Enginarın bile kalbi var…* (1)

Ali Rıza Avcan

2017 yılının Nisan ayında Urla’da yapılacak enginar festivali nedeniyle iki ayrı bölümden oluşan bir yazı yazarak Urla sakız enginarının geleceği hakkındaki görüşlerimi paylaşmış ve buna ilişkin önerilerde bulunmuştum.

Şimdi ise aradan üç yıl geçti…

Bu üç yıl içinde Urla’nın ünlü  Sakız enginarına 2018 yılında İzmir Ticaret Borsası tarafından coğrafi işaret alınması ve enginarla ilgili “Enginar Kalbi Olan Lezzet ve Sağlık Sebzesi” isimli yayının yapılması dışında dişe dokunur tek bir şey yapılmadı…

Urla cephesinden gelen haberler aynı… Üç yıl önce o zamanın Urla Belediye Başkanı Sibel Uyar‘ın “yetiştiriyoruz ama satamıyoruz” sözünü şimdi yeni yüzler, yeni isimler söylüyor… Bu kez de üretici ve köylünün satamadığı enginarı alıp sosyal yardım paketlerine dahil eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in eşi Neptün Soyer, “Kargo fiyatları o kadar yüksek ki e-ticaret yaparken biz de size bunları daha uygun fiyata yollamak isteriz,tabii bir de vergi!!!” diyerek satış aşamasındaki çözülmemiş sorunlardan söz ediyor…

Enginar - Sibel Uyar

Yapılan festivaller, yemek yarışmaları enginarın daha fazla tüketilmesine neden olsa da bir sebzenin üretimden başlayıp satışa kadar devam eden macerası yapılabilir ve sürdürülebilir bir şekilde irdelenip planlanmadığı için Urla enginarı, dün olduğu gibi bugün de sahipsiz… Tabii ki köylüsü, yetiştiricisi de…

Sorun sadece erkeklerden ya da kadınlardan kooperatifler kurmakla, enginarı yetiştirmekle bitmiyor… Üretimi ve tüketimi kapsayan süreç bütün yönleriyle algılanıp yönetilmediği için pastoral keyiflerle sürdürülen üretim satışın soğuk yüzüyle kendine geliyor… Hem de her üretim sezonunun bitiminde…

İşte o nedenle enginarı dünya, Türkiye ve İzmir ölçeğinde, özel olarak da Çeşme Yarımadası’nı oluşturan  Çeşme, Urla ve Karaburun boyutunda yeniden ele almak, konuyu güncel bilgi ve sorunlar çerçevesinde yeniden araştırıp analiz etmek istiyoruz. 

Enginar - Neptün Soyer

Enginar (Cynara cardunculus L.), marul, yerelması ve hindiba gibi birçok türü kapsayan Compositae (Asteraceae=Bileşik çiçekliler) familyasının bir üyesidir. Anavatanı Akdeniz havzası ve Kıbrıs adası olan enginar bitkisine Eski Yunan’da Ankinara, Roma İmparatorluğu döneminde Cardius adı verilmiş, Sicilyalılar da bu bitkiyi Yabani Diken olarak anmışlardır.

M.Ö. 65-8 yılları arasında yaşamış olan Romalı şair Quintus Horatius Flaccus şiirinde mitolojik bir öykü anlatmaktadır. Öyküye göre Zinari (Cynar) Adası’nda yaşayan güzel bir kız olan Cynara’yı kardeşi Poseidon’u ziyaret eden baştanrı Zeus görür ve beğenerek yanında Olympos’a götürür; ancak annesine veda etmeden ölümlüler dünyasından tanrıların yanına giden genç kız bir ara izinsiz olarak adasına geri döner ve buna çok kızan Zeus tarafından enginara dönüştürülerek yeryüzüne geri gönderilir. (1) Botaniğin babası kabul edilen Yunan filozofu Teophrastus (M.Ö. 371-287), Mısır Kralı Ptolemy’nin ordusundaki askerlere cesaret ve güç için enginar yemelerini önerdiğini belirtir. O günden bu güne enginar aynı zamanda ilaç sanayiinde kullanılan bir bitkidir.  

Ortaçağ’da enginar kullanımı ile ilgili pek bilgi olmamasına karşın, 15. yüzyılda enginarın Sicilya ve Nepal’e getirildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. 16. yüzyılda Fransa’ya giren enginar, buradan Almanya ve İngiltere’ye yayılmış ve 17. yüzyılda Amerika kıtasına götürülmüştür.

Enginarın İngiltere yolculuğu, VIII. Henry‘in sofrasında yer alarak aristokratik bir besin olmasıyla başlamıştır. “Tam altı kez evlenen ve üç çocuk sahibi VIII. Henry’nin enginara olan düşkünlüğü çevresinde yanlış anlaşılarak enginarın afrodizyak bir bitki olduğu söylencesi İngiltere’de yayılmıştır… Hem kadın hem de erkek için uyarıcı nitelikte olduğuna inanılan enginar 16. yüzyılda Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlara yasaklanmıştır.(2)

Ama yasak kadınları çok fazla etkilememiş olmalı ki; 1948 yılında Kaliforniya’da yapılan Enginar Festivali’nde “Enginar Kraliçesi” olarak seçilen Norma Jeane Mortenson, daha sonra Marilyn Monroe olacak ismiyle 20. yüzyılın en ünlü seks sembollerinden biri olmuştur.

California Enginar Kraliçesi
1948 Kaliforniya Enginar Kraliçesi Norma Jeane Mortenson (Marilyn Monroe)

Enginar, genellikle taze ve pişirilerek tüketilen ve insan sağlığı ve beslenmesi açısından son derece önemli olan bir sebzedir. Kendine özgü lezzeti ile birçok sebze ile birlikte pişirilerek yemek, salata, çorba şeklinde özellikle Akdeniz mutfağında kullanılmaktadır. Sirkeli ya da közlenmiş konserveleri ile enginarın yıl boyunca kullanımı da mümkündür. Besin değeri oldukça yüksek olan enginarın, 100 gramı yaklaşık 7,8 gr karbonhidrat, 2,3-3 gr protein, 0,5-2 gr şeker ve 0,2-0,3 gr yağ içermektedir. 100 gr taze enginarın, bitki ve kültür koşullarına göre değişebilmekle birlikte, % 10-12’si kuru madde ve % 88-90’ı ise sudur. Ayrıca 2,4 gr lif, 0,8 gr kül, 310 mg Potasyum (K), 69 mg Fosfor (P), 51 mg Kalsiyum (Ca), 30 mg Sodyum (Na), 11 mg Demir (Fe), 1,0 mg Niasin (Vitamin B3), 150 mg Vitamin A, 8 mg Vitamin C, 0,7 mg Vitamin B6, 0,08 mg Tiamin (Vitamin B1) ve 0,05 mg Riboflavin (vitamin B2) içerdiği belirtilmektedir. Bu besleyici özelliklerinin yanında, enginarın sağlık açısından safra sıvısı oluşumunu teşvik etmesi, Kolesterol ve Trigliserit seviyelerini düşürmesi, koruyucu kolesterol (HDL) seviyesini arttırması, sindirimi kolaylaştırması ve antioksidan özelliğinin olması gibi yararlı yönleri bulunmaktadır.

1988 yılında Federal Almanya’da kurul kararı ve Fransız Kodeksinin 10. basımıyla tıp alanında kullanılan bitkiler arasına alınmıştır. Enginarın tıbbi özellikleri arasında idrar söktürücülüğü, böbrek taşı düşürücü etkisi, üre ve Kolestrol içeriği ile şeker hastalarına iyi gelmesi, sarılık tedavisinde ve vücuttaki ödemin gidermesi olumlu etkileri olarak sayılabilir. Alman araştırmacı Hans Wohlmuth’un 2003 yılında yayınlanan makalesinde, enginar içeriğinde bulunan Kafeik asit, bunun türevleri olan Klorejenik asit ve Cynarin’in yanı sıra, Glikozid türevi olan Cynaropicrin ile önemli bir tıbbi bitki olduğu ve Luteolin içeriği ile antioksidan özelliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

İnsan sağlığı açısından oldukça önemli bir yer teşkil etmesinin yanı sıra enginar tüketimi istenilen seviyelere ulaşamamıştır. Kişi başına yıllık enginar tüketimi Dünya genelinde 1,07 kg olup; bu değer İtalya’da 8,55 kg, İspanya’da 5,39 kg, Cezayir’de 2,53 kg, Arjantin’de 2,4 kg, Mısır’da 2,16 kg ve ABD’de 0,63 kg’dır. Türkiye‟de bu alandaki istatistiki bilgilere ulaşılamamakla birlikte enginar üretimi ve tüketimi büyük ölçüde Ege ve Marmara Bölgesi ile sınırlıdır. (3)

Ağırlıklı olarak gıda amaçlı kullanılmasına rağmen enginar kozmetik, içki, yem ve boya sanayinde de kullanılmaktadır. Enginar bitkisinin diğer alanlardaki kullanımı aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

images copyTarla atığı olarak kalan gövdenin büyükbaş hayvanların besini olarak ve kâğıt yapımında selülozik madde olarak kullanımı,

images copyTohum ve yapraklarından elde edilen Fenolik bileşiklerin Antipotoksik, Klerifilik, Diüretik, Hipokolostrometik ve Antilipidemik olarak tıbbi alanlarda kullanımı,

images copyEnerji üretiminde biyokütle olarak kullanımı.

Enginarın Dünya Üretimi İçindeki Yeri

Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre, 2018 yılında dünyada 1.273.690 dekar alanda toplam 1.678.872 ton enginar üretimi gerçekleştirilmiştir. Yine aynı verilere göre dünya enginar üretimi 2000 yılı üretimi 100 kabul edilirse, 2001-2003 dönemi ile 2005 yılındaki gerilemeler hariç 2004 yılından itibaren her yıl düzenli olarak artarak 2018 yılı itibariyle % 26,17 oranında artmıştır.

Dünya Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre 2018 yılı itibariyle dünyada enginar yetiştiren toplam 32 ülke bulunmakta ve bunların içinde 100.000 tonun üzerinde üretim yapan 6 ülke toplam enginar üretiminin ¾’ünü (% 78,14) karşılamaktadır. 

Dünya Enginar Üretim Haritası 2016
2016 Yılı itibariyle enginar üretimi yapan ülkeler

Enginar üretiminde önde gelen ilk beş ülke, 389.813 ton üretim ve % 23,22 üretim payı ile İtalya, 323.866 ton üretim ve % 19,30 üretim payı ile Mısır, 208.463 ton üretim ve % 12,42 üretim payı ile İspanya, 154.552 ton üretim ve % 9,21 üretim payı ile Peru, 124.659 ton üretim ve % 7,43 üretim payı ile Cezayir, 110.657 ton üretim ve % 6,60 üretim payı ile Arjantin’dir.

Türkiye ise 2014 yılından bu yana 32.701 tonla 39.477 ton arasında gidip gelen üretimiyle 32 ülke arasında düzenli olarak 11. sıradadır.

Enginar Dünya Üretimi

Aynı verileri kullanarak enginar üretimi yapan her bir ülkenin üretim alanı büyüklüğünü ve dekar başına verimliliği araştırdığımızda ise en fazla dikim alanına sahip olan ülkenin verimlilik oranı oldukça düşük (0,97 ton/da) olmasına karşın 401.750 dekar ile İtalya olduğunu, İtalya’yı 172.870 dekar ve 1,87 ton/da verimlilik ile Mısır’ın ve 155.750 dekar ve 1,33 ton/da verimlilik ile İspanya’nın izlediğini görürüz.

Türkiye ise 30.650 dekarlık üretim alanı ile bu 32 ülke arasında yine 11. sırada, 1,28 ton/da verimlilik ile 18. sıradadır.

Diğer ilginç bir gelişme ise, 2000-2018 döneminde bu 32 ülkenin ortalama üretim verimliliği 1,01 ton/dekardan hareketle 1,31 ton/dekara ulaştığı halde 2000 yılında 1,31, 2001 yılında 1,32 ton/dekar olan Türkiye verimlilik ortalamasının 2015-2018 döneminde 1,28 ton/dekara sabitlenip 2018 yılı itibariyle dünya ortalamasının gerisinde kalması, 2019 yılında da ani bir sıçrama yapıp 1,35 ton/hektara çıkmış olmasıdır.

Enginarın Türkiye Üretimi İçindeki Yeri

Enginar, Antik dönemlerden bu yana Akdeniz havzasında bilinen ve kullanılan bir bitki olmakla birlikte, Türkiye’ye gelişi 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudiler aracılığıyla olmuş ve ilk olarak Ortaköy’de yetiştirilmiştir. Daha sonraları Bayrampaşa enginar yetiştiriciliğinin merkezi konumuna ulaşsa da İstanbul’da enginarın ilk yetiştirildiği yer Ortaköy’dür. (4) Çeşme yarımadasında ekimi yapılmakta olan Sakız cinsi enginarın ise 1940’lı yıllarda Sakız adasından getirilip Kemer’deki bahçelerde yetiştirildiği bilinmektedir.

Türkiye’de geleneksel enginar üretimi yoğun olarak İzmir, Aydın, Manisa, Bursa, Sakarya, Antalya, Bolu, Adana ve Muğla illerinde yapılmaktadır.

Türkiye’de yetiştiriciliği yapılan başlıca iki yerli enginar çeşidi mevcuttur: “Sakız” ve Bayrampaşa”. Ege bölgesinde; özellikle de Çeşme yarımadasında yetişen “Sakız” çeşidi erkenci özelliği nedeniyle taze tüketime yönelik üretilirken, geçci bir yerli çeşit olup Marmara bölgesinde; özellikle de Bursa çevresinde yetişen “Bayrampaşa” enginarı genellikle sanayiye (konserve) yönelik üretilmektedir. Bu iki yaygın üretilen çeşide ek olarak “Kıbrıs karası“, konservecilikte kullanılmak için mini (bebek) enginar, Opal F1, Jade ve Starline F1 gibi bazı yabancı hibrit sanayi çeşitlerinin de üretilmeye başlandığı görülmektedir. İtalya, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde yetiştiriciliği yapılan “Liscio Sardo”,  “Masedu”, “Violette de Provence”, “Violette de Corse” ve “Tudela” gibi erkenci özelliğe sahip olan enginar çeşitlerinde de yıldan yıla geççilik özelliği gösteren ve yaprak ve baş şekillerinde değişimlerle kendini gösteren benzer durumlar görülmektedir. Bu değişim oranı plantasyon yaşlandıkça daha da artmaktadır. (5)

Ülkemizdeki enginar üretimi, 2019 yılı itibariyle 28.732 dekar alanda yetiştirilen 39.071 ton enginar üretimiyle sınırlıdır.

Enginar Türkiye Üretim

Türkiye’nin 2000-2019 dönemindeki üretim rakamlarına bakıldığında ise;

Ekim yapılan arazi miktarının 2000 yılından sonraki 20 yıllık dönemde % 59,17 oranında arttığı, ekim yapılan arazi miktarının 2018 yılında maksimum düzeye (29.574 dekar) çıktığı, 2000 yılında 100 olan artış endeksinin ise 2019 yılı itibariyle 154,63 düzeyine yükseldiği,

Enginar üretiminin aynı dönemde % 59,47 oranında arttığı, en fazla üretimin 39.071 ton ile 2019 yılında gerçekleştirildiği, 2000 yılında 100 olan artış endeksinin 2019 yılı itibariyle 159,47 düzeyine yükseldiği,

Üretimdeki ortalama verimin ise dönemin ilk dilimi olan 2000, 2001 ve 2002 yıllarında 1,30-1,32 ton/dekar düzeyinde olan başarısını, 2006 yılında 1,19 ton/dekara ulaşan genel bir gerilemeden sonra 2019 yılında gerçekleşen 1,35 ton/dekar düzeyindeki verimlilikle yeniden yakaladığı görülecektir.

Ülkemizde 2000-2018 döneminde üretilen enginar miktarının dünya enginar üretimi içindeki payı incelediğimizde ise söz konusu dönemde Türkiye’de üretilen enginarın dünya üretiminin % 1,84’ü ile % 2,80’ünü karşıladığını, dünya üretimi içindeki payın en fazla olduğu yılın 2005 yılında üretilen 36.000 ton (% 2,80) enginar ile gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de enginar üretiminin yapıldığı belli başlı iller 2004 yılı itibariyle Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, İzmir, Manisa, Muğla olup, 2004-2019 döneminde bu illere Ankara, Bolu, Çanakkale ve Sakarya illeri katılmıştır.

Enginar İller Harita
Türkiye’de enginar ekimi yapılan iller

Ülkemizde enginar ekimi yapılan arazilerin büyüklüğü ile bu üretimden elde edilen enginar miktarını 2004 ve 2019 yılları itibariyle gösteren aşağıdaki grafiklerden de görüleceği gibi 2004-2019 yılları arasındaki dönemde;

2004 yılı itibariyle Türkiye’de ekim yapılan arazinin % 85,20’sine sahip olan Bursa (% 44,00) ve İzmir‘in (% 41,20) ağırlığı geçen süre içinde azalarak % 52,34’e inmiş, bu dönemde devreye giren Aydın‘ın 2004 yılında % 3,52 olan payı 2019 yılında % 16,82’ye, Sakarya‘nın ise 2005 yılında % 0,07 olan payı 2019 yılında % 13,15’e yükselmiştir.

İller Arası Ekim Alanı Dağılımı

Yine aynı şekilde, 2004 yılı itibariyle Türkiye üretiminin % 86,03’üne sahip olan Bursa (% 41,05) ve İzmir‘in (% 44,98) ağırlığı geçen süre içinde azalarak % 49,18’e inmiş, 2004 yılında % 4,46’lık bir paya sahip olan Aydın 2019 yılındaki % 19,07’lik pay ve 2005 yılında % 0,05’lik bir paya sahip olan Sakarya 2019 yılında % 14,15’lik pay ile enginar üretiminin üçüncü ve dördüncü aktörü haline gelmiştir. Bu nedenle bundan böyle ülke içindeki enginar üretiminde eskilerin ikili rekabeti yerine, çok oyunculu rekabetin izlenmesi mümkün hale gelmiştir.  

İller Arası Üretim Miktarı

Ülkemiz açısından en ilginç noktalardan biri,  onca değerli enginar türüne sahip olmamıza rağmen “taze/soğutulmuş”, “dondurulmuş” ve “sirkesiz-konserve (dondurulmadan)” olarak ithal edilen enginar için ödenen bedelin ihraç edilen enginar için alınan bedelden çok daha fazla olmasıdır.

Enginar Türkiye Üretim & Tüketim & İthalat & İhracat

2007-2019 döneminde ülkemizde üretilip tüketilen enginar miktarları ile yapılan ithalat ve ihracatı gösteren tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere üretim 13 yıldan oluşan bu dönemde % 15,57 oranında artarken tüketim % 28,21 oranında artmış; üretim ile tüketim arasındaki büyük fark ise 2013 yılındaki % 531,52 oranındaki anormal artış dışında, yine de büyük miktardaki % 318,19 oranında artmıştır.

Türkiye’nin 2007-2016 dönemindeki enginar ithalat ve ihracat rakamlarına baktığımızda bu dönem içinde “taze/soğutulmuş”, “dondurulmuş” ve “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmadan)” edilmiş halde ihraç ettiğimiz enginar miktarından çok daha fazla enginarı ithal ettiğimiz ortaya çıkmaktadır.

Enginar Dış Alım Grafik
Enginar dış alım fiyatlarının gelişimi (Kg/USD) 
Enginar Dış Satım Grafiği
Enginar dış satım fiyatlarının  gelişimi (Kg/USD)

İthal ve ihraç edilen enginarın Amerikan Doları üzerinden ifade edilen değerlerini gösteren tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 2019 yılında ihraç edilen toplam 104,476 ton enginar için 340.674 Amerikan Doları kazanılırken aynı yıl ithal edilen toplam 6.924.379 ton enginar için bu tutarın sekiz buçuk kat daha fazlası ile 2.895.796 Amerikan Dolarının ödendiği görülmektedir.

Son yedi yıla (2014-2020) ait enginar ithalat ve ihracatının hangi ülkelere yapıldığına baktığımızda ise, Türkiye’nin 2019 yılı itibariyle KKTC (77,07), Mısır (% 18,67), Peru (% 3,80)  ve İtalya’dan (% 0,46) enginar aldığı, ihraç ettiği az miktardaki enginarı ise çoğunlukla Avrupa Birliği ülkeleriyle (Birleşik Krallık, Yunanistan, Romanya, Almanya, İsviçre ve diğerleri) ABD, Afganistan, KKTC ve Avustralya gibi irili ufaklı 35 ayrı ülkeye gönderdiği görülmektedir.

Enginar 008

İthalat ve ihracattaki alım ve satış fiyatları ise 2019 yılı itibariyle; ithalatta “taze/soğutulmuş” enginarda 0,42 USD/Kg, “dondurulmuş” enginarda 1,49 USD/Kg,  “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmamış)” enginarda 2,27 USD/Kg iken, ihracatta “taze/soğutulmuş” enginarda 1,62 USD/Kg, “dondurulmuş” enginarda 2,50 USD/Kg, “sirkesiz, konserve edilmiş (dondurulmamış)” enginarda 3,61 USD/Kg olarak gerçekleşmiştir.

(*) Jean-Pierre Jeunet‘in 2001 yapımı Amélie filminde başrol oyuncusu Audrey Tautou‘nün ünlü repliği: “siz bir sebze bile olamazsınız monsieur Colignon, çünkü enginarın bile bir kalbi vardır!


(1) Ahmet Uhri, Boğaz Derdi, Arkeolojik, Arkeobotanik, Tarihsel ve Etimolojik Veriler Işığında Tarım ve Beslenmenin Kültür Tarihi, Ege Yayınları, 2011, İstanbul, s. 333.

(2) Ahmet Uhri, A.g.e. s.33

(3) Ateş Tekdal, Bazı Yerli Enginar Çeşitlerinin Döllenme Biyolojileri ve Tohum Verimleri Üzerine Araştırmalar, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2018, s. 2.

(4) Ahmet Uhri, A.g.e. s.334

(5) Dursun Eşiyok, Enginar Yetiştiriciliği ve Enginar Çeşitleri, Enginar Kalbi Olan Lezzet ve Sağlık Sebzesi, İzmir Ticaret Borsası, 2018, İzmir, s. 22.

Devam edecek…

“Kamuoyunu ilgilendirmeyen…”

Ali Rıza Avcan

Zorlu günlerin içinden geçiyoruz… Hepimiz kendimizce önlemler alıp bu beladan uzak durmaya çalışıyoruz… Dışarıdaki işlerimize son verip, dükkanlarımızı kapatıp, yakınlarımızdan uzak durup hem virüsün ilerlemesine hem de ona yenilmemeye çalışıyoruz…

Kamusal düzeydeki bu seferberliğe katılıp destek verenlerden biri de, İzmir’in tarihi kent merkezindeki Kemeraltı Çarşısı’nı uzun yıllardır kapitalizmin yeni Kabe’si AVM’lere karşı ayakta tutmaya çalışan iş yeri sahipleri ve o iş yerlerinde çalışanlar…

Kemeraltı’nı Kemeraltı yapan o iş yeri sahipleri ve çalışanları şimdi salgın nedeniyle ekmek kapılarını açamıyor, kazandıklarını evlerine götüremiyor ve bu olumsuz durumun nereye kadar devam edeceğini hesaplamaya çalışıyor… Ama bu arada çalışıp kazanamadıkları halde kiralarıyla elektrik ve su faturaları gelmeye devam ediyor… Zaten borç içindeler, zaten ödemelerini zamanında yapamıyorlar… Şimdi ise asıl büyük tehlike gelip dayatmış durumda… Durum daha da kötüye giderse iş yerlerini ya satacaklar ya da şayet bulurlarsa birilerine devredecekler…

Düne kadar herkesin; özellikle de Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgesinin gelecekteki toplumsal, ekonomik ve kültürel rantları nedeniyle ortalarda dolaşan, medyada boy boy gözüken valiler, vali yardımcıları, kaymakamlar, bakanlar, milletvekilleri, yerel siyasetçiler, belediye başkanları, onların genel sekreterleri, İzmir sermayesinin yağmacı temsilcileri, o temsilcilerin şirketi TARKEM‘ciler -ne yazık ki- şimdi ortada yoklar… Hiç biri “kötü gün dostu” olarak esnafın içinde bulunduğu durumla ilgilenmiyor, halini hatırını sormuyor, neye ihtiyacın var diye yakınlık göstermiyor…

Bu durum öyle bir hale geliyor ki; seçildiğinin hemen ertesinde bütün bu kurum ve çevrelerin ilgisine mazhar olan İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin bile isyan ediyor… Facebook’ta yazdığı kişisel mesajında dükkanlarını kapattıkları tarihten bu yana aranmadıklarını, kendileri ile ilgilenilmediğini, sorunlarına çare bulunmadığını söyleyip haykırıyor, adeta isyan ediyor…

İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin bu duruma isyan ederken Kemeraltı Hayat Platformu sözcüsü Cem Ceylan ise “Kemeraltı’nda Birlik ve Dayanışma Günleri“, “Biz Bize Yeteriz” ve “Kemeraltı Esnafı Kimsenin Umurunda Değil” sloganları ile yola çıkıp Kemeraltı Çarşısı’nın asıl sahibi ve  dostunun yine Kemeraltı esnafının kendisi olduğunu hatırlatıyor…

Kemeraltı’nda çalışan ve yaşayanlar böylesi tepkiler ortaya koyarken, Kemeraltı Çarşısı’ndan sorumlu olan kamu görevlileri; İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, İzmir Ticaret Odası, İzmir Esnaf ve Sanatkar Odaları Birliği ve bu birliğe bağlı onlarca meslek odası neredeler ve ne yapıyorlar? Esnafın kendi içinde bir dayanışma ağı, bir yardımlaşma çabası başlatmayı düşünüyorlar mı? Belli değil…

780x411-1584913971266

Bu sorumluluktan aslan payını alması gereken İzmir Büyükşehir Belediyesi ise garip işlerle uğraşıyor…

Bu durumun en son örneğini sizlerle paylaşmak isterim: 

2012 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir Tarih – İzmirlilerin Tarihle İlişkisini Güçlendirme Projesi“ni 8 uzun yıldır sürdüren İzmir Büyükşehir Belediyesi, tüm İzmir’i, bu ülkeyi seven herkesi ve tüm dünyayı ilgilendiren Kemeraltı gibi tarihi, ekonomik ve kültürel bir zenginlikle ilgili çalışmalarının, “kamuoyunu ilgilendirmediğini” belirten resmi bir yazının altına imza atıyor. 

2012 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulamaya konulan “İzmir Tarih – İzmirlilerin Tarihle İlişkisinin Güçlendirilmesi Projesi, 2012 öncesindeki son 30 yılda İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerinin Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yürüttüğü çalışmalarının bölgesel gelişme bütünlüğü ve canlılık açısından yetersiz olduğu iddia etmekte ve bundan böyle TARKEM‘le işbirliği yapıldığı takdirde bunun başarılabileceğini söylemektedir.

Söz konusu projenin iddia ve hedefi bu olmakla birlikte; 2012 yılından sonraki 8 yıllık sürede İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle İzmir Valiliği ve TARKEM gibi kurumların yaptığı; daha doğrusu yapabildikleri ortada… Çıplak gözle görülen ve belgelere yansıyan gerçeklere göre 2012-2020 döneminde başta TARKEM olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşları tarafından Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılan işlerin sayısı ve bütçesi, 2004-2012 döneminde yapılanların çok çok gerisinde… Yani bu verilere göre TARKEM odaklı proje, vaat ettiği bölgesel gelişme bütünlüğü ve canlılık açısından iddia ettiğinin aksine başarısız bir durumda…

Bizler bu 8 yıllık sürede bir arpa boyu bile yol alınamadığını bilmekle birlikte; İzmir Tarih Projesi‘nin uygulama alanı içinde 2004-2012 dönemindeki 8 yıllık sürede kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılanlarla 2012-2020 döneminde yine aynı alanda aynı kurumlara ilave olarak TARKEM tarafından yapılan işleri mukayese eden bir tablo hazırlayarak bu tablodaki verileri İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, İzmir Ticaret Odası ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘ne teyit ettirmek amacıyla CİMER, Açık Kapı ve HİM gibi değişik iletişim kanalları üzerinden sorular sorduk.

3 Ocak 2020 tarihinden bu yana sürdürdüğümüz bu çalışmaların bugünkü aşamasında İzmir Valiliği, özellikle de İzmir Valiliği İl Yatırımları İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı, İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü ısrarlı bir şekilde bilgi vermekten kaçındı, bu konuda yapılanların kamuoyu tarafından bilinmesini istemedi.

Bu çerçevede 20 Şubat 2020 tarihinde CİMER kanalıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘ne gönderdiğimiz bilgi talebine 7 Nisan 2020 tarihinde gelen cevabi yazıyı kelimesi kelimesine sizinle paylaşmak isterim:

Belediyemizce yürütülmekte olan İzmir Tarih Projesi kapsamında gerçekleştirilen her bir iş kalemi adına detaylı bilgilerin talep edildiği ilgi dilekçeniz incelenmiştir. Resmi Gazete’de 24.10.2003 tarihinde yayınlanan 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanununun 25. maddesinde “Kurum ve Kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır. Anacak, söz konusu düzenlemeden etkilenen kurum çalışanlarının bilgi edinme hakkı saklıdır” ifadeleri yer almaktadır.

Söz konusu maddeye istinaden ilgi dilekçenizde talep edilen ve erişebileceğiniz hususlara İzmir Tarih Projesinin Facebook, Instagram ve Twitter sosyal medya hesaplarından @ibbizmirtarih kullanıcı adını takip ederek ve izmirtarih.com.tr web sitesinden ulaşılabilmektedir. Konu hakkında bilgi edinilmesini rica ederim.

Evet, aynen aktardığım cevap yazısından da gördüğünüz gibi, 2004-2012 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde yapılan işlerle 2012-2020 döneminde İzmir Tarih Projesi kapsamında aynı bölgede yapılan işlerin adını, başlama ve bitiş tarihlerini, finansman kaynaklarını, yapılış yöntemlerini ve harcama tutarlarını sormak, İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkililerine göre “kamuoyunu ilgilendirmeyen” işler olarak nitelenip bu konuda bilgi verilmesinden kaçınılmaktadır.

Ayrıca uzun zamandır güncellemedikleri için bugün itibariyle eskiyen, bu nedenle de güvenilir olmayan; ayrıca bilgi vermekten çok göz boyamayı hedefleyen web sitesi ve sosyal medya bilgilerine yönlendiren bir çarpıtma marifetiyle…

91652609_836571523487183_5200228453604917248_o

Evet, herkesin açık ve net bir şekilde gördüğü gibi hizmet binası Kemeraltı, 2. Beyler Sokak’ta olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürlüğü‘nün yeni müdiresi ile personeli, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’de yaptıkları hizmetlerle ilgili bilgilerin “kamuoyunu ilgilendirmediği” fikrindedir…

Şimdi bu çerçevede sormak gerekir, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgeleri ile ilgili kendi çalışmalarının kamuoyunu ilgilendirmediği söyleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, niye Kemeraltı Çarşısı ile onun esnaf ve çalışanlarının içinde bulunduğu sıkıntı ve gelecek kaygıları ile ilgilensin ki?

Gerçek dayanışma nedir? (3)

Ali Rıza Avcan

İlk iki bölümünde ‘dayanışma’ ve ‘yardımlaşma’ olguları arasındaki temel farkları vurguladığımız yazı dizimizin bugünkü üçüncü ve son bölümünde, etkili bir dayanışma ilişkisinin ya da ağının oluşturulması için yapılması gereken bazı temel doğruları ortaya koymaya çalışacağız.

Bilgi ve Bilginin Yönetimi: Dayanışma, bir grubu ya da topluluğu oluşturan bireyler arasındaki karşılıklı yardımlaşma eylemi olduğuna göre, öncelikle bu grubu ya da topluluğu oluşturan bireylerle bunların dışında kalan; yani, grubun ya da topluluğun dışında kalan diğer birey, grup ve toplulukların neye ihtiyaçları olup olmadığı gayet iyi bilinmesi gerekir.

SOLIDARITY in house all languages 950 px

Örneğin bir bireyin ya da grubun dayanışma çağrısı üzerine bir araya gelen, bu bir araya gelişi kamuoyuna yönelik genel bir çağrıya dönüştüren grubun, bu halkayı kimlerin oluşturduğunu, bunların temel kişisel özellikleriyle sahip oldukları ya da ihtiyaç duydukları ekonomik, toplumsal ve kültürel sorunların diğer grup üyeleri tarafından gayet iyi bilinmesi ve bu bilinirlik çerçevesinde kimin kime hangi olanaklarla yardımcı olacağının ortak bir öngörü ve çalışma ile belirlenip ortaya konulması gerekir. Daha doğrusu dayanışma halkası arasındaki bilgi ilişkisinin, halkayı oluşturan bireyler tarafından örgütlenmesi gerekir. Halkayı oluşturan A’nın neye ihtiyacı var, hangi konularda sorun yaşıyor ve bu ihtiyaç ya da sorunların yanında sahip oldukları itibariyle halkanın diğer bireylerine hangi konularda yardımcı olabilir gibi…

İlişki ve iletişimin Kalitesi: Diğer önemli bir konu da, hem dayanışma halkasının içinde hem de dışında kalan diğer birey, grup, toplulukların; özellikle de diğer yardımlaşma ve dayanışma halkalarının iyi bilinmesi ve oluşturulan dayanışma halkasının bunlarla mevcut ya da olası ilişki ve iletişimlerinin anlaşılırlığı, hızı ve etkinliği içeren kalitesidir. Çünkü yeri ya da zamanı geldiğinde, dayanışma halkası dışında kalanların halkaya eklenmesi ya da halka ile ilişkilerinin güçlendirilmesi anlamında örgütlenmesi gerekebilir. Örneğin, oluşturulan dayanışma halkası kendi olanakları çerçevesinde kendi iç evrenindeki dayanışma ilişkilerini sürdürürken, dışardan (belediyelerden ya da diğer dayanışma/yardımlaşma halkalarından) alabileceği yeni ek olanaklara sahip olmak istediğinde bu olanakları örgütlediği bu ilişki ve iletişim üzerinden temin edebilecektir.

Kapasitenin Dikkate Alınması: Dayanışma halkasının hem kendi içinde hem de dışındaki diğer birey, grup ve topluluklar olarak hangi fiziki coğrafyada yaşadığını ve bu mevcut coğrafi dağılış içinde birey, grup ya da topluluklar arasındaki ilişki ve iletişimin nasıl sağlanacağının tartışılarak belirlenmesi ve öngörülen riskler çerçevesinde test edilerek doğrulanması gerekir. Şayet coğrafi uzaklıklar, halka içi ilişkileri zorlayacak şekilde birbirinden çok uzaksa, oluşturulan halkanın kapasitesi halkanın coğrafi etki alanına cevap vermekten uzaksa ikinci, üçüncü yeni bir halkanın oluşum koşullarının araştırılması, gerekirse kurulması, birey, grup ve topluluklar arasındaki ilişki ve iletişimin hangi araçlarla, hangi sıklıkta ve hangi yöntemlerle yapılacağı yine test edilerek belirlenip doğrulanmalıdır.

Çeşitlilik ve Çeşitliliğin Yönetimi: Dayanışma halkası içinde yer alan her bireyin sahip olduğu bilgi, birikim, deneyim ve olanağın aynı düzeyde olmasını beklemek her zaman için mümkün olmayabilir ve bu farklılığın halka bütünü itibariyle büyük bir fırsat olduğu kabul edilmelidir. Örneğin bugün yaşadığımız karantina koşullarında halkayı oluşturan çoğu bireyin evlerinden çıkamayan riskli yaş grubunda bulunması nedeniyle ortaya çıkan zayıflığın, halka içinde yer alan diğer bireylerin telafi edici özellikleriyle karşılanıp dengelenmesi uygun ve doğru olacaktır. Bu anlamda halka içinde birbirinden farklı çeşitliliklerin bulunması bizlere daha önceden düşünülmemiş yeni fırsatlar sunabilecektir.

fb268163663e8e695bdd4972e91b29b771e56178

Bu dört koşul gerçek ya da iyi dayanışma denilince, ilk akla gelen koşullar… Bunlar dikkate alınmadan yaşama geçirilmek istenen her girişim, ne yazık ki, yakın çevremizdeki kötü örnekleri gibi ya bir belediyenin ya da başka bir kurumun yardım kampanyası içinde kaybolup yitebiliyor… Ardından da keşke bu girişimin adını ‘dayanışma’ koymasaydık, ‘dayanışma’ adına hepimizin bildiği paket dağıtma işine girişmeseydik, keşke ‘dayanışma” denilen değerli bir karşılıklı ilişki biçimini ‘yardımlaşma’ pratiği içinde heba etmeseydik diye bir pişmanlık, bir yazık kalıyor geriye…

Gerçek dayanışma nedir? (2)

Ali Rıza Avcan

Dünkü yazımızda, ‘dayanışma‘ ile ‘yardımlaşma‘ arasındaki temel farkları ortaya koyarak, bunların çoğu kez birbiriyle karıştırıldığını, kolaycılığın getirdiği alışkanlıklar çerçevesinde bakanlık, valilik ya da belediye eliyle gerçekleştirilen tek yanlı etkinliklerin aslında ‘dayanışma‘ değil, ‘yardımlaşma‘ çalışması olduğunu vurgulamaya çalışmıştık.

Bugünkü yazımızda ise ‘dayanışma‘ olgusunun temel özelliklerini daha ayrıntılı bir şekilde inceleyip ‘yardımlaşma’ eyleminden farklılıklarını ortaya koymaya çalışacağız.

Dayanışma 100

Bu anlamda;

Dayanışma, bitkiler, hayvanlar ve insanlar aleminde; yani tüm canlılar dünyasında var olan temel bir duygusal tepkidir. Bitki bitkiye, hayvan hayvana, insan da insana karşılıklı olarak yardımcı olur, dayanışma içinde olur ve böylelikle hem kendisinin hem de diğerinin varlığını korur. Bu anlamda dayanışma, küçük sarmaşığın yakınındaki bir ağaca sarılarak güneşe ulaşması, kuşların yaklaşan tehlikeye verdiği uyarılar üzerine primatların kaçması, kendisi tehlikede olsa bile bir insanın diğer bir insana yardım elini uzatmasıdır.

Dayanışma, yardımlaşmanın karşılıklı olanıdır. Bu anlamda dayanışma grubu ya da halkası içinde olan her canlı kendi sahip olduğu güç, zayıflık, fırsat ya da tehdit çerçevesinde karşısındakine yardımcı olur ya da yardım alır. Bu anlamda dayanışma, size içi dolu ikram edilen bir tabağın boş değil; içine başka bir şey konularak geri verilmesi inceliğidir.

Dayanışma, kendi öz disiplinini adanmışlık duygusundan alan gönüllü bir eylemdir. Bu anlamda, “bugün dayanışırım, yarın ise belki…” denmesi mümkün olmayan, veren ile alanın aynı zorlu ortamda bulunduğu eşitler arası bir ilişkidir. İşte bu nedenle, Richard Rorty bu ilişkiyi, “Toplumsal dayanışma, metafizik bir insan özü keşfetmekten çok, başka insanların çektiği ıstırabı tahayyül edebilme, onlarla duygudaşlık kurabilme, onları bu anlamda ‘bizden biri’ olarak görebilme yeteneğinin sonucudur.” şeklinde tanımlar. (1)

Dayanışma, dilbilimci Ali Püsküllüoğlu‘nun da söylediği gibi, “bir topluluğun bütün bireyleri arasında dayanışma bulunmasını o topluluk yaşamının gereklerinden sayan ve bireycilikle ortaklaşacılık arasında yer alan öğreti“dir.

Dayanışma, eşitler arasındaki yatay, yardımlaşma ise güçlü ile güçsüz arasındaki dikey ve hiyerarşik ilişkinin adıdır. Uruguaylı gazeteci ve yazar Eduardo Galeano bu farklılığı, Hayır işlerine inanmıyorum; dayanışmaya inanıyorum, hayırseverlik çok dikey… Yukarıdan aşağı iniyor. Dayanışma yataydır. Ötekine saygı duyar.” şeklinde tanımlayarak yardımlaşmanın aldatıcı olduğunu vurgular. 

Dayanışma, sahip olunan bir şeyin değil; elde olmayan bir şeyin karşılıklı paylaşımıdır. Ünlü edebiyatçı Jack London, bu paylaşımcı tavrı şu şekilde tanımlar: “Ah, sizi yardımseverlik tacirleri! Yoksullara gidin de öğrenin yardımseverlik nedir diye. Çünkü sadece yoksullar yardımseverdir. Onlar ellerinde fazla olan şeyi ne bir başkasına verir ne de saklar. Çünkü fazla olan hiçbir şeyleri yoktur. Birine bir şey verdiklerinde o verdikleri bir fazlalık değildir; fakat kendilerinin de ihtiyacı olan bir şeydir.” (2)

Dayanışma, kültürel geleneğimizde ‘imece‘ olarak da tanımlanan birlikte iş yapma halinin kendisidir. Bu anlamda yakından tanıyıp bildiğimiz ama kentleşmenin gelişmesi ile birlikte zaman içinde unuttuğumuz eski paylaşımcı yanımızdır.

Dayanışma, halka içinde yer alan her bireyin eş düzlemdeki karşılıklı yardımlaşması suretiyle kendini oluşturan her bireyin eşitlik ve özgürlüğünü oluşturur. Yardımlaşma ise güç sahibi veren ile alan arasındaki eşitsiz ilişki nedeniyle yardım alanın yardım edene daha fazla bağlanmasını sağlayarak insan ilişkilerindeki insani kuralları ortadan kaldırır. 

01

İşte bütün bu nedenlerle; ‘dayanışma‘ ya da ‘dayanışmak‘ sözcüğü ile ‘yardım‘ ve ‘yardımlaşma‘ sözcüğünü kesinlikle birbirinden ayırmamız, ‘dayanışma’ adıyla yaptığımız girişimleri ‘yardımlaşma’ya dönüştürmememiz, ‘yardımlaşma‘ çalışmalarını ‘dayanışma’ adı altında takdim etmememiz gerekmektedir.

02
Taksim Direnişi’nin sembolü Eylem’in anısına…

Evet, yeri ya da zamanı geldiğinde tek yanlı ‘yardımlaşma’ da yararlı olabilir, işe yarayabilir; ama dayanışmanın gerçek bir dayanışma olması, kendi var oluş nedeni ve felsefesi içinde işe yarayan, etkili ve iyi bir paylaşıma dönüşebilmesi için bu ayrımı kesinlikle yapmamız, dayanışma sözcüğünün içini boşaltarak, onu var eden felsefesinden kopararak sadece ‘yardımlaşma‘ diyen ve sadece onu uygulamayı tercih eden iktidar sahiplerinin peşine takılmamalıyız…

(1) Richard Rorty, Olumsallık, İroni ve Dayanışma, Ayrıntı Yayınları, 1995, İstanbul.

(2) Jack London, Yol, Cem Yayınevi, Mayıs 2010, İstanbul.

Devam Edecek…

Gerçek dayanışma nedir? (1)

Ali Rıza Avcan

Osmanlıcadaki deyişiyle ‘tesanüt’, Türkçe’deki deyişiyle dayanışma sözcüğü, Türk Dil Kurumu’na ait Türkçe Sözlük’te “bir bütünü meydana getirenlerin duygu ve düşünce birliği içinde birbirlerine karşılıklı bağlanması” olarak tanımlanıyor. Aynı sözcükten türeyen “dayanışmak” fiili ise, “bir topluluğu meydana getiren üyelerin bir sorunu çözmek, bir işi görmek için birbirlerine dayanıp güç kazanması, birbirini kollaması” olarak açıklanıyor.

Bu anlamda, bir topluluğu oluşturan üyeler arasında gerçek bir dayanışma eyleminden söz edebilmemiz için, belirli bir sorunu çözmek ya da işi yapmak için bir araya gelen bireyler arasında tek yanlı değil; zincirleme ve çok yönlü bir yardımlaşmanın oluşması, aşağıdaki ‘Dayanışma halkası” grafiğinde de gösterildiği gibi halka içinde yer alan her bir bireyin diğer bireylere hem ihtiyaç hem de yardımcı olma boyutunda birden fazla karşılıklı ilişki içinde muhtaç olması gerekmektedir.

Dayanışma
Dayanışma halkası

Çoğumuzun Anarşizm’in temel kuramcılarından biri olarak tanıyıp bildiği ünlü Rus bilgini Pyotr Alekseyeviç Kropotkin, 1902 yılında yazdığı ‘Karşılıklı Yardımlaşma’ isimli kitabında hayvanlar, vahşiler ve barbarlar arasındaki karşılıklı yardımlaşma ilişkileriyle Ortaçağ şehirlerindeki ve ‘Bizim Çağımız” olarak nitelediği 20. yüzyıl başındaki karşılıklı yardımlaşma örneklerini önümüze sererek, aslında hayvan ya da insan olsun tüm canlıların dayanışmacı olduğunu, hayvanların ya da insanların birbirine rakip ya da düşman olduğunu iddia edenin ise kapitalizm olduğunu ortaya koymuştur.

… ne merkezi devletin ezici gücü ne de bilimin sembolleri ile süslenerek nazik filozoflardan ve sosyologlardan gelen karşılıklı nefret ve acımasız mücadele öğretileri, insanların kavrayışlarının ve kalplerinin derinlerinde saklı olan insan dayanışması duygusunu yok etmedi; çünkü bu duygu tüm geçmiş evrimimiz tarafından beslenmiştir. Evrimin ilk aşamalarından beri sonuç olarak ortaya çıkmış olan bir şey, aynı evrimin başka bir özelliği altında ezilemez. Ve son zamanlarda dar aile çevresinde, fakir mahallelerinde, köyde ya da gizli işçi birliklerinde sığınak bulmuş olan karşılıklı yardımlaşma ve destek ihtiyacı, kendi modern toplumumuzda bile yeniden öne sürülmekte ve her zaman bulunmuş olduğu konumu, ilerlemede baş lider olma hakkını talep etmektedir.” (1)

Bir Rus bilim insanının bundan 108 yıl önce ifade ettiği ‘insan dayanışması duygusunu’ neoliberal kapitalizm koşullarının egemen olduğu bugünkü Coronalı günlerde taşıyıp değerlendirmeler yapmaya kalktığımızda ise, asıl gerçeğin, hem sözcüğün gerçek anlamı hem de işin özü itibariyle karşılıklı yardımlaşma; yani bir topluluğu oluşturan bireyler arasındaki dayanışma olduğunu ve bunun her toplumsal sistemde devam ettiğini kabul etmemiz gerekir.

Yardımlaşma
Yardımlaşma halkası

Oysa son günlerde ‘yardımlaşma’ ya da ‘dayanışma’ adıyla ortaya çıkarılan birçok girişimde, ya elde bulundurulan kamu kaynaklarının kullanımı ya da bağışçılardan temin edilen gıda ve temizlik malzemelerinin tek taraflı olarak ve hangi ölçüye dayanılarak yapıldığı bilinmeyen değerlendirmeler sonrasında belediye başkanı ve eşi eliyle dağıtıldığı görülmektedir. Buna ilişkin haber ve duyurularda bir yandan “alan elin veren eli görmemesi gerekir” ilkesinin hatırlatılırken, diğer yandan bu malzemeleri veren ve alanların gösterildiği fotoğraflara yer verilmesi suretiyle… Oysa çoğu kez sahip oldukları mali, siyasi ve kamusal gücü elinde bulunduran kişi, kurum ya da toplulukların yine aynı kamu kaynaklarını kullanarak ve çoğu kez acıma, şefkat ya da hayır yapma gibi duyguları örgütleyerek dağıttıkları yardımlar aslında bizim anlatma çalıştığımız çok yönlü karşılıklı yardımlaşmayı; yani, dayanışmayı değil; o dağıtımları yapan güçlünün kendi iktidar alanını yeniden ürettiği ve yukarıdaki ‘Yardımlaşma halkası‘ grafiği ile anlatmaya çalıştığımız tek yanlı yardımlaşma ilişkilerini ifade etmektedir.

(1) P. A. Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma, Öteki Yayınevi, 1. Basım Şubat 2007, İstanbul, s. 301

Devam edecek…

İzmir Kent Konseyi genel kurulundan geriye kalanlar… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Kent Konseyi’nin 29 Şubat 2020 tarihinde yapılan Seçimli 16. Genel Kurulu ve bu genel kurulda yapılan seçimlerle ilgili değerlendirmelerimi bugün de devam etmek istiyorum:

VI – Halkın konuşan değil, izleyen olması…

2015 yılında yapılan seçimli 12. Genel Kurul’da İzmir Kent Konseyi’ne üye olmayan İzmir eski defterdarı Mete Gönenç gibi değerli İzmirlilere konuşma fırsatı verildiği halde; 2020 tarihli seçimli 16. Genel Kurul’da hiçbir üye ya da İzmirliye söz hakkı verilmemiş; bu nedenle üye konumunda olan Sağlık Emekçileri Sendikası temsilcisi Dr. Fatih Sürenkök ile Ekinoks Çevre ve Kültür Derneği temsilcisi Gündüz Kapancıoğlu önce kent konseyi başkanı adayı olup sonra adaylıktan vazgeçmek suretiyle konuşabilmişler, İzmir Kent Konseyi’nin 2015-2017 döneminde başkanlığını yapan ve genel kurulun katılımcısı olamayan Çağrı Gruşçu ise verdiği bir önergeyi bahane ederek konuşabilmiştir.

İzmir Kent Konseyi, şayet tüm İzmirlilere “Gelin, Birlikte Yönetelim” diyorsa, üyesi olsun ya da olmasın her İzmirliye genel kurullarıyla düzenlediği tüm etkinliklerde söz hakkı vermeli; böylelikle, İzmirlinin görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerine açık olduğunu ve saygı duyduğunu göstermelidir.

IMG-20200229-WA0002
VII – Katılımcıların seçim sürecindeki değişen tercihleri…

İzmir Kent Konseyi tarafından hazırlanıp 27 Şubat 2020 tarihinde duyurulan hazirun listesine göre 384 kurum temsilcisi İzmir Kent Konseyi’nin Seçimli 16. Genel Kurulu’na davet edilmiştir.

Seçim Divanı tarafından düzenlenen tutanaktaki bilgilere göre de, İzmir Kent Konseyi başkanlığı seçiminin birinci turunda toplam 305 (Adnan Yüksel Gürüz 5, Feyyaz Sungur 16, Hamit Mumcu 80, Kenan Uzuner 3, Kızbes Seyhan Aydın 13, Mehmet Keskin 10, Nusret Doğan Albayrak 24, Seniye Nazik Işık 82, Yalçın Kocabıyık 72) ikinci turunda toplam 299 (Seniye Nazik Işık 125, Hamit Mumcu 90, Yalçın Kocabıyık 80, geçersiz oy 4), üçüncü turunda da toplam 268 (Seniye Nazik Işık 167, Hamit Mumcu) oy kullanılmış olup; İzmir Kent Konseyi Başkanı olarak seçilen Seniye Nazik Işık birinci turda oy kullananların % 26,28’inin, ikinci turda % 41,80’inin, üçüncü turda da 42 Yalçın Kocabıyık taraftarının tercihini değiştirmesiyle katılımcıların % 62,31’inin oyunu alarak yarışı birinci olarak bitirmiştir.

Seniye Nazik Işık‘tan sonra gelen Hamit Mumcu‘nun turlar arasındaki oy artışı ise, 1. turdan 2. tura geçerken 10, 2. turdan. 3. tura geçerken sadece 11 oyla sınırlı kalmıştır.

Seçim sonrasında Yalçın Kocabıyık taraftarlarıyla ve dernek yöneticileriyle yaptığım görüşmelerde bu tercihin değişmesinde Rıfat Nalbantoğlu ve Tunç Soyer‘le yaptıkları telefon görüşmelerinin etkili olduğunu, kendi örgütlerinin bundan sonraki süreçte İzmir Büyükşehir Belediyesi’yle iyi ilişkiler geliştirmesi amacıyla belediye başkanı tarafından kendilerine iletilen talep doğrultusunda Seniye Nazik Işık‘ı desteklediklerini belirtmişlerdir.

VIII – Delegasyonun demokratik kültür ve teamüllerden uzak tutumu…

İzmir Kent Konseyi başkanlığı seçimlerinde kullanılan oy sayısının ilk turda 305’den başlayıp son turda 268’e inmesi, bu sayının yürütme kurulu üyelerinin seçildiği seçimlerde daha da azalması; ayrıca genel kurul gündeminin tartışıldığı aşamada aday tanıtımları için yapılacak konuşmalarda 10 dakika yerine 5 dakikalık sürenin kabul edilmesi ve İzmir Kent Konseyi’nin geleceği için çok önemli olan iki ayrı önergenin “karşı görüşte olanların” bile çıkıp konuşmadığı bir ortamda alelacele reddedilmesi, genel kurula katılanların “oylarımızı kullansak da gitsek” havasında olduğunu, önerilen ya da konuşulanların içeriği yerine genel kurulun kendi adaylarının kazanarak sonuçlanması beklentisi içinde olduğunu göstermiştir.

Genel Kurul katılımcılarındaki bu isteksizlik hali ve daha çok seçimlere odaklı beklentileri, İzmir’deki yerel demokrasinin kurumsal ve bireysel kapasitesini geliştireceğini düşündüğümüz İzmir Kent Konseyi’nin 10 yıllık çalışmasının sonrasında nitel ve nicel açıdan nasıl bir üye yapısına sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

IX – Genel kurul ve seçim divanlarının yetersizliği…

2013 tarihli İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge‘de yazılı olan genel kurul divanının oluşumu ile ilgili düzenlemelerin 2019 tarihli yönergeden çıkarılması nedeniyle genel kurul divanının oluşumunda yaşanan sıkıntılar, kısa bir süre içinde Genel Kurul’un tartışmalı bir atmosfere taşınmasını sağlamış; ayrıca, bu gergin ortam daha sonra oluşan Seçim Divanı’nın “kavga dövüş olmadan şu genel kurulu bitirebilsek” düşüncesiyle ürkek, pasif ve yetersiz kalmasına neden olmuştur.

X – Mekandan ve organizasyondan kaynaklanan yetersizlikler…

Bir kez daha anlaşılmıştır ki, Kültürpark’taki İsmet İnönü Kültür Merkezi gerek tasarımı gerekse konfor ve teknolojiden uzak koşulları nedeniyle bu tür genel kurulların yapılmasına uygun değildir. Havalandırmada, ısıtma ve ses düzeninin yetersizliğinde yaşanan sıkıntılar yer yer ve zaman zaman genel kurulun kalitesini düşürmüş; ayrıca üyelerini sabah saat 09.30’dan akşam 18.30’a kadar aynı mekanda tutmaya çalışan İzmir Kent Konseyi yönetiminin katılımcıların yeme içme ihtiyaçlarını da düşünmemesi bu sorunun tuzu biberi olmuş, bu nedenle bazı katılımcıların haklı itirazlarına konu olmuştur.

XI – İzmir Kent Konseyi’nin 2015-2020 dönemi çalışmaları hakkında bilgi verilmeyişi…

İzmir Kent Konseyi’nin bir önceki 12. Seçimli Genel Kurulu gündeminin 8. maddesinde “Çalışmalar Hakkında Genel Kurulun Bilgilendirilmesi” şeklinde bir gündem maddesi bulunduğu halde, bu genel kurulda Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 1. maddesinde belirtilen “hesap sorma ve hesap verme“, “saydamlık“, “katılım” ve “kentin hak ve hukukun korunması” gibi ilkelerin dikkate alınmayışı nedeniyle yapılan çalışmalar hakkında bilgi verilmemiştir.

20200229_124550
XII – Tunç Soyer’in genel kurul çalışmalarını izlememesi…

Bazı katılımcılar, “onun orada oturup izlemesi tarafları etkilediği şeklinde yorumlanabilir” deseler de; bana göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in kendi döneminde yapılan ilk kent konseyi genel kurulunu izleyip notlar alması, adayları ve seçilen yöneticileri yakından tanıması açısından doğru ve yerinde bir davranış olurdu.

Çünkü, tarafları etkilememek amacıyla orada bulunmuyorum gerekçesi, zaten kent konseyi başkanlığının son turunda yarıştan çekilen bir adaya ait taraftarların kendisini telefonla arayarak aldıkları yönlendirme çerçevesinde adaylardan birini desteklemeleri ile kendiliğinden çürümüş; böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in hem telefon ederek hem de yürütme kurulu üyeliği için hazırlanan atama yazısını imzalayarak İzmir Kent Konseyi seçimleriyle yürütme kurulunun oluşumuna müdahale ettiği, açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak;

İzmir Kent Konseyi’nin 29 Şubat 2020 tarihinde yapılan Seçimli 16. Genel Kurulu, İzmir’deki yerel demokrasinin gelişmesine hiç bir katkıda bulunmayan, hukukun, demokratik ilke ve teamüllerin, söz alıp konuşma, seçme ve seçilme hakkı gibi temel insan hak ve özgürlükleri açısından “kazanılan” değil; aksine genel kurul sonrasında genel kurula katılamayan sivil toplum kuruluşlarının açacağı davalarla İzmir’in ve İzmir Kent Konseyi’nin itibar kaybına uğrayacağı bir fiyasko olarak hatırlanacaktır,

İzmir Kent Konseyi genel kurulundan geriye kalanlar… (1)

Ali Rıza Avcan

Oldu olacak derken en sonunda İzmir Kent Konseyi’nin seçimli 16. genel kurulu da yapıldı…

Genel Kurul sonrasında, tanık olduğumuz demokrasi, katılım, uzlaşma, işbirliği ve yönetişim anlayışından uzak ortamdan kaynaklanan hayâl kırıklığı içinde seçilenleri kutlayıp başarılı olmalarını diledim…

Genel kurulu izleyen 2-3 günlük sürede ise görüp tanık olduğum olaylarla duyduğum ve sorup öğrendiğim bilgileri analiz edip değerlendirmeye çalışıp ortaya koyduğum sonuçlarını belirli bir sistematik içinde sizlerle paylaşmaya karar verdim…

Ancak genel kurulla ilgili yorum ve değerlendirmelere geçmeden önce İzmir Kent Konseyi ile ilgili üç önemli tespiti yeniden hatırlamakta yarar görüyorum.

I – İzmir Kent Konseyi’nin mevcut yapısı, “iyi yönetişim” idealine uygun değildir.

Bu tespitlerden ilki, İzmir Kent Konseyi yapılanmasının “yönetişim” denilen devlet, özel sektör ve sivil toplum üçlüsünden sadece devleti ve sivil toplumu bünyesinde barındırıp, özel sektörü; daha doğru bir anlatımla sermaye kesimini dışarıda bırakması nedeniyle, “yönetişim anlayışı” açısından sakat, eski bir deyimle malûl olması ile ilgili.

Bunun da nedeni, 2009 yılında o zamanki İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin önerisi ile özel sektörü ya da sermayeyi temsil eden kurum ve kişilerin İzmir Kent Konseyi bünyesinden alınıp yeni kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda bir araya getirilmesi.

Çünkü 2009 yılından itibaren İzmir’le ilgili tek bir temel sorun, ihtiyaç ya da proje, İzmir Kent Konseyi’nde değil, her toplantısı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının katılımı ile şereflendirilen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘nda ele alınıp karara bağlanıyor, İzmir Kent Konseyi’ne ihtiyaç duyulmuyor. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile özel sektör/sermaye kesimi İzmir Kent Konseyi dışında oldukça etkin bir şekilde işletilen bu yapılanmadan oldukça memnun görünüyorlar.

II – İzmir Kent Konseyi tüm İzmir’i kucaklamamaktadır.

İzmir Kent Konseyi’nin yasal dayanağı olan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla sendikaların, noterlerin, varsa üniversitelerin, ilgili sivil toplum örgütlerinin, siyasî partilerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve mahalle muhtarlarının; yani, kentteki tüm kurum ve kuruluş temsilcilerinin kent konseyleri bünyesinde bir araya gelmesini hedeflemekle birlikte İzmir’deki durum bunun tam tersi yöndedir.

İzmir Kent Konseyi Katılımcıları (En Fazla ve Mevcut)

Yukarıdaki çizelgeden de görüleceği gibi İzmir Kent Konseyi 2020 tarihli genel kurul katılımcıları itibariyle İzmir’deki derneklerin % 4’ünü, vakıfların % 7,33’ünü, sendikaların % 5,08’ini, siyasi partilerin % 40’ını, üniversitelerin % 22,22’sini, kent konseylerinin % 59,25’ini, noterlerin % 1,03’ünü, meslek odalarının  % 12,02’ini; kısacası, İzmir genelindeki kurumların % 5,32’sini temsil etmekte, bir önceki genel kurula katılan 1 kooperatifi bile geçen beş yıllık süre içinde kendi bünyesinde barındıramaz durumdadır.

İzmir Kent Konseyi’nin “İzmir içinde küçük bir nokta olma hali”ni örneklemek için benim de üyesi olduğum Mülkiyeliler Birliği, Tema Vakfı, Doğa Derneği, Ege Ekonomisini Güçlendirme Vakfı (EGEV), ADD – Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Karabağlar şubesi dışındaki tüm şubelerinin, ÇYDD – Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nin Urla şubesi dışındaki tüm şubelerinin, İZTO – İzmir Ticaret Odası‘nın, EBSO – Ege Bölgesi Sanayi Odası‘nın, İzmir Ticaret Borsası‘nın, EİB – Ege İhracatçı Birlikleri‘nin, İESOB – İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği‘nin ve İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu bünyesinde yer alan tüm “SİAD” ve “GİAD”ların İzmir Kent Konseyi üyesi olmadığını hatırlatmam gerekiyor.

III – İzmir Kent Konseyi’nin 29 Şubat 2020 tarihli 16. Genel Kurulu, Kent Konseyi Yönetmeliği’ne aykırı bir yönergeye göre yapılmıştır.

İzmir Kent Konseyi’nin, 10.02.2019 tarihinde yapılan 15. Genel Kurul’da kabul edilen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönergesi, İçişleri Bakanlığı’nca kabul edilen Kent Konseyi Yönetmeliği ile mütalaalarına aykırıdır. Bu nedenle bu yönergeye dayanılarak yapılacak her genel kurul ve seçim, mahkeme kararı ile iptal edilebilir.

Genel kurul öncesinde ve sırasında;

Kent Konseyi Yönetmeliği, kent konseylerine üye olacak kurumlardan; özellikle de sivil toplum kuruluşlarından hangilerinin üye olacağı ya da olamayacağı konusunda yürütme kuruluna ya da genel sekreterliğe bir seçme, ayıklama görevi, yetki ve sorumluluğu vermediği halde sayısı 100’e yaklaşan derneğe Kent Konseyi Yönetmeliği’nde yer almayan sınırlayıcı, kısıtlayıcı ve engelleyici ölçütlere dayanılarak genel kurula katılım izni verilmemesi,

Genel Kurula katılacak üyeleri gösterir hazirun listesinin sivil toplum kuruluşlarına ait bölümünde dört meslek odası (İzmir Bakkallar ve Bayiler Odası, İzmir Emlak Komisyoncuları Odası, İzmir Kuaförler Manikürcüler ve Güzellik Salonu İşletmecileri Esnaf ve Sanatkârlar Odası, TÜRSAB Ege Bölge Temsil Kurulu, ) ve bir meslek birliği (ASİTEM Anadolu Sinema Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği) ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü temsilcisinin yer verilmesi nedeniyle bu meslek odası, meslek birliği ve İZSU temsilcilerinin sivil toplum kuruluşları kategorisinde oy kullanmaları,

Genel Kurul’la ilgili gündem duyurularının ve hazirun listesinin yönergede belirtilen süre içinde duyurulmaması,

Kent konseyi başkanlığı ile ilgili oylamalara devam edildiği sırada bazı adayların diğer adaylar lehine adaylıktan çekildiklerini bildirmeleri,

Mevcut yönergenin 9. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre İzmir Valiliği adına bir üyenin seçilerek yürütme kuruluna girmesi gerektiği halde İzmir Valiliği katılımcılarının hazirun listesine dahil edilmemesi ve sayısı 10’a ulaşan bu temsilciler arasından bir temsilcinin yürütme kuruluna girebilmesi için seçimin yapılmaması ve seçim sonrasında oluşan yürütme kurulunda valilik kontejanı olarak kabul edilen bir üyenin bulunmayışı,

İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 29.02.2016 tarih, 30546965-045.02-E.4385 sayılı mütalaasında yürütme kurulunun içinde belediye temsilcilerinin bulunmasının mümkün olmadığı halde yürütme kurulunda yer alacak belediye temsilcisinin seçimle değil; belediye başkanının bir atama onayı ile belirlenmesi,

Nedenleriyle İzmir Kent Konseyi üyesi kurum ve kişilerle halktan kişilerin genel kurulla seçimlerin mahkemeye giderek iptal ettirmesinin yolu açılmıştır.

Oysa genel kurul öncesinde İnternet gazetelerinde ve sosyal medyada hukuk ve demokrasi adına uyarılar yaparak ve adayların büyük bir kısmı ile görüşerek Kent Konseyi Yönetmeliği’ne aykırı düzenleme ve uygulamalar nedeniyle genel kurulun mahkeme kararıyla iptal edilebileceğini; hatta, İzmir Kent Konseyi’ne kayyum atanabileceğini belirterek tarafların genel kurul sırasında ve gündemin seçimler maddesine geçilmeden önce sunacakları bir önerge ile yönergenin Kent KOnseyi Yönetmeliği’ne aykırı maddelerinin iptalini genel kurula kabul ettirerek böylesi bir riski ortadan kaldırabileceklerini ifade etmiş, hazırladığım önerge örneğini hem yayınlamış, hem de adaylara vermiştim.

Ardından da İzmir Kent Konseyi başkan adayları Seniye Nazik Işık ve Hamit Mumcu tarafından ayrı ayrı kabul edilen önerinin genel kurul sırasında verecekleri önerge ile hayata geçeceğini sizlere duyurmuştum. 

Peki o halde, bunca uyarı ve yapıcı önerilere karşın genel kurulda ne oldu?

Olan oldu ve önerge vereceklerini söyleyen her iki aday da, genel kuruldaki gerginliği gerekçe göstererek önerge vermediler ve böylelikle genel kurulun mahkeme kararı ile iptal edilmesi ihtimalinin kapısını açık bırakmayı tercih ettiler…

Şimdi gelelim 29 Şubat 2020 tarihinde yapılan seçimli 16. Genel Kurul ve bu kurulda yapılan seçimlerle ilgili yorum ve değerlendirmelere…

IV – Kazananlar dışında hiçbir katılımcıyı memnun etmeyen bir karmaşa…

İzmir Kent Konseyi’nin seçimli 16. genel kurulunda, İzmir’deki demokrasi ikliminin gelişmesi açısından bazı küçük güzellikleri fark edip alkışlamakla birlikte, genel anlamda bir hayal kırıklığı yaşadık… Genel kurulu izleyen birçok kişi genel kurulun anlayış, uzlaşma, işbirliği, dayanışma ve demokrasi gibi temel ilke ve tutumlardan uzak ortamından şikayet ederek bunun doğru olmadığını, bize yakışmadığını ve İzmir’in bunu hak etmediğini ifade etti…

Bu karmaşıklığın en önemli nedeni de hukuka aykırı olan 2019 tarihli yönergeydi…

Bir önceki 2013 tarihli yönergedeki seçimli genel kurul divanının nasıl oluşacağına ilişkin hükümlerin ya da halktan gelen kişilerin söz alıp konuşmasına imkan veren düzenlemelerin, 2019 tarihli yönergeden antidemokratik bir şekilde kaldırılmış olması bunun en önemli nedenleriydi. Böylelikle, antidemokratik düzenlemelerle nasıl antidemokratik bir ortamın yaratılabileceğini en iyi şekilde görmüş olduk…

Buna bir de genel kurul gündemiyle zamanlamasının iyi hazırlanmamış olmasını, söz alıp konuşabilmek amacıyla aday olanların konuştuktan sonra adaylıktan çekilmesini ve bazı katılımcıların verdikleri önergeler eliyle korsan konuşmalar yapmasını, genel kurula alınmayan dernek yöneticilerinin İzmir Kent Konseyi yönetimine duydukları tepkiler nedeniyle ortaya koydukları yoğun itirazlar karşısında gittikçe pasifleşen seçim divanında da “bir an önce seçimler olsun da gidelim” tavrının ortaya çıktığını görülmüştür. 

İşte tam da bu anlamda, İzmir’in demokrasi konusunda kendine hayranlık düzeyindeki snopluğu karşısında, sivil toplumun içinde bulunduğu acınacak elim  durumun bu genel kurul eliyle bu şekilde ortaya çıkması da yararlı olmuştur diye düşünüyor, bu durum nedeniyle birileri de bundan ders çıkarıp seçimler sonucunda ortaya çıkan sonucun aldatıcı bir yanılsama olduğunu fark eder diye düşünüyor, daha doğrusu umuyorum…

V – Belediye başkanının işaret edip desteklediği…

Kent konseyi yönetimine aday olanların yerel siyasetçiler, il ve ilçe yöneticileri, milletvekilleri ya da parti ileri gelenleri tarafından desteklenmesini doğal bulduğumu; ancak, o alanın tek egemeni olan ve seçilenlerle kurumsal ilişkisi içinde bulunan belediye başkanları tarafından desteklenmesini doğru bulmadığımı, belediye başkanlarının desteği ile öne çıkıp kazanmak isteyen adayların kent konseylerinin kurumsal bağımsızlığı konusunda hassas davranmadıklarını, bunun katılımcı ve çoğulcu demokrasi anlayışına uygun olmadığını bugüne kadar hep söyledim ve halen de söylüyorum…

Bu anlamda, 2020 tarihli bu genel kurulda, 2015 tarihli genel kurulda olduğu gibi belediye başkanından bağımsız bir siyaset anlayışının değil; belediye başkanının yörüngesindeki bir siyaset anlayışının egemen olup kazandığını, bunun da İzmir’deki demokrasi geleneği açısından olumsuz bir gelişme olduğunu düşünüyorum…

İKK - 29.02.2020 - 001

Seçim öncesinde alternatif adayın, benim tanıklığımda İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Mustafa Özuslu ve İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri Lütfi Ünal tarafından aranarak adaylıktan çekilmesinin istendiğini, başkanlık seçiminin üçüncü turunda belediye başkanının işaret ettiği adayın desteklendiğini ve kazanan adayın böylesi yönlendirmelere sessiz kalıp kabullendiğini gördüğümde, bu tavrımda ne kadar haklı olduğumu anlıyorum…

Evet, bu anlamda bu genel kurulda katılımcılar oy kullanmış olsalar bile, seçimin asıl kazananı istediği adayın seçtiren belediye başkanı olmuştur diyebiliriz…

Devam Edecek…

 

Uyarının arkasından gelen öneri…

Ali Rıza Avcan

20 Şubat 2020 tarihli yazımla 21 Şubat 2020 günü A3Haber İnternet gazetesine verdiğim mülakatta, yaklaşan İzmir Kent Konseyi genel kurulu ve seçimlerinin, 10 Şubat 2019 tarihli İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nin birçok önemli maddesinin Kent Konseyi Yönetmeliği hükümlerine aykırı olması nedeniyle dava konusu olup iptal edilebileceğini ve bunun ardından da konsey yönetiminin kayyuma geçebileceğini ifade ederek tüm tarafları hukuk ve demokrasi adına uyarmıştım.  

Aradan geçen altı günlük süre içinde hukuk ve demokrasi adına yaptığım bu uyarının tüm taraflar üzerinde etkili olduğunu gördükten sonra; şimdi de, söz konusu genel kurula ve seçimlere üç gün kalmışken, İzmir’deki yerel demokrasi ile İzmir Kent Konseyi‘nin geleceğini düşünerek ilgili tarafların dikkate alması dileğiyle yapıcı bir öneride bulunmak istiyorum:

Tarafların karşılıklı anlaşması suretiyle söz konusu genel kurulda, gündemin seçimler öncesindeki bölümünde verilecek ortak bir önergenin kabulü ile İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nin Kent Konseyi Yönergesi’ne aykırı hükümlerinin kaldırılması ya da değiştirilmesi suretiyle seçimlerin hukuka uygun bu yeni madde hükümlerine göre gerçekleşmesini sağlamak…

Mevcut yönerge hükümlerinin mümkün kıldığı böylesi akılcı, makul bir yöntemle, genel kurulu ve seçimleri mahkemeye götürerek iptal etme girişimi ve kayyum atanması olasılığını ortadan kaldırmak…

Bana göre bu sorunun çözümü açısından köprüden önceki son çıkış niteliğindeki bu girişim çerçevesinde; söz konusu yönergenin,

1.Kent Konseyi Üyeleri” başlığını taşıyan 6. maddesinin 2. fıkrasındaki, “Kent konseyi çatısı altında bir araya gelen tüm yapıların arasında ortak akıl ve uzlaşıyı destekleyecek dengeli bir üye yapısının oluşturulması amacıyla İzmir ili sınırları içerisindeki tüm mahalle muhtarlarının temsilci sayılarının ilçe bazlı değerlendirilerek il genelinde adil bir dağılımının sağlanması, İzmir Kent Konseyi’nin amaç, görev ve hedeflerine katkı koyabilecek ilgili (il ölçeğinde faaliyet gösteren, örgütlenmemiş üst kuruluşlarından (konferederasyon vb.) en fazla 1 (bir) temsilci olacak şekilde özellikle kadın, gençlik, engelli ve çocuklara yönelik faaliyet gösteren) dernek ve vakıf temsilcilerinin üye yapılanmasında dikkate alınması, temel ilkelerden biridir” hükmünün KALDIRILMASI,

2.Genel Kurulu Toplantıları” başlığını taşıyan 9. maddenin “Seçimler” başlıklı (b) fıkrasındaki “İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni temsilen bir (1)” hükmünün KALDIRILMASI,

3.Genel Kurul Toplantıları” başlığını taşıyan 9. maddenin “Seçimler” başlıklı (b) fıkrasındaki “ilgili dernek ve vakıfları temsilen beş (5) kişi” hükmünün “ilgili dernek ve vakıfları temsilen altı (6) kişi” şeklinde DEĞİŞTİRİLMESİ,

4.Üye İşlemleri” başlığını taşıyan 15. maddesinin “Üye Kabulü” başlıklı (a) fıkrasındaki “birlikte İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nun bu yönergenin 6. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen ölçütlere göre değerlendirilerek alacağı karar” hükmünün KALDIRILMASI,

5.Üye İşlemleri” başlığını taşıyan 15. maddesinin “Üye Kabulü” başlıklı (b) fıkrasındaki “Kurumsal üyelerin üyeliklerinin seçimli genel kuruldan 2 ay önce güncellemeleri istenir. Güncelleme yapmayan üyeler seçimli genel kurul hazirun listesine eklenmezler, seçme ve seçilme hakkını kullanamazlar” hükmünün KALDIRILMASI,

6.Üye işlemleri” başlığını taşıyan 15. maddesinin “Üyeliğin Sona Ermesi” başlıklı (a) fıkrasındaki “yönetmelikte geçen tarafsızlık ve ortak akıl esaslarını zedeleyecek şekilde herhangi bir siyasi yapının yönetim kadrosunda görevli olması” hükmünün KALDIRILMASI,

Gündemin seçimler bölümüne geçilmeden verilecek ortak önergenin kabulü ile uygun olacaktır.

Genel Kurul AfişiTabii ki, genel kurul öncesinde genel kurula hangi kurumların katılacağının belirlendiği güncelleme sürecinde mevcut yürütme kurulu ve sekreterya eliyle yapılan usulsüzlük ve yolsuzlukları dışarıda bırakmak koşuluyla….

Şimdi bu aşamada benim son dileğim, ortak çıkarları ve geleceği temsil eden tüm tarafların -gerekirse benim kolaylaştırıcılığımda – bir araya gelip görüşerek köprüden önceki son çıkış anlamındaki bir öneriyi kabul etmeleri, böylelikle İzmir’deki yerel demokrasi iklimiyle İzmir Kent Konseyi’nin geleceğine katkıda bulunmalarıdır…

Hukuk ve demokrasi adına uyarıyorum, uyarmak istiyorum!

Ali Rıza AVCAN

İzmir Kent Konseyi’nin 16. Seçimli genel kurul tarihi yaklaşıyor….

İzmir Kent Konseyi’nden yapılan duyuruya göre genel kurul, çoğunluğun sağlanması durumunda 29 Şubat 2020 tarihinde, sağlanamaması durumunda da 07 Mart 2020 tarihinde yapılacak….

İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından aforoz edilen Çağrı Gruşçu’nun 7 Mart 2018 tarihli istifasından bu yana; yani genel kurulun yapılacağı 7 Mart 2020 tarihine göre hesapladığımızda tamı tamamına 2 yıldır başkanı olmayan bir kent konseyi…

Ayrıca, Kent Konseyi Başkanı Çağrı Gruşçu‘nun istifa ederek ayrıldığı tarihten bu yana dişe dokunur hiçbir proje, etkinlik ya da çalışmanın yapılmadığı, geriye kalan yürütme kurulu üyelerinin kış uykusuna yattığı, bu nedenle, Aziz Kocaoğlu başkanlığındaki İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetimini fazlasıyla memnun eden bir kent konseyi…

Yaptığı tek çalışma ise, bir başkana ve engelli meclisine sahip olmadığı süreçte hazırladığı bir yönergeyi 10 Şubat 2019 tarihinde yaptığı genel kurulda kabul etmiş olması…

Hem de İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği ile İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği tarafından verilmiş görüşlere açıkça aykırı olduğubilinen bir yönergeyi, bütün uyarı ve ikazlara rağmen kabul etmiş olması…

 

Başarısızlık

Bu yönerge, çoğu arkadaşımın bildiği şekilde;

2016 yılı içinde İçişleri Bakanlığı’na yaptığım başvuru sonucunda, 05.10.2013 tarihli eski yönergenin iki temel maddesinin Kent Konseyi Yönetmeliği hükümlerine aykırı olduğunun ortaya çıkması sonrasında, Genel Sekreter Yardımcısı Barış Karcı, İzmir Kent Konseyi Başkanı Çağrı Gruşçu ve Kent Konseyi Genel Sekreteri Lütfü Ünal’ın ricası üzerine toplam 8 aylık bir sürede hukuka, mevzuata ve katılımcı demokrasi kurallarına uygun bir şekilde hazırladığım yönerge taslağının yürütme kurulu tarafından kabul görmemesi üzerine, yürütme kurulu üyelerinin kendi çıkarlarına göre dizayn ettikleri kötü bir yönergedir…

Kent Konseyi Yönetmeliği hükümlerine aykırı, demokratik kural ve teamüllere aykırı, sivil toplum anlayışına aykırı bir yönergedir…

Ben bu yönergenin hukuka aykırı olduğunu, yönergenin kabul edildiği 10 Şubat 2019 tarihli Genel Kurul’da kürsüye çıkarak ve örneklerini vererek açık açık söyledim ve bu yönergeye göre bir seçim yapılması durumunda, yapılacak genel kurulun ve seçimlerin iptali için mahkemeye ilk başvuranın ben olacağımı cümle aleme duyurdum…

Şimdi hukuka aykırı bu yönergeye göre bir genel kurul hazırlığı yapılıyor…

Ortaya gerek yürütme kurulu içinden, gerekse dışından değişik adaylar çıkıyor…

Öte yandan da sözünü ettiğim bu hukuk dışı yönerge hükümlerine göre bazı kurumlara sen genel kurula katılabilirsin, bazılarına da katılamazsın denilen bir süreç işletiliyor… Özellikle dernekler arasında ayrımlar yapılarak Kent Konseyi Yönetmeliği’ne aykırı kararlar alınıp işlemler yapılıyor… Yürütme Kurulu’nun ve sekretaryanın bu konuda hiçbir yetkisi olmadığı halde, derneklerden yeni yeni belgeler isteniyor, bazı adayların kazanmasını temin amacıyla bazı ilçelerden derneklerin genel kurul üyeliği kabul edilmiyor…

Kısacası hem seçilmiş yürütme kurulu üyeleri hem de memur statüsündeki kamu görevlileri görev, yetki ve sorumluluklarını aşarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin denetim ve gözetiminde istedikleri gibi yeni bir kent konseyinin tasarımı için ele ele vererek çalışıyorlar, çaba gösteriyorlar….

O nedenle, bu görevlileri hukuk ve demokrasi adına uyarıyorum, uyarmak istiyorum…

İzmir Kent Konseyi’nin varlığını korumaması, gelişip güçlenmesi, İzmir Kent Konseyi’nde herhangi bir kayyum uygulamasına yol açılmaması, yapılacak genel kurulun ve seçimlerin aynen Çanakkale ve Kadıköy kent konseylerinde olduğu gibi mahkeme tarafından iptal edilmemesi, böylelikle İzmir’in sivil toplum yaşamında ve demokratik geleneklerinde büyük bir boşluğun oluşmaması için açık ve kesin bir şekilde uyarıyorum, uyarmak istiyorum…

izmir-kent-2

Lütfen hukuka, mevzuata ve katılımcı demokrasiye aykırı bir şekilde hazırladığınız yönergeye dayanarak yaptığınız kanunsuz, usulsüz ve yasa dışı işlemlerden elinizi çekiniz ve İzmir Kent Konseyi seçimlerinin doğru, sağlıklı, etkin ve hukuki bir yönerge çerçevesinde yapılmasını sağlayınız….

Hukuk ve demokrasi adına uyarıyorum, uyarmak istiyorum….

Kağıt üstünde kalan acil toplanma alanları…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde arka arkaya gelen büyük depremler, sağlıklı yerleşme ve yapılaşma çalışmalarıyla deprem sonrası arama, kurtarma, yeme içme ve barınma sorunlarının nasıl yönetileceği konularını gündeme getirdi. Depreme hazırlık bağlamında binaların depreme dayanıklılığı, deprem öncesi yapılan eğitimlerin etkinliği, ilk yardım ve kurtarma faaliyetlerinin nasıl örgütleneceği ve yeterlilik düzeyi, 1999 yılından bu yana deprem için toplanan vergilerin nerelerde hangi işler için kullanıldığı son günlerin en güncel, en tartışılır konuları haline geldi.

Depremlerin hem öncesinde hem de sonrasında devamlı tartışılan konulardan bir diğeri de afetler sonrası halkın toplanacağı alanların sayı, büyüklük, kapasite ve nitelik yönünden yeterli olup olmadığı, acil toplanma alanı olarak belirlenen bu alanların yeni yapılaşma ya da fonksiyon değişimleri nedeniyle varlıklarını koruyup korumadığı konusu idi. Kamuoyunda yapılan tartışmalarda 1999 sonrasında belirlenen birçok acil toplanma alanına yeni yeni AVM’lerin yapılması, birçok kamusal alanın yapılaşmaya açılması nedeniyle metropollerde mevcut nüfusu karşılayacak acil toplanma alanlarının kalmadığı, bu alanların her geçen gün sayı ve büyüklük olarak azaldığı ifade ediliyordu.

Nitekim 2020 yılında gerçekleşen Manisa/Salihli ve Malatya/Elazığ depremleri öncesinde yaptığımız tespitlere göre, AFAD – Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı tarafından hazırlanan 2015 tarihli İzmir Afet Müdahale Planı‘na (İZAMP) göre 2018 yılı itibariyle 106.298 nüfusa sahip Kemalpaşa’nın 49 mahallesinden sadece ilçe merkezindeki 2 mahalle (Sekiz Eylül ve Mehmet Akif Ersoy) için 18 adet, 499.325 toplam nüfusa sahip Buca’da ise toplam 339.924 kişi için 26 adet acil toplanma alanının belirlenmiş olması örnektir.

Sanırım en son gerçekleşen Manisa/Akhisar ve Elazığ/Malatya depremlerinin neden olduğu olumlu gelişmelerden biri de, İzmir kent merkezi ile ilçelerindeki acil toplanma alanlarının yeniden gözden geçirilerek sayı, büyüklük ve kapasite ölçeğinde mevcut nüfusa cevap verir hale getirilmesidir.  

İzmir İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nün 28 Ocak 2020 tarihli linkindeki (https://izmir.afad.gov.tr/izmir-toplanma-alanlari) bilgilere göre İzmir’deki acil toplanma alanlarının bulunduğu ilçelere göre dağılımı, büyüklükleri ve kişi başına 2,5 metrekare alan hesabıyla yapılan barındırma kapasiteleri aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir:

İzmir Toplanma Alanları 27.01.2020

İzmir İl Afet ve Acil Yönetim Müdürlüğü’nün verdiği yeni bilgilere göre düzenlenen bu listeye göre bazı ilçelerde adeta gereğinden fazla acil toplanma alanı oluşturulmuş, Balçova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Karabağlar, Konak ve Menderes gibi merkezdeki  büyük ilçelerde ise mevcut nüfusu barındıracak acil toplanma alanı oluşturmak mümkün olmamıştır.

2020 yılı başı itibariyle oluşturulan toplam 1.644 adet acil toplanma alanı ile ilgili ayrıntılara girildiğinde ise;

1. İlçelerin 2018 yılı nüfuslarına göre Balçova’da 29.242 kişi, Buca’da 13.909 kişi, Çiğli’de 27.667 kişi,  Gaziemir’de 200 kişi, Karabağlar’da 264.764 kişi, Konak’da 82.299 kişi, Menderes’te 37.453 kişi olmak üzere; toplam 412.383 kişi için acil toplanma alanı bulunmadığı; bu farkın 2020 yılı nüfus verileri dikkate alındığında daha da büyüdüğü belirlenmiştir.

2. Bazı ilçelerde büyük nüfusu belirlenen alanlara bölüştürmek amacıyla bazı acil toplanma alanlarının barındıracağı nüfus konusunda abartılı davranılmıştır.

Böylelikle, örneğin Bornova’da Ege Üniversitesi Lojmanlarının bulunduğu alandan 155.032 kişinin, Buca’da Şirinyer Hipodromu’ndan 152.477 kişinin, Hasanağa Bahçesi’nden 46.824 kişinin, Bayraklı’da 281.137 m²’lik bir yeşil alandan 112.455 kişinin, yine Bornova’da Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’ndan 80.000 kişinin, Karşıyaka’da Mavişehir İzban İstasyonu civarından 32.000, Bostanlı Pazar Yeri’nden 28.000, Beşikçioğlu Camii çevresinden 16.800 kişinin, Torbalı Pamukyazı’da spor tesislerinin bulunduğu alandan 55.300 kişinin yararlanacağı iddia edilebilmiştir.

Kamuya ya da özel mülkiyete ait herhangi bir alanın büyüklüğünü, kişi başına düşen 2,5 metrekarelik kullanım alanına bölerek bulunan bu sayılar, tabii ki hesaplamayı yapanların bu kadar fazla sayıdaki insanın bu alana nasıl geleceği, ya da getirileceği, burada nasıl yaşayacağı, afete uğrayan evlerine nasıl gidip gelebileceği gibi insani ve pratik kaygıları dikkate almadan ortaya konulan rakamlardır.  Kendilerine göre bu kadar fazla sayıdaki afetzedenin mevcut alanlar arasındaki dağılımı yapılmış; hatta ihtiyaçtan fazla toplanma alanı yaratılmış olabilir; ama, bu insanların afetin devam ettiği süreçte bu alanlara nasıl gidip  geleceği, buralarda nasıl yaşayacağı, bu alanlardaki yaşamın nasıl devam edeceği açıkçası hiç düşünülmemiştir.

3. Acil toplanma alanlarının belirlenmesinde; özellikle de Karşıyaka, Bayraklı gibi ilçelerdeki alanların belirlenmesinde alanın zemin yapısının dikkate alınmadığı görülmektedir. Özellikle de dolgu alanı olduğu için herhangi bir depremde sıvılaşıp denize karışabilecek alanlarla denizin yükselmesi ya da olası bir Tsunami dalgasının etkileyebileceği, denizin kıyıdan içeri girip basabileceği bölgelerde acil toplanma alanlarının oluşturulması ne ölçüde doğru, ne ölçüde isabetlidir?

Her biri dolgu alanı olan Beşikçioğlu Camii ve çevresine, Bostanlı Pazar Yeri’ne ya da Mavişehir yerleşiminin tümüne yerleştirilen binlerce afetzedenin böylesi risklerle karşılaştığında ne yapabilecekleri nedense kimsenin aklına gelmemiştir?

4. Ayrıca İzmir İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü tarafından belirlenen bu alanların, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Manisa-İzmir İlleri Çevre Durum Raporu da dahil olmak üzere belediyelerce hazırlanan hiçbir imar planına toplanma alanı olarak işlenmediği, tapu kayıtlarına oranın toplanma alanı olduğuna ilişkin bir kaydın işlenmediği; bu nedenle, bu alanların herhangi bir yeni yapılaşma, özelleştirme gibi kararla kolayca ortadan kaldırılabileceği de bilinmelidir. 

5. Acil toplanma alanlarının kamu mülkiyetinde olması gerektiği halde; Bergama’da 1 adet vakıf arazisinin, Bornova’da bir şahsın Maliye Hazinesi ile ortak malik olduğu alanın, Çiğli’de 2 ayrı kişinin özel mülkiyetindeki 2 ayrı alanın, Gaziemir’de 4 ayrı kişinin özel mülkiyetindeki 4 ayrı alanın, Konak’da bir kişinin kamu ile birlikte ortak olduğu alanın, Menemen’de 10 ayrı kişinin Menemen Belediyesi ile birlikte ortak olduğu 10 ayrı alanın, 3 ayrı kişinin özel mülkiyetinde olan 3 ayrı alanın ve Narlıdere’de bir kişinin kamu ile birlikte ortak olduğu bir alanın toplanma alanı olarak belirlendiği görülmüştür. 

Oysa acil toplanma alanları, afet sırasında ve sonrasında insanların ivedilikle ulaşması gereken, afet riski taşımayan güvenli alanlardır. Afetzedelerin bilgilendirildiği, yardım ekipleri ile koordinasyonun sağlandığı, kurulacak geçici barınma alanlarına yönlendirildikleri merkezlerdir. Acil toplanma alanlarının belirlenmesinde beş faktörün (ulaşılabilirlik, yol aksları ve bağlantı, kullanılabilirlik, mülkiyet ve alansal büyüklükler) dikkate alınması gerekir. 

Ulaşılabilirlik: Yapı adalarından toplanma alanlarına gidiş mesafesi olarak her bireyin kolaylıkla erişebileceği maksimum yürüme mesafesi 500 m/15 dakika ve daha az olmalıdır.

Yol Aksları ile Bağlantı: Toplanma alanlarının ana arterlerle bağlantılarının kurulup (kapanma riski olan yollar da hesaba katılarak) diğer toplanma alanları ile süreklilikleri sağlanmalıdır.

Kullanılabilirlik ve Çok Fonksiyonluluk: Mevcut aktif yeşil alanlardan çocuk oyun alanları, spor alanları, cep parkları, mahalle parkları, küçük parklar ve semt parkları; pasif yeşil alanlar, halı sahalar; bina bahçeleri, okul bahçeleri, cami ve hastane bahçeleri; boş alanlar ve açık otoparklar toplanma alanları olarak önerilebilir. Alan 500 m²’den daha küçük olmamalıdır.

Mülkiyet: Kamuya ait araziler öncelikli olarak tercih edilmelidir. Boş alanlar ve açık otoparkların özel (şahıs) mülkiyetinde olanları, ulaşılabilirlik, kullanılabilirlik, yol aksları ve diğer toplanma alanları ile birlikte oluşturduğu süreklilik ve alansal büyüklüğü dikkate alınarak tercih edilebilir. Tüm mahallelerde bulunan kamu okulları, camiler gibi yapılar da sismik olarak yeterli durumda ise toplanma alanı olarak kullanılabilir.

Alansal Büyüklükler: Bir kişi başına belirlenecek alanın miktarı Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) tarafından brüt 1,5 m²/kişi olarak belirlenmiş olup İzmir Afet Müdahale Planı (İZAMP) ve Türkiye Afet Müdahale Planı-İzmir (TAMP) bu rakamın üstüne çıkarak hesaplamalarını 2,5 m²/kişi üzerinden yapmıştır. (1)

5d8d90335542870578e6b437

Bütün bu bilgiler çerçevesinde, İzmir Afet Müdahale Planı (İZAMP) ve Türkiye Afet Müdahale Planı-İzmir (TAMP) çerçevesinde tanımlanan İzmir ili acil toplanma alanlarının, belirtilen sakınca, eksiklik ve yanlışlıkların dikkate alınması, gerektiğinde o alanlardaki afet sonrası yaşamın tüm risklerin dikkate alınacağı bir modelleme çerçevesinde tasarlanarak yeniden belirlenmesi uygun olacaktır. 


(1) Çınar, A.K., Akgün, Y., Maral, H. (2018) “Afet Sonrası Acil Toplanma ve Geçici Barınma Alanlarının Planlanmasındaki Faktörlerin İncelenmesi: İzmir-Karşıyaka Örneği”, Planlama Dergisi, 2018: 28(2): 179-200.