İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 1

2 Kasım 2016, Çarşamba günü 14.00-16.30 saatleri arasında İzmir Ulaşım Ana Planı – UPİ “Ulaşımda Yenilikçi Çözümler” temalı uzman çalıştayı yapılacak.

Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak davetli olduğumuz bu bu çalıştay, “Toplu Taşıma“, “Raylı Sistemler“, “Otopark“, “Yaya“, “Bisiklet“, “Engelsiz Erişim“, “Ara Toplu Taşıma“, “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” ve “Deniz Ulaşımı” şeklinde tasarlanan 9 ayrı tematik çalıştaydan biri olacak.

01-60

Tarafımıza ulaştırılan davet yazısındaki bilgilere göre, bu çalıştaylarda İzmir Ulaşım Ana Planı kapsamında yapılmış olan hanehalkı anket sonuçları ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Ulaşıma Fikir Ver” kampanyası çerçevesinde elde edilen anket sonuçları masaya yatırılarak uzmanlarla birlikte İzmir ulaşımına ilişkin öneriler geliştirilecek.

Bizler, yani Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak tüm grup üyelerimiz, takipçilerimiz ve katılımcılarımızla birlikte büyük bir takım olduğumuz için; ayrıca 2 Kasım 2016 tarihinde yapılacak çalıştayda tüm paydaşlarımızın “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” konusundaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmek bizim görevimiz olduğu için bugünden itibaren bu konuyu masaya yatırarak İzmir ulaşımında uygulanabilir ve sürdürülebilir yenilikçi fikirlerin neler olabileceğini, yapılan ya da yapılabilecek hizmetleri dikkate alarak sizlerle tartışmak istiyoruz.

Bu konuyu gündemimize aldığımız andan itibaren internette ve sosyal medyada yaptığımız ilk araştırmalar sırasında karşımıza ilginç bilgiler çıkmaya başladı. Örneğin Facebook’taki “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” sayfası ve bu sayfanın sahibi olarak gözüken “Alternatif Ulaşım Araçları – http://www.aua.com.tr” web sayfası. Dikkatimizi çeken bir diğeri de “Solar Akademi” (http://www.solar-academy.com) isimli web sayfasıydı. 

Tabii bu kaynakları daha da zenginleştirip uzatmak mümkün.

Ancak bütün bunları değerlendirirken kapitalizmin, kendi alternatifi gibi gözüken birçok çevreci çözüm ya da yöntemi yine kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle yeni yeşil teknolojileri önerip pazarlayarak  mevcut sorunları tekrar ve tekrar üretmesine de imkan vermeyecek bir tutum sergilememiz koşuluyla…

Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek diğer çalıştaylara katılacak arkadaşlarımızın konularını da dikkate almamız, paylaştıkları takdirde onların konularını da tartışarak arkadaşlarımıza yardımcı olmamız gerektiğini düşünüyorum.

tasimacilik-01

Bu çerçevede, İzmir ulaşımındaki yenilikçi çözümlerin neler olduğunu, “her yeniliğin mevcut sorunlardan hareketle üretilebileceği” düşüncesiyle hep birlikte şu andan itibaren tartışmaya başlayabiliriz…

Tabii ki bu çalışma için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Planlama Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıp tarafımıza gönderilen “İzmir Ulaşım Ana Planı Hane Halkı Anket Çalışması Sonucunda Elde Edilen Veriler” başlıklı dosyadaki bilgileri de dikkate almak koşuluyla…

Sözkonusu dosya ayrıca grubumuzun “Dosyalar” bölümüne kaydedilmiştir.

Belediyelerin ve Şirketlerinin Sponsorluk Sözleşmeleri Halka Açıklanmalıdır.

Sponsorluk, halkla ilişkiler disipliniyle ilgili tüm yayınlarda bazı toplumsal hedefleri gerçekleştirmek amacıyla destekleyenle desteklenen arasında, tarafların karşılıklı yararlarını gözeten bir anlaşma olarak tanımlanır.

Bu tanım içinde yer alan toplumsal hedefler, kültür, sanat, spor, sağlık ve esenlik gibi toplumu ilgilendiren, ona yarar sağlayan hedeflerdir. Bunlar, bir tiyatro festivalinin veya çocuklarla ilgili bir hastalığın tedavisine yönelik tıbbi araştırmaların desteklenmesi ya da toplumda, çocuk yaşta evlendirmelerle ilgili bir bilincin yaratılması gibi hedefler olabilir.

Yapılan sponsorluk sözleşmesinde her iki tarafın yararları gözetilmekle birlikte; bu sözleşme ile yapılan işte, reklam ve tanıtımdan farklı olarak destekleyenin ticari kaygı ve hedefleri daha bir geride yer alır. Sponsorluktaki öncelikli amaç, toplumu ilgilendiren bir etkinliğe, bir çalışmaya destek olup kamuoyunun bu destekten haberdar olmasını sağlamaktır. Çünkü desteği sağlayan kişi ya da kuruluş, yaptığı ilan, reklam ve tanıtım çalışmaları dışında hayırlı, güzel ve yararlı bir çalışmayı destekleyerek toplumsal düzeyde sempati kazanmaya çalışmaktadır.

sponsorluk-yonetimi

Yapılan desteğin asıl amacı, desteği sağlayandan yana bir toplumsal sempati yaratmak olmakla birlikte, bu hedefin arkasında da o insani sempatiyi bir şekilde kâra, ticari faydaya dönüştürmeyi hedefleyen bir amaç da bulunmaktadır. Bu anlamda her sponsorluk desteğinin, muhakkak bir karşılık beklediğini, en azından yapılan destek düzeyinde bir geri dönüşü arzuladığını söyleyebiliriz. Çünkü, böyle bir karşılık olmadığı takdirde eşyanın doğası gereği sponsorluğun yapılması ya da sürdürülmesi mümkün olmayacaktır.

Halka ilişkiler disiplininin ülkemizdeki duayenlerinden Sibel Asna, hem topluma değer katan sponsorluk desteğinin hem de bu desteğin sağladığı geri dönüşün ölçülebilir olmasına vurgu yapmakta; desteğin sağladığı etki ölçülemediği takdirde kimsenin sponsorluk yapmaya hevesli olmayacağını belirtmektedir.

***

Sponsorluk, Eski Yunan ve Roma’dan bu yana sıklıkla uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, ülkemizdeki uygulaması, özellikle de belediyelerdeki uygulaması oldukça yenidir.

Devlet kuruluşları, özellikle de belediyeler “kamu yararı” anlayışıyla hizmet yaptıkları için uzun yıllar sponsorluk uygulamalarına soğuk bakmışlar, sponsordan söz edenlere, sponsor olmak isteyenlere şüpheyle yaklaşmışlardır.

Ancak, Turgut Özallı yıllarla birlikte ortaya çıkan belediyelerdeki şirketleşme ve özelleştirme rüzgarıyla birlikte çoğu belediye başkanı ve yöneticisi, para bulamadıklarında, belediyeye ait gayrimenkulleri kolaylıkla satıp elden çıkaramadıklarında, başları sıkıntıya girdiğinde ya da bazı harcamaları yasal ölçülerde yapamadıklarında iş hayatının, ticari yaşamın bu yeni yeni uygulanmaya başlayan yönteminden yararlanmaya çalışmışlar, çoğu kez iş verdikleri ya da yakın oldukları firmalardan, kuruluşlardan sponsorluk almaya başlamışlardır.

Bunun en son örneği, biz İzmirliler için İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı için Folkart’la ve Türkiye İş Sağlığı Zirvesi için Efemçukuru’ndaki altın madenini işleten Tüprag isimli şirketle sponsorluk sözleşmesi imzalamış olmasıdır. Nitekim her iki sponsorun kimliğini, geçmişte ortaya koydukları işleri ve İzmir açısından yarattıkları tehlikeleri dikkate alan başta TMMOB, EGEÇEP ve Kültürpark’a Dokunma! grubu gibi birçok meslek odasıyla sivil toplum kuruluşunun ve İzmirli’nin itirazlarına konu olmuştur.

Bu iki kötü örnek, belediyelerin birtakım firmalarla sponsorluk sözleşmeleri imzalarken nelere dikkat etmesi ve sponsorluk konusunda nasıl bir strateji, politika ve yöntem belirlemesi gerektiği konularını gündeme getirmiştir.

1_2015216142011_5

Ayrıca, 2015 tarihli seçim bildirgesinde belediyelerdeki bağış sisteminin kaldırılacağını vaat eden Cumhuriyet Halk Partisi için de, CHP’li belediyelerdeki sponsorluk uygulamalarına ilgi duyması, bu konularda bir politika, strateji ve disiplin belirlemesi gerektiğini ortaya koymuştur.

***

İşte tam da bu noktada çıkıp şu temel ve can alıcı soruları sormamız gerekmektedir:

1) Gerçekleştirdiği hizmetlerde “kamu yararı“nı gözetmesi gereken bir belediye, iş verdiği ya da iş vermesi muhtemel bir kuruluştan veya dava açtığı bir şirketten sponsor desteği almalı mıdır? Böylesi bir destek, insani ve kamusal etik değerlere ne ölçüde uymaktadır?

2) Sponsorluk adı altında bir belediyeye destek olan bir şirket ya da kurumlar, bu desteği gerçekten toplumsal bir yararın sağlanması için mi yapmaktadırlar; yoksa kendilerinin öncelenmesi, gözetilmesi ya da kayırılması için mi bu desteği sağlamaktadırlar? Bunu yapıp yapmadıklarının ya da böyle düşünüp düşünmediklerinin ölçüsü, kriteri ne olmalıdır?

3) Bir belediyenin ya da kendisine bağlı şirketlerin sponsorluk ilişkisine girmesi ne ölçüde etik bir davranıştır?

4) Belediyelerin ya da belediyelere bağlı şirketlerin imzaladığı sponsorluk sözleşmelerinin belediye meclislerinden ve halktan kaçırılması ne ölçüde doğrudur? ‘Bilgi edinme hakkı’, ‘şeffaflık’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkeleri çerçevesinde bu sözleşmelerin ticari sır olduğunu ya da şirketlerin Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmediğini söylemek, bunu söyleyerek halkı bilgilendirmemek ne ölçüde ahlaki ve doğrudur?

Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 1

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar, “devlet toplumu yönetir” anlayışıyla tanımlanan ‘yönetim’ (government) kavramının, devletin artık yönetemediği gerekçesiyle terk edilip, bundan böyle devlet dışı güç ve örgütlerin de devlet yönetimine katılımı önerisiyle ortaya atılan ‘yönetişim’ (governance) kavramı, devlet/toplum karşıtlığının ortadan kaldırılması düşüncesinden yola çıkan yeni bir siyasal iktidar modelidir.

Bu kavramı geliştiren kurum ve çevreler, küreselleşmenin geçilmesi zorunlu bir süreç olduğu iddiasından hareketle, küreselleşen dünyaya uygun bir iktidar tarzı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir yönetim üslubu geliştirmeyi hedeflemektedir.

Bu anlamda, kamu/özel, devlet/devlet-dışı, ulus/ulus-ötesi kurum ve pratikler tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir işlev olarak tanımlanan ‘yönetişim’, temelde devletle piyasa arasındaki ortaklık ilişkisinin önemine vurgu yapmaktadır.

‘Yönetişim’, bugünkü anlamıyla ilk kez Dünya Bankası’nın 1989 tarihli ‘Sub Saharan Africa: From Crisis to Sustainable Growth’ adlı raporunda dile getirildiğinde, “siyasal iktidarın, ulusal faaliyetlerin yönetimi için kullanımı” olarak tanımlanmıştı. Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki üzerinde yeniden düşünmeyi öneriyor, devlet/toplum karşıtlığını kaldırarak devlet-toplum birliğini savunuyor; bir bakıma, devlet-toplum ilişkilerinin kurulması için bir ‘model’ önermiş oluyordu. Bu model, yönetime katılım ilkesini de aşarak, ‘birlikte yönetme’ iddiasını taşıyordu.

‘Yönetişim’ kavramı, kamu yönetimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanlarda hızla kabul görmüş ve özellikle 1990’ların başından itibaren, Dünya Bankası (DB),
Birleşmiş Milletler (BM), Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü (OECD) gibi çeşitli uluslararası örgütlerin çalışmalarıyla desteklenerek önemli bir güce sahip olmaya başlamıştır.

Dünya Bankası’nın kullanmış olduğu bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu ve neoliberal politikalar aracılığıyla Dünya Bankası’ndan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kredi kullanan ülkelerin nasıl değişmeye zorlandığını anlamak, kuşkusuz Dünya Bankası’nın tarihsel gelişimiyle ve rolü ile ilgilidir. Dünya Bankası, günümüzde hem ulusal hem de uluslararası siyasal düzeyi etkileyen en önemli uluslararası kurumlardandır. Ayrıca hem ‘eski’ düzenin hem de ‘yeni’ düzenin en önemli ortak örgütlerinden biridir ve ulusların etkisinin dışında oluşturulmaya çalışılan ulus-ötesi yapılanmanın da en önemli belirleyici ve taşıyıcılarındadır.

‘Yönetişim’ kavramı ve modeli 1990’lar boyunca bizzat Dünya Bankası tarafından değiştirilerek geliştirilmiştir. Aslında kavramın başlangıçta sahip olduğu naif söylem ideolojik içeriğini gizlemekte başarılı olmuşsa da daha sonraki gelişmeler, kavramın aslında siyasal olarak hangi anlamlara sahip olduğunu belirgin hale getirmiştir. Bu gelişmeler ışığında ‘yönetişim’ kavramının, ‘yönetim’ sözcüğü ile ‘satışı’ yapılamayacak kimi düşüncelere meşruiyet kazandırmakta olduğu yaygın bir şekilde dile getirilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında kavram oldukça ilginç bir noktaya doğru evrilmiştir. Çünkü başlangıçta sözcük ‘daha az yönetim’i ya da ‘minimal devlet’i anlatan bir kod olarak kullanılmakta iken Dünya Bankası’nın 1993 ve 1997 tarihli yeni raporlarıyla gelinen noktada, ‘yönetişim’ modelinde egemen olan görüş, ‘minimal devlet’ söyleminden kurtulmuş, bunun yerine devletin yetersiz olduğu alanlarda ‘yönlendirici’ rolü daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır.

Ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalede bulunmayan devlet, ‘yönetişim’ taraftarlarına göre, gerektiğinde piyasa yararına yasaları yenileme, kural ve düzenlemeleri değiştirebilme kapasitesine sahip olmalıdır. Sermaye adına yeterli ve uygun koşulları sağlaması bakımından kendisine ‘katalizör’ rolü yüklenen devlet bu işlevi ile vazgeçilmez görülmektedir. Bu anlamda 1990’ların sonunda, ‘devlet’ idaresinin yeniden telaffuz edilmeye başlanarak devletin yeni rollerine vurgu yapılması, sözcüğün yeni ideolojik kılıfını oluşturmaktadır.

Sözcüğün kamu yönetimi ve devletin yetki alanı bakımından içeriğini oluşturan temel özellikler ise, genel olarak kamu yönetiminin alanını daraltma, harcamalarını kısıtlama, personelini azaltma, hizmetlerini özelleştirme ya da piyasa mantığına tabi kılma uygulamaları olarak sıralanabilir. Devlet dışındaki aktörlerle birlikte devleti ‘yönetme’, yani ‘yönetişim’, temel olarak devletin piyasalaştırılmasıdır; yani devletin toplumla ya da ‘aktörlerle’ piyasa mantığı ile ilişkilenmesidir. Kamu hizmetleri alanında, örneğin ‘vatandaş’ın yerini ‘tüketici’ kelimesinin almasıyla da bu durum açıkça görülebilir. Devletin ‘yönetişim’ modelindeki kritik önemi, ‘yönetişim’ esasına dayalı bir toplumsal yapılanmaya geçilebilmesi için, ‘eski’nin en geniş ve örgütlü gücü olarak dönüşümü gerçekleştirecek bir aygıt olmasından kaynaklanır.

Devlet, yeni tanımları içerisinde önemli oranda tek bir sınıfın doğrudan müdahalelerini yaptığı bir alan haline gelmiştir.

Bu bağlamda neo-liberalizmin ekonomik verimsizlik sorununa ve sarsılan toplumsal meşruiyetinin yeniden kurulmasına yönelik olarak ‘devlet-piyasa-sivil toplum’ ortaklığı temelinde inşa edilen ‘yönetişim’, uygulamada piyasanın belirleyiciliğine olanak tanımaktadır.

Bu belirleyiciliğe olanak sağlayan en önemli yapılar, son dönemde Türkiye’de de ortaya çıkan ulusal hükümetlerden bağımsız kurul tipi örgütlenmelerdir. ‘Yönetişim’ adı verilen bu yeni oyunun kurucusu olan Dünya Bankası ve bağlaşığı diğer uluslararası örgütler, ‘iyi yönetişim’ söylemi altında yeni bir düzenleme projesinin geliştirilmesi ve uygulanmasına katkı koyarak ulusal hükümetlerden bağımsız olma koşulu ile merkezi ve yerel düzeyde oluşturulan ve çoğu kez kendi etkisi altındaki bu bağımsız kurullar eliyle uluslararası sermayenin ulusal düzeydeki hareketlerini kolaylaştırmakta, devlete ve yerel yönetimlere ise piyasanın ve uluslararası sermayenin hareketlerini kolaylaştıran yasa ve kuralları koyan, yönlendirici düzenlemeler yapan katalizör bir rol vermektedir. Bu düzenlemeler çerçevesinde ‘yönetişim’ modeli, siyasal-yönetsel iktidarın, bürokrasi, şirketler ve STK’lardan oluşan ortaklara devrinin yolunu açmaktadır.

1992 yılında Dünya Bankası tarafından ‘sağlıklı kalkınma yönetimi ile eş anlamlı’ olarak tanımlanan ‘yönetişim’ kavramının dört temel ilkesi; ‘hesap verebilirlik’, ‘kalkınmanın yasal çerçevesi’, ‘bilgilendirme’ ve ‘saydamlık’ olarak belirlenmiş; bu ilkelerin sayısı, OECD tarafından tanımlanan ‘iyi yönetişim’ kavramı çerçevesinde ‘hesap verebilirlik’, ‘saydamlık’, ‘etkililik ve verimlilik’, ‘duyarlılık’, ‘uzak görüşlülük’ ve ‘hukuksallık’ olarak altıya çıkarılmıştır.

1995 yılında OECD Global Governance Komisyonu ise, ‘yönetişim’i şu şekilde tanımlamıştır:

“Yönetişim bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçiminin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formal kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına ikna olmaları üzerine doğmuş informal düzenlemeleri kapsar.” (The Comission on Global Governance, 1995)

Bu tanıma göre ‘yönetişim’,
1) Bir kurallar sistemi ya da eylem biçimi olmayıp bir ‘süreç’tir,
2) Bu süreç egemenlik ilişkisi üzerine değil, uzlaşma-uyum üzerine kuruludur,
3) Kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda kapsar ve
4) Biçimsel bir kuruluş olmayıp sürekli etkileşim ve güven ilkesi üzerine yükselir.

Bütün bu anlatımlara göre iyi bir ‘yönetişim’ için öngörülen ilkeler ya da özellikler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

iyi-yonetisim

kurumsallasma_danismanligi_clip_image002

Devam edecek…