Kentin kanaat önderleri ve anayasa referandumu…

İnternet’in ansiklopedisi olarak kabul ettiğimiz ve çoğu araştırmamızda ilk başvurduğumuz yer olan Vikipedi‘ye göre “kanaat önderi kavramı, psikolojik  bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir. Birisinin, insanları etkileme becerisinin yüksek olması, onun kanaat lideri olması için yeterli değildir. Kişilerin kanaat lideri olmaları için her seviyeye inebilmesi, hatipliğinin olması, her türlü olgudan sonuç çıkarabilmesi şarttır. Ünlüler, sanatçılar, köşe yazarları veya yazarlar kanaat lideri değildirler. Kanaat liderlerinin en belirgin özellikleri tüm gelişmeleri sıkı sıkıya takip etmeleri, toplumda sözü dinlenilen kişiler olmaları, her olgudan fikir üretme kabiliyetine sahip olmaları ve grup üyeleri gibi yaşamalarıdır.”

Kanaat Önderi 002

Yolumuzu İnternet’ten ayırmayıp yine “İzmir, kanaat önderi” sözcük grubu ile Google’da yaptığımız bir aramada karşımıza İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Başkan Kocaoğlu: Kanaat Önderleri ‘Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın’ Dememeli‘ başlıklı bir haberi çıkıyor. 21 Nisan 2007 tarihini taşıyan bu belediye haberine göre EBSO Genç Sanayiciler Birliği’nin toplantısına katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu genç sanayicilere hitaben yaptığı konuşmada, kentteki “kanaat önderliği kavramının” sorgulanması gerektiğini, bunlardan bazılarının sıkıntı yarattığını, İzmirlilerin bu kişileri sorgulaması gerektiğini söyleyip “İzmir’in kanaat önderlerinde bir sıkıntı vardır. Bu kanaat önderlerinden sıkıntı yaratan insanların kanaat önderi olmadığını yaşayarak görüyoruz. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, işim var gücüm var’ derse olmaz. İzmir, kanaat önderlerini irdelemek, sorgulamak zorundadır” demiş. 

Aradan tamı tamamına 10 yıl geçmiş olmasına ve sayın Aziz Kocaoğlu‘nun bugün halen aynı fikirde olup olmadığını bilmiyor olmamıza karşın “İzmirlilerin kanaat önderlerini sorgulaması” gerekir düşüncesine katılıp bugün İzmir’deki kanaat önderlerinin devam etmekte olan anayasa referandumu karşısında nasıl bir tavır aldıklarını izleyerek onların İzmir için nasıl bir sıkıntı yarattıklarını ortaya koymaya çalışacağız.

Tabii ki öncelikle İzmir’in kanaat önderi denilince akla kimlerin geldiğini sorgulayarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) Genç Sanayiciler Birliği‘nde yaptığı 2007 tarihli bu konuşmasında genç sanayicilere hitaben kentin kanaat önderlerinden söz ettiğine göre sanayicileri kanaat önderi, özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı Ender Yorgancılar‘la diğer eski ya da yeni yöneticileri kentin kanaat önderi olarak gördüğü kesin.

Sayın Aziz Kocaoğlu sanırım sanayicinin yanında tüccarın, tacirin temsilcisi olarak tanıyıp bildiğimiz ve çoğu toplantıda belediye başkanının hemen yanında oturan İzmir Ticaret Odası (İZTO) başkan ve yöneticilerini de kentin kanaat önderlerinden biri olarak kabul edecektir. Nitekim İzmir Limanı, Kültürpark Projesi gibi birçok önemli projede onun fikirlerini kabul edip uygulamak istediğine göre kentin diğer bir önemli kanaat önderi, olsa olsa İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş olmalıdır.

Kültürpark Projesi hakkında oturup bir rapor düzenleyip kendilerince önemli önerilerde bulunduklarına ve belediyenin yaptığı projeyi desteklediklerine göre Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği ya da adının sonunda “giad” ya da “siad” olan her iş adamı, sanayici derneğinin yöneticileri de kentin önde gelen kanaat önderlerinden biri olsa gerek…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2009 yılında kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na (İEKKK) üye olanlar da kuvvetle muhtemel bu kentin kanaat önderleridir. Kentin tüm önemli, büyük ve sorunlu projeleri önce bu kurul üyelerine tanıtılıp onların görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerine öncelik verildiğine göre bu kurulda yer alan kalburüstü zevat da kuvvetle muhtemel kentin kanaat önderleridir.

Hele ki kentteki değişik sermaye ve çıkar grupları arasındaki ilişkileri düzenleyen, çoğu kişinin korku ile karışık bir şekilde saygı gösterdiği, son günlerde anlaşılmaz bir nedenle, muhtemelen aldığı nazik bir uyarı nedeniyle İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) üyeliğinden inandırıcı olmayan bir nedenle ayrılan Uğur Yüce de bu kentin önemli bir kanaat lideridir.

Muhakkak ve muhakkak ki, bütün bu kanaat önderlerinin bir araya geldiği TARKEM isimli şirketin ortak ve yöneticileri de bu kentin kanaat önderleridir.

Velhasıl bir saadet zinciri şeklinde birbirlerine göbekten bağlı bütün bu zevat bu kentin kanaat önderleridir.

Tabii ki bu kentte yaşayan İzmirliler de bu kanaat önderlerinin ağızlarına bakan, onların ne yaptığını izleyen, kentle ilgili konularda kanaati olmadığı için kanaati olanların peşinden giden kişilerdir (!)

Kanaat Önderi 003

Kentin kanat önderleri anayasa referandumunda ne yapıyor?

Şu sıralarda, aynen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde yapıldığı gibi tepeden inme bir şekilde önümüze konulan bir anayasa değişikliği çerçevesinde anlamadan bilmeden bir “Evet” dememiz isteniyor bizden…

İzmir ve İzmirli olarak bu antidemokratik dayatmaya karşı, haklı olarak “HAYIR!” dediğimiz bir süreçte ise o hepimize “kanaat önderi” olarak dayatılan kişi ya da kurumlar ise ortaklıkta gözükmüyor…

Üstüne üstlük Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO), İzmir Ticaret Borsası (İTB) ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İESOB) olarak 22 Şubat 2017 tarihinde düzenledikleri “Anayasa Bilgilendirme Toplantısı“nda Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum‘la birlikte Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muharrem Kılıç ve Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay‘ı dinledikleri halde anayasa değişikliğine “Hayır” diyecek olanları konuşmacı olarak niye davet etmediklerini açıklamamışlar, üstüne üstlük Hürriyet Gazetesi’nin verdiği bilgiye göre bu konuda kendilerine yöneltilen eleştirileri yanıtlayan İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da gelecek ay İzmir’e gelecek. Onların ekibini de dinleyeceğiz” demesine karşın bu toplantının, Anayasa oylamasına 7 gün kala gerçekleşmediği hepimizin malumudur.

Evet, bize bu kentin kanaat önderi olan tanıtılan, kendilerini öyle tanıtmak isteyen bu kişi ve kurumlar ne yazık ki, bu tavırlarıyla iktidarın değirmenine su taşırken “Hayır” diyenlere aynı fırsatı vermemişler ve kendilerinin “Evet’çi” olduğunu açık bir şekilde belli etmişlerdir.

Kanaat Önderi 001

Çünkü karşılarında “Hayır da çıksa, evet de çıksa, biz bu memlekette birlikte yaşayacağız. Birbirimizin bir bardak suyuna, bir dilim ekmeğine ihtiyacımız var.” diyerek bu tür demokrasiden ve ahlaki değerlerden uzak ikiyüzlü tutum ve davranışları içine sindiren ortay-yolcu bir belediye başkanı olduğu sürece, İzmir’in ellerindeki sermaye  ya da saadet zincirinin bir halkası olmaları nedeniyle bir yerlere gelmiş ‘sözde‘ kanaat önderleri, “bugün burada, yarın şurada” anlayışıyla sergiledikleri kıvrak tavırlarını sürdürecek, kimse onlardan bu ikiyüzlülüklerinin hesabını soramıyacaktır.

Ama biz yine de 10 yıl öncenin belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2007 yılında söylediği o güzel sözleri tekrarlayarak, kendilerini, aileleri ve yakınlarıyla yönetici ve çalışanlarını “HAYIR!” kampanyası içinde göremediğimiz kurum ve kişiler için “kanaat önderliği kavramını ve İzmir’deki kanaat önderlerini sorgulayalım” diyoruz.

Kentler, üniversiteler ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Yine bir kıyım dönemindeyiz…

Üniversitelerde görev yapan öğretim üyeleri, eğitim gören öğrenciler, işçiler, memurlar ve gazeteciler sudan bahanelerle; çoğu kez de hiçbir bahane gösterilmeksizin işlerinden atılıyor ya da öğrencilikten çıkarılıyor… Hatta atılmakla kalmayıp topluma, suç örgütlerine hedef gösteriliyorlar…

Bu insanlar büyük bir pervasızlıkla kapının önüne konuldukları gibi yaşamlarının bundan sonraki bölümünde çalışmamaları, yeniden öğrenci olmamaları ya da emeklilik haklarından yararlanamamaları için elden gelen yapılıyor…

cadi-avi1.jpg

Amaç, bu yetişmiş insan gücünü toplumdan yalıtarak dışlamak ve yoksulluğa mahkum ederek cezalandırmak… Aynen Eski Yunan’daki istenmeyen kişilerin halk oylamasıyla sürgüne gönderildiği ‘Ostrokismos‘ kuralı ya da Hiristiyanlık’taki afaroz kurumu gibi onları yok saymayı amaçlıyorlar… Ellerinden gelse, bu şekilde atıp gözden çıkardıkları öğretim üyeleriyle öğrencilerin, işçi ve emekçilerle gazetecilerin kollarına Hitler Dönemi Almanyası’nda olduğu gibi sarı renkli Davut yıldızının takılmasını isteyecekler…

Histeri düzeyine varan bu dışlama, öteleme ve yok varsayma gayretinin asıl amaçlarından biri de yaratılan bu örnekler üzerinden toplumun genelini tehdit etmek, onlara bu örnekler üzerinden gözdağı vermek… Açıkçası, olası destek, dayanışma niyetlerini sindirerek toplumu suskunlaştırmak ve hep birlikte suça ortak kılmak istiyorlar…

Bırakılan oda, masa ve sandalyelerin paylaşımında, yaratılan akademik boşlukların doldurulmasında ve boşalan koltukların yeniden doldurulmasında ortaya çıkan vefasızlık; hatta ihanet çabaları da işin çabası…

Oysa otoriter, totaliter ya da faşist yönetimlerin bu sistemli baskı, yıldırma ve sindirme gayretlerine karşı çıkışların, dayanışmanın ve sahip çıkmanın o kadar önemi var ki….

Bu duyguyu en iyi şekilde, geçtiğimiz aylarda İzmir Mimarlık Merkezi’nde yapılan ilk Dayanışma Akademisi toplantısında konuşmacı olarak Kocaeli’nden gelen bir öğretim üyesinin, “şehir bize sahip çıktı” sözünü duyduğumda hissetmiş ve çocukluğumun yazlık kenti Kocaeli’ni daha bir sevmiştim….

ortacagda-cadi-avi-

O anlamda, burada ya da başka bir kentte bir akademisyene, bir öğrenciye ya da sıradan bir insana iktidarın zoru ile bir haksızlık yapıldığında, onu örseleyip yıpratan hukuksuzlar gerçekleştiğinde, onun bir yurttaş, bir hemşehri ya da bir insan olarak sahip olduğu hakları çiğnendiğinde; bizler, yani kentliler ya da seçtiğimiz kent yönetimleri olarak onlara sahip çıkıp yapılanın haksızlık olduğunu yüksek sesle haykırabiliyor muyuz? O haksızlığa, o hukuksuzluğa karşı çıkabiliyor muyuz? O haksızlığı yapan kişi ya da kurumlarla ilişkilerimizi gözden geçiriyor muyuz? Yoksa sessiz kalıp suça ortak olurcasına sanki o kentte yaşamıyor ya da o kenti yönetmiyor gibi mi davranıyoruz? Veya sadece tanıdıklarımıza ya da birlikte çalıştıklarımıza sahip çıkıp diğerlerini dışlayıp dikkate almıyor muyuz?

Bütün bu soruları geçtiğimiz aylarda kentimizdeki üniversitelerden atılan öğretim üyesi dostlarımızın, öğrenci arkadaşlarımızın, gazetecilerin, işçi ve emekçilerin dışlandığı durumda kentimizdeki belediye başkanlarıyla belediye meclislerinin ne yaptıklarını ya da yapmadıklarını hatırlayarak yanıtlamamız gerekebilir….

Belki de bu konudaki en iyi soruyu, 2014-2015 döneminde belediye-üniversite işbirliği üzerinden Ege Üniversitesi ile ortak çalışmalar yapmaya başlayan, tüm Bornova’yı bir kampüs alanına dönüştürmeyi hedeflediğini cümle aleme duyuran Bornova Belediyesi’ne ve sayın başkanına sormamız gerekebilir.  

Kendi sınırları içindeki bir üniversitede yaşanan bu tatsız olay ve baskıların, birlikte çalıştıkları akademisyenlerin başına gelenlerin ve İzmir dışından görevlendirilen partizan bir rektörün uygulamaya koyduğu icraatlerin Bornova’daki demokratik kent yaşamı açısından ne anlama geldiğini, bu antidemokratik uygulamalar karşısında neler yapmayı düşündüklerini belediye başkanıyla meclis üyelerine sormamız uygun olur diye düşünüyorum.

Ya da kendisi ve çalışma arkadaşları ile ilgili kumpas davası devam ederken hukuka sahip çıkmak adına tek bir görüş belirtmeyen ya da karar açıklamayan Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yeni yapılan binasının donanım ve tefrişi için 11 Kasım 2015 tarih, 1107 sayılı Belediye Meclisi kararı ile 1.770.000.-TL tutarında yardımda bulunan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na sormamız belki daha da uygun olur diye düşünüyorum.

baris-icin-akademisyenler-3

Evet, demokratik bir kent ideali ile yola çıkan ve bunu belediyelerinin anayasası olan stratejik planlarına, vizyon ve misyonlarına yazan kent yöneticilerimiz, kendi kentlerindeki üniversitelerde yaşanan bu cadı avları konusunda ne düşünmekte ve ne yapmayı hedeflemektedir? Bunu kendilerinden dinlemek ve bu konuda da “HAYIR!” deyip demediklerini görmek isteriz…

Çünkü hepimizin bildiği gibi iyi dost iyi günde değil, kötü günde belli olur…

Bir kentin kimliği fetih ya da işgal üzerinden değil; barış üzerinden okunmalıdır…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde AKP iktidarı tarafından İzmir’e giydirilmek istenen yeni bir kisve, yüklenmek istenen yeni bir kimlik adı altında İzmir’in fethinin 936. yılını kutladık.

Bu fetihten ve kutlamalardan kimlerin haberi oldu, kimler sevindi ya da üzüldü, kimler fethin kutlandığı etkinliklere katıldı, İzmir’deki hangi akademik ya da yerel tarihçi bu etkinlikleri izleyip katkıda bulundu bilmiyorum ama İzmir’in ve İzmirlinin bunlardan pek haberi olmadı, pek de ilgi göstermedi.

Çünkü işin farkında olan her İzmirli biliyor ki, AKP iktidarı ve onun zihniyetinde olan egemen güçler sahiplenemedikleri, nüfuz edemedikleri yerlere, kentlere girebilmek için orayı İslami bir fetih anlayışıyla ele geçirip bayraklarını o kentin kalesine dikmek, kendi sembol ve siluetlerini adeta bir damga gibi o kentin üstüne vurmak istiyorlar.

Bunu nasıl önce İstanbul’un fethi adına İstanbul için, ardından Çanakkale’de ve son olarak Kut’ül Amare savaşlarını yenilgiden zafere dönüştürerek yapmaya çalıştılarsa şimdi de İzmir’de bir fetih senaryosu yaratarak gerçekleştirmeyi deniyorlar.

Tabii ki bunun yanında bu kentin belediye başkanını teslim alıp yönlendirerek ya da bir AKP projesi olarak halka sorulmadan yapılmak istenen “İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında körfezin tam ortasına ampul şeklinde bir yapay ada yaparak da sembolleştirmek istiyorlar.

Resim2
“İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında İzmir Körfezi’ne yapılacak yapay adanın şekli

Böylelikle “Gavur İzmir” olarak görüp adlandırdıkları bu kenti İslamlaştıracaklarına inanıyorlar. O nedenle yaptıkları/yapacakları büyük yatırımlar yanında fetih organizasyonu gibi büyük etkinlikler düzenleyerek bu kenti halen İslamlaştırılıp fethedilmemiş bir “gavur kent” olarak gördüklerinin ipuçlarını veriyorlar.

İzmir’in 25 Mart 1081 tarihinde Çakabey tarafından fethedildiğini önemseyip; ama daha sonra Bizans ve Cenevizliler tarafından defalarca ele geçirilidği gerçeğini gözardı ederek düzenlenecek bu etkinliklerden haberim, geçen sene Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne yaptığım bir görüşmede, bu konularla görevli belediye görevlisinin önüme uzattığı Katip Çelebi Üniversitesi’ne ait resmi bir yazıyı okumamla oldu. Ardından aynı görevlinin böylesi bir organizasyon karşısında ne yapılması gerektiği konusundaki sorusuna da “ben olsam, bu tür girişimlerin etkisiz olması için aynı tarihlerde daha büyük boyutlarda uluslararası bir etkinlik düzenler, böylelikle etkinliğin gölgede kalmasına ve devamı konusundaki cesareti kırmaya çalışırım” cevabını verdim. Çünkü böylesi saçma bir iddia ile yapılacak ilk girişimin başarılı olması durumunda tutunup devam etmesinin daha kolay olacağı düşüncesiyle, aynen 23 Nisan kutlamalarına bir alternatif olarak her yıl aynı tarihlerde düzenlenen Kutlu Doğum haftası örneğinde olduğu gibi ondan daha fazla ses getirecek başka bir büyük ve uluslararası etkinliğin düzenlenmesi suretiyle bu anlamsız girişimin önünün kesilmesini sağlamış olabilirdik.

Ardından da İzmir Valiliği düzleminde yaptığım araştırmalarla bu organizasyonun amacını, içeriğini ve programını öğrenmeye çalışmış ve bu durumu değişik düzlemlerde ifade ederek kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmıştım.

Öğrendiğim bilgilere ve daha sonra ortaya çıkan kutlama programına göre, “1081 Çakabey ve İzmir Fetih Kutlamaları” esas olarak Ankara’daki Türk Tarih Kurumu tarafından düzenleniyor, İzmir Valiliği ile Ege ve Katip Çelebi üniversiteleri tarafından destekleniyordu.

Etkinliğin kesinleşmiş programına baktığımızda da, 24-26 Mart 2017 tarihleri arasında “1081 İzmir’in Türkler Tarafından Fethi Kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu” ve “1081 Çaka Bey Türk Tarih Kurumu İzmir Kitap Günleri“yle “Türk Tarih Kurumu Fotoğraf ve Resim Sergisi“nin düzenlendiğini, Selçuk’taki İsa Bey Camii’nde Çaka Bey ve şehitler anısına mevlit okutulduğunu, “Fetih Kupası Yıldızlar ve Gençler Halı Saha Futbol Karşılaşmaları“, “Fetih Kupası İlkokullar Arası Satranç Karşılaşmaları“, “Halk Sağlığı İl Müdürlüğü Genel Sağlık Taraması“, “Kulüplerarası Çaka Bey Bisiklet Yarışları“, “Süper Stage Pist Etkinliği (Fetih Rallisi)” adı altında yarışmalar yapıldığını, tarihi mehteran birliğinin gösteri yaptığını, halkın ve öğrencilerin Sahil Güvenlik Komutanlığı’na ait bir arama kurtarma gemisini ziyaret ettiklerini, yarışmalarda kazananlara ödüllerin verildiğini ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserde zeybek gösterisinin yapıldığını öğreniyoruz.

Kutlama etkinliği programıyla gazete haberlerine baktığımızda ise elindeki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) ile İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) gibi bu konularda görevli yetkili ve sorumlu iki kurum olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda ilgisiz ya da habersiz kaldığı, kutlama programına da belediye başkan vekili gibi düşük bir düzeyde katıldığı görülmektedir.

20170325_2_22629731_20276837_High
İzmir’i fethediyoruz…

Oysa bizler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tarihinin araştırılması ile ilgili iki önemli birimi ile birlikte sus pus olmayıp bu işin doğrusunu söyleyip karşı çıkmasını, 1081 yılında böyle bir ele geçirme durumu olsa bile izleyen yıllarda bu durumun devam etmediğini, “fethedildi” denilen yerin uzun yıllar “gavurlar“ın elinde kaldığını; bu anlamda İzmir’in kent kimliğinin fetih ya da işgal etmek eylemleri üzerinden değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayacağı barış dolu bir Ege/Akdeniz kenti ideali üzerinden okunmasını önerebilir ve bu karşı çıkışını da biz İzmirliler ile paylaşabilirdi.

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (6)

Ali Rıza Avcan

Bayraklı ilçesine bağlı Turan mahallesinin dününü, bugününü ve geleceğini bir mahalle monografisi boyutunda ele alıp irdelemeye çalıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde, mahallenin büyük bir kısmını oluşturan Atatürk Ormanı‘nı ele alıp anlatmaya çalışacağız.

1968 yılında başlayıp 1982’de biten bir ağaçlandırma çalışması sonucunda İzmir Valiliği’nin 26 Kasım 1980 tarih, 05.04.15-4/2672 sayılı çağrı yazısı üzerine 9 Aralık 1980 tarihinde Vali Nazmi Çengelci’nin başkanlığında yapılan toplantıda kurulmasına karar verilen Atatürk Ormanı, 1982 yılı kayıtlarına göre toplam 367,30 hektarlık bir proje alanında 360,28 hektarlık bir uygulama alanını kapsamaktadır. 

Proje dosyasındaki 1982 yılı kayıtlarına göre bu ormanın 191,20 hektarı (% 52,05) orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen hazine arazisinden, 36,24 hektarı (% 9,86) Orman Genel Müdürlüğü adına tahsis işlemi devam eden Hazine arazisinden (2046 Ada, 7 Parsel), 88,08 hektarı (% 24) Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilecek olan Hazine arazisinden (2261 Ada, 2 Parsel), 43,40 hektarı (% 11,81) Orman Genel Müdürlüğü’nce kamulaştırılacak özel arazilerden (2261 Ada, 2 Parsel) ve 8,38 hektarı da (% 2,28) mülkiyeti henüz çözümlenmemiş alanlardan oluşmaktadır.

İzmir Valiliği’nin aldığı bu karara göre orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen 191,20 hektarlık Hazine arazisinin 150,82 hektarı alınan karar uyarınca ağaçlandırılacak, geriye kalan 40,38 hektarı ise toprak kalitesinin kötü olması (Andezit kaya) nedeniyle ağaçlandırılmayacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine göre Turan mahallesi toplam 221,25 hektarlık (2.212.548,76 m²) bir alanı kapsadığına göre, Atatürk Ormanı‘nın mahalle sınırları dışına taştığını kabul etmemiz gerekiyor.

Atatürk Ormanı Harita 002
Atatürk Ormanı
Atatürk Ormanı Harita 001
Atatürk Ormanı Kadastrosu

Haritaya baktığımızda ise Atatürk Ormanı‘nın güneyden Anadolu Caddesi ve Ege Deniz Bölge Komutanlığı arazisiyle, batıdan Gümüşpala mahallesi, kuzeyden çevre yolu ve Doğançay mahallesi, doğudan da Cengizhan, Alparslan ve Fuat Edip Baksı mahalleleri ile çevrelenmiş durumda olduğunu ve esas olarak Yamanlar Dağı’nın doğu yamaçlarında yer alan Alurca Vadisi’nde ve çevresinde yayıldığını görüyoruz.

Atatürk Ormanı resmi ve özel kuruluşların web sayfalarıyla tüm internet dünyası açısından adeta mevcut olmayan bir yer. İzmir Orman Bölge Müdürlüğü ile İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bayraklı Belediyesi’ne ait web sayfalarını açıp baktığınızda “Atatürk” ismiyle onurlandırılmış 367 hektar büyüklüğündeki bu kent ormanına hiç yokmuş gibi hiç yer verilmediğini, bu orman ve özellikleri hakkında tek satır bile olsun tanıtıcı bilginin bulunmadığını , tek bir görüntüsünün yayınlanmadığını, tanıtımının yapılmadığını görüyorsunuz. Atatürk Ormanı bu haliyle görüp bildiğimiz ama hakkındaki bilgilere ulaşamadığımız bir kent sırrı gibi orada duruyor ve ne yazık ki hiçbir resmi kurum ya da yetkili tarafından sahiplenilmiyor.

Bu konudaki tek istisna ise, 2010-2012 yılları arasında bu ormanın doğusundaki 4.119 metrekarelik alanda Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yaptırılan Gemi Trafik Hizmetleri Merkez Binası ve Trafik Gözetleme İstasyonu inşaatının, inşaatın yapıldığı alanın 1. derece doğal SİT alanında kalması nedeniyle Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin açtığı dava sonucunda durdurulması ile ilgili internet gazetesi haberleri.

55eaa846f018fbb8f88e5e1f (1)

Bu haberlere baktığınızda değişik kamu kuruluşlarının bu ormanlık alanı adeta kemirircesine sağından solundan daraltmaya çalıştığını ve bu konudaki tek savunma hareketinin Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nden geldiğini, sözkonusu meslek odasının her zaman yaptığı gibi kamu yararını gözeterek dava açtığını ve sonuç aldığını görerek seviniyorsunuz.

Ama bu haberlerde bile konunun Atatürk Ormanı ile değil; Cumhuriyet’in 50. yılı olan 1973 yılında oluşturulduğu anlaşılan ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘yla ilişkilendirildiğini görüyorsunuz. Oysa burasının 1973 yılında ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘ olarak tanımlanmış olmasına karşın, aradan 9 yıl geçtikten sonra 1982 yılında İzmir Valiliği tarafından Atatürk Ormanı olarak tanımlandığını ve koruma altına alındığını biliyoruz. 

Ancak aradan geçen 35 yıl içinde Atatürk Ormanı‘nın bu bölgeden sorumlu İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün ve ona bağlı Ağaçlandırma Şefliği’nin gündeminden düştüğü anlaşılmaktadır. Çünkü İzmir Orman Genel Müdürlüğü’ne gidip Atatürk Ormanı hakkında bilgi istediğimizde bile, görevlilerin bu ormanla ilgili 1982 tarihli son proje dosyasını -bütün samimi çabalarına karşın- 1-2 saat süreyle aradıklarına, buldukları resmi belgelerin en yenisinin 1982 tarihli olduğuna ve bu tarihten sonra hiçbir işlemin yapılmadığına tanık olduk.

Ayrıca yetkililerle yapılan özel görüşmelerde Atatürk Ormanı‘nın artık orman sınıflamasına göre “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlandığını, ormanın oluşumunda yanlış bir tercih sonucu okaliptüsün seçilmesi ya da bu ağaçlara ağırlık verilmesi nedeniyle bugün bu bölgenin yeniden ıslah edilmesi gerektiği düşüncesinde olduklarını, bölgede önemsedikleri tek ağaç varlığının Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın batısında yer alan küçük bir fıstık çamı kolonisi olduğunu öğrendik. Nitekim onlardan aldığımız orman haritası ve orman kadastro haritası da bu durumu doğruluyordu.

Oysa 1981-1982 döneminde Atatürk Ormanı’na 6.000 adet kızılçamı, 10.000 adet Halep çamını, 30.000 adet fıstık çamını, 5.500 adet serviyi, 4.000 adet Kıbrıs akasyasını, 3.000 adet akasyayı, 300 adet çınarı, 500 adet akçaağacı, 1.000 adet sahil çamını, 1.000 adet sediri, 200 adet iğdeyi, 20 adet erguvanı, 100 adet karabiberi, 1.000 adet demir ağacını, 20 adet porsuku, 50 adet hatmiyi, 100 adet ateş dikenini, 100 adet zakkumu, 100 adet palmiyeyi, 100 Fenixin tahsis edilip dikilmesini öngören resmi belgeyi gördüğümüzde yaratılmak istenen şeyin bugünkü gibi bozuk bir okaliptüs ormanı değil; iklime ve coğrafyaya uygun bütün ağaç, ağaççık ve çalıların bir arada yer aldığı bir arboretum olduğunu anlamanız hiç de zor değil.

8
Sancar Maruflu

Oysa bugün Atatürk Ormanı ormancıların nitelemesiyle “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlanan; o nedenle de ıslah edilmediği sürece hem devletin kamu kurumları hem de büyük inşaat şirketlerinin, müteahhitlerin rant iştahları karşısında savunulamayacak, gözden ilk çıkarılacak yerlerden biri gibi gözükmektedir. Hele ki, bazı askeri bölgelerin; özellikle de Atatürk Ormanı‘nın hemen yanındaki Ege Deniz Bölge Komutanlığı sahasının bazı inşaat firmalarının ya da meslek odalarının iştahını kabarttığını hissettiğimiz günümüz koşullarında…

SCX-3200_20170331_13141101Atatürk Ormanı‘nın geliştirilip güçlendirilmesi için İzmir’in değerli bir markası olarak gördüğümüz sevgili Sancar Maruflu‘nun başkanlığındaki İzmir Atatürk Ormanı-Kültürpark’ı Koruma ve Anıt Yaptırma Derneği‘nin Atatürk Ormanı‘nın kuruluşundan bu yana yaptığı değerli çaba ve çalışmaları, hatta bu ormanda seyir teraslarıyla arkeolojik ve askeri müzeyi, piknik alanlarıyla çocuk bahçesi ve çayhaneyi, gölge altı oturma alanlarıyla havuzu da kapsayan büyük bir zafer anıtı yaptırabilmek amacıyla neler yaptığını bilip kendisine teşekkür etmekle birlikte; bu tür çalışmalarla yapacağımız yeni katkı ve desteklerin de artarak yoğunlaşması gerektiğini, özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Bayraklı Belediyesi’nin bu konuyu bir görev kabul ederek el atmasının uygun olacağını düşünüyor, Atatürk Ormanı‘nın yeni rant alanı olma ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla bir an önce nitelikli bir kent ormanı haline getirilmesi gerektiğini tüm resmi, özel ve sivil kuruluşlarla İzmir ve Bayraklı halkıyla tüm kamuoyuna hatırlatmak istiyoruz…

130285242

 

Disiplinlerüstü çalışmak…

Ali Rıza AVCAN

Farkındaysanız çoğu belediyenin yaptığı cadde ve sokaklar ya da yeşil alanlar çok kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Kısa süre önce yaptıkları bu yolları ya da parkları ya yıkıp yeniden yapıyorlar ya da kıyısından köşesinden onararak tekrar eski haline getirmeye çalışıyorlar. Üstüne üstlük bizim onlara vergi, harç ya da ücret adı altında ödediğimiz paraları heba ederek, bu işi yapan müteahhit ya da taşeronları zengin ederek…

Belediyelerin bu “yeniden yap-yık-yeniden yap” şeklinde kısır döngüye dönüşmüş gayretlerini izleyen uzmanlar ise, her biri değişik disiplinlerden gelen ve işinin uzmanı olan insanlar için bu durumu farklı açılardan; özellikle de kendi bakış açılarıyla yorumlayabilirler. Örneğin mühendisler muhtemelen kullanılan malzemenin yanlış seçildiğini ya da kalitesiz olduğunu, mimarlar projenin yanlış çizildiğini, işletmeciler proje süreçlerinin iyi yönetilmediğini, psikologlar o yol ya da yeşil alanları kullanacak olan insanların tutum ve davranışlarının dikkate alınmadığını, coğrafyacılar yer seçiminin iyi yapılmadığını, botanikçiler seçilen bitki ve ağaçların bölgeye uygun olmadığını, iletişimciler ise iyi bir halkla ilişkiler modelinin geliştirilmediğini söyleyebilirler. Kısacası her uzman olaya kendi penceresinden bakar ve sahip olduğu bilgi, birikim ve deneyimi dikkate alarak bir neden bulmaya çalışır.

O anlamda bir kentteki tüm projelerde sadece mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının ya da tasarımcıların yer alması, bunun dışında kalan diğer bilim ve disiplinlerden gelenlerin dışarıda bırakılması, onların bilgi, birikim ve deneyimlerinin dikkate alınmaması o projede önemli bazı şeylerin gözden kaçmasına; kısacası o projenin daha başlangıçta eksik, yanlış ya da yetersiz olmasına neden olabilir.

ds_newminor

Verdiğimiz bu örneklerde de vurgulamaya çalıştığımız gibi, değişik bilim ve disiplinler bir sorunu kendi bakış açılarından, kendi yöntem ve terminolojilerini kullanarak yorum getirirler. Halbuki, özellikle karmaşık konu ve projelerde ekonomik sorun, fiziki sorun, toplumsal sorun diye bir şey yoktur; ekonomik yönü, fiziki yönü, toplumsal yönü olan sorunlar vardır ve bu sorunlar arasında karmaşık ilişkiler vardır. 

Aslında bir konu, sorun ya da projeye bakışta gündeme gelen bilim ve disiplinler, bizim yapay olarak yarattığımız sınıflandırmalardan da başka bir şey değildir. Doğa ve onun ürünü olan insan, o sınıflandırmalara göre düzenlenmemiştir. Üstelik bilimsel bilginin bütünü bugün uygulanandan daha değişik şekillerde de düzenlenebilir. Çünkü hiçbir şeklin ya da bilginin diğerine ontolojik üstünlüğü yoktur. Bilimin bilgi dağarcığı ve ilgi alanları genişleyip derinleştikçe bilimsel bilginin örgütlenmesi de değişikliklere uğrayabilmektedir. Bu anlamda bilimsel bilginin bilimsel disiplinlere ayrışmasını geniş bir kapalı alanın odalara bölünmesine benzetebiliriz. Bir oda mimarlık, bir oda plancılık, bir oda mühendislik, bir oda sosyal bilimler odası gibi. 

Kapitalizm, “akademizm” adı altında bilgiyi bu şekilde kendi içinde küçük odalara ayırıp her bir oda arasında kalın duvarlar örerek bilgiyi parçaladığı, böldüğü ve her bir odadakilere kendilerinin çok önemli, olmazsa olmaz bir şekilde belirleyici olduğunu, kendileri olmadan hiç bir şey yapılamayacağını; hatta en önde gelenin kendileri olduğunu söylediği için bugün birçok ortamda; üniversitelerde, iş yerlerinde ya da projelerde farklı bilim ve disiplinlerden gelenlerin kendi aralarında yaşadıkları bu mesleki rekabet duygusuyla birbirlerini çiğnemeye, kendilerini önemseyip diğerlerini ötelemeye çalıştıkları için ortaya konulan birçok iş, işlem ya da proje baştan eksik, sakat, yanlış ve yetersiz kalmakta, yapılan işin sürdürülebilir olması mümkün olmamaktadır.

Bilginin kendi içinde değişik uzmanlık dallarına ayrılarak ve her bir dalda kendi yöntem, terminoloji, süreç, sorgulama alanı ve içeriklerini belirlemeleri doğal bir şey olmakla birlikte kendi aralarındaki ilişkileri demokratik bir şekilde geliştirmeleri ve bilgiyi, bu demokratik, çoğulcu beraberlik içinde insanlığa sunmaları beklenir. Çünkü ancak bu şekilde ele alınan teknik ya da toplumsal süreçlerin tüm yönleri kavranıp doğru, etkin ve sürdürülebilir çözümler üretilebilir.

Yapılan bir işin başarıya ulaşması ve o başarının kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için okuduğumuz üniversite, fakülte ya da üyesi olduğumuz meslek örgütlerinde bizi diğerlerinden ayırt etmek ya da aidiyet duygunu geliştirmek amacıyla içimize atılan o ayrılık tohumlarının ürünü olan mesleki fanatizmi aşıp başka bilim ve disiplinlerden gelenlerle disiplinlerüstü bir anlayışla birlikte çalıştığımız takdirde, hem sahip olduğumuz bilgi ve deneyimler daha fazla zenginleşme olanağına kavuşacak hem de birlikte yaptığımız işler, işlem ya da projeler eskisine göre daha başarılı, kalıcı ve etkili olacaktır.

front-cover

Bütün bu nedenlerle son söz olarak; yerel yönetimlerde ele alınan her bir konuyu ya da sorunu başarıyla çözmek, iyi işler yapmak amacıyla oluşturulan proje ekiplerinde mühendis, mimar, şehir plancısı, tasarımcı gibi çoğu teknik bilimlerden gelen uzmanların yanına toplumsal bilimlerden gelen sosyologların, psikologların, tarihçilerin, coğrafyacıların, iletişimcilerin, iktisatçıların, işletmecilerin ve benzerlerinin de dahil edilerek onların da söylediklerinin dikkate alınması daha başarılı, sürdürülebilir ve etkili işlerin, projelerin yapılması yol açacağını, aynı işin “yık-yap-yık” şeklinde tekrar tekrar yapılmasının önüne geçilebileceğini hatırlatmak isteriz.

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu bir Kültürpark yönetimi için…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlerin kültür ve sanat politikalarıyla ilgili bir panelde konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal, İZFAŞ’ın sorumluluğundan alınan İzmir Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir Kültürpark Şube Müdürlüğü kurduklarını ve bu şube müdürlüğünün görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla ayrı bir yönergeyi hazırlamakta olduklarını, hazırlanan bu yönerge çerçevesinde Kültürpark ile ilgili tüm tarafların oluşturulacak bir kurul içinde değerlendirileceğini ifade etti.

Kültürpark 02

Sunum sonrasında kendisine yönelttiğimiz sorular ve yaptığımız söyleşide ise kendisine şayet demokratik bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlarsa, bu yönergenin hazırlığı konusunda da demokratik olmalarını, hazırlandığı söylenen bu yönergenin Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşlar tarafından inceleme, araştırma ve tartışmalar yapılarak birlikte hazırlanması gerektiğini söyledik.

Çünkü bu tür tek taraflı yapılan hukuki düzenlemelerin sadece tek bir tarafın görüşleri dikkate alınarak hazırlandığında, yeterince katılımcı ve çoğulcu olmaması nedeniyle antidemokratik bir yapıya sahip olacağına inanıyoruz.

İşte o nedenle, bu yazımızda İzmir Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların katılmasını önerdiğimiz inceleme, araştırma ve tartışma sürecinde nelerin dikkate alınması gerektiğini belirlemeye çalışacağız.

Yeşil Alanlar Stratejik Planı ve Eylem Planı

Bize göre, Kültürpark’ın işletim modelinin tartışılacağı önemli bir sürecin başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından eksikliğini halen hissettiğimiz bir yeşil alanlar strateji planı ile eylem planının hazırlanması gerekmektedir. Böylelikle Kültürpark vesilesiyle tüm kentteki yeşil alanlarla ilgili politika ve stratejilerin, hedef ve amaçların, gerçekleştirilecek faaliyet ve projelerin demokratik bir platformda tartışılarak belirlenmesi, bunlarla ilgili bir eylem planının hazırlanması uygun olacak ve bu anlamda hazırlanacak stratejik planla eylem planı içinde yer bulacak olan Kültürpark’ın kentteki diğer yeşil alanlarla ilişkisi ele alınıp değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu çalışmalar sayesinde hem kentteki yeşil alanların bölge, kent, semt ve mahalle parkı boyutunda fonksiyonel tanım ve sınıflamaları yapılabilecek hem de planlanan yeni yeşil alanların yeri ve işlevini belirlemek kolay olacaktır.

Kültürpark için daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir yönetim modeli…

Kentteki yeşil alanların nitelik ve fonksiyonlarına göre tanımlanıp bunlarla ilgili faaliyet ve projelerin planlandığı bu aşamada ele alınıp değerlendirilecek diğer bir konu ise bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ortaya koyan yönetim modelleri olmalıdır. Bir mahalle ya da semt parkı kim ya da kimler tarafından ne şekilde yönetilmelidir? Bir kent veya bölge parkının yönetimine kimler, ne şekilde dahil edilmeli, bu tür yeşil alanların sürdürülebilirliği için neler yapılmalıdır?

Evet, bu tür soruların sorulup cevaplarının araştırılacağı, yeşil alan ve parklarla ilgili önemli ilke kararlarının alınacağı, bu önemli kararlar alınırken ISO 9000 ve 14000 toplam kalite ve çevre yönetim standartlarıyla kullanıcı memnuniyet düzeylerinin dikkate alınacağı aşama, aslında planların ve programların yapıldığı bu aşama olmalıdır.

Kültürpark 102

Tabii ki kentteki yeşil alan ve parklarla ilgili bu tür ilke kararlarının alınacağı, planların hazırlanacağı süreçlere konu ile ilgili tüm aktörlerin; iç ve dış paydaşların hiçbir sınırlama konulmaksızın, gönüllülük ilkesi çerçevesinde katılmak isteyen herkesin dahil edilmesi, belediyenin de yeşil alan ve parkları birlikte yönetmeye hazır olması gerekmektedir.

Kültürpark’ın yeni yönetim modelinde dikkate alınmasını önerdiğimiz hususları ise özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

♦Kültürpark’ın yönetiminde kamu görevlilerinin yanında konunun uzmanı akademisyen ve profesyonellerle Kültürpark’tan yararlananların ya da konuyla ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri mutlaka yer almalıdır.

♦ Kültürpark, “Kültürpark Üst Yönetimi”, “Kültürpark Danışma Kurulu” ve “Kültürpark Gönüllüleri” şeklinde birbiri ile ilişkili üçlü bir yapı tarafından birlikte yönetilmelidir.

♦ Kültürpark Danışma Kurulu, Kültürpark ile ilgili tüm meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının ve sivil yurttaşların, üniversitelerin, Konak Belediyesi temsilcisi ile Kültürpark’ın çevresindeki mahalle muhtarlarının katılımı ile oluşmalı, bu meclise katılım için herhangi bir sınırlama getirilmemeli, katılım tümüyle gönüllülük esasına dayandırılmalıdır.

♦ Kültürpark Üst Yönetiminin, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen kamu görevlileriyle uzmanlardan; ayrıca Kültürpark Danışma Kurulu tarafından seçilen temsilcilerin katılımı ile oluşması, yönetimde belediye ve Kültürpark Danışma Kurulu temsilcileri arasında eşit/adil bir dengenin sağlanması uygun olacaktır.

♦ Kültürpark Gönüllülerinin ise tümüyle Kültürpark sevgisi ile çalışacak, yaptığı gözlemler, ürettiği fikirler ve önerilerle Kültürpark Danışma Kurulu‘na ve Üst Yönetimine katkıda bulunacak esnek bir yapılanma olarak örgütlenmesi önerilmektedir. 

Bu öneriler tabii ki, zengin bir tartışma ortamında ele alınıp geliştirilmiş, olgunlaşmış düşünceler değildir. Gelişip olgunlaşması için daha fazla incelenip araştırılmasına ve tartışılmasına gerek vardır.

Kültürpark 20.02.2017

Ama en azından tartışmayı başlatabilecek fikir ve öneriler de olabilirler… Biz de bu düşüncelerin bir tartışmayı başlatmasını, bu konudaki bir hareketi ateşlemesini bekliyor ya da umuyoruz…

Bunu sağlamak amacıyla da, Ali Özkır‘a ait “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı yayınlanmamış doktora tezini, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunun “Dosyalar” bölümüne ekliyoruz. 

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu sivil bir Kültürpark yönetimini oluşturmak ve Kültürpark’ı geliştirerek yaşatmak dileğiyle…

Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (2)

Ali Rıza Avcan

Mahalle… Eskilerden gelen, o nedenle de geçmişe özlem duygumuzda ağırlığı olan sihirli bir sözcük… Çoğumuzun geldiği yer… İster gecekondu olsun, ister apartman; hepimiz bir köyün ya da kentin mahallesinden geliyoruz ve kendimizi oraya ait hissediyoruz… O nedenle mahalle komşularımız, arkadaşlarımız, esnafımız; hatta “mahallemizin delisi” bile bizim için önemli, unutulmaz…

Geçmişte kalanları, mahalle komşularımızı, arkadaşlarımızı unutmamakla, onlarla yaşadıklarımızı belleğimizin bir köşesinde muhafaza etmekle birlikte; şimdi yaşadığımız yerleri bir mahalle gibi hissediyor muyuz? Çevremizdeki yüzlerce, binlerce apartmanda, o apartmanların her bir dairesinde yaşayanları “mahallelimiz” sayıyor muyuz? Onlarla aynı yerde yaşadığımızı dikkate alarak bizden sayıyor muyuz? O binalar, daireler ve dükkanlar arasında tanıdığımız ya da tanımadığımız insanlar üzerinden bağlantılar, ilişki ağları kuruyor, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz ilişkileri biliyor muyuz? Başka bir açıdan, kendimizi yaşadığımız yere, bulunduğumuz mahalleye ait hissediyor muyuz? Kısacası yaşadığımız yerleri tanıyor ve sahipleniyor muyuz?

Bu soruların yanıtı, ne yazık ki çoğumuz için kısa bir “hayır” oluyor. Çoğumuz sadece yaşadığımız apartmana, hatta adına ev dediğimiz dairelere odaklanmış durumdayız. O dairenin balkon ya da pencerelerinden baktığımızda karşımızda kaç adet ağaç olduğundan, onların cinslerinden, mahallemizdeki kedi ve köpeklerin çetin kış koşullarında ne yaptığından, kimin hangi marketten alış veriş yaptığından, hangi esnafın hangi esnafla rekabet ettiğinden çoğumuzun haberi bile yok ne yazık ki…. Tabii ki bütün bunlara doğru yanıtlar verecek ufak bir mutlu azınlığı bir köşede bırakmayı da unutmamak koşuluyla…

O zaman bu mahalle örgütlenmesini biz nasıl becereceğiz? Kimden kimseden haberdar olmadığımız bu evrende kimlerle bir araya gelip, birilerinin eski korkuların ürünü kaygılarla ısrarlı bir şekilde “teşkilat” dediği, bizlerin ise “örgüt” demekte ısrar ettğimiz beraberliği nasıl oluşturacağız, işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma ilişkilerini nasıl güçlendireceğiz? 

Evet, şayet mahallenin sorunlarını çözmek ya da kolaylaştırmak amacıyla bir araya gelmek istiyorsak önce kendi yaşadığımız mahalleliyi tanımamız, öğrenmemiz gerekiyor.

Bu tanıma süreci, mahallede kaç adet cadde, sokak, ev, ticarethane olduğunu da kapsıyor o evlerde ve iş yerlerinde kimlerin yaşadığını, aralarında ne tür ilişkiler geliştiğini bilmeyi de kapsıyor. Diğer bir deyimle yaşadığımız yeri, hem fiziki yapılanması hem de insan coğrafyası ve ilişkileriyle birlikte avucumuzun içi gibi bilmemizi gerektiriyor.

Tabii ki bütün bu bilgilerin, hemen yola çıkıp önüne her gelene sorular sorarak, sohbetler ederek toplanması mümkün ve doğru değil. Yoksa adınızın “meraklı“ya çıkmasına ya da o mahallede yaşıyor olmanıza karşın sizden şüphelenilmesine, “acaba bunları durduk yerde niye, kimin adına araştırıp topluyor“sorularının sorulmasına neden olabilirsiniz.

merakli-ve-dedikoducu-teyze-listelist_batch

Bu bilgilerin bir kısmı, örneğin cadde, sokak, iş yeri sayısı gibi mahalleyi tanımlayan fiziki bilgileri resmi ve özel bilgi kaynaklarından öğrenebilir; hatta cadde ve sokaklara çıkıp bunları yerinde tespit ederek, fotoğraflar çekerek belirleyebilirsiniz. Bu bilgilere, orada yaşayanlarla olan ilişkilerinizden kaynaklanan kişisel ve toplumsal bilgileri de ekleyebilirsiniz.

Örgütlenme çalışmasının bu ilk aşamasında, bizim Bayraklı ilçesi Turan mahallesi için yaptığımız gibi bir mahalle monografisi bile hazırlayabilirsiniz. Mahallenin geçmişini, bugününü ve yarınını ele aldığınız bir araştırma çalışması ile birçok bilgiyi derlemeniz ve bu bilgileri birlikte çalışacağınız diğer insanlarla paylaşmanız mümkün ve doğru olabilir.

Ardından, bu işin asıl püf noktası olan “mahallenin meraklı teyze ve amcalarını” bulmanız gerekebilir. Bu teyzeler, hepimizin bildiği gibi bir sokağa ya da bir apartmana girdiğinizde ya tülün arkasından ya da hafif açık bırakılmış kapının ardından sizi izleyen, hangi kapıya girip çıktığınızı merak eden, hatta kendi aralarındaki sohbetlerle topladıkları bilgileri bütünleyen “mahallenin mobese kameralarıdır“. 

“Meraklı amcalar“ın yeri ise genellikle mahalle kahveleri olmakla birlikte, “meraklı teyzeleri” bulmak esnafın ya da komşuların desteği olmadıkça, “meraklı amcalara” göre daha zor olabilir. Şayet yerleşimdeki adetler, İzmir’de ya da Ege’de olduğu gibi kapı önü sohbetlerini mümkün kılıyorsa işiniz o zaman daha bir kolay hale gelir.

Onlarla tanıştığınızda, sohbet edip ilişkiyi güçlendirdiğinizde ve yaptıkları şey nedeniyle onları onurlandırdığınızda mahalle ile ilgili her düzeydeki bilgi artık emrinizdedir. Bundan böyle sizin sormadığınız ya da merak etmediğiniz şeyleri bile gelip size anlatarak kendi aralarındaki dedikoduya ortak bile edebilirler.

Bu teyzeler ya da amcalar sahip oldukları zengin bilgi ve ilişkiler nedeniyle adeta mahallenin doğal lideri ya da kanaat önderi gibi bir işleve sahiptirler. Her şeyden haberleri olduğu, her şeyi bildikleri için ellerindeki bu bilgi onlara bir süre sonra “akıl danışılan kişi” unvanını kazandırarak, “mahallenin muhtardan sonra gelen kişisi” unvanını almalarına bile neden olabilir…

dsc_0225

Tabii ki mahalle hakkında bilgi edinmenin diğer bir kaynağı da, mahalle muhtarlarının kendisidir. Ancak muhtarlarla olan ilişkilerde biraz dikkatli olmamız gerekebilir. Çünkü onlar mahalle halkı tarafından seçilmekle birlikte aynı zamanda kaymakama ya da valiye bağlı kamu görevlileridir. O nedenle onları da işe dahil etmediğiniz; daha doğrusu mahalle örgütlenmesine katmadığınız ve yönetici konumuna koymadığınız takdirde bilgi verme isteklisi olmaları çoğu kez mümkün olmaz. Hatta, sizin mahalleyi örgütleme merakınız onun iktidar alanını tehdit edebileceği için sizi gizli örgütlenme suçu ile itham edip şikayet bile edebilirler. 🙂

O anlamda, arkanızda bir belediye, bir siyasi parti ya da kurum olmadığı sürece bütün bu işleri ortak bir mahalle konusu ya da sorunu üzerinden götürmeniz, örneğin cadde ve kaldırımların onarılması ya da mahalleye daha sık otobüs seferi yapılması için bir imza kampanyası düzenlediğiniz takdirde hem muhtara ve “meraklı teyze ve amcalara” hem de diğer mahalle halkına yaklaşmanız, daha sağlıklı ilişkiler kurmanız daha doğru, sağlıklı ve etkileyici olabilir.

Devam Edecek…

İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne (3)

Ali Rıza Avcan

Kısa adı APİKAM olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşundan bu yana yaptığı hizmetleri ele alıp değerlendirdiğimiz seri yazımızın ikinci bölümünden bu yana tamı tamamına 17 gün geçmiş. Araya giren diğer önemli gündem maddeleri nedeniyle uzun bir ara vermişiz. O nedenle isterseniz kısa bir hatırlatma yapalım.

Yazı dizimizin birinci ve ikinci bölümünde, 2002 yılı Mart ayıında İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Kent Kitaplığı serisi içinde yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçıktaki anlatımdan hareketle 2004 yılında faaliyete başlayan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) bir kent müzesi ve arşivi olarak kuruluş amacı ve hedefleri konusunda bilgi vermiş, kurucuların anlatımları üzerinden yapılmak istenenler konusunda ipuçları vermeye çalışmıştık.

Yazımızın bugünkü bölümünde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemine ait stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı bilgiler üzerinden 2004-2015 döneminde neler yapıldığını ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağız. O anlamda kullandığımız tüm verilerin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait resmi bilgiler olduğunu baştan belirtmemiz gerekiyor.

Ancak bu konuda baştan belirtmekte yarar gördüğümüz bir konu var. O da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) yaptığı çalışmalarla ilgili verilerin ilk yıllarda; özellikle 2004-2009 döneminde daha ayrıntılı ve net olmasına karşın; 2009-2015 dönemindeki bilgilerin giderek daha genel ve anlaşılmaz olduğunu, adeta bilgi vermekten çok tanıtım ve reklam yapmaya yöneldiği; kısacası, bu dönemde daha az bilgi verildiğini söylememiz gerekiyor. Örneğin, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında arşiv ve müzeyi ziyaret edenlerin sayısı yaş grupları itibariyle ayrıntılı bir şekilde verilirken 2007’den itibaren ziyaretçilerin sayısı ve profili hakkında bilgi edinmemiz mümkün olmuyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemi stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı olan bilgileri 2004-2009 ve 2010-2015 şeklinde iki ayrı dönem halinde ele almamız gerekir. Çünkü 2004-2009 döneminde yasal bir zorunluluk olarak belediyenin hedefleriyle yaptığı hizmetlerin sonuçlarını gösteren stratejik planla performans programlarının düzenlenmesi zorunlu olmadığı için bu dönemle ilgili gelişmeler sadece faaliyet raporları üzerinden izleyebiliyoruz. 2010-2015 döneminde ise stratejik planla performans programları mevcut olduğu için bu dönemle ilgili hedefleri ve gerçekleşmeleri bu üç belgeyi; yani stratejik planı, performans programı ve faaliyet raporlarını izleyerek öğrenmemiz mümkün olabiliyor.

s736751

2004-2009 dönemi verilerine baktığımızda;

♦ Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşunda binanın alt salonunda düzenlenen serginin her yıl açık olduğu,

♦ Açılan sergiyi gezen yerli ziyaretçi sayısının 2004 yılında 20.165, 2005 yılında 16.300, 2006 yılında 16.516, 2008 yılında 15.829, 2009 yılında da 10.390 olduğu; 2007 yılıyla 2010 sonrasındaki ziyaretçi sayılarının belli olmadığı,

♦ Açılan sergiyi gezen yabancı ziyaretçi sayısının 2005 yılında 685, 2008 yılında 569, 2009 yılında 322 olduğu; 2004, 2006, 2007 yıllarıyla 2010 sonrasındaki yabancı ziyaretçi sayısının belli olmadığı,

♦ Arşiv ve müze binası dışında açılan sergi sayısının 2008, 2009 ve 2010 yıllarında iki olduğu, 2004-2007 döneminde herhangi bir şekilde açık sergi düzenlenmediği,

♦ Arşiv ve müze binasındaki sergiyi 2004 yılında 124, 2005 yılında 119, 2006 yılında 155 okulun ziyaret ettiği, bu tarihten sonra ziyaretçi okul sayıları belirtilmemekle birlikte ziyaretçi öğrenci sayısının 2008’de 5.201, 2009 yılında da 3.385 olduğu, ziyaretçi öğrenci sayısının 2008 ve 2009 yılları hariç hiçbir şekilde belirtilmediği,

♦ Arşiv ve müze binasında 2004 yılında yapılan 32 toplantıya 1.975, 2005 yılında yapılan 48 toplantıya 2.712, 2006 yılında yapılan 52 toplantıya 3.026, 2008 yılında yapılan 79 toplantıya 3.718, 2009 yılında yapılan 108 toplantıya 7.494 kişi katılmakla birlikte 2007 yılıyla 2010’dan sonraki yıllarda kaç adet toplantı yapıldığına ve bu toplantılara kaç kişinin katıldığına ilişkin bilgilerin verilmediği,

♦ Arşiv ve müze binasını 2004 yılında 78, 2005 yılında 59, 2006 yılında 30 kurum; 2008 yılında 4.983, 2009 yılında 3.734 adet kurum temsilcisi ziyaret ettiği halde 2007-2009 dönemindeki ziyaretçi kurum sayısıyla 2004-2007 dönemindeki kurum temsilcisi sayısının belli olmadığı,

♦ 2004 yılında 289.099 belge ile 12.004 görselin tarandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda hiçbir bilginin verilmediği,

♦ Bağışçı sayılarının 2004 yılı itibariyle 73, 2005 yılı itibariyle 42, 2006 yılı itibariyle 28 olduğu; bu bağışçıların 2004 yılında 3.370, 2005 yılında 11.070 adet kitap, 2005 yılında 3.528 fotoğraf, 639 kitapçık, 3 harita-plan, 1.399 belge-defter, 15 görsel-işitsel malzeme, 85 ödül-obje bağışladığı; diğer yıllarda ise hiçbir bilginin verilmediği,

♦ 2004 yılında tasnifi yapılan 3.370 adet kitaptan 942’sinin, 2005 yılında da tasnifi yapılan 5.622 kitaptan 2.631’inin sisteme girdiği belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

♦ 2004 yılında 263 yerli, 15 yabancı, 2006 yılında 907 yerli, 2008 yılında 387, 2009 yılında da 550 yerli araştırmacının arşiv ve müzeden yararlandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

♦ 2008 yılında 9, 2009 yılında 3 kitap, 2007 yılında da 1 adet bina incelemesi ve buna ilişkin kitap basımı yapıldığı belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi incelememizin ilk döneminde; yani 2004-2009 döneminde başarıyı ya da başarısızlığını belgeleyen istatistiki verilerin zaman için azaldığı ya da bu konularda kamuoyuna bilgi verilmediği, kurumun giderek kendi içine kapandığı gözlenmektedir.

İncelememize konu olan 2010-2015 döneminde ise bu verilerden elde edebildiklerimiz sadece 2011 ve 2015 yıllarında birer kapalı, 2010 ve 2011 yıllarında ikişer açık sergi, 2013 yılında 1, 2014 yılında 13, 2015 yılında 3 toplantı, 2013 yılında 11, 2015 yılında 7 kitap basımı, 2013 yılında 6, 2014 yılında 3 ve 2015 yılında 1 adet ansiklopedi cildi basımı şeklindeki bilgilerdir.

Stratejik plan, performans programı ve faaliyet raporlarına baktığımızda ise önceden belirlenmiş birçok hedefe ulaşılamadığı net bir şekilde görülür:

♥ Kitap yayını olarak 2010 yılında 13.000 adet kitabın basılması hedeflendiği halde hiçbir baskının yapılmadığı; 2011 yılında 8 adet kitabın 20.000 adet basılması hedeflendiği halde 7 kitabın 7.002 adet; 2012 yılında 15 adet kitabın 15.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 11.702 adet; 2013 yılında 24 kitabın 24.000 adet basılması hedeflendiği halde 16 kitabın 11.400 adet; 2014 yılında 17 kitabın 17.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 8.250 adet basıldığı; 2015 yılında 10 kitabın 10.000 adet basımı hedefinin gerçekleşmediği; 2016 yılında 8 kitabın 8.000 adet basımı ile ilgili hedefin gerçekleşmesi ile ilgili rakamların ise o yıllarla ilgili faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı,

♥ 2010-2016 dönemindeki “Kentin Tarihsel Dokusu ve Ünik Binaların Tarihlerinin Araştırılması ve Yazımı” faaliyeti ile ilgili performans hedefi her yıl (1) adet olduğu halde bu hedefe sadece 2013, 2014 ve 2015 yıllarında ulaşıldığı, 2010, 2011 ve 2012 yıllarında ulaşılamadığı, 2016 yılı sonucunun ise henüz belli olmadığı,

♥ “Kentin Kültürel/Tarihsel Geçmişi Hakkında Kongre, Sempozyum ve Toplantı Düzenlenmesi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2011, 2012 , 2013 ve 2014 yıllarında 1’er toplantı yapılması hedeflendiği halde hiçbirinin yapılmadığı,

♥ “Kent Müzesi Sergi Salonunda Yapılan Sergilerin Geliştirilmesi ve Tematik Alan Sergilerinin Her Yıl Değişimi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2013 yılında 2 serginin düzenlenmesi hedeflendiği halde hiçbir serginin düzenlenmediği,

♥ “Yabancı Arşiv ve Müzelerle Ortak Çalışma Projeleri” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2012, 2014, 2015 ve 2016 yıllarında 1’er adet ortak çalışma projesinin yapılması hedeflendiği halde sadece 2012 yılı hedefine ulaşıldığı, 2014 ve 2015 yılı hedeflerine ulaşılamadığı, 2016 yılında da ne yapıldığı hususu o yıla ait faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı belirlenmiştir.

C5WlfxBWEAEisSS

Dizi yazımıza konu olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin bugüne kadar sürdürdüğü Kent Kitaplığı serisi yayınlarını, APİKAM‘a ait web sayfasındaki bilgilerle “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı Yayın Kataloğu” ve Kent Kitaplığı Kitap Fiyat Listesi üzerinden incelediğimizde ise Nisan 2000-Mart 2003 döneminde 6 sayı yayınlanıp daha sonra yayınına son veren İzmir Dergisi, 2 adet ansiklopedi (11 ciltlik İzmir Ansiklopedisi ile 1 ciltlik İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi) ve 2000-2017 döneminde yayınlanan (119) adet kitap, İzmir’in tarihi, coğrafyası, kültür ve sanatı açısından çok değerli yayınlar olmakla birlikte bugüne kadar sürdürülen yayın politikasının gerek yetersiz kitap basım adetleri gerekse çoğu İzmirlinin el süremeyeceği yüksek fiyatlar; ayrıca uzun yıllar kredi kartıyla satış yapılmaması ve halen online kitap satışına geçilmemiş olması nedeniyle sorunlu olduğu söylenebilir.

Yayınlanan 119 adet kitabı incelediğimizde de 8 kitabın (% 6,72) 2000 yılında, 16 kitabın (% 13,44) 2001 yılında, 12 kitabın (% 10,08) 2002 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2003 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2004 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2005 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2006 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2007 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2008 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2009 yılında, 2 kitabın (% 1,68) 2010 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2011 yılında, 11 kitabın (% 9,25) 2012 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2013 yılında, 5 kitabın (% 4,20) 2014 yılında, 6 kitabın (% 5,04) 2015 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2016 yılında yayınlandığı, kitapların 16‘sının (% 13,44) “İBB Kent Kitaplığı”, 2‘sinin (% 1,68)  “İBB”, 1‘inin (% 0,85) “İBB Kültür Hizmeti”, 64‘ünün (% 53,78) “İzmir Kent Kitaplığı”, 13‘ünün (% 10,92) “APİKAM” adıyla yayınlandığı, 23‘ünde (% 19,33) hiçbir yayıncı isminin belirtilmediği; en fazla kitabı yayınlanan yazarların ise 5 kitapla İlhan Pınar, 4 kitapla Zeki Arıkan ve A. Nedim Atilla olduğu görülmüştür. 

2013-2015 döneminde basımı yapılan (11) ciltlik İzmir Ansiklopedisinin gerek içerik  ve yöntem gerek yüksek fiyatlar gerekse yetersiz basım adetleri itibariyle beklenen faydayı sağlayamadığı rahatlıkla söylenebilir. Çok az sayıda basıldığı için İzmir’deki kütüphanelere, özellikle de okul kütüphanelerine verilmeyen toplam (11) cildin şu andaki toplam satış fiyatının 1.000.-TL. olduğunu dikkate aldığımızda, hangi ortaokul, lise ya da üniversite öğrencisinin bu ansiklopediye ulaşabileceği, bu ansiklopediyi yayınlayanlara sorulması gereken güzel bir sorudur.

Ayrıca incelediğimiz faaliyet raporlarından edindiğimiz bir izlenim de, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda giderek belediyenin diğer birimlerine görsel malzeme ve grafik desteği veren bir birime dönüştüğü, kendisine ait görev ve hizmetleri yapmaktan, hedefleri gözetmekten çok diğer birim ve hizmetlere lojistik destek sağladığı şeklindeki uygulama ve anlatımlardır.

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda kıyıda köşede kalmasının en önemli nedenlerinden biri de, bir zamanlar ucuzluğu ve menüsünün çeşitliliği nedeniyle sıkça ziyaret ettiğimiz arka bahçesindeki yeme-içme tesisinin, bir Sayıştay denetçisinin raporu nedeniyle kapatılmış olması ve bunu izleyen dönem içinde buranın yeniden, eskisi gibi bir ilgi merkezi olacak şekilde işletmeye alınmamış, bunun için bir çözüm üretilmemiş olması olabilir. O nedenle bu boş mekânla arşiv ve müze binası arasındaki o eski canlı bir ilişkinin bir an önce yeniden kurulması gerekmektedir.

0010_BINANI

Yukarıda sıralayıp göstermeye çalıştığımız bütün bu ayrıntılı bilgi ve verilerden de anlaşıldığı üzere, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM), kurulduğu günden bu yana, ilk yıllardaki canlılık ve verimlilik dışında gün geçtikçe hedeflerinden uzaklaştığı ya da o hedeflere ulaşamadığı, kendisinden beklenenleri karşılayamayan bir konuma ulaştığı; gerek yönetim kadrosu gerekse bu kadronun belediye bürokrasisi ile ilişkileri çerçevesinde ortaya koyduğu düşük performansıyla, şimdilerdeki rakibi İzmir Akdeniz Akademisi‘ne yol veren başarısız bir çizgiye geldiği söylenebilir.

Gelecek yazımızda ise kent arşivi ve müzesinin bugüne kadarki yönetim yapısı ile ilgili değerlendirmelerimizi paylaşıp bunlar böyle yapılması gerekenlerle ilgili önerilerimizi somutlamaya çalışacağız…

Devam Edecek…

İnsan kaynağını heba etmek…

Ali Rıza Avcan

Bugün size yepyeni, taptaze bir insan kaynağı kıyımından söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz hafta sonunda aldığımız bir habere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başta Ulaşım Daire Başkanı Fidan Aslan olmak üzere bir grup ESHOT yönetici ve çalışanı görevden alınarak yerlerine yeni görevlendirmeler yapılmış.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi için yeni bir durum değil. O nedenle fazla yadırgamamamız gerektiğini biliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı merhum Ahmet Piriştina’nın ölümünden bu yana Aziz Kocaoğlu’nun uzun, yıllanmış devr-i iktidarında kâh seçim sonralarında kâh bir kızgınlık ya da bir hesaplaşma anına gelen birçok kıyım yaşadı bu belediye…  

Tercüme krizi denildi ve bu gerekçe bir fırsata dönüştürülerek bir genel müdürle birlikte geniş bir uzman kadrosu harcandı gitti… Bir mahkeme süreci denildi ve bu süreçte hepimizin bildiği, tanıdığı isimlere sahip çıkılmayarak  değerli bir grup uzman küstürüldü… Birçok değerli bürokrat ilgi, bilgi ve deneyim sahibi olmadıkları yerlere, sürgün edilircesine gönderildiler… Bu kadar kıyımın olduğu bir kentte mevcut insan kaynağının sonuna gelindiğinde de çareyi, Ankara’dan, Melih Gökçek’in eski üst düzey bürokratlarını ya da başarısız bulunduğu için yeniden tercih edilmeyen belediye başkanlarını getirerek bu açığı kapatmaya çalıştılar…

Haliyle İzmir gibi kendi hemşehrisine, her düzeydeki ilişkisinde kendi çocukluk, okul ya da mahalle arkadaşlarına ya da İzmirlilere öncelik veren bir kentin belediyesinde İzmirli ve İzmirli olmayan diye iki büyük grup yaratıldı. İzmir dışından gelen kadro kısa zaman içinde stratejik önemi olan üst konumlara getirildiği ve bu grubun lideri belediyenin 2 numaralı makamına kadar yükseltildiği için İzmirli kadrolar bu yeni dışarlıklı güç odağı karşısında ya susarak pasif kalmayı ya da bu yeni grubun şakşakçılığına soyunup “kraldan çok kralcı” olmaya çalıştılar.

s466982

Bu kıyımın en son dalgasında gidişine en çok üzüldüğümüz isimlerden biri de Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan olmuştur. Kendisiyle 2015 yılı Ağustos ayında başlayan ve bugünlerde sonuçlanması beklenen İzmir Ulaşım Ana Planı güncellenmesi çalışmaları nedeniyle tanıştık.

Kendisi, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının sivil toplum kuruluşlarıyla ele alınıp tartışıldığı toplantıda heyecanlı, dinamik ve atak bir yönetici olarak karşımıza çıkmıştı. Yapmak istediklerini ve o an yeni başlattıkları “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda ardı arkası gelmeyen açıklamalar yapan biri olarak tanımıştık kendisini. Yapılan her toplantıya katılarak kendisine yaptığımız eleştirilere aldırmadan bıkmaz usanmaz bir şekilde, zaman zaman rol de çalarak yapmak istediklerini anlatıyordu bizlere.

Yaptığımız ilk toplantıda birbirimizin farklı konumlarda, farklı düşüncelerde olduğunu anlamakla birlikte aramızdaki ilişki ve iletişimi zaman içinde güçlendirdik. Kâh şahsi olarak uzun saatler yüz yüze görüştük kâh onun teknoloji hayranlığı ile dolu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” tiratlarını engin bir tahammül gücüyle dinledik.

Ondaki samimiyeti, heyecanı ve “fincancı katırlarını ürküten” sahiplenme duygusunu gördükçe de onun adına korkarak onu uyardığımız, bu tutumu nedeniyle her an görevinden uzaklaştırılabileceğini, yarın öbür gün başka bir ulaşım dairesi başkanı ile muhatap olabileceğimizi hatırlattık kendisine. Hatta, “İzmir Ulaşım Ana Planının asıl sahibi belediye başkanıdır, o nedenle toplantı ve görüşmelerde sizinle değil onunla muhatap olmak istiyoruz” diyerek onu bu tehlikelerden uzak tutmak istediğimiz durumlar bile oldu.

Kendisi uygulamakta olduğu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda o kadar heyecanlı, istekli ve başarı odaklı idi ki; kendisine milat olarak seçtiği 1 Ocak 2017 sonrasında her şeyin güllük gülistanlık olacağını ifade ettiği için zaman zaman “Fidan Bey, bu sizin bahsettiğiniz sistem bir bilgisayar oyunu değil. İşin içine insanların ve onların tutum ve davranışlarının girdiği bu tür işlerde her şey bir bilgisayar oyununda olduğu gibi gerçekleşmez. Siz o nedenle bu işin risklerini de dikkate alıp ona göre konuşun, ortamı ona göre hazırlayın” deyip 1 Ocak 2017 sonrasında “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi”nde  bir arızayla karşılaştığımızda ilk arayıp şikayette bulunacağımız kişinin kendisi olacağını esprili bir dille anlatmaya çalışıyorduk.

Bugün ise sevgili Fidan Aslan, hiç de hak etmediği halde kendisine uygun görülen başka bir görevde. Ulaşım Dairesi Başkanı olarak yeni bir kamu görevlisi ile karşı karşıya olacağız. Hem de İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleme çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir dönemde.

izmir-trafigi-akillanacak

Şimdi bu durumda çıkıp sormak gerekiyor:

Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan ile tanımadığımız diğer ESHOT görevlileri, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir süreçte niye görevden alınmışlardır? Bu görevliler aynı zamanda “kamu görevlisi” olduklarından kamu adına sormak istiyoruz ki; görevden alınmalarında dikkate aldığınız başarısızlıkları ya da yetersizlikleri nelerdir? Bu karar ve yeni görevlendirmeler için bir performans değerlendirmesi yapılmış mıdır? İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarında Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan‘la birlikte çalışmış, kendisini yer yer eleştirmekle birlikte onunla düzeyli bir tartışma, hoşgörülü bir ilişki geliştirmiş sivil toplum aktörleri olarak soruyoruz ki, bu görevden alma ve yeniden görevlendirmelerde dikkate aldığınız kriterleriniz nelerdir? Görevden aldıklarınızı ve yeni görevlendirdiklerinizi neye göre belirleyip seçtiniz?

Yoksa, belediye koridorlarında sıkça söylendiği gibi bu operasyon, Ankara’dan gelen Buğra Gökçe-Bülent Tanık ekibinin geleceğe yönelik yeni bir hamlesi midir? Böylelikle yeni Genel Sekreter Buğra Gökçe‘ye bağlı, kendisinin sözünden çıkmayan yeni bir belediye grubu mu yaratılmak istenmektedir?

Ayrıca hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planına bu süreçte AKP iktidarından yana bir yön mü verilmek, iktidarın tepeden inme bir şekilde gündeme getirdiği “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne belediye içinden gelebilecek bir karşı çıkış mı engellenmek istenmektedir? “Köprüyü geçerken at değiştirmenin” gerçek nedeni nedir? 

Her şeyden önemlisi, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı ve yöneticileri, yönetmeyi ne zaman öğrenip belediyeyi insanları harcamadan, suçu başkalarına atmadan iyi yönetmeye başlayacaklardır?

Anlıyoruz, belediye duyurularında söylendiği gibi “İzmir trafiği akıllanacak” ama; yönetimi ne zaman akıllanıp insan kaynakları konusunda akılcı çözümler bulup uygulayacak? Sanırım sorulması gereken asıl soru budur….

Hınzır sorular… (2)

Ali Rıza Avcan

Kent konseyleri ile ilgili yasal düzenlemeleri ve uygulamaları, aklımıza gelen ters köşe hınzır sorularla sorgulamaya bugün de devam ediyoruz…

Böylelikle, 2005 yılından bu yana uygulamada olan hukuki düzenlemelerin yasa koyucu tarafından değiştirilmediği ya da uygulama bile bile yapılan hukuksuzluklar giderilmediği sürece nasıl daha büyük sorunlara yol açacağını göstermeye çalışacağız.

Tabii ki yetersizliklerin, yanlışlıkların sadece yasa koyucudan; yasayı ya da yönetmeliği düzenleyenlerin suçu olmadığını; aynı zamanda yeterince izleme ve değerlendirme yapmayan, kent konseyleri özendirip teşvik etmeyen program ortakları -İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP)- ile gerçek bir sivil kamuoyu denetimi oluşturulamadığı sürece meydanı boş bulan uygulamacılardan; yani kent konseyi yönetici ve katılımcılarından da kaynaklandığını ifade etmek istiyoruz.

Bu çerçevede işe ilk sorumuzu sorarak başlayalım isterseniz…

Topluluk 22

Kent konseyleri kapsamındaki meclislere, kent konseyi katılımcısı olmadan katılmak mümkün müdür?

Ne yazık ki, yasal olmayan bu duruma uygulamada sıkça karşılaşıyoruz. Bir bakıyoruz, kent konseyine üye olması mümkün olmayan kurumlar ya da kent konseyi genel kuruluna üye olması yasal olarak mümkün olduğu halde üye olmayan kurumlar doğrudan doğruya meclislere üye olabiliyorlar. Bunun en somut kanıtını ise genel kurullar için hazırlanıp duyurulan hazirun listelerinden görebiliyoruz. Aynen İzmir Kent Konseyi örneğinde gördüğümüz gibi, Kadın Meclisi genel kurulunun kurumsal katılımcı listesiyle İzmir Kent Konseyi genel kurulunun kurumsal katılımcı listelerini karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan durum gibi…

Oysa, İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği‘nin 9 ve 12. maddelerine göre, kent konseylerinin oluşturacağı meclisler yönetsel anlamda doğrudan doğruya genel kurula bağlı olduğundan; bir anlamda düzenlemeyi yapan bakanlık tarafından genel kurulun altında ayrı bir uzmanlık konseyi olarak işlev görmeleri uygun görüldüğünden kent konseyine katılmak isteyen her kurumun öncelikle kent konseyi genel kurulunun üyesi olması, ardından da tercih ettiği meclisin üyesi olarak çalışması, kent konseyi genel kurulunun kendisine bağlı meclisler üzerinde adeta bir şemsiye gibi yer alması öngörüldüğünden, kent konseyi genel kurulu üyesi olmayan kurumların doğrudan doğruya meclislerin üyesi olması mümkün değildir. O nedenle meclislerde çalışmak isteyen tüm kurumların önce kent konseyi genel kuruluna, ardından da tercih ettiği meclislerin genel kurullarına üye olması gerekir.

Ancak uygulamada bu düzenlemeyi geçersiz kılacak şeyler de yapılmakta; daha doğrusu bu yasal düzenlemelerin öngörmediği, düzenlemeyi unuttuğu ya da görmezlikten geldiği, ihmal ettiği bazı gerçeklikler yaşanmaktadır. 

Bu gerçekliklerin en önde geleni ise gençlik ve çocuk meclisi örgütlenmeleridir. O nedenle isterseniz şimdi birinci soru ile bağlantılı ikinci sorumuzu soralım.

Gençlik ve çocuk meclisleri örgütlenmelerinin, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi çerçevesinde İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesindeki modele göre örgütlenmesi mümkün müdür?

Hayır; hem de koskocaman bir Hayır (!)

Çünkü ülkemizdeki gençlik ve çocuk örgütlenmelerinin altyapısı bu tür bir yapılanmaya uygun değildir. Daha doğrusu ülkemizde gençlik ve çocuk meclislerinin yapılanmasını mümkün kılan bir örgütlenme altyapısı yoktur. Gençlik ve çocuklar, Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesinde sayılan kurum ve kuruluşlar düzleminde örgütlü değildir, örgütlü olması da mümkün değildir. İşte o nedenle, çoğu kent konseyinin gençlik ve çocuk meclislerinde, okullar, üniversiteler ve fakülteler; hatta o okul, üniversite ve fakültelerdeki öğrenci kulüpleri meclislere üye kabul edilmekte, böylelikle ortaya Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesine aykırı bir örgütlenme yapısı çıkmaktadır.

Topluluk 26

Ayrıca çocuk ve gençlik meclislerinin yapılanması ile ilgili olarak herkesin kabul edeceği herhangi bir düzenleme ya da standart mevcut olmadığı, bu işin ilkeleri belirlenmediği için her kent konseyi kendi meşrebine göre; daha doğrusu kendi yapabildiğince ya da işine geldiğince bir örgütlenmeye gitmekte; böylelikle ülke genelinde yapılanması birbirinden farklı onlarca çocuk ve gençlik meclisi ortaya çıkmaktadır.

Tabii ki, yeterli sayı ve kalitede çocuk bulunamadığı için çocukların velileri ya da çocukluktan çıkmak üzere olan “teenage” grubu çocuk-gençlerle kurulan o yapay, garip çocuk meclislerini dikkate almamak koşuluyla…

Son söz yerine…

Yönelttiğimiz sorulara aldığımız hukuki yanıtlarla ve verdiğimiz örneklerden hareketle, kent konseyleri ile ilgili yasal düzenleme ve uygulamalara bir an önce, bu işin uluslararası örnekleriyle uygulamadan kaynaklanan geri bildirimleri de dikkate almak suretiyle daha demokratik, daha katılımcı, daha bağımsız ve çoğulcu, bürokrasi ve katı hiyerarşiden uzak çözümler doğrultusunda son verilmesi, yereldeki demokrasinin anahtarı olarak gösterilen bu kurumların merkezi ve yerel yönetimin müdahalelerinden uzak bir yapıya kavuşturulması sağlanmalıdır.