Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (2)

Ali Rıza Avcan

Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

Bir ülkenin, bir bütün olarak dengeli, sağlıklı ve etkin bir şekilde kalkınıp gelişmesini sağlamak amacıyla temel politika, strateji, hedef ve projeler belirleyerek kalkınmayla ilgili plan ve programların hazırlanması hepimizin bildiği klasik bir yöntemdir. O nedenle biz bu yöntemi, 1930’lu ve 1960’lı yıllardan bu yana hep tüm ülkenin kalkınmasını sağlayacak bir yönetim işlevi olarak bildik ve uyguladık. Savunduğumuz bu ulusal kalkınma modeline göre ülkemizin gelişmiş ve gelişmemiş bölgeleri arasında adil bir denge oluşturarak ve gelişmemiş/az gelişmiş bölgelerin kalkınmasına önem ve öncelik vererek tüm bir ülkenin kalkınmasını arzuladık ve bunu sağlamak amacıyla birbirini izleyen birçok kalkınma planını hazırladık. Hazırladığımız bu planların başarısı tartışmalı bile olsa, en azından klasik ulusal kalkınma planlamasından vazgeçilen son yıllarda bir türlü gerçekleşmeyen % 6-8 aralığındaki kalkınma oranlarının hep o yıllarda gerçekleştiğini gördük ve yaşadık

Ancak çağdaş kapitalizm, bir süre sonra elindeki bu klasik planlama yöntemiyle değişik ülke ve ulusları tek bir pazar haline getiremediği, hepsine birden aynı anda hükmedemediği için bu klasik yöntemin ömrünü doldurduğunu iddia ederek sözünü geçirebildiği ulus devletleri küçültüp tüm ülkeleri tek bir pazar haline getirebileceği yeni yöntemlerin arayışına girmişti. Çünkü her ülkenin ulusal sınırları ve bu ulusal sınırlar içinde uygulanan korumacı ulusal kalkınma planları uluslararası sermayenin her zaman işine yaramıyor; hatta zaman zaman ya da yer yer kendisine yeni engeller çıkarıyordu.

Bu arayışın sonucuna, 1989 yılında Dünya Bankası’nın Afrika’daki durumu bir “yönetişim krizi” olarak niteleyen bir raporla ulaşıldı ve bundan böyle gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerde klasik “yönetim” anlayışından vazgeçilerek onun yerine “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının kullanılacağı ilan edildi. 

Ardından Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Avrupa Birliği (EU), Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi uluslararası sermayenin egemenliğindeki kuruluşların destek ve katkılarıyla bu kavramın içi doldurulmaya, daha kullanışlı hale getirilmeye çalışıldı. 

Yönetişim 003

Kalkınmakta olan tüm gelişmemiş ülkelere hararetle önerilen; hatta siyasi bir baskı aracı olarak dayatılan “yönetişim” denilen bu siyasi iktidar aracı, ‘hesap verme‘, ‘hukuk devleti‘, ‘demokratikleşme‘, ‘katılım‘, ‘şeffaflık‘, ‘diyalog‘, ‘uzlaşma‘ gibi kimsenin reddedemeyeceği, o nedenle genel anlamda kabul gören; ancak içi boş ve parlak bu sözcüklerin eşliğinde merkezdeki ya da yereldeki iktidarların “özel sektör” ve “sivil toplum” adı verilen gruplarla  çalışmasını, devletin ya da yerel yönetimlerin onlara rehber olmasını öneriyor, bu arada bütüncül ülke kalkınması anlayışından vazgeçilerek onun yerine bölgesel ya da yerel kalkınma anlayışının kabul edilmesini istiyor; bunun eskiden olduğu gibi merkezdeki bir kalkınma örgütü (DPT) yerine bölgesel kalkınmadan sorumlu gördüğü bölge kalkınma ajansları ve yerel yönetimler eliyle yapılmasını dayatıyordu.

Bundan böyle ülke kalkınması merkezi ulus devlete bağlı olmaksızın; ancak onların desteği ya da rehberliğini alarak yereldeki bölge kalkınma ajansları tarafından planlanıp sağlanacak ve bu kalkınmada merkezi yönetimden çok yerel yönetimler belirleyici olacaktır.

Merkez karşısında yereli güçlendirirerek ve yerelin bölge kalkınma ajansları eliyle uluslararası sermayeyle ilişkiler kurmasını sağlayarak geliştirilen bu model önerisi, ne yazık ki hem dış zorlamaların hem de gönüllü işbirliklerinin sonucu olarak birçok ülkenin anayasasına ve yasalarına girmiş, fiili olarak da uygulama olanaklarına kavuşmuştur.

İşte bu anlamda, merkezi yönetime ait birçok görev merkezdeki bakanlıkların, genel müdürlüklerin ve il özel idarelerinin elinden alınarak; hatta il özel idareleriyle Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün merkezdeki ve taşradaki birimlerinin dağıtılması , Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın merkez ve taşra kuruluşları yetkileri nin azaltılması sağlanarak; ayrıca belediye ve büyükşehir belediyesi yasalarında buna ilişkin değişiklikler yapılarak, kırsaldaki birçok köyün bir mahalle olarak büyükşehir belediyelerine bağlanması sağlanarak bu modelin uygulanabileceği bir ortamın yaratılmasına çalışılmıştır.

Ama neyse ki, Türkiye’nin 2005-2006’lı yıllarda Avrupa Birliği ile yaşadığı balayının beklenenden erken bitmesi ve Avrupa Birliği’nin önerdiği politika ve modeller yerine daha milliyetçi ve güvenlik odaklı politikalara önem verilmesi nedeniyle çoğu “yönetişim” kurumunun ulusal iktidardan bağımsız olması sağlanamamış, bağımsızlığı uluslararası sermaye açısından çok önemli olan Merkez Bankası ya da Sermaye Piyasası Kurulu bile hükümetlerin denetim ve yönlendirmesinden çıkarılamamıştır.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle uygulamakta olduğu yerelde kalkınmayı hedefleyen tarım hizmetleri, Dünya Bankası (WB) kaynaklı “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak mevzuatta yapılan değişikliklerle oluşturulan uygun ortamda, aynen okullara ya da sağlık tesislerine belediyelerin yardımcı olmasını sağlayan düzenlemeler gibi büyükşehir belediyelerine yüklenen yeni hizmetlerden sadece biridir. İşte o nedenle yapılan hizmetler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin doğrudan kendisinin yarattığı bir hizmet değil; ona bu hizmetleri bir görev olarak yükleyen “yönetişim” zihniyetinin doğal bir sonucudur. 

Resim1

Bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bu işleri yapmak amacıyla kurulmuş olan Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nda çalışanlardan çoğunun eskiden İzmir İl Özel İdaresi’nde, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü’nde ya da İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde çalışmış olması veya oradan devren atanmış olmaları bile merkezi yönetime ait eski görevlerin nasıl belediyelerin yeni görevi olarak örgütlendiğinin de en somut örnekleri olarak kabul edilebilir.

Devam Edecek…

Bir dergi üzerinden bir kentin yakın geçmişine bakmak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta, 2000 yılından bu yana yayınlanmakta olan İzmir Life Dergisinin sayı ve sayfaları arasında bir yolculuk yaparak kendimce bir konu fihristi çıkarmaya çalıştım.

Amacım, dergi yöneticilerine daha önce birçok kez hatırlattığım gibi derginin geçmiş sayılarında yayınlanmış birçok değerli, yararlı yazıya kolaylıkla ulaşmamızı sağlayacak bir liste ya da fihristi hazırlamaktı. Kendilerinden her yılın sonunda ya da 50, 100 veya 150. sayı gibi önemli dönüm noktalarında o zamana kadarki sayılarda nelerin yayınlandığını gösteren fihristlerin yayınlanmasını talep etmeme karşın bunu -ne yazık ki- bugüne kadar yapmadılar.

Onun üzerine ben de oturup bu işi kendim için yapmak zorunda kaldım. Ama iyi ki de yapmışım…

Böylelikle 2000’den 2017 yılına kadarki 17 yıllık uzun bir süreçte İzmir’de neler olduğunu, nelerin vaat edildiğini, nelerin yapılamadığını, bir dergi eliyle kamuoyunun nasıl yönlendirilip şekillendirildiğini görmek fırsatını da bulmuş oldum.

Tanıyıp bildiğim bir kadro ile yayın hayatına başlayan ancak zamanla yabancılaştığım yayın süresince başyazıları sırasıyla kimlerin yazdığını, kimlerin işten ayrılıp işe başladığını, her bir editör zamanında değişen yayın politikasını ve alınan reklamları, kentteki hangi sermaye gruplarının hangi dönemlerde nasıl reklamlar verdiğini, köşe yazılarında kimlerin devamlı, kimlerin de dönem dönem yazdığını, zaman zaman değişen yayın politikası nedeniyle derginin nasıl bir değişim geçirdiğini, ekonomik sıkıntılar nedeniyle derginin nasıl inceldiğini, içeriğinin nasıl değişip kendini tekrar eder hale geldiğini ve daha bir çok şeyi yakalama, hatırlama ve yeniden anlama fırsatım oldu.

Vefat eden Ahmet Piriştina ile ya da bugün adını dahi hatırlamadığımız belediye başkanlarıyla, vali ve kaymakamlarla yapılan söyleşileri, EXPO için vaat edilenleri, yeni okuyucu kitleleri kazanmak amacıyla yapılan hamleleri, sonu “cek” ve “cak”la biten birçok iddialı projenin bugün itibariyle hazin denilebilecek sonuçlarını görmek imkanım oldu.

İzmir Life Dergisi’nin aradan geçen 17 yıllık oldukça uzun bir dönemin sonunda, bir kent dergisi olarak İzmir’deki bir boşluğu doldurduğu bilinciyle takdir edip, bugüne kadar yaptıkları için teşekkür etmek istiyorum.

Ancak bir yandan da gerek izlediği yayın politikası gerekse buradan aldığı güçle kentteki Folkart gibi başka kurumsal yayınları yönlendirmesi nedeniyle birçok yönden eleştiriyi hak ettiğini düşünüyorum.

Resim1

Kentin yönetici ve elitlerinin kente yönelik geleneksel tutumlarını değiştirmedikleri sürece bir dergi eliyle bunu değiştirmenin mümkün olmayacağını, böylesi bir derginin sadece kentte mevcut olanı yansıttığını bilmekle birlikte; çoğu haber ve yorumunda kentteki birçok yanlış ve sonuç alınamayacak işi destekleyip teşvik ettiğini gördükçe ya da hatırladıkça bu eleştirileri öncelikle kendilerine bir dönüp bakarak yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

Aksi takdirde, en yakın zamanda benzerlerinin başına geldiği gibi tekrarları oynayacaklarına ve giderek güç kaybedeceklerine inanıyorum.

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi uzunca bir süredir kendine özgü bir yerel kalkınma modeli geliştirdiğini ve bu modelin başlangıçta Ege olmak üzere tüm ülkeye örnek olduğunu, bu modelin Birleşmiş Milletler (BM) çalışmalarına bile ışık tutacağını iddia etmekte…

Bu konuda Cem Seymen, Gila Benmayor, Deniz Sipahi gibi Doğan Medya kalemlerinin övgü dolu methiyeleriyle reklam kokan bir kampanya yürütülmekte. Böylelikle Seferihisar merkezli alternatif bir kalkınma modeli olarak ortaya konulan ve ülkemizdeki birçok yerleşimde uygulanmaya başlayan Yavaş Şehir Modelinin karşısına, adeta onu gölgelemek istercesine Dünya Bankası tarafından önerilen neoliberal özelliklerdeki Sürdürülebilir Yerel Kalkınma Modeli ile çıkılmaya çalışılmaktadır. 

Ayrıca 30 Mayıs 2014 tarihli bir belediye haber bülteninden öğrendiğimize göre, bununla yetinilmeyerek 2014 yılında akademisyenlerden oluşan bir heyetle Rusya’ya çıkartma yapılarak İzmir’de yapılanların bir model olarak ihracına bile cesaret edilmiştir. Tabii ki Rusya’daki yerel yönetimlerin bu modelden feyz alıp uygulayacağı umuduyla…

Akademisyenlerin Rusya seferinden söz eden habere göre, heyetin başında olan Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Gazetecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun, kendi uzmanlık alanı dışındaki bu konu ile ilgili olarak aynen şunları söylemiş: 

İzmir’deki yerel kalkınma modeli, kırsal alanlardan kente göçün önlenmesi, gecekondulaşmanın önüne geçilmesi, kırsal yoksulluğun önlenmesi, kentsel yoksulluğun etkilerinin azaltılması, üreticilerin örgütlenmesinin sağlanması ve kentin yerelde kalkınması gibi çalışmalar, yerel dinamikler bir araya getirilerek ortak akıl platformunda geliştiriliyor. Bu da İzmir’in farklılığını ortaya koyuyor.”

p18ihltd7s1ubf164843l1mes1n2i4

Evet, bütün bu söylenen ya da yazılanlar İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan tarımsal hizmetlerin İzmir’in Türkiye’ye ve Dünya’ya örnek olduğunu, böylelikle İzmir’in diğerlerinden farklılığını gösterdiğini iddia ediyorlar.

İnsan bu iddiaları duyup okudukça, bir zamanlar yine İzmir patentiyle ortaya atılan işbirliği ya da güçbirliği modellerini; hatta adına holdingler bile kurulan sonuçsuz girişimleri anımsamadan edemiyor… Hani bir zamanlar İzmir’in diğer kentlerden farklılığı olarak takdim edilip yere göğe konulamayan; ancak geçen zaman içinde hüsrana uğranılan başka bir iş modelini hatırlamadan geçmek de mümkün olmuyor… 

Kentin mazisi, böylesine şeyleri icat edip ortaya atanların bile hatırlamak istemediği başarısız modellerle dolu olduğu için isterseniz şimdi de yeni bir şeymiş gibi ortaya atılan bu yeni iş modelinin, gerçekten bir model olup olmadığını, onu diğerlerinden farklı ve özgün kılan bir özelliğe sahip olup olmadığını gösterecek doğru sorularla test etmeye; böylelikle yeni bir hayal kırıklığı daha yaşamamaya çalışalım.

İlk olarak ortada gerçekten örnek alınacak ya da Birleşmiş Milletler’e ya da Rusya’ya bile ışık tutacak bir yerel kırsal kalkınma modeli var mıdır diye soralım.

Ardından büyükşehir belediyelerinin yerel kırsal kalkınmayı sağlamak amacıyla hizmetler vermesi düşüncesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından gerçekten ilk kez düşünülmüş, bu alanda ortaya atılmış bir fikir ve çaba mıdır diye devam edelim.

Bu soruların devamında, model olarak tanımlanan bu çalışmaların benzerlerinden farkı, model olmasını sağlayan üstünlükleri, kendisini örnek alacak girişimler üzerindeki etki gücü, özellikleri, boyutu ve sürdürülebilirliğini mümkün kılan kurumsal yapılanması nedir diye devam edelim.

Ayrıca model olduğu iddia edilen bu hizmetler başka yerlerde de uygulanabilecek özelliklere sahip midir ve bu topraklara; yani İzmir’e özgü, patenti bize ait bir çalışma mıdır diye soralım.

Şayet bütün bu sorulara tatmin edici yanıtlar verildiği takdirde yapılan hizmetlerin benzerlerinden farklı bir şekilde biricik olma ve başka yerlerde uygulanma özelliğine sahip bir model olduğunu kabul etmemiz gerekecek. Aksi takdirde yazılıp çizilenlerin tümüyle bir yakıştırma ya da reklam kokan bir abartı olduğunu kabul etmemiz kolaylaşacak.

izmir-buyuksehir-belediyesi-yerelde-kalkinma-calismalarina-devam-ediyor6965ea46c04b704cf85b

O nedenle, bundan sonraki yazılarımızda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce model olarak tanımlanan tarımsal hizmetlerle ilgili aşağıdaki sorularımıza yanıtlar arayarak işe başlayalım derim:

1. Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

2. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2014 yılından bu yana yürütülmekte olan yerel tarımsal hizmetlerin temel vizyon ve misyonuyla stratejik ve politik öncelikleri, amaç, hedef, faaliyet ve projeleri belli midir? Bu konularda önceden belirlenmiş bir eylem planı var mıdır?

3. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin boyutu ve içeriği yıllar itibariyle nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014-2017 döneminde bu konularda neler yapmıştır?

4. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetlerin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

5. İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014 yılından bu yana sürdürdüğü tarımsal hizmetlerin sonucunu izleyip değerlendirmekte ve başarısını ölçmekte midir?

Yazı dizimizin izleyen bölümlerinde bu sorulara yanıtlar arayarak bizlere bir yerel kalkınma modeli olarak takdim edilen hizmetlerin gerçekten bir yerel kalkınma modeli olup olmadığını; ayrıca başka yerel yönetimlere, ülkelere hatta Birleşmiş Milletler’e önerilebilecek bir model mi olduğunu sorgulamaya çalışacağız. Tabii ki sizlerden gelecek yeni soru ve katkılarla birlikte…

Devam Edecek…

Urla’nın enginar aşkı… (2)

Ali Rıza Avcan

Geçen yazımızda Urla Belediyesi’nin son üç yıldır düzenlediği Urla Uluslararası Enginar Festivali’ni ele alarak enginar bitkisiyle Urla arasındaki ilişkiyi, başka bir deyişle aşkı anlamaya çalışmış ve yapılan festivalin sürdürülebilir hale gelmesi için gerekli koşulların oluşturulması konusunda uyarılarda bulunmuştuk.

Bugünkü yazımızda ise Urla’nın enginar yetiştiriciliği konusundaki yerini Dünya, Türkiye ve İzmir ölçeğinde inceleyerek kaliteli ve verimli üretimin nasıl sürdürülebileceğini; ayrıca üretilen enginarın nasıl daha fazla katma değer yaratan bir hale gelebileceğini tartışmaya çalışacağız.

enginar-3

Bilindiği gibi enginar (Cynara scolymus L.) Akdeniz kaynaklı ve besin değeri yüksek bir bitki türü olup, M.Ö. 300 yıllarından bu yana insan beslenmesiyle ilaç sanayiinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Aristoteles’in halefi olarak tanınan ve daha çok botanik dalında önemli saptamalar yapan Theophratus, M.Ö. 371-287 yılları arasında çiğ veya haşlanmış olarak tüketilen enginar çiçek tablalarından bahsetmiştir. Ortaçağ’da enginar kullanımı ile ilgili pek bilgi olmamasına karşın, 15. yüzyılda enginarın Sicilya ve Nepal’e getirildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. 16. yüzyılda Fransa’ya giren enginar, buradan Almanya ve İngiltere’ye yayılmış ve 17. yüzyılda ise Amerika kıtasına götürülmüştür.

Enginar, genellikle taze ve pişirilerek tüketilen ve insan sağlığı ve beslenmesi açısından son derece önemli olan bir sebzedir. Kendine özgü lezzeti ile birçok sebze ile birlikte pişirilerek yemek, salata, çorba şeklinde özellikle Akdeniz mutfaklarında kullanılmaktadır. Sirkeli ya da közlenmiş konserveleri ile enginarın yıl boyunca kullanımı da mümkündür. Besin değeri oldukça yüksek olan enginarın, 100 gramı yaklaşık 7.8 g karbonhidrat, 2.3-3 g protein, 0.5-2 g şeker ve 0.2-0.3 g yağ içermektedir. 100 g taze enginarın, bitki ve kültür koşullarına göre değişebilmekle birlikte, % 10-12’si kuru madde ve % 88-90’ı ise sudur. Ayrıca, 2.4 g lif, 0.8 g kül, 310 mg potasyum (K), 69 mg fosfor (P), 51 mg kalsiyum (Ca), 30 mg sodyum (Na), 11 mg demir (Fe), 1.0 mg niasin (Vitamin B3), 150 mg Vitamin A, 8 mg Vitamin C, 0.7 mg Vitamin B6, 0.08 mg tiamin (Vitamin B1) ve 0.05 mg riboflavin (vitamin B2) içerdiği belirtilmektedir. Bu besleyici özelliklerinin yanında, enginarın sağlık açısından safra sıvısı oluşumunu teşvik etmesi, kolesterol ve trigliserit seviyelerini düşürmesi, koruyucu kolesterol (HDL) seviyesini arttırması, sindirimi kolaylaştırması ve antioksidan özelliğinin olması gibi yararlı yönleri bulunmaktadır.

M.Ö 4. yüzyılda Aristoteles tarafından şifa verici olduğu öne sürülen enginarın, 1988 yılında Federal Almanya’da kurul kararıyla ve Fransız Kodeksinin 10. basımında ise tıp alanında kullanılan bitkiler arasında yer aldığı görülmektedir. Enginarın tıbbi özellikleri arasında idrar söktürücülüğü, böbrek taşı düşürücü etkisi, üre ve kolestrol içeriği ile şeker hastalarına iyi gelmesi, sarılık tedavisinde ve vücuttaki ödemin giderilmesindeki etkileri sayılabilir. 2003 yılında yayınlanan Wohlmuth adlı araştırıcının makalesinde enginar içeriğinde bulunan kafeik asit, bunun türevleri olan klorejenik asit ve cynarinin yanı sıra, glikozid türevi olan cynaropicrin ile önemli bir tıbbi bitki olduğu ve luteolin içeriği ile antioksidan özelliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

Ağırlıklı olarak gıda amaçlı kullanılmasına rağmen enginar kozmetik, içki, yem ve boya sanayinde de kullanılmaktadır. Enginar bitkisinin diğer alanlardaki kullanımı aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1- Tarla atığı olarak kalan gövdenin büyükbaş hayvanların besini olarak ve kağıt yapımında selülozik madde olarak kullanımı,

2- Tohum ve yapraklarından elde edilen fenolik bileşiklerin antipotoksik, klerifilik, diüretik, hipokolostrometik ve antilipidemik olarak tıbbi alanlarda kullanımı,

3- Enerji üretiminde biyokütle olarak kullanımı.

Enginarın Dünya Macerası…

Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) yayınlanan en son verilerine göre 2014 yılında dünyada 129.308 hektar alanda toplam 1.573.363 ton enginar üretimi gerçekleştirilmiştir. Aşağıdaki Tablo I verilerine göre dünya enginar üretimi 2000 yılı verileri 100 kabul edilirse, 2014 yılı itibariyle 118,24’e ulaşarak % 18,24 oranında bir artış göstermiştir.

Resim2

Aşağıdaki Tablo II’nin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 2014 yılı itibariyle dünyada enginar yetiştiren toplam 32 ülke bulunmakta ve bunların içinde 100.000 tonun üzerinde üretim yapan 5 ülke toplam enginar üretiminin % 73,71’ini karşılamakta. 

Resim3

Enginar üretiminde önde gelen ilk beş ülke, 451.461 ton üretim ve % 28,69 üretim payı ile İtalya, 266.196 ton üretim ve % 16,91 üretim payı ile Mısır, 234.091 ton üretim ve % 14,87 üretim payı ile İspanya, 105.236 ton üretim ve % 6,68 üretim payı ile Arjantin ve 103.348 ton üretim ve % 6,56 üretim payı ile Peru’dur.

Türkiye ise 2014 yılı verilerine göre 34.576 ton üretim ve % 2,19 üretim payı ile 32 ülke arasında 11. sıradadır.

Enginarın Türkiye Macerası…

Ülkemizdeki enginar üretimi, Tablo I’in Türkiye ile ilgili sütunlarındaki verilerin de ortaya koyduğu gibi, 2016 yılı itibariyle 28.354 dekar alanda yetiştirilen 36.368 ton enginar üretimiyle sınırlıdır.

Türkiye’nin 2000-2016 dönemindeki verilerine bakıldığında ise ekim yapılan arazi miktarı 2016 yılı itibariyle % 52,60 oranında artmışken üretimdeki artışın % 45,44 düzeyinde kaldığı, ortalama verimin 1.280 kg/dekar düzeyinde gerçekleştiği, 2000-2016 döneminde üretilen enginar miktarının dünya enginar üretimi içindeki payının % 1,84-2.80’i aralığında olduğu görülecektir.

Türkiye açısından en ilginç noktalardan biri, Tablo III verilerinden de anlaşılacağı üzere ülkemizin ürettiği enginardan çok daha fazlasını ithal ederek tüketen bir ülke oluşudur:

Tablo III

Türkiye’nin 2007-2016 dönemindeki enginar ithalat ve ihracat rakamlarına baktığımızda bu dönem içinde taze/soğutulmuş, dondurulmuş ve dondurulmadan sirkesiz konserve edilmiş halde ihraç ettiğimiz enginar miktarından çok daha fazla enginarı ithal ettiğimiz ortaya çıkmaktadır.

Tablo III’de net bir şekilde gösterilen bu durum, son yıl olan 2016’da ihraç edilen toplam 71,538 ton enginar için tahsil edilen 269.477 Amerikan Doları karşılığında ithal edilen toplam 6.831,989 ton enginar için ödenen 3.316.793 Amerikan Doları şeklinde özetlenebilir.

Son üç yıla (2014-2016) ait enginar ithalat ve ihracatının hangi ülkelere yapıldığına baktığımızda ise; Türkiye’nin genellikle Mısır, Peru ve İtalya gibi ülkelerden enginar aldığı, ihraç ettiği az miktardaki enginarı ise çoğunlukla Avrupa Birliği ülkelerine gönderdiği görülmektedir.

Enginarın İzmir ve Urla Maceraları…

İzmir ili ülkemizin önemli bir enginar üreticisidir. Tablo I’in İzmir’le ilgili sütunlarındaki verilerden de anlaşılacağı üzere İzmir’in ülke enginar üretimindeki payı 2000 yılındaki % 48 düzeyinden son beş yıl itibariyle % 33 düzeyine inmiş olmakla birlikte İzmir bugünkü durumuyla ülke enginar üretiminin 3’de 1’ini karşılamaktadır.

İzmir’de enginar üretimi yapılan tarım arazilerinin miktarı 2000 yılına göre % 2,77 oranında, üretilen enginar miktarı da % 11,77 oranında azalmıştır. Verim ise 1,278 Kg/Dekarlık ortalama değer ile Türkiye düzeyindedir.

Urla ise, -aynen İzmir’in ülke üretimindeki yeri gibi- İzmir enginar üretiminin 3’de 1’ini karşılamaktadır. Bu duruma son dört yılda gelen Urla bu nedenle enginar üretimi yaptığı arazilerin miktarını 2000 yılına göre %215,83 oranında, üretim miktarını ise % 233,81 oranında arttırmıştır. Verim ise 2000 yılındaki 1,200 kg/dekar düzeyinden 1,300 kg/dekar düzeyine yükselmiştir.

Bu iyileşme eğilimi 2013 yılı ile başlamış; bu yılda üretim yapılan alan geleneksel büyüklük olan 1.300 dekardan önce 1.800’e, 2014’de 2.280’e, 2015’de 2.300’e ve 2016 yılında da 2.590 dekara çıkarılmıştır. Elde edilen üretim ise buna paralel olarak 1.625’den 2.250 tona, 2014 yılında 2.964 tona, 2015 yılında 2.990 tona, en sonda da 2016 yılında 3.367 tona çıkmıştır. Verimlilik ise 2014 yılı ile birlikte her zamanki 1.250 kg/dekar olan düzeyinden 1.300 kg/dekar düzeyine çıkmış ve bu düzeyi 2015 ve 2016 yıllarında da sürdürmüştür.

Enginar-Silajı-1

Görüldüğü gibi Urla’da ekim alanlarının 2013 yılında birden artması ile birlikte hem üretimde hem de verimlilikte ciddi bir artış sağlanmıştır. Bu nedenle de bu 3, 4 yıllık gelişme bir başarıdır ve yapılması gereken şey bu başarıyı sürdürülebilir bir başarıya dönüştürmektir.

Bu başarıyı sürdürmek için yeni yeni tarım alanlarını enginar yetiştiriciliğine ayırmak mümkün olmakla birlikte bunun da bir sınırının olduğu bilindiği için üretimi ve verimi arttırmak için akla gelebilecek diğer yöntemlere de başvurulabilir.

Örneğin işlerin hiç de iyi gitmediği maliyetler, üretim değerleri ve ortalama satış fiyatları üzerinde araştırma ve çalışmalar yapılabilir.

Çünkü İzmir İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün verdiği istatistiklere göre enginar üretimi nedeniyle Urla’da yaratılan üretimin değeri, üretim alanları ve miktarı artmış olmasına karşın son beş yıl içinde artmamıştır. 2011 yılında 21.474.000.-TL. olan üretim değeri 2012 yılında 21.193.000.-TL, 2013 yılında 16.706.100.-TL, 2014 yılında 19.828.000.-TL, 2015 yılında 19.955.250.-TL ve son olarak 2016 yılında 22.155.800.-TL düzeyinde kalmıştır. Artan üretimi dikkate aldığımızda kilo başına düşen üretim değerinin aynı kalmak değil; aksine azaldığı bile söylenebilir.

Nitekim 2011 yılında 64 krş/kg olan birim enginar maliyetinin 2012’de 79 krş/kg, 2013’de 86 krş/kg, 2014’de 87 krş/kg, 2015’de 91,41 krş/kg ve 2016’da da 98,04 krş/kg değerine yükselmiş olması; ayrıca 2011 yılında 200 krş/kg olan ortalama satış fiyatının 2012 yılında aynı düzeyde kaldıktan sonra 2013 yılında 150 krş/kg, 2014 yılında 175 krş/kg, 2015 yılında 180 krş/kg düzeyine indikten sonra 2016 yılında tekrar 2011 yılı düzeyine çıkmış olması; yani tohum, ilaç, mazot, ulaşım gibi girdi maliyetleri devamlı artarken ortalama satış fiyatlarının hep aynı düzeylerde kalması ortada ciddi sorunların bulunduğunu göstermektedir.

Diğer yandan, Avrupa kaynaklı bilimsel yayınlarda İzmir ve Aydın kaynaklı olduğu ifade edilen yaygın viral hastalıkların enginar üretimi yanında ihracının da Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yasaklanması olasılığı dikkate alınarak, Türkiye kökenli enginarlarda ortaya çıkan viral hastalıkların giderilmesi konusu da çalışmalar yapılması gerekmektedir.¹

Bütün bu nedenlerle, hiçbir belediye yöneticisinin sadece ekim alanlarının ve üretim miktarının arttığından söz ederek pembe bir tablo çizmemesi; bu başarının sürdürülebilir hale gelmesi için görünen ya da görünmeyen tüm sorunları ele alarak, bunları ayrıntılı bir şekilde inceleyerek birkaç yıl sonra yaşanacak olası sorunları, daha vakit varken çözmesi gerekmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin önderliği ve İzmir Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ege ve Dokuz Eylül üniversiteleri işbirliğinde “varlık odaklı yerel kalkınma” fikriyle 2014 yılında hazırlanan ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023′ belgesinin ‘Yerel Üretim Projeleri‘ başlığı altında Urla’yı da içine alan Yarımada bölgesinde Sakız enginarı gibi yerel ürünlere yönelik tarım üreticiliğinin organize edilerek coğrafi işaretleme ve marka tescillerinin yapılacağı belirtilmekle birlikte; İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yetkililerinden aldığımız bilgilere göre, Urla’da ya da başka bir yerleşimde enginar yetiştiriciliği konusunda bugüne kadar özel bir araştırma ya da uygulama projesinin geliştirilmediğini, herhangi bir coğrafi işaretleme ve markalaşma çalışmasının başlatılmadığını, Yarımada bölgesindeki enginar yetiştiriciliğinin dününü, bugününü ve geleceğini konu alan herhangi bir araştırma, plan ve programın yapılmadığını öğrendiğimiz için böylesi bir çalışmanın bir an önce başlatılması gerektiğini düşünüyoruz.

Ne de olsa, söyleyip yazmakla yapmak birbirinden farklı, apayrı şeyler…

O anlamda düzenlenen festivaller belki de bu konunun ele alınabileceği en uygun platformlar olabilir. Festival programına yerleştirilecek bir sempozyum, bir panel ya da en azından bir uzman çalıştayı ile konunun uzmanlarının çağrılarak ve bu tür sorunların o toplantılarda ele alınarak enginar üretiminin geleceğini planlamak mümkün olabilir.

3f72b0c9-bd7b-4a2b-bb7c-7d6b961fbcfb

Urla şayet iyi bir aşıksa, aşık olduğu enginarı koruyup kollamak, ona sahip çıkmak istiyorsa onu daha iyi tanıyıp sorunlarının farkına varır ve yarın öbür gün çekip gitmemesi için elinden gelen her şeyi yapar… Zaten Urla’dan da beklenen budur…


¹ Ergün, Müge; “Ege Bölgesi Enginar Üretim Alanlarında Görülen Viral Etmenlerin Biyolojik, Serolojik ve Moleküler Yöntemlerle Saptanması Üzerinde Araştırmalar“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bornova-İzmir, 2013, s. 10

Yararlanılan Kaynaklar

Kenanoğlu Bektaş, Z., Saner, G.; “Türkiye’de Enginar Üretimi ve Pazarlaması“, Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 2013, Cilt 27, sayı 1, s. 115-128

Şinik, Aykut, “Enginarda (Cynara scolymus L.) Sulama; Azot Form ve Dozlarının Yaprak Oluşumu ve Aktif İçerik Maddeleri Üzerinde Etkileri“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2008

http://www.fao.org/faostat/en/#data

http://www.tuik.gov.tr

http://izmir.tarim.gov.tr

İzmir bir turizm kenti midir? (2)

Ali Rıza Avcan

Geçen yazımızda duyurusunu yaptığımız İzmir Kent Zirveleri kapsamındaki “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi” geçtiğimiz Cuma günü İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapıldı.

Bu toplantı öncesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde gönderdiğim bir dilekçe ile 2016 yılı içinde İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların konaklama yaptıkları tesisler arasındaki dağılımını ve ortalama geceleme sayılarını sormuştum.

Amacım hem sözünü ettiğim toplantıya giderken güncel turizm istatistiklerini öğrenmek hem de yazımızın birinci bölümünün yayınlanmasından sonra sevgili Başak Yasemin Kumaş’ın sorusuna doğru bir şekilde yanıt verebilmekti.

Çünkü İzmir İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün web sayfasında, 2009 yılı başından 2017 yılı Şubat ayına kadar İzmir’e hava ve deniz yolu ile gelen yerli ve yabancı konukların sayıları, geldikleri ülkelere göre aylık periyotta veriliyor; ancak yerli ve yabancı konukların İzmir’deki konaklama tesisleri arasındaki dağılımı ile ortalama geceleme sayıları hakkında tek bir bilgi verilmiyordu. Ayrıca yazımızın ilk bölümünde İzmir’e hava ve kara yolu ile gelen yabancı konukların sayıları verilip bu konukların İzmir’de konaklama yapıp yapmadıkları, şayet konaklama yapmışlarsa hangi tür tesislerde ortalama kaç geceleme yaptıkları bilgisiyle ilişkilendirilmemiş; böylelikle hava ya da deniz yoluyla gelip başka turizm merkezlerine geçen konuklar hakkında bilgi sahibi olamamıştık.

alsancak-limani-2
Alsancak Limanı

BİMER aracılığıyla sorduğum soruya önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan telefonla arayan bir bayan görevli yanıt vererek, 2016 yılına ait istatistiklerin henüz hazırlanmadığını, bu konu ile ilgili istatistik bülteninin ancak 31 Temmuz 2017 tarihinden sonra yayınlanacağını bildirerek özür diledi. Ardından da verdiğim e-posta adresine gönderilen ve altında Kültür ve Turizm Uzmanı Serpil Güney Akkoyun ile Daire Başkanı Nilgün Akşit’in elektronik imzasının bulunduğu yazılı bir cevapla telefonla iletilen bilgiler doğrulandı.

Şimdi bu durumda, konuyla ilgisi olan ya da olmayan herkese şu soruyu sormak istiyorum: Turizmin krizde olduğu bir yılda önünüzü görmenize yararlı olacak 2016 ve 2017 yılıyla ilgili istatistikler niye 2016 yılının bitiminden 7 ay sonra; daha doğrusu 2017-2018 turizm sezonunun tam ortasında yayınlanır?

Bu anlamda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, büyük bir kriz yaşamakta olan turizm sektörü adına yapabileceği tek şey elini bu kadar ağırdan almak, birçok turizmci ve turizm araştırmacısı için çok önemli olan bu bilgileri kamuoyundan ve ilgililerinden saklamak mıdır?

Bu konuyu ve itirazımı katıldığım “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi“nde söz alarak anlatmaya çalıştım ve bu konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı görevini zamanında yapmaya, kriz dönemlerinde bu konuda daha hassas davranmaya davet ettim.

O nedenle, aşağıda aktarıp değerlendirmeye çalışacağım istatistikleri -ne yazık ki- 2016 ve 2017 yılı verileriyle ilişkilendirme şansına sahip değilim.

Resim2

Sizlerle paylaştığım ilk tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; ülkemize gelen konukların 2003-2016 dönemindeki geceleme ve ortalama geceleme sayılarını dikkate alıp değerlendirirken daha çok otel, motel ve pansiyon gibi geleneksel konaklama tesislerinde kalanları öncelikle, bunun dışında kalanları ise ikinci elden dikkate almamız  gerekmektedir.

Çünkü kendi evinde ya da kiraladığı veya arkadaşına ait evlerde kalanları, her ne kadar genel anlamda “turist” kategorisinde kabul edilseler bile; otel, motel, pansiyon gibi yerlerde kalanlara göre Türkiye’ye gelmekte daha kararlı olduklarını düşünmemiz, turizmi etkileyen olumsuz koşullar karşısında daha kararsız, endişeli ve başka yere gitmeye hazır olan kategorinin ise otel, motel ve pansiyonlarda kalanlar olduğunu kabul etmemiz daha uygun olacaktır.

Nitekim bu ayrım kendini hemen 2015 ve 2016 yıllarında otel, motel ve pansiyon gibi konaklama tesislerinde kalanlar açısından göstermiş; 2015 yılında yapılan 158 milyon geceleme sayısı 2016 yılının olumsuz koşullarında % 63 oranındaki azalışla birden 99 milyona inivermiştir.

Bu durum, Türkiye ölçeğindeki 2016 yılı istatistiklerinin bilinip gerekli önlemlerin alınması açısından olumlu olmakla birlikte; ülke ölçeğindeki turizmin geldiği nokta açısından son derece olumsuz bir gelişmedir.

Resim3

İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerine geliş sayılarıyla geceleme ve ortalama kalış sürelerini; ayrıca tesislerin doluluk oranlarını gösteren ikinci tablo, ne yazık ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2016 yılı turizm istatistiklerini hazırlamamış olması nedeniyle değerlendirme yapmayı sağlayamayacak ölçüde eksiktir. O nedenle bir felaket yılı olan 2016’ya ait veriler ortaya çıkmadıkça 2013-2015 döneminde büyüyen rakamların nasıl bir allak bullak olma halini yaşadığını ortaya koymak şimdilik mümkün olmayacaktır.

Ancak ortalama kalış sürelerinde hem ülke hem de İzmir ölçeğinde bir azalış yaşandığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Ayrıca, “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi“nde de ifade ettiğimiz gibi, bu kriz günlerinde sanki bir çözümmüş gibi ortaya konulmaya çalışılan Kültürpark’a bir kültür-sanat merkezi yapma ya da iktidarca yapılacak ‘İzmir Körfez Geçiş Projesi’ni alkışlama gibi girişimlerin de aslında kentin turizm açısından önemli olan değerlerini yok etmekle aynı anlama geldiği bilinmelidir. Beton yığınlarıyla doldurulmuş bir Kültürpark, Ramsar Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ve Kuş Cenneti’nin yok edildiği bir İzmir sanırım hiçbir yerli ve yabancı konuk için cazip gelmeyecek, beton yapılaşma ile silueti bozulan İzmir Körfezi suyunun yeniden kirlenmesi gündeme gelecektir.

ADB_1
Adnan Menderes Havalimanı

O nedenle, İzmir’in gerçekten bir turizm kenti olması isteniyorsa, dışarıdan gelecek turistler için kendine çeki düzen verip vitrini düzenleme ya da illaki “marka şehir olacağız” şeklindeki esnaf anlayışından vazgeçilerek öncelikle kendimize yabancı bir turist gibi davranmanın zamanı çoktan gelip geçmiştir demek istiyorum. Böylelikle önce kendimiz için yapacağımız her güzel, iyi ve doğru şey, bu kente dışarıdan gelecek her konuk için de iyi, güzel ve doğru olacaktır.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (7)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin konusu olan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin ilgili olduğu bir diğer bir konu da, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2015 yılı Ağustos ayından bu yana hazırlanmakta olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı Güncellenmesi’ işidir.

Çünkü 2007-2009 döneminde hazırlanıp halen yürürlükte olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin uygulanmasını gerektiren bir hedef bulunmamakta..

Ayrıca sözkonusu plan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik ya da Kalkınma Bakanlığı tarafından onaylanmış da değil. Çünkü büyükşehir belediyeleri tarafından hazırlanan ulaşım ana planları şu bakanlık ya da bu genel müdürlük tarafından onaylanır ve onaylandıktan sonra yürürlüğe girer şeklinde bir kanun hükmü mevcut değil.

1350721_orig

O nedenle de, ‘İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi haklı olarak bu planı kendi Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) dışında herhangi bir bakanlığın kararına ya da onayına sunmadı.

Ancak ulaşım ana planları üzerinden büyükşehir belediyelerinde kendine yeni bir iktidar alanı yaratmak isteyen Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı, sırf bu plan kendisine gönderilip onayı alınmadığı için raylı toplu taşıma sistemleri gibi kendisinden onay alınması gereken diğer projelerde büyük sorun ya da zorluklar çıkararak birçok işi sürüncemede bıraktı.

Şimdi işte tam da bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi güncellemekte olduğu ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na gönderip onun onayını alarak kendisine birçok konuda zorluk çıkaran bakanlığı ikna etmeye, onun istediklerini yapmaya çalışıyor.

Ancak bunu da nasıl yapacağını sanırım şimdilik bilmiyor. Çünkü mevcut yasal düzenlemelere göre bir planın bakanlığın onayına sunulması için önce Ulaşım Koordinasyon Merkezi’ne (UKOME) yerine belediyenin en üst karar organı olan belediye meclisince incelenerek karara bağlanması, ardından da onaylanmak üzere bakanlığa gönderilmesi gerekiyor.

Mevzuatın gösterdiği yol bu olmakla birlikte; “ya bakanlık karara bağlanıp gönderilen plan üzerinde değişiklik yapılmasını isterse ya da doğrudan doğruya kendisi bir değişiklik yaparsa, ne olacak?” diye tereddüt ediliyor. Ardından da “eğer bir değişiklik yaparsa yaptığı değişiklik tekrar belediye meclisince incelenip karara bağlanacak mı? Belediye meclisi bu değişikliği kabul etmeyip eski kararında ısrar ederse ne olacak?” soruları soruluyor.

s174016

Alın size, mühürlü seçmen zarflarına ne yapılacağı gibi çok bilinmeyenli önemli bir problem daha !

Hem de bu konuda hiçbir yasal düzenleme yapılmadığı, bakanlığın herhangi bir yasal yetkisi olmadığı halde… Aynen, “ben yaptım, oldu” mantığıyla yapılan başka işlerde olduğu gibi bir iş…

Bütün bunları niye bu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum dersiniz?

Çünkü, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ ile ilgili ÇED raporunun, “11.03.2009 Tarih ve 2009/50 no.lu UKOME Kararıyla Onaylanan İzmir Ulaşım Ana Planı İle Entegrasyonu” başlığını taşıyan bölümünde aynen şu ifadelere yer veriliyor:

5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu ile birlikte büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde ulaşım hizmetleri büyükşehir belediyelerine ve sınırlarında il trafik komisyonlarının görevleri de Ulaşım Koordinasyon Merkezi’ne (UKOME) devredilmiştir.

İKG Projesi, İzmir Ulaşım Ana Planı kararları arasında yer almamaktadır. Ancak 2009 yılında onanan İzmir Ulaşım Ana Planı’nın, gerek talep tahminlerinin sınanması ihtiyacı, gerekse yasal mevzuat kaynaklı olarak revize edilmesine ihtiyaç duyulmuştur.

Bu amaçla 2015 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “İzmir Büyükşehir Alanı Kent İçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması Hizmet Alım İşi” ihale edilerek revizyon çalışmalarına başlanmıstır. Çalışmasının temel amacı; 6360 sayılı Yasa gereğince, İzmir Büyükşehir Belediyesi yetki sınırlarının, il sınırlarına dayandırılması sonucunda, kent içi ulaşımda yasanan sorunların ve darboğazların 1/25.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda ortaya çıkan strateji ve gelişme önerileri çerçevesinde yeniden çözümlenmesi, ulaşım ve trafik altyapısı ve işletmeciliğinin yeniden düzenlenmesi, toplu ulaşım sistemlerine öncelik verilerek, kentte günümüzde yasanan ve gelecekte oluşması beklenen ulaşım sorunlarının çözümü için kısa, orta ve uzun dönemlerde uygulanacak çözüm önerilerinin getirilmesidir.

İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmaları; Ulaşım Ana Planının Hazırlanması, Kısa Dönem Ulaşım ve Trafik İyileştirme Etüt ve Projeleri hazırlanması, Toplu Tasıma Ön Projelerinin Hazırlanması aşamalarını içermektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nin 16.01.2017 tarih ve 10604 sayılı görüş yazısında çalışmaları devam ettirilmekte olan “İzmir Büyükşehir Alanı Kent İçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması İşi” kapsamında, ÇED dosyasında yer alan Körfez Geçiş Projesine ilişkin Ulaşım Etüt Raporu detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca model kalibrasyonu aşaması devam etmekte olan ve önümüzdeki birkaç ay içerisinde tamamlanması öngörülen İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu çalışması kapsamında test edilmesi neticesinde söz konusu projenin kentin ulaşım sistemine etkileri değerlendirilebilecektir ve proje hakkındaki görüşlerimiz iletilebilecektir, denilmektedir. Bu hususta İBB’nin değerlendirmesi beklenmektedir.

Ulaşım Ana Planı çalışması sonucunda; kentin ulaşım altyapılarının (toplu tasıma sistemlerinin, karayolu sisteminin, yaya ve bisiklet altyapısının, otopark sisteminin, ulaşım türleri arasında entegrasyonun) planlanması, ulusal yatırım projeleri ile entegrasyon ve kurumlar arası eşgüdüm ve sürekliliğin sağlanması hedeflenmektedir. Bu anlamda projenin toplu taşımaya yönelik ihtiva ettiği raylı sistem (tramvay) hattı da göz önüne alınarak halihazırda çalışmaları devam eden Ulaşım Ana planına entegre edileceği öngörülmektedir.”¹

Bu uzun anlatımdan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendisinden istenen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kentin ulaşım sistemine etkileri konusundaki değerlendirmesini, ÇED dosyasında yer alan ulaşım etüt raporunun, hazırlanmakta olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu’ çalışması kapsamında ayrıntılı bir şekilde incelenerek test edilmesi suretiyle hazırlayarak iletileceğini ifade etmiştir.

Ancak bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi kadrolarında esaslı bir operasyon yapılarak ‘İzmir Ulaşım Ana Planı’ güncellemesi işinden sorumlu Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Arslan görevden alınarak yerine yeni genel sekretere daha bağlı olduğu bilinen bir görevli getirilmiştir.

Bu anlamda, ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın güncellenmesi işini başlatan üst düzey bir kamu görevlisinin bu plan hazırlığının bitmesi dahi beklenmeden; hatta hazırlıkların son aşamasında alelacele ve hiçbir gerekçe gösterilmeksizin görevden alınması da oldukça önemli ve anlamlı bir gelişme olarak yorumlanabilir.

Şimdi ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden istenen değerlendirmeyi içeren görüşlerle güncellenmiş ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın Ulaştırma Bakanlığı’na verilme zamanı gelmiştir. 

Bu anlamda, aşağıdaki soruları okuduğumuzda İzmir Büyükşehir Belediye başkanıyla üst yönetiminin, “kırk katır mı, yoksa kırk satır mı” şeklindeki meşhur ikircikli durumu anımsatan bir yol ayrımı karşısında olduğu söylenebilir:

Güncellenen ulaşım ana planına ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni koyalım mı yoksa koymayalım mı? Koymazsak zaten bakanlık koyacak; o halde onların suyuna gidip koyalım, böylelikle bundan böyle işlerimiz kolaylaşır

Duvar Yazısı 01

Büyük Başkan” medyaya yaptığı açıklamalarda açıkça “ben bunu destekliyorum; zaten bu işi ilk ben düşünmüştüm” dediğine göre bu problem çözülmüş, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin belediyeden geçen yolu açılmış; İzmir Körfezi’ne, Gediz Deltası’na, Ramsar Sözleşmesi ile korunan Kuş Cenneti’ne ve kentin son yeşil alanı İnciraltı son hançer darbesi vurulacak demektir…

Hem de kendi belediyesi, kendi belediye başkanları tarafından…

Böyle bir durumda insan ister istemez, İzmir Büyükşehir Belediyesi cephesinde görülen böylesi bir kabullenmişliğin, böylesi bir teslimiyetin, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu fiili durumun kabullenilip yasallaştırılması girişiminden ne farkı vardır? sorusunu sormadan edemiyor…

Bunu bir bilen varsa şayet, iki adım öne çıkıp lütfen tüm İzmirliler’e izah etsin… 


¹ İzmir Körfez Geçişi Projesi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Son Şekli Verilen ÇED Raporu, 2017, Ankara, s.153

Urla’nın enginar aşkı… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazıma konu olacak enginarın Urla ile ilişkisini, yazı başlığında ifade ettiğimiz haliyle aşkını geçtiğimiz yıldan bu yana düşünüyor, yer yer ya da zaman zaman bu ilişki konusundaki düşüncelerimi net bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum.

Şimdi ise bu düşüncelerimi, hem üç yıldan bu yana sürdürülen Uluslararası Urla Enginar Festivali’nin sürdürülebilirliği hem de ürettiğinden çok enginar ithal eden ülkemiz koşullarında Urla’da ya da İzmir’in diğer ilçelerinde yetiştirilen enginarın ithal ikamesi olan işlenmiş bir tarım ürünü olarak nasıl geliştirilebileceği üzerinden geliştirmeye çalışacağım.

Sanırım Urla ile enginar arasındaki bu ilişkiyi düşünmem, Urla Belediyesi’nin yanı başındaki Çeşme’nin daha fazla enginar üretiliyor olmasına karşın, bir Akdeniz sebzesi olan enginarı sahiplenmesinden ve onun için her yılın Nisan ayı sonunda uluslararası bir enginar festivali düzenliyor olmasından kaynaklanıyor. 

Aldığım bilgilere göre, Urla Belediyesi bu yıl yine böyle bir festivali, 3. Uluslararası Urla Enginar Festivali adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin ile Reseau Delice – Dünya Gurme Şehirler Birliği‘nin işbirliği ile 27-30 Nisan 2017 tarihleri arasında düzenlemek için yola çıkmış…

Festival organizasyonun programı http://urlaenginarfestivali.com adresinde henüz yayınlanmamakla birlikte duyurusu yapılan komitelerin ad ve konularından festivalin daha önceki yıllarda olduğu gibi daha çok Urla’nın meşhur Sakız enginarı ile yapılacak yiyeceklerle kültür ve sanat etkinlikleri üzerine odaklanacağını anlıyoruz.

Enginar 002

Geçtiğimiz yıllarda iki kez düzenlenen festivalle ilgili programlara dönüp baktığımızda ya da denk gelip izlediğimiz ya da katıldığımız etkinlikleri hatırladığımızda, programın genellikle bir kortej yürüyüşü ile başlatıldığını, konukların Urla Cumhuriyet Meydanı ile Malgaca Pazarı’nda, Sanat Sokağı’nda ya da Tamirhane Binası’nda kurulan enginar pazarıyla stantları ziyaret ederek değişik kooperatiflerin enginardan ürettikleri konserve, reçel, sabun ve yemekleri tadarak satın aldıklarını, festivalin çeşitli atölye çalışmaları, yarışma, konser ve dinletilerle renklendirildiğini, iç turizm firmalarının bu festival için turlar düzenlediğini; hatta 60 bin kişinin ziyaret ettiği 2016 tarihli festivalin “Shining Star Awards 2016” en iyi festival dalında ödüle layık görüldüğünü bile anımsarız.

Evet, bu anlamda bir belediyenin kendi yöresinde yetiştirilen tarımsal bir ürünü ele alarak ve o ürünün daha çok tanınıp tüketilmesini, bu arada bu festival nedeniyle ilçeye yönelik yerli ve yabancı turizmin gelişmesini hedefleyen böylesi bir eğlence organizasyonu düzenlemesi hem alışıldık hem de takdir edilmesi gereken doğru ve isabetli bir çalışmadır. Bu nedenle daha işin başında Urla Belediyesi’ni bu etkinliği düşünüp düzenlediği için kutlamak gerekir diye düşünüyoruz.

Ancak…

İlk olarak, bu tür bir meyve,  sebze ya da başka bir yiyecek adıyla yapılan etkinliklerin Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana, özellikle de “Vatandaş, yerli mal kullan!” sloganının dillendirildiği yerli mallar haftalarının etkisiyle bütün Türkiye’de yaygınlık kazandığını bilirim.

Hatta o nedenle, birçok şehri ya da yerleşimi “Bursa’nın kestanesi“, “Ankara’nın armutu“, “Yarımca’nın kirazı“, “Aydın’ın inciri” ya da “Manisa’nın üzümü” gibi, hep o meyve ve sebzeler üzerinden bilip öğrendiğimi, aradan bunca zaman geçmesine karşın bunun bir adım ötesine geçerek o kent ya da yerleşimleri başka bir ürün ya da sembol üzerinden hatırlamadığımı da bilirim.

İkinci olarak, Urla Belediyesi’ne ettiğim bu teşekkürün ardından ifade etmek istediğim bazı somut gerçeklerin düzenlenen bu eğlenceler ya da söylenen şarkılar, türküler arasında kaynayıp gitmesini de istemem. 

Çünkü beni uzunca bir süredir düşündüren, yer yer ya da zaman zaman yazıp çizerek herkesi uyarmak istediğim bazı gerçekleri açık bir şekilde anlatmanın gerekli olduğunu düşünüyorum…

Bunun nedeni, oldum olası yaptığım ya da gerçekleşmesine katkıda bulunduğum her şeyin geride anlamlı bir iz bırakmasını istememde, bu olmadığı takdirde başarılı olamayacağıma olan inancımda yatar. Bu iz, bu işaret olmadığı sürece “acaba yazıyı suya mı yazdım?” diye düşünmeden edemem…

Çünkü böyle bir işin ya da başarının şayet geride o izler, o işaretler bırakılmadığı takdirde kalıcı olamayacağına, kolaylıkla sürdürülemeyeceğine ilişkin ciddi kaygılarım vardır… Hele ki, başkanları ve tüm yöneticileri beş yılda bir değişen belediyelerde bu kalıcı olma halinin çok daha zor olduğunu, her şeyin dünden bugüne kolaylıkla unutulduğunu bilirim ve bunu bıkmadan usanmadan hep söylerim.

O nedenle yapılan güzel, olumlu şeylerin başkanlarla kalıcı olmadığına, bir başkanın döneminde yapılan çok güzel şeylerden bir sonraki başkan döneminde daha ilk günden vazgeçilebileceğine inanırım. İnanmak ne kelime; çoğu kez anında vazgeçildiğini görür, yaşar ve bundan dersler çıkarırım…

Buna en yakın örnek, Aliağa’da 23 yıldır yapılan ve bu nedenle yakın bölgemizdeki en uzun soluklu şenlik olarak bildiğimiz Aliağa Emek Şenliklerinin AKP’li ya da MHP’li belediye başkanları döneminde yapılmıyor olması ve bu konuda toplumdan ciddi bir talep ya da muhalefetin gelmiyor, en azından alternatif bir şenliğin düzenlenemiyor olmasıdır.

O nedenle, enginar adına yerel ya da uluslararası bir şenlik düzenlemeye kalktığınızda ödül almaktan ya da o organizasyona çok büyük kalabalıkların gelmesinden çok o organizasyonun kurumsallaşıp sürdürülebilmesini sağlayacak koşulları yaratmanın gerekli olduğunu, “yapmak” kadar “sürdürebilmenin” de önemli olduğunu düşünürüm. Bunu sağlamak amacıyla o etkinliğin kabul görüp kalıcılaşmasını kolaylaştıracak geniş bir katılımla belediyeden ayrı bir vakıf örgütlenmesinin zorunlu koşul olduğunu bilir, bunu sağlamak için ilgili tüm tarafların o etkinliğe “düzenleyici ortak” olarak katılmasını öneririm. Böylelikle siz olmasanız ya da gücünüz yetmese bile başka bir ortağın ya da ortaklar topluluğunun ya da bağımsız bir vakfın o olumsuz bir gelişmeye karşı çıkarak ve mücadele ederek o etkinliği sürdürebileceğine inanırım.

Ama bir yandan da, güzel bir etkinliği ortaya atıp geliştirmiş bir belediye başkanının da kendi evladı gibi hissettiği bir etkinliği başkalarına devretmesinin ya da başkalarıyla birlikte yapmasının, kendi kişisel ya da kurumsal egosunu yenemediği sürece ne kadar zor olduğunu da bilirim.

Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar festival organizasyonu nedeniyle ödülünü aldığı törende “Ne mutlu ki bizlere Urla’da 2 yıl içinde enginar dikim alanı yüzde 42 arttı. 600 dönüm yeni enginar üretim alanı oluştu.” diyerek düzenlediği festival ile enginar üretimindeki artış arasında bir nedensellik bağı kurmaya kalksa da; iş gerçekten böyle mi olmuştur, üreticiler daha fazla alanda enginar ektikleri için mi festival düzenlenmiştir, yoksa festival düzenlendiği için mi gayrete gelmişlerdir? Diğer bir anlatımla, yarın başka bir belediye başkanının devr-i iktidarında böylesi bir festival organizasyonundan vazgeçildiği takdirde enginarı yetiştirenler ya da tüketenler çıkıp o festivalin devam etmesi için girişimde bulunurlar mı ya da alternatif bir festival düzenlerler mi? Festivalin asıl sahipleri olarak böylesi bir iptal kararı karşısında ne yaparlar?

Bütün bu sorulara verilebilecek doğru yanıtlar bağlamında, bu tür festivallerde asıl festival sahibinin üreticiler ya da tüketiciler olduğunu; o nedenle festival ile üretici ya da tüketiciler arasında bir çıkar ilişkisinin kurulması gerektiğini düşünürüm. Şayet bu tür bir çıkar ilişkisi kurulduğu takdirde, festivalin yapılmamasından zarar görebilecek üretici ya da tüketicilerin bu olumsuz duruma daha kolay karşı çıkabileceklerini, bu nedenle de festival düzenleme kurulunda üreticilerin ya da tüketicilerin kurumsal ya da bireysel ölçekte yer alarak belirleyici olmasını önerir ve bu önerinin izleyen festivallerde sürdürülebilirlik açısından dikkate alınmasını dilerim. 

Bunu sağlamanın diğer bir yolu da, festival içeriğinin belirlenmesinde ilçe halkının kültür-sanat etkinlikleriyle eğlendirilmesi ihtiyacı ya da talebi yanında, festival konusu olarak belirlenen enginarın yetiştirilmesi ile onu yetiştirenlerin sorunlarını ele alıp bunlara çözüm bulmakla ilgili etkinliklerin de eklenmesi olabilir.

Bu nedenle Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi, İzmir ve Urla bağlamında enginar yetiştiriciliğinin dünü, bugünü ve geleceği, önemi, satış ve pazarlaması, bu konudaki araştırma-geliştirme, yenilikçilik ve örgütlenme çalışmaları ile enginar konusunda izlenecek genel politika ve stratejiler, ulaşılabilecek hedefler ve eylem planları, izleme, ölçme ve değerlendirme çalışmaları da bu kapsamda ele alınıp bütün bunlar bir festival boyutunda bilinçli ve sistemli bir çalışmanın gereği olarak örgütlenebilir. O nedenle hazırlanan festival programlarında bu konuların ele alınıp tartışılacağı paneller, sempozyumlar yapılıp farklı görüşlerin birbirleriyle tartıştığı atölye çalışmaları gerçekleştirilebilir.

Uluslararası Urla Enginar Festivali 2017

Yine aynı ödül töreninde amacını, “biz festivallerimizi eğlenmek için yapmıyoruz. Biz festivallerimizi kırsal kalkınmaya destek olmak için yapıyoruz. Biz istiyoruz ki çiftçimiz kazansın. Üreticimiz enginar tarlasını satmasın, o tarlalarda villalar inşa edilmesin. Çocuklarımız fastfood yerine annelerinden iyi tarım uygulamalarıyla yetişen enginar yemeğini istesin.” şeklinde ortaya koyan Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar’ın bu söyleminin samimiyetini bilmek adına enginar tarlalarına planlı ya da plansız şekilde yapılan villalara izin vermemesini, daha doğrusu hazırlanacak yeni planlarla o verimli tarım arazilerini korumasını bekliyorum. Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü ile yapacağı işbirliği çerçevesinde bu sebze ile ilgili dünyadaki gelişmeleri izleyerek festivali sadece yerli ve yabancı aşçıların gelip sunum yaptığı bir gurme festivali olmaktan çıkarmasını ve enginarın tüketimi kadar üretim ve pazarlamasını da düşünerek taze, yarı işlenmiş ve işlenmiş bir tarım ürünü olarak yurt içi ve yurt dışı pazarlardaki talebi karşılayacak şekilde daha büyük boyutlarda değerlendirilmesine yönelik yaratıcı ve yenilikçi girişimlerde bulunmasını öneriyorum.

Çünkü yazımızın gelecek bölümünde, Dünya, Türkiye, İzmir ve ilçeleri düzlemindeki enginar üretimi ve bunlarla ilgili sorunlar üzerinde durarak Urla’da festivali yapılan enginar yetiştiriciliğinin geçmişteki, günümüzdeki ve gelecekteki durumunu ortaya koyarak, yapılan ve yapılacak festivallerden Urla’ya nasıl bir artı değer kalacağı; böylelikle Urla’daki tarım ekonomisinin nasıl gelişebileceği konusu üzerinde durmaya çalışacağım.

Devam Edecek…

 

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (6)

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehablitasyon Projesi‘nin sağlayacağı % 40 oranındaki faydayı ortadan kaldırıp sıfırlayan olumsuz özelliklerini telafi etmek amacıyla geliştirilen yapılacak yapay ada ile sirkülasyon kanalı arasındaki 11.559.086 m²’lik alanda -4 metre derinliğinde yapılacak yeni tarama işleminde, aynen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ ÇED Raporunda belirtildiği gibi minimum karışım taşıma kapasitesi 4.000 m³/saat olan 10 knot serbest seyir hızına sahip 25 metre tam boyunda, 1,50 metre maksimum yüklü su çekimine, 14 metre maksimum tarama derinliğine ve 800 m³/saat minimum katı taşıma kapasitesine sahip kesici/emici tarama gemilerinin kullanılması durumunda bu geminin 1 saatte 4.000 m³/saat malzeme çıkarması ve bir günde maksimum 16 saat çalışması; ayrıca dipten çıkarılacak malzemenin “temiz” olması koşuluyla tüm tarama malzemesini tam olarak 8 ay, 26 gün, 9 saat 51/52 dakikalık bir sürede deniz dibinden çıkarması mümkün olacaktır. Ayrıca bu hesaplamaya proje alanının güneyindeki 265.384 m²’lik alandan çıkarılacak toplam 2.855.136 m³ hacmindeki dip tarama malzemesinin dahil edilmediğini de unutmamak gerekir.

Şayet aynı iş, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’ ÇED raporunda belirtildiği gibi ortalama yükleme ve taşıma kapasitesi 2-3 m³ kova kapasitesine sahip daha az kapasiteli mekanik tarayıcılarla (Backhoe excavator veya klemsel) yapılacaksa, aynen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nde olduğu gibi 1 saatte 795 m³, 16 saatlik bir iş gününde 12.720 m³, 341 iş gününe sahip bir yılda 4.337.520 m³ tarama malzemesi çıkarabileceği dikkate alındığında toplam tarama süresinin 3 yıl 11 ay 2 gün 11 saat 2/3 dakika olacağı ortaya çıkacaktır.

narlidere

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne ait ÇED raporunda “çalışma sürecinde mevsimsel yağış rejimleri göz önüne alınarak uygun nitelik ve teknolojide en az 1 adet tarama gemisi ve en az 1 adet dökü gemisi kullanılacaktır. Kullanılacak gemiler mekanik ve/veya hidrolik tipte tercih edilecektir……..

Mekanik tarama gemilerinde; ortalama yükleme ve taşıma kapasitesi 2-3 m³ kova kapasitesine sahip mekanik tarayıcı (backhoe excavator veya klemsel) kullanılacak. Tarama gemileri, tarama sahası yerinden alınan tarama malzemesini kendisine aborde olarak çalışan (yanında) dökü gemilerine yükleyecektir.

Hidrolik tarama gemilerinde; en az 4.000 m³/saat kapasiteli kesici emici tip tarama gemisi kullanılacaktır. Gemi, kesici başlığı vasıtasıyla taradığı malzemeyi uygun boru sistemiyle yine dökü gemisine aktaracaktır.

Dökü gemisi/gemileri ortalama ambar hacimleri, 500-1.000 m³ olup açılabilir karinalı (gövdeden açılabilir) olacaktır. Uygun niteliklerde seçilen tarama gemileriyle dökü gemilerine ortalama yükleme süresi 30 dk’dır. Günlük sefer sayıları; çalışma sistemi ve gemi sayısına göre değişkendir. Ortalama 1.000 m³ dubayla iki sefer, günlük 1.500-2.000 m³ tarama planlanmaktadır.”¹ şeklinde açıklamalar yapılmış ve ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nde belirtildiği gibi navigasyon kanalının bulunduğu güney bölgesinde yapılacak batırma tüp tünelin altında yapılacak taramalarla sürkülasyon kanalı ile yapay ada arasındaki bölgede yapılacak taramalarda hangi tür ve kapasitedeki tarama gemilerinin kullanılacağını, saatlik, günlük, aylık ve yıllık tarama miktarlarının neler olacağını gösteren ayrıntılı çizelgeler ve iş akış planları hazırlanmamış olmakla birlikte günlük 1.500-2.000 m³ hacminde taramanın planlandığı ifade edilmiştir.

Bu ifade, toplam 19.870.542 m³ hacmindeki tarama malzemesini dikkate aldığımızda bizim yukarıda ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ndeki açıklama ve değerleri örnek alarak iki ayrı kapasiteye sahip gemi tipi üzerinden yaptığımız hesapların çok üstünde bir tarama süresinin öngörüldüğünü göstermektedir. Bu durum ise bu konuya gerektiği kadar önem verilmediğinin, iki proje arasındaki sorunu çözmek amacıyla alelacele hazırlanan bu senaryo ile ilgili hesaplamaların dahi yapılmadığını göstermektedir. Aksi takdirde adeta her gün iğneyle kuyu kazarcasına 1.500-.2000 m³ tarama malzemesi çıkaracak proje müteahhitini aşağı yukarı 9.935 gün beklemek zorunda kalacağız.

Tabii ki bu tür uzatmaları hiç mi hiç sevmeyen gerçek proje sahibi siyasetçileri düşündüğümüzde; böylesi bir durumun ortaya çıkması halinde buna sebep olan herkesin ‘terörist’ ilan edilebileceği bir sürece de dönüşebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz… 

Tabii ki bu durum belli başlı iki konu itibariyle önemlidir:

Birincisi, proje kapsamındaki tarama çalışmalarının uzaması nedeniyle Körfez sularının uzun süre bulandırılarak kirletilmesi, ikincisi de ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ ile sağlanacak olası yararların uzun bir süre için ortadan kaldırılarak Körfez’in bu süre içinde daha az akıntıyla daha fazla kirlenme olanağına kavuşmasıdır.

Ancak bu arada bu iki önemli sorunu bile sorun olmaktan çıkaracak daha büyük bir tehlikenin gündeme gelmesi mümkün olabilecektir.

O da, ÇED raporunda çok fazla önemseyen ya da dikkate alınmayan taranacak dip malzemesinin kimyasal, bakteriyolojik ve ağır metal kirliliği açısından tehlikeli çıkması ihtimalidir. Özellikle de Gediz Nehri deltasının hemen önündeki bir alanda yapılacak sirkülasyon kanalı taramalarıyla -4 metre kodunda yapılacak taramalarda bu ihtimalin ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir.

gediz-vaziyet-planı1
Gediz Nehri Havzası

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ ÇED raporunu hazırlayanlar bile sözkonusu raporun birçok bölümünde “… Gediz Nehri’nin kimyasal, bakteriyolojik ve ağır metal kirliliği bilinen bir gerçektir. Alüvyonun önemli miktarda Gediz Nehri’nden beslendiği de göz önüne alındığında, alüvyon akiferin kirlilik tehditi altında olduğu öngörülür (E. Kazanasmaz, 2009)² ifadesine ya da “tarama işlemleri neticesinde su kolonunda önemli olumsuz etkiler beklenmemektedir. Tarama işlemlerinde beklenen en olumsuz etki, tarama esnasında deniz suyuna geçebilecek nütrientler, ağır metaller, petrol bileşenleri ve klorlu hidrokarbonlar olarak bilinmektedir. Ancak bu tip kirletici kaynakların Gediz Nehri gibi kaynaklarla Körfez’e doğrudan ulaştığını da unutmamak gerekir. Son yıllarda iç körfezde ölçülen metal değerleri yüksek değerler göstermesine karşılık Akdeniz’de diğer kirletilmiş bölgelerde ölçülen değerlerin altında kalmaktadır.³ ifadelerine yer vermişler; böylelikle Kütahya topraklarından başlayan yolculuğunu Kütahya, Uşak, Denizli, Aydın, Manisa ve İzmir hattında gerçekleştirip İzmir Körfezi’ne dökülen Gediz Nehri’nin geçtiği birçok yerleşim ve sanayi bölgesiyle geniş tarım alanlarından aldığı kirli malzemeyi İzmir Körfezi’ne boşalttığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Haliyle geçtiği yerlerin bütün kentsel, endüstriyel ve tarımsal atıklarıyla yüksek düzeyde kirlenen bu nehrin denize döküldüğü yerde de bu kirliliğin yığıldığı, bir anlamda depolandığı bir alanın varlığını, bu alanda yer alan denizin ve dibinin de nehrin getirdiği bu malzemelerle kirlendiğini kabul etmemiz gerekmektedir. Bu nedenle de, hiç kimse Gediz Nehri’nin İzmir Körfezi’ne döküldüğü geniş alandaki dip malzemesinin temiz olduğunu iddia edip somut bir gerçeği görmemezlik edemez. Bu konu yazdırılacak hiçbir bilirkişi raporu ya da akademik makaleyle veya raporla aklanacak kadar gizli saklı bir şey değil, herkesin gördüğü, bildiği bir gerçektir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ ile ilgili ÇED raporuna göre;

“Denizden çıkarılan tarama malzemeleri için 2 Nisan 2015 tarih ve 29314 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Atık Yönetimi Yönetmeliği kapsamında yer alan Atık Listesi başlıklı Ek-4 uyarında iki farklı atık kodu tanımlanmıştır.

Tehlikeli maddeler içeren tarama malzemeleri, ‘(M) işaretli olarak’ 17.05.05 atık kodu ile tanımlanmıştır. Atık Yönetimi Yönetmeliği’nin 11. maddesi hükmü uyarınca ‘(M) işaretli atıkların’ tehlikelilik durumu ve özelliklerinin ayrıca belirlenmesi gerekmektedir. Atık Yönetimi Yönetmeliği’nin Ek-4 hükmü uyarınca 17.05.05 atık koduna girmeyen tarama malzemeleri ise 17.05.06 atık kodu ile tanımlanmaktadır.

Dip tarama çamurunun tamamı ile denizde doğal yaşam adası oluşturulacak olup karaya çıkarılmayacaktır. Dip tarama çamuru, Atık Yönetimi Yönetmeliği’nin ekindeki Ek-4 Atık Listesinde 17.05.05 atık koduyla tanımlı muhtemel tehlikeli bir atıktır. Bu doğrultuda, öncelikli olarak tehlikelilik durumunun tespiti açısından Atık Yönetimi Yönetmeliği Ek: 3B’de yer alan kriterlere göre inşaat çalışmalarına başlanmadan evvel …. bu numunelerin analizi yaptırılacaktır.

İKG proje güzergahının  güney kesiminde batırma tüp tünelin altında 265.384 m² alanda tarama yapılacak olup 8 adet numune alınacaktır. Proje güzergahının kuzey kesiminde sirkülasyon kanalının güneyinde 11.559.086 m² alanda tarama yapılacak olup 53 adet numune alınarak analizi yapılacaktır.

Yine aynı rapora göre “proje kapsamında tarama malzemesinin açık denize dökülmesi söz konusu değildir. Projenin inşat aşamasında denizde yapılması planlanan dip taramasından toplam 19.870.542 m² tarama malzemesinin çıkarılması öngörülmekte olup tarama malzemesi doğal yaşam adası oluşturulmasında kullanılacaktır…..

Dip tarama çamurunun AYY Ek-3B’ye göre analizleri yapılacak olup, analiz sonucunun tehlikeli çıkması durumunda, tarama malzemesi hiçbir koşulda denize boşaltılmayacak, AYY hükümleri doğrultusunda tehlikeli atık olarak Bakanlıktan Lisans almış tesislerde geri kazanım/bertarafı sağlanacaktır. Tehlikesiz çıkması durumunda ise dip tarama faaliyetine başlanmadan önce E-S’de verilen formata uygun olarak üniversitelerin veya TÜBİTAK’ın deniz bilimleri konusunda uzman birimlerince kullanılmak istendiği alanda (tarama malzemesinin tamamı ile denizde doğal yaşam adası oluşturulacak olup, karaya çıkarılmayacaktır) doğal çevre ve insan sağlığına olumsuz etkilerinin bulunup bulunmadığına dair kurumsal akademik rapor hazırlatılarak Bakanlığa sunulacak ve gerekli izin alınacaktır.

izmir_korfezi_projesinde_camur_tartismasi_h3499

Bu anlatımlardan da anlaşılacağı üzere, büyük bir olasılıkla ‘tehlikeli madde’ olarak tanımlanacak dip çamurunun, bu kez deniz dibinden farklı yöntemlerle çıkarılıp lisanslı tesislere özel yöntemlerle götürülmesi, usulüne uygun olarak geri kazanılması ya da bertaraf edilmesi, geri kazanıldıktan sonra yeniden değerlendirilmesi istendiği takdirde yine özel yöntemlerle getirilip doğal yaşam adası yapımında kullanılması gerekir ki, bütün bu işlemlerin projeyi hem süre yönünden uzatacağı hem de proje maliyet yönünden zorlayacağı hepimizin öngördüğü gelişmeler olacaktır.


¹ İzmir Körfez Geçişi Projesi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Son Şekli Verilen Çevresel Etki Değerlendirme Raporu, 2017-Ankara, s. 255-256

² Adıgeçen rapor. s.190, 206

³ Adıgeçen rapor, s. 302

Adıgeçen rapor, s. 117-118

Adıgeçen rapor, s. 118-119

Devam Edecek…

Oyunu yanlış oyuncularla oynuyorsanız…

Ali Rıza Avcan

Bir oyunu yanlış oyuncularla oynamak… Aslında o oyunu işin ta başında kaybetmekle ya da başarısız olmakla eş anlamlıdır…

Siz dahil sizinle birlikte olanların o proje ile hiçbir ilgisi yoksa, hiçbirinin o projeyle arasında bilgi, birikim ve deneyim anlamında anlamlı bir ilişki yoksa yapılacak en iyi ve doğru iş, o projeye başlamamaktır…

Mahalle ya da sokak aralarında oyun oynamaya dayalı bir çocukluğunuz olmuşsa bunu en iyi şekilde, mahalle arkadaşlarınızla oynadığınız oyunlarda yaşayıp deneyimlediğinizi anımsarsınız. 

Hep birlikte bir oyun oynanmak istendiğinde bu işe en fazla hevesli olan bir iki çocuğun ortaya çıkıp işi örgütlemesi gerekir. Bu çocuklar genellikle hangi oyunun oynanacağını, o oyunun kurallarını ve oyuncularını belirleyecek olan elebaşılarıdır. Onlar hangi oyunun ne şekilde nerede ve hangi sürede oynanacağına bilirler ve bizim adımıza karar verirler. Ardından da “şu, şu, şu” şeklinde, sevdikleri ya da oyunu iyi oynayacağını bildikleri arkadaşlarını işaretleyerek ya da adlarını sayarak kendi takımlarını kurarlar. Onlar tarafından seçilmeyenlere ise ya oyun dışında kalıp seyretmek düşer ya da çoğu kez bir takımdaki eksikliği gidermek amacıyla ittire kaktıra bir takıma “kerhen” de olsa dahil olurlar.

Oyunu ve oyuncuları seçen elebaşılarının bu güce sahip olmalarının başlıca nedeni, fizik ya da zeka yönünden güçlü olmaları kadar, oynanacak oyun hakkında bilgili ve deneyimli olmaları; ayrıca takımlarına kattıkları oyuncu arkadaşlarıyla kurdukları güçlü duygusal bağlar olabilir.

Böylelikle takım liderliği sorunu oyunun başında kendiliğinden çözümlenmiş olur ve çoğu kez elebaşının liderliği, ciddi ve uzun süreli bir yenilgi ya da başarısızlık olmadığı sürece sorgulanmaz. O her zaman ve koşulda o takımın lideridir. Kurallara uyduğu, büyük bir yanlış yapmadığı sürece herkes ona güvenir ve onun arkasından gider.

Oyun 066

Yerel Yönetimlerde Lider ya da Oyuncu Olmak…

Liderin liderlik özellikleri üretime ya da ticarete dayalı işletmelerde her zaman iyi bir şekilde irdelenip sorgulanmakla birlikte katı yasal kurallarla kayırma ve ganimet sisteminin egemen olduğu kamu kurumlarında; özellikle de beş yılda bir yapılan seçimler sonucunda sık sık yönetici değişikliklerinin gerçekleştiği belediyelerde bunu yapmak ya da sağlamak oldukça zordur.

Lider, belediyelerde çoğu kez o hizmet biriminin hiyerarşik yöneticilerini ya da üst yöneticinin desteğini arkasına alan belediye çalışanıdır. Bu, çoğu kez yöneticinin aynı zamanda lider olarak kabulüyle sonuçlanmakla birlikte; bazen öyle noktalara gider ki, belediye başkanının oğlunun arkadaşı ve eski çalışma arkadaşı olduğu için bir taşeron işçiye bile liderlik görevinin verildiği görülebilir. Bundan böyle o gerçek bir “fiili lider“dir ve sistem ya da mevzuat kabul etmese bile o, gücü elinde tutanın tercihi ile liderliğe soyunmuş bir “sahte lider“dir. (!) 

Şimdi düşünün bir, gerekli liyakate ve konuma sahip olmadığı halde belediye başkanının mensup olduğu siyasi hareketten gelen birinin ya da belediye başkanının oğlunun arkadaşı ya da eski çalışma arkadaşı olduğu için görevlendirilen “perde arkası” görevlinin oynanan o oyuna liderlik yapacağını ya da iyi bir oyun arkadaşı olacağını…

Bugün bu iki örneğin o kadar çok benzeri var ki çevremizdeki belediyelerde… İşi bilmeyen, yeni yeni öğrenmeye çalışan, hiçbir deneyime sahip olmadığı halde sırf tanışıklıklar nedeniyle arkadan ittirilen ya da önden çekiştirilen bu kişilerin kişisel özellikleri ne kadar iyi olursa olsun, o işe uygun olmadıkları için o oyunu oynayamayacaklarını ya da o takıma liderlik yapamayacaklarını hepimiz biliyor; ama bu duruma itiraz edeceğimize yakınlık, arkadaşlık ya da siyaset gibi değişik nedenlerle susup kalıyoruz.

Çünkü resmi devlet kurumlarında, özellikle de belediyelerdeki görevlendirmeler işin niteliğine göre değil; belediye başkanı ve yöneticilerinin siyasi ajandasına göre yapılıyor.

Ondan sonra da kimse, tutup yapılan iş ya da projede yanlış görevlendirilenlerin işletmeye ya da belediyeye mal olduğu zararın boyutlarını hesaplamıyor, bu anlamsız, sonuçsuz ya da başarısız işlerin o kente ve o kentte vergi mükellefi olan seçmenlere ya da hemşehrilere ne kadar yeni yükler getirdiğini dikkate almıyor.  

Liderlik 001

Böyle bir yanlış oyuncu ya da lider seçimi, bir futbol takımında ortaya çıkmış olsa bundan sadece kulüp yönetimi ile kulüp üyeleri zarar göreceği halde; aynı durumun belediyelerde ortaya çıkması durumunda bundan, o belediye başkanı ile meclis üyelerini seçmiş olan siyasetçilerle seçilmiş olan belediye yöneticilerinden çok o kentin her biri ayrı bir vergi mükellefi olan hemşehrilerinin zarar gördüklerini bilmemiz gerekiyor.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi aynı zaman aralığında yapılacak iki ayrı büyük proje ile karşı karşıya…

Birinci proje, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü (TCDD) tarafından yürütülecek ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’, diğeri de doğrudan doğruya Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü (TCK) tarafından yürütülecek olan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘…

Uzun bir süre ÇED raporu alınamayan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ‘Büyük Körfez Projesi‘ olarak adlandırılan ilk proje, İzmir Körfezi’nin içindeki üç ayrı alanın taranması suretiyle mevcut su kalitesinin ve akıntılarının % 40 oranında arttırılmasını hedefliyor…

İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ adını taşıyan ikinci proje ise başlangıçta bu ilk projenin getireceği % 40 oranındaki iyileşmeyi, yapılacak köprü ayakları ve beton yapay ada nedeniyle % 10-20 düzeyine indiriyordu. 

Birinci proje olan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, ikinci proje olan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nin getireceği faydayı azaltması, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin tanıtımının yapıldığı 2015-2016 döneminde dikkate alınmamakla birlikte; 2017 yılında ÇED raporunda yapılan bir değişiklikle giderilmeye çalışılmış; hatta bu değişim sayesinde mevcut körfez suyunun kalitesi ile akıntılardaki artışın daha fazla olmasının sağlandığı iddia edilmiştir. 

Bu yeni değişikliğe göre, Körfez’in güneyinde yapay beton ada ile İnciraltı doğrultusunda inşa edilecek batırma tüp tünelin altındaki dip malzemesinin çıkarılması amacıyla 265.384 m²’lik bir alanda yapılacak 2.855.136 m³ hacmindeki tarama malzemesi ile Gediz Nehri deltasının tam önündeki 11.559.086 m²’lik oldukça geniş yeni bir alanda, köprü ayaklarının ve yapay beton adanın oluşturduğu olumsuzlukları ortadan kaldırmak amacıyla -4 metre derinliğinde yeni bir tarama yapılarak buradan çıkacak 17.015.406 m³ hacmindeki dip malzemesi; toplam olarak 19.870.542 m³ hacmindeki dip malzemesi ile Orta Körfez’deki Kuş Cenneti’nin önünde, ‘İzmir Körfezi ve Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında yapılacak iki doğal yaşam adasına ek olarak üçüncü bir doğal yaşam adasının daha yapılması öngörülmüştür.

9

Adanın Körfez Akıntı Sistemine Olan Etkisinin Modellenmesi Final Raporu_Sayfa_26

Bu durum, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü T. Beşiktepe tarafından hazırlanan Kasım 2015 tarihli “İzmir Körfez Geçişi Kapsamında Yapılacak Olan Adanın Körfez Akıntı Sistemine Olan Etkisinin Modellenmesi” başlıklı raporda şu şekilde belirtilmektedir:

Mevcut durumda içeriye giren suyun ortalama debisi 0,8×10⁴ m³/s’dir. Kanalların açılması ile içeriye giren suyun debisi ortalama 1,4×10⁴ m³/s’ye çıkmaktadır. Kanalların açıldığı durumda İKG adasının yapılması ile içeriye giren suyun debisi 1×10⁴ m³/s olmaktadır. Buradan kanalların açılması mevcut duruma nazaran Körfeze giren su miktarını yüzde 40’a varan oranlarda artıracağı, ancak kanalla birlikte ada olduğu durumda, bu iyileşme yüzde 20-30 aralığına düşeceği öngörülmektedir.¹

Bu senaryolar model simülasyonları ile denendiğinde iç körfeze giren suların ortalama miktarları ve standart sapmaları Tablo 2’de verilmiştir.

Tablo

Tablo 2’de verilen değerler Şekil 19’da sunulmuştur.

Tablo 2.png

Bu değerlerden de görüleceği üzere Şekilde 17’de gösterilen alanın 4 metrelik taranması, İKG’nin olumsuz etkisini ortadan kaldırmaktadır.²

Model çalışmaları ile elde edilen sonuçlara bakıldığında, Körfezde açılması planlanan kanalların körfeze giren suların debisini artıracağı ve körfez ekosisteminin iyileşmesine katkıda bulunacağı öngörülmektedir. Mevcut topoğrafya ya da kanalların varlığı durumundaki topoğrafya üzerinde İKG adasının yapılması durumunda olası sonuçlar söyle özetlenebilir;

1. Mevcut topoğrafya üzerine İKG adası oturtulduğunda körfeze giren suları fazla değiştirmeyecektir. Bunun nedeni aslında Körfeze giren suların halihazırda iç körfez ile orta körfez arasındaki eşik nedeniyle sınırlı olmasıdır.

2. Körfeze açılacak kanallar içeriye giren su debisini artıracaktır.

3. Kanalların açılması durumunda İKG adasının yapılması Körfeze giren suları sınırlamakta ve kanalların pozitif etkisini ortadan kaldırmaktadır.

4. İKG adasının negatif etkisini iç körfezde İKG adasının kuzeyinde yer alan bir bölgenin, -4 metreye taranması ile ortadan kaldırabileceği öngörülmektedir.³

Bütün bu anlatımlardan da anlaşılacağı üzere, Prof. Dr. Şükrü Beşiktepe tarafından düzenlenen raporda ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ ile daha da derinleştirilecek olan sirkülasyon kanalı ile yapay ada arasındaki 11,559,086 m²’lik alanda -4 metre kodunda tarama yapılması durumunda standard sapmanın 1,3525×10⁴ m³/s olması koşuluyla İKG adasının getirdiği olumsuz etkinin giderilebileceği belirtilmektedir.

Ancak sözkonusu raporun 24. sayfasında iç körfeze giren suyun ortalama debisinin mevcut durumda 0,8×10m³/s olduğu belirtildiği halde bu değerin 27. sayfadaki Tablo 2’de 0,9780×10 m³/s olarak değiştirilmesi; ayrıca yine aynı tablonun dördüncü satırında belirtilen 1,3625 düzeyindeki standart sapma miktarının 1’den fazla çıkmış olması dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Çünkü aynı raporda iç körfeze giren suyun ortalama debisi ile ilgili farklı iki sayının verilmesi hem o raporun kalitesinin hem de verilerin aritmetik ortalamaya göre nasıl bir yayılım gösterdiğini anlatan standart sapmanın ilk üç senaryoda küçük çıkması ortalamadan sapmanın ve riskin azlığını, dördüncü senaryoda büyük çıkması ise ortalamadan sapmanın ve riskin fazla olduğunun göstergesidir. Bu nedenle aynı tablonun birinci, ikinci ve üçüncü satırlarında gösterilen senaryolarda standart sapmanın 1’den küçük, çözüm olarak gösterilen dördüncü senaryoya ait standart sapmanın ise 1’den büyük olması bu senaryo ile ilgili risklerin, diğerlerine göre daha fazla olduğunun kanıtı olarak kabul edilmelidir.

İzmir'de Hayat Denizdir. (MAvi)

Ayrıca yapılan tüm hesaplama ve modellemelerde körfeze giren ya da çıkan suyun ortalama değerleri esas alınıp giren-çıkan su miktarının minimum ve maksimum düzeylere ulaşması nedeniyle oluşabilecek olası sonuçlar, -bu sonuçlara “felaket senaryoları” da denilebilir- ve bu sonuçların olası süreleriyle risk planları da belirtilmemiştir. İzmir Körfezi’nin akıntıları ile ilgili bilimsel yayınlarda körfezdeki akıntıların sıcaklık ve buharlaşma farkına göre yaz ve kış koşullarında rüzgara, su seviyesine, suyun tuzluluk oranına ve körfezdeki tabakalaşmalar ya kolonlaşmalar nedeniyle değiştiği ortaya konulduğundan; bu değişimlerin olması durumunda körfeze girecek ya da çıkacak en az ve en çok su miktarlarıyla bu durumun ne kadar süreceğinin bilinmesi, bu durumlar için ayrı bir risk planının hazırlanması; ayrıca köprü ayaklarının ve beton yapay adanın bu durumlarda da nasıl bir etkide bulunacağı açık bir şekilde bilinmeli ve belirtilmelidir. Aksi takdirde iç körfeze giren suyun minimum düzeye girdiği dönemlerde köprü ayaklarının ve beton yapay adanın yaratacağı olumsuz etki, en azından o süre için beklenmeyen zararlara yol açıp yeni riskler, yeni tehlikeler yaratabilecektir.

Madem büyük paralar harcayarak dünyaya örnek olacak büyük ve önemli bir proje hazırlıyoruz; o halde bunları da düşünelim ve yapalım (!)


¹ Beşiktepe, Şükrü T.; “İzmir Körfezi Geçişi Kapsamında Yapılacak Olan Adanın Akıntı Sistemine Olan Etkisinin Modellenmesi“, Kasım 2015, s. 24

² A.g.e. s. 27

³ A.g.e. s. 28

⁴ Eronat, Canan; “İzmir Körfezi’nin Fiziksel Oşinografisine Genel Bakış“, Su ürünleri Dergisi, 34(1), 2017, s. 6

Devam Edecek…