyütülerek binanın duvarlarına asılmaktadır.

Bence bu binanın Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldığı dönem araştırılarak o binanın ne zaman, kimler tarafından ne şekilde Türkiye Elektrik Kurumu‘na ve Devlet Güvenlik Mahkemesi‘ne verildiği ortaya konulması, o mahkeme binasında eziyet görenlerle mahkemenin verdiği hukuk dışı kararların hesaplaşma adına anımsanıp hatırlatılması yerinde olacaktır.

Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın DGM ve TEK tarafından kullanıldığı yıllar, Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Gelelim bu konu ile ilgili değerlendirme, yorum ve önerilerime….

1. Bu olayın kaynağı olarak gördüğüm 7565 sayılı kanun, 20 Kasım 2025 tarihinde TBMM‘nde yapılan oylama ile kabul edilip 5 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun oylaması ile ilgili tutanaklara baktığımızda ise kanunun 328 oyun kullanıldığı oturumda 240 oyla kabul edildiği, 88 oyun ise kanunun reddi doğrultusunda kullanıldığı, toplam sayısı 138 CHP‘li milletvekilinden 86’sının; yani %65,32’sinin oylamaya katılmadığı, örneğin İzmir milletvekili Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi isimlerin oylamada bulunmadığı görülecektir.

2. 7565 sayılı kanunun kabulü öncesi ve sonrasındaki basın haberlerine bakıldığında, CHP genel merkezi ile İzmir il ve ilçe örgütlerinin bu kanunun muhtemel sonuçları hakkında öngörülerde bulunmadığı, muhalefet yapmadığı ve kamuoyunu bilgilendirmediği, üstüne üstlük CHP genel merkezinin bu kanun maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi‘ne gitmediği görülmektedir.

3. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ile meclis grup başkanlığının kanunun tartışıldığı ve kabulünü izleyen tarihlerde bu kanunla ilgili herhangi bir açıklama yapmadığı: ancak, kanun uygulamasından sonra ellerindeki gayrimenkuller alınıp canları yandıktan sonra tepki verdikleri görülmektedir.

4. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, aynı yöntemle 100’e yakın gayrimenkulüne el konulan İstanbul Büyükşehir, 16 gayrimenkulüne el konulan Bursa Büyükşehir belediyeleriyle ilgili tek bir şey söylememiş, aynı şeyin kendi başına geleceğini düşünerek CHP ya da büyükşehir belediyeleri olarak ortak bir dava açılması için girişimde bulunmamış, tam bunları yapması gereken bir dönemde Buca Cezaevi ve Basmane Çukuru arsalarının satışının ya da feragatinin peşine düşmüştür.

5. İzmir Büyükşehir Belediyesi ile CHP İzmir il yönetiminin, Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü‘nün Ahmetağa Vakfı‘na ait Kemeraltı‘ndaki Salepçioğlu İşhanı‘nı yıkıp kiralamaya kalktığı süreçte Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün “uzun süreli kiralama yöntemi” ile gerçekleştirdiği özelleştirmelerle tarihi Kemeraltı Çarşısı‘nın tam ortasındaki bu büyük handa çalışan esnafları ve işyeri sahiplerini korumak amacıyla tek bir girişimde bulunmadığı, CHP‘nin belediye yönetiminde olduğu bir kentte MHP ve Vatan Partisi gibi partilerin esnafa destek olmaya çalıştığı hatırlanmalıdır.

6. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha önce yaşadıkları 109 dönümlük Kadifekale sit alanındaki 900 m2’lik türbe için tapu kaydında yazılı olan “Yusuf Baba vakfından mukatalıdır” şerhine dayanarak belediyeden alınıp İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne verilmesi olayından ders çıkarmayışı ve bu devirle ilgili davaları takip etmeyişi nedeniyle, bu kez yaşanan ve belki de önümüzdeki günlerde başka gayrimenkuller için yaşanacak el koyma operasyonları için proaktif davranarak hiçbir hazırlık yapmadığı, Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile tapu idaresi ve mahkemeler arasındaki işbirliğini takip etmediği, elinde Gazi M. Kemal imzalı 4 Nisan 1926 tarihli kararname dışında başka bir belgenin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bu tür durumlarda bu tür kararnameler yerine usulüne uygun alınmış tapu belgeleri geçerlidir. Anlaşılan o ki, belediye elinde bulundurduğu gayrimenkullerle ilgili sağlıklı bir envantere sahip değildir ve bu envanter bilgilerini doğrulayacak resmi, doğru ve geçerli belgelerden yoksundur.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kurumları emlak yönetimi konusunda kendilerini sorgulamalı, elindeki gayrimenkulleri korumak için özel politika, strateji ve taktikler geliştirmeli, sahip olduğu gayrimenkullerle ilgili davalarda doğru, geçerli ve sonuç alıcı belge ve bilgileri kullanmalıdır.

Örneğin 1998 yılına kadar Kemeraltı‘ndaki İzmir İl Özel İdare Müdürlüğü‘nün arşivinden alınıp Ankara‘daki Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü‘ne götürülen İzmir‘le ilgili eski tapu kayıtlarının dijital kopyalarını, yapacağı özel bir protokolle temin etmeli ya da bunu yapamıyorsa, bu tür konularda bilim insanları, araştırmacılar ve uzmanlar eliyle Ankara‘daki o eski kayıtlardan yararlanmalıdır.

7. Ama her şeyden önce, öncelikle de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay ve ekibi halka; yani, kamuya ait mülklerin nasıl kullanılacağı konusunda halkın görüşüne başvurmalı, bu mülkleri halkın rızası olmadan -daha önce Mehmet Cengiz Skandalı’nda yaptığı gibi- kendi paşa gönlüne göre satmamalı, kiralamamalı ve başka bir şekilde kullandırmamalıdır.

Kendisinin tam da Hilton Oteli hissesini satmaya ya da Basmane Çukuru‘ndaki haklarından feragat etmeye hazırlandığında başına gelen bu olaylardan dersler çıkarıp kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa kendisi de öyle davranmalı, halkın malını altın tepside sermaye gruplarına ikram etme alışkanlığından vazgeçmelidir.

8. Ayrıca tarihçilerin, akademisyenlerin ve uzmanların İzmir‘deki vakıflarla bu vakıfların sahip oldukları gayrimenkuller konusunda araştırmalar yaparak İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile Tapu ve Kadastro Müdürlüğü‘nün kişisel veri oldukları gerekçesiyle sır gibi sakladığı bu bilgileri kamuoyu ile paylaşması uygun ve doğru olacaktır.

9. Son olarak, tüm bu tartışmalı sorunların yaşandığı günlerde sus pus olup sergi sergi, kokteyl kokteyl gezen, adeta bir belediye başkanı gibi değil de bir şube müdürü gibi davranan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu‘nun politik hesaplarla dolu uykusundan uyanarak kendi belediye sınırları içinde bulunan bu değerli gayrimenkuller için bir şeyler söylemesini, tartışmalara katılıp halktan yana öneriler geliştirmesini beklediğimi de ifade etmek isterim…

Bugünkü Şaraphane Mevkii- Halkapınar’da bulunan Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın arka tarafından görünümü.

Bu tür inanışlarım olmamakla birlikte; emek harcanmadan, yağmayla, soygunla ya da hırsızlıkla kolayına kazanılmış her şeyin, bu yazımızın konusu olmaları nedeniyle Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılması suretiyle yerine yapılan Otobüs Terminali ile ESHOT Otobüs Garajı ve sonrasında gökdelen yapmak amacıyla kazılan Basmane Çukuru, Ermeni incir tüccarı Aram Hamparsum‘a aitken birden Şerif Remzi Reyent hanesine yazılıp İzmir İktisat Kongresi‘nin yapıldığı uzun süre yıkık kalan hanın, Rum Yuvan Tuzakoğlu ile Vasili İstefendi‘nin malıyken emval-i metruke olarak el konulan Tuzakoğlu Un Fabrikası ile Ermeni kuyumcu Sivrihisaryan ailesine aitken emval-i metruke olarak el konulup vali konağı olarak kullanılmaya başlanan binaların aradan geçen süre içinde başlarına gelenleri düşündüğümüzde hepsinin bu kentin tarihine kara birer leke olarak, yarardan çok zarar getirdiğine, bir tür uğursuzluk taşıdıklarına inanasım geliyor…

Ama tabii ki asıl uğursuzluğun onları yağma, soygun, talan suretiyle edinip sahip olduklarını sananlardan kaynaklandığını unutmadan!