Şeffaflık ya da açıklık: seçim harcamalarının kaynağı ve çalışma ekipleri…

Ali Rıza Avcan

31 Mart 2019 tarihli yerel seçimlere çok az bir zaman kaldı. Adaylıkları kesinleşenler sahada çalışmaya çoktan başladılar. Adaylıkları kesinleşmeyen CHP’li aday adayları ise değişik yol ve yöntemlerle CHP Genel Merkezi’ndeki yöneticilerle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nu etkileyip ikna ederek kendi şanslarını arttırmaya çalışıyorlar.

CHP’li aday adaylarını destekleyen kurum ve şahıslar ise başta CHP Genel Merkezi koridorları olmak üzere medya, sosyal medya ve toplantı organizasyonları dışında yaptıkları pazarlıklarla kendi adaylarının kabul görüp seçilmesi için uğraşıp didiniyorlar.

Her bir adayın destekçisi kurum, grup ve şahıslar olmakla birlikte her bir aday adayı kamuoyu karşısına tek başına çıkıyor ve yalnız haliyle kendini anlatıp tanıtmaya ve en iyi adayın kendisi olduğunu anlatmaya çalışıyor çalışıyor.

Bu arada kimse de çıkıp bu adaylara “sen bu seçimin harcamalarını hangi kaynaktan karşılıyor ve kimlerle çalışıyorsun?”, “Sana kimler yardım ediyor ve yarın öbür gün aday olup seçildiğin takdirde belediyeyi seninle birlikte yönetecek ekibin üyeleri kimler olacak?” diye sormuyor, sormayı akıl etmiyor.

Tabii ki, kulaktan kulağa dolaşan ve şimdilik sadece bir rivayet ya da söylenti olarak niteleyebileceğimiz bazı bilgilere göre, kimin genel sekreter olacağı, kimin danışman olarak atanacağı bile konuşuluyor.

Oysa hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hem de diğer ilçe belediyelerinin sadece seçilen belediye başkanları tarafından yönetilmeyeceğini, belediyelerdeki kararların belediye meclisi tarafından verilip belediye başkanları tarafından uygulanacağını, bu anlamda belediye başkanlarının tek başına karar verme yetkisinin çok sınırlı olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ayrıca, belediyelerin karar organı olarak görev yapan belediye meclisi üyeleriyle belediye başkanları arasındaki hassas dengenin korunması, her ikisinin birbirinden bağımsız ve birbirini denetleyecek şekilde kamu yararını önceleyerek halkın temsilcisi olma özelliğini sürdürmesi ve belediye meclisi üyelerinin komisyonlara seçilme, şirketlerde yönetici olma, yurt dışı seyahatlere katılma ya da başka ödüller karşılığında başkandan gelen her öneriyi ellerini kaldırıp kabul eden emir erlerine dönüşmemesi için bu üyelerin toplumun tüm sınıf, kesim ve gruplarını temsil edecek şekilde, konusunda bilgili, birikimli, deneyimli ve yetenekli halk temsilcileri olmasını talep etmemiz gerekiyor.

Çünkü yukarıda da söylediğimiz gibi, günümüz koşullarında bu büyüklük ve düzeydeki belediyelerin tek bir belediye başkanı tarafından değil; seçilen o belediye başkanının yanında yer alan belediye meclisi üyeleriyle belediye başkanı tarafından oluşturulan bilgili, deneyimli, birikimli, yetenekli ve konusunda uzman bir ekip tarafından yönetilmesi gerekiyor. Beraber çalışılacak belediye meclisi üyelerinin dışında, belediye üst yönetimini oluşturan genel sekreter, genel sekreter yardımcıları ve danışmanlar ise böylesi bir ekibin akla ilk gelen üyeleri. Şayet bu özelliklere sahip üyeler başlangıçta ekibe katılmazsa, birkaç yıl önce Karşıyaka Belediye Meclisi’nde karşımıza çıktığı gibi, hukukçu üye olmadığı için hukuk komisyonu başkanlığına hukuk bilgisi olmayan üyenin seçilmesi gibi garabet bir durumla yeniden karşılaşmamız hiç de zor olmayacaktır.

Color pencils representing the concept of Standing out from the crowd

İşte o nedenle, belediye yönetimi artık sadece belediye başkanının bilgi, birikim, deneyim ve yeteneğine bırakılacak bir konu değil. Kendisinden belediyeyi konusunda uzman bürokrat, teknokrat, profesyonel ve danışmanlardan oluşan bir ekiple yönetmesi ve kendisi karşısında bağımsızlığını koruması gereken belediye meclisi üyelerinden destek alması bekleniyor.

Ama bütün bu çağdaş gerekliliklere rağmen, şu ana kadar tanıyıp dinlediğimiz ya da medyadan izlemeye çalıştığımız aday ya da aday adaylarının yanında ikinci bir ismi ya da bilgisine, birikimine, deneyimine, uzmanlık ve yeteneklerine güvenebileceğimiz ekipleri göremiyoruz. 

Oysa adayların ya da aday adaylarının neredeyse tümü belediyeyi başarılı bir ekip çalışması ile yöneteceğini söylüyor.

Eğer bu söyledikleri doğruysa ve belediyeleri güvenilir bir ekiple yöneteceklerse; bu ekip kimlerden oluşuyor ve şimdi nerede, neler yapıyor?

Bence şu aşamada sorulması gereken en temel sorulardan birisi bu…

Adayların ya da aday adaylarının basına, sosyal medyaya yansıyan haberlerine, duyurularına ve tanıtımlarına baktığımızda çoğunun konunun uzmanı kurum ya da şahıslardan profesyonel ölçekte destek almadıkları için amatör işi olduğunu görüyoruz. Hem geniş kitleleri etkileyip heyecanlandıracak inandırıcı ve doğru mesajları yok, hem de bu mesajı hangi mecrada hangi şekilde ve sıklıkla vereceklerini, mesajları arasındaki bütünlüğü nasıl oluşturacaklarını pek bilmiyorlar. Belli ki kendilerine bu konularda bilgisi, birikimi, deneyimi, yetenek ve becerisi olmayan amatör hevesli birileri yardım ediyor.

Örneğin büyükşehir belediye başkanlığına aday olan bir ilçe belediye başkanının sosyal medyada adeta kendi ilçesinde yeniden adaymış gibi tanıtım yaptığını görüyor; o ilçede belediye başkanlığı yaptığı süre içinde edindiği hangi bilgi, birikim ve deneyimi nasıl bir değişimle büyükşehir ölçeğine taşıyacağını konusunda tek bir bilgi edinemiyorsunuz.

Başka bir ilçe belediye başkanı aday adayının ise kendi hedef kitlesi olmayan kurum ya da kişilere tanıtım yaptığını görüyor, yaptığı tanıtımlarda da daha önceki belediye başkanlarından ya da kendi rakiplerinden farklı seçenekler ortaya koyamadığını anlıyorsunuz.

Seçim kulislerinde yaptığınız araştırmalarda, bazı gazetecilerin dünya görüşleri birbirinden çok farklı adaylara aynı anda danışmanlık yaptığını, rant pastasının büyük olduğu Bayraklı’da aday adaylarına çoğu kez emlak komisyoncularının danışmanlık yaptığını ya da Biva İnşaat‘ın sahibi Vahap Yılmaz gibi AKP’den ödüllü inşaat şirketi sahipleriyle emlak komisyoncularının aday olduğunu, başarısız olduğu için yeniden seçilme şansı olmayan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın 2014 tarihli seçimlerdeki saha çalışmalarını yürüten ekibin şu sıralarda çoğu İzmirlinin desteklediği İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan aday adayı Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in ekibinde yer alıp çalıştığını,  seçime girmeyen bazı sol siyasi parti ya da grupların Karabağlar, Ödemiş ve Urla gibi önemli ilçe belediyelerini almak ya da oralarda etkili olmak için pazarlıklar yaptığını duyuyor ya da tanık oluyoruz.

Bu tür örnekleri daha da arttırmak mümkün…

Evet, aday adayı olanların küçük bir kısmını kent ölçeğinde verdiğimiz toplumsal mücadelelerin içinden tanıyor, büyük bir kısmını ise bilmiyor ve tanımıyoruz. Bu aday adaylarına bilgisi, görgüsü, birikimi, deneyimi, becerisi ve mali imkanlarıyla destek verenleri, yarın öbür gün onlarla birlikte bu kenti yönetecek olan kadroları ise hiç mi hiç tanımıyoruz.

İşte o nedenle, adaylar ya da aday adayları seçim sürecinde birlikte çalıştıkları ve yarın öbür gün kenti yönetirken birlikte olacakları ekipleriyle birlikte kamuoyunun önüne çıkarak seçilmek ve ardından kenti yönetmek için kimlerle işbirliği içinde olacaklarını, kimlerden yardım ve destek aldıklarını, kimlerin bilgi, birikim, deneyim, beceri ve yeteneklerinden yararlandıklarını ya da yararlanacaklarını açık bir şekilde anlatmalı; böylelikle, hem seçim çalışmalarının finansal kaynakları hem de destekçileriyle çalışma ekibinin kimlerden oluştuğu konusunda bizlere bilgi vermelidirler. 

Şeffaflık 001

Çünkü, seçim harcamalarının finansal kaynağı ile destekçilerin ve ekip üyelerinin kimlerden oluştuğunu bilmek hepimizin savunup yaşama geçirmeye çalıştığı şeffaflık ya da açıklık ilkelerinin en önemli gereklerinden biridir.

Tüm kenti kucaklayan, güçlü bir antikapitalist kent mücadelesinin gerekliliği…

Ali Rıza Avcan

Bugünden başlayarak hesapladığımızda tam 2 ay 19 gün sonra; yani 31 Mart 2019 tarihinde, yaşadığımız il ve ilçelerdeki belediye başkanlarıyla meclis üyelerini sandıklara gidip seçeceğiz.

Çünkü, demokrasi adıyla bizlere öğretilen oyunun kuralı bunu gerektiriyor! Biz seçmenler, bu oyunun oyuncuları olarak sandıklara gidip verdiğimiz oylarla bu kenti yönetecek kadroları belirleyeceğiz.

Bizler çocukluğumuzda, oynadığımız oyunların liderini fiziki anlamda bize göre daha güçlü ve çevik, akıllı ve zeki, oyunu iyi bilen, kazanmak için değişik yollar bulan ve bizlerle iyi geçinen sevip saydığımız arkadaşlar arasından seçer, işler istediğimiz gibi olmadığında ise diğer bir oyun grubuna katılmak için fırsat kollardık. 

Oysa günümüzde parti genel merkezlerince birtakım kirli oyun ve yöntemlerle belirlenen adayların, bizim fikir, düşünce, öneri ve şikayetlerimiz dikkate alınmadan önümüze konulmasının, çocuk oyunlarında yapıp öğrendiklerimize ve gençliğimizde bize anlatılan demokrasi masalına pek uymadığını, oyun kurallarının birtakım hilekarlar ve oyunbozanlar tarafından bozularak ya da oyun esnasında yeni oyun kuralları getirilerek oyunun gerçek bir oyun olmaktan çıkarıldığını görüyoruz. 

1799844-8irrxp

Manipüle edilmiş kamuoyu araştırmaları, etik dışı bel altı yöntemlerin sıkça kullanıldığı kulis çalışmaları, medya eliyle tehdit etme ve sindirme çabaları, el altından rakiple anlaşma girişimleri, aynı anda birden fazla parti ya da adayı destekleme gibi bütün kural dışı davranışlar sonucu önceden belli bu kötü oyunun temel yöntemleri olarak teker teker karşımıza çıkıyor.

Bunu sağlamak üzere;

Sermaye grupları, her zaman olduğu gibi kendilerine yakın ve işlerine yarayabilecek tüm parti ve adayları hem maddi hem de manevi anlamda destekleyip arka çıkarak ‘her koşul ve zamanda kazanan’ pozisyonlarını koruyup daha da geliştirmeye çalışıyorlar. 

Meslek örgütleri ve sendikalar, öncelikle kendi mesleki çıkarlarının peşinde, kendilerinden birini seçtirmeye ya da temsilcileri eliyle karar süreçlerinde yer alıp etkili olmaya çalışıyorlar. Hatta bunun için farklı partilerden veya aynı partiden siyaset ve ideolojisi birbirinden çok farklı adayları destekliyorlar. Bu uğurda, “o olmazsa, bu olsun” düşüncesiyle tedbirli davranıp (!) önlemlerini önceden alanlar bile var…

Adı siyasi parti ya da grup olarak anılan birtakım gruplar, bir parti olarak var olup kendi siyasetlerini sergileyip geliştirmek yerine, farklı partilerden gelip kazanması muhtemel adaylarla oturup pazarlık yapıyorlar.

Kendilerine siyasetle uğraşmamaları öğretilmiş sivil toplum kuruluşlarının yanında diğer dernek, vakıf, kooperatif ve platformlar ise sanki hiç seçim olmayacak, seçimlerde bu kentin yeni yöneticileri belirlenmeyecekmiş gibi derin bir uykudalar, hatta neredeyse faaliyetlerini paydos etmiş durumdalar. Kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda partileri ve adayları etkilemeye, parti ve adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerinde kendilerinden kaynaklanan bir amaç ve hedefin yer alması konusunda isteksiz görünüyorlar. Hareket halinde olanlar ise, ya yöneticisi oldukları yerleri bağlayan kurumsal kimliklerinden sıyrılarak şahsi kimlikleri üzerinden ricacı oluyorlar ya da adaylar arasından seçtikleri kendi meşreplerine uygun olanların seçim çalışmalarına uygun bir platformu yaratıyorlar…

14 Aralık 2018 tarihinde, İzmir Barosu’nun “İzmir İnsan Haklarının Başkenti” yazılı panosu önünde DİSK Ege Bölge Temsilciliği, KESK İzmir Şubeler Platformu, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, Mali Müşavirler ve Serbest Muhasebeciler Odası, Diş Hekimleri Odası ve Eczacılar Odası temsilcilerinin “nasıl bir yerel yönetim istiyoruz?” başlığı ile yaptığı ortak açıklama dışında ortada henüz umut veren ortak bir girişim yok ne yazık ki… (1)

Bizce son derece değerli bulup alkışladığımız bu girişimin arkası, aradan yaklaşık olarak bir ay geçmiş olmasına karşın -yine, ne yazık ki- bugüne kadar gelmedi, getirilemedi. “Emek ve Demokrasi Güçlerinin Talepleri” olarak somutlanıp sıralanan ilke, amaç ve hedeflerin değişik tartışma ortamlarında zenginleştirilmesi ve farklı eylemlerle yaşama geçirilip oy verecek seçmenle buluşması sağlanamadı. 

Ardından, 25 Aralık 2018 tarihli İnternet gazetesi haberlerinden öğrendiğimize göre, kendilerini ‘İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’ olarak tanıtan 7 kişilik ‘bağımsız’ bir heyetin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile Ankara’da yerel seçimlere yönelik bir görüşme yaptığını, bu grubun kendilerini İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiği olarak tanımladıklarını ve haberin başında ‘bağımsız’ olduklarına vurgu yapıldığı halde sonrasında ‘kurum yöneticisi’ oldukları ifade edilen bazı heyet üyelerinin doğrudan doğruya Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’i belediye başkan adayı olarak önerdiğini, bazılarının da isim vermeyip destekleyecekleri belediye başkanında olması gereken özellikleri tarif etmeye çalıştıklarını öğrendik. (2)

İzleyen günlerdeki medya haberlerinde de bu durumu yalanlayıp düzelten bir açıklamaya ya da herhangi bir tekzibe rastlamadık.

resim1

Amaç, hedef ve ilkeler çerçevesindeki bu bir araya gelişin ikinci aşaması olan Ankara ziyaretinden de gördüğümüz gibi, İzmir’deki meslek örgütleriyle sendikaları bir araya getiren temel neden, “nasıl bir belediye başkanı, nasıl bir belediye yönetimi istiyoruz?” sorusu olmakla birlikte bazı meslek örgütlerinin bu anlayışın dışına çıkarak doğrudan doğruya ismini verdikleri bir aday adayını önerme şeklinde davrandıkları görülmektedir.

Bu durum bile, İzmir’deki toplumsal muhalefetin dinamiğini oluşturduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikaların doğru bir anlayış ve yöntem çerçevesinde bir araya gelip anlaştıkları halde; uygulamada bunu hep birlikte sergileyemediklerini göstermektedir.

İzmirliler şu an, CHP Genel Merkezi tarafından uygun görülüp atanacak belediye başkanlarının açıklanmasını bekliyorlar. Bir kısım kişi ve kurumun her türlü etik dışı yöntemi deneyerek etkili olmaya çalıştığı, bir kısmının “ben üzerime düşeni yaptım” diyerek köşeye çekildiği, büyük bir çoğunluğun ise büyük bir aymazlık içinde beklediği bir kabulleniş süreci içinde…

Oysa bu arada mevcut yerel yönetim ve onun bürokratları ellerindeki kamu kaynaklarını sermaye çevrelerine peşkeş çekerek, İZBAN grevini iktidar eliyle yasaklatarak ve kendi şirketi içindeki işçileri birbirinden ayırıp yeni çatışma alanları yaratarak bildiğini okumaya, mevcut sorunlara yeni yeni sorunlar eklemeye devam ediyor. 

Demokrasiyle eşdeğer tutulan bir coğrafyada eli kolu bağlı vaziyette, belediye başkanlığına atanmayı doğal karşılayan belediye başkan adayları ile birlikte CHP Genel Merkezi’nin atayıp göndereceği yeni başkan adaylarını beklemek… 

Kentin geleceği açısından çok önemli tercih konusunda hiçbir şey yapamayıp Ankara’nın vereceği kararı beklemek İzmir için ne ölçüde doğru, sağlıklı, onurlu ve demokratiktir? 

Bütün bu yaşamsal soruların cevaplarını ararken, diğer yandan da bizim böyle bir çaresizliğe neden düştüğümüzü de düşünüp araştırmamız gerekiyor. Kentteki toplumsal muhalefetin dinamiği olduğu söylenen meslek örgütleriyle sendikalar kentin bugününü ve geleceğini ilgilendiren böylesine büyük ve önemli konularda gerçekten tüm kenti kucaklayacak bir yaptırım gücüne sahipler mi ve bunu yapmak için neyi, nasıl yapıyorlar, bunu yaparak İzmirli’ye dokunabiliyorlar mı diye dönüp kendimize sormamız gerekiyor.

resim2

Bu durum diğer yandan da, sokakları, mahalleleri ve semtleriyle tüm İzmir’i kucaklayan antikapitalist bir kent mücadelesinin mevcut olmadığını ya da yapılanların çok cılız ve yetersiz kaldığını; bu nedenle, kentsel mücadele alanında ortaya çıkan bu büyük boşluk ya da yetersizliğin en kısa sürede giderilerek tüm kentsel sorunlara sahip çıkıp çözümler üreten gerçek bir kitle muhalefetinin örgütlenmesi gereğini ortaya koymaktadır.


(1) https://www.evrensel.net/haber/368427/yagma-politikalarina-karsi-mucadele-edecek-katilimci-yerel-yonetim

(2) https://www.izgazete.net/politika/meslek-odalari-ve-sendikalardan-heyet-kilicdaroglu-ile-ne-gorustu-h31252.html

Halkapınar Toplu Ulaşım Merkezi…

Ali Rıza Avcan

Halkapınar bölgesi, İzmir’deki metro ulaşımı ile raylı ve lastik tekerlekli toplu ulaşım sisteminin yönetimi açısından oldukça önemli bir düğüm noktasıdır. Metro (İzmir Metro), hafif raylı sistem olarak nitelenen banliyö (İZBAN), lastik tekerlekli sistem olarak tanımlanan otobüs (ESHOT) ve tramvay (Tramizmir) hatlarının kesiştiği ya da başlangıç noktasının bulunduğu kentteki önemli ulaşım odaklarından biridir. Hatta İzmir’in bu özellikteki tek noktasıdır. Çünkü kentteki dört ayrı toplu ulaşım türünün bu şekilde buluşup kesiştiği ya da başlayıp bittiği başka bir bölge ya da nokta bulunmamaktadır.

Önce, 1866 yılında açılan İzmir-Kasaba hattı ile İzmir-Bornova banliyö hattının geçtiği Halkapınar eski tren istasyonunun 2000 yılında metro istasyonuna dönüştürülmesi, 2010 yılında da hafif raylı banliyö hattının (İZBAN) bu istasyondan geçmesiyle birlikte istasyonun her iki yanında oluşturulan otobüs aktarma merkezleri ve bunlara 2018 yılında eklenen Halkapınar tramvay istasyonu bölgedeki yolcu trafiğinin yoğunlaşmasına neden olmuştur. Nitekim İzmir Metro, İZBAN ve ESHOT’a ait İnternet sayfalarında yayınlanan  haberler de bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

HALKAPINAR İSTASYONU İZMİR
Çiğli’ye giden tren, eski Halkapınar istasyonu öncesindeki Bornova-Çiğli makasını geçip Halkapınar istasyonuna girerken…
Halkapınar İstasyonu 1974
Çiğli’den gelen ve Çiğli’ye gide iki ayrı tren katarı eski Halkapınar istasyonunda, 1974
Halkapınar LOkomotif Deposu
Eski Halkapınar lokomotif deposu, 2006
halkapinar_c139
Eski Halkapınar istasyonundaki sundurma, 2006

Bu yoğunlaşmanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, bölgedeki metro işletme ve depo binalarıyla yer üstü bakım-onarım atölyelerine ek olarak 2014 yılında yapmaya başladığı ve henüz bitmemiş olan iki katlı yer altı deposu ile daha da artacağı anlaşılmaktadır.

İstasyon yanındaki eski otogar alanının belediye mülkiyetinde olması ve demiryolu hatlarının TCDD’den kiralanması gibi işi ucuza halletmeyi hedefleyen gerekçelerle daha işin başında yapılan yanlış yer seçiminin, ilk başta kentteki toplu ulaşım yolcularının kentin içine ve çevresine dağıtılması açısından akıllı bir çözümmüş gibi gözükmekle birlikte; bölgenin, 2009 yılında kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) içinde kalmasıyla birlikte her türlü toplu ulaşım sisteminin uygulamasında dikkate alınması gereken ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘, ‘etkinlik‘ ve ‘sürdürülebilirlik‘ gibi ölçütler açısından kendi içinde büyük sorun ve riskleri barındırdığı görülmeye başlamıştır. 

İşte bu nedenle, öncelikle İzmir metrosu araçlarının kentin yeni merkezi iş alanı (MİA) olarak tanımlanan bir bölgenin tam ortasında mı; yoksa, metro hattının her iki ucundaki noktalarda mı park edip depolanmasının daha doğru bir çözüm olduğunun; başka bir anlatımla, işletme, bakım-onarım ve depolama gibi işlemlerin gerçekleştirilmesi için seçilen yerin ne ölçüde doğru olduğunun yeniden ele alınıp tartışılması gerekmektedir.  Çünkü bugün 20 kilometre uzunluğunda olan hattın gelecek yıllarda daha da artacağı dikkate alındığında, sabah ilk ya da gece son seferini yapan araçların hattın tam ortasındaki bir noktadan uçlara doğru ya da hattın her iki ucundan ortasındaki bir noktaya doğru yetersiz sayıdaki yolcuyla birlikte hareket etmesinin ‘iktisadi olma‘, ‘verimlilik‘ ve ‘etkinlik‘ gibi faktörler açısından sorunlu olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.  

Diğer önemli bir konu ise, Halkapınar’ın deprem riski açısından oldukça sorunlu bir bölge olmasıdır. Çünkü Halkapınar Deresi’nin milyonlarca yıldır taşıdığı alüvyonlarla oluşan ve çok derinlere kadar uzanan kumlu zemin, herhangi bir depremde ortaya çıkan ve ‘sıvılaşma’ olarak tanımlanan riskleri barındırmaktadır. Bunun en somut ve yakın örneği de, İzmir metrosunun işletmeye alındığı ilk yıllarda zeminin kayması nedeniyle raylarda yapılan milyonlarca liralık ek yatırım olmuştur.

Sıvılaşma Bölgeleri 002
Halkapınar bölgesi kırmızı renkle işaretlenmiş sıvılaşma olasılığı yüksek alandadır. Kaynak: İzmir Deprem Master Planı, 1999

Ayrıca 1999 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Boğaziçi Üniversitesi ‘ne hazırlattırılan ve aradan 20 yıl geçmesine karşın halen yenilenmeyen İzmir Deprem Master Planına (RADIUS) göre, “Metro köprülerinin olası bir senaryo depremi altında oldukça güvenli olduğu ve depremi hasarsız, en fazla çok hafif hasarla atlatabilecekleri söylenebilir. Ancak, Hilal ve Stadyum viyadüklerinde faylanma ve sıvılaşmadan dolayı hasar meydana gelebilir“. Bu plana ek olarak hazırlanan İzmir Deprem Senaryosu’na göre ise İzmir Fay Hattı’nın doğu-batı aksında ve Şubat ayında gece sabaha karşı 6,5 Ms gücünde bir deprem olması durumunda, Halkapınar ve Sirgeli kavşaklarındaki köprülerde önemli hasar oluşacak, Salhane’de zeminde yer yer göçmeler ve oturmalar meydana gelecek ve raylarındaki deformasyonlar nedeniyle demiryolu ulaşımı kesilecektir. 

Bu anlamda, Halkapınar bölgesinde toplu ulaşımla ilgili bu tür büyük yatırımlar yapmak; özellikle 115-116 adet metro aracını depolamak amacıyla, olası bir depremde kolaylıkla sıvılaşıp bütün her şeyi içine çekebilecek 115.000 metrekarelik riskli bir alanda pahalı inşaat malzemesi ve teknikleriyle 2 katlı bir yeraltı deposu inşa etmek, olası bir faciaya davetiye çıkarmaktan başka bir şey olmayacaktır.

Sıvılaşma 007
Sıvılaşma nedeniyle kütle halinde yan yatmış binalar

Olası her türlü tehlikeyi pahalı ve yüksek teknoloji ile savuşturmayı düşünenlere verilecek en iyi cevap,  1995 tarihli Kobe depreminde, o teknolojiye fazlasıyla sahip olan Japonlar’ın başına gelenleri hatırlatmak olacaktır.

Bu bölge ile ilgili diğer bir sorun ise, yurtdışındaki bir çok kentte gördüğümüzün aksine, metro, hafif raylı (İZBAN) ve lastik tekerlekli sistemlerle (ESHOT) tramvay (İzmirTram) yolcularının; daha doğru bir ifadeyle yayaların, bu dört farklı toplu ulaşım türünün birbirinden oldukça uzak istasyonlar arasındaki geçişinin tek bir çelik köprü üzerinden gerçekleşiyor olmasıdır.

Yolcuların, her biri zeminde bulunan metro, banliyö, otobüs ve tramvay istasyonları arasındaki geçişlerinde (merdiven, yürüyen merdiven ve asansör kullanarak) devamlı inip çıkmaya zorlayan bu tek bağlantı noktasında, yolcu ya da yayaların; özellikle de yaşlı, engelli, hasta, çocuk, çocuklu ya da bebek arabalı yetişkinlerin ulaşımında ‘süre‘, ‘kolaylık‘, ‘rahatlık‘, ‘konfor‘ ve ‘erişebilirlik‘ gibi kalite bileşenlerinin dikkate alınmadığını ve bu eksikliğin giderilmesi için bugüne kadar herhangi bir çaba sergilemek yerine günübirlik çözümlerle sorunun daha da büyüdüğünü açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Halkapınar 002
Otobüs (O-1, O-2), metro, tramvay (T) ve İZBAN yolcu platformları
Halkapınar 003
Farklı türdeki toplu ulaşım yolcu platformlarının çelik köprüye mesafesi

Oysa bizlerin böylesi bir transfer merkezi oluşturulurken bunu planlayıp inşa eden yerel yöneticilerden beklediğimiz tek şey, bu birbirinden farklı ulaşım istasyonlarıyla bunlar arasındaki geçişlerin tüm yaya ve yolcuların kışın üşüyüp yazın sıcaktan etkilenmeyeceği ya da rüzgar, kar ve yağmur altında kalmayacağı, geçişlerin kısa süre içinde kolaylıkla ve rahatlıkla yapılabileceği, aktarma yapan yolcuların temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği birimleri barındıran yerler olmasıdır.

Ulaşım literatüründe “transport hub” ya da “transport interchange” olarak adlandırılan bu tesisler tren, metro, uçak, feribot, banliyö, tramvay, otobüs ve bisiklet gibi tüm toplu ulaşım türlerinin akılcı bir çözüm içinde bir araya getirildiği, içinde aktarma yapan yolcuların her türlü konforunu karşılayacak lokanta, kafeterya, satış mahalli ve tuvalet gibi hizmetlerin yer aldığı kent içi toplu ulaşım merkezleridir. Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deki Kappi Merkezi, Boston, Massachusetts’deki güney istasyonu ya da New York, Manhattan’daki Penn istasyonu bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.

1280px-Kamppi_Center_II
Kappi Centre, Helsinki
1024px-SouthStationInterior
Güney İstasyonu, Boston, Massachusetts

Buna benzer bir gereksinimin, yüzyıllar öncesinde Kemeraltı bölgesindeki sokaklar arasında inşa edilen alt geçitlerle giderildiğini dikkate aldığımızda; böylesi yaratıcı tasarımlar ortaya koyan bir kentin halkını bu tür günübirlik çözümlerle ortaya çıkan sorunlarla karşı karşıya bırakmamak gerekir diye düşünüyorum.  

Ayrıca bütün bu transferin tek bir çelik köprüyle sağlanıyor olmasının, olası bir genel yıkım (sel, deprem, yangın vb.) durumunda bu köprünün göreceği herhangi bir hasarın nasıl bir felaket ve yoksunluğa yol açacağını düşünüp metro ve banliyö yolcularıyla hattın her iki yanında kalan otobüs ve tramvay yolcularının ne yapacağı sorusuna net bir cevap vermemiz gerekmektedir.

Bu bölgedeki diğer bir sıkıntı da, buradan gelip geçen milyonlarca yolcunun/yayanın ihtiyacını karşılayacak bir tuvaletin yokluğudur. ESHOT sürücüleri için yapılan tuvaletin anahtarı hareket merkezindeki görevlide olduğu için, kendisine “peki bu ihtiyaç nerede karşılanacak” diye sorduğumuzda bizlere adres olarak eski otogar camisinin tuvaletini gösteriyorlar. 

Evet, sonuç olarak; kentin tam ortasında fazla para ve emek harcamamak adına ‘kolayına’ ve yanlış bir seçimle ulaşım merkezi yapılan Halkapınar’ın acil bir şekilde yeniden planlanması, bugüne kadar derme çatma gecekondu zihniyetiyle günübirlik yapılanların bütünleşik bir ulaşım planlaması içinde yeniden ve yeniden düzenlenmesi gerektiği çok açık bir şekilde ortadadır.

Yoksa, böylesi bir planlamayı gerçekleştirenlerin yeniden planlanması gereği ortaya çıktığında, hiç kimsenin şaşırmaması gerekir…

“Şeyh uçmaz, müridi uçurur”: Azizname

Ali Rıza Avcan

Medhiyye‘ ya da günlük kullanımdaki şekliyle ‘methiye‘ sözcüğü, ‘övme‘, ‘övgü’, ‘birinin üstün özelliklerini (meziyetlerini) dile getirme‘, ‘bir şeyi veya kimseyi övme‘ anlamındaki ‘medh‘ kökünün sonuna nisbet eki getirilerek türetilmiş ve genellikle Divan Edebiyatı’nda kullanılmış bir anlatım tarzına verilen addır.

Sözcüğün Batı dillerindeki karşılığı, ‘methiye‘ anlamına gelen ‘Eulogy” ve ‘güzelleme‘ anlamına gelen ‘ode‘, bu alanda tanınmış en ünlü şair ise Horatius’tur.

Doğu ile ilgili tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, sultan, halife, melik, padişah, vezir ve şeyhülislam gibi iktidar sahibi güçlü kişileri övüp methetme; yani onlar adına methiye yazma geleneği Sasani İmparatorluğu döneminde İran’da başlamış, Sasani hükümdarları, saraylarında bulundurdukları şairlere verdikleri ‘caize’ karşılığında kendilerini ya da yaptıkları işleri öven kasideler, methiyeler yazdırmıştır.  Bu gelenek, Gazneliler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde devam etmiş; böylelikle, iktidar sahiplerinin şiirin değişik formlarıyla güzellenip yüceltilmesi, saltanatlarının güzel sanatlar yoluyla meşrulaştırılması sağlanmıştır. Bu çerçevede Fuzuli, Cevri, Nedim, Nef’i,  Nâbi ve Şeyh Gâlib gibi hepimizin adını bildiği ünlü şairlerin, kendi devirlerindeki iktidar sahiplerini övüp methederek yazdıkları gazel, kaside, ve divanlarla onlara hizmet ettiklerini söyleyebiliriz.

2011_07-08_Sultan_Swag_06

Tabii ki böylesine bir geleneğin imparatorluklar çağının bitmesiyle, sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamların iktidar sahnesinden çekilmesiyle sona erdiğini düşünmek ya da iddia etmek, ne yazık ki mümkün değildir. Tarihin her devrinde olduğu gibi iktidar sahiplerine karşı çıkıp onları eleştiren ya da hicveden şairler, yazarlar olduğu gibi; onlardan aldıkları ödül, armağan ya da ücret karşılığında; bunu yapan sanatçılar da olmuştur. Değişen sadece bu ilişkinin biçimi olmuş, güzellenenle güzelleyen arasındaki menfaat ilişkisi hep aynı kalmıştır.

Genel durum bu olmakla birlikte, yerel yönetimlerde belediye başkanları düzleminde güzellemeler yapmak, adlarına methiyeler düzmek olayı belediyecilik tarihimizde pek karşımıza çıkan bir uygulama olmamıştır. Nitekim, geçmişte hepimizin yaptıkları nedeniyle sevip saygı duyduğu birçok belediye yöneticisi ya da başkanı adına; örneğin Ankara’nın efsane belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer, İstanbul’un unutulmaz ismi Ahmet İsvan, toplumcu belediyeciliğin ünlü adları Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Fatsa Belediye Başkanı Fikret Sönmez, Gültepe Belediye Başkanı Aydın Erten ve diğerleri adına güzellemeler yapmak, methiyeler yazmak hiç kimsenin aklına gelmemiş, onlar hafızalarda kalan saygın anılarıyla Türk belediyecilik tarihinin seçkin köşelerine yerleşmişlerdir.

Ama, “tuzun kokup” insanlık, iyilik ve etik değerler gibi birçok şeyin altüst olduğu günümüz koşullarında belediye başkanlarına da bir hâl oldu ve o eskinin kendini anlatmaktan hicap duyan mütevazi belediye başkanları yerine, daha henüz hayattayken ve görevlerinin başındayken şehvetli bir arzuyla kendilerini öven ya övdüren belediye başkanlarıyla karşılaşmaya başladık. 

Bu aşırı kibirli ve narsistik tutumun ilk örneğini, iki yıl önce babasının yaşam öyküsünü anlatmak bahanesiyle kendi başarılarını anlatmaya kalkan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın yazdığı, daha doğrusu yazdırdığı kitabıyla görüp yadırgadık. Bu şaşkınlık içinde kitapta anlatılmayan şeyleri görüp çarpıtılarak aktarılan birçok şeyi okuyup anlamaya çalışırken, bu çabanın Doğan Medya Grubu’nun başarılı belediye başkanlarının öykülerini anlatan bir kitap serisin oluşturma girişiminin ilk adımı olduğunu öğrendik. Böylelikle arkadan başka belediye başkanlarına ait kitapların gelmesini bekledik. Ancak geçen zaman içinde, söylendiği gibi ne Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen kendi öyküsünü yazdı, ne de diğerleri. Bu girişim böylelikle, sadece Hüseyin Mutlu Akpınar’ı mutlu eden tek bir kitabı kalmış oldu. Daha doğrusu, biz öyle olduğunu sanıyorduk.

Sonrasında ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin ilk yazıp çizdiklerinden ‘İzmir Yönetişim Modeli’ olarak bildiğimiz; ancak daha sonra Aziz Kocaoğlu’nun 2004-2018 döneminde yaptıklarının bir çuval içine doldurularak ‘İzmir Modeli’ olarak pazarlanmaya başlandığı son 3-4 aylık süre içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iki ayrı seride toplam yedi ciltten oluşan bir kitap hazırladığını duyduk. Beş tanesi doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi, ikisi de aynı belediyenin İzmir Akdeniz Akademisi  Şube Müdürlüğü tarafından.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan beş ciltlik ilk kitap serisi hem İnternet ortamında e-kitap olarak paylaşıldı hem de binlerce adet basılarak dağıtıma hazırlandı. İzmir Akdeniz Akademisi tarafından basılan iki ciltlik ‘İzmir Modeli’ kitabının ikinci cildini önce İnternet ortamından, basılı nüshasını da 15-17 Kasım 2018 tarihleri arasında Ahmet Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde yapılan Yerel Yönetimler, Demokrasi ve İzmir Sempozyumu sırasında temin ettik.

Ancak, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanıp uzunca bir süredir dağıtımı bekletilen ‘İzmir Modeli’ isimli 1. kitap serisinin basılı nüshalarına, İzmir Akdeniz Akademisi tarafından çıkarılan 2 ciltlik ‘İzmir Modeli’ isimli kitap serisinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsüne” ayrıldığını duyduğumuz 2. cildi henüz basılıp teslim alınmadığı için ulaşamamıştık.

Ancak şimdi o beklenen kitap; yani, Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsü” ile ilgili 2. cilde, 2-3 gün önce İnternet ortamından ulaşabildik.

Hem de bu hayatta başka hiçbir belediye başkanına nasip olmayacak şekilde, şehir ve bölge planlama disiplinin ülkemizdeki duayeni olarak bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kaleme alınmış bir methiye şeklinde…

Evet, Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılmış bir Aziz Kocaoğlu methiyesi; başka bir deyimle, geçmişteki sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamları kıskandıracak tarzda yazılan bir ‘Azizname’ şekliyle…

Resim1

Artık bundan böyle ve bir an önce bu kitabı okuyup, bizim de içinde bulunduğumuz bu İzmir ortamında Aziz Kocaoğlu isimli bir belediye başkanının, bizlere fark ettirmeden ve haber vermeden ‘Aziz Kocaoğlu Belediyeciliği’ olarak neler yaptığını, neleri başardığını öğrenmemiz gerekiyor.

Tabii ki, başının üstündeki akademik hâle ile dolaşıp herkesi ikna eden bir danışmanın ne işlere yaradığını bir kez daha görüp fark etmek dileğiyle…

Aynen o ünlü, “şeyh uçmaz, müridi uçurur” deyişinde olduğu gibi…

Can alıcı sorular…

Ali Rıza Avcan

Bugün, 12 Kasım 2018. Bu tarihten 4 ay 9 gün sonra, 31 Mart 2019, Pazar günü tüm ülkede yerel yönetim seçimleri yapılarak 2019-2024 döneminde görev yapacak yeni belediye başkanı, meclis üyesi ve muhtarlarımız belirlenecek.

Yüksek Seçim Kurulu’nun yaklaşan seçimler nedeniyle aldığı 23.10.2018 tarih, 1036 sayılı karara göre;

Aday olmak isteyen hâkim ve savcılarla yüksek yargı organları mensuplarının, yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının, Yükseköğretim Kurulu ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyelerinin, kamu kurumu ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlilerinin, subay ile astsubayların, siyasi partilerin il, ilçe yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikaların, kamu bankaları ile üst birliklerin ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alanların en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi günü saat: 17.00’ye kadar 2839 sayılı Kanunun 18. maddesi uyarınca görevlerinden ayrılma isteğinde bulunması, kamu görevlilerinden emeklilik dilekçesi verip aday olacakların en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi tarihinden geçerli olmak üzere emeklilik isteğini belirten dilekçelerini en geç 1 Aralık 2018 Cumartesi günü saat: 17.00’ye kadar vermeleri gerekiyor.

O nedenle, yakın ve uzak çevremizde büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlıklarıyla belediye meclisi üyeliği ve mahalle muhtarlıklarına aday olan ya da aday olacağını bildiğimiz birçok aday adayı ile karşılaşıyor ve verdikleri bu kararın gerekçelerini kendilerinden öğreniyoruz.

Gazete, dergi, televizyon ve sosyal medyada ise, kendiliğinden ya da birilerinin desteği ile ortaya çıkan bu aday adaylarının, seçildikleri takdirde nasıl bir program çerçevesinde ne yapmak istediklerinden çok; isimlerinin siyaset alanındaki ağırlığına göre şanslarının ne olacağına, hangisinin parti genel merkeziyle ilişkisinin güçlü ve etkili olduğuna ya da genel başkanları tarafından hangi gerekçelerle tercih edileceklerine ilişkin haber, yorum, değerlendirme ve paylaşımlara rastlıyoruz. 

Seçimlere doğru gittiğimiz bu süreçte biz de, karşımıza çıkan İzmir aday adaylarına sorulması gereken can alıcı sorulardan oluşan bir seçim rehberi hazırlamayı uygun gördük. Böylelikle bu aday adayları ya da adayların hazırlayacakları seçim bildirgelerine yardımcı olmayı ya da hiç gündeme getirmeyi tercih etmediklerini konuları gündeme getirecek bir tür “turnosol kağıdı” hazırlamayı uygun gördük.

43831545872_74aec8c982_o

İzmir ve ilçeleri özelinde hazırladığımız ve gelecek günlerde bunlara yeni sorular eklemeyi düşündüğümüz can alıcı ve hınzır sorular şu şekilde:

1. Yerel yönetimlerde başkan ya da meclis üyesi olmayı arzularken, başka bir belediye başkanının vesayeti ya da kefilliği altında olmayı demokratik buluyor musunuz?

2. Çoğulcu ve katılımcı demokrasi adına belediyelerin karar alma, uygulama, izleme, değerlendirme ve denetleme süreçlerine demokratik meslek örgütü, dernek, vakıf, sendika, kooperatif, platform gibi sivil oluşumlarla yurttaşları aktif, etkin ve sonuç alıcı bir şekilde katmak için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

3. Kentteki cadde, sokak, meydan, kaldırım, meydan, park, iskele, köprü gibi kamusal alanlara o alanlardan yararlananlar adına sahip çıkılması ve bu alanların daha da arttırılması için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

4. Önceliği motorlu taşıt araçları yerine yayalara veren bir kent planlaması anlayışını savunuyor musunuz?

5. Hazırlanan her düzeydeki planın, belediye yönetimleri tarafından kamu yararını dikkate almaksızın sık sık değiştirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ve bunun böyle olmaması için ne yapmayı öneriyorsunuz?

6. Kentteki önemli kamusal alanların özelleştirme, soylulaştırma, el koyma, işgal ve kiralama gibi yöntemlerle yağmalanması konusunda ne düşünüyorsunuz?

7. Belediye yatırımlarının kentin tüm bölge, semt ve mahalleleri arasında adil ve dengeli bir şekilde dağıtılması konusunda ne düşünüyor ve öneriyorsunuz?

8. Onayları Ankara’dan verilen rant amaçlı projeler için, “yetki bizde değil, yapacak bir şeyimiz yok” şeklinde mazeret üretmenin dışında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

9. İzmir Körfez Geçişi Projesi, Kültürpark Projesi, İzmir-Tarih Projesi, İzmir-Deniz Projesi ve İstinye Park gibi halkın yararına olmayan, tarihi, kültürel ve doğal değerlere zarar veren projeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

10. Belediyelerin belediye olmaktan çıkarak şirketleşmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

11. İzmir kent içi ulaşımının daha kolay, konforlu ve ucuz olması için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

12. İzmir’in önemli bir transfer merkezi olmasına neden olan göçmen, mülteci ve sığınmacılarla ilgili bir politikanız, stratejik tercihiniz ve eylem planınız var mı?

13. İzmir’in yeniden Ege Bölgesi’nin merkezi haline gelerek üretici bir kent olabilmesi için ne yapmayı düşünüyor ve öneriyorsunuz?

14. Kentteki yoksulluğu azaltmak için bol bol sosyal yardım yapmak dışında bir öneriniz var mı?

15. Kadınlar, engelliler, gençler, yaşlılar, çocuklar, LGBTİ bireyler, Romanlar, Kürtler, emekçi sınıflar, işçiler, evsizler ve benzerleri için ne yapmayı düşünüyorsunuz?

16. Belediyenin yaptığı tarımsal destekler konusunda, halen uygulanmakta olan Dünya Bankası’nın neoliberal modeli dışında, tarımdaki sömürü ve yoksullaşmaya karşı çıkan bir öneriniz var mı?

17. Kültür ve sanatın, ulusal ve uluslararası bilgi, birikim ve deneyim çerçevesinde yerel kaynaklarla gerçekleştirilip kurumsallaşması amacıyla, dışarıdan gelenlerin taşıdığı suyla döndürülmeye çalışılan değirmen modeli yerine ne yapmayı öneriyorsunuz?

Bu soruları, aklımıza gelen her yeni konuda çoğaltıp arttırmak mümkün… Sağlık alanında, eğitim konusunda, kentteki gerilim ve uyum gibi sorunlarda bu soruları daha ayrıntılı hale getirerek çoğaltmak mümkün…

Oy Kullanma 01

Sanırım önümüzdeki günlerde adayların kimliği netleştikçe, sayıları arttıkça onların bizi değil, bizlerin onları yönetip sorguladığımız bir sürece gireceğiz…

Tabii ki oy verme dışındaki tüm karar verme güç ve iradesinin bizde olduğu bilinciyle…

Ayrıca şimdilik aklımıza gelen bu soruları daha da zenginleştirip çoğaltmak dileğiyle…

Küçük ve güzel bir öneri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta Alsancak’ta oturan eski bir dostumdan, sağını solunu düzeltip resmi bir kuruma verilecek şekle dönüştürmem dileğiyle bir dilekçe taslağı teslim aldım.

Çok imzalı ortak bir dilekçe olarak hazırlanan bu taslaktaki anlatım, söylendiği gibi oturup esaslı bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar bozuktu. Özellikle de okuyanın kolayca anlamasını engelleyecek yanlışlık ve tekrarlarla doluydu.

Dilekçenin konusu ise, Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile çevre sokaklarda zaman zaman tek başına, zaman zaman da bir araya gelerek grup oluşturan genç ve yetişkinlerin yaptığı sokak müziği ile küçük çocukların önlerine koydukları plastik kova, bidon ya da boya kutusu gibi ses veren nesnelere elleriyle vurarak biteviye yaptıkları ritmik müziğin çevre esnafı ile konut sakinlerinde yarattığı bıkkınlık ve şikayetle ilgiliydi. Dilekçe, bu şikayet çerçevesinde sokak müzisyenlerinin yasaklanarak o çevreden uzaklaştırılmasını talep ediyordu.

Dilekçenin altında ise “KIBRIS ŞEHİTLERİ CADDESİ VE ALSANCAK MAHALLESİ SAKİNLERİ” şeklinde imza yerine geçen bir ifade bulunmaktaydı.

056

Benim böylesi bir dilekçeyi düzelterek bu girişime katılmam, bir kent ve yaya hakları savunucusu olarak mümkün değildi. Üstüne üstlük, Yaya Derneği‘nin kurucu üyesi ve kurucu başkanı olarak böyle bir talebe sahip çıkıp destek vermem de olanaksızdı. O nedenle, söz konusu dilekçeyi düzeltmedim ve geri yollamadım.

Böyle bir şeyi yapmamakla birlikte, gerek İzmir’de, gerekse diğer büyük kentlerde sokak müziği yapan; bunu yaparken iyisiyle kötüsüyle bizlerle müzik üzerinden iletişim kuran bu çocuk, genç ve yetişkinlere nasıl sahip çıkılabileceğini; onlarla belediye zabıtaları, diğer yayalar, işyeri sahipleri ve mahalle halkı arasındaki bu sorunlu ilişkiyi nasıl sağlıklı bir hale getirebileceğimizi düşünmeye başladım.

Evet, onların bazen çıplak insan sesleri, bazen müzik aletleri, bazen de her ikisini kullanarak kentin cadde ve sokaklarında, vapur, metro ve trenlerinde, kısacası kamusal alanlarda müzik yapmaları güzel bir şeydi ve bu durum şimdiye kadar beni hiç rahatsız etmemişti.

Ama rahatsız olanlar da olabilirdi. Örneğin hastalar, uyuyan çocuklar ya da aynı bıktırıcı ezgiyi, yüksek volümlü müziği saatlerce dinlemek zorunda kalanlar bundan rahatsız olabilirlerdi.

Örneğin, mahalle aralarında yapılan düğünlerde gecenin geç saatlerine kadar yüksek sesle müzik yapılması nedeniyle ben de zaman zaman şikayetçi oluyordum. Bu bakış açısıyla, başkalarının başka nedenlerle şikayetçi olmalarını da doğal karşılıyorum.

O nedenle, Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile yakınındaki diğer sokaklarda, kaldırımlarda, yürüyüş alanlarında, bu kamusal alanların yönetiminden görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin, hepimizin bilip tanıdığı İzmir Müzisyenler Derneği ve Sokak Sanatçıları Derneği gibi gönüllü örgüt ve sanatçılarla bir araya gelerek bu konuları tartışabileceklerini, ortak çözümler bulabileceklerini düşünmeye başladım.

Bu fikrimi de, geçtiğimiz günlerde Alsancak’taki “Kahveler sokağı“nda rast geldiğim Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü görevlisi tiyatro sanatçısı sevgili Orçun Masatçı ile paylaştım.

Buradan da, İzmir Müzisyenler Derneği‘nden sevgili Oktay Çaparoğlu ile Sokak Sanatçıları Derneği‘nden sevgili Kubilay Mutlu‘ya seslenip bu düşüncemi onlarla da paylaşmak istiyorum…

Melih Erşahin 02
Fotoğraf: Melih Erşahin

Bu düşüncenin bir ilk adımı olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin kültür ve sanatla ilgili görevlilerinin; ayrıca, her iki belediyenin kent konseyinde çalışan arkadaşlarımızın düzenleyeceği atölye ya da çalıştay şeklinde düzenleyeceği bir toplantı ile bu sorunu hep birlikte, işbirliği ve dayanışma içinde nasıl çözebileceğimizi tartışmaya başlayalım derim…

Çünkü kamusal mekanları kullanmaları nedeniyle ‘yaya’ olan ve bu nedenle de 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘ndeki haklarla ‘Kent Hakkı‘ndan kaynaklanan haklara sahip olan sokak müzisyenlerine sahip çıkmak, onların kamusal mekanlardaki varlığı korumak biz kentlilere düşen bir görevdir diye düşünüyorum.

Çünkü, kentlerin, asıl olarak yayalara ait olduğunu biliyorum!

Nasıl bir belediye yönetimi?

Ali Rıza Avcan

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerin üzerinden tamı tamamına 4 yıl, 6 ay, 25 gün geçti. Şayet olağanüstü bir gelişme olmazsa, bugünden başlayarak 5 ay 6 gün sonra; yani, 31 Mart 2019 tarihinde yeni bir seçim yapılarak belediyelerin yeni başkanları ve meclis üyeleri belirlenecek.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi, yaklaşan seçimlerde aday olmayacağını duyuran belediye başkanları ise, bugüne kadar yaptıklarını ve oluşturdukları kadroları korumak adına ya kendi yerine geçmesini arzuladığı belediye başkan adaylarını tümüyle anti demokratik bir yöntem olan “kefillik” anlayışı çevresinde kabul ettirmeye çalışıyor ya da kendilerini destekleyen sınıf ve kesimleri bu kısa süre içinde memnun etmek amacıyla bugüne kadar vermedikleri ya da veremedikleri ruhsatları vermeye, kolaylıklar sunmaya; kısacası, taraftarlarını memnun etmeye devam ediyorlar.

Bu anlamda, içinde bulunduğumuz dönem tam anlamıyla Amerikalılar’ın yakıştırmasıyla bir “topal ördek” dönemi… (1)

19102018_10380_0_1_ff32d586b4502133e5b5

Bugüne kadar defalarca Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezini kurtaracağını iddia edip -ne hikmetse- kurtaramayan ya da kurtarmayan belediye başkanlarıyla İzmir Ticaret Odası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi meslek odası başkanlarının, kent simsarlarının ve holding ya da şirket sahiplerinin belediye merdivenlerinde sergiledikleri o gözler yaşartıcı “birlik beraberlik” tablosu, milletin namusu ile uğraşmayı seven Mehmet Cengiz’e Mavişehir’de verilen yeni ruhsatlar ya da Folkart’ın Alsancak’taki yeni gökdelen yatırımları ile TARKEM’in Kemeraltı’nda başlattığı yeni hamleler hep bu “topal ördek” olma hallerinin ilgiyle izlenen son örnekleri…

Çünkü, yaklaşan seçimler öncesinde tekrar aday olmayacaklarını açıklayan ya da yeniden belediye başkanı olamayacağı bilinen “kefalet altındaki” belediye başkanların bu tür soygun ve talanları yapabilmesi için iklim her zaman olduğu gibi son derece uygun ve verimli…

Bunun en önemli nedeni de, bu konu ile ilgili kamuoyunun ve sosyal medya figürlerinin gitmek üzere olan belediye başkanlarının şu an neler yaptıklarından daha çok; o makamlara kimlerin geleceği ile ilgili popüler bir merak, dedikodu ve haberlerin peşine düşmüş olması.

Şimdi herkes, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile diğer ilçe belediye başkanlıklarına kimin aday olacağı ya da aday olanlardan kimlerin seçilebileceği ile ilgili… Bu konuda adeta tansiyonu her geçen gün artan bir seçim toto oynanıyor ve herkes “güvenilir bir kaynaktan aldığı bilgilere göre” kimlerin aday olacağını söyleyerek oyunun içinde yer aldığını ya da haberdar olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. 

Oysa kimse, aday olacakların ismi, kişisel özellikleri, bugüne kadar yapıp eyledikleri, kurumsal ve kişisel bağlantılarıyla kim ya da kimler tarafından desteklendiği gibi konular dışında o görevlere seçildikleri takdirde ne yapmak istedikleri, hangi toplumsal / kentsel sorunlara öncelik verecekleri, vaat ettiklerinin toplumsal bir geçerlilik ve yapılabilirliğe sahip olup olmadığı, öne sürdükleri projeleri kimlerle, hangi sürede, ne şekilde ve nasıl bir ekiple gerçekleştirilecekleri, şikayetçi olduğumuz mevcut belediye yönetimlerden ne farklarının olacağı, seçilecek kişilerin iyi bir yönetici olup olmadıkları gibi birincil dereceden önemli konuları düşünmüyor ve bunlarla ilgili soruları aday olanlara ya da olmak isteyenlere sormak istemiyor.

Hatta böylesi bir ortamda karşımıza öylesine ilginç adaylar çıkıyor ki; önce alel acele adaylıklarını açıklayıp, seçildikleri takdirde yapıp eyleyeceklerini ortaya koyan projelerinin daha sonra açıklanacağını büyük bir kolay ve saflıkla söyleme cesaretini bile gösteriyorlar.

Kuşa Bak

Kısacası asıl konuşulup tartışılması gereken “nasıl bir belediye yönetimi” sorusu yerine, “nasıl bir belediye başkanı” ya da “yeni belediye başkanı kim olabilir gibi” ikinci dereceden önemsiz soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyorlar.

Yerel yönetimlere yönelik alternatif temel politika ve stratejilerle hedef ve amaçlar dikkate alınmadan sadece adayların isimleri üzerinden sığ bir tartışma ortamının yaratılması; elbette ki, “topal ördek” konumunda olanların karşısına yeni yeni fırsatların çıktığı ve onların da bu fırsatları büyük bir gayretle değerlendirecekleri bilinmelidir.

Çünkü, belki de fırsatçılıktan kaynaklanan bu tür olası soygun ve talanlar nedeniyle kentin başına musallat olabilecek daha yeni ve büyük sorunlar, seçilecek yeni isimler dünyanın en iyi insanı ve yöneticisi bile olsa onların altından kalkamayacakları kadar kötü bir mirasa dönüşebilir. 


(1) “Topal Ördek” – ABD’de 4 yılda bir yapılan başkanlık seçimlerinde, mevcut başkan koltuğu kaybetse bile 6 ay görevde kalır. Devir teslim törenine kadar geçen sürenin sonunda başkanın gitmesi kesindir ama o, hem de temsilciler meclisi ve senato karşı tarafın elindeyken 6 ay süreyle bir ayağının üzerinde durmaya çalışarak görevini yürütür. İşte bu durumda başkana “Topal ördek (Lame Duck)” yakıştırması yapılır.

Başarı mı; yoksa, olası bir hezimetin ayak sesleri mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetim adı verilen her düzen, sistem ya da organizasyon, başlangıçta belirlenen amaç ve hedeflere ulaşıp başarılı olmak amacıyla tasarlanıp kurulur ve çalışır…

Bu anlamda, seçimle ya da atamayla belirlenen her yönetimin amaç ve hedeflerini belirlemeden yola çıktığını ve bunları zaman içinde yenilemediğini söylemek pek mümkün değildir. Şayet arada bir plansız, programsız yola çıkanlar olursa, onların da uzun solukta var olup yaşayacaklarını düşünmek abesle iştigaldir.

Siyasi iktidarlar için başlıca amaç ve hedef, temsil ettikleri sınıf ve kesimleri memnun edip yola devam etmek; belediye yönetimleri için amaç ve hedef, kendilerine oy veren kentlileri memnun ederek gelecek seçimde daha fazla oy alabilmek; şirketler için de daha fazla kâr elde edip para kazanabilmektir.

Yönetenlere yardımcı olmak amacıyla oluşturulan bürokrasi ve danışmanların amaç ve hedefleri de, bilgi, birikim ve deneyimleriyle destek verdikleri yönetici ya da liderlerin daha fazla oy alarak veya kâr elde ederek başarılı olmalarını sağlamaktır.

Çünkü her şeyin temeli, alınan oy sayısı ya da elde edilen kârın miktarı ile ölçülüp ifade edilen başarıdır.

Bürokrat ve danışmanlar şayet bunu yapmayıp yönetici, lider ya da patronlarının daha az oy almasına veya kâr elde etmesine neden olmuşlarsa; bu durumun birinci dereceden sorumlusu olarak, bağlı oldukları yönetici, lider ya da patronun başarısızlığının ortağı olurlar.

Bundan sonra yapabilecekleri tek şey, kendilerine çalışabilecekleri yeni bir belediye ya da şirket aramaktır…

RegStrategy_1536x1152

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi bürokrat, danışman ve akademisyenlerinin “İzmir Modeli” adıyla icat ettiği koskoca bir yalanın, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 2004 yılından bu yana ortaya koyduğu başarılı proje uygulamalarından kaynaklandığı iddiasına…

Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetleri üzerinden şekillendirilmeye çalışılan; daha sonra, sadece tarım hizmetlerini değil, tüm belediye hizmetlerini kucakladığı söylenen; o nedenle de, uğruna 14 profesör, 6 doçent ve 1 gazeteciden oluşan 21 kişilik bir ekibe yazdırılan  ve 1.152 sayfalık 25 makaleyi içeren beş kitabın; bir de bunun üstüne, bu akademik ekibin lideri olduğu bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılıp İzmir Akdeniz Akademisi tarafından bastırılan altıncı kitabın konu aldığı bütün bu iddiaların sanki bilimsel bir dayanağı varmış gibi büyük tören ve reklamlarla takdim edilen şu meşhur İzmir Modeli” olayına…

Söz konusu bu altı kitabı alıp okuduğunuzda ya da bununla ilgili abartılı reklamları izlediğinizde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, 21 Haziran 2004’den başlayıp 31 Mart 2019’a devam eden 14 yıl 9 ay 10 günlük hizmet döneminde biz İzmirliller’e fark ettirmeden cümle aleme; örneğin, yurt içinde Gaziantep’e, yurt dışında İngiliz ya da Ruslara; hatta, Ahmet Hakan’ın CNNTürk’teki 8 Ekim 2018 tarihli Tarafsız Bölge programında ifade edildiği şekliyle tüm Türkiye’ye örnek olacak bir yönetim modeli yarattığı zannına kapılıyorsunuz.

Çünkü biliyorsunuz ki, bu yazıları yazan ve çoğu “profesör” ya da “doçent” gibi akademik unvanlar taşıyan zevat, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bir “model” yaratacak kadar başarılı olduğunu, kendilerini oldukça zorlayarak anlatmaya çalışıp methiyeler düzdükçe ya yeni görevlere getiriliyorlar veya (belediye tarafından “kişisel sır“dır gerekçesiyle açıklanmayan) oldukça yüklü miktarlarda telif ücretleri alıyorlar.

Bu isimlerin bir kısmının CHP eski milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan eşliğinde belediye belediye gezip kitaplarını bastıran, bu işi meslek haline getirmiş bilindik isimler olduğunu, bir kısmının “YÖK Akademisyeni” ya da “Vakıf Akademisyeni” özelliklerine sahip olduğunu biliyor ve onlardan zaten farklı bir şey beklemiyoruz. Geriye kalan son bir kısmının ise, yarın öbür gün hatırlanıp devamlı önlerine konulacak bu kötü methiyeleri yazarak bizi hayal kırıklığına uğrattıklarını ifade etmek istiyorum.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bu yere göğe konulamayan başarılarını, bu tür ısmarlama yazılar yazdırarak övmek yerine onun katıldığı 2009 ve 2014 tarihli yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla, görevde bulunduğu dönemde yapılan milletvekili seçimlerinde partisinin aldığı oy oranlarındaki değişim üzerinden ölçüp değerlendirmek daha doğru, anlamlı ve geçerli olacaktır. 

Çünkü, genel ya da yerel düzeydeki siyasetçinin en önemli başarı ölçüsü, birilerinin yazıp çizdiği kitap, makale ve methiyeler ya da reklam kokan sözler değil; seçimlerde aldığı oyların miktar ve oranını arttırıp arttıramadığıdır. Kimse kusura bakmasın; ama, temel belirleyici olan -sadece ve sadece- budur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 29 Mart 2009, 30 Mart 2014, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli yerel ve genel seçimlerle ilgili verileri dikkate alınarak düzenlenen aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı” sıfatıyla ilk kez katıldığı 29 Mart 2009 tarihli seçimlerde 21 ilçeden oluşan İzmir genelinde ortalama % 56,15 oranında oy almış ve bu oranın en fazla olduğu ilçe % 73,74 ile Narlıdere, en az olduğu ilçe ise % 42,39 oy oranı ile ile Kemalpaşa olmuştur.

Bu durum, o tarih ve koşullar içinde hem Aziz Kocaoğlu hem de partisi Cumhuriyet Halk Partisi için oldukça iyi bir sonuç ve başarıdır.

2009-2014 İBB Seçim Sonuçları

İzmir Modeli” isimli kitaba yazılar yazan bu 21 akademisyen ve gazetecinin kendisini başarılı bulduğu ilk hizmet döneminin sonunda yapılan 30 Mart 2014 seçimlerinde ise 30 ilçeden oluşan İzmir genelindeki aldığı ortalama oy oranı % 56,15’den % 49,50 oranına inmiş, kendisi en fazla oyu % 70,21 ile Karşıyaka’dan, en az oyu da % 33,95 ile Kiraz ilçesinden almıştır.

Kısacası, 29 Mart 2009-30 Mart 2014 döneminde başarılı olduğu söylenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun  İzmir genelinde aldığı oyların miktarı eskisine göre % 6,56 oranında azalarak, % 56,15’den % 49,59’a inmiştir.

Hem de “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi” olarak tanınıp bilinen İzmir’de!

Üstüne üstlük, rakibi olan Adalet ve Kalkınma Partisi oyları, İzmir genelinde % 5,53 oy artışı ile % 30,39’dan % 35,92’ye yükselirken…

Aziz Kocaoğlu cephesindeki oy azalışının en fazla olduğu ilçeler ise, % 13,19 ile Torbalı, % 11,77 ile Aliağa, % 9,85 ile Foça ve % 7,47 ile Bayındır olmuş; böylelikle Kemalpaşa, Kınık, Menderes, Ödemiş, Selçuk ve Torbalı gibi önemli ilçelerin yönetimi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Aliağa gibi önemli bir sanayi ve işçi kenti ile Kınık’ın yönetimi de Milliyetçi Hareket Partisi’nin eline geçmiştir.

Böylelikle, şimdilerde o dönemlerde de başarılı olduğu söylenen Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Aziz Kocaoğlu, bu seçimin sonucunda İzmir genelinde en fazla oyu alarak belediye başkanı olmuşsa da; hem kaybedilen oyun miktar ve oranı, hem Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki oy farkının azalması, hem de 8 ilçe belediyesi yönetiminin rakip partilere kaptırılması açısından oldukça olumsuz ve tehlikeli bir gelişmeyi ortaya çıkarmıştır.

Peki, 30 Mart 2014 tarihli son yerel seçim sonrasında % 49,50 oranındaki bu oy miktarında bir artış ya da azalış olmuş mudur? Şayet olmuşsa bunu bugün nasıl ölçüp belirleyebiliriz?

2014 yılından bu yana yeni bir büyükşehir belediye başkanlığı seçimi yapılmadığına göre, ortalama % 49,59 oranındaki oyun hangi orana çıktığını ya da indiğini nasıl bilebiliriz?

Tabii ki, 2014 yılındaki yerel seçimde Cumhuriyet Halk Partisi büyükşehir belediyesi adayının aldığı oylarla, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili adaylarının aldığı oyları, -elma/armut örneği gibi bir kıyaslama yapmamak koşuluyla- birbiri ile mukayese ederek… En azından, bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki varsa, onu bulup ortaya çıkarmaya çalışarak…

Bu amaçla, Türkiye İstatistik Kurumu’nun mahalli idareler seçimi verileriyle milletvekili seçimi verilerini kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tablonun ikinci bölümünü kullanarak yaptığımız kıyaslama sonucunda ortaya çıkan durum ise;

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7 Haziran 2015 tarihli milletvekili seçimlerinde İzmir’in (1) ve (2) numaralı seçim bölgelerinde aldığı ortalama % 38,53 düzeyindeki oy oranının, 7 Haziran 2015  tarihli milletvekili seçimlerinde % 8,22 gibi önemli bir oranda artarak % 46,75 oranına yükselmekle birlikte; 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçiminde % 5 oranında azalarak % 41,75 düzeyine indiği görülmektedir.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi oylarının, 29 Mart 2009-24 Haziran 2018 döneminde İzmir’de yapılan yerel seçimlerin yanında milletvekili seçimlerinde de eski düzeyini koruyamayarak devamlı azaldığı söylenebilir.

Öte yandan düzenlediğim aşağıdaki ikinci tablonun da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Mart 2009 tarihli yerel seçimde ilçelerde aldığı oy oranı ile Cumhuriyet Halk Partili ilçe belediye başkanlarının aldığı  oy oranları arasındaki farkın, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimde yarı yarıya azalarak % 6,25’den % 3,37’ye indiği, bu farkın Beydağ, Bornova, Karşıyaka ve Menemen gibi ilçelerde ilçe belediye başkanları lehine öne geçtiği, Balçova, Buca, Çeşme, Gaziemir ve  Seferihisar bazı ilçelerde de neredeyse aynı düzeyde olduğu görülmektedir. 

İzmir İBB & İlçe Seçim Sonuçları Karşılaştırması (2)

Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hem büyükşehir belediye başkanlığı hem de milletvekili seçimleri açısından İzmir düzeyindeki oyunun sürekli azalması gibi önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebilirim.  

63619459_620x410

Böylesi bir durumda, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun göreve geldiği günden bu yana başarılı uygulamalar yaparak herkese örnek “İzmir Modeli“ni yarattığını söyleyen emrindeki bürokrat, danışman, akademisyen, gazeteci ve yandaşların, İzmir seçmeninin geçen yıllar içinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve adaylarına oy vermekten neden vazgeçtiğini, oy oranlarının niye sürekli azaldığını da araştırıp ortaya koyarak başarı diye lanse ettikleri model ile bu başarısızlık olgusu arasında anlamlı bir ilişki kurmaları gerektiğini düşünüyorum.

Madem bu belediye başkanı ve ekibi, ortaya bir “İzmir Modeli” çıkaracak kadar başarılı oldular; o halde gerek kendisinin gerekse partisinin aldığı oylar, olası bir hezimeti kolaylaştıracak şekilde niye her seçimde azalıp eriyor?

İşgal edenlerden bedelini almamak…

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi kamusal alanların kurum ya da şahıslar tarafından herhangi bir amaçla geçici bir süreliğine işgal edilmesi işgal harcı adı verilen bir belediye gelirinin tahakkuk ve tahsiline konu olur.

Buna ilişkin yasal düzenleme, 26.05.1981 tarih, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun “İşgal Harcı” başlığını taşıyan 52. maddesinde şu şekilde yapılmıştır:

Belediye sınırları içinde bulunan aşağıdaki yerlerden herhangi birinin satış yapmak veya sair maksatlarla ve yetkili mercilerden usulüne uygun izin alınarak geçici olarak işgal edilmesi işgal harcına tabidir:

1. Pazar veya panayır kurulan yerlerin, meydanların, mezat yerlerinin her türlü mal ve hayvan satıcıları tarafından işgali,

2. Yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi umuma ait yerlerden bir kısmının herhangi bir maksat için işgali,

3. Motorlu kara taşıtlarının park etmeleri için il trafik komisyonlarının olumlu görüşü alınarak belediyelerce şehir merkezlerinde tesis edilen ve işletilen mahallerin çalışma saatleri içinde, taşıtlar tarafından işgali (Bisiklet ve motosikletler hariç)

Yukarıda sayılan yerlerin izinsiz işgalleri mükellefiyeti kaldırmaz.

(Ek fıkra: 3.3.2004-5101/3 Madde) 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunan eser, icra ve yapımların tespit edildiği kitap, kaset, CD, VCD ve DVD gibi taşıyıcı materyallerin birinci fıkrada bahsi geçen yerlerde satışına izin verilmez.”

Yine aynı kanunun 53, 54, 55 ve 56. maddelerine göre işgal harcını, işgale harca tabi yerleri 52. maddede yazılı amaçlarla işgal edenler ödemekle yükümlü olup; genel ve katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine, belediyelere ve köylere ve bunların oluşturduğu birliklere ait kara taşıtlarının işgalleri ile ilgili mevzuata uygun olarak kara ticari taşıtlarının beklemelerine ayrılan yerlerin bu taşıtlar tarafından işgal edilmeleri durumunda, işgal harcı ödemeleri mümkün değildir. Ayrıca, yetkili kılınacak memur veya kişilerce makbuz karşılığında tahsil edilecek işgal harcının matrahı, 52. maddenin 1 ve 2. bentlerinde yazılı işgallerde, işgal edilen yerlerin metrekare olarak alanı veya hayvan adedi, 3. bendinde yazılı işgallerde de taşıt sayısıdır.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 52. maddesinin 1 ve 2. bentlerinde yazılı geçici işgal durumlarında alınacak harcın miktarı ise metrekare başına en az 0,5, en çok 2,5 TL olmak üzere düzenlenecek tarife ile belirlenecektir.

Şimdi, buraya kadar anlattıklarımızın tümü olması gerekeni gösteren kurallar bütününden oluşuyor. Hem de günümüz koşulları açısından metrekare başına alınması gereken harç miktarları çok az bile olsa…

Gelelim bu kuralların, mevzuat hükümlerinin günlük hayatta ne şekilde uygulandığına… Daha doğrusu, mevzuatla uygulama arasındaki farklılığa..

Çünkü, yaşadığımız kentlerde asıl olarak bize ait olan yol, kaldırım, meydan, park, köprü ve iskelelerin bir takım şirket ve şahıslar tarafından sürekli olarak işgal edilmesi nedeniyle yaptığımız itirazlara çoğu kez belediye yetkilileri tarafından “ama biz oralardan işgal ücreti ya da ecrimisil alıyoruz” dediklerinde bunun ne ölçüde doğru olduğunu, bu işgaller karşılığında ne düzeyde bir gelir sağlandığını anlamak istiyoruz. 

O nedenle bize en yakın olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kentin merkezi yerinde iktisadi açıdan oldukça büyük ve önemli olan bir alandan sorumlu Konak Belediyesi’nin bu işgaller karşılığında ne miktarda harç ve ecrimisil (1) aldığını merak ettik.

Bunun için, -hepinizin tahmin edeceği gibi- önce Hemşeri İletişim Merkezi (HİM) aracılığıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde Konak Belediyesi’ne başvurarak her iki belediyenin kesin hesabı alınmış 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarında işgal harcı ve ecrimisil adıyla ne miktarda tahakkuk ve tahsilat yaptıklarını sorduk.

İlk yanıtı Konak Belediyesi verdi. Belediyenin verdiği bu yanıttan, belediye encümeni tarafından 2018 yılı içinde işgal edilen her metrekare için bir (1) lira olarak belirlenen tarife çerçevesinde 2015 yılında 2.007.561,81 lira, 2016 yılında 4.562.337,63 lira, 2017 yılında da 4.883.244,94 liranın tahsil edildiğini öğrendik. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bu rakamların yayınladığı 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait kesin hesaplarda yer aldığını belirtip hiçbir bilgi vermediği için haliyle belirtilen yıllara ait kesin hesap cetvellerine baktık. Baktığımızda gördüklerimiz ise aynen aşağıdaki tabloda olduğu gibiydi:

İBB 2015-2017 Mali Yılları İşgal Harcı ve Ecrimisil Bedeli Gelirleri

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarına ait kesin hesap cetvellerinde yazılı olan verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda yer alan rakamların incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 ilçeyi kapsayan kent merkezi ile kent merkezini çevreleyen diğer 21 ilçe toplamında; yani tüm İzmir ili genelinde gerçekleşen işgaller nedeniyle harç ve ecrimisil bedellerinin toplanmasından görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2015 yılında hiç bir tahsilat yapmayıp geriye red ve iadeler yapmış, 2016 yılında 151, 2017 yılında da 55 bin lira gibi oldukça komik düzeylerde tahsilat yapmış, kendi kendine koyduğu hedeflere bile ulaşamamıştır.

İşgal harcı tahsilatlarının 2016 ve 2017 mali yıllarında belirlenen hedefin % 5’i düzeyinde gerçekleşmiş olması, bugüne kadar kamusal alanların bedeli ödenerek işgal edildiği ve böylelikle belediyenin bu işten para kazandığı hikayesi ile kandırılan bizler için oldukça hazin bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Evet, bu rakamlar da göstermektedir ki, İzmir’de cadde, sokak, kaldırım, meydan, park, iskele ve köprü gibi kamusal alanları herhangi bir bedel ödemeden işgal etmek mevcut belediye yönetimi nedeniyle son derece kolay, yaygın ve bedelsizdir.

Aynen İZFAŞ hizmet binasının belediye meclisi kararıyla özel bir vakıf üniversitesine üç yıl süreyle ücretsiz tahsis edilmesi olayında olduğu gibi, işgal adına yapılacak her şey bu kentte kolaydır…

kaldırım ic resim
Fotoğraf: gaze-temiz.com (27.08.2014)

Uzun lafın kısası, uzunca bir süredir İzmir’de, belediyelere ait kamusal alanlar ücretsiz tahsis, işgal, görmemezlikten gelme, yapılan işgalleri tüm İzmir’i kapsamayan özel yönetmeliklerle korumak, belediyeleri çok ortaklı şirketlerin ortağı yapmak ya da ihalesiz kiralama gibi yöntemlerle yağmalanmakta, diğer bir anlatımla talan edilmektedir. 


(1) Ecrimisil: Bir malın kullanılmasından doğan menfaatin para ölçüleriyle takdiri. (kira bedeli tayin edilmeden bir yerin kiralanması halinde vasıf, mevki ve kullanma tarzı bakımlarından kiralanan yere benzeyen yerlerin kira bedelleri o yerin de ecr-i misl’idir). Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 11. Baskı, Ankara-1993, sayfa 202,

Hazin bir danışmanlık öyküsü

Ali Rıza Avcan

1937, İzmir doğumlu Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin İzmir macerası 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı olmasıyla başlar. Çünkü ilk ve orta öğretiminden sonra İzmir’den ayrılmış ve uzun yıllar Ankara’da yaşamıştır. Aslında 2009 sonrasındaki İzmir’deki varlığı da hep Ankara merkezli olmuş, İzmir’e yerleşmeyi tercih etmemiştir.

Belediye başkan danışmanlığını üstlendiği 2009 yılındaki ilk danışmanlık icraatı ise, çoğu Ankara ve İstanbul’dan gelen akademisyen ve kültür pazarlamacısıyla birlikte Tarihi Havagazı Kültür Merkezi’nde yaptığı 24 Ekim 2009 tarihli Kültür Çalıştayı’dır.

Bu çalıştay öyle bir çalıştaydır ki; adı bizde saklı birçok İzmirli kültür ve sanat emekçisi çalıştaya ya katılamamış ya da zorlama ile girmenin yolunu bulmuştur. Bu çalıştayla ilgili olarak değerli akademisyen ve tiyatro adamı Semih Çelenk’in Milliyet gazetesinde yazdıkları halen akıllardadır..

aztr232

Prof. Dr. İlhan Tekeli, o çalıştay sonrasında ortaya attığı “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi” ve “Yeni Kültürpark Projesi” gibi tartışmalı birçok büyük projenin kaynağı olarak hep bu Kültür Çalıştayı’nı gösterir.

Oysa yeni imiş gibi sunulan bütün bu büyük projeler, 1999-2004 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini yapan Ahmet Piriştina’nın hizmet döneminde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başta Mimarlar Odası olmak üzere çeşitli meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıp geliştirdiği düşünce ve projelerin isim değiştirmiş halinden başka bir şey değildi.

Öte yandan, Tekeli’nin 2009 yılından bu yana gerçekleştirdiği bütün çalıştay, forum ve sempozyum gibi organizasyonlarda uyguladığı temel yöntem, “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi neoliberal kavramlar üzerinden geliştirdiği ve “genel düşünceler” olarak adlandırdığı şablon özelliğindeki kuramsal bir çerçeveyi önceden katılımcılara dağıtarak ya da düzenlediği toplantıdaki inisiyatifini ortaya koyan ilk konuşmayı yaparak bu toplantıların “katılımcısı” olmaya layık bulduğu davetlileri kendi hedefi çevresinde toplama çabasından başka bir şey değildir. O nedenle, ortaya attığı tüm projeler düşünsel olarak hem Piriştina döneminde geliştirilen projelerin bir sonucu hem de kendi kontrolünde birbiri ile ilişkisi olan projelerdir. Böylelikle kendince bir “İzmir Yönetişim Modeli” oluşturduğuna inanır.

Geçen zaman içinde kendisi gibi düşünmeyenleri ya da kendi görüşlerine karşı çıkanları pek sevmediği, onlara genellikle “ayrık otu” muamelesi yaptığı görülmüştür. Şayet bu “ayrık otları” kazara bu tür toplantılara katılıp farklı bir görüş ifade edecek olsalar, onları toplum içinde azarlamaya kadar giden tepkiler verir. Bu durum, tanıklıklarla kanıtlanmış sıradan olaylardandır.

Çünkü başının üstünde şehir ve bölge plancısı olmanın dışında, her şeyle ilgilenmiş olmaktan kaynaklanan akademik bir hâle vardır. O nedenle, her şeyi bilen ve yanılmayan, yanılması mümkün olmayan, bu nedenle de kutsanan bir “hoca“dır.

Kendisi öylesine bir “hoca“dır ki, bir toplantıda ya da görüşmede fikirlerine karşı çıkıp “bir de şöyle olabilir mi?” diye soracak olsanız; kendisinden çok çevresindekiler size karşı çıkıp, “hocamızdan daha iyi mi biliyorsun?” ya da “o hocadır, onu dinleyip saygı göstermek gerekir” gibi itirazlarla sizi dışlamaya kalkarlar.

Oysa bilim, tek bir doğruyu desteklemez ve önermez. Bilim; özellikle de sosyal bilimler farklı fikirlerin varlık ve önemini, farklı koşullardaki geçerliliğini ve bu fikirler üzerinden gerçekleştirilecek tartışma ve değerlendirmelerle o koşullarda geçerli olan doğrunun bulunmasını savunur.

O nedenle camideki, mescitteki “hoca” ile üniversitedeki ya da başka bir yerdeki bilim emekçisi “hoca“yı birbirine karıştırmamak gerekir.  

İzmir Büyükşehir Belediyesi de onun bu başının üstündeki hâlenin ne gibi işlere yarayabileceğinin -elbette ki- farkındadır ve çoğu kez ona bile sormadan adını başka başka yerlerde yazıp çizerek onun itibarını kullanmaya çalışır. Bu konu da, yine kendi ağzından doğrulanmış hazin bir durumdur.

Bazen danışman olmakla uygulayıcı olmayı birbirine karıştırdığı da olur ve Kültürpark Projesi gibi önemli ve tartışmalı projelerde belediye başkanından daha fazla öne çıkarak ve meslek odalarına ayar vermeye çalışarak kibirli bir dille projeyi savunmaya kalkar.

Evet, ne yazık ki, doğup büyüdüğü bu kent, sevgili hocamızın yıllardır başka diyarlarda yazıp çizip biriktirdiği akademik itibarı çok kısa bir süre içinde kaybettiği, bütün umutlarını bağladığı “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi kavramların dünya çapında hızla gözden düştüğü bir dönemde onu umutsuzluğa düşüren bir kent olmuştur.

Kapak

Kısacası akademik bilgi ve birikim, İzmir düzlemindeki büyük proje uygulamalarıyla iflas etmiş, kurguladığı hiçbir proje sonuca ulaşamamıştır.

Sevgili Hocamız şimdi de bütün bu yaptıklarını ya da yapamadıklarını, sonuçlandırdıklarını ya da sonuçlandıramadıklarını “İzmir Modeli” adı verilen beş ciltlik serinin ikinci cildinde bir araya getirerek kendini ve düşüncelerini yeniden ve yeniden pazarlamaya çalışmaktadır. Sanki belediye başkanının başarısızlığı altında kendi projeleri, kendi çalışmaları yokmuş gibi….

Hem de aday olmayacağını açıklayarak kendini “topal ördek” konumuna düşüren sevgili başkanı adına kendi ekibi ile birlikte beş ciltlik yeni bir methiye yazmayı göze alarak…