Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (3)

Ali Rıza Avcan

Turan mahallesi, bir yerleşim yeri karakterini kazanmaya başladığı tarihlerden sonra öncelikle Bayraklı’ya, sonrasında da karşı sahildeki İzmir’e akaryakıt ve kömür depolarıyla lojistik anlamda hizmet veren, daha sonraki yıllarda da küçük ölçekli imalathane ve fabrikaları yanında denizden ve karadan kolay ulaşımı nedeniyle öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, daha sonrasında da İzmir’in önemli bir üretim, depolama ve dağıtım bölgesi olarak görev üstlenmiştir. 

13. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerinde ‘Kürdelen’ olarak adlandırılan ve muhtemelen Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney etekleriyle Soğukkuyu mevkiinde yoğunlaşan Kordelion nahiyesinin banliyösü olarak kabul edilen ‘Teganion’nun sahilinde ve Arulca (Doğanbey) Vadisi’nin yamaçlarındaki bahçeli evler ya da çiftlikler şeklinde dağılmış olan yerleşim, 1860’lı yıllarda İzmir-Bayraklı-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun döşenmesi, bu bölgede ‘Triadha’ ismiyle bir istasyonun açılması ve 20 Temmuz 1865’de Karşıyaka istasyonunun, Bornova istasyonu için düzenlenen ‘küşat resmi’ (açılış töreni) ile faaliyete girmesiyle¹ canlılık kazanmış, yerleşim bundan böyle demiryolu ile sahil arasında yoğunlaşmış olmalıdır. Demiryolunun yapımı sırasında Mersinli (Halkapınar), Bayraklı ve Karşıyaka’ya istasyon binası yapılmakla birlikte Triadha’ya istasyon binası yapılmadığı anlaşılmaktadır.

erkin35_p1040621
İZBAN öncesi Turan tren istasyonu (Kaynak: Wowturkey)
erkin35_p1040627-1
İZBAN İstasyonu yapılırken yakındaki ev… (Kaynak: Wowturkey)

Nedim Atilla’nın verdiği bilgiye göre hat henüz İngilizlerin elindeyken, 1889 yılının Ekim ayında bir işçinin trenden düşerek ölmesi üzerine, yeterli güvenlik önlemi alınmadığı gerekçesiyle Osmanlı Nafıa Nezareti, Karşıyaka’ya çalışan banliyö trenlerini yasaklamış ve bu yasak kararı o dönem için büyük tepkilere yol açmıştır. Nafıa Nezareti, tepkileri ancak iki yıl sonra ciddiye alarak 1891’de yeniden Karşıyaka’ya seferleri başlatmış, böylelikle hem Karşıyaka’nın hem de aradaki Bayraklı ve Triadha istasyonlarının trafiği artmıştır.²

db_arc29691
Bayraklı geçilmiş, Turan’a yaklaşılmaktadır… (*)
db_arc32681
Artık Turan istasyonuna girilmiştir… (*)
db_arc32661
1970’li yıllardan özlenen bir manzara… (*)
17573-56918_at_turan__7th_march_1977
Artık Turan istasyonundayız… (*)
17572-56918_at_turan__7th_march_1977
Tarihler 7 Mart 1977’yi göstermektedir… (*)
db_pr06481
Trenimizin hedefi Naldöken’dir artık (*)

Société Ottomane du Chemin de fer de Smyrne-Cassaba et Prolongements (SCP) şirketinin 1898-1899 tarihli tarifesinden de anlaşılacağı üzere İzmir’den ‘Triadha’ya kadar 8 kilometrelik yolu tek yönlü olarak gelip gidenlerden birinci sınıfta 2 kuruş, ikinci sınıfta 1,25 kuruş, üçüncü sınıfta 0,75 kuruş alınmakta; biletini gidiş-dönüş şeklinde satın alanlardan ise birinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 3 kuruş, ikinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 2 kuruş, üçüncü sınıfta seyahat etmeleri durumunda da 1,25 kuruş alınmaktadır.

1898-99-izmir-kasaba-demiryolu-sirketi-ucret-tarifesi
SCP 1898-99 ücret tarifesi

Bölgenin, şimdinin Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na ait askeri alanın yamaçlarına,  yerli Rum halk açısından kutsal bir değeri bulunan ayazması, bir öğretmen ve iki sınıflı okulu ile birlikte Aya Triada Manastırı’nın yapılıp 29 Ağustos 1898 tarihinde açılması birlikte daha da geliştiği, İzmir’de, Karşıyaka’da, Bayraklı’da ve çevre köylerde oturan yerli Rumların yılın belirli günlerindeki dini bayramlarda buraya geldiği, sözü çokça edilen uçurtma şenliğine katıldıkları, böylelikle Triada’nın daha  (Triadha) arasındaki toplumsal ilişkilerin arttığı  söylenebilir.

Nikos Kararas’ın verdiği bilgilere göre bu bölgede yaşayan ortalama 300 kişinin 50’si Rum, 40’ı Ermeni, 10’u Musevi, geriye kalan 200’si ise İtalyan levantenidir.³

Bölgedeki güzel yaz evlerinde oturanların en tanınmışları, 1898-1899 tarihli ticaret rehberlerindeki ilanlarına göre Frank Caddesi’nde mağazaları olan Pierre Ksenopoulos, Kritiko Han’da işyeri olan Nicolas Iokimoglu, Bakır Bezesteni’nde işyeri olan D. Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti idi.  Don Marco’nun evi ise daha yüksek bir tepedeydi.

ksenopoulos-evi-001
Pierre Ksenopoulos Evi

magasins-xenopoulo-190x300Reklam metni çevirisi: “En uygun fiyatla mal satmakla şöhret yapmış bulunan Frenk sokağı büyük mağazaları, P. Xenopoulo ve şürekası. Kuruluş tarihi 1850, 50, FRenk sokağı 52-İzmir

İpekli ve yünlü kumaşlar, elbise ve konfeksiyonlar için garnitür çeşitleri, kurdele, dantel, işleme çeşitleri, korseler, şemsiyeler, seyahat örtüleri, şapka, çorap, kumaş çeşitleri, perdelikler ve halılar.

Zengin fantazi mendil çeşitleri, ev ve tualet eşyaları, tual ve çarşaf çeşitleri, özel mefruşat bölümü, vs., vs. Bina içinde toptan satış deposu. Pazarlıksız satışlar.” 

Bugün 1649 sokak No. 80-82-84-86-88 adresindeki güzel evin Pierre Ksenopoulos’a ait olduğu hususu kesin olmamakla birlikte, İzmir Valisi Rahmi Bey’in bu evi ziyaret ederek Pierre Ksenopoulos ve konukları Fransız Amirali Rollin, Elzear Guiffray, eşi Jeanne Guiffray ve küçük oğlu Marcel Guiffray ile resim çektirdiği bilinmektedir.

soldan-saga-fransiz-deniz-komutani-rollin-elzear-guiffray-vali-rahmi-bey-m-ksenopoulo-marcel-jeanne-guiffray
Üstte soldan sağa Elzear Guiffray, Fransız amirali Rollin, Vali Rahmi Bey, Pierre Ksenopoulos,    altta Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray – Ksenopoulos’un Turdan’daki evinin bahçesinde
marcel-jeanne-guiffray-vali-rahmi-bey-ksenopoulosun-evi
Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray, Vali Rahmi Bey

Sicilya kökenli Stano ailesinin bugünkü bireylerinden biri olup 1917-2006 yılları arasında yaşayan Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre, bugün Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu yerde babası Giorgio Raoul Stano’nun 250 Akr (101,175 hektar) büyüklüğündeki çiftliğinde zeytin bahçeleri ve üzüm bağlarının yanında bir de fırın bulunmaktadır.

Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre bir pamuk tüccarı olarak Sicilya’dan gelen babası Giorgio Raoul Stano önce Alsancak’taki İngiliz Demiryolu Kumpanyası’nda (O.R.C.), daha sonra da Turan’daki Standart Oil şirketinde yönetici olmuş. Stano ailesi önceleri Alsancak’ta yaşarken 1922 tarihli İzmir Yangınından 5 yıl sonra Turan’a taşınmış ve 1939 yılına kadar orada yaşamaya başlamışlar.

14 Mart 1914’de Turan’daki çiftlik evinin hemen yakınındaki karakolda doğduğunu söyleyen Ferdinando Stano, 1922’deki yangın gecesinde 1. Kordon’daki evlerinden Turan’daki çiftliğe yürüyerek kaçışları sonucunda Turyağ fabrikasının içine girdiklerini, Mösyö Perez‘in yardımıyla çiftliğe geldiklerini, evin Turan’dan ve İzmir’den gelenlerle birlikte kalabalık olduğunu, daha sonra gelen Türk ordusunun ise kendilerinden damdaki inekleri, domuzları istediğini anlatmaktadır. 

Stano ailesinin uzun yıllarını geçirdiği bu ev ve çiftlik, 1939 yılından hemen önce askeri yığınak kurma gerekçesiyle az bir bedelle askeriye tarafından satın alınmış olup, bugün Ege Deniz Ordu Komutanlığı’nın askeri sahasında bulunmaktadır.

Adil Akçamlı ise Arulca (şimdiki Doğanbey) köyüne kadar uzanan ve verimli topraklara sahip olan bu çiftliğin Bill (?) Stano’ya ait olduğunu belirttikten sonra Bill (?) Stano’nun ava meraklı biri olduğunu, bir sürek avı sırasında tüfeğinin namlusunun patlaması nedeniyle bir gözünü kaybettiğini belirtmektedir.

Yine Adil Akçamlı’nın verdiği bilgiye göre; “Bill Stano’nun Oskar ve Fero isimli oğulları ve dört kız kardeşleri ile birlikte çiftliğin tüm işlerini yapıyorlardı. Demiryolu hattı geçtikten sonra kıyı şeridine evler ve küçük bir yağ imalathanesi kuruldu. (Şimdiki Turyağ) Bayraklı’nın aşağı kesimleri içinde derin dolap kuyuları, meyve ağaçları ve çiçek bahçeleriyle yemyeşil bir görüntü sergiliyordu. Arazi sahipleri aralarında anlaşarak halkın geçmesi için önceleri dar patikalar, sonradan bunlar genişletilerek sokaklara bölünerek mahalle oldular. O mahallede yetişen ağaç, çiçek isimleriyle anıldılar.

Taşımacılığın zorlaştığı yamaçlarda ikamet edenlerin nüfus yoğunluğundan ortada iki sokağı birleştiren geniş alan düzeltilerek toprak yol yapıldı.

Bu geniş sokağa [(1609)(aslında 1649)] en çok yetişen Rumca İncirli (Mura) adını verdiler. Sonradan Muradiye ismini aldı.

kaleya-evi-002
Caleya Evi

Alex Baltazzi’nin verdiği bilgilere göre yerleşimin Karşıyaka’ya doğru son evleri ise Maltalı Caleya ailesiyle tanınmış Paterson ve Edgar Giraud ailelerine aittir.


¹ A. Nedim Atilla, İzmir Demiryolları, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Ekim 2002, İzmir, s.111

² A.g.e. s.111

³ Alex Baltazzi, 2009, http://www.levantineheritage.com/note63.htm

⁴ Rauf Beyru, 18. ve 19. Yüzyıllarda İzmir, 1973-İzmirs.71 

Pelin Böke, İzmir 1919-1922 Tanıklıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ekim 2006, İstanbul, s.148, 193-196

⁶ Adil Akçamlı, Uygarlığın Anıtı Bayraklı, Mayıs 2000, İzmir, s.239

(*) Fotoğraflar, sevgili arkadaşımız araştırmacı, yazar Orhan Berent‘ten alınmıştır.

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (2)

Ali Rıza Avcan

Turan, bir zamanlar Karşıyaka’nın, şimdi de Bayraklı’nın ulaşılması zor, o nedenle de unutulmuş ve sakin mahallesi…

Siz orayı unutmuş ya da ihmal etmiş olsanız bile birilerinin unutmadığı kesin… Bu güzel mahalleyi kentsel rantın yeni bir merkezi olarak gören eğlence sektörünün temsilcileriyle Nokta İnşaat ve Rönesans Holding gibi büyük inşaat şirketleri açısından burası büyük kazançların sırasını bekleyen yeni kapısıdır.

İşte o anlamda, geçmişte ve günümüzde kendi kimliğini koruyan bu mahalleyi meş’um bir geleceği beklediğini söylüyoruz…

Yazı dizimizin bu günkü bölümünde size, işte o güzel geçmişten, Turan‘ın gerçekten Turan olduğu dönemlerinden, hemen yanındaki Tepekule (Smyrna) ve İzmir için öneminden, bugüne kadar yaşadıklarından; yani tarihinden söz etmeye çalışacağız.

Tepekule höyüğündeki Eski İzmir yerleşiminin bölgede egemen olduğu dönemlerde Arulca Vadisi’nin üst kısımlarındaki tepelerin kente Yamanlar Dağı üzerinden kuzeyden gelenleri gözetleyip kontrol etmek, gerektiğinde saldırılara karşı koymak için önemli bir tahkimat bölgesi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda yerleşimin ortasındaki vadinin üstünde ve Yamanlar Dağı‘nın yamaçlarında inşa edilen Büyükkale ile Küçükkale kuzeyden gelenlerin gözetlenmesi ve bu bilginin kente iletilmesi açısından hayati bir öneme sahip olmalıdır.

harita
Doğançay (Arulca, Tahtalı Köyü), Büyük Kale ve Gözetleme Kulesi (Felswarte)

Nitekim Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı; Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar” isimli kitabında bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“İzmir’e bakan güney yamaçlarındaki vadileri ve patikaları kontrol eden küçük karakol tahkimatları Kaletepe, Çobanpınarı, Örnekköy Mezarlıkkale, Adatepe-Sancaklıkale ile Bayraklı sırtlarındaki Akropolis Kalesi (Büyükkale), Yamanlar Dağı’nın körfeze bakan sigortaları gibi durmaktadırlar. Günümüzün Bayraklı gecekonduları arasında kaybolmuş Küçükkale ile Laka köyü içindeki Aksertepe kulesi Laka ve Eğridere Vadilerinden gelen patikaları denetlemiş olmalılar.”¹

Şükrü Tül‘ün “Tepekule’den Bayraklı’ya” isimli kitabında verdiği bilgiye göre, eski adı Kastraki olan tepedeki kaleye, Kazım Dirik‘in İzmir valiliği döneminde Helene Miltner ve Johannes Böhleau ile birlikte gidilerek yerinde incelemeler yapılıyor ve kaleye “Küçük Kale” adı veriliyor. ²

eski-izmir-ve-larisa-sehirleri-harabeleriYine Şükrü Tül‘ün, ‘İzmir ve Havalisi Asar-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nin desteği ile gerçekleşen bu gezilerde yer alan Prof. Helene Miltner ile Prof. Dr. Yohannes Böhlau‘nun 1934 yılında birlikte yazdıkları “Eski İzmir (Navluhon ve Tantalis) ve Larisa Şehirleri Harabeleri” isimli yayına dayanarak verdiği bilgilere göre; “Dirik Paşa önderliğindeki inceleme daha da yukarı götürülüyor. İzmir körfezini gören Kaletepesi’ndeki duvarlar ‘tetkik ediliyor’. ‘Kadim duvarlar’ın iri doğal taşlardan yapılma. Bir avluya açılan kapı var, hala kirişi duruyor yerinde. En üstte kesme taşlardan bir yapı var. Yamanlar dağına doğru boyun yapan yerde bir su sarnıcının çöküntüsü var. Buraya ‘Büyük Kale’ deniyor. Büyük Kale her yeri görüyor çünkü. Batı altında Yamanlar’dan inen bir suyolu var. Yamanlar Alurca vadisi yemyeşil yukarı doğru çıkıyor.

Günümüzdeyse kayalık dimdik hala orada. Duvarlar ise eksilmiş durumda. Eski duvarların içindeki kapının üstündeki taş devrilmiş. Altında bir şey aranmış ama boşuna… Kesme, eşit yükseklikli taşlardan oluşan kulenin temel taş sıraları ise çalıların arasında. Üstünde telefon iletişim istasyonu var.

Aşağıda Aya Triada kilisesinin yıkıntıları var uzakta. Birden bir kaya göze ilişiyor, yukarıdan bakınca işte ‘Felswarte’… ‘Felswarte’ ya da ‘Kayalık Nezaret Noktası’. Hemen inip bakıyorlar. Aya Triada’nın yukarısındaki kayalığı inceliyorlar. Üstünde dörtgen bir oyuk var. Kuzeyinden merdivenler üstüne çıkıyor. Üstü kayanın kesilmesiyle düzleştirilmiş. Kuzey yamaçta iri taşlardan duvarlar var. Burada ne yapılabilirdi; ancak aşağıdaki kıyı gözetlenebilir, kırsaldan gelenler sorgulanabilirler! Yukarıdaki Akropolise işaret çakılabilir.”³

2013 yılında sevgili arkadaşımız İbrahim Fidanoğlu ile Mehmet Yavuzcezzar‘ın Arulca Vadisi içindeki ‘Kayalık Nezaret Yeri‘ (Felswarte) ile Doğançay mahallesi (eskinin Arulca ve Tahtacı köyü) yakınındaki Büyükkale‘ye (Akropol) yaptıkları gezi sırasında gördükleri lento parçası, andezit yapı taşları, işlenmiş ve düzleştirilmiş kayalar, basamaklı merdivenlerle çukurlar aşağıdaki fotoğraflarda rahatlıkla izlenebilir:

akropol-002-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-003-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-004-andezit-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-005-basamak-temelleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Basamak temelleri
akropol-006-sarnic-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Tahrip olmuş sarnıç yapısı
akropol-007-kesme-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-008-dogu-yonunde-duvar-izleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Doğu yönünde duvar izleri
akropol-009-mehmet-yavuzcezzar
Büyükkale (Akropol)
akropol-010-mehmet-yavuzcezzar
Uzaktan Büyükkale (Akropol)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-001-kayaya-oyulmus-basamaklar-ikinci-basamak-sirasi-bozulmus-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (Yeni hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-002-kayaya-oyulmus-basamaklar-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (soldaki basamakların eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-003-turana-ve-arulca-vadisine-bakis-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Noktası (Felswarte) – Turan’a ve Arulca Vadisi’ne bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-004-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Aşağıdan doğru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-005-kayaya-oyulmus-duzlem-ya-da-sunak-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzleştirilmiş kaya yüzeyi ve çukur (sunak?)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-006-defineci-cukuru-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Defineci çukuru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-007-sag-uzun-kenari-bozulmus-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukuru (Yeni durumu)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-008-sag-uzun-kenari-bozulmamis-haliyle-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukur (eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-009-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felsfarte) – Alttan bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-010-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzlenmiş kaya yüzeyi

Roma, Erken ve Geç Bizans dönemlerinde Turan mahallesini kapsayan Yamanlar Dağı yamaçlarıyla Alurca Vadisi‘nde ve sahilde bu tür gözetleme ve istihkam yapılarından başka bir yapının ya da yerleşimin olup olmadığı yapılan yüzey araştırmaları ile henüz ortaya çıkmış değil. Olsa bile tek tük yapılardan ya da küçük çiftliklerden oluşması mümkün.

Osmanlı Dönemine gelince, yerleşimin Turan’dan çok şimdiki Karşıyaka’nın Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu bölgesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Nitekim, yine Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı” isimli aynı kitabında “16. yüzyıl tapu tahrir defterlerinde Kürdelen olarak kayıtlı, 19. yüzyılın yerli Rumları tarafından Kordelio, Türkler tarafından ise Karşıyaka olarak adlandırılan körfezin kıyısı, 13. yüzyıl kaynaklarında her zaman Kordeleon (Κορδολέων), bir kez de “Peran enoria” (Karşıdaki nahiye) olarak geçmektedir. Tren yolu ile deniz kıyısı arasındaki arazinin son yüzyıl içinde denizden kazanıldığı göz önüne alındığında Kordoleon’un çekirdek arazisi Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu mevkiinde aranmalıdır. Bu nahiye Kordoleon köyü ile birlikte Oksus köyü ve Kordoleon ile Baris (Bayraklı) arasında olması gereken Teganion (muhtemelen Turan) banliyösünden oluşmaktaydı ve günümüzde Turan ile Serinkuyu arasındaki kıyı şeridini kapsamaktaydı.” demektedir.

turan-001
Agia Traida Manastırı ve Turan

Böylelikle bölgeye ilk kez bir ad verildiğini, bunun da “Teganion” olduğunu, daha sonra Hakan Kazım Taşkıran‘ın verdiği bilgiye göre 29 Ağustos 1868’de bugünkü Atatürk Ormanı yamaçlarında yapılıp açılan “Agia Triada Manastırı” nedeniyle bölgenin “Agia Triada” olarak anılmaya başladığını öğreniyoruz.

Yine rahmetli hocamız Şükrü Tül‘ün anlattığına göre, Birinci Dünya Savaşı’nın karanlığının henüz çökmediği günlerde Puntalı çocuklar Darağacı’nı ve Aya Markella’yı geçip, Panionios futbol sahasını arkada bırakarak “dağdan inen yemyeşil bir vadinin kıyısına ulaşırlardı. Aya Triada kilisesi burada, yolun üstünde, vadinin doğu yamacında, küçümen bir şeydi. Önünden yol yukarıya, Alurca vadisine doğru giderdi. O yolun günümüzde birazcık parçası nasılsa saklı kalmış durumda. Ama Aya Triada’nın ünü büyüktü. Kayıkla gelenler için kolaydı gitmesi, gelmesi.

turan-009
Henüz fabrikaların ve iskelelerin tek tük görüldüğü bir dönemde Turan

O günlerde “Aya Triada demiryolunun geçtiği ıssız bir kıyıydı ama baharda şenleniyordu. Punta’dan herkes akın ediyordu buraya. Burada beliren petrol depoları daha kimseyi ürkütmemişti. Kıyıdaki birkaç eve petrolcülerin kuleli köşkü de eklendi ama yine ıssız bir yerdi Aya Triada. Devecilerin geçişiyle kimi kez hareketlenirdi. Taş ocaklarını aşan, çoğu kez de taş çekmekte olan develer İzmir yönüne doğru giderken Aya Triada kıyısında yolun verdiği rahatlıkla coşarlardı. 

Karşıyaka’daki yerleşimin gün gittikçe büyümesi ve 1860’lı yıllarda inşa edilen İzmir-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun Turan sahilinden geçişi sırasında buradaki yağ, sabun ve palamut fabrikaları nedeniyle bir istasyonun yapılması ile birlikte 1922 yılında Karşıyaka’nın 12 köyünden biri olarak [diğerleri Soğukkuyu, Derebaşı, Papaksala (Papazköyü), Tomazo (Bostanlı), Ahırkuyu, Şemikler, Çiğli, Yamanlar, Yörükköy, Bosnaköy ve Tahtacıköy (eskinin Arulca köyü, şimdinin Doğançay mahallesi)] kabul edildiği bilinmektedir.

Levantine Heritage” sitesindeki bilgilere göre Osmanlı Döneminde İzmir’in Frank Caddesi’nde büyük mağazaları bulunan Pierre Ksenopoulos ile Iokimoglu, Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti ailelerinin sahilde yazlık evleri bulunmaktadır. Giorgio Raoul Stano‘nun sahildeki 250 dekar büyüklüğündeki çiftliğinde zeytinliği, bağı ve bir fırını bulunmaktaydı. 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan ve bu haliyle birçok yanlışlık ve eksikliği barındırdığını bildiğimiz “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri“nin 2. cildindeki Karşıyaka ve Bayraklı ilçesi kayıtlarına göre;

  • Turan semtindeki “Atatürk Ormanı” 1 ve 2. Derece Doğal Sit Alanı olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir “kale” (muhtemelen Felswarte denilen gözetleme yeri) Arkeolojik Sit olarak,
  • Turan semtindeki “Büyük ve Küçük kaleler” 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1648. Sok. 54 (Giraud Yazlık Evi) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1649 Sok. No.79 (Saliha Sultan Yalısı) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) No.61 adresindeki taşınmazın (muhtemelen Braggiotti Evi) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mevkii İzmir-Çanakkale Karayolu ile TCDD güzergahı arasında kalan taşınmazın (Muhtemelen İZBAN’ın Turan İstasyonu ile ESHOT’un Turan durağı arasında etrafı çelik teller ve çam ağaçları çevrelenip saklanan oymalı balkon ya da teras korkulukları ile tanınan tarihi ev) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir taşınmazın (Agia Triada Manastırı olabilir mi?) sivil mimari örneği olarak tescilli olduğu belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün resmi kayıtlarına göre bugünkü Turan mahallesi içinde tescilli 8 adet taşınmaz kültür varlığı olup bunlardan bir kısmının tescil kayıt bilgilerinin yetersizliği nedeniyle nerede ve ne şekilde olduğu anlaşılamamaktadır. Anlaşılıp bilinenler ise Yamanlar Dağı yamaçlarındaki “Büyükkale“, “Küçükkale“, sahildeki “Saime Sultan Yalısı” olarak adlandırılan bina ile “Levantine Heritage” sitesinin “Giraud Yazlık Evi” olabileceğini ifade ettiği yapıdır. Bunun dışında kalan, yine “Levantine Heritage” sitesi kayıtlarına göre Pierre Ksenopoulos ile Kaleya‘nın evi olması muhtemel yapıların tescilli olup olmadığı ise belli değildir.

giraud-summer-house-001
Giraud Yazlık Evi olması muhtemel yapının bugünkü durumu
kaleya-evi-001
Kaleya’ya (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu
ksenopoulos-evi-002
Pierre Ksenopoulos’a (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu

Neyse ki, bu yapılardan sahilde çok güzel bir manzara sunan Braggiotti Evi, uzun yıllar Petrol Ofisi’nin misafirhanesi olarak kullanıldıktan sonra, burada büyük inşaatlar yapacağı anlaşılan Rönesans Holding tarafından Yüksek Mimar  Restorasyon Uzmanı Tamer Pakben tarafından restore ettirilmiş ve bu başarılı restorasyon, esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almıştır.

braggiotti-evi-001braggiotti-evi-026

¹ Ersin Doğer, İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s.86

² Şükrü Tül, Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.63

³ A.g.e., s.65

Hakan Kazım Taşkıran, Bayraklı, Eski İzmir’den Hatıralar, Heyamola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.123

A.g.e., s.48-51

http://www.levantineheritage.com

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (1)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftalarda iki kez Bayraklı, Turan ve Salhane bölgeleriyle 75. Yıl mahallesiyle Gümüşpala mahallesi arasındaki Atatürk Ormanı’nı bir uçtan uca kateden 1609/12 ve 7000. sokakları gezip fotoğraflayarak; ayrıca daha önce araştırıp okuyarak öğrendiklerimi, gördüğüm mekanlarla çakıştırarak zenginleştirmeye çalıştım.

turan-mahalle-haritasi

Folkart gibi yeni yapılan gökdelenlerin bulunduğu Salhane bölgesiyle ilgili izlenimlerimi daha önce Facebook’un ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli grubunda, Bayraklı ile ilgili izlenimlerimi ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ kapsamında Bayraklı sahilinde yaptığı düzenlemeler çerçevesinde ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli bu blogdaki başka bir yazı dizisinde paylaşmaya başladığım için bugün burada sadece kıyıda köşede kalmış Turan mahallesi ile bilgi ve izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım.

Turan mahallesi, Bayraklı ile Karşıyaka arasındaki ulaşımı sağlayan Anadolu Caddesi ile İZBAN hattındaki ‘Turan‘ istasyonunun kuzey ve güneyinde yer alan oldukça büyük ama bir o kadar da sessiz, ıssız bir mahalle.

1649-sokak-011
Mahallenin omurgası: Eskinin ‘Menemen Caddesi’ ya da şimdinin 1649. Sokağı

Mahallenin büyük bir kısmını askeri tesislerin bulunduğu alanlarla Atatürk Ormanı oluşturuyor. O anlamda mahallenin, İZSU’nun ‘Turan Bölgesi‘ olarak tanımladığı 7,3 km²’lik uzunluğundaki su havzasındaki 1,67 m³/yıl kapasiteye sahip Tahtacı (Arulca) Deresi’nin aktığı vadi ile onun deniz kıyısında oluşturduğu kumluk alanda kurulduğu söylenebilir.

Turan mahallesi, kıyıdaki binaları ya da dikenli telleri aştığınız takdirde size çok güzel İzmir ve Bayraklı görünümleri sunuyor. Buradaki bazı alanlar askeri tesislerle ya da bugün kullanılmadığı için martıların, flamingoların ve karabatakların işgalindeki irili ufaklı bakımsız iskelelerle dolu olmakla birlikte; bazı bölümlerinde denize ulaşmanız, elinizi suya dokundurmanız, dalgaların getirdiği binlerce midyeyle birlikte çeri çöpü görmeniz de mümkün…

Turan mahallesi, 2.212.548,76 m²’lik büyüklüğü ile Bayraklı ilçesinin alan olarak en büyük ikinci, 2015 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 427 kişilik nüfusu ile de en az nüfusa sahip mahallesi. 2007 yılında 196 kişiden oluşan nüfusu 2008’de 163’e, 2009’da 164’e, 2010’da 178’e, 2011’de 186’ya, 2012’de 174’e, 2013’de 521’e ve 2014’de 451’e yükselmiş.

Nüfusun büyük bir çoğunluğunun askeri bölgedeki lojmanlarda yaşıyor olması nedeniyle mahallenin deniz kenarındaki omurgasını oluşturan ve sonu ‘İzmir Arena’ tarafından kapatılan 1649 sokakla (Eski Menemen Caddesi) ona bağlı 1650, 1653, 1654 ve 1655 sokakların tümü ‘çıkmaz sokak‘ niteliğinde.

Mahallenin deniz kıyısındaki sokakları ve 1649 sokakta yer alan yazlık eğlence mekanları, bu özellikleri nedeniyle kış aylarında oldukça sakin, sessiz…

1649-sokak-001
1649 Sokak

Mahalle içinde bir toplu ulaşım sistemi olmadığı için askeri lojmanlarla kıyı bölgesi arasında büyük bir kopukluk var. Sahilde bulunan muhtarlığa gelmek isteyen mahalle sakinleri ya özel araçlarıyla gelmek ya da taksi tutmak zorundalar. İnşaatı halen devam eden Turan İZBAN İstasyonu köprü geçişi tamamlandığında gerek İZBAN’la gelenlerin gerekse mahallenin kuzeyinde oturanların sahile inmesi mümkün olacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘ verilerine göre çevre uzunluğu 8.602,71 km olan mahallede toplam 99 adet yapı, 12 yol, 7 cadde ve sokak bulunuyor.

izban-istasyonu-004
İZBAN İstasyonunda yeni yapılan geçiş köprüsü

Bölgenin en önemli ve bilinen yapıları Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz İkmal Destek Komutanlığı’na ve Bakım Onarım ve İstihkam Komutanlığı’na ait askeri yapılardan oluşuyor. O nedenle mahalle sanki askeri tesislerin ve o tesislerdeki askerlerin gözetim ve denetimi altında gibi. Bu olağanüstü durumu en iyi şekilde gelişigüzel bir fotoğraf çekmeye kalktığınızda nöbetçi kulübelerinde görev yapan askerlerin huzursuzluğundan ve zaman zaman yaptıkları uyarılardan anlayabiliyorsunuz.

Geçmişte kentin ve ülkenin en önemli sanayi tesislerinden biri olan Turyağ binaları şu an yıkılmış durumda. Sahil ile Anadolu Caddesi arasındaki iki büyük parsel, ÇED raporları düzenlenmiş iki büyük inşaatın ve 350 yatlık bir marinanın yapılmasını bekliyor. Bunlardan Turyağ’a ait parseldeki yapının Nokta İnşaat, İZBAN istasyonunun hemen arkasındaki parseldeki yapının ise Rönesans Holding’e ait Nakkaştepe İnşaat tarafından yapılacağı söyleniyor.

Hazırlanan proje tanıtım dosyası verilerine göre eskiden Turyağ fabrikasının bulunduğu parsele, Nokta İnşaat Yatırım Turizm San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapının mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında inşa edilmesi ve bu iki yapı bloğunun sokağı üstten kapatacak üst geçitlerle ilişkilendirilmesi öngörülmüş. 40034 Ada/1 Parsel ve 40036 Ada/1 Parsel no’lu 24.707,59 m²’lik arsalara yapılacak toplam 40 katlı bu yapıda ‘İzmir Bayraklı Projesi’ adı altında 200 oda kapasiteli bir otel, 170 adet konut, 48.000 m² inşaat alanına sahip bir alışveriş merkezi, 1.300 araçlık bir otopark ve sosyal tesisler bulunacak.

mzu3odawnz-nokta-insaat-izmir-bayraklida-karma-proje-insa-edecek
Nokta İnşaat’ın yapacağı ‘İzmir Bayraklı Projesi’

10 Eylül 2014 tarihli proje tanıtım dosyasındaki bilgilere göre mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında yer alan ve üzerinde iki ayrı tescilli yapının (Giraud yazlığı ve Braggiotti Evi olarak tanımlanan yapılar) bulunduğu dört ayrı parselde, Doğan Grubu’na ait Milta Turizm ile Rönesans Rönesans Holding’in ortaklaşa kurduğu; ancak daha sonra, Doğan Grubu’na ait hisselerin Rönesans Holding’e satılması nedeniyle şimdi sadece Nakkaştepe Gayrimenkul Yatırımları İnşaat Yönetim ve Ticaret A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapı kompleksinin ise 40042 ada, 1 parsel, 40042 ada, 1 parsel ile 40035 adanın 4 ve 6 parsellerinde yapılması öngörülmüş. Toplam 27.011,12 m² tapulu alanda ‘Turan Karma Kullanım Projesi’ adı altında yapılacak yapılar topluluğunun 12.000 m²’lik bölümünde 200 oda, 402 yatak kapasiteli bir turizm konaklama tesisinin, 25.000 m²’lik bölümünde 350 adet konutun, 32.000 m²’lik bölümünde ofislerin ve 6.000 m²’lik bölümünde de ticarethanelerin bulunması öngörülmüş; ayrıca yapı alanında bulunan iki adet tescilli kagir yapının restorasyonu taahhüt edilmiş. Nitekim bu kagir evlerden deniz kıyısındaki ‘Braggiotti Evi’ olarak tanımlanan kagir yapı 2014 yılı içinde restore edilerek esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almaya değer bulunmuş.

ronesans-turan-projesi
Rönesans Holding/Nakkaştepe İnşaat’ın yapacağı ‘Turan Karma Projesi’

Biz bu bilgileri internet ortamında bulduğumuz resmi bilgilerle doğrulamaya çalışırken karşımıza ilginç ve ilginç olduğu kadar çok anlamlı bir durum çıktı. O da Nokta İnşaat A.Ş. ve Rönesans/Nakkaştepe A.Ş. tarafından yapılması öngörülen ve bu amaçla ÇED raporları düzenlenen bu iki büyük yapı kompleksinin inşaatları henüz başlamadığı ve dolayısıyla bitirilmediği halde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nde sanki bu yapıların yapılmışlar gibi  gösterilmiş olmasıydı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasında bulunan ve kolaylıkla bilgisayarınıza indirip kurabileceğiniz ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nin Turan Mahallesi ile ilgili bölümüne gidip baktığınızda ada ve parsel numaraları verilen bu arsalarda 3 adet yapı yapılmış ve mevcutmuş gibi bir bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Bu bölüme eklenen fotoğraflarda arsaların boş, binaların metruk hali görülmekle birlikte varmış gibi haritaya işlenen yapıların teknik özellikleri ilgili bölümlerde 1.356, 91 m²’lik bu arsalardan ilkinde 338 bağımsız bölümü bulunan 117 metre yüksekliğinde 41 katlı bir yapının, 2.632,84 m²’lik ikincisinde 66 bağımsız bölümü bulunan 102 metre yüksekliğinde 36 katlı bir yapının, 2.594,79 m²’lik üçüncüsünde ise 70 bağımsız bölümü bulunan 42 m yüksekliğinde 16 katlı bir yapının bulunduğu belirtilmektedir.

Daha sonra bizi telefonla arayıp bilgi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, bu yapıların 2015 yılında Bayraklı Belediyesi’nden alınmış inşaat ruhsatları dikkate alınarak elektronik haritaya işlendiğini ifade etmişlerse de; böylesi bir kaydın inşaat ruhsatı alındığında değil, yapı kullanma ruhsatının alınması durumunda yapılmasının yasal olarak daha doğru olacağı kendilerine bildirilmiştir.

Belediyelerle olan ilişkilerimizde bize göre acil, önemli ve gerekli birçok şeyin istenen düzeyde ve zamanında yapılmadığını bilen, bunları bizzat yaşayan bizler için iki önemli inşaat şirketi tarafından -ki bunlardan biri Ankara’daki meşhur Külliye‘yi yapan şirkettir- henüz yapılmamış iki büyük yapının elektronik haritaya işlenmesi konusundaki bu titizliği, bu aceleciliği ya da aculluğu, bu yazıyı okuyan herkesin kendi meşrebine göre yorumlayacağını söyleyerek mahallenin diğer özelliklerini anlatmaya devam edelim isterseniz…

Mahallede bu askeri yapılar dışında ayrıca görebildiğimiz kadarıyla Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü’ne ait Asfalt Bitüm Depo Şefliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir araç parkı, Henkel’e ait kullanılıp kullanılmadığı belli olmayan bir depo bulunmakta…

braggiotti-evi-040
Rönesans Holding tarafından restore edilen ‘Braggiotti Evi’

Mahalle, şu an itibariyle deniz kıyısında kümelenmiş İzmir’in ünlü yazlık eğlence tesisleri ve düğün salonları ile dolu. Bunların en önemlisi ise çoğu kış koşullarında kapalı olan ‘İzmir Arena‘, ‘Tac Mahal‘, ‘Burjuva‘, ‘Rain Cafe‘ ve ‘Saime Sultan Yalısı‘ gibi yerler. 

2014 tarihli muhtarlık seçimlerde toplam 133 adet seçmenden 55’inin oyunu alarak seçilen Nursel Dikmen, mahallenin kuzeyindeki Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nda görev yapan bir subayın eşi ve aynı bölgedeki askeri lojmanlarda oturuyor.

Devam Edecek…

Keşfetmek ruhumuzda var mı acaba?

Ali Rıza Avcan

Biz tuhaf bir milletiz…

Sahip olduğumuz değerleri, zenginlikleri çoğu kez onları yeni fark eden ya da öğrenen yabancıların ya da yabancı kalmışların hayret ve şaşkınlık içinde anlattıklarından, onların kırık dökük Türkçeleriyle dinlemeyi seviyor ve bundan etkileniyoruz…

Bunu, yıllar önce çocukluğumuzdan bu yana öğrenip dilimizden düşürmediğimiz türküleri, ortaokul ve lisede öğrendiğimiz Anadolu deyişlerini sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi New Age tarzında yorumlayan ‘Mercan Dede’ lakaplı nam-ı diğer Arkın Ilıcalı’nın müziğini ve röportajlarını dinlerken fark etmiştim.

wilconun-karavanirikki-roath

Yaşadığımız topraklara dair güzellik ve değerleri doğduğumuzdan bu yana bilen ve kullanan bizlerin karşısına, o güzellik ve değerleri yeni öğrenip henüz içselleştirmeyen birileri çıkıp emir kipini de kullanarak “sen bunları keşfet, benim ağzımdan öğren” diyor açıkçası! Hem de kendisinin durumu hakkında hiçbir bilgisi olmaksızın…

Hollandalı Wilko’nun geçtiğimiz yıllarda İz TV’de yayınlanan ‘Wilco’nun Karavanı’ isimli programı ile Amerikalı gezgin Rikki Roath’un bütün sevimliliğiyle halen TRT Belgesel kanalında yayınlanan ‘Annemden Uzakta’ isimli belgesel programları bunların en güzel ve somut örnekleridir.

Tabii ki, bu yöntemi her zaman için Wilco ya da Rikki gibi yabancıların, bölük pörçük Türkçe öğrenenlerin uyguladığını söyleyemem…

Bunu Türkçe konuşanlar da yapıyor, daha doğrusu yapmaya çalışıyor…

Hem de o ana kadar bilmediklerini, öğrenmediklerini yeni öğrenip başkalarına öğretme ve anlatma gayreti içinde…

kemeraltini-kesfet-01

Bize yabancı olan, içimizde olup bize yabancı kalanlar o keşfettikleri değeri, zenginliği işaret ederek bunun çok önemli, çok değerli olduğunu söylüyorlar bize… Bunları keşfet, buna değer ver ve bunu kullan diyorlar bize…

Oysa o yeni buldukları, fark ettikleri değerler, zenginlikler onlar onu bulmadan, keşfedip öğrenmeden önce mevcut olup oradaydılar ve bizim gibi ‘yerli’ olanlar tarafından hem biliniyor hem de kullanılıyordu… O nedenle de hepimizin kişisel ve toplumsal belleğinde önemli bir yere sahiptiler ve halen de öyleler…

Şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun ‘yönetişim arkadaşı’ olarak bir kısım İzmirli iş ve sermaye sahibi tarafından kurulan TARKEM adlı şirket ile onun ‘sivil toplum’ şubesi olan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği, bir süredir “İzmir’i çok sevdikleri” için (!) bu düşünceyle aynı dili kullanıp tanıtım kampanyaları düzenliyor… Bizlere “İzmir’i keşfet” diyor, “Kemeraltı’nı keşfet” diyor, “Yarımada’yı keşfet” diyor; ardından da doyumsuzluğu hatırlatacak şekilde keşfetsen bile “İzmir’e doyamazsın” diyorlar… Sanki oraları, önerdiği yerlere daha önce hiç gitmemişiz, oraları hiç öğrenmemişiz, oralar yaşantımızda hiç olmamış gibi kendilerinin yeni keşfedip ‘place’ adını verdikleri bu yerlere gidip keşfetmemizi, oraları ‘deneyimlememizi’ istiyorlar bizden…

izmiri-kesfet

Oysa “keşfetmek” sözcüğü, bu eylem öncesinde oranın hiç kimse tarafından bilinmemesini ifade ediyor… O anlamda şimdi aynen Amerikan yerlilerince bilinen koskocaman bir kıtayı Kristof Kolomb gibi, Amerigo Vespucci gibi bilmediğimizi varsayıp ‘yeniden’ (!) keşfetmemizi istiyorlar bizden…

Geçmişimiz ve günümüz ya da aile ve kişisel tarihimiz sanki oralarla hiç ilintili değilmiş gibi Havra Sokağı’nı, Abacı Han’ı, Agora’yı, Tilkilik’i bilmediğimizi iddia edip keşfetmemizi istiyorlar, oralara gitmemizi, düzenledikleri turlarla oralarda bir yabancı gibi dolaşmamızı öneriyorlar…

Çünkü yakın zamanda kurdukları şirket ve dernekler eliyle oralarda kafeler, restoranlar, lokantalar, oteller, moteller, öğrenci yurtları açmak istiyorlar… O nedenle de İzmirlileri, gençleri, yetişkinleri, kadınları, kızları, çocukları, yaşlıları oralara çağırıyorlar ya da ayaklarını şimdiden alıştırmak istiyorlar…

Eee, ne desinler şimdi? Doğrudan doğruya bizim dükkâna, bizim otele mi gelin desinler açıkçası? En azından İzmir’e, Kemeraltı’na, Yarımada’ya gelin, ‘experience’ olarak ifade ettikleri ‘deneyim’i burada keşfedip yaşayın desinler ki bu sayede oralarda açtıkları işyerleri de iş yapabilsin ve para kazanabilsinler…

Değil mi ama?

 

Bir Sergi ve Gerisinde Gizli Kalanlar…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sosyal medyadaki haberlerden İzmir’de kendine kenti ve geleceğini konu alan bir serginin düzenlendiğini öğrendim… Bu haberlere göre Almanya’nın dünya çapındaki ünlü kültür kurumu Goethe-Institut ile Almanya Federal Çevre, Doğa Koruma, Yapı ve Nükleer Güvenlik Bakanlığı’nın ortak girişimi ile hazırlanıp 3 Ocak 2017 tarihinde Kültürpark içindeki İzmir Resim Heykel Müzesi Kültürpark Sanat Galerisi’nde açılan ‘Weltstadt⁽¹⁾ – Kenti kim oluşturuyor’ adlı serginin 17 Ocak 2017 tarihine kadar açık kalacağı duyuruluyordu.

3 Ocak 2017 tarihinde yapılan açılış töreninden sonra gerek Goethe Instıtut’a gerekse Hürriyet Gazetesi ile İzmir Mimarlar Odası’nın web sayfasında verilen bilgilere göre serginin küratörlüğünü Matthias Böttger, Angelika Fitz ve Tim Rieniets‘tin üstlendiği, Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch‘ın ev sahipliğindeki proje sergisinin açılışına Fransız Kültür Merkezi Müdürü Caroline David ile mimar ve mühendislerle diğer davetlilerin katıldığı belirtiliyor.

poster

Yine aynı kaynaklara göre açılışta konuşan Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch, serginin “Kenti kim inşa ediyor ve onun geleceğini kim şekillendiriyor?” sorularını sorarak küresel ısınma, ekonomik kriz, göç, sosyal kutuplaşma ve demografik değişim karşısında bu soruların bugün çok büyük bir etki taşıdığını ifade etmiştir. Bu sorunun yanıtı olarak; kentin geleceğini her zaman olduğu gibi uzmanlar, karar vericiler ve yatırımcılar mı yoksa ortaya çıkan yeni aktörlerin kişisel inisiyatifi ile katılımı mı belirleyecektir? Çünkü günümüzdeki kentsel dönüşüm süreçlerine katılan yeni aktörler kişisel inisiyatifleri kullanarak geleneksel şehir planlamasını ya tamamlamakta ya onun içine sızarak etkili olmakta ya da onun yerini alabilmektedir.

Bu düşünceden hareket ederek oluşturulan ‘Weltstadt – Kenti kim oluşturuyor‘ projesi, Goethe Enstitüsü’nün dünya çapındaki şubeleri ve onların partnerleri tarafından hayata geçirilen girişimleri bir ağ ile birleştirmekte niyetindedir. Hepsi şehir yapımının yerel biçimlerini denemekte ve yeni aktör konstelasyonları⁽²⁾ içinde kentin geleceği üzerine çalışmaktadır. Weltstadt bu yerel girişimlere uluslararası bir vitrin sunmak ve gelişim süreçlerini desteklemek istemektedir. Weltstadt bloğu, konuya dayalı gazeteler, bir turne sergisi ve ortak çalıştaylar, değişik Weltstadt yerlerindeki yerel aktörler arasındaki değiş-tokuşunun yanısıra Almanya ile bilgi aktarımını teşvik etmektedir. 

01

Weltstadt- Kenti kim oluşturuyor?‘ ortak sorusunun çatısı altında dünyanın en farklı bölgelerinden projelerin tartışmaya sunulduğunu belirten Bartsch, “Bu şekilde Johannesburg ve Seul’deki biçimsel olmayan yerleşim yerlerinin geliştirilmesindeki tecrübeler karşılaştırılmaktadır. Brezilya’da yeni orta sınıf aracılığıyla daha fazla söz isteği talebi odak noktasındayken, New York’ta iklim değişimine karşı şehir halkının inisiyatifi odak noktasında yer almakta. Belgrad ve Riga’da kullanılmayan kent alanlarının tekrar etkili hale getirilmesi için kültürel aktörlerin potansiyeli odak noktasında yer almaktadır. Weltstadt güneybatı Avrupa’nın krizle sarsılmış şehirlerinde ortak yapımın yeni şekillerini ve paylaşımı incelemekte ve Bangalore’de de vatandaşların fikirleri bir kitle kaynak platformu üzerinden paylaşılmaktadır. Şehir ve şehire yakın bölgeler arasındaki karışık ilişkiyi Dakar ve Ulan Bator’daki projeler açıklamaktadır. Bu projeler, göçmenlerin nasıl etkin olduğunu ve kentleri değiştirdiklerini ele almaktadır” dedi. 

05

İzmir Goethe Alman Kültür Merkezi’nin verdiği bilgilerle gazetelere yansıyan haberlerin incelenmesinden de görüldüğü gibi; Almanya, Türkiye’deki ve özellikle İzmir’deki kentsel dönüşüm süreçlerine ilgisiz kalmamakta, son yıllarda “Akdeniz Dünyası” adı verilen vizyon üzerinden Fransa, İspanya, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin alt bölgesine yönlendirilen bağlantıların Avrupa Birliği’nin dinamosu olan Almanya’ya ve Alman kültürüne de yönlenmesi için hamle yapmakta, hazırladığı bu proje ve sergi üzerinden kendi kültürü üzerinden gelişen bir kentleşme anlayışını, etkili olduğu diğer ülkelerdeki bilgi ve deneyimler üzerinden bu topraklara da taşımak niyetindedir.

02

O anlamda, bu proje ve sergiyi “Almanlar geldi, bir sergi açıp gittiler” şeklinde anlatıp yorumlamanın dışında Almanya’nın, İzmir’in kentsel dönüşümü konusunda görev olan yerel yönetimlerin Akdeniz vizyonu üzerinden Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerle gerçekleştirdiklerine ilgisiz kalmadığını görmek, bu ülkeler Avrupa Birliği içinde olsalar bile bir türlü ortadan kaldıramadıkları ulusal devlet ve milliyetçi eğilimler nedeniyle ortaya çıkan rekabet nedeniyle finansal borçlanma, bilgi, teknoloji ve kültür transferi gibi alanlarında ortalığı Akdeniz ülkelerine bırakmak niyetinde olmadıklarını anlamak gerekir. 

Nitekim sergi panolarının yanına iliştirilmiş ve Türkçe’ye çevrilmiş ‘(Gayri)Resmi Kavramı’, ‘(Gayrı)Resmi Şehir, Şehrin Boyutları, Kentsel Çöküş Kapıda mı?’, ‘Krizlere Karşı Şehirler’, ‘Porto Alegre: Bairro Farrapos Vaka Çalışması’, ‘Yarmag ve Sosyal Kalkınma ve Alan’, ‘Kendi Kendine Organizasyon ve Kamu Yönetimi’, ‘Kentsel Uygulamalar Okulu’, ‘Olanak Tanıyan Programlar’, ‘Uzun Yaşam Köyü’, ‘Lizbon: Yakın ve Doğrudan Destek’, ‘Akıllı Şehir Curitiba’, ‘Kolektif Performans Olarak Şehir’, ‘Edimsel Mekan’, ‘Afrika Şehri: Kapalı Çarşı ile Yaratıcılık Merkezi Arasında’, ‘Şehri Gözlemlenebilir Kılmak’, ‘Ulanbator Stratejileri: Naadam Festivali’, ‘Y Masası: Yerel Eylemlerin Semiyotik Nesnesi’, ‘Riga’ya Özgürlük’, ‘Yeni Orta Sınıf’, ‘Riga: Yaratıcı Ütopya’, ‘Ulanbator’daki Çevresel Zorluklar’, ‘Belgrad’da İş Birliğine Dayalı Bir Şehre Yolculuk’, ‘Yeni Bir Orta Sınıf Yaratma Şansı’, ‘Hindistan’ın Orta Sınıfı: Şehir Efsanesi mi Yoksa Gelişmekte Olan Bir Güç mü?’, ‘Yeni Sivil Toplum”Mega Kentlerde Toplumun Korunması’, ‘Hint Şehirlerini Kim Yaratıyor?’, ‘Göçebelerin Şehre Akını’, ‘İş Birliğine Dayalı Şehirler: Tanılar’, ‘Yaşam Modeli Geliştirme’, ‘Brezilya’nın Yeni Orta Sınıfı’ ve ‘Nos Brasil! We Brasil! Üzerine‘ başlıklarını taşıyan 31 ayrı yazı da bu niyeti destekleyen bir içeriğe sahipti.

03

Lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet…

Bu sergi ile ilgili olarak söylemek istediğim diğer bir konu ise sergi düzenleyicileri arasında dünyaca tanınan Goethe Enstitüsü ile Alman Federal Hükümetinin koskocaman bir bakanlığı olmasına; ayrıca beş ayrı bloktan oluşan sergiyi üç ayrı küratör tasarlayıp düzenlemiş olmasına karşın gerek serginin duyuru ve tanıtımı gerekse sunulan görsellik açısından son derece basit, son derece amatör bir nitelik göstermesidir.

Sergiye gitmeye kalktığınızda sergi mekânının önünde orada bir sergi olduğuna ilişkin bir duyurunun olmayışı, serginin sahipsiz hali, herhangi bir sergi kataloğunun yokluğu, sergilenen materyalin tümüyle okunacak yazılardan oluşması, blokları oluşturan A3 büyüklüğündeki karton/kâğıt parçalarının yer yer kopmuş olması ve kopup yere düşen kağıt parçalarını oradaki güvenlik görevlisinin tekrar eski konumuna getiriyor olması bizim Goethe Enstitü’ye ve dolaylı olarak Almanya’ya yakıştıramadığımız bir husus.

04

Ayrıca 1980’li yıllarla birlikte ortaya çıkan bol yazılı metinlerle tasarlanan sergilemelerin günümüz koşullarında ömrünün artık dolduğuna inanıyorum. Sergiyi düzenleyen küratörler o yazılı metinleri teker teker okumanın ne kadar vakit aldığını hesapladılar mı bilmem ama ben şahsen bütün o metinleri okuma sabrını gösteremedim… Hele ki sosyal medyanın uzun metinleri okuma sabrımızı her geçen gün azalttığı günümüz koşullarında bütün bu İngilizce yazıları ve bunların hemen yanına iliştirilmiş 31 ayrı Türkçe yazıyı baştan sonra kimin ne kadar sürede okuduğunu da merak edemeden duramadım açıkçası…

06

İnsan bu sergiyi gördüğünde Almanların İzmir’e haksızlık yaptığını düşünüyor ister istemez. Bu kadar basit, öğrenci işi bir sergi tasarımı yapmak, ayrıca özenli bir kataloğun düzenlenmeyip panolardaki Almanca metinlerin Türkçe çevirilerinin duvarlara yapıştırılmış bol sayıdaki kâğıtlara yazılmış olması, bir sergi görevlisinin bilgi vermek ve sergiyi sahiplenmek amacıyla orada hazır olmaması, her şeyin oradaki güvenlikçiye teslim edilmesi… Bütün bunlar ortaya atılan iddia ne kadar büyük olursa olsun onun yaşama geçişinin, bu düzeyde amatör işi olduğunu gösteriyor…

O nedenle, sergiyi düzenleyenlere lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet diyoruz…


⁽¹⁾ Dünya kenti, Metropol

⁽²⁾ Sistem terapisinin astronomiden (takımyıldız) ödünç aldığı ‘konstelasyon’ kavramı, içinde bulunduğumuz ve içimizde bulunan sistemlerin bünyesindeki elemanların birbirlerine göre pozisyonlarını konu edinmektedir.

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 2

Ali Rıza Avcan

Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ve İçişleri Bakanlığı ortaklığında ortaya çıkıp gelişen kent konseyleri projesinin, kurulup faaliyete geçtiği tüm kentlerde yaşayan ya da çalışan halkı tümüyle kucaklayamadığı, o kentteki gerçek gündemi yakalayıp gelişemediği, belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışmaları nedeniyle kendilerinden bekleneni yerine getiremediği söylenir hep…

Kent Konseylerinin Halkı ve Örgütlerini Kucaklayamaması

Mevcut kent konseylerine baktığımızda da çoğunda daha geniş kitlelere açılmak, daha fazla insana ulaşmak gibi bir amacın, hedefin ya da kaygının olmadığını görürüz. Onlar çoğu kez belediyenin hangi partinin yönetiminde olduğu ile belirlenen kendi çevrelerindeki dernek, vakıf ve kişilerin varlığı ile yetinmekten, onlar arasında sahte bir iktidar mücadelesi yaşamaktan memnundurlar. O nedenle çoğalmak, büyümek ve yaygınlaşmak gibi bir dertleri, kaygıları yoktur aslında. “Az ama öz olsun, başkasından olacağına benden olsun” mantığı ile çalışmayı kendilerine uygun görürler. 

kapi-zili

Bunun en iyi örneğini, İzmir Kent Konseyi eski başkanı Güman Kızıltan ve eski genel sekreteri Prof. Dr. Gülgün Tosun tarafından 2015 yılında Bursa’da yapılan 2. Ulusal Kent Konseyleri Sempozyumu’nda sunulan “Katılımcı Demokrasi Perspektifinden İzmir Kent Konseyi Deneyimi” başlıklı tebliğde İzmir Kent Konseyi’nin 2010-2015 tarihleri arasındaki beş yıllık faaliyet döneminde toplam 7.576 İzmirliyi bir araya getirdiğini ifade eden sözlerinde buluruz. 2015 yılında İzmir Kent Konseyi’nin görev alanına giren İzmir’deki toplam nüfusun 4.168.415 kişi olduğunu ve ifade edilen rakamın bu nüfusun sadece % 0,18’ini oluşturduğunu bildiğimizde bunun ne kadar vahim bir durumu ortaya koyduğunu bir kez daha anlarız.

Oysa, kent konseylerinin varlık nedeni, kentte yaşayan ya da çalışan farklı görüşten kurum, kuruluş, grup, kesim ve bireylerin ‘katılımcılık‘ ve “çoğulculuk” anlayışı çerçevesinde bir araya gelmesi, bu bir araya gelişten kaynaklanan enerjinin değerlendirilmesi anlayışına dayalıdır. ‘Yönetişim‘ zihniyeti çerçevesinde yerelde faaliyet gösteren tüm siyasal partilerin, tüm sivil toplum örgütleriyle meslek kuruluşlarının yerel ve merkezi yönetimle özel sektörün temsilcileriyle bir araya gelmesi o yüzden istenir. Onların arasında toplumsal mücadeleye dayalı bir birlik değil; diyaloğa, uzlaşmaya, ikna ve konsensusa dayalı bir beraberliğin oluşturulması o nedenle istenir.

Mevcut kent konseylerinin içine girdiğinizde ise o kentte yaşayan ya da çalışan birçok kurum, kuruluş ve kişinin orada bulunmadığını, yer almadığını görürsünüz. Onlar çoğu kez ya baştan seçimlerini yapıp kent konseylerinin dışında kalmayı tercih etmişler ya da kent konseylerinde bir süre çalışıp oradaki deneyimleri sonrasında ayrılıp dışarıda kalmayı seçmişlerdir. Tabii ki bu arada, kent konseylerinin varlığından ve çalışmalarından haberi olmayan geniş bir halk kesiminin diğer bir köşede yer aldığını unutmamak koşuluyla. Ama toplumun bu en etkin, yaygın ve dinamik kurum, kuruluş ve örgütleri genellikle bu yapının dışında kalmayı tercih etmekle birlikte, bazı durumlarda da temsil yetkisi düşük bir görevliyi gönderip durumu idare etmeyi uygun da görebilmektedirler.

Evet, kent konseyleri faaliyette oldukları yerleşimlerdeki halkın büyük bir kısmını hiçbir siyasi düşünce ve kaygıyı dikkate almaksızın kucaklayamamakta, ulaşabildikleri kesimler ise hep o toplumun en etkin, yaygın ve dinamik kesimleri olamamaktadır. 

Bu olumsuz durumda, kent konseylerinin bir proje tasarımı olarak çok kötü kurgulanmış olmasının yanında bu kurgunun yapıldığı tarihten bu yana, mevcut uygulama ve geribildirimleri dikkate alan yeni bir güncellemenin yapılmamış ve yaşanan sorunların genelge ve yönergelerle düzenlenmemiş olmasının yanında, proje ortaklarından İçişleri Bakanlığı’nın geçen zaman içinde bu tür demokrasi projeleri yerine güvenlik odaklı konulara ağırlık vermeye başlamasının ve kent konseylerinin de belediye yönetimini elinde bulunduran siyasi partiler tarafından geleceğin siyasetçilerini yetiştiren bir arka bahçe ya da fidanlık olarak kullanılıyor olmasının büyük payı bulunmaktadır.

resim1

İçişleri Bakanlığı’nın, ortağı olduğu kent konseyleri projesi konusundaki ilgisizliğinin en iyi örneği ise, 2016 yılında Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğuna ve bu konseylerden hangilerinin kendi aralarında kurdukları birlik ve platformlara üye olduğuna ilişkin bir soru yönelttiğimizde, bu konuda ellerinde bir bilgi bulunmadığını ve bunun için ayrı bir çalışma yapılması gerektiğini ifade eden cevabi yazısı olmuştur.

Tabii ki, bir bakanlığın ortağı ve gözlemcisi olduğu ulusal bir projenin ülke uygulaması hakkında bilgisinin olmayışını ve sizin sorunuz üzerine bir çalışma yapılması gerektiğini ifade etmesini sizlerin değerlendirme ve insafına bırakmak koşuluyla…

Devam Edecek…

 

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 1

Ali Rıza Avcan

Beni tanıyanlar ya da bugüne kadar yazıp çizdiklerimi okuyanlar, ifade etmeye çalıştıklarımı dinleyenler benim ideolojik ve siyasi anlamda kent konseyleri düşüncesine muhalif olduğumu ve 2006 sonrasında Türkiye’de uygulanan kent konseyleri projesini başarısız bulduğumu bilirler.

Çünkü kent konseyleri düşüncesinin, çağdaş kapitalizmin ‘yönetişim‘ adı verilen yeni siyasi iktidar aracının bir dişlisi olduğunu ve emperyalizmin uluslararası alandaki savunucularından biri olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) tarafından geliştirilerek Türkiye’ye önerildiğini, bu proje ile IMF, Dünya Bankası, OECD vb. gibi uluslararası kuruluşlarla yerel yönetimler arasında, ulus devletlerin müdahalesi dışında doğrudan bir ilişki kurulmaya çalışıldığını, bunu da belediyelere bağlı kurulan bu örgütler eliyle gerçekleştirmek istediklerini bilir ve söylerim.

hazAyrıca, bu projenin 1999-2006 döneminde uygulanan Yerel Gündem’21 projesinden elde edilen birçok doğru ve değerli deneyimin dikkate alınmaması nedeniyle; halktan kopuk olacağını ve ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar başarıya ulaşamayacaklarını anlatırım.

Kent konseyleri ile ilgili yetersiz hukuki düzenlemelerin, kent konseyleri ile belediyeler arasındaki anti demokratik ilişkilerin ve ülkemizdeki sivil toplumun geleneksel meslek hastalıkları nedeniyle bu örgütlenmenin de zaman içinde diğer sivil toplum örgütlerine benzeyeceğini, belediye başkanlarının emrinde belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışacaklarını ve bundan da en fazla belediye başkanlarının memnun kalacağını anlatmaya çalışırım.

Nitekim çevremde görüp izlediğim ya da mülteciler gibi insani konularla ilgili olarak fiili olarak çalıştığım kent konseylerinin uygulamaları da bütün bu iddia edip söylediklerimi doğrulayıp haklı olduğumu gösterir durur.

1970’li, 1980’li yıllarda temsili demokrasinin yetersizliği nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkan ve gerçek halk muhalefetini temsil eden alternatif halk meclislerini, kent senatolarını bilen, o oluşumların tüzüklerini hazırlamış, yönetimlerinde bulunup fiilen çalışmış, belediyeler adına ya da tümüyle sivil bir inisiyatif olarak mahalle örgütlenmeleri yapmış, platformlar kurmuş biri olarak bu hep haklı çıkma keyfiyetinden de memnun olduğumu pek söyleyemem…

Buna rağmen kent konseylerinin varlık nedeni ve işlevleri konusunda siyasi bir bilincin var olması durumunda kent konseylerinin bugünküne göre bağımsız ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulabileceğini; bunu sağlamak amacıyla da oyunun kurallarına uygun bilinçli bir demokrasi mücadelesinin şart olduğunu düşünürüm.

Benim bu konudaki temel düşüncem bu olmakla birlikte; çevreme baktığımda kent konseylerinin yönetimi konusunda demokratik mücadelenin unutulduğu ya da önemsenmediği birbirinden ayrı iki temel yanlışın yapıldığını görüyorum:

Bu yanlışlardan biri yapmak istediklerini oyunun kurallarını, bu konuyla ilgili yasal düzenlemeleri dikkate almaksızın yapmak isteyen kent konseyleriyle ilgilidir. Bu düşüncede olan kent konseyleri yapmak istedikleri çalışmaları yasal çerçeveyi pek düşünmeden ve oyunun kurallarını dikkate almadan gerçekleştirmeye kalkıyorlar. Böylelikle kendi önlerine konulan antidemokratik engelleri kimselere fark ettirmeden kurnazca aşabileceklerini düşünüyorlar. Hatta bunu kent konseylerini kendi siyasi görüşlerinin merkezi ya da aracı olarak tahayyül edip gerçekleştirmeye çalışan ya da kendi yerel sorun ve konuları dururken ulusal ya da uluslararası düzeyde siyaset üretmeye çalışan kent konseyleri de oluyor.

toplanti-074

Yapılan yanlışlardan bir diğeri de, bazı kent konseyi yönetici ve katılımcılarının kendilerini belediye başkanlarının  ya da yöneticilerinin iradelerine teslim ederek, halinden memnun bir ‘boş zaman animatörü’ olarak kendilerine uygun görülen belediye hizmetlerini yaparak, günlerini karşılıklı ziyaret, toplantı, yemek ve plaket alıp vermelerle geçirerek kazasız belasız neticelenecek bir yönetim tarzını tercih etmeleridir.

Oysa, kent konseyleri projesi çağdaş kapitalizmin yeni bir siyasal iktidar modeli olarak önümüze konulmakla birlikte; bu oluşumun demokrasi mücadelesi içinde kurumsallaşıp kalıcılaşabilmesi; hatta kendi içinde evrilerek bu topraklara ve insanımıza özgü yeni bir modele dönüşebilmesi için yine oyunun kuralları içinde kalınarak yapılabilecek birçok şey, birçok fırsat bulunmaktadır.. Yeter ki bunu sağlayacak demokratik bir bilinç, irade ve örgütlenme gücü olsun…

Aksi takdirde, büyük bir içtenlikle yapılan her şey sabun köpüğüyle yazı yazmaya benzeyecek, yapılan bir çok şeyin toplumdaki geri dönüşü bir türlü alınamayacaktır. Olağanüstü bir çaba ve samimiyetle yapılan bir çok konsey çalışmasının kent konseylerinden önce belediye başkanlarının değirmenine su taşıyacağı böylesi bir süreçte kent konseylerinin gelişip güçlenmesi, gerçekleştirdiği çalışmaların sonuçlarıyla kendi varlık nedenini kanıtlaması ve varlığını sürdürmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır.

Devam Edecek…

Hiç bir şey tesadüf değil aslında…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda İzmir’deki birçok şey ters gitmeye başladı…

Önce belediye içi dinamiklerden kaynaklanıp üst düzey belediye yöneticilerinin tutuklanması ile başlayan bir dava sürecini yaşadık… Halen sonuçlanmayan bu süreç içinde eski siyasi güç ve etkisini kaybedip iktidarla daha uyumlu daha esnek bir belediye yapısının ortaya çıktığını gördük…

Ardından bu süreci yaşayan belediye kadrolarının ayrılması, işten uzaklaştırılması ya da emekli olmasıyla belediye yönetici kadrolarının değiştiğini, daha iyi iş yapacağı gerekçesiyle diğer illerden İzmir’i tanımayan bürokratların ekip olarak ithal edildiğini ve onların da çok kısa bir sürede tüm yönetim basamaklarını hızla tırmanarak en üst makamlara yerleştiğini gördük…

Bu sürede belediye başkanı danışmanlarının değiştiğini, bölge ve şehir planlama konusunda isim yapmış hocaların danışman olarak belediyede etkili olduğunu izledik…

Ama o tarihlerden bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ürettiği büyük ölçekli proje ve uygulamaların, İzmir kamuoyunu memnun etmediğini, bu projelerin memnuniyetsizlik yarattığını da gördük… Ya da proje olarak yürütülen birçok çalışmadan İzmir kamuoyunun haberinin bile olmadığını fark ettik…

aziz-kocaoglu-02

2009-2016 döneminde bu yeni kadronun üretip vitrine koyduğu ‘İzmir-Tarih’, ‘İzmir-Deniz’, ‘Konak ve Karşıyaka Tramvayları’, ‘İzmir Ulaşımında Devrim’, ‘İzmirim Kart’, ‘Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi’ gibi büyük projeler hep böyle, kamuoyunda tepkiye neden olan, eleştirilen projeler oldu… Diğer yandan ayrı bir ekip tarafından üretilen ‘Yarımada’, ‘Gediz-Bakırçay’ veya ‘Büyük Menderes Havzası’ strateji çalışmaları ise çoğu İzmirli’nin bilmediği ya da ne işe yaradığını çözemediği çalışmalardı…

Oysa bütün bu projeler, araya ‘yönetişim’, ‘tasarım’, ‘katılım’, ‘inovasyon’ gibi sözcüklerin tüketilmesi suretiyle belediyenin tanıtımında kullanılıyor; belediyenin önemli işler yaptığı ve başardığı gibi bir algı yaratılıyordu…

İzmir kamuoyunun, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu büyük projeleri ile ilgili ilk örgütlü ve büyük tepkisi, son günlerini saydığımız 2016 yılı yaz aylarında gündeme giren ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ortaya çıktı…

Sayısı 21.000’e ulaşan İzmirli, ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyerek bir araya geliyor ve bu projenin Kültürpark’ın mevcut dokusuna zarar vereceği düşüncesiyle projenin uygulamadan kaldırılmasını istiyordu… Bu itiraza meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kent konseyleri de destek verdi… Böylelikle sesi İzmir dışından bile duyulan bir itiraz, İzmir gündeminin başına yerleşti… Belediye ise daha önce hiçbir projesinde ihtiyaç duymadığı ölçüde büyük bir halkla ilişkiler kampanyası düzenleyerek, büyük paralar harcayarak, elindeki tüm imkânları, insanları, makamları ve güçleri kullanarak buna karşı çıkmaya çalıştı…

Konu şimdi Koruma Kurulu’nun gündeminde olduğu için tüm taraflar kurulun vereceği kararı bekliyorlar…

Şimdi isterseniz bu bekleme döneminde kendimize dönüp şu soruyu soralım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin son yıllarda kâh kendi başına, kâh İzmirli ya da İstanbullu sermaye çevreleriyle bir araya gelerek uygulama soktuğu büyük projelerde ne hatalar var ya da ne eksiklikler var ki; bunları İzmirli’ye kabul ettirmede zorluk çekiyor? Bu projeler, adı söylendiğinde kahır ekseriyetin ceketlerini ilikleyip saygı gösterdikleri hocalar tarafından kurgulandığı ve savunulduğu halde bu projeler, siyasi taraftarlar dışında niye geniş toplum kesimleri tarafından kabul görmüyor? Bu projeler İzmir’in tanınmış kent simsarları ya da iktidar destekli inşaat şirketleri tarafından desteklendiği halde İzmirli bu projelere niye şüpheyle bakıyor ve yüksek bir sesle “hayır” diyor?

Gelin isterseniz, hem bunun nedenini öğrenmek hem de bu tespit üzerinden çözüm üretmek için bu soruya hep birlikte yanıt vermeye çalışalım…

Bence, bu soruların temelinde çağdaş kapitalizmin ve onun fikriyatını oluşturan neo-liberal anlayışın sihirli bir sözcük olarak önümüze koyduğu ‘yönetişim’ kavramı yatıyor.

Thatcher ya da Özal’la simgeleşen 1980’li yılların özelleştirmeci politikalarının hemen ardından Dünya Bankası, OECD, İMF, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası, FED, Birleşmiş Milletler, UNDP ve Unesco gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp geliştirilen ‘yönetişim’ zihniyeti, yeni bir siyasi iktidar aracı olarak halka ya da millete dayalı kamu yönetimi yerine devletin özel sektörle ve sivil toplumla işbirliği yapmasını, özel sektörün ve sivil toplumun önünü açmasını, onlara rehber olmasını öneriyor. Bunun için de ‘yönetişim’ zihniyetinin bileşeni olan ‘katılımcılık’, ‘şeffaflık’, ‘hesap verebilirlik’ ve ‘yerindenlik’ gibi kavramları kullanarak daha demokrat olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Böylelikle ulusal devletin ve ulusal egemenliğin ortadan kaldırılarak yerelin bağımsız kuruluşlar, kalkınma ajansları, kent konseyleri ve şirketleşmiş belediyeler eliyle uluslararası sisteme eklemlenmesini arzuluyor.

aztr232

İzmir, bu süreci; yani yönetişim zihniyetinin bu topraklarda yerleşmesini, bir ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemi’nin kurulması sürecini 2009 yılından bu yana yaşıyor:

2009 tarihli İzmir Kültür Çalıştayı, 2011 tarihli İzmir Tasarım Çalıştayı ve 2013 tarihli İzmir Ekoloji Forumu, bu sürecin entelektüel anlamda tasarlanıp kabul gördüğü çıkış noktaları olmuştur.

Ardından İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu, İzmir Kent Konseyi (İEKKK), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) ve TARKEM gibi yönetişim mekanizmasının dişlileri olarak kabul ettiğimiz örgütlerin kuruluşuna geçilmiştir.

Bu kuruluşlar içinde yer alan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) hem siyasi anlamda iktidar denetimindeki İzmir Kalkınma Ajansı ve Kalkınma Kurulu’na alternatif olması hem de üye yapısı ve 2009-2016 dönemindeki performansıyla bu sistemin merkez üssü olduğunu göstermiştir.

İzmir Kent Konseyi ise bileşenlerinden biri olan özel sermaye temsilcilerinin İEKKK’na kaydırılması nedeniyle hem ‘yönetişim’ anlayışı hem de faaliyetleri açısından zayıflamış, 2015 yılı sonunda başkanlığına istenmeyen kişilerin seçilmesi nedeniyle tümüyle gözden düşmüştür.

İdeolojik altyapısı ve mekanizması bu şekilde kurgulanan ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemini’ harekete geçiren şey ise, kent merkezinden başlayıp tüm İzmir’i kapsayan stratejik çalışmalar, büyük boyutlu projeler ve yatırımlar olmuştur. Bu anlamda bölgesel stratejik çalışmalarla büyük boyutlu proje ve yatırımların bu sistemi besleyen, hatta tekrar tekrar üretip gelişmesini sağlayan temel besinlere dönüştüğünü söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin girişimiyle bir ‘patronlar kulübü’ olarak kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKK), bu sistemin merkez üssü olarak kentle ilgili tüm konuları, büyük projeleri görüşerek, şekillendirerek ve projelerin taraflarını belirleyerek bu sistemin projeler üzerinden çalışmasını sağlamaktadır.

basg2132131

Bu kurulun bilgisi, görgüsü ve gözetimi altında çoğu başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ve ekibi tarafından hazırlanan ‘İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Deniz İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘Yeni Kültürpark Projesi’ gibi büyük projeler, ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’ gibi stratejik planlama çalışmaları bu süreç içinde gerçek, aktif ve kucaklayıcı bir katılıma önem vermemeleri ve genellikle başlangıçta öngörülen senaryonun kabulü ile sonuçlandığından İzmir halkının, daha doğru bir deyimle kamusal yararı yerine, üniversiteler tarafından desteklenen bu patronlar kulübünün talep ve beklentilerini karşılamıştır.

Amaç ise, İzmirli ya da başka yerli sermayeye yerel yönetimlerin elindeki kamu yetki ve mallarını kullanarak daha fazla rant, daha fazla kâr, daha fazla sermaye yaratmaktır…

Yeni Kültürpark Projesi’ de, işte bu mekanizmanın çalışması için tasarlanıp üretilen bir projedir. Böylelikle kamunun elinde bulunan bir kamusal alan, hem bu alanda gerçekleştirilecek kamusal yatırımla hem de yakınındaki başka bir özel yatırımla ilişkilendirilerek kentin tam da ortasında, Basmane-Çankaya tarihi bölgesindeki yeni bir mutenalaştırma harekâtının merkez üssü yapılmak istenmektedir.

Bu harekâtta başkan danışmanı olan hocaların, meclis üyelerinin, ilçe belediye başkanlarının, serbest çalışan bazı mimarların, bu işle ilgili üniversitelerin, EGİAD, İZSİAD gibi özel sektör derneklerinin, CHP il başkanının desteği yanında hem İzmir sermayesinin hem de İstanbul, Ankara sermayesi ile iktidarın temsilcisi olan Folkart’ın desteği, hatta işbirliği sağlanmış; böylelikle ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyen halkın karşısına sermaye yanlısı koskocaman bir cephenin örülmesi sağlanmıştır…

Bu anlamda, 2016 yılı armağanı olarak karşımıza çıkarılan ‘Yeni Kültürpark Projesi’nin bu ‘yönetişim’ zihniyeti çerçevesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kamu mallarıyla yasal yetkilerini arkasına alan sermaye gruplarıyla onların sivil toplum örgütlerinin geliştirdikleri bir proje olarak algılamamız gerekir.

Nitekim yaz ayları içinde sosyal medyada bu grupların önde gelen temsilcileriyle yaptığımız yazışmalar da bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Böylelikle bir kent parkı olarak kabul ettiğimiz Kültürpark’ın hemen yanındaki devasa bir Folkart gökdeleni ile birlikte Basmane-Çankaya-Oteller Bölgesi’ndeki ikinci bir mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının merkez üssü olacağını öğrendik.

Böylelikle bu bölgede Kültürpark ve Folkart gökdeleni üzerinden başlatılan mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının, bu bölgenin kuzeyindeki Kemeraltı-Basmane-Kadifekale bölgesi için yine İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin % 30 oranında hissedar olduğu TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel şirket eliyle gerçekleştirilecek diğer bir mutanelaştırma (soylulaştırma) harekâtı ile birleşeceğini; böylelikle İzmir kentinin tam da ortasındaki çok büyük tarihi bir bölgenin yakın bir gelecekte İzmir olmaktan çıkacağını; başka bir deyişle tanınmayacak hale geleceğini anladık.

Üstüne üstlük Kadifekale’den bile daha yüksek olacak o devasa gökdelene İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin taşınacağını da hayretle karşılayarak…

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 14

Ali Rıza Avcan

Doğa Derneği’nin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında deniz tabanından çıkarılan çamurun nerede, nasıl işleneceği konusuyla ilgili olarak  2012 yılında hazırladığı ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporunun 10 ve 11 bölümleriyle ‘Sonuç’ bölümünü bugün de inceleyip bu raporun tümünü sizlerle paylaşıyoruz.

7985016761_403fc3e52d_o
Fotoğraf: Buse Ebrem (Flickr)

Tarama Malzemesinin (Çamurun) Kullanımı İçin Olası Alternatif Yöntemler

“Tarama malzemesinin kimyasal ve fiziksel niteliklerine yönelik verilere bağlı olmakla birlikte (bu analizler kamuoyu ile paylaşılmamıştır) çıkarılacak çamurun doğayı tahrip etmek bir yana, yeni doğal alanların oluşturulması için kullanılması dünyada genel olarak kabul görmektedir. İnsanlığın gelişimine bağlı olarak insan etkisindeki her alanda istisnasız habitat kayıpları yaşanmıştır. Gelişen şehir planlama ilkeleri, pek çok ülkede doğal karakteri korunması gereken alanların (Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı Çevre düzeni planında doğal karakteri korunacak alan olarak belirtilmiştir) gerek doğal yaşam, gerekse insan için önemini açığa vurmuştur. Bu anlayışla tüm gelişmiş ülkelerde, doğal karakteri korunmuş alanların insan etkisinden, şehirleşmeden, yanlış alan kullanımlarından ve yok oluştan korunması…ülkemizin taraf olduğu kanun hükmündeki uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmıştır.

Birleşik Krallık (İngiltere), ülke çapında tuzcul bataklıkların, tarama malzemesiyle restore edilmesi konusunda çeşitli çalışmalar yapmış, çeşitli limanlardan çıkarılan tarama malzemeleri, sulak alan türlerine yaşam alanları sunması için kullanılmıştır.

Amerika Duxbury Sahili Tuzcul Bataklık Restorasyon Projesi fizibilite raporunda (2008); tuzcul bataklık restorasyonunun, Amerikan Ulusal Oşinagrafik ve Atmosferik Kurumu, Çevre Koruma Ajansı, Doğal Kaynaklar Koruma Servisi, Massachusetts Kıyı Alanı Yönetimi, Massachusetts Çevre Koruma Departmanı ve Massachusetts Sulak Alan Restorasyon Programı tarafından yaygınlaştırıldığı ve özendirildiği belirtilmiştir.

Tarama malzemesinin dünya üzerinde kullanım yöntemleri, yok olan ve/veya yok olmaya başlayan habitatların desteklenmesi ve yeni habitatların oluşturulması konularına odaklanmıştır. Sığ su taramalarından elde edilen tarama malzemeleri (eğer yüksek kirlenmeye maruz kalmadıysa) doğaları gereği, sığ su ekosistemlerinin yaratılmasında başarılı olarak kullanılabilirler.

Gediz Deltası tarihinde, sulak alanın tüm kıyıları ‘tuzcul bataklıklar’ ile kaplıdır. Deltaya yapılan en büyük iki müdahale olan Tuzla; tuzcul bataklık şeridinin 22 kilometrelik kısmını alternatif yapay yaşam alanları olan tuz tavalarına dönüştürmüştür. Gediz Deltası’nın nehir yatağının değiştirilmesi, yatağa yapılan baraj, regülatör ve benzeri insan yapılarıyla azalan tatlı su, sediman girişine ve hava şartlarına bağlı olarak doğal dalyanlar birer birer yok olmaktadır. Hatta Homa Dalyanı’na yapılan insan müdahalesi ile güçlendirme çalışmaları yapılmak zorunda kalınmıştır. Günümüzde Çilazmak Dalyanı da parçalanmakta ve yok olma sürecini yaşamaktadır.

Tarama malzemesi, ‘Kış Ortası Su Kuşu Sayımı’ verileri ışığında yaşamı çok daha fazla destekleyen güneydeki tuzcul bataklıkların benzerlerinin, bozulmuş kıyı şeridinde yaratılmasında kullanılabilir. Bu amaç için, Çilazmak Dalyanı’ndan kuzeye doğru dalyanın onarımı, kıyı bataklık alanının genişletilmesi, Tuzla kıyılarında kıyı beslemesi, bataklık tasarımı, yerel türlerin yeni yapılara sunulması gibi projeler üretilmelidir. Bu projeler için bu konuda tecrübeli çalışma grupları oluşturulmalıdır. Bu tarz projeler için konu hakkında uzun yıllardır araştırmalar ve çalışmalar gerçekleştirmiş olan Dünya Kuşları Kurumu, İngiltere Kraliyet Kuşları Koruma Kurumu gibi bilimsel otoriteleri tartışılmayacak kurumlarla iş birliği yapılmalıdır.”

Özetle çıkarılacak çamur, Çilazmak Dalyanı başta olmak üzere, Gediz Deltası’ndaki aşınmış dalyan ekosistemlerinin rehabilitasyonu, restorasyonu ve yeni kıyı ekosistemlerinin yaratılması için kullanılmalıdır.”

20657547725_0aa2816264_o
Fotoğraf: Sonad Pelit (Flickr)

Değerlendirme: Tarama Malzemesi (Çamur)nin Alana ve Ramsar Alanı’na Öngörülen Etkileri

Doğal Yaşam Alanı Kaybı:

“Kara ve deniz arasında geçiş bölgesini oluşturan deltalar ekolojik olarak çok büyük önem arz eden yaşam alanlarıdır. Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi ve bu tesisin alana döktüğü çamur, sulak alanın kıyı ve çayır ekosistemleri arasındaki geçiş habitatının kaybına neden olmaktadır. Tesisin kurulu olduğu alanda floranın kurulum aşamasında tamamen, çevresinde yaşayan faunanın ise sürekli olarak yok olduğu veya zarara uğradığı gözlemlerle tespit edilmiştir.

‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyonu Projesi’ kapsamında, sirkülasyon kanalından çıkarılacak çamur-tarama malzemesinin Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi arazisinde kurulacak bir ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı’ ya da tesisin mülkiyetindeki herhangi bir alana dökülmesi, yayılması ve tüm vejetasyon ile kazınarak kaldırılması, alanın habitat özelliğini yitirmesine neden olacaktır. Ayrıca ön görülen alanda işlenmesi veya kurutulması ve kaldırılması, alanda sürekli bir insan, iş makinesi, araç trafiğinin proje süresince devam edeceği öngörülebilir. Zeminin ve alanda yaşayan canlıların çamurla kaplanması, sonrasında ise insan-makine aktiviteleri ile alanın ekolojik fonksiyonlarını ve zenginliğini tamamen yitirmesi söz konusudur.

Gediz Deltası’nın günümüzde ve tarihindeki biyolojik zenginliğinin kaynağı, içerdiği farklı yaşam alanlarıdır. Bu alanlar birbirine tamamen bağlı olmakla birlikte her birinde alanın özelliklerine uyum sağlamış farklı canlı grupları yaşar. Bu yüzden Gediz Deltası ekolojik açıdan bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Deltanın hiçbir kısmı “atıl” değildir ve binlerce yıl içinde oluşmuş çok değerli bir önemli doğa alanının (ÖDA) parçalarıdır. Gediz Deltası’nda tuzcul çayırlık, bozkır tipi habitatların en önemli örneği Güney Gediz Deltası mutlak koruma alanında görülmektedir. Alanın tahribatı pek çok türün yaşama şansının yok edilmesinin ötesinde Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti’nin canlılığının kaynağı olan habitat çeşitliliğini geri dönüşümsüz olarak yok edecektir.”

Yok Olan ve/veya Yok Olacak Türler:

“Atıksu arıtma tesisinin Güney Gediz Deltası’nda biriktirdiği çamur ve moloz nedeniyle oluşan yaşam alanı kaybı burada üreyen su kuşu populasyonlarının yok olmasına neden olmuştur. Burada yer alan akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus) kolonisi tesisin yapılmasının ardından alanı kullanmaya son vermiştir.

Tarama malzemesi geri kazanım alanının güney ve batı sınırı ile Ramsar alanı sınırı aynıdır. Bu sebeple alana mutlak koruma bölgesi statüsü verilmiştir. Alanın ornitolojik önemini konu alan bölümde belirtilen türlerin ötesinde, özellikle kıyı kuşları tarafından çok yoğun olarak kullanılan tuzcul bataklıklar, çamur döküm ve işleme sırasında habitat özelliğini yitirecektir.

Dr. Ortaç Onmuş tarafından hazırlanan doktora tezinde belirtildiği üzere söz konusu çamur geri kazanım alanında kışın flamingolar, pelikanlar, karabataklar, kıyı kuşları, sakarmekeler ve ördek türleri olmak üzere en az 10 bin – 40 bin arasında su kuşu beslenmek ve barınmak için bulunmaktadır. Ayrıca kuluçka döneminde 1.920 çift sumru, 60 çift uzun bacak, 1.100 çift akdeniz martısı, 55 çift karagagalı sumru, 1.500 çift gümüş martı, 30 çift kızılbacak ve 250 çift kesikkolye yağmur kuşu’nun çamur döküm alanında kuluçkaya yattıkları tespit edilmiştir. Diğer taraftan çamur döküm alanı sumru’nun Avrupa’da en fazla kuluçkaya yattığı ve karagagalı sumru’nun ise Türkiye’de ürediği tek alandır.

Dünya Doğayı Koruma Kurumu (IUCN) kırmızı listesine göre küresel ölçekte tehlike altında olan tepeli pelikanın (Pelicanus crispus) ve Akdeniz havzasındaki en önemli flamingo popülasyonlarından birinin bulunduğu Gediz Deltası’nda bu kuşların beslenme ve olası üreme alanı olan bu bölge hali hazırda arıtma tesisi etkisiyle tahrip olmuştur, ancak çamur tesisi ile yok olması kesinleşecektir.”

6674529807_aa566893c0_b
Fotoğraf: Ahmet Karataş, “Anas acuta” (Kılkuyruk) (Flickr)

Sonuç

“Gediz Deltası ekolojik açıdan bütüncül bir yapıdır ve içerdiği doğal özellikleri dolayısıyla uluslararası öneme sahip bir sulak alandır. Bu sebeple ulusal ve uluslararası ölçekli farklı koruma statüleriyle uzun yıllardır başarılı bir şekilde korunmaktadır.

‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ kapsamında Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı olarak planlanan ilgili alanın ekolojik önemi ise bölgede yapılan çeşitli bilimsel araştırmalar ile ortaya çıkartılmış durumdadır. Bu sebeple ilgili alanda planlanan faaliyetlerin, alanın doğal karakterini bozacak nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.

Yapılan incelemede görülmüştür ki; ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ kapsamında çıkarılacak çamur, tarama malzemesi, alüvyon benzeri malzemenin, Gediz Deltası Sulak Alanı sınırları içerisine dökülmesi, depolanması, işlemesi hukuki olarak da mümkün değildir. Bu sınırlar içerisinde yapılacak herhangi bir hafriyat, tarama malzemesi işleme, çamur serme, kurutma, kaldırma, tesis kurulumu ve projeye bağlı insan aktivitesini içeren her eylemin sınırları, kanun ve yönetmeliklerin ilgili hükümlerince açıkça çizilmiştir. ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı’, ‘Mutlak Koruma Bölgesi’ sınırları içerisinde, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın bir parçasıdır. Alanda yapılacak yönetmeliğe aykırı uygulamalar için yönetmeliğin 35. maddesinde aşağıdaki hükümler yer alır.

“Uygulamadan sorumlu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler, sulak alanların korunmasında bu Yönetmelik ve Yönetmelik uyarınca hazırlanan yönetim planları ile belirlenen esaslara uygun işlem yapmakla yükümlüdürler. Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında 2872 sayılı Çevre Kanununun ilgili maddeleri uygulanır.”

Öte yandan alanda planlanan uygulamaların Uluslararası Sözleşmeler uyarınca da hukuksuzluk içerdiği tespit edilmiştir.

Yaptığımız tüm incelemelerin sonucunda; alanda yapılması planlanan ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi’ ve/veya herhangi benzer bir tesisin, gerek ulusal ve uluslararası mevzuatın ilgili hükümleri, gerekse bilimsel veriler ışığında imkansız olduğu görülmektedir.

Dolayısıyla tarama malzemesi (çamur) için, doğaya ve kanunlara uygun değerlendirme ya da bertaraf yöntemleri araştırılmalı ve proje süreci, bu bilgiler ışığında ilerlemelidir.

Özetle çıkarılacak çamur, Gediz Deltası’nın geleceği birinci öncelik olacak şekilde; ya kaynağında (denizde) bertaraf edilmeli ya da Çilazamak Dalyanı olmak üzere, Gediz Deltası’ndaki aşınmış dalyan ekosistemlerinin rehabilitasyonu, restorasyonu ve yeni kıyı ekosistemlerinin yaratılması için kullanılmalıdır.”

Doğa Derneğinin ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar’ bölümüne eklenmiştir.