İzmir: Artan araç sayısı, yetersiz otopark kapasitesi…

Ali Rıza Avcan

Bu haftaki yazımla gelecek haftalardaki yazılarımda İzmir‘de yaşadığımız otopark sorununu ele alarak; hem bu konu ile ilgili mevzuat hükümlerini, hem de bu konuda yaşananları dikkate alarak geliştirmeye çalıştığım çözüm önerilerini anlatmaya çalışacağım.

Bunu yapmadan önce de, konuyu düzenlemek amacıyla TBMM tarafından kabul edilen ya da bu yasalara göre çıkarılan yönetmelik hükümlerini, yazının ilerdeki bölümlerinde yer alacak hukuki değerlendirme ve tartışmalara temel yapmak üzere hatırlatacağım:

Toplu ulaşımın başarısız olduğu her yerde bireysel araç kullanımı artar ve otoparklar ağzına kadar dolar…

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu‘nun 7. maddesinin (l) fıkrası hükmüne göre, “kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir belediyelerinin, yine aynı maddenin son fıkrası hükmüne göre, “bölge otoparkı, kapalı ve açık otoparklar yapmak, yaptırmak, işletmek, işlettirmek veya ruhsat vermek” büyükşehir kapsamındaki ilçe belediyelerinin görevidir.

5216 sayılı yasanın 26. maddesine göre büyükşehir belediyesi kendisine ait otoparkları işletebilir ya da bu yerlerin belediye veya bağlı kuruluşlarının % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketler ile bu şirketlerin % 50’sinden fazlasına ortak olduğu şirketlere, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın belediye meclisince belirlenecek süre ve bedelle işletilmek üzere devredebilir. Ancak, belediye şirketlerince işletilen bu yerlerin üçüncü kişilere devredilmesi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu‘nun hükümlerine göre yapılacaktır.

Otopark hizmeti konusunu düzenleyen 5216 sayılı kanunun “belediyeler arası hizmet ilişkileri ve koordinasyon” başlıklı 27. maddesinin son paragrafında ise, “İmar mevzuatı uyarınca belediyelerin otoparkla ilgili olarak elde ettikleri gelirler beş yıllık imar programına göre hazırlanan kamulaştırma projesi karşılığında bölge otoparkı için gerekli arsa alımları ile inşasında kullanılır. Bu gelirler bu fıkrada belirtilen amaç dışında kullanılamaz” hükmü bulunmaktadır.

Her gün trafiğe çıkan yeni taşıt araçlarının artması…

Otopark hizmeti konusunun ele alındığı diğer bir kanun ise 3194 sayılı İmar Kanunu‘dur. Kanunun 37. maddesine göre; imar planlarının düzenlenmesi sırasında planlanan yerleşimin koşulları ile gelecekteki ihtiyaçları göz önünde tutularak gerekli otopark yerleri ayrılır. Otopark ihtiyacı bulunan bina ve tesislere gerekli otopark yeri ayrılmadıkça yapı izni, otopark yapılmadıkça da kullanma izni verilmez. Kullanma izni alındıktan sonra otopark yeri, plana ve yönetmelik hükümlerine aykırı olarak başka maksatlara ayrılamaz. Bu fıkra hükmüne aykırı hareket edildiği takdirde, ilgili idarece yapılacak tebligat üzerine en geç üç ay içerisinde bu aykırılık giderilir. Mülk sahibi tebligata rağmen müddeti içerisinde gerekli düzeltmeyi yapmaz ise, belediye encümeni veya il idare kurulu kararı ile bu hizmet ilgili idarece yapılır ve masrafı mal sahibinden tahsil edilir.

Aynı kanunun 44. maddesinin III. bendinde ise otopark yapılması gereken bina ve tesisler ile diğer hususlar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikte tespit edilir hükmü bulunduğu için bu hükme uyularak düzenlenen Otopark Yönetmeliği, 15 Eylül 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu yönetmelik, büyükşehir belediyeleriyle nüfusu 10.000 ve daha fazla olan yerleşmelerde; ayrıca, nüfusu 10.000’den az olmakla birlikte imar planı onaylanmış yerleşme ve alanlarla imar planı bulunmamakla birlikte bu yönetmeliğin uygulanacağına karar alınan bütün yerleşmelerde, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği 15 Eylül 2018 tarihinden sonra yapı ruhsatı düzenlenmesi ve binalarda araçların yol açtığı parklanma ve trafik sorunlarının çözümü amacıyla otopark yapılmasını gerektiren bina ve tesislerde otopark ihtiyacının miktar, ölçü ve diğer koşullarıyla ilkelerini belirlenmiştir.

17 maddeden oluşan ve kabul edildiği tarihten bu yana geçen 7 yıl içinde 12 kez değiştirilen 2018 tarihli Otopark Yönetmeliği‘ni daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde;

5216 ve 3194 sayılı kanunlarda yazılı olduğu şekilde, ihtiyacı karşılamak üzere imar planlarında gösterilen otopark alanlarını verimli ve etkin bir şekilde işletme anlayışından neredeyse vazgeçildiğini, kentlerde sayıları her geçen gün artan taşıt araçlarına yer bulmak kaygısıyla her iki kanuna aykırı bazı düzenlemelerin yapıldığını görürüz.

Bırakayım mı, bırakmayayım mı?

Örneğin yönetmeliğin “yol üstü (yol boyu) araç park yeri” tanımı imar planlarında kamu yolu olarak belirlenmiş cadde ve sokakların bir şeridinin yatay ve düşey işaretlemeler yapmak suretiyle otopark olarak kullanılabileceğini ifade etmekte ya da insanların esenlik ihtiyacını karşılamak amacıyla oluşturulan yapıların çevresindeki bahçeleri kemiren ortak otopark uygulamalarına yol açılmakta; böylelikle, kamunun genel kullanımına açık yol ve alanların 5216 ve 3194 sayılı kanunlara aykırı olarak özel araç sahiplerine tahsis edilmesini sağlamaktadır.

Aslında söz konusu yönetmeliğin yedi yıl gibi kısa bir süre içinde 12 kez değiştirilmesi bile yapılan düzenlemelerin artan taşıt aracı ve otopark ihtiyacı nedeniyle nasıl esnetilip tahrip edildiğini göstermektedir.

Tabii ki bu esnetmeye imar planlarının yapılmasında ya da değiştirilmesinde veya belediyelerce yürütülen fiili uygulamasında göz yumup izin veren; başka bir deyimle, mevcut mevzuata aykırılıkları dahil ettiğimizde karşımıza gerçekten kangrene dönüşmüş bir sorun çıkmaktadır.

Bu duruma örnek olarak, halen oturmakta olduğum 10 yaşındaki yeni binanın 1 metre kazılsa suyun çıktığı bataklık bir arazide yapılması nedeniyle yağmurlu havalarda su içinde kalan zemin altı otoparklara hiç bir taşıt aracının girememesini ya da 10 daireli binanın müteahhidi olduğunu daha sonradan öğrendiğim Mehmet Cengiz‘in amca oğlu Ahmet Cengiz‘in bu bina için yüksek miktardaki otopark ücretini ödememek amacıyla zemin seviyesinin altındaki otoparklara taşıt aracının girebilmesi için projesinde gösterilen duvarı örmeyişini en yakından deneyimlemiş biri olarak gösterebilirim. (1)

Yağmurla birlikte su içinde kalan yeraltı otoparkları…

Gelelim İzmir‘deki otopark ihtiyacının nereden kaynaklandığı ve nasıl karşılandığı ya da karşılanamadığı; daha doğrusu bu konudaki yetersizlik konusuna…

Tabii ki otoparka ihtiyaç duyanlar bu kentte yaşayan ya da çalışan insanların milyonlarca lira vererek satın aldığı ya kiraladığı, o nedenle de onlar için çok değerli olan motorlu taşıt araçlarıdır… Aynen bir zamanlar ata binerek seyahat edenlerin atlarını hanlara, kervansaraylara teslim ettikleri gibi arzu nesnesi araçlarını güvenilir kişi ve yerlere; hatta, ne yaptıklarını bile bile çaresizlik içinde otopark mafyasının yönettiği otoparklara bırakırlar… Tabii ki, evlerinin, işlerinin önündeki buldukları sahipsiz bedava yerlere, kamuya ait alanlara park etmeyi fazlasıyla sevip bu tür yerlerin çoğalmasını şiddetle arzularlar… Milyonlarca liraya kıyıp aldıkları lüks arabalarını oralarda tek başına bırakıp arkalarına bile bakmadan gidebilirler…

O araçları üreten, onlara akaryakıt satan ya da malzemesini sağlayan ulusal ve uluslararası sermaye ise o araçların nerelere nasıl park edeceğini düşünmeden siyasi iktidara yaptığı baskılarla belediyeleri otopark yapmaya zorlar… Belediyeler ise araç sahibi olmayanların haklarını dikkate almaksızın araç sahipleri için otoparklar yapmaya, onları memnun etmeye çalışır… Hem de bu işin maliyeti, her geçen gün artan trafik sıkışıklığı ve bu araçların atmosfere saldığı zehirli gazları dikkate almadan… Hem de “sıfır karbon” ya da “sürdürülebilirlik” laflarını gevelemeden…

İzmir, nüfusu ve buna bağlı olarak yollarında dolaşan taşıt aracı sayısı her geçen gün devamlı artan bir kenttir… Hem ülkenin diğer bölge ve illerine göre daha gelişmiş, hem de bu kentteki tüketim ekonomisi hesapsız kitapsız bir düzeye yükseldiği için bu kentteki kişi başına düşen araç sayısı, ülke ortalamalarına göre daha fazladır… Bu durumu da en iyi şekilde 2018-2025 döneminde ülkemizdeki ve İzmir’deki araç sayısı ile kişi başına düşen araç sayılarının gelişimini gösteren aşağıdaki mukayeseli tablodan görmek mümkündür…

Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, 2018 yılında 1 milyon 394 olan motorlu araç sayısı aradan geçen 7 yıl içinde % 47,83, otomobil sayısı % 39,18 oranında, genel olarak her yıl ortalama % 6,84 oranında artarak 2 milyonu geçmiş durumdadır.

Hem de anlı şanlı profesörlerin, şehircilik hocalarının suya yazılar yazarak hazırladığı “İzmir Modeli“, “Vizyon 2050” ve “Vizyon 2074” gibi afilli plan ve programlardaki motorlu taşıt sayılarıyla ilgili öngörüleri çiğneyip geçerek…

Üstüne üstlük kent bütününde yer alan 30 ilçede havayı kirleten araç sayısı böylesine olağanüstü bir artış gösterirken İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin; daha doğrusu belediyenin yetki verdiği İZELMAN‘ın şirketinin, 2024 yılı ADNKS verilerine göre diğer 19 ilçede yaşayıp çalışan1.481.997 kişiyi; yani, İzmir nüfusunun% 32,99’unu sanki İzmirli değillermiş, İzmir Büyükşehir Belediyesi sanki onların ödediği vergilerden pay almıyormuş gibi sadece 11 metropol ilçede görev yapmakta, ilçe belediyeleriyle işbirliği içinde bir çalışma yürütmemekte ve işlettiği otopark sayı ve kapasitesinde bu artışı karşılayacak ciddi bir yatırım yapmadığını dikkate aldığımızda kentteki otopark sorununun içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşeceğini söyleyebiliriz.

Aynen yıllardır katı atık toplama ve arıtma konusunda çözüm bulunmayıp tek bir yatırım yapılmayışı nedeniyle bugün hep birlikte yaşadığımız içinden çıkılmaz durum gibi!

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde faaliyette bulunan 30 ilçe belediyesiyle ilgili otopark hizmeti verilerinin bilinmeyişinin yanında, İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İZELMAN tarafından işletilen otoparklarla ilgili verilerin geçmiş yıllarda yayınlanmayışı nedeniyle 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı 2030 ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28 Kasım 2022 tarihli İzmir Veri Seti rakamlarını; ayrıca, halen İZELMAN‘a ait web sayfasında yer alan rakamları dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZELMAN, hizmet verdikleri 11 metropol ilçede son yıllarda ciddi bir otopark yatırımı yapmamış, sayıları her geçen gün taşıt araçlarının yarın öbür gün nereye park edeceklerini kendine dert edinmemiştir.

Görüldüğü gibi bir yanda toplam sayısı 2.065.740’a ulaşıp her geçen yıl hızla artan motorlu araç sayısı, diğer yanda da bu araçların ancak 14.797’sine; yani, % 0,72’sine otopark hizmeti sunabilen ve bununla övünüp sudan sebeplerle tarifeleri indirip yükselten bir büyükşehir belediyesi ve onun kangren haline gelmiş otopark hizmeti… Diğer yandan da gerek metropol alan içinde yer alan 11, gerekse bu alan dışında yer alan 19; toplam olarak 30 ilçe belediyesinin otopark hizmeti konusunda kendi başına ya da büyükşehir belediyesi ile birlikte ne yaptığından haberdar olmadığımız, belki de kendilerinin de ilgilenmediği bir bilinmezlik… Karşımıza çıkan bu kötü manzaradan da anlaşılacağı üzere, ismi ister İzmir Büyükşehir olsun, ister İZELMAN olsun 12.012 kilometrekarelik büyük bir alanda hizmet vermekle yükümlü olan bir büyükşehir belediyesi ile 30 ilçe belediyesi bu hizmeti yeterince vermiyor ve gelecekte de vereceğe pek benzemiyor…

Bu durumda tabii ki mevcut otopark kapasitesinin, trafiğe kayıtlı motorlu taşıt aracı kadar olması gerektiğini söyleyip adeta her motorlu taşıt aracına bir otopark yeri ayrılmasını istemiyoruz. Ama kent içi ve dışında bugün itibariyle 2 milyonu aşan taşıt aracı için daha fazla otopark yapılması gerektiğini, otopark yapımı için inşaat sahiplerinden toplanan paraların başka işlere harcanmayıp bu işe harcanması gerektiğini; ayrıca, en iyi çözümlerden birinin kent içindeki trafiği hafifletmek olduğunu bilmekle birlikte -ne hikmetse- her tür otoparkın, özellikle de katlı otoparkların kent içinde yoğunlaştığını görüyoruz.

Devam edecek…

(1) https://www.izgazete.net/luks-araclar-sular-altinda-kaldi-kapali-otoparki-su-basti

UPİ 2030, İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir, 2019.

Kamu zararı ve belediye şirketleri…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde gündemimize giren İzmir belediyeleri ilgili 2024 yılı Sayıştay denetim raporları, İzmir yerel basınının alışık olduğumuz tavrını; daha doğrusu, belediyeleri ve belediye başkanlarını kollayan tutumunu bir anda değiştirdi ve her bir gazete, her bir sosyal medya hesabı bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklardan sanki daha önceden haberdar değillermiş, bu konuları bilmeyip ilk kez duyuyorlarmış gibi manşetler atarak raporlarda yazılı olanları büyük bir iştahla yazıp çizip anlatmaya başladı.

Besleme basının yerel iktidardan yana tutumunda ara verilen teneffüs zamanı: Sayıştay denetim raporlarının yayınlandığı Kasım ayı…

Oysa ben ve benim gibi bu konulara ilgi duyan gazeteci, uzman, meslek örgütü yöneticisi ve sosyal medya yazarının bir kısmı, şimdi yayınlanan raporlarda yazılı olanları, belediyeye ve başkanına yakın çevrelerce aforoz edilip kara listeye alınmayı göze alarak; hatta sabık belediye başkanı Tunç Soyer‘in “sürüm sürüm süründüreceğim” diyerek tehdit ettiği gerçek gazeteciler tarafından yıllardır dile getirip anlatılmaya, belediye ve şirket yöneticilerini uyararak doğrusunu dile getirmeye çalışıyordu…

Oysa bu tür yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıklarda, menfaatleri uğruna konuyu gündeme taşımayan, bu konularda gerekli uyarıları yapmayan yerel ve ulusal basının da payı vardı… Bu tür konuları zamanında dile getirmiş olsalardı, belki de bu yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlıkların bir kısmı yapılmaz, yapılamazdı…

Çünkü yasama, yargı ve yürütmenin yanındaki 4. güç olarak tanımlanan basın, genel yönetimle yerel yönetim üzerindeki güç ve etkisini kullanarak hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirebilirdi…

Yerel ve ulusal basının bu tür konuları, belediyelerden reklam, ücret ya da yardım adıyla aldıkları mali kaynakları dikkate alarak zamanında yayınlamaması, olayları bilerek ve isteyerek görmezlikten gelmesi; aynen benim 2015 yılında gündeme getirip mahkemeye taşıdığım İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çalınan tabloları ile ilgili olayda yaşadığım gibi konunun Sayıştay‘a intikal edip yazılan denetim raporunda yer alması üzerine gazetelerin ilk sayfalarına yerleştirilen sürmanşet haberlerle ikiyüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına neden oluyordu…

Sayıştay denetim raporları yayınlanana kadar görevde tutulan şirket yöneticileri…

Sayıştay denetim raporları ile ilgili bu haberlerde, anlatılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerin bir kısmı 2024 yılının ilk üç ayına ait olmakla birlikte; 9 aylık büyük bir kısmının şimdi iktidarda olan yeni belediye başkanlarına ait olduğu unutulmakta, bütün suç eski belediye başkanlarıyla onların ekiplerine yüklenmekte; hatta, bazı gazete ve gazeteciler hızını alamayışı nedeniyle Sayıştay‘a parmak sallayıp adeta her belediye yöneticisinin yanında bir Sayıştaymüfettişi” konulduğunu iddia ettiği görülmektedir.

Ama İZBETON soruşturma ve davasından hemen sonra hepimizin yeni yolsuzluk haberleri beklediği İZTARIM ve İZDOĞA gibi şirketlerin 2024 yılı Sayıştay denetim raporlarının açıklanması ile eş zamanlı olarak yapılan gözaltı ve tutuklamalar ile şirket yöneticilerinin Cemil Tugay tarafından anında görevden alınması arasındaki ilginç tesadüfü araştıran, Sayıştay denetçilerinin “bu konularda savcılığa gitmezseniz ben de rapora yazar ya da savcılığa giderim” şeklinde ortalığa atılan rivayetin bu durumda kimin işine yaradığını sorup soruşturan ya da şirketlerin başındaki yöneticileri 1 Nisan 2024 tarihinden bu yana değiştirmeyip de Sayıştay raporlarının ortaya çıkışı ile birlikte değiştiren belediye başkanı Cemil Tugay‘ın neden böyle yaptığını ortaya koyan ya da İZTARIM ve İZDOĞA konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nca yazılıp savcılığa iletilen denetim raporlarını merak eden tek bir gazete ya da gazeteciye rastlamadım.

Kapitalizmin ve özelleştirmenin mabedi: Belediye şirketleri…

Ta ki, bu konuları daha önce ele alıp onlarca yazı yazan sevgili dostum, gerçek gazeteci sevgili Serdar Öztürk‘ün 8 Kasım 2025 tarihinde yayınlanan “İzmir Büyükşehir’in dipsiz kuyusu: İZTARIM” başlıklı yazısına kadar… (1)

Ancak Serdar Öztürk‘ün bu yazısının bu sorunu şimdi ele alan tek yazı olmadığını, Öztürk‘ün 2023, 2024 ve 2025 yıllarında kaleme aldığı 6 ayrı yazısı daha olduğunu; bu çerçevede, 2024 yılına ait İZTARIM Sayıştay denetim raporunun bu yazılarda dile getirilen Bayındır Süt Fabrikası‘nın yapımı gibi bazı konuları ele almakla birlikte İZTARIM tarafından üretilen tarım ürünlerine verilen “İzmirli” markasının başına gelenler, Alsancak‘taki İtalya sokağında açıldığı söylenmekle birlikte gerçekte açılmayan lüks restoran, ABD‘ndeki marketlerin raflarına yerleştirilen mallar, Silivri kaynaklı kişi ve şirketlere verilen usulsüz ihaleler ve depolanan Karakılçık buğdayının başına gelenler gibi daha da önemli bazı konuları es geçtiğini, bu konuları gündeme getirmediğini belirtmem gerekiyor.

O nedenle, İZTARIM‘la ilgili söz konusu Sayıştay denetim raporunun, Serdar Öztürk‘ün kullandığı deyimle “turpun büyüğü” ile ilgilenmediğini, yakalayıp ele aldığı konuların İZTARIM‘la ilgili iddiaların sadece bir kısmı ile ilgili olduğunu, belki de uydurulan “savcılığa gidin, gitmezseniz ben gider ya da yazarım” rivayetini doğrulayan; böylelikle, Cemil Tugay‘ın bu operasyondaki rol ve tavrını gizleyen senaryodaki Sayıştay denetçisi tarafından rapora alınmadığını söyleyebiliriz… Hele ki Tunç Soyer‘in belediye başkanı olduğu 2022’de belediyeyi denetledikten sonra belediyenin genel sekreteri olmak için çalışan ya da başka bir rivayete göre Tunç Soyer tarafından genel sekreter yapılmak istenen, denetimi sırasında İZBETON‘nun tartışmalı ihale dosyasını inceleyen Sayıştay denetçisi Cengiz Caba‘yı unutmadığımız dikkate alınırsa…

Suç potansiyeli olanların şirket yöneticisi yapılması…

Gelelim bugünkü yazımızın konusunu oluşturan “kamu zararı” kavramının belediye şirketleri açısından anlamıyla uygulamadaki şekline…

5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu‘nun 71. maddesine göre kamu zararı; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasıdır.

Bu madde hükmüne göre kamu zararının belirlenmesinde; iş, mal veya hizmet karşılığı olarak belirlenen tutardan fazla ödeme yapılması, mal alınmadan, iş veya hizmet yaptırılmadan ödeme yapılması, transfer niteliğindeki giderlerde, fazla veya yersiz ödemede bulunulması, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek fiyatla alınması veya yaptırılması, idare gelirlerinin tarh, tahakkuk veya tahsil işlemlerinin mevzuata uygun bir şekilde yapılmaması, mevzuatında öngörülmediği halde ödeme yapılması esas alınır.

Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda belirlenen kamu zararı, zararın oluştuğu tarihten itibaren ilgili mevzuatına göre hesaplanacak faiziyle birlikte ilgililerden tahsil edilir.

Alınmamış para, mal ve değerleri alınmış; sağlanmamış hizmetler sağlanmış; yapılmamış inşaat, onarım ve üretimi yapılmış veya bitmiş gibi gösteren gerçek dışı belge düzenlemek suretiyle kamu kaynağında bir artışa engel veya bir eksilmeye neden olanlar ile bu gibi kanıtlayıcı belgeleri bilerek düzenlemiş, imzalamış veya onaylamış bulunanlar hakkında Türk Ceza Kanunu veya diğer kanunların bu fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.

Ayrıca, bu fiilleri işleyenlere her türlü aylık, ödenek, zam, tazminat dahil yapılan bir aylık net ödemelerin iki katı tutarına kadar para cezası verilir.

Kamu zararının, bu zarara neden olan kamu görevlisinden veya diğer gerçek ve tüzel kişilerden tahsiline ilişkin usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığı‘nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılıp 16 Ekim 2006 tarih, 26324 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kamu Zararlarının Tahsiline İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikle düzenlenir.

Hem belediye hem de şirket yöneticisi olup şirketlerin sağladığı kolaylıklardan yararlanıp kolayına suç işleyenler…

Kamu zararı kavramı söz konusu kanun ve yönetmelikle ayrıntılı olarak düzenlenmekle birlikte; burada sözü edilen kamu zararının ortaya çıkması için zarara uğrayan kurumun genel yönetim kapsamındaki kamu kurumu (Uluslararası sınıflandırmalara göre belirlenmiş olan, merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahallî idareler) olması, zarara uğratanın da kamu görevlisi olması gerekir. Bu anlamda bir kamu kurumu bir kamu görevlisi tarafından zarara uğratılmadığı sürece kamu zararından söz edilmesi mümkün değildir. Bu anlamda bir şirketin bir şirket görevlisi tarafından zarara uğratılması durumunda ortaya çıkan zarar, kamu zararı olmayıp şirket zararı olarak kabul edildiği için bunun kamu zararı olarak nitelenmesi mümkün değildir.

Bilindiği üzere kamu hukukunun bir kavramı olarak kabul gören kamu zararına neden olmak yine kamu hukuku içinde özel cezalandırma hükümlerine tabi olup kamu görevlilerine kamu zararına neden oldukları için verilen cezalar, Türk Ticaret Kanunu kapsamında kurulup faaliyet gösteren şirketlerde zarara neden olanlara verilen ceza ya da uygulamalara göre daha az, daha hafiftir. Çünkü kar ya da zarar etmek bir şirket için beklenen, olası bir şey olmakla birlikte kamu zararı kamu kuruluşları için beklenmeyen, istenmeyen; o nedenle de, bedeli ağır cezalarla ödetilen bir kamu suçudur.

O nedenle gerek İZBETON davasında, gerekse önümüzdeki günlerde mahkemeye intikal edeceği anlaşılan İZTARIM ve İZDOĞA soruşturmalarında sözü edilen kamu zararı kavramının pek de önemli ve etkili olmayacağını ifade etmek isterim. Çünkü kapitalizmin temel kurallarına göre her şirket kar ya da zarar etmek üzere kurulur ve bu durum şirketlerin “fıtratında“; yani işin doğasında, gereğinde olan ve önceden bilinip kabullenilen bir sonuçtur.

Bu çerçevede benim bugün üzerinde durmak isteğim konu ise, belediye meclislerinin belirlediği sermaye ile kurulan ve her sermaye artışında yeni bir meclis kararına gerek duyan belediye şirketlerinde meclis kararıyla belediye kasasından çıkan kamu kaynağının şirkete aktarılması durumunda anında kamu kaynağı olmaktan çıkarak şirket sermayesine dönüşmesi; böylelikle, belediye hizmetlerinin özelleştirilmesini sağlayan her şirketin kuruluşunda ya da sermaye artışında belediyeye ait kamu kaynaklarının zarar edeceği önceden bilinen ve bu nedenle zararın normal karşılandığı şirketlere transfer edilerek çarçur edilmesi, kamu kaynağının bilerek ve isteyerek; daha doğrusu kasten, önceden planlayıp, bilerek ve isteyerek kamu zararına dönüşmesi ile ilgilidir.

Ama ne hikmetse CHP, Cumhuriyet Dönemi‘nin kazanımları olarak nitelediği yüzlerce Sümerbank, Etibank ve çimento fabrikasının TMSF eliyle özelleştirilmesine karşı çıkmakla birlikte; ülke nüfusunun % 93,3’ünün yaşadığı belediye sınırları içindeki belediyelere ait mal ve hizmetlerin belediye şirketleri eliyle özelleştirilmesini teşvik etmekte; böylelikle, belediyelerin elindeki kamu kaynaklarının hızla şirketler eliyle kamu kaynağı olmaktan çıkmasını ve bu şirketlerde ortaya çıkan zararların da “kamu zararı” olarak kabul edilmemesini özendirmektedir.

Şirket malzemelerini alıp gidenler ve o malzemelerin peşine düşmeyenler…

O nedenle İZBETON, İZDOĞA ve İZTARIM gibi şirketlerdeki kamu zararları ve İZTARIM‘da gördüğümüz gibi içlerinde akıllı telefonların, notebook bilgisayarların, tabletlerin, telsiz telefonların ve yazıcıların bulunduğu (alındıkları tarihteki fiyatlara göre) 152.757 liralık elektronik eşyayı rahatlıkla alıp götürerek yaptıkları danışıklı döğüş niteliğindeki hırsızlıklar, muhtemeldir ki, konuyu ele alan mahkemeler tarafından kamu zararı olmak yerine şirket zararı olarak niteleneceği için adı geçen birçok şirket yetkilisi beraat edecek ve eskiden olduğu gibi “sürdürülebilir yolsuzluğun” aklanmış siyasileri ve bürokratları olarak aramızda dolaşmaya başlayacaktır. (2)

İşte o anlamda, bir kez daha ifade edelim ki Kapitalizmin kutsal mabedi şirketlerin, kendilerine tanınan ayrıcalıklar nedeniyle adı ne olursa olsun kendilerine “devrimci“, “solcu“, “halkçı“, “sosyal demokrat” diyen CHP kadroları, şirketler hukukunun kendilerini koruyup kolladığını bilerek ve “Yaşasın Kapitalizm, Yaşasın Şirketler!” diyerek Kapitalizmin yeni ufkunda doğru yol almaya başlayacaktır.

Ufak; ama önemli bir hatırlatma: Bunca Sayıştay denetim raporu ve savcılıkça uygulanan gözaltı ve tutuklamalar arasında hiç kimsenin aklına gelmeyen bir konu: İZBETON, İZTARIM ve İZDOĞA‘nın bu tür yolsuzluklar yapmaması, şirket zararlarına neden olmaması amacıyla bu yıllarda bu şirketleri yeminli mali müşavir olarak kimler ya da hangi kurumlar denetliyor ve hangi raporları veriyordu acaba? Bence yerel basının bu konuyu da merak edip araştırması gerekiyor…

(1) https://a3haber.com/2025/11/08/izmir-buyuksehirin-dipsiz-kuyusu-iztarim/

(2) İZTARIM Eğitim Kurumları Danışmanlık Tarımsal Üretim Gıda Marketçilik Satış Pazarlama Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi 22024 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, https://www.sayistay.gov.tr/reports/download/18Qr1ymgjk-iztarim-egitim-kurumlari-danismanlik-tarimsal-uretim-gida-marketcilik-satis-paza

Yararlanılan kaynaklar

Aksoy, M., Kızılkaya, E., Kamu Zararı ve Sorumluluk, Türkiye Belediyeler Birliği yayını, 2. Baskı, Ekim 2021, Ankara, https://www.tbb.gov.tr/sites/default/files/online/kitaplar/kamu_zarari_ve_sorumluluk_2_baski/index.html

Karadurak, İ., Genç, G., Kamu Zararı ve Kamu Personelinin Mali Sorumluluğu, Tarım ve Orman Bakanlığı Yayını,

Küçük, H., “Türkiye’de Belediye Şirketlerinin Denetimi Üzerine Bir Değerlendirme“, Journal of International Management, Educational and Economics Perspectives 3(1) (2015) 39–52, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/368440

Kemeraltı’nın çözümlenmeyi bekleyen güncel sorunları…

Ali Rıza Avcan

Geçen hafta kaleme aldığım son yazımda, İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı bölgesi ve çarşısının son yıllarda eriyip eski gücünü kaybettiği süreçte, Kemeraltı adına yapılan akademik, resmi, özel ve sivil araştırma ve yayınların yetersizliğini ortaya koyup; bugünkü yazımda bu olumsuz süreç içinde tanık olduğum somut örneklerden söz edeceğimi belirtmiştim.

Yine aynı yazıda, Kemeraltı bölgesiyle ilgili bilgileri derleyen yeterli ve güncel bir envanterin bulunmadığını, bölgedeki mülkiyet dağılımını ortaya koyan, tarihi yapılarla ticari faaliyetteki işyerlerinin ve bu işyerlerinde çalışanların, bu işyerlerine ait mali, ekonomik ve ticari bilgilerin, envantere konu olan konularla ilgili ihtiyaç ve sorunların bugüne kadar derlenip toparlanmadığını ve bu nedenle de bölgedeki değişimi ortaya koyacak gelişmelerin izlenmediğini ve Kemeraltı ile ilgili her işte, her yatırımda bu bilgilerden yararlanılmadığını anlatmaya çalışmıştım.

Envanteri olmayan bir UNESCO alanı: Kemeraltı…

O nedenle, aynı zamanda UNESCO alanı içinde kalan Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili en önemli sorunun mülkiyet altyapısını, işyeri ve konutlar itibariyle yapı özellikleriyle elektrik, su, doğalgaz ve internet bağlantılarını, işyerleri ile ilgili yönetsel ve insan kaynakları ile ilgili bilgilerle meslek odalarıyla vergi dairelerine bildirilen mali ve finansal bilgileri; kısacası, bu tarihi mekanla ilgili tüm fiziksel ve sözel bilgileri kapsayan bilimsel, bütünsel ve devamlı güncellenen envanterinin ve bunun doğal bir sonucu olarak kent bilgi sisteminin mevcut olmayışı; daha doğrusu, bu bölge konusunda görevli, yetkili ve sorumlu kamu otoritelerinin bölgeyi ve çarşıyı yeterince bilmeyişi nedeniyle bir sorunu çözmek için adeta karanlıkta yürünerek, bu nedenle defalarca yanlış yapılarak sonuca ulaşılmak istendiğini ifade edebilirim…

Kanunlara baktığınızda tapu kayıtlarının aleni; yani, açık olduğuna ilişkin hükümler görmekle birlikte uygulamada ortaya konulan birtakım kurallara göre kişisel ilginizin bulunmadığı taşınmazlarla ilgili tapu kayıtlarının bugününü ve geçmişini öğrenmeniz mümkün değildir… Mülkiyetini merak ettiğiniz taşınmaz kamu malı olsa bile ona ilişkin bilgiler sizden titizlikle, büyük bir itina ile kaçırılır… Çünkü bilinmeyenler aleminde yapılan mülk değişimleri sermaye açısından önemlidir ve o nedenle de gizli olmalıdır…

O nedenle, Kemeraltı bölgesinde ve çarşısında İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne ait ya da başka kurum ve kişilere ait kaç adet, ne kadar büyüklük ve değerde taşınmaz bulunduğunu bilemezsiniz ve bu gizlilik nedeniyle bu taşınmazların satılması, kiralanması ya da özelleştirilmesi konusunda her türlü yolsuzluk dahil her şey yapılabilir… Çünkü mülkiyet hakkı, acele ya da acelesiz kamulaştırma haricinde kutsaldır…

Yıkılan İzmir Büyükşehir Belediye binası, Fotoğraf: Cem Altıparmak

Kemeraltı bölgesi ve çarşısı İzmir Valiliği ve İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘yle Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin rahatlıkla at oynattığı bir alandır. Çünkü her biri ayrı ayrı çalışmayı sever, işbirliği yapmayı, birlikte çalışmayı hiçbir zaman düşünmez, zaman zaman bu huyları nedeniyle ters düşseler bile birbirlerine dokunmazlar, engellemezler… O nedenle eski Aram Hamparsum Hanı‘nın yerine İzmir Valiliği tarafından ruhsat alınmadan yapılan yeni İzmir İktisat Kongresi binasına her iki belediye de ses çıkarmayıp iş bittikten sonra Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı‘nı değiştirirler, aynı anda Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerine bağlı KUDEB birimleri aynı bölgede ayrı ayrı çalışır, daha doğrusu çalışmaz, birbirlerine haber verip birlikte çalışmadan envanter hazırlamaya kalkarlar… UNESCO Alan Yönetim Başkanlığı ise Pazaryeri mahallesindeki binasından bütün bunları uzaktan seyretmeyi sever…

Bu haliyle her bir kamu otoritesi görev, yetki ve sorumluluklarının birbiriyle çatıştığı bölge ve çarşı için kendince çalışıp ya da çalışmayarak bir şeyler yaptığı iddiasındadır; ama, bu karmaşa sonucunda ortaya çıkan Kemeraltı manzarasının içler acısı hali de ortadadır…

Kemeraltı esnafına ait araçların barındığı ruhsatsız kaçak otoparklar…

Bugün Kemeraltı‘ndaki birçok yapı ruhsatsızdır… Çünkü çağdaş mağazacılığın bir üstünlüğü olarak ön plana çıkan AVM‘lerdeki büyük mekanların benzerini yaratmak isteyen her esnaf, her işyeri küçük küçük bölümlerden oluşan eski dükkanları birleştirerek büyük mekanlar yaratmakta ve bunu yaptığında da mevcut imar mevzuatına göre hem imar hem de çalışma ruhsatı alması mümkün olmamaktadır…

Belediyeler bu durumda işyerine, yasal olmamakla birlikte bakanlık onayı ile geçerli hale getirilen “geçici ruhsat“ları daha fazla bir ücretle verip bu işyerlerine göz yumsa da bu sorunun kökünden çözümlenmesi mümkün olmamaktadır…

Bu durumu Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin genel koordinatörlüğü ve danışmanlığını yaptığım 2004-2007döneminde Kültür ve Turizm Bakanı olan Ertuğrul Günay‘a sunduğumuz bir raporla anlatıp Kemeraltı, Kapalıçarşı ve Bursa Ulu Çarşı gibi özel mekanlar için ayrı bir imar düzeninin hazırlanması önerisinde bulunmuş olsak da bu önerimiz geçen zaman içinde -ne yazık ki- hayata geçirilmemiştir.

Geçtiğimiz günlerde, zaman zaman gündeme getirilip daha sonra pazarlıklara konu edilip gündemden hızla düşen Mezarlıkbaşı‘ndaki katlı otoparkın yıkılması konusu yine gündeme getirilip tartışıldı ve yine hızlı bir şekilde toplumsal hafızadan çıktı gitti…

Evet, yapıldığı dönem itibariyle bir kent suçu olarak temelleri -40 metreye kadar indirilip altındaki bütün arkeolojik değerlerin kazınıp yok edildiği bu otopark yıkılmalıdır; ama, Kemeraltı‘ndaki park sorununu bütüncül bir yaklaşımla ele alıp çözebilmek için tarihi doku içindeki tescilli yapıların siyasi güçle donanmış otopark mafyası tarafından yıkılıp otopark yapılması, kamu otoritelerinin buna karşı çıkmaması sayesinde ortaya çıkan ruhsatsız onlarca otoparkı da bunun dışında bırakmamak, bu tür kaçak otoparklara Kemeraltı bölgesinde izin vermemek koşuluyla…

Ayrıca Havra sokağına bağlı 926 sokakta EGİAD tarafından bir kültür ve sanat merkezi olarak kullanılan Portekiz Sinagogu‘nun hemen yakındaki 11 kapı numaralı tarihi yapıdaki büyük katı atık toplama merkezi, hem olası bir yangında Kemeraltı için büyük bir tehlike oluşturmakta, hem de bu depoyu oradan kaldırmak yerine biriken atıkları alarak onlara yardımcı olduğunu gördüğümüz Konak Belediyesi temizlik kamyonları belediyenin Kemeraltı için tehlike oluşturan bu tehlikeli depoya göz yumduğunu göstermektedir.

Bu deponun Kemeraltı‘nın yangın güvenliği, çalışanlarının da oranın varlığından rahatsız olup fotoğrafını çeken insanlar için nasıl bir tehlike oluşturduğunu daha iyi anlamanız için, -aynen benim de başıma geldiği gibi- o kirli, tehlikeli ve pis deponun fotoğrafını çekip sokakta ilerlemeye başladığınızda sizi takip edip tehdit eden depo çalışanlarının varlığı ile daha iyi anlayabilir, Kemeraltı‘nın nasıl bir bela ile karşı karşıya olduğunu görebilirsiniz….

Bir dönem kaçak otoparkçıların lehine Konak Belediyesi’nin ısrarlı bir şekilde yıkmak istediği tarihi boyoz fırınının bulunduğu tarihi yapı…

Önce büyük tekstil firmalarının ve onların ünlü markalarının, Kemeraltı‘nın başlangıcı olarak kabul edilen Anafartalar Caddesi‘nin Valilik binası hizasından başlayıp Salepçioğlu Hanı‘na kadar uzanan kısmında bir mantar gibi bitip çoğalması, ardından koskoca Küçük Karaosmanoğlu Hanı‘nın otele dönüştürülmesi, Kaplan Mustafa Paşa Hanı‘nın yıkılarak yerine hiç bir şeyin yapılmaması, Kemeraltı‘na ziyaretçi çeken Konak Meydanı‘ndaki belediye hizmet binası ile il emniyet müdürlüğü binalarının yıkılıp yerlerine hiçbir şeyin yapılmaması ve en son ortaya çıkan etrafı diken tellerle çevrilerek kapatılan Salepçioğlu İşhanı, Kemeraltı‘nın ekonomik güç ve cazibesine indirilmiş önemli darbelerdir.

İstanbul‘da Kapalıçarşı, İzmir‘de Kemeraltı ve Bursa‘da Uluçarşı genellikle geleneksel ticaret içinde küçük esnafın bir araya gelip kendi içlerindeki iş kollarına göre kümelendiği küçük işletmelerden oluşur. Bu küçük işletmelerin değişik iş kollarına göre kümelenip bir araya gelmesi onların büyük işletmelere göre önde gelen bir üstünlüğü, bir avantajıdır.

Bu küçük işletmelerin arasında sermayesi büyük, şubesi ve çalışanı fazla markalaşmış işletmelerin girmesi ise küçük işletmeler arasındaki yatay hiyerarşiyi bozan, zaman içinde onları yutup yok eden bir gelişmenin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda bugün DeFacto, Flo, Tudors, Lee Wrangler, Teknosa, Pierre Cardin ve Koton gibi büyük firma ve markaların Anafartalar Caddesi üzerinde arz-ı endam etmesi ucuzluğu ile tanınıp bilinen Kemeraltı çarşısının temel özelliğini bozup küçük işletmeleri yutup yok eden bir gelişme olarak kabul edilmelidir.

Başkanlar değişmesine rağmen her yağmur sonrasında karşımıza çıkan aynı manzara…

Tunç Soyer döneminde adeta Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı Semih Girgin ile yönetim kurulu üyesi ve Konak mahallesi muhtarı Tamer Yıldırım‘ın gözetiminde yapılan altyapı çalışmalarının önümüzdeki 50 yılda Kemeraltı‘nı kurtaracağı söylenmekle birlikte; hesapsız kitapsız bir şekilde kalitesiz malzeme ve işçilikle yapılan bu çalışmaların ne ölçüde kötü olduğu her yağmurlu havada su basan işyeri manzaralarıyla yeniden ve yeniden kanıtlanmakta, Kemeraltı bölgesi ve çarşısındaki içme suyu, kanalizasyon, doğalgaz, elektrik, atık su ve yağmur suyu sistemlerinin ne ölçüde yetersiz olduğunu defalarca göstermektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer, 2019 seçimleri öncesinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri‘nin İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yaptığı bir toplantıda TARKEM‘in Kemeraltı çarşısındaki esnafların katılımı ile bir kooperatife dönüştürüleceği sözünü vermekle birlikte yönetim döneminde bu sözünü tutmayıp TARKEM A.Ş.‘nin yönetim kurulu başkanlığını üstlenmiştir.

Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin soylulaştırılmasını amaçlayan İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Geliştirme Projesi ve bu proje doğrultusunda oluşturulan TARKEM A.Ş. isimli şirketin ortakları arasında sadece üç Kemeraltı esnafı bulunmakta olup; bu ortaklardan yönetim kurulu üyesi yapılan Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı Semih Girgin‘e Kemeraltı esnafı ile ilgilenip oyalaması görevi verilmiş, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Valiliği ve TARKEM A.Ş.‘nin hiçbir karar ve uygulamasında Kemeraltı esnafının görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri sorulmamış, esnaf açık bir şekilde yok sayılmıştır…

2017-2018 yıllarında uygulamaya konulan Kemeraltı Yayalaştırma Projesi, sonrasında hazırlanıp uygulanmayan Kemeraltı Lojistik Planı nedeniyle yetersiz kalmakta, yaya bölgesi dışında kalan alanlardaki yoğun araç parklanması ulaşımı önemli ölçüde aksatmaktadır…

Yıkılan ve yıkanların cezalandırılmadığı Şadırvanaltı (Niflizade) Camii şadırvanı…

Tescilli ya da tescilsiz yapıların geçen zamana dayanamayıp ya da bilinçli bir şekilde yıkılması, tescilli şadırvanların esnaf tarafından yıkılıp cezalandırılmaması, özellikle İzmir Vakıflar Müdürlüğü‘nün yaptığı yanlış cami restorasyonları, zamanında yapılmayan restorasyonlar nedeniyle yıkılıp yok olan yapılar, tescilli tarihi binaların ön yüzlerinin satılan mallarla kapatılıp görünmez hale gelmesi, tarihi yapıların renovasyon adı altında kimlik değiştirmesi, inşaatlar sırasında ortaya çıkan tarihi, arkeolojik eserlerin inşaat sahiplerince yok edilmesi gibi nedenlerle Kemeraltı‘ndaki arkeolojik, tarihi ve kültürel değerler her geçen gün azalmakta, kalitesini kaybetmektedir. Kemeraltı Camii restorasyonlarındaki yanlışlar, Şadırvanaltı Camii olarak bilinen Niflizade Camii‘nin yanındaki şadırvanın dükkanı arkasında olan esnaflar tarafından bilinçli bir şekilde yıktırılması ve bu işi yapanların cezalandırılmaması bu durumun en somut örnekleridir.

İçinde bulunduğumuz ağır ekonomik kriz nedeniyle mali sorunlar yaşayan, kirasını, kredi faizlerini, vergilerini ve SGK primlerini ödeyemeyen esnafın bu kötü gidişine hiçbir belediye, meslek odasının ve sivil toplum örgütünün yardımcı olmaması; böylelikle, birçok köklü firmanın Kemeraltı‘ndan yok olması bölgeyi ve çarşıyı en fazla etkileyen nedenlerden biridir.

Uzunca bir süredir, özellikle de 2012 yılından bu yana İzmirli bir grup sermayedarın bölgeden aldıkları taşınmazlar üzerinden rant elde edebilmek amacıyla ya bireysel düzeyde ya da bir araya gelip bölgenin soylulaşması için girişimlerde bulunduğuna, bunun en son örneğinin ise şu günlerde gelişme ivmesi aşağıya doğru inen TARKEM A.Ş. olduğunu görürüz. Bu kesimlerin ya da şahısların gözünde bu bölge ve bu bölgede bulunan her taşınmaz arkeolojik, tarihi ve kültürel değer bir kültürel miras olmaktan çok alınıp satılacak bir meta, zaman içinde değer kazanacak bir yatırım aracıdır.

Esnafın ranta dayalı ekonominin etkisiyle, ayrıca her zaman içinde taşıdığı sınıf atlama gayretiyle kendini esnaf olarak görmekten vazgeçerek bir girişimci ya da yatırımcı olduğunu iddia etmesi çarşıdaki esnaf kültürünü hırpalayıp zayıflatan en önemli unsurlardan biridir.

Kemeraltı bölgesinde; özellikle Kemeraltı çarşısı esnafları arasındaki sivil toplum ilişkileri ve örgütleri oldukça zayıf ve etkisizdir. 2004 yılında kurulan Semih Girgin başkanlığındaki Kemeraltı Esnaf Derneği 2004-2007 dönemindeki güç ve etkinliğinden uzaktır. TARKEM A.Ş. kontrolündeki bu dernek bugünkü koşullar itibariyle Kemeraltı esnafını temsil etme iddiasındaysa da Kemeraltı bölgesi ile çarşısına ait bütün bu sorunları yönetmekten uzaktır. Geriye kalan Kemeraltı Hayat Platformu ve Salepçioğlu Çarşısı direnişi için kurulan Salepçioğlu Çarşı Esnaf Koruma Derneği ise Kemeraltı‘nın ihtiyaç ve sorunlarını alıp yönetme konusunda yeterli bir örgüt gücüne sahip değildir.

“Ecdad yadigarı” olarak anlatılan hayır kurumu vakıf binasına dikenli tel çekmek…

Peki o halde, Kemeraltı‘nın kurtarılması, başka bir deyimle yeniden, -tabii ki bu arada ortaya çıkan yeni gelişme ve değişimleri de dikkate almak suretiyle- gün geçtikçe bütün bir kenti sarıp işgal eden AVM‘lere karşı eski günlerindeki yerine ve önemine kavuşması için neler yapılması gerekmekte, hangi projeler uygulamaya konulmalıdır?

Yaptığımız tespit, analiz, değerlendirmeler sonucunda ilk elden ortaya çıkan önerileri şu şekilde özetleyebilirim:

1. Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin, belediyelerin ortak olduğu şirketlerin; ayrıca, UNESCO Alan Başkanlığı ile bölge halkının ve esnafların örgütlü olduğu meslek odalarıyla sivil toplum örgütlerinin ayrı ayrı çalışıp birbiriyle ilgisi olan ya da olmayan işleri yapmak yerine, bu resmi, özel ve sivil kurum ve kuruluşlarla bölgede ve İzmir‘de yaşayan ya da çalışan yurttaşların katılımı ile oluşacak ve bütün bu paydaşların birlikte çalışıp üreteceği projeler çerçevesinde ortak çalışmasını sağlayacak bağımsız bir Kemeraltı Meclisi‘nin oluşturulması,

2. Kemeraltı Meclisi tarafından yapılacak ya da yaptırılacak Kemeraltı bölgesi ve çarşısı ile ilgili tüm bilimsel araştırmaların, bölge halkı, esnaflar ve esnaf örgütleri ile buradan yararlanan İzmirliler tarafından dile getirilen talep, düşünce, öneri, şikayet ve mevcut sorunlar dikkate alınarak disiplinlerarası bir anlayışla gerçekleştirilmesi ve bu araştırmaların ücretsiz olarak yayınlanması,

3. Kemeraltı bölgesi ve çarşısına ait ticari ve kültürel envanterin, bilimsel araştırmalar çerçevesinde düzenlenerek çağdaş bir kent bilgi sistemi içinde güncelliğinin sağlanması,

4. Kemeraltı bölgesindeki kentsel rantı özel ortakların menfaatleri çerçevesinde yönetip bölgenin soylulaşması için kurulan TARKEM A.Ş., şirketteki özel şahıslara ait hisselerin İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerince alınıp esnaflara devredilmesi suretiyle bu bölgedeki hizmetlerin kamu yararı doğrultusunda yürütülmesi,

5. Kemeraltı bölgesinin, dolayısıyla Kemeraltı çarşısının mevcut imar mevzuatı dışında kendine özgü yapılaşma ve imar kuralları olan özel bir bölge olarak düzenlenmesi ve bu bölge/çarşıda bu özel kuralların uygulanması, arkeolojik, tarihi ve kültürel açıdan tescillenmesi gereken tüm somut ve somut olmayan kültürel mirasının tescillenmesi, kamuoyunun tescillenen kültürel miras konusunda bilgilendirilmesi, tescilli yapıların yapı üzerine yerleştirilecek bir plaka ile tanıtılması, bu çerçevede tescilli ya da tescilsiz tarihi yapıların o bölgedeki esnaflara zimmetlenmesini öngören bir sistemin geliştirilmesi,

6. Bölge ve çarşıda yaşayan ya da çalışan tüm canlıların yaşam kalitesini geliştirip zenginleştirmek için yasalarla verilmiş yetkiler çerçevesinde altyapı, sağlık, emniyet ve esenlikle ilgili görevlerin/yatırımların/hizmetlerin eksiksiz yerine getirilmesi; bu çerçevede, tüm kaçak otoparkların kaldırılması, kaçak, ruhsatsız yapılaşmaya izin verilmemesi, yapılanların cezalandırılıp yıkılması, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerine bağlı KUDEB birimlerinin yasa ile belirlenmiş görev, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde etkin bir şekilde çalıştırılması, Kemeraltı‘nın geceleri aydınlatılarak güvenli bir yere dönüştürülmesi, güvenliğin gece ve gündüz eksiksiz olarak sağlanması, tüm işyerlerine ve yapılara iskan ve çalışma ruhsatlarının verilmesi,

7. Kemeraltı esnafının zor günlerinde ona yardımcı olmak üzere esnaflarla birlikte belediyelerin ve şirketlerinin de katıldığı dayanışma sandıkları ve kooperatifleri kurulması, TARKEM A.Ş. tarafından kurulan Tarihi Kemeraltı Gayrimenkul Yatırım Fonu‘nun esnafa kredi verip destek olan bir banka dışı finans kuruluşuna dönüştürülmesi; ayrıca, belediye ve şirketlerinin tüm mal ve hizmet alımlarında Kemeraltı esnafına öncelik vermesi,

7. Yeni açılacak işyerlerinin belirli bir düzen, bağlantı ve gereksinimler çerçevesinde hangi cadde, sokak ve adreste açılacağını belirlemek amacıyla esnafların üye olduğu meslek odaları ve esnaf dernekleri tarafından bir Kemeraltı Yerleşim Planı‘nın hazırlanıp uygulanması; ayrıca, bölge ve çarşı içindeki mal dağıtım ağı ile ilgili lojistiğin ilke ve uygulamalarını belirleyen bir lojistik planının hazırlanarak uygulanması,

Bu yazının kaleme alındığı hafta sonu günlerinde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın kendisine bağlı olup Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde görevli, yetkili ve sorumlu Kent Tarihi ve Tanıtımı Daire Başkanlığı‘nın son 1,5 yıldır yürüttüğü çalışmaları yetersiz bulduğu için belediyedeki tüm daire başkanlarıyla TARKEM yönetim kurulu üyelerini, UNESCO alan başkanını ve Kemeraltı Esnaf Derneği başkanını bir araya getirerek; ancak, toplantıya kendisine bağlı olmayan UNESCO alan başkanı ile Kemeraltı Esnaf Derneği başkanı gibi başka resmi ve sivil kurumların yöneticilerini davet ederek yaptığı toplantıya aynı bölgede aynı konularda faaliyet gösteren Konak Belediyesi yetkililerini; ayrıca, toplantının temel tartışma konularından birini oluşturan İzmir Tarih Projesi‘nin müellifi olup halen İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi Onursal Başkanı ve Akademi Kurulu üyesi olan Prof. Dr. İlhan Tekeli ile söz konusu bölgede son 13-14 yılında -iyisiyle kötüsüyle- üstün bir enerji ile çalışıp emek veren ve bu nedenle o toplantıya katılanlardan daha fazla bilgi, birikim ve deneyime sahip TARKEM A.Ş. eski genel müdürü Sergenç İneler‘i sahip oldukları bilgi, birikim ve deneyimi paylaşması için nezaketen davet etmediği toplantıda,

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Kemeraltı‘nda yaptığı çalışmalarla Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin hazırladığı İzmir Tarih Projesi ile onun bir sonucu olarak kurulan TARKEM A.Ş.‘ni masaya yatırarak yeni bir çalışma düzeni oluşturmaya çalıştığını öğrendiğim için (1); onlardan habersiz bir şekilde iki haftadır yazıp özetlemeye çalıştığım bu önerilerin söz konusu toplantıya katılan tüm belediye yöneticileri tarafından dikkate alınarak onlara yeni bir yol, yeni bir ufuk açmasını, bunu sağlamak amacıyla “her şeyi en iyi ben bilir, ben uygularım” anlayışından vazgeçerek diğer kurum ve kuruluşların yanı sıra bölgede yaşayan ya da çalışan esnaflar başta olmak üzere tüm İzmirlilerle birlikte, onların katkılarını alarak çalışmayı kabullenmelerini ve suya yazı yazdıkları için çöpe atılan plan, programlar yerine somut işler yapmalarını ve yaptıkları iş konusunda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olmayan başarısız yöneticilerin tez elden değiştirilmesini diliyorum.

Çünkü başka bir Kemeraltı, başka bir İzmir yok!

(1) “Başkan Tugay: Kemeraltı yakın gelecekte herkes için çekici bir yer olacak“, https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/baskan-tugay-kemeralti-yakin-gelecekte-herkes-icin-cekici-bir-yer-olacak/57162/156

Kemeraltı her geçen gün eriyip yok oluyor; farkında mısınız?

Ali Rıza Avcan

Bugünkü ve gelecek haftaki yazılarımın konusu, son yıllarda gittikçe zayıflayıp küçülen, o eski önemini hızla yitiren İzmir‘in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı ve bu bölgede bulunan arkeolojik, tarihi ve kültürel değerler, iflasla ya da işyerini kapatmakla karşı karşıya kalan çarşı esnafının kötüleşen durumu ve Kemeraltı‘nın İzmir ekonomisi içindeki yeri, önemi ya da yok olmasına doğru giden süreçle ilgili olacak…

Herkesin kendi Kemeraltısı…

Bugünkü ilk yazımda akademinin; yani, üniversitelerde öğrencilere ders verenlerle İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin ve son yıllarda bölgenin UNESCO sürecini yürüten, daha doğrusu yürütemeyen İzmir Tarihi Liman Kenti Alan Başkanlığı ile bir soylulaştırma şirketi olan TARKEM‘in bu konuda ne yaptığına ya da yapamadığına bakıp çözüme yönelik değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

Böylelikle, dünyanın en büyük AVM‘si olduğu söylenen Kemeraltı Çarşısı‘nı kurtarma misyonu ile yola çıktığını söyleyen akademinin, belediyelerin, Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın, meslek örgütleriyle sivil toplum kuruluşlarının neler yaptığına bakıp bu kurum ve kuruluşların gerçekten Kemeraltı ile ilgilenip ilgilenmediklerini, yaptıkları çalışmaların yeterli ve etkili olup olmadığını, kamuya ait bu görevin yeterince yerine getirilip getirilmediğini inceleyip tartışmaya çalışacağım.

Haftaya yazacağım ikinci yazıda ise son yıllarda ortaya çıkan olumsuzlukları tek tek sayarak hem bu kurum ve kuruluşların, hem de bölgede binlerce üyesi olmakla birlikte kılını kıpırdatmayan İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) ile üye sayısı ve etkisi gün geçtikçe azalan Kemeraltı Esnaf Derneği ve Kemeraltı‘nı pek sevdiğini söyleyip zerre faydası olmayan her yıl bir yerlerde Kemeraltı Çalıştayı adıyla toplaşan bir grup insanın, esnafa dokunmayan ve Kemeraltı‘nın değerlerine değer katmayan gevezeliklerinden söz edip yıllardır dile getirdiğim önerileri tekrarlamaya çalışacağım.

Kemeraltı… Fotoğraf: Eddie Gidner

İlk adımda, anti-demokratik YÖK üniversitelerinde değişik unvanlarla çalışan akademisyenlerin 2005-2024 döneminde Kemeraltı konusunda ne yapıp, ne yazdıklarına bakmaya çalışacağım…

Tabii ki, bu akademik kadronun yaptıkları bu çalışmalarda esnafın ve Kemeraltı‘nda yaşayanların, Kemeraltı konusunda çalışıp araştırmalar yapan gönüllülerle halkın görüşüne başvurup katkılarını alarak bilimsel analizler yaptığı; akılcı, işe yarayan ve uygulanabilir çözümler bulduğu düşünce ve umuduyla…

İşte bu çerçevede size, Kemeraltı ile ilgili olup değişik tarihlerde İzmir Ekonomi ve İzmir Katip Çelebi üniversiteleriyle İzmir Ticaret Odası ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) adına akademisyenler tarafından yapılan altı araştırma ya da yayından söz edeceğim:

2005 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Alev Katrinli başkanlığındaki bir ekip tarafından kaleme alınan “Tüketicilerin İzmir’deki Alışveriş Merkezlerini Değerlendirmesi ile İlgili Önem-Performans Analizi” başlıklı çalışma, Kemeraltı Çarşısı ile İzmir‘deki diğer çarşı ve alışveriş merkezlerinin (Karşıyaka, Bornova, Mithatpaşa, Hatay, Alsancak ve Kıbrıs Şehitleri çarşısıyla EGS Bornova, EGS Karşıyaka, Kipa Çiğli, Kipa Balçova, Carrefour, Agora, Palmiye ve Özdilek), tüketici tercihleri itibariyle mukayesesinin yapılıp her birinin güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenmesine yönelik bir araştırmadır. 604 ve 412 kişilik iki ayrı örneklem üzerinden yapılan anket çalışması sonucunda tüketicinin çarşı ve alışveriş merkezlerini tercih ederken nelere dikkat ettiği ortaya konularak, Kemeraltı Çarşısı‘nın bu tercihler itibariyle güçlü ve zayıf olduğu noktalar belirlenmiş ve zayıf olup tehdit oluşturan konularla ilgili stratejik öneriler geliştirilmiştir. (1)

Fotoğraf: Erol Şaşmaz

Prof. Dr. Melek Göregenli tarafından hazırlanıp 2009 yılının ocak ayında yayınlanan ikinci araştırma ise “Kemeraltı” kitabıdır. Kitabı İzmir Ticaret Odası adına hazırlayan proje ekibinin içinde Ahmet Büke, Fikret Yılmaz ve Hitay Baran gibi konuyla yakın ilgisi olan değerli araştırmacı ve bilim insanları bulunmakla birlikte kitap Melek Göregenli‘nin hazırladığı kitap olarak bilinmektedir.

Kitabın giriş yazısında, o tarihlerde oda başkanı olan Ekrem Demirtaş, “Kemeraltı Envanteri” adıyla yapılan çalışma kapsamında Kemeraltı‘nda ofis, işyeri, mağaza, depo vb. adıyla anılan 12.432 yapı birimine ulaşılıp 9.300 kişiyle yüz yüze anket yapıldığını belirtmekle birlikte; hiçbir envanter çalışmasında anket adı verilen araştırma yönteminin kullanılmadığını bildiğimiz için, temel konusu ticaret olan bir meslek odası tarafından yaptırılan bu çalışmanın sonucunda da -ne yazık ki- ortaya ticari bir envanterin çıkmadığını ve bu sonuca göre ekonomik çıkarımlarda bulunulmasının mümkün olmadığını görürüz. Çünkü 208 sayfalık ciltli ve büyük kitapta, tek bir işyerinin bile tarihsel geçmişi, tapu ve imar bilgileri, ticari faaliyet konusu, mali durumu, cirosu, çalıştırdığı işçi sayısı, sahibinin ya da kiracısının kim olduğu, Kemeraltı‘nda kaç adet vakıf yapısı ve kiracısı olduğu, esnafın kaçının İzmir Ticaret Odası (İZTO)‘na, kaçının İzmir Esnaf ve Sanatkarları Odaları Birliği (İESOB)‘ne üye olduğu, işyerlerinin sermaye büyüklüğü, çalışan sayısı, banka ve kredi kullanımı açısından dağılımı gibi bir envanterde bulunması gereken temel envanter bilgileri -ne yazık ki- yer almamaktadır… (2)

Kemeraltı’yı disiplinlerarası bir yaklaşımla bir bütün olarak görmek, görebilmek…

Yaşar Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan ile Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Burak Çapraz‘ın 2014 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı‘ndan çıkan “Kemeraltı Çarşısı, Esnaf Arası Bağımlılık İlişkileri ve Ekonomik Analizi” isimli kitabına konu olan araştırma ise 8 ayrı grupla yapılan odak grup çalışmasına dayanmakla birlikte ölçek güvenirliği için yapılan ön test örneklemleriyle bu araştırma tasarımına konu örneklemin her bir odak grup itibariyle dağılımının ne olduğu belirtilmediği ve bu grup çalışmalarına katılanlara hangi soruların sorulduğunu gösteren soru formu paylaşılmadığı için bu araştırmanın geçerli ve güvenilir olup olmadığı belirlenememiştir.

Yapılan çalışmada kullanılan örneklemin 18 ayrı işkolu içindeki dağılımı yapılıp işletmelerin çalıştırdıkları personel sayısına, işyerinin mülkiyetine, işyerlerinin açık oldukları süre içinde sırayla kaçıncı işi yaptığına, son işi ne kadar süreyle ettirdiğine ve hangi tarihte işe başladığına ilişkin dağılımlar verilmekle birlikte; daha derinlemesine yapılan incelemelerde esnaflar arasındaki ilişkilerde belirleyici olan tutum ve davranışlara ağırlık verildiği, Kemeraltı Çarşısı esnafının yaşadığı zorluklar konusunda ise kendilerinden kaynaklanmayan resmi, özel ve sivil kurumların dış kaynaklı olumlu ya da olumsuz karar ve uygulamalarının gündeme getirilmediği ve bunlara ilişkin çözüm önerilerinin tartışılmadığı görülmektedir. (3)

İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın İzmir kent kimliği içindeki yeri nedir?” sorusu ile başlayıp şu sıralarda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi‘nde görevli olan Enes Yalçın tarafından yürütülen 2021 tarihli doktora çalışmasının 2024 yılında “Kent Kimliği, İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı” adıyla yayınlanması sayesinde öğrenip edindiğim toplam 35 kişilik bu nitel araştırmanın, denekler arasındaki mevcut ilişki ve dengelerle konunun neresinde durdukları bilinmeden deneklerin her biriyle yüz yüze, telefonla, e-postayla ve çevrimiçi görüşmeyle gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

Ancak araştırma ile ilgili kitabın son bölümünde de belirtildiği gibi, söz konusu inceleme Kemeraltı Çarşısı‘nı tüm boyutlarıyla ele alma iddiasında olmadığı, sadece çarşının özgün yapısıyla kent kimliğinin oluşumundaki etkisinin geliştirilerek korunmasına katkı vermeyi amaçladığı için bu çalışmanın da dışarıdan bir gözün içerdekilerle yaptığı görüşmelerde edindiği izlenimleri aktarmakla kaldığını, görüşülen deneklerin söylediklerini ekonomi, siyaset ve yönetim gibi değişik bilim ve disiplinler itibariyle irdeleyerek çözümler önermesinin mümkün olmadığı görülecektir. (4)

Tunç Soyer‘in belediye başkanlığı döneminde suyun başında olma fırsatından yararlanılıp hazırlanan ve 2024 yılı Ocak ayında yayınlanan “Yaşayan Kemeraltı Rehberi” ve “Kemeraltı”nın Yüzleri” isimli yayınlar ise toplam 22 akademisyenin yazdığı; hatta, ayrıcalıklı bazı akademisyenlerin yazdığı 3 ya da 4 makalenin yer aldığı, çoğu Kemeraltı‘na dair bugüne kadar dile getirilen bilgileri tekrarlayan toplam 30 makaleden oluşmakta… Ayrıca fiyatları bugün itibariyle 501,84 ve 225.- lira olan ve bu nedenle de herkesin alamayacağı kadar pahalı iki kitap…

Yaşayan Kemeraltı Rehberi” isimli kitabın 82 sayfadan oluşan son bölümünde Kemeraltı‘nda faaliyet gösteren firmaların isim, adres ve telefon numaralarına yer verildiği görülüyor… Tabii ki bugün itibariyle eskiyip güncelliğini yitiren, bu nedenle “yaşamayan” 2024 yılı verileriyle… (5, 6)

Şükrü Tül’ün deyimiyle “Koca Boşnak”… O da gidip yitenlerin arasında… Her ikisinin de anısına saygıyla…

Gelelim İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB), TARKEM A.Ş. ve Kemeraltı Esnaf Derneği tarafından Kemeraltı‘nın yaşadığı sorunlarını ele alıp çözüm önerileri geliştirmek amacıyla yapılan ya da yaptırılan araştırmalara…

Baştan belirtmekte yarar var; 2000-2025 döneminde Konak Belediyesi, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) ve Kemeraltı Esnaf Derneği tarafından Kemeraltı Çarşısı’nın sorunlarını belirleyip araştırmak, incelemek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla yapılmış ya da yaptırılmış tek bir araştırma, tek bir inceleme, tek bir toplantı, tek bir yayın yok! Daha doğrusu onlar için böyle bir sorun yok!

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu dönemde yaptığı ilk araştırma ise, Aziz Kocaoğlu‘nun danışmanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinin bir grup İzmirli iş insanı, sermayedarın menfaatine soylulaştırılmasını hedefleyen ve bunu sağlamak amacıyla TARKEM A.Ş. isimli şirketin kurulmasını sağlayan İzmir Tarih, İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Raporu ve bu raporun ekleri olarak yayınlanan operasyon planlarından oluşuyor. (7,8, 9)

Kemeraltı’yı kendine ait değerleriyle bilmek ve hatırlamak… Fıçıcı Ahmet Usta…

Kemeraltı esnafı ve ekonomisiyle arkeolojik, tarihi ve kültürel mirası yerine buradaki gayrimenkullerin değerlendirilerek üst gelir gruplarındaki insanlara satılmasını ya da kiralanmasını, bu arada Kemeraltı esnafının örgütü olduğu düşünülen Kemeraltı Esnaf Derneği başkanının TARKEM A.Ş. yönetim kuruluna alınarak derneğin, dolayısıyla esnafların kontrol altına alınıp etkisizleştirilmesini hedefleyen, bu amaçla TARKEM isimli bir saadet zincirini kurmayı; hatta bu saadet zincirinin CHP‘nin kentsel dönüşüm modeli olaral kabul edilmesini hedefleyen böylesi bir proje ile bu projenin zehirli meyvesi olan TARKEM A.Ş.‘nin 2012-2024 döneminde Kemeraltı ve Basmane‘nin yağmalanması için ortaya koyduğu kötü performans, asıl derdin Kemeraltı Çarşısı, esnafları, sahip olduğu arkeolojik, tarihi ve kültürel mirası değil, Kemeraltı‘ndaki değerli gayrimenkuller olduğunu ortaya koymuş; ancak, Kemeraltı her zaman olduğu gibi böylesi bir kötülüğü alt edip yok etmesini bilmiş, bunun sonucunda TARKEM‘in yan şirketi ihalelerden yasaklanmış, 1 Milyar Dolar toplamak amacıyla kurduğu gayrimenkul yatırım fonu başarısızlıkla sonuçlanmış, kontrol altına almaya çalıştığı dernek başkanının hapse girmesi gündeme gelmiş ve TARKEM‘in büyük çabalarla oluşturulan itibar balonu bir daha canlanmamak üzere patlamıştır…

Bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Kemeraltı‘nın yayalaştırılması için Embarq isimli sivil toplum örgütüne yaptırdığı İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi ile bu projenin ayrılmaz bir parçası olarak hazırlatılan; ancak yayınlanmayan ve uygulanmayan Kemeraltı Lojistik Planı‘nı da unutmamak gerekir… (10)

Bir zamanlar Kemeraltı’ndaki herkesin, Kemeraltı’na gelen İzmirlilerin görüp tanıdığı o gür sesli Kemeraltı’nın Prensesi Yasemin’in iyi bir fotoğrafını, tüm aramalarıma rağmen bulamadım… O nedenle katıldığı bir ses yarışması ile ilgili Youtube videosundan alarak kullandığım bu resim için hem kendisinden, hem de sizlerden özür diliyorum… Keşke o zamanlar bir Kemeraltı sembolü olarak fotoğraflarını çekseymişim… https://www.youtube.com/watch?v=-8GgjtiPjGY

2022 yılında TARKEM A.Ş. tarafından İzmir Life yazarı ve marka danışmanı Günter Soydanbay‘a sipariş edilen Kemeraltı Algı Araştırması ise işin ucuzuna kaçılarak çevrimiçi yapıldığından ve bunun doğal bir sonucu olarak 1.004 katılımcıdan% 13’ü bu soruya İzmir dışından cevap verdiği için; ayrıca, söz konusu araştırma raporunda da belirtildiği gibi, araştırmanın güvenilirliği ve geçerliliği açısından üç önemli sistematik soruna (Türk toplumunun ortanca yaşı 33 olduğu halde bu oranın araştırma evreninde 49 olarak çıkması, ilçelerin toplam İzmir nüfusu içindeki oranı itibariyle katılımcıların Buca, Karabağlar, Bornova ve Bayraklı’da bu oranın altında, Konak ve Karşıyaka’da ise fazla çıkması, Türk vatandaşlarının lisans derecesine sahip olma ile ilgili oranı ortalama % 14 olmasına karşın, bu oranın söz konusu araştırmada % 77 çıkması) sahip olması nedeniyle İzmir kamuoyunu TARKEM A.Ş. lehine etkilemek amacıyla yapılan bu araştırma sonuçlarının da ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum. (11)

Çünkü TARKEM, bütün bu yazılıp çizilenlere rağmen gösterdiği kötü performans ve başarısızlıklarla Kemeraltı Platformu‘nun kurucusu sevgili dostum Cem Ceylan‘ın bir zamanlar gazeteci Gönül Soyoğul‘a bir kehanet gibi sorduğu “Ya TARKEM, KİPA olursa?” sorusunun cevabını oluşturacak şekilde yönetici ve şirketleriyle iflah olmayacak şekilde can çekişmeye çoktan başladı…

Sonuç niyetine…

Yine uzun bir yazının konusu yaptığım Kemeraltı için yapılmış tüm akademik, resmi ve sivil araştırmaları ile aldığımız bu yazının içeriğinden de anlaşılacağı üzere, bu çalışmaların hiçbiri Kemeraltı Çarşısı‘nın yaşadığı tüm sorunları tarihsel bağlamı içinde belirleyip irdelemek ve bu irdelemeler ışığında öneriler geliştirmek konusunda bütüncül bir bakış açısına sahip olmadığı için; ayrıca, bu tür çalışmalarda disiplinler arası yöntemi kullanmadığı için araştırma yapanların çoğu kendi meşrebince adeta gözleri bağlı vaziyette filin ayağında, kulağında, dişinde ve hatta kuyruğunda ayrı bir Kemeraltı bulup onunla yetinmiş gözüküyor…

Gelecek hafta, son yıllarda Kemeraltı‘nda ortaya çıkan olumsuz gelişmeleri ele alacağım yazıda buluşmak üzere…

(1) Katrinli, A., Topsever, Y., Atabay, G., Güney, G., Güneri, B., Kaya A.G., “Tüketicilerin İzmir’deki Alışveriş Merkezlerini Değerlendirmesi ile İlgili Önem-Performans Analizi.

(2) Göregenli, M. (Hazırlayan), Kemeraltı, İzmir Ticaret Odası Yayını, 2009, İzmir.

(3) Tutan, M. U., Çapraz, B., Kemeraltı Çarşısı, Esnaf Arası Bağımlılık İlişkileri ve Ekonomi Analizi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Şubat 2014, İzmir.

(4) Yalçın, E., Kent Kimliği, İzmir Tarihi Kemeraltı Çarşısı, Atlas Akademi Yayınları, Nisan 2022, Konya.

(5) Yaman, M., Başer, E. (Edit.), “Yaşayan Kemeraltı Rehberi”, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Şubat 2024, İzmir.

(6) Göregenl, M. (Hazırlayan), “Kemeraltı’nın Yüzleri”, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Şubat 2024, İzmir.

(7) Tekeli, İ., İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Raporu, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Temmuz 2014, İzmir. https://www.academia.edu/31045473/%C4%B0zmir_Tarih_%C4%B0zmirlilerin_Tarih_%C4%B0le_%C4%B0li%C5%9Fkisini_G%C3%BC%C3%A7lendirme_Projesi

(8) Kutlu, G., İzmir Tarih İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Operasyon Planları 1, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Şubat 2015, İzmir,

(9) Kutlu, G., İzmir Tarih İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi Operasyon Planları 2, Agora, Kadifekale, Birinci ve İkinci Halka Konut Bölgeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Kasım 2015, İzmir,

https://www.izmeda.org/Upload_Files/FckFiles/file/Operasyon%20Planlari%202.pdf

(10) İzmir-Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi & WRI Türkiye/Embarq, https://wrisehirler.org/sites/default/files/IzmirSurdurulebilirUlasimProjesi_Final.pdf

(11) Kemeraltı Algı Araştırması, TARKEM A.Ş. & Soydanbay Marka Danışmanlığı, 2022, İzmir, https://drive.google.com/file/d/1Snmyt37u13SuZXXWkQn2zQXxfutq0gO3/view

(12) Soyoğul, G., “Ya TARKEM, KİPA Olursa?, Gerçek İzmir gazetesi, 23 Ekim 2019.

İzmir Kurtuluş Savaşı Müzesi’nin kurulması tarihi bir görevdir!

Ali Rıza Avcan

Adlarını aldığım büyük dedem Ali Çavuş ve onun oğlu dedem Rıza Çavuş‘la ilgili “Ali bin Rıza Çavuş: Saygıyla” başlığını taşıyan 29 Eylül 2025 tarihli yazımı okuyanlar;

Milli Savunma Bakanlığı‘na bağlı İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘nın, 1. Balkan Savaşı‘nın 5. gününe isabet eden 22 Ekim 1912 tarihinde Edirne yakınındaki Geçkinli‘de şehit olan dedem Ali oğlu Rıza Çavuş için düzenlediği 24 Eylül 2025 tarihli özel törende yanıma oturan Milli Savunma Bakanı Yardımcısı Musa Heybet‘den, bir şehit torunu olarak Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın başlayıp bittiği “Kurtuluş’un ve Kuruluş’un Kenti İzmir“de bir Kurtuluş Savaşı Müzesi açılması için talepte bulunduğumu ve bu talebimin hararetle kabul görerek çevresindeki komutanlara talimat verdiğini; ancak, söz konusu bakan yardımcısının siyasi bir mevkide bulunması nedeniyle bu talebin takip edilerek sonuca ulaşması konusunda özel olarak çalışmamız gereğini dile getirdiğimi bilirler… (1)

İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi…

Konu ile ilgisi olanların yakından bildiği üzere, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın bitiminden sonra Mustafa Kemal Atatürk‘ün talebi ile 1927’de İzmir Asar-ı Atika (Arkeoloji) Müzesi‘ne dönüştürülen Aya Vukolos Kilisesi‘nde bir araya getirilen savaşla ilgili askeri malzemeler bir süre sonra kurulan İzmir Belediye Müzesi‘ne devredilmiş ve bu müze de 1950 yılında kapatılarak koleksiyonundaki malzemeler İzmir‘deki diğer müzelere verilmiştir. (2)

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Tunç Soyer tarafından 9 Eylül 1922 İzmir’in Kurtuluşu‘nun 100. yılı nedeniyle 19 Eylül 2022 tarihinde açılan “100. Yıl Kurtuluş Savaşı Anı Evi“, yeni belediye başkanı Cemil Tugay‘ın girişimiyle 25 yıllığına bu düzeydeki bir anı evini hem müze işletmeciliği hem de finansmanını sağlama açısından yönetemeyeceği bilinen Konak Belediyesi‘ne verilerek bir başlangıç olarak kurulan anı evinin zaman içinde gelişip güçlenerek müzeye dönüşmesinin önü bilinçli bir şekilde kapatılmıştır. (3)

Oysa İzmir, Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın başlayıp bittiği ve savaş sonrasında toplanan İzmir İktisat Kongresi ile kurtuluşun planlandığı kadim bir kenttir. Düşmana atılan ilk kurşunlar, ilk mücadeleler, ilk direnişler bu kentte ve çevresindeki ilçelerde gerçekleşmiş olmakla birlikte; aradan geçen 103 yıl içinde bu kente ve o ulusal mücadeleye layık bir müze, bir eğitim ve kültür merkezi bu kentte açılmamış, bu uzun sürede yöneticilik yapanlar “mask müzesi“, “mutfak müzesi“, “basın müzesi” ve “oyun ve oyuncak müzesi” gibi butik müzeleri açmakla birlikte kentin geçmişiyle bugününe ve geleceğine ışık tutacak bir Ulusal Kurtuluş Savaşı Müzesi‘ni açmaktan kaçınmış, açılanları kapatmış, böylesine ulusal bir ihtiyacın varlığından habersiz görünmüştür.

İzmir’de Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ilgili bazı askeri malzemeleri sergilediği bilinen Varyant‘taki İzmir Etnografya Müzesi ile Balçova‘daki İzmir Müze Gemiler Müdürlüğü‘nün ise bu düzeydeki bir ihtiyacı karşılamadığı ortadadır.

O nedenle bugün itibariyle İzmir‘in birilerinin hobi konusu olan mask ya da mutfak müzesinden çok Ulusal Kurtuluş Savaşı Müzesi‘ne ihtiyacı olduğu hepimizin kabul edip üzerinde uzlaştığı bir konudur…

Ayrıca 23-25 Eylül 2025 tarihlerinde görüştüğüm İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘ndaki yöneticilerden öğrendiğime göre İstanbul Harbiye Askeri Müzesi gelecek yıl büyük bir restorasyona girecek olup uzun bir süre ziyarete kapalı olacaktır. Ayrıca söz konusu müzenin depolarında 50.000’e yakın askeri malzeme bulunup bunun ancak 5.000’i sergilenmektedir.

Eski Tuzakoğlu Un Fabrikası, Fotoğraf: Erol Şaşmaz

O nedenle, İzmir‘de uygun bir yerde; örneğin Konak‘taki Atatürk Kültür Merkezi karşısında olup bir zamanlar Güney Ege Saha Deniz Komutanlığı olarak, şu sıralar asker yatakhanesi olarak kullanılan binalar, Halkapınar‘da yanında ufak bir şehitliğin olduğu eski DGM, şimdilerde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası‘nın bulunduğu eski Tuzakoğlu Un Fabrikası binası, Bornova‘da boşaltılmakta olduğu söylenen Mahfel Binası, Kemeraltı‘nda İzmir Valiliği tarafından kaçak olarak restitüsyonu yapılan Aram Hamparsum Hanı ya da en son çare olarak şu sıralar İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin makam binası olarak kullanılan İzmir Belediyesi eski binası (TBMM Milli Egemenlik Evi), İzmir/Ege Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak düzenlenmeli, bu müzede ulusal mücadelenin öncesiyle mücadeleye ve sonrasına ilişkin malzeme, bilgi ve anılar çağın en son teknolojik olanakları kullanılarak anlatılmalı, bu kentin kaybolan hafızası yerine yerleştirilmelidir.

Böylesine büyük ve önemli bu görevin İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılması ise, kendi hizmet binasını yapamayan bir belediye olması ve bugüne kadar gösterdiği performans itibariyle mümkün görülmemektedir…

O nedenle elinde oldukça fazla sayıda savaş malzemesi bulunan Milli Savunma Bakanlığı‘na bağlı İstanbul Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı‘nın önümüzdeki yıl uzun sürecek bir restorasyon sürecine girecek olması da dikkate alınarak İzmir‘de yeni bir müzenin açılması yerinde, doğru bir karar olacaktır.

Bornova Askeri Öğrenci Misafirhanesi

Ben de bu önerinin sahibi olarak hazırladığım dilekçeyi sizlerin de imzasına açmak suretiyle “İzmir, Kurtuluş Savaşı Müzesi’ni istiyor” başlığı altında hem Milli Savunma Bakanlığı, hem de kamuoyu ile paylaşmak istiyor ve bu amaçla yazı ekine koyduğum dilekçe metnini tarafınızca ya da arkadaşlarınızla birlikte imzalandıktan sonra teslim etmeniz ve tüm dilekçelerin benim tarafından Milli Savunma Bakanlığı’na gönderilmesi koşuluyla 29 Ekim 2025 Çarşamba gününe kadar bu konuda aynı düşüncede olup girişimimizi destekleyen aşağıdaki adreslerdeki dostlarıma teslim etmenizi; ayrıca mümkün olduğu kadar çok imza toplanması için bizlere yardımcı olmanızı rica ediyorum…

(1) Ali Rıza Avcan, “Ali Bin Rıza Çavuş: Saygıyla, Kent Stratejileri Merkezi, 29 Eylül 2025, https://kentstratejileri.com/2025/09/29/ali-bin-riza-cavus-saygiyla/

(2) Kemal Arı, İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, Üçüncü KIlıç, Zeus Kitabevi, 2008, İzmir, Ekler arasında yer alan İzmir Büyükşehir Belediyesi Harita Şube Müdürlüğü’nün 01.02.2000 tarih, 127/35/33.986-1722 sayılı yazısı.

(3) https://kentstratejileri.com/2025/02/10/kurtulusun-ve-kurulusun-kenti-izmirdeki-100-yil-kurtulus-savasi-ani-evi-sergisinin-basina-gelenlerin-gercek-nedeni/

https://kentstratejileri.com/2024/10/07/kurtulus-savasi-100-yil-ani-evi-yok-edilmeyip-gelistirilmeli-ve-bir-muze-haline-getirilmelidir/

Islak imzanızı attıktan sonra dilekçenizi teslim edeceğiniz adresler:

  • Cem Üsküp, Hür Efe, Kemeraltı 851 Sokak, No. 7, Konak-İzmir
  • Birol Üzmez, 45’lik Plak, Kemeraltı-Hisarönü, 914 Sok No. 12 Mirkelam Han girişi, Konak-İzmir

İmza kampanyasına katılmak için indirip dolduracağınız dilekçe örneği:

Belediyelerdeki kurumsal iletişimin anormal halleri…

Ali Rıza Avcan

2023 yılının Ağustos ayından bu yana Gmail’in Googlegroups’daki “izmirbasıngrubu” isimli grubun üyesiyim.

İzmir’deki kurumların basın danışmanları ile İzmirli gazetecileri bir platformda birleştirerek basın duyurularının basın mensuplarına kolay ulaştırılması amacıyla kurulup Murat Demircan tarafından yönetilen söz konusu grubun üyesi olarak bana ve diğer üyelere, her gün İzmir, Manisa ve Ayvalık‘taki belediyelerin basın ve halkla ilişkiler birimlerinden belediye olarak yaptıkları hizmet ve etkinliklerle ilgili yüzlerce mesaj, bu mesajların ekinde binlerce fotoğraf geliyor. Tabii ki ürettiği haberi paylaşma konusunda hiçbir kaygısı olmayan İzmir Büyükşehir Belediyesi basın bürosu ya da danışmanlığı haricinde…

Sırasını bekleyen maskeler…

Ve bütün bu haberleri, fotoğrafları anında ve kelimesi kelimesine belediyelerin İnternet sayfalarıyla sosyal medya hesaplarında; ayrıca, yerel basın kuruluşlarının internet ve sosyal medya sayfalarında görüyor, İzmir‘deki haber akışının emek ve para harcamadan nasıl kolayına biz okuyuculara ulaştığını daha iyi anlıyoruz…

Basın kuruluşlarıyla gazete ve gazete muhabirlerinin elini oynatmasına gerek kalmaksızın; daha doğrusu, ele alıp yazdığı konuyu araştırıp sorgulamadan, her iki tarafın menfaatine uygun ve kolayına gelecek şekilde gazetecilik mesleğinin uluslararası ilkeleriyle etik anlayışına aykırı bir şekilde… Güdümlü, yönlendirilmiş, satın alınmış bir yerel basın kimliğiyle…

Çünkü böyle yapmadıkları takdirde, -bu konuda ortaya atılan dedikodu ya söylentilere göre- belediyelerdeki basın ve halkla ilişkiler birimlerinin ya da doğrudan doğruya basın danışmanlarının fatura karşılığında “iki sana, bir bana” şeklinde paylaştırdığı aylık ödemelerin yapılması; böylelikle, o gazete, gazeteci ve haberin -bir anlamda- sürdürülebilirliğinin sağlanması mümkün olmuyor…

Bu şekilde ortaya çıkan yönlendirme, denetleme ve yok sayma mekanizmasına, tabii ki belediyelerden, özellikle de aylık ödemeleri bizzat belirleyip elden ödeyen basın danışmanlarından gelebilecek uyarı, tehdit ve dışlama telefonlarıyla mesajları da eklemek suretiyle…

Gelelim belediye başkanlarının parlak renkli pahalı elbiseler giyerek topluluk içinde ve çekilen görsellerde fark edilme kaygısı taşıyarak ve devamlı gülümseyerek, gülerek bir gerçeklik algısından uzaklaştırdıkları belediye kaynaklı haber ve fotoğraflara…

  • Belediye meclisi toplantımızı yaptık…
  • İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi toplantısına katılım sağladık…
  • Belediye bütçemizi/faaliyet raporunu/performans programını kabul ettik…
  • Şu, şu, şu yollarımızı asfaltladık…
  • Mahalle halkımızı doğalgaza kavuşturduk…
  • Şu, şu toplantılara, şu, şu açılışlara katıldık…
  • Şu mahalleyi ya da şu sokakları gezdik…
  • Şurada inceleme yaptık…
  • Şuradan şu kadar çöp topladık…
  • Kaldırım işgallerini kaldırdık…
  • Halka şunları dağıttık…
  • Dün şunları, bunları ağırladık…

Oysa çöp toplamak, yol yapmak, yönettiği kentin cadde ve sokaklarını dolaşmak, konut ve işyerlerine içme suyu hizmeti vermek, belediyeyi temsil etmek, işgale izin vermemek, meclis ve encümen toplantılarına katılmak, bütçe, faaliyet raporu ve performans raporu gibi resmi belgeleri hazırlayıp görüşmek yasal olarak belediyen ve başkanların yapmakla yükümlü olduğu, yapmadıkları takdirde görevi ihmal suçuyla cezalandırılabilecekleri; hatta görevden alınmalarına neden olan zorunlu hizmetlerdir. O nedenle belediyelerin, belediye başkanlarıyla meclis üyelerinin ve çalışanlarının yapmakla zorunlu oldukları kamu hizmetlerini sanki kendi tercihlerine bağlı bir işmiş gibi göstererek reklam malzemesi haline getirmek, gerçek anlamda yalan reklamlarla halkı kandırmak, hem kişisel, hem de toplumsal ahlak açısından sorunlu bir hareket, başka bir deyimle hepimizin ayıplaması gereken kişisel bir zayıflığın ürünüdür…

Bu çerçevede ilerideki günlerde -belli olmaz- bu belediye başkanlarının, “bugün 5 kez tuvalete gittim“, “dün 25 kere geğirmiştim“, “bu ay 333.333 adet imza attım“, “dün sırtımı kaşımıştım“, “bu hafta şunları şunları yiyip içtim” diyerek kendi şahsi iş ve ihtiyaçlarını da tanıtım ve reklam malzemesine dönüştürdüklerini görmemiz sürpriz olmamalıdır…

Gülümsemenin alışkanlık haline gelmesi…

Son zamanlarda bazı belediye haberlerinde ya da mesajlarında, özellikle de basın kuruluşlarıyla gazetecilere gönderilen belediye kaynaklı haberlerde;

  • Şu, şu mahallelerimize doğal gaz getiriyoruz…” ya da
  • Şu mahallelerdeki içme suyu şebekesini yeniliyoruz…” veya
  • Mahallelerimizin kanalizasyonunu elden geçiriyoruz…

gibi belediyelerin üstüne vazife olmayıp İzmirgaz ya da İZSU gibi diğer resmi ya da ticari kurumlar tarafından yerine getirilen kamu hizmetlerinin sanki kendilerine aitmiş gibi kendi hanelerine yazıldığını, sanki bu hizmetleri kendileri yapmış gibi bir algı yaratmaya çalıştıklarını görüyoruz…

Evet, belediyeler; özellikle de ilçe belediyeleri bu tür hizmetlerin gerçekleşmesi için yurttaş ile bu hizmetleri yerine getiren kurum ve kuruluşlar arasında, yurttaştan yana kolaylaştırıcı bir rol üstlenerek; hatta bu hizmetlerin yerine getirilmesini kolaylaştırarak o kurum ve kuruluşları ikna etmek isteyebilirler; ama, asıl olarak bu hizmetleri yerine getirilmesi kendi görev, yetki ve sorumluluklarında olmadığı için kendileriyle ilgili olmayan konularda sanki görevliymişler gibi bu konudan haberi olmayan yurttaşları kandırmamaları gerekir.

Halkın bilmesi gereken bilgileri halktan gizlemek…

Örneğin belediye meclisi kararları ile onaylanan ya da değiştirilen imar planlarından kimlerin yararlandığı, bu planların ya da değişikliklerin kimin işine yaradığı, duyurusu yapılmayan ihalelerle kimlerden hangi mal ve hizmetlerin alındığı, iş insanları tarafından belediyelere bağışlanan araçların hangi menfaatler karşılığında kabul edildiği, işçi ve memurlara ait vergilerle SGK primlerinin neden zamanında yatırılmadığı, belediyenin ne miktarda borçlu olduğu, belediye şirketlerinin bilançosu ile kar-zarar tablolarında nelerin yazılı olduğu gibi konularda hiçbir açıklama yapılmadığını görüp bu bilgileri CİMER kanalıyla sormaya kalktığınızda da bunların kamuoyunu ilgilendirmediği ya da açıklanması yasak ticari sır olduğu gibi sudan bahanelerle karşı karşıya kalırsınız.

Oysa bu tür önemli ve bilinmeyen, bilinmemesi için çaba gösterilen bilgiler yerine belediye başkanının o gün hangi markalı elbise, ayakkabı ve çantası ile kimleri ziyaret ettiği ya da ağırladığı gibi anlamsız haberler gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanır, bilgisayar ve telefon ekranlarınızı işgal eder.

Google Gmail grupları arasında yer alan “izmirbasıngrubu‘na gelen belediye kaynaklı binlerce mesajda karşımıza çıkan diğer bir konu ise, aynı ay ya da günlerde çoğu belediyenin aynı konuda adeta birbirini taklit ederek benzeri etkinlikleri yapması ile ilgilidir…

Çoğu belediyenin, özellikle de başkanları birbirleriyle rekabet eden birbirlerine komşu belediyelerin aynı günlerde sokaklarda çocuklarla oyunlar oynaması, aynı gün ve konularda etkinlikler düzenlemesi, bütün bu etkinlikleri “flaş! flaş! flaş!” şeklindeki canhıraş feryatlarla parlak ve iddialı; ancak, içi boş satış pazarlama sözcükleriyle duyurması açıkçası her birinin diğerini izleyip öne geçmek için kendi aralarında yarıştıklarını göstermektedir…

Oysa şayet aynı anma günlerinde ya da aynı sorunların çözümünde farklı farklı etkinlikler yapmak yerine tüm İzmir’e yönelik ortak etkinlikler yapmak hem kendi aralarındaki, bir diğerine zarar veren farklılıkların giderilmesi, hem de daha fazla yurttaşa ulaşılabilmesi için başvurulacak en akıllıca yöntem olacaktır.

Sonuç olarak; bütün bu tespit ve değerlendirmeler sonucunda aşağıdaki önerilerin dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum:

1) İzmir ili genelindeki tüm ilçe belediyeleriyle büyükşehir belediyesini kapsayacak bütünleşik bir iletişim politikası çerçevesinde işbirliği ve ortak çalışmayı öne çıkaran planlı-programlı bir şekilde yürütülmesi,

2) Basın kuruluşlarıyla gazete ve gazetecileri satın alarak teslim almak yerine gazeteciler dahil tüm kamuoyuna bilgi verip ihtiyaçlarla sorun haline gelen konuları kamuoyunun gözü önünde açık bir şekilde, eşitler arası ilişkiler düzleminde tartışarak eleştiri ve öz-eleştiriyi hayata geçiren ikna süreçlerinin hayata geçirilmesi,

3) Yerel basında görev yapan birçok gazeteciyi yetiştiren akademisyenlerin İzmir’deki yerel basınla ilgili sorunları ele alıp cesaret ve açıklıkla tartışmaları, yerel basın ve onun meslek örgütleriyle belediyeler arasındaki ilişkilerin basın ahlak ilkeleri çerçevesinde düzenlenmesi için ombudsman rolü oynamaları gereğini bir kez daha hatırlatmak isterim.

Gültepe: Özerklik Deneyimi ve Sol Mücadele

Orhan Berent

Murat Belge, yıllar önce kaleme aldığı bir gazete yazısında kavram kargaşasının sebeplerini açıklamaya giriştiğinde, güçlü ve bilinçli bir çabaya dikkati çekerken aynı zamanda her şeyi yarım yamalak, olabilecek en yüzeysel biçimde öğrenmenin zararlarına da işaret eder ve tembellik gibi son derece insana özgü bir davranışı da zikretmeyi ihmal etmez. Özetle, bilinçli çarpıtma ve bilgisizlik iç içe geçer kavram kargaşasında. Birinin boşluğunu diğeri doldurur! Bu yüzden de gündelik hayatta tanık olduğumuz bazı olguları ya yanlış anlarız veya yanlış anlamamız bizzat olguyu yaratanlar tarafından önceden tasarlanmıştır. Bu paragraf böylece en üstte dursun, o zaten yol göstericiliğini ve kılavuzluğunu yazı boyunca bize hissettirecek.

Geçenlerde akademisyen Turgay Gülpınar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Yerel Hükümet: Gültepe – Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980) adlı eserini okudum ve bitirdiğimde içimden şöyle dedim: “Bu kitapta bilim var!” Çünkü müellif Türkiye’nin ve İzmir’in yakın tarihine damga vurmuş bir vakayı anlatırken onu tüm yönleriyle analiz ediyor, bunu yaparken doğru bilinen yanlışları irdeliyor, ama asıl önemlisi birbirine yakın kavramların nasıl yanlış kullanıldığını ve birinin yekdiğerinin yerine neden tercih edildiğini alçakgönüllülükle göz önüne seriyor. Gültepe öyküsündeki kasıtlı aldatmacaları izah ederken de hâkim otorite tarafından -özerklik karşıtı merkez olarak da okunabilir- vuku bulan eylemlerin nasıl ters yüz hale getirilip kamuoyuna servis edildiğini, diğer taraftan yine aynı metot güdülerek karşıtını mahkûm edecek hukuki suçlamalara tuhaf yollarla zemin arandığını da örnekleriyle ortaya döküyor. Hemen kitapta yazar tarafından önemle dikkati çekilen kavram kargaşalarından birkaç örnek verip eseri ana hatlarıyla inceleyelim.

Adem-i merkeziyet ile özerklik, imece ile komün, aracısız tanzim satış ile belediye esnaflığının birbirine karıştırılması; yine merkeze göbekten bağlı belediyeler eliyle yeni rant alanları yaratmanın halk yararına arsa üretmek gibi ulvi bir amacın örtüsü altına gizlenmesi, semtte veya yörede kendiliğinden oluşmuş özsavunma timleri eylemlerinin oligarşinin yayın organları tarafından beldeye sızmış teröristlerin mahallelerde kurtarılmış bölgeler inşa etmesi şeklinde lanse edilmesi gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Başlangıçtan itibaren Gültepe’deki özerklik deneyimini simgeleyecek ve ara sıra birbiriyle karıştırılan, oligarşinin ise toplumu yanıltma amacıyla birbirinin yerine geçmesini arzu ettiği anahtar kavram öbeklerinden en önemlileri bunlar. Gelelim Gültepe’nin öyküsüne.

Alsancak, Basmane ve bu iki semte ek olarak Kemeraltı girişindeki hükümet konağı baz alınırsa, 1950’lerin hemen başında şehir merkezine üç-dört kilometre uzaklıkta, fundalık, makilik ve yer yer ormanlıklardan oluşan ıssız tepeler ve vadilerden ibaret bir yerdir Gültepe ve Samantepe. Yavaş yavaş ilk gecekondular inşa edilmeye başlandıktan sonra 1960’ların başında nüfusu otuz binlere dayanmıştı ama elektrik hâlâ lükstü ve koca koca mahalleler gece olunca karanlığa gömülüyordu. Su sıkıntısı kangrenleşmiş bir sorundu ve bunun üzerine düzgün bir kanalizasyon sisteminin olmaması da yerleşimcilerin belini büküyordu. Bir tür öteki İzmir’di. Ulaşım sistemi mevcut olmadığından sabahleyin aşağı şehre hayatını kazanmaya yayan inenler, evlerine dönerken de dik yokuşları iman gücü ve peygamber vitesiyle aşmaya çalışıyor, mesaiye her gidiş dönüş belde sakinlerine hac yolculuğuna benzer külfetleri yaşatıyordu. İlk belediyelik oluştuğunda da seçimle gelen başkanların ödenek almak için İzmir belediyesinin kapısını aşındırmaktan başka çaresi yoktu. Gerçekten öyle miydi? Başka bir çıkış yolu dünya üzerinde yok muydu? Cevabı Lawrence Pratchett’e dayanarak Gülpınar veriyor: Merkezi müdahaleden azade olmak, belirli sonuçlar üreten iradeye sahip olmak, yerel kimliği yansıtmak. Peki Gültepe sonraki yıllarda bu özerklik tanımına uygun bir şeyler yapabildi ve başarılı oldu mu? Cevabı kitapta.

1970’ler Türkiye’de sosyalist mücadelenin hayli revaçta olduğu ve iktidarları sarstığı yıllardır. Bir de buna doğu toplumlarına özgü karizmatik bir liderin varlığı eklenirse Gültepe’nin de bundan nasibini aldığı aşikardır. Kendisi de sol gelenekten yetişmiş efsane belediye başkanı Aydın Erten ve çevresindeki devrimcilerin Paris komünü hakkında okumaları olduğunu varsayarsak, en azından otonominin aşağıdan yukarıya doğru bir hareketle kendini gösterdiği konusunda fikir birliği içinde olduklarını rahatlıkla görürüz. Ancak teori ile pratik ayrı şeylerdir ve yine Gülpınar’ın da fark ettiği gibi gecekondu bölgesi Gültepe’nin teknik sorunları hep öndedir. Mutlak özerkliğe, bağımsız bütçeye, vergi salmaya, eğitimin, güvenliğin hatta mülklerin yönetimine gelesiye kadar belde sakinlerinin insanca yaşamasını zorlaştıran ulaşım, barınma, susuzluk ve elektriksizlik gibi problemleri vardır. Fakat determinist bir gözle bakıldığında, yaşanan tecrübelerin kimi zaman merkezin aşırı öfkesini çektiğini ve buna sebep olan faktörlerden bir kısmının da devletin kuruluş kodlarında yattığını görürüz. Örneğin Erten’in barınma sorununa çözüm bulmak için arsa üretiminden söz etmesi ve bazı sahipsiz arazileri parselleyerek evi olmayanlara dağıtması tüm şimşekleri üzerine çekmesine sebep olur. Sadece sağ iktidarı değil, sosyal demokrat belediyecilik yaptığını söyleyenleri de irkiltir bu davranışı. Dönemin CHP il başkanının açıkça ifade etmese de Erten karşıtlığı bilinmektedir. Özetle, 1950’lerden itibaren merkezin hazine arazileri -hatta askeri araziler- üzerine ev yapılmasına göz yummasıyla yerelin bizzat bu işi örgütlemesi arasında çokça fark vardır. Hadi bayındırlık işlerinin bir kısmı merkez tarafından yerele devredilmiştir de politik güç olmanın önemli göstergelerinden biri olan mülk idaresi, kamu örgütlenmesinin en önemli aparatlarından biridir ve merkezin haricinde bir yönetimin bu gücü kullanması kaosa işaret eder ve asla kabul edilemez.

Türkiye’de geniş kapsamlı olarak 1960’larda başlayan ve 1980’de kesintiye uğrayan sosyalist mücadelenin ve onun karşısında yer alan sağ paramiliter grupların savaşımı, özerklik konusundaki vaka analizlerinde bazı nüansların yeterince anlaşılmasını engeller. O yıllardaki sağ basına göre Fatsa’da ve Gültepe’de yaratılmak istenen şey küçük Moskova’lardırOraya buraya kızıl bayrak çeken militanlar bu türden kurtarılmış bölgeleri çoğalttıkça vatanı en sonunda Sovyet Rusya’ya peşkeş çekip komünizmi getireceklerdir. Halbuki burada fark edilemeyen ve bilerek yanlış yansıtılan şey bir rejim değişikliği özleminden ziyade yeni bir anlam arayışıdır. Çünkü 1950’lerden itibaren modern kentlerin çeperlerinde oluşan gecekondular teknik olarak kendi seçimleri dışında başka bir varoluşu gerçekleştirdikleri için ellerinde olmadan yeni muhayyileler peşindedir. Köyden kente göç ederek eski aidiyetlerini terk etmişlerdir ve yeni geldikleri yerde de yabancı ve aşağı görülen varlıklardır. Peki bu yeni kimlik ve mana arayışı mahrumiyetle birleşirse ne olur? Elbette bu yeni kentliliğin manevi anlamdaki inşa sürecinde ona yardım edecekler çıkacaktır ve yeni mekânda heteronomiyi dibine kadar yaşayıp inkâr etme sürecine girişen ama nasıl mücadele edeceğini de sezemeyen gecekondulu birey, yanında düzene karşı çıkan sol devrimcileri bulur. Onların yokluğunda ve sol romantizmin ölümünde ise tanımlar da evrilir. Varoş, apaçi, kıro, barzo yakıştırmaların en hafifidir. 2000’lerden itibaren büyük kentlerde metrolarla merkeze ulaşımın daha da kolaylaşması ise bu kalabalıkları daha da görünür hale getirir. Ancak o başka bir evren, başka bir hikâye. Şimdi konumuz yetmişler ve devrim yılları.

Gülpınar’ın eserinde dikkat çektiği diğer bir nokta da, Türkiye’de özerkliğin talep etme ya da ilan etme arasında sıkışan mücerret bir yapıya evrildiğidir. Teknik bir inşa ülkenin tarihi göz önüne alındığında Avrupa’dan farklı olarak hiçbir yerde görülmez. Bu yüzden adem-i merkeziyet çoğu yerde muhtariyet olarak algılanır. Osmanlı’dan devralınan İstanbul, İzmir gibi tarihi kentlerdeki belediye varlığını ayrı tutarsak, taşrada 1921 anayasasıyla bucak idarecilerinin bile seçimle gelmesi usulü yer alırken, 1924’te şura yönetimi gibi Sovyetler Birliği’ni hatırlatacak her türden terimin kanun metinlerinden çıkarılması ve merkeziyetçiliğe dönüş, sonraki yılların da ipuçlarını verir. Bu, eğitime de yansır. Şehirlerde 2. Abdülhamit döneminde planlaması yapılan iptidai, rüştiye, idadi, sultani gibi seviye derecelendirmeleri ve yapı aynen korunurken sadece bu okulların adları değiştirilir, tevhid-i tedrisat yoluyla sekiz bine yakın dinî okul kapatılırken istatistik cetvellerinde 1900’lerin başlarındaki eğitim kurumu sayısıyla 1950’lerdeki sayı aradan geçen elli yıla rağmen birbirine çok yakın seyreder. Taşrada ise Köy Enstitüleri ile rıza üretimi yalnızca köylerde yapılabilecek talim ve terbiyeye işaret eder. Bingo! Sonuç, 1970’lerin ilk yarısında bile ortaokul öğrenimi için Alsancak ya da Tepecik ve Basmane’ye inmek zorunda kalan ve şehrin kenarı diye nitelendirilebilecek Çamdibi, Mersinli, Gültepe ve Samantepe’li arkadaşlarımız, kısacık bir sırada üçer kişi oturmanın sıkıntıları ve hınca hınç dolu minimum elli kişilik sınıflar. On yılda onbeş milyon yaratmıştık her yaştan, ama altyapıyı es geçmiştik. Ancak 2000’li yıllarda Gümüşpala ve Yamanlar gibi karşı kıyının eski gecekondu mahallelerinde onbeş-yirmi kişilik ilköğretim sınıflarını gördüğümde işbu satırları karalayan şahsımın da derin derin düşünmesi bundandır.

Kitabın en vurucu saptamalarından biri, -Prof Dr. Fehmi Yavuz’a dayanarak- batıda olduğu gibi çatışmalı bir tarihî süreçten geçmeyen ülkemiz belediyelerinin merkezi yönetim karşısında bir vasıf kazanamayacağıdır. Bu tezi tamamlayan unsur ise bu kez Ruşen Keleş’ten alıntılanarak, belediyelerin Türkiye’de kökü bulunmayan ve batının istekleriyle onları taklit ederek kurulan örgütler olduğudur. Ancak yine de Gülpınar bu tezlere temkinli yaklaşır, belediyelerin halka yabancı bir kurum olduklarını savunmanın yetersizliğine işaret eder ve 1854’teki Şehremaneti Nizamnamesi’nden bahsettikten sonra onu yenileyen 1877 Dersaadet Belediye Kanunu’ndaki federatif yapının izini sürer. Ancak cumhuriyet dönemindeki tek parti yönetiminin içişleri bakanına göre belediyeler devletin koruması ve yardımına muhtaçtır. Muavenet ve veraset! Peki bundan sıyrılmak nasıl mümkün olabilir? Bu paragrafın ilk cümlesinde yazıyor. Çatışma yoluyla! Gültepe’de yaşanılan buydu. Gecikmiş bir çatışma.

Gültepe sakinlerinin 1970’lerdeki önemli sorunlarından biri de geçim sıkıntısıydı. Belediye buna çare bulmak ya da en azından bir nebze olsun hafifletmek gayesiyle tanzim satış mağazaları açar. Aydın Erten’in bir hayali daha vardır. Ekmek fabrikası. Çünkü aynı yıllarda ülkedeki fırıncılar -nedendir bilinmez- tuhaf talepler peşinde koşmaya başlar. Kimi zaman beyaz ekmeği aynı fiyata satamayacaklarını ve esmer ekmek üretimine ağırlık vereceklerini, kimi zaman düşen kâr marjları yüzünden bakkallara dağıtmayıp ürünlerini bizzat halka ulaştıracaklarını beyan etmeleri, bazen cumartesi, bazen de pazar günleri üretimde bulunmayacaklarını kendi işveren sendikaları yoluyla gazetelerde ültimatom verircesine haber ettirmeleri, bitmek tükenmek bilmeyen gramaj ve fiyat ayarlama istekleri, özellikle dar gelirli kesimi canından bezdirir. Gültepe’de ekmek fabrikası hiçbir zaman gerçekleşmese bile merkezle çatışma anlarında belediye başkanının yanında yer alan direniş komitelerinin kimi zaman fırınlardaki mamullere el koyma ve ücretsiz dağıtımı gibi radikal eylemleriyle fırıncılar en azından beldede daha dikkatli davranırlar. Tanzim satış vakası ise daha değişik seyreder. Aracısız satış sloganıyla un, şeker, tahıl, bakliyat gibi temel gıda maddelerinin doğrudan halka sunulması belediye marketleriyle mümkün olsa bile bunun sürdürülebilirliği konusunda derin şüpheler ortaya çıkar. Uygun fiyata mal temin edildiğinde belediyenin kendi dükkânlarında minimum nakliye ve personel maliyetiyle ucuzluk mümkün olabilmektedir ama enflasyonist ortamda bunun devamlılığı nasıl sağlanacaktır? Tanzim satışlar yoluyla tüketimin planlaması istendiği gibi yürümemektedir. İmdada Tariş yetişir. Bir Türkiye klasiği olarak ülkedeki iktidarlar değişip kamu kurumlarında da yöneticiler yenilenirken Ecevit hükümetinin kooperatifçi bürokratlarından Erdinç Gönenç, Tariş genel müdürlüğüne getirilir. Bu, Gültepe ve tanzim satışlar için büyük şanstır ve Aydın Erten bunu iyi çok iyi kullanır. Tariş zorda kaldığında da yine Erten ve Gültepe halkı yardımlarına koşar. Sonu çok trajik bitse de 1980’deki Tariş direnişine en büyük desteği Çimentepe’lilerle Gültepe’liler verir.

Aydın Erten’in başkanlığı dönemindeki en büyük şanssızlığı ise bütçe ve planlamada kendini gösterir, bir süre sonra işçisinin maaşlarını ödeyemez duruma gelir. Yol yapmak, kanal kazmak, istinat duvarı örmek, su borusu döşemek gibi inşaat işlerinde geçmiş yıllarda imece usulüne başvurulmuş ve sonuç alınmıştı. Bu kez belediye-topluluk-dernek üçgeniyle bu tür alt yapı işleri kısa bir sürede kotarılmış, belediye fen işleri müdürlüğünün ücretsiz desteğiyle örneğin Atamer Mahallesinde kanalizasyon ve temiz su dağıtım ağı bitmişti. Bu tür örnekler çoktu. Özneleri ise sosyalist gençlerdi. Gecekondu üretiminin ana malzemesi olan briket imalatını da belediye kurduğu bir fabrikayla üstlenmişti. Ucuz kömür dağıtımı da yapılıyordu. Ancak ödenek, yardım, kredi müsellesinin tek kaynağı olan iller bankası aracılığıyla merkezden pay alma yolu bürokratik engeller yüzünden sık sık tıkanıyordu. Bunu aşmak için bizzat başkanın yaptığı Ankara ziyaretleri de sonuçsuz kalıyordu. Kimi zaman aylarca maaş alamayan belediye işçilerinin grev yapmaktan başka bir çaresi yoktu. Erten ve çevresindekilerin işçilerle birlikte belde halkına bunu etraflıca açıklamasıyla da tepkiler yerel yönetime değil merkez iktidara yöneliyordu. Zaten Ankara’dan para gelip de birikmiş maaşlar ödenince sorun kalmıyordu. Kim bilir, tüm yaşadığı meşakkatlerden sonra bile Gültepe halkının büyük çoğunluğunun Aydın Erten’e olan sonsuz güveni, biraz da bu yüzden kem gözlerin külliyen onun şahsına yönelmesine yol açmıştı.

Sonuçta Gültepe ile bir özerklik tecrübesi yaşanmıştı. Bizde counterfactual history mefhumu pek gelişmediğinden ve bir çeşit kurgu bilim olarak algılandığından, tarih başka bir biçimde aksaydı bu tür deneyimlerin ülkeyi bir doğu bloku ülkesine mi, yoksa İsviçre’ye mi çevireceğini tartışmak Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzeyecek. Onun için bu naçizane tanıtım yazısını bitirmek daha doğru olacak. Fakat yine de birkaç cümle söylemeden geçemeyeceğiz.

O tarihlerden elli altmış yıl önce şehirlerde kendi burjuvasına ve taşrada küçük imalathaneleri vasıtasıyla manüfaktür üretim yoluna girip pre-kapitalist dönemi yaşayan işinde, gücünde, kasabalı, mazlum vatandaşlarına acımayanlar, emperyalist kampların kendi aralarındaki çatışmasını ihtiva eden dünya savaşına bodoslama dalıp yetişmiş ve eğitimli insan kaynağını birkaç senede sıfırlayanlar, gecekondulu fakir fukaraya, garip gurabaya mı acıyacaktı? Huzur ve güven ortamı deyyu deyyu ipek böceği kozasında öldürüldü, bahane mi bulunamayacaktı!

Kaynak: Birikim Dergisi, 28 Eylül 2025

Cehalet ya da kayırma…

Ali Rıza Avcan

İzmir‘e yerleşip İzmirli olduğum 28 yıllık süreç içinde İzmir ve İzmirli hakkında edindiğim temel izlenimlerden biri de; kentin, daha doğrusu yöneticilerinin kendi insanına, İzmir‘de doğmuş, yaşamının uzun yıllarını burada geçirmiş, İzmir adına mücadele etmiş ya da İzmir‘de eserler vermiş sanatçılarla bilim ve kültür insanları yerine bir kez bile İzmir‘e uğramamış, İzmir için mücadele etmemiş, İzmir‘de tek bir eseri bile olmayanlara büyük bir eğilim gösterdiği, onları hatırlayıp anmak amacıyla elinden geleni yaptığı şeklinde…

Bu tespiti en iyi şekilde, 20 Temmuz 2023-14 Mart 2024 tarihleri arasında yayınlanan “İzmir’in Unutulan Sanatçıları” başlıklı yazı dizisi ile buna ek olarak yazdığım başka yazılarla ortaya koymuş; İzmir‘de İzmir Türk Ocağı Binası (şimdi İzmir Devlet Tiyatrosu), Gazi İlkokulu, Silahçıoğlu İşhanı, Hacı Sadık Efendi İşhanı ve Hacı Sadık Akseki İşhanı gibi değerli birçok eseri bulunan mimar Necmeddin Emre yerine kentin merkezindeki çarşı merkezine İzmir‘de tek bir eseri olmayan Mimar Kemaleddin ismini verdiğimizi, Sultan Hamid istibdadına karşı savaştığı için kendisine 1908’de “Hürriyet Kahramanı” unvanı verilen ve İzmir‘in ilk kadın milletvekili Benal Nevzat‘ın babası olan ilk şehit gazeteci-yazar Tevfik Nevzat‘ı unutup Adana‘daki mezarını bile ziyaret etmediğimizi, İzmir‘in kurtuluş günü olan 9 Eylül 1922’de İzmir‘e giren ilk subay sıfatıyla hükümet konağındaki Yunan bayrağını indirip yerine Türk bayrağını asan Yüzbaşı Şerafettin‘e Mustafa Kemal Atatürk tarafından “İzmir” soyadı verildiği halde yaşamının zor günlerinde onu unutup kentte ona saygımızı ifade edebileceğimiz tek bir anıt bile yapmadığımızı, Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde İstanbul‘daki öğrenci arkadaşlarını örgütleyip Ankara‘daki mücadeleye katılan ve İzmir‘le hiçbir ilgisi olmayan Tıbbiyeli Hikmet adına bazı hatırlı meclis üyeleri sayesinde İzmir Ticaret Odası önünde bir heykel diktiğimizi bilelim ve bu bilinçle İzmirli sanatçılarla kültür ve bilim insanlarına gereken değeri vermediğimizi kabul edelim.

Bu durumun son örneğini ise, geçtiğimiz günlerde Kültürpark‘ta uzunca bir süredir kullanım hakkı anlaşmasıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nca kullanılıp son yıllarda içindeki eserlerin yeni yapılan İzmir Kültür Sanat Fabrikası‘na taşınması nedeniyle boşaltılan, 1939-1951 döneminde Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu, 1951/1952-1984 döneminde İzmir Arkeoloji Müzesi ve İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi, 2004’den sonra da İzmir Tarih ve Sanat Müzesi olarak kullanılan tescilli binanın Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan alınarak orada Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi ismiyle Kültürpark‘ın (muhtemelen bu binanın) içinde yapılacağı söylenen kütüphaneye, kendi kütüphanesini, Tayyip Erdoğan‘ın ikamet ettiği Külliye‘ye bağışlayan ve AKP iktidarından yana Osmanlıcı görüşleriyle tanınan tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı isminin verilmesi oluşturuyor.

Bir konuyu baştan belirtmeliyim ki, benim bugünkü yazımda dile getirmeye çalışacağım konunun, Cemil Tugay‘ın 31 Mart 2024 tarihli son yerel seçimde İzmir büyükşehir belediye başkanı seçilmesinden sonra, Karşıyaka‘da yeni seçilmiş belediye başkanı Behice Yıldız Ünsal‘a fırsat bırakmayacak şekilde 3 Nisan 2024 tarihinde Karşıyaka Belediyesi‘ne ait Çatı Bostanlı‘da alelacele Mehmet Tüzüm Kızılcan adına bir seramik atölyesi açmasının yanı sıra (1), 27 Ağustos 2025 tarihinde Kültürpark‘ın içindeki Bruno Taut eseri tescilli binaya yine Mehmet Tüzüm Kızılcan ismini taşıyarak yeni bir sanat galerisi açması; ayrıca, aynı gün Büyük Taarruz‘un 103. yılı nedeniyle Vikipedi‘nin tanımlamasıyla “Türk şovmen, oyuncu, tiyatro ve klip yönetmeni, yapımcı, seslendirme sanatçısı ve fotoğrafçıOkan Bayülgen‘le birlikte ağırladığı (sanırım bu ağırlamada tek eksik olan isim Prof. Dr. Celal Şengör‘dü) Avusturya‘nın Bregenz kentinde Kırım Tatarı bir ailenin çocuğu olarak doğan ve AKP‘li yıllardaki o büyük değişiminden önceki yıllarda hocalığımı da yapan tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı ismini (sanırım bu yapıda) yapılacak bir kütüphaneye vermesi olayında, unutuldukları, kayırılmadıkları ya da büyük bir cehaletle bilinmedikleri için benim aklıma gelen diğer İzmirli; İzmir‘de yaşamış ya da İzmir‘e büyük yararları dokunmuş alternatif isimlerle mukayese etmek olmayıp; sadece, benim aklıma gelen isimler hakkında sizleri bilgilendirmek olduğunu, mukayese yapmayı ise sizlere bıraktığımı ifade etmeliyim.

Bruno Taut ve ülkemizdeki bazı eserleri…

Cumhuriyet Dönemi‘nin İzmir‘e emanet ettiği önemli doğal, kültürel ve tarihi bir miras olarak Kültürpark‘taki önemli ve tescilli bir yapıya, bu yapı içindeki değişik bölümlere daha başka kimlerin isimleri verilebilirdi diye düşündüğümde, benim bir çırpıda aklıma gelenler sırasıyla şöyle;

1. Bruno Taut: Öncelikle söz konusu yapıyı 1938 yılında tasarlayıp yapan dünyaca ünlü Alman mimarı Bruno Taut… Sosyalist fikirleriyle tanınan Yahudi asıllı Alman mimar ve şehir plancısı Bruno Julius Florian TautAlmanya‘da Faşist Nazi Dönemi’nin başlaması üzerine1936 yılında Türkiye‘nin davet ettiği 300’e yakın bilim insanı arasında yer alan Bruno Taut… Mimari ve şehircilik alanındaki Bahçe-Şehir Hareketi‘nin bir takipçisi olarak Almanya‘da tasarlayıp yaptığı 1.500 konutluk Gartenstadt yerleşimi UNESCO‘nun Dünya Mirası Listesi‘ne girmiş, Türkiye‘de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi‘nde hoca, Milli Eğitim Bakanlığı‘nda inşaat şefi olarak çalışmış, 1937’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi‘ni, 1938’de Trabzon Mekteb-i İdadisi (Trabzon Fen Lisesi)’ni, 1937’de Ankara Teknik Yükseokulu ile Kimya Enstitüsü‘nü, 1938’de benim de okuduğum Ankara‘daki yüksek tavanlı, geniş hacimlere sahip Kurtuluş ve Cebeci ortaokullarını, İzmir/Kültürpark‘ta Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu ile Cumhuriyet Kız Enstitüsü‘nün ilk binasını; ama, asıl önemlisi Mustafa Kemal Atatürk‘ün 21 Kasım 1938 tarihli cenaze töreninde kullanılan katafalkı hazırlayıp kısa bir süre sonra vefat eden, naaşı İstanbul‘daki Edirnekapı Şehitliği‘ne defnedilen ilk ve tek gayrimüslim olarak Bruno Taut

Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze töreni katafalkı…

İzmir‘deki Alman Konsolosluğu‘nun bu değerli binayı Bruno Taut Mimarlık Müzesi olarak kullanılmak üzere hazır olduğuna ve bunun için resmi görüşmelerde bulunduğuna sevgili dostum Orhan Beşikçi ile birlikte tanık olduğumuz, bu nedenle burada bir mimarlık müzesi yapmak yerine Kemer İstasyonu ve İzmir Genelevi ‘nin hemen yanında hiçbir mimari özelliğe sahip olmayan tarihi demiryolu deposunu mimarlık müzesi yapmak isteyen Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu ile diğer İzmirli mimarların böylelikle büyük bir fırsatı kaçırdığı ünlü mimar Bruno Taut… Tabii ki kaybedenlerden biri de İzmir ve İzmir halkıdır…… Dünyaca tanınan, eserleri UNESCO tarafından korunan, faşizme karşı durup sosyalist fikirleri ile tanınan bir Dünya değerine, İzmir’e iki önemli yapı kazandırmış bu isme gereken ilgi ve vefayı göstermeyen İzmir ve onun bu konularda cahil ya da önyargılı olduğu anlaşılan belediye yöneticileri…

Yüzbaşı Şerafettin İzmir…

2. Yüzbaşı Şerafettin İzmir: Tabii ki, bu binaya ve bu bina içindeki yapılacak kütüphaneye İzmirli bir seramik sanatçısıyla kitaplarını “Kaçak Saray“daki kütüphaneye bağışlayan Osmanlıcı bir tarihçinin adlarının verildiği tarihlerden 102 yıl önce, işgal altındaki bu kente ilk Türk subayı olarak girip vilayet konağına Türk bayrağını asan; üstüne üstlük, kendisine Mustafa Kemal Atatürk tarafından “İzmir” soyadı verilen Yüzbaşı Şerafettin… Bu konuda daha fazlasını söylemeye gerek yok zaten…

Türkiye’de arkeolojinin duayeni, İzmir’de kentin arkeolojik tarihini ortaya koyan bilim insanı…

3. Ekrem Akurgal: İzmir‘in bir kent olarak kaynağını oluşturan antik Smyrna/Tepekule yerleşiminin arkeolojik ve kültürel tarihini araştırıp ortaya koyan ve benim de rahmetli Prof. Dr. Serap Yılmaz sayesinde tanışıp sohbet etmekten onur duyduğum Prof. Dr. Ekrem Akurgal,

Şadi Çalık…

4. Şadi Çalık: Yaptığı onlarca heykelle Kültürpark‘ı sanatsal anlamda zenginleştiren, Kültürpark için yaptığı 2,90 m. büyüklüğündeki Atatürk heykeliyle mobil heykelleri geçen zaman içinde sırra kadem basıp kaybolan ya da 12 Eylül döneminde kırılıp imha edilen ve yaptığı bir eseri ülkemiz adına Birleşmiş Milletler binasının fuayesine yerleştirilen Türk heykel sanatının öncü ismi Şadi Çalık… Biz onun ismini vermesek de kaskatlı havuzun kenarındaki nü genç kız heykeli ya da Kültürpark‘ın yapımı sırasında ölen atlar için yaptığı ilk heykeli “At Başları” ile kendini devamlı hissettirip, kendisini görmeyen ya da görmek istemeyen belediye başkanlarına rağmen, yaptığı heykelleri kaydedip yok eden Kültürpark yöneticilerine rağmen “ben buradayım” diyen büyük sanatçı…

5. Nermin Abadan Unat: İzmirli bir ailenin kızı olarak doğup babasının ölümüden sonra annesi ile birlikte yerleştiği Viyana‘dan kendi isteği ile ayrılıp babasının memleketi İzmir‘e gelen ve “Macar Nermin” lakabıyla Kültürpark‘ın yapımı için yurtdışından gelen mühendis, mimar ve şehir plancılarından oluşan yabancı ekiplere tercümanlık yaparak Kültürpark‘ın yapımına tanıklık etmiş, daha sonraki yıllarda uluslararası düzeyde tanınan bir bilim kadını, senatör ve ülkemizin uluslararası kuruluşlardaki temsilcisi olarak çalışmış, İzmir Kız Lisesi‘nin değerli mezunu Prof. Dr. Nermin Abadan,

İzmir’in 4 Bilim Amazonu: Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Cevriye Artuklu, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz

6. İzmir’in Bilim Amazonları: Cumhuriyet‘in ilk yıllarında İzmir Kız Lisesi‘nde aldıkları eğitimle İzmir‘in bilim dünyasına armağan ettiği diğer Bilim Amazonları: Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Cevriye Artuklu… Bilime yaptıkları katkılar nedeniyle ülkemizde ve dünyada tanınan bütün bu insanların hatırlanmaması, bilinmemesi, bilinse bile tercih edilmemesi İzmir‘in kronik sorunu olan cehaletin ya da önyargının vahim sonuçlarıdır…

Bu durumda da, ya başta belediye başkanı olmak üzere kültür ve sanattan sorumlu tüm yöneticilerin İzmir ve geçmişi konusunda bilgi sahibi olmadıklarını, ya da tanıyıp kayırdıkları bazı sanatçı ve bilim insanlarını hep birlikte şikayetçi olduğumuz “nepotizm” denilen belanın bir sonucu olarak bizlere dayattıklarını düşünüyorum…

Şimdi bu durumda sizden benim adlarını verdiğim bu kültür, sanat ve bilim insanları hakkında bilgi edinerek bir değerlendirme yapmanızı ve hiç bir ismi şahsi nedenlerle kayırmadan tercihinizi benimle paylaşmanızı öneriyorum…

Bense, bu arada bu sayede daha derinden öğrenip etkilendiğim Bruno Taut ve eserleri konusunda ayrı bir yazı yazma konusunda sizlere söz veriyorum…

Tabii ki, yapıldığı tarih itibariyle 87 yaşında olan bu değerli binaya bugüne kadar değişik işlev ve adlar verildiğini; ayrıca, Türkiye‘de bu tür yapı ya da mekan isimlerinin değişik iktidar ve yönetimler tarafından değiştirilmesinin adeta bir gelenek haline geldiğini bildiğim için, önümüzdeki yıllarda bu isimlerin de başkalarının isimlerinin uygun görülmesi ya da işlevlerinin yok edilmesi suretiyle değiştirilebileceği ihtimalini de unutmamak koşuluyla…

(1) “Çatı Bostanlı’da Mehmet Tüzüm Kızılcan Seramik Atölyesi kuruldu, Karşıyaka Haber Gazetesi, 3 Nisan 2024, https://www.karsiyakahaber.com/gundem/cati-bostanlida-mehmet-tuzum-kizilcan-seramik-atolyesi-kuruldu/39787

Yararlanılan Kaynaklar

1) Ahenk Yılmaz, Kıvanç Kılınç, Burkay Pasin, İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları, İletişim Yayınları, s.7-19,

2) Cengiz Bektaş, “Toplumcu Bir Alman Mimarı: Bruno Taut, Arkitera, 4 Mayıs 2018, https://www.arkitera.com/gorus/toplumcu-bir-alman-mimari-bruno-taut/

3) Elif Pekince, “Türkiye’de Bir Alman Ayak İzi, Mimarhane, https://www.mimarhane.org/turkiyede-bir-alman-ayak-izi-brunu-taut/

4) Kai K. Gutschow, “Bruno Taut’un Sergi Pavyonlarında Nesneden Enstalasyona“, The Journal of Architectural Education, Cilt 59, Sayı 4, s.63-71

5) Rafet Arslan, “Bir İhtimal Daha Var, İzmirart Blog, https://www.izmir.art/tr/bir-ihtimal-daha-var

6) Serkan Türkmen, “İzmir-Cumhuriyet Anadolu Kız Meslek Lisesi/KOnak Cumhuriyet N.S. İşgören Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi“, Türkiye Turizm Ansiklopedisi, https://turkiyeturizmansiklopedisi.com/izmir-cumhuriyet-anadolu-kiz-meslek-lisesi-konak-cumhuriyet-ns-isgoren-mesleki-ve-teknik-anadolu-lisesi

7) Yaşar Ürük, “Ünlü Mimar Bruno Taut İzmir’de…, Yenigün Gazetesi, 13 Şubat 2024, https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/19171762/yasar-uruk/unlu-mimar-bruno-taut-izmirde

8) Maarif Vekaleti Kültür Pavyonu, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Maarif_Vek%C3%A2leti_K%C3%BClt%C3%BCr_Pavyonu

9) Okulumuzun Tarihçesi, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı İzmir/Konak Cumhuriyet N.S. İşgören Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, https://cumhuriyetnsi.meb.k12.tr/icerikler/okulumuzun-tarihcesi_131737.html

10) Bruno Taut, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Bruno_Taut

Bruno Taut, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Bruno_Taut

Bile bile kendi bindiği dalı kesen belediyeler…

Ali Rıza Avcan

Bu haftaki yazımı, belediyelerin 2026 yılında tahsil edeceği emlak vergisinin belirlenmesine esas olan asgari arsa ve arazi metrekare birim değerlerinin, özellikle de arsa metrekare birim değerlerinin 2025 yılı içinde kurulan takdir komisyonlarınca, son kez belirlendiği 2021 yılına göre olağanüstü derecelerde arttırılmasıyla ortaya çıkan soruna, bu sorunda kimlerin parmağı olduğu ve bu sorunun nasıl çözümleneceği konusuna ayırmak istiyorum.

Böylelikle hem okuyucularımdan gelen talepleri dikkate almış, hem de ağır ekonomik koşullar altında ezilip gün geçtikçe yoksullaşan halk kitlelerinin bir de bu vergi eliyle hırpalanmasına karşı çıkıp öneriler geliştirmiş olacağım.

Vergi mükellefi” olarak gördükleri “hemşeri” ya da yeni adıyla “komşulara” kötülük yapıp bedelini yakın zamanda ödeyecek olan belediyeler…

Bilindiği üzere bu konu yasal düzlemde 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu, Emlak Vergisine Matrah Olacak Vergi Değerlerinin Takdirine İlişkin Tüzük ve 28 Şubat 1983 tarih, 83/6122 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekindeki liste; ayrıca, Hazine ve Maliye Bakanlığı‘nın 2025/1 seri sayılı Emlak Vergisi Kanunu İç Genelgesi‘nde yer alan hükümlerle düzenlenmektedir.

Bu yasal düzenlemelerin öngördüğü hükümlere göre, emlak vergisinin hesabına esas olan asgari metrekare değerleri her dört yılda bir oluşturulan takdir komisyonları tarafından belirleniyor ve vatandaşların bu rakamlara karşı belli bir tarihe kadar dava açarak itiraz etmeleri, bu şekildeki itirazları karara bağlayan mahkemelerin verdiği kararlara uyulması gerekiyor.

Bugün ele alıp tartıştığımız sorun ise, üyeleri arasında belediye temsilcilerinin de bulunduğu takdir komisyonlarının bir önceki dönemde belirlenen rakamların çok üstünde rakamlar belirlemiş olmalarından ve vatandaşlara sunulan tek itiraz yönteminin yüksek dava harçlarıyla avukatlık ve bilirkişi ücretlerinin geçerli olduğu hukuk sisteminden kaynaklanıyor.

Çünkü belediyeler ödemedikleri borçları nedeniyle “silkelendikleri” bir dönemde bütçe açıklarını kapatmak amacıyla emlak sahibi vergi mükelleflerinden topladıkları emlak vergisi gelirlerinin artmasını istiyor ve adeta “denize düşen yılana sarılır” anlayışıyla oturdukları dalı kesercesine takdir komisyonlarındaki ağırlıklarıyla asgari değerlerin astronomik ölçülerde artması için çaba gösteriyorlar.

Örneğin İzmir‘in Konak ilçesi Kıbrıs Şehitleri Caddesi için belediyenin 2021’de uyguladığı rayiç değer 9.015,24 TL olduğu halde; bu rakam 2025 yılında kurulan takdir komisyonu tarafından 2026 yılı için % 2.773,09 oranındaki muazzam bir artışla 250.000.- lira olarak belirleniyor. Yine aynı şekilde Basmane, Etiler mahallesi için 2022 için belirlenmiş rayiç değer 902.-TL ile 15.509.-TL arasında değişirken 2026 için belirlenmiş değerlerin miktarı % 1.790,01 oranı ile % 938,17 oranı arasında değişen astronomik bir artışla 16.200.-TL ile 145.500.-TL arasında değişiyor. Tabii ki bu örnekleri İzmir‘in ya da Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin diğer mahalle, cadde ve sokakları için de çoğaltmamız mümkün…

Konut hakkının ticari bir hakka dönüşmesi…

Peki, nereden çıktı bu belediyenin emlak vergisi beyan değerlerini arttırma hevesi derseniz; ben de size kurulan kıymet takdir komisyonlarının 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‘nun 72. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca;

a) Belediye başkanı veya tevkil (birini kendine vekil seçmek) edeceği bir memur (başkan),

b) İlgili belediyeden yetkili bir memur,

c) Defterdarın görevlendireceği iki memur,

d) Tapu müdürü veya tevkil edeceği bir memur,

e) Ticaret odasınca seçilmiş bir üye,

f) İlgili olduğu arsalara ilişkin organize sanayi bölgesini temsilen bir üye,

g) İlgili mahalle veya köy muhtarından oluştuğunu hatırlatmak isterim.

Böylelikle oluşturulan söz konusu komisyona belediye başkanının veya vekil tayin ettiği kişinin başkanlık yaptığını, komisyonda merkezi yönetimden 3 temsilci yer almakla birlikte; onların da, emlak vergisine esas asgari değerlerinin artması suretiyle bu tutarların esas alındığı değerli konut vergisi, tapu harcı, damga vergisi, veraset ve intikal vergisi ve gelir vergisi gibi diğer merkezi yönetim vergi gelirleriyle Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Fonu‘na ödenecek payların otomatikman artacağı düşüncesiyle astronomik rakamlara itiraz etmediğini; böylelikle ve genellikle, organize sanayi bölgesi temsilcilerinin fiilen pek de yer almadığı 7 kişilik komisyonlarda belediyelerden ve merkezi yönetimden gelen en az 5 üyenin kabulü ile bu rakamların kabul edildiğini görürüz. Hele bir de, buna oğlu ya da başka bir yakını belediyede istihdam edilen muhtarları eklediğimizde kabul oylarının sayısının 6’ya çıkmasına şaşırmamamız gerekiyor…

İşte o nedenle, başka hiçbir konuda merkezi yönetimle anlaştığını görmediğimiz iktidarıyla ya da muhalefetiyle bütün belediyelerin, iş vergileri arttırmaya; yani, halkı daha fazla bunaltma işine geldiğinde komisyondaki defterdar ve tapu müdürü temsilcisiyle güle oynaya anlaşıp, ticaret odası temsilcisi ya da mahalle muhtarı itiraz etse bile aldığı çoğunluk kararı ile emlak vergisi beyanlarına esas olan rakamları bir anda arttırdığına tanık olduğumuz için bu işin faili; yani, suçlusu belediyelerdir diyebiliriz.

Daha doğrusu, ortaya halkın çıkarları açısından olumsuz, kötü bir durumun çıkması halinde, o meşhur “bunda kimin menfaati var?” sorusunu sorarak suçluyu aramaya kalktığımızda karşımıza belediyelerin çıktığına tanık oluruz..

Aksi takdirde bizlerin oylarıyla seçilip o koltuklara yerleşen belediye başkanlarıyla meclis üyelerinin, aynen AKP iktidarının koyduğu başka vergilere karşı çıktıklarında olduğu gibi, böylesi bir vergi soygununa karşı çıkıp itiraz ettiklerini görür, onların yaptığını biz yapmayalım dediklerine tanık olurduk.

Ama, “onların yaptığı kötü, bizimki iyi ” anlayışıyla yapılan bu haksız vergilemeye karşı çıktıklarını görmüyor, böylesi bir itirazlarına tanık olmuyoruz.

Konut üzerinden astronomik hesaplar yapmak…

Şimdi böylesi bir durumda, benim bu tespit ve değerlendirmelerime muhtemel olarak iki ayrı karşı çıkışla itiraz edileceğini düşünüyorum:

Bunlardan biri, CHP’li belediyelerin şu sıralarda AKP iktidarınca silkelendiği ve o nedenle zor durumda oldukları ve bu zor durum nedeniyle onları makul görmekle, diğeri de konut sahibi olmayan yoksul halkla tek bir konuta sahip olduğu ya da oturduğu konut tescilli olduğu için bazı mülk sahiplerinin bu artıştan etkilenmeyecekleriyle ilgili olabilir…

Gelelim bu itirazları tek tek değerlendirmeye…

Gelelim birinci itiraza vereceğimiz cevaba… AKP’nin “silkeyerek” zor durumda bırakmak istediği CHP’li belediyelerin çoğu, çalıştırdıkları memur ve işçilerin prim ve vergilerini zamanında ödemeyerek hem çalışanlarını, hem de bu nedenle oluşan gecikme zammı ve cezalarını dikkate aldığımızda kendi kurumlarını büyük miktarda zarara uğratan borçlu belediyeler… Ve bu borçlar kendilerine AKP iktidarı tarafından herhangi bir nedenle fazladan yüklenmiş borçlar olmayıp, bizatihi kendilerinin sebep olduğu borçlar… Bu borçlar bir şekilde ödenmek zorunda; ama, AKP iktidarı bunların zamana yayılarak ödenmesini ya da hiç ödenmemesini fırsata çevirerek hemen ödenmesini istiyor ve onların bu ihmalini kullanarak belediyeleri zorda bırakmak istiyor… Ayrıca bu borçların varlığı seçimler olmadan önce, çok öncesinden biliniyor… Örneğin, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu göreve gelir gelmez belediyesinin çok büyük miktarda borçlu olduğunu kamuoyu ile paylaşmakla birlikte sonraki süreçte eski belediye başkanı CHP‘li belediye başkanı Abdül Batur‘u suçlamaktan vazgeçti ve bu şekilde zamanında ödenmeyen borçlar için SGK ya da vergi daireleri tarafından tahakkuk ettirilen gecikme zamları ile cezaların, sebep olanlara tazmin ettirilip belediyesinin rahatlaması için tek bir adım atmadı…

Bu durumda, belediyelerin içinde bulundukları zorluğun geçmişte kendi partilerinden gelen belediye başkanlarının yanlış mali politikalarından kaynaklandığını ve bunu yok edip borçlardan kurtulmanın da birçok akılcı çözüm yolu bulunduğunu söyleyebilirim…

I- Harcamalarda gerçekten tasarruf yapmak: örneğin makam arabası olarak üst düzeyden Volvo marka araç kiralamamak, bürokratların altındaki makam araçlarını almak gibi….

II- Yeni müdürlükler kurmamak ve personel almamak,

III- Borçlar nedeniyle kamu mallarının satış furyasından vazgeçmek,

IV- Tahakkuk eden gecikme zamlarıyla cezaları bunlara sebep olanlar tarafından tazmin edilmesini sağlamak ve

V- Gereksiz mali yükümlülükler altına girmemek: Yeni binalara sahip olup işletmeye kalkmak, gereksiz yere belediye logosunu değiştirmek, belediye başkanının kişisel reklamını yapmak gibi gereksiz harcamalar yapmamak gibi…

Bunları yapmadıkları sürece, bırakın tüm borçları ödemek; yeni büyük borçların altında ezilmeleri elleriyle yazdıkları kendi kaderleri olacaktır… Tabii ki, kendi yanlışlarından kaynaklanan borçları halkın sırtına yükleyecekleri yeni ya da ağır vergilerden medet ummamaları koşuluyla… Örneğin, Konak Belediyesi‘nin, harç konusu olmakla birlikte ücret adıyla yasal sınırlarını aşarak almaya kalktığı işyeri açma ve çalışma ruhsatlarında ya da emlak vergisine esas olan asgari metrekare değerlerini takdir komisyonlarının görev, yetki ve sorumluluklarını istismar ederek astronomik düzeylere çıkarmasında olduğu gibi…

İkinci itiraza vereceğimiz cevap ise şu şekilde… Evet, konutu olmayanlar, tek konutu olanlar ya da tescilli konutlara sahip olanlar emlak vergisinden muaf olmakla birlikte; 2026 yılından itibaren daha yüksek emlak vergisi ödeyecek gayrimenkul sahiplerinin de bunu kiralara yansıtması ya da konut fiyatlarının artması suretiyle kent ve ülke ekonomisinin yeni açmaza girmesi beklenen bir gelişme olacaktır… Hele ki Türkiye‘deki ev sahipliği oranının 2014’de % 61,10 iken 2023’de 59,45’e, son olarak 2024’de % 55,80’e düştüğünü, bu düşüşe paralel olarak kiracılara ait oranların arttığını düşündüğümüzde… (1)

Kıymet takdir komisyonlarının bu vahim kararlarından sonra sanırım bir de mal sahibiyle kiracıları kurtarma komisyonlarını kurmak gerekecek…

Gelelim bu konuda son günlerde ortaya çıkan son gelişmeleri özetlemeye;

1) AKP cephesi, vergi oranlarının Emlak Vergisi Kanunu‘nun 8. maddesi ile Vergi Usul Kanunu‘nun mükerrer 49. maddesine göre Cumhurbaşkanı’na verilen yetki çerçevesinde yarı yarıya indirilebileceğini ya da bir önceki döneme ait rakamların dört yıl daha uygulanabileceğini; ayrıca, kanunda değişiklik yapılarak oranların indirilebileceğini ya da komisyonların yetkilerinin sınırlanabileceğini söylemekte…

Tabii ki bu kanun değişiklikleri sırasında astronomik miktarlarda değer biçen takdir komisyonlarının yapısı bir sürpriz olarak değiştirilmez ve yetkileri sınırlanmazsa…

2) CHP cephesi ise Ankara milletvekili Adnan Beker tarafından verilen kanun teklifi ile komisyonların 2021 yılında belirlenen değerlerin en fazla % 50 oranında artış yapmasını mümkün kılan teklif etmekle birlikte bu teklifin AKP ve MHP çoğunluğu tarafından dikkate dahi alınmayacağını düşünüyorum.

Vergileme ilkesi olarak kabul edilen eşitlik, genellik, yararlanabilme, ödeyebilme, adalet, uygunluk, verimlilik ve esneklik gibi önemli hususları hayata geçirmek amacıyla; emlak vergisi hesabına esas olacak takdir komisyonu kararlarında;

I- Belediyeler tarafından hazırlanması gereken yapı/emlak envanterleriyle Emlak Vergisine Matrah Olacak Vergi Değerlerinin Takdirine İlişkin Tüzük‘te sözü edilen vergi haritalarının kullanılması,

II- Değerlemelerin sokak ve parsel ölçeğinde değil, o sokak ve parseldeki bağımsız bölümlerin her biri için ayrı ayrı yapılması,

III- Takdir komisyonlarının karar verirken sahada fiilen çalışarak değer biçtiği gayrimenkulleri bizzat görüp bilgi sahibi olması,

IV- Dava konusuyla ilgili Danıştay kararlarında belirtildiği üzere, takdir komisyonu kararlarının gerekçeli olması ve gerektiğinde konusunda uzman bilirkişilerin görüşlerinden yararlanılması,

V- Emlak vergisi mükellefinin hem kendi taşınmazına ait değer takdiri için, hem idari yoldan merkez komisyonuna, hem de (buradan sonuç alamaması halinde) idari yargıya başvurarak iptal davası açma hakkının tanınması,

VI- Emlak vergisine esas değerlerin belirlenmesi ile ilgili davalarda ödenecek harç, bilirkişi ve avukatlık ücretleri konusunda belirli oranlarda indirim yapılmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması,

VII- Taşınmaz sahiplerinin, takdir komisyonları tarafından verilen kararlara karşı belediye düzleminde itirazda bulunarak bu itirazlarla ilgili kararların belediye meclisi tarafından incelenip karara bağlanması,

Sağlanmalı, böylelikle emlak vergisinin mükelleflerden açısından kolaylıkla ödenebilir bir hale getirilmesi sağlanmalıdır.

Tabii ki belediyelerin takdir komisyonlarındaki yetkisinin kısıtlanmadığı ve belediye başkanlığı ile meclis üyeliği yapanların ilk seçimde seçmenlerin cezalandırması nedeniyle koltuklarını kaybedecekleri koşullarda…

Unutmayalım ki, bir zamanlar belediyelere ait olan elektrik dağıtım hizmetleri, elektrik abonelerinden toplanan elektrik üretim payının zamanında Türkiye Elektrik Kurumu (TEK)’na yatırılmayışı nedeniyle belediyelerin elinden alınmış; böylelikle, belediyeler büyük bir mali kaynaktan yoksun kalmıştı… Bu anlamda bugün ya da yarın buna benzer ters bir şeyin olmayacağını kim tahmin edebilir, kim söyleyebilir ki?

Yararlanılan kaynaklar

(1) https://tr.tradingeconomics.com/turkey/home-ownership-rate

(2) Hüseyin Gökçe, Emlak vergisi karar bekliyor, Ekonomi Gazetesi, 5 Eylül 2025, https://www.ekonomigazetesi.com/ekonomi/emlak-vergisinde-karar-zamani-58405

Kurt, E., Emlak Vergisi Sisteminin Değerlendirilmesi ve Yeni Düzenleme Önerileri, İstanbul Kalkınma Ajansı-İstanbul Ticaret Odası-İstanbul Düşünce Akademisi-T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, İstanbul, Şubat 2018.

Sermayeye çağrı, özelleştirmeye kapı açmaktır!

Ali Rıza Avcan

Kültürpark ve Kültürpark‘la birlikte 6. İzmir Enternasyonal Fuarı, dönemin başbakanı İsmet İnönü ile İzmir Belediye Başkanı Behçet Uz tarafından 1 Eylül 1936 tarihinde açıldı. (1)

İzmir Enternasyonal Fuarı, o tarihten bu yana, (sadece 2. Dünya Savaşı‘nın devam ettiği 1942 yılı hariç olmak üzere) genellikle her yılın 18 Ağustosu ile 20 Eylülü arasında 94 kez kapılarını açarak bir yandan ülke ve dünya ticaretine hizmet etti, diğer yandan da oluşturduğu kültür ve sanat ortamı ile İzmir ve Ege bölgesi halkının sosyalleşerek öğrenip eğlenmesinin önemli bir aracı oldu. (2)

Artık lunaparkın olmadığı bir Kültürpark…

Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir’in bir fuarlar ve kongreler kenti olmasını sağlamak amacıyla İzmir Ticaret Odası, Ege Bölgesi Sanayi Odası, Ege İhracatçı Birlikleri ve İzmir Ticaret Borsası gibi kurumları da ortak ederek 1990 yılında kısa adı İZFAŞ olan İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür Sanat Etkinlikleri A.Ş. isimli şirketi kurdu. Bu kapsamda belediyenin toplam 54 yılı kapsayan 1936-1990 döneminde, fuarı organize etmek için İZFAŞ gibi ayrı bir şirkete ihtiyaç duymadığını, belediyenin fuarla ilgili her türlü iş ve işlemi kendi imkanlarıyla gerçekleştirdiğini; ancak, şirketleşmeyi, daha doğrusu özelleşleştirme rüzgarlarını arkasına alan Ronald Reagan‘lı, Margaret Thatcher‘lı ve Turgut Özal‘lı yıllardan sonra fuarcılık işinin özelleştirilmesi için ayrı bir şirketin kurulduğunu söyleyebiliriz.

Kültürpark‘ın açıldığı yıllarda geçerli olan uluslararası fuarcılık anlayışı, ihtisas fuarlarının geçerli olmaya başladığı son yıllarda eski önem ve değerini kaybettiği için ihtisas fuarlarını yapmak için 2015 yılında Gaziemir‘deki Fuar İzmir açıldı. (3)

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi, uluslararası fuarcılık anlayışının eskimesi nedeniyle fuarın kentin merkezindeki Kültürpark‘tan kaldırılması durumunda karşı karşıya kalabileceği tepkileri düşünerek, “uluslararası fuar” kandırmacasıyla yapılan etkinliklerin giderek yerel bir panayır ya da şenliğe dönüşmesi karşısında, hiç değilse İzmirlileri yapacağımız konser ve etkinliklerle eyleyip oyalayalım diyerek fuar olmaktan çıkan kötü bir organizasyonu bugüne kadar devam ettirmeyi tercih etti.

Bugün artık adı uluslararası, kendisi panayır olan bu organizasyona, onu uluslararası yapacak düzeyde yabancı ülke ve firmalar katılmıyor, bu eksikliği gidermek için her sene bir ülke ve onun firmaları misafir adıyla çağrılıyor, o nedenle gelişmiş ülkelerin dahil olduğu uluslararası ticari alışverişler yapılmıyor; hatta, oteller dolmuyor ve fuar bugünkü haliyle çim konserlerin yapıldığı, künefe, kebap gibi yerel yiyeceklerin satıldığı, promosyon niyetine yiyecek ve içeceklerin dağıtıldığı, genellikle Basmane, Kadifekale, Ege mahallesi gibi yakın bölgelerde oturan yoksul, dar gelirli insanların gelip kendilerini sergilediği bir gösteri mekanına dönüşüyor, giriş kapılarında polis ve özel güvenlik tarafından çifter çifter aramalar yapılmasına karşın 2024 yılındaki Semicenk konseri sırasında çıkan kavgada insanlar bıçaklanabiliyor, korku ile kaçışabiliyor… (4)

Kentin varsıl kesimleri ise fuara gelme niyetini çoktan bırakmış durumda… Hatta fuar akşamları Alsancak, Mimar Sinan ve Kültür mahallelerinden gelip İzmir Sanat Kafe‘ye ve Tenis Kulübü‘nde oturup sohbet eden müdavimlerin belirgin ölçüde azaldığı bir dönemi yaşıyor..

Gelelim bu fuar görünümlü karnavalın çok konuşulan ve konuşuldukça fuarı, fuar sayesinde sergilenen kültür ve sanat anlayışını; hatta, İzmir‘i sahiplenmeye çalışan sponsorlarına…

Ama ondan önce, 1999 yılında İzmir‘de, Prometheus ve Gözlem Gazetesi işbirliğiyle yapılan Taşımacılık Zirvesi‘nin proje koordinatörü olarak organizasyonun iletişim sponsorluğunu üstlenen DHL Worldwide Express Türkiye genel müdürünün, “parayı veren düdüğü çalar” tavrının beni ne kadar üzdüğünü, organizasyonu ne ölçüde olumsuz etkilediğini; bu bağlamda, sponsor ilişkilerindeki olumsuzlukları yaşamış biri olarak bu ilişki ve iletişim sabırla iyi bir şekilde yönetilmediği takdirde çok büyük sorunlara yol açabileceğini hatırlatmak isterim.

Ardından da sponsorluk denilen şeyin, Kapitalist sistem içinde piyasaya hakim konumdaki büyük şirket ve holdinglerle sponsorluk talebinde bulunan kişi, kurum ve kuruluşlar arasındaki bir reklam-tanıtım çalışması olduğunu, değişik kişi, kurum ve kuruluşlar tarafından yapılan bir çalışmanın masraflı kısımlarının sponsor adı verilen şirketlerin vereceği para karşılığında onların reklamını yapma işi olduğunu belirtmeliyim… Bugün fuarın her yerinde, her köşesinde, Folkart ve Migros‘un reklam malzemelerinin yer alması, yapılan her konuşmada onlardan söz edilip teşekkür edilmesi bunun en önemli yanıdır.

94 yıldır İzmir‘de, 88 kez de Kültürpark‘ta yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı‘na bugüne kadar hangi yıllarda hangi firmalar sponsor olmuş diye bir Google taraması yaptığımızda karşımıza çıkan bilgiler şu şekilde:

I- Noya Dijital Dönüşüm Teknolojileri: 2009 yılında yapılan 78. İzmir Enternasyonal Fuarı “Kiosk Sponsoru.

II- Tansaş A.Ş. : 2012 yılında yapılan 81. İzmir Enternasyonal Fuarı “Ana Sponsoru.

III- Folkart (Saya Holding): Şirketin patronu Mesut Sancak 2025 yılı fuarı için verdiği demeçlerde son 8 yıldır ana sponsor olduklarını belirtmiş olmakla birlikte kayıtlar Folkart‘ın 2016, 2017, 2018, 2019, 2020, 2021, 2022, 2023, 2024 ve 2025 yıllarında olmak üzere toplam 10 kez Ana Sponsor olduğunu söylüyor.

IV- Vestel: 2016, 2017, 2018 yıllarında “İnovasyon Sponsoru“, 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıTeknoloji Sponsoru“,

V- Migros: 2017, 2018, 2021, 2022, 2023, 2024 ve 2025 yıllarında yapılan fuarlarda “Etkinlik Sponsoru“,

VI- Kral Pop Radyo: 2017 yılında yapılan 86. İzmir Enternasyonal FuarıUlusal Radyo Sponsoru“,

VII- Avek Otomotiv: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıOtomotiv Sponsoru“,

VIII- Avec Rent a Car: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal Fuarı “Ulaşım Sponsoru,

IX- Red Bull: 2024 yılında yapılan 93. İzmir Enternasyonal FuarıTema Etkinlik Sponsoru” olmuş.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda sponsor katkısı almak 2009 yılından, özellikle de Aziz Kocaoğlu dönemiyle birlikte başlamış ve geçtiğimiz yıl yapılan 93. İzmir Enternasyonal Fuarı ile konu ve sayı itibariyle bir patlama yaşamış… Genellikle kabul edilip uygulanan “Ana Sponsor” ve “Etkinlik Sponsoru“nun yanında “Otomotiv Sponsoru“, “Ulaşım Sponsoru“, “Tema Etkinlik Sponsoru” gibi sponsorluklar icat edilmiş… Anlaşılan o ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun şirketi İZFAŞ, fuar masraflarını karşılamada büyük zorluklar yaşıyor ve masrafı bu tür özel firmalar arasında paylaştırarak üstündeki yükü hafifletmeye çalışıyor…

Şu konuyu baştan belirtmek gerekir ki, -ne yazık ki- İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun şirketi İZFAŞ‘a ait önceden hazırlanıp kamuoyu ile paylaşılmış önceliklerini, strateji ve ilkelerini, en önemlisi etik değer ve kriterlerini gösteren bir sponsorluk politikası yok… Örneğin sponsorluğu kabul edilen bir firma daha önce ihale yolsuzluğu yapmışsa, adı birtakım yolsuzluk operasyonlarına karışmışsa, belediye başkanıyla üst yönetiminin siyasi görüş, ideoloji ve uygulamalarına ters, aksi; hatta holding ya da şirket bütünüyle baltalayıcı faaliyetleri varsa ne olacak, onun sponsorluğu kabul mü edilecektir? Örneğin Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu‘nun eşine ait Jantsa sponsor olmak istese ona ne denecektir? Ya da yakın zamanda adını öğrenip ezberlediğimiz Aziz İhsan Aktaş benzeri Ankara‘daki kaçak sarayı yapıp İzmir‘i gökdelenlerle donatan Rönesans Holding veya Mehmet Cengiz, belediye başkanı Cemil Tugay‘ın çağrısına uyup fuara ya da belediye hizmetlerine, örneğin belediye hizmet binasının yapımına sponsor olmak istese ne yapılacaktır?

Üstüne üstlük 25 Ekim 2016 tarihinde yazdığım “Belediyelerin ve şirketlerinin sponsorluk sözleşmeleri halka açıklanmalıdır” başlıklı yazıda da (5) belirttiğim gibi, 2016 yılında İzmir‘de yapılan Türkiye İş Sağlığı Zirvesi‘ne, Efemçukuru‘ndaki altın madenini işleten Tüprag şirketi ile birlikte sponsor olmayı kendine dert edinmeyen, “ben bana yardımcı olacak bir sponsoru hangi kriterleri gözeterek nasıl seçmeliyim?” düşüncesiyle kendisine bir takım ilke, kriter ve etik değerler belirlememiş bir belediye ile karşı karşıyayız…

Belediyenin kendisine ve şirketlerine sponsor olacak kurum ve kişileri belirlerken hangi kriterlere göre davranacağını belirleyen temel bir sponsorluk politikası olmadığı için de yıllardır “bize sponsor olur musunuz?” sorusunu sorarak ya hep aynı firmaların sponsorluğuyla çalışıyor ya da hiç alakasız firmaların sponsorluğunu kabul ediyor veya her yıl duyduğu günlük ihtiyaçlara göre “ulaşım sponsoru“, “otomotiv sponsoru” ve “ulusal radyo sponsoru” gibi çeşit çeşit sponsorluklar icat ediyor…

Aslında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sponsorlara verdiği hizmetlerin her biri kamu hizmetidir ve o nedenle sponsoru belirlemeden önce sponsoru nasıl seçeceğine ilişkin usul ve esasları belirleyip halka açıkladığı politika, plan, program, strateji, ilke, kriter ve etik değerlere göre bir seçim yapması gerekir. Buradaki amaç sponsorun elindeki parayı almak değil, sponsorun kendisine devredilen kamu hizmetini layıkıyla iyi bir şekilde yapmasıdır.

Ayrıca her bir sponsorluk, belediyeye ya da şirketine ait kamu hizmetinin özelleştirilmesi anlamına geleceği için çok zorda kalmadıkça o konuda sponsorla çalışılmaması, belediyelerin o hizmeti doğrudan doğruya kendi imkanları ile yapması gerekir…

Her sene karşımıza çıkan bir durum… Bu seneki fuarda hangi sanatçılar yer alacak? “Biz onu “etkinlik sponsoru”muza verdik, sanatçıları o seçecek ve paralarını da o ödeyecek?”

Ve sonuçta, geçtiğimiz yıl Kültürpark‘taki çim konserinde birbirine silah ya da bıçak çekenler, birbirini kovalayan ya da korkudan kaçışan insanlar… Çünkü İzmir‘in orta yerinde sergilenen popüler sanatın, kültürün seviyesi, o seviyenin oraya çektiği insanlar ortada…

Evet, işte böylesine bir duruma izin vermemek için belediyenin ya da şirketinin fuar süresince ya da fuar haricinde kabul edip uygulayacağı tüm kültür sanat hizmetlerinin özünü ortaya koyacak olan politikaları belli olmalı ve bu politikaların uygulaması, şirketlerin kendi menfaatleri doğrultusunda karar almalarına, kendi angajmanlarındaki sanatçıları öne sürmelerine bırakılmamalı…

Kıyıda köşede kalıp bilmediğimiz, varlığından haberdar olmadığımız gelip geçici popüler isimler “büyük sanatçı“, “asrın sanatçısı“, “Türkiye’yi yurtdışında temsil ediyor” gibi yalan haber ve reklamlarla halkın önüne çıkarılmamalı, belediye ve şirketi kendi politikası doğrultusunda hangi sponsorun hangi işi yapacağını önceden bilip söylemeli, sponsor arayışlarını kendisinin koyduğu şartlar üzerinden yapmalı, her biri ticari bir yapı olan sponsor firmalara teslim olmamalıdır… Bu bağlamda, Folkart‘ın, Sancak Holding‘in ya da Saya Holding‘in bir yandaş şirket olarak iktidarla ilişkilerini sorgulamalı, Migros‘un dahil olduğu Anadolu Grubu‘nun TOGG‘un ortağı olup yine aynı gruptaki Anadolu Efes Biracılık‘ın 2023 yılında vergiden muaf tutulduğunu (6) dikkate almalı… Daha doğrusu hem fuar sponsorlarını seçerken ilkeli davranmalı, hem de Kültürpark‘ı ticaretten, para kazanma hırsından uzak tutmalı, Kültürpark‘ı Grand Plaza, Folkart, Migros gibi ticari kuruluşlara teslim etmemelidir…

94. İzmir Enternasyonal Fuarı ile ilgili 22 Ağustos 2025 tarihli tanıtım toplantısında, “Belediye elinden geleni yapıyorsa şehrin uyduğunu düşündüğüm önemli dinamikleri var. Bu iş sadece belediye ile olmaz, herkes elinden gelen katkıyı, İzmir’in hayal ettiğimiz ivmeye kavuşması için ortaya koyması lazım” diyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın bu toplantı öncesinde Folkart patronu Mesut Sancak‘la konuşup ondan sufle aldığı, en azından ifadesini onun 7 yıl önce söylediklerine dayandırdığı anlaşılıyor. (7)

Tabii ki, bu ifade ile kendisine yeni bir çatışma alanı açtığını ve bunun kendisi için hiç de iyi olmayacağını anladıktan sonra 29 Ağustos 2025 tarihli fuar açılışında tornistan ederek İzmir iş dünyasına ettiği teşekkürle hatasını düzeltmeye çalıştığını düşünüyorum… (8)

Evet, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın 22 Ağustos 2025 tarihli fuar tanıtım toplantısında dile getirdiği ifadeler, aslında hemen yanında oturan Folkart patronu Mesut Sancak‘ın bundan tam 7 yıl önce dile getirdiği düşünce ve dileklerin bire bir aynısıdır… Zira aynı Mesut Sancak‘ın, 4 Temmuz 2018 tarihli Hürriyet Gazetesi‘nde yayınlanan Ayçe Bükülmeyen imzalı röportajının hem başlığında hem de içeriğinde, “Her firma İzmir’e destek olmalı” dediği görülmektedir. Anlaşılan o ki, Folkart patronun ağzından çıkan bu sözler, 7 yıl sonra ağız değiştirerek kendine başka sponsorlar bulmak isteyen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay‘ın dileği haline gelmiş…

Ancak Folkart patronunun 7 yıl önce verdiği demeçle yakın zamanda sosyal medyada yayınladığı mesajlarda Folkart ve Folkart Galery tarafından düzenlenen sergiler için “sponsorluk” sözcüğünü kullanmayıp, onun yerine “İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ve Folkart organizasyonu” ifadesini kullanması, Folkart‘ın “işbirliği” adı altında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kültür ve sanat alanındaki tercihleriyle uygulamalarını yönlendirmeye başladığını, bugüne kadar şirketin halkla ilişkileri boyutunda gerçekleştirilen kültür-sanat etkinliklerine ek olarak, arkasına Atatürk rüzgarını alarak tasarlanan “Ve Mavi Gözleri Çakmak Çakmaktı” Mustafa Kemal Atatürk temalı sergiyle “dünyaca ünlü medya sanatçısı” sıfatıyla yere göğe konulamayan; ancak, İzmir‘de açılan sergisi için yaşadığı ABD‘den kalkıp gelmeyen, bu arada yapılacağı söylenen yeni belediye hizmet binası projesini hazırlama görevi belediye başkanı tarafından kendisine sipariş edilen Refik Anadol isimli sanatçının düzenlediği “Şifanın Algısı” ve “Makine Rüyaları: Ege” isimlerini taşıyan ikinci sergiyle, aynen bir zamanlar Ahmet Güneştekin olayında yaşadığımız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi adı kullanılarak belediyenin kentteki kültür sanat etkinliklerine yol ve şekil verildiği görülmektedir.

Anlaşılan o ki, belediyenin niyeti İZFAŞ tarafından yerine getirilen fuarcılık hizmetlerinin önce “sponsorluk“, daha sonra “işbirliği” adıyla; hatta, buna tematik fuarların yapıldığı Fuar İzmir‘i de dahil ederek özelleştirme yoluyla şirketlere verilmesi doğrultusundadır… Hiç belli olmaz, yarın öbür gün İzmir Büyükşehir Belediyesi Folkart ile birlikte bir şirket kurarak ya da Folkart‘ı İZFAŞ‘a ortak yaparak özelleştirilmiş fuarcılık ve kültür-sanat hizmetleri ile karşımıza çıkabilir… İşte o nedenle, hem Folkart patronu hem de belediye başkanı diğer şirketleri de bu işbirliğine davet ederek, adeta bir özelleştirme ihalesine katılmalarını isteyerek, belki de İzmir‘de pek moda olan yeni bir “çok ortaklı saadet zinciri” yaratarak ortalığı kızıştırmaya çalışıyor… Özellikle de bir türlü sonuçlanmayan Basmane Çukuru takasında, yılan hikayesine dönen Konak‘ta belediye hizmet binası yapımı ve son kez Hilton İzmir binasının bir türlü satılamaması olaylarında gördüğümüz gibi kendisine ait bir hizmeti verip devredeceği ya da takas edip üstünden atacağı güvenilir bir adres aramakta; belli olmaz şu aralar belki de birtakım pazarlıklar yapmaktadır… Diğer yandan da belediye eliyle beslenen gazete ve gazetecilerin de bu fikri geliştirip sonuca ulaşması için elinden geleni yaptığını gözlüyoruz…

O anlamda, Kültürpark‘la İZFAŞ, Fuar İzmir ve İzmir Enternayonal Fuarı‘nın güzel, iştah kabartan armağan paketleri olarak önümüzdeki günlerde “sponsorluk“, “işbirliği” ya da “şirket ortaklığı” gibi yeni ad ve yöntemlerle yeni pazarlıkların ya da özelleştirmelerin konusu olabileceği ihtimalinin her geçen gün arttığını söyleyebilirim…

Kaynaklar

(1) Kültürpark, https://en.wikipedia.org/wiki/K%C3%BClt%C3%BCrpark

(2) İzmir Enternasyonal Fuarı, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir_Enternasyonal_Fuar%C4%B1

(3) Fuar İzmir, https://tr.wikipedia.org/wiki/Fuar_%C4%B0zmir

https://kentstratejileri.com/2016/10/25/belediyelerin-ve-sirketlerinin-sponsorluk-sozlesmeleri-halka-aciklanmalidir/

(4) Son Dakika/ Fuar’da korku dolu anlar yaşandı, https://www.haberekspres.com.tr/son-dakika-fuarda-korku-dolu-anlar-yasandi

(5) Ali Rıza Avcan, “Belediyelerin ve şirketlerinin sponsorluk sözleşmeleri halka açıklanmalıdır. https://kentstratejileri.com/2016/10/25/belediyelerin-ve-sirketlerinin-sponsorluk-sozlesmeleri-halka-aciklanmalidir/

(6) Bianet, 9 Ağustos 2024, “Türkiye’nin vergi vermeyen şirketleri”, https://bianet.org/haber/turkiye-nin-vergi-vermeyen-sirketleri-298117

(7) “Tugay’dan fuar tanıtımında ‘sponsor’ ve ‘uyuyan dinamikler’ çıkışı, Gerçek İzmir, 22 Ağustos 2025, https://www.gercekizmir.com/haber/Tugay-dan-Fuar-tanitiminda-sponsor-ve-uyuyan-dinamikler-cikisi/177220

(8) “İEF’in açılışında konuştu… Tugay’dan iş dünyasına teşekkür!, Ege’de Son Söz, 29.08.2025, https://www.egedesonsoz.com/iefin-acilisinda-konustu-tugaydan-is-dunyasina-tesekkur