“Kentli” ya da “partili” olmak…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda hangi kentte, hangi siyasi partiden belediye ya da belediye başkanı olursa olsun, kentli olmak adına yaşadığımız sorunlar azalacağına artıyor ve hangi biriyle uğraşacağımızı açıkça bilemiyoruz.

Çoğu kez suyumuzun akmaması, çöplerin zamanında alınmaması, kaldırımların tekrar tekrar yapılması, verdiğimiz vergilerin çarçur edilmesi gibi klasik sorunların yanına çevrenin, doğanın tahrip edilmesi, sahip olduğumuz değerlerin hoyratça ortadan kaldırılması gibi yenileri ekleniyor. 

Kısacası kötülük dediğimiz şey, faşizmin kurumsallaştığı günümüz koşullarında kendine daha uygun bir ortam bulup çoğaldıkça çoğalıyor, üredikçe ürüyor.

Kültürpark 105 - Kıvılcım Güngörün

Bizler ise bunu önlemek adına bizim gibi düşünen insanlarla sosyal medya ortamlarında paylaşımlar yapıyor, gruplar kuruyor ya da en yakınımızdaki insanlarla dertleşmeye, bir araya gelmeye, halk forumu dediğimiz yerel örgütlenmelere gitmeye çalışıyoruz.

Çünkü bizi memnun edecek bir yaşam kalitesine sahip olmadığımızı, yerel yöneticilerimizin bu işi yapabilecek liyakatte olmadığını, ufak ve akılcı çözümlerle çok daha etkin, verimli ve anlamlı sonuçlara ulaşılabileceğini biliyor, daralan yaşam alanlarımızı genişletmeye çalışıyoruz.

Tüm amacımız hak ettiğimiz yaşam kalitesi yüksek bir kentte yaşamak…

Bizler bütün bunları yaparken, birçok siyasal örgütlenme ve eylemde kendilerine destek verdiğimiz, yardımcı olduğumuz partililerin şikayetçi olduğumuz şey şayet kendi partileri, kendi partilerinden yöneticiler ise titizlikle uzak durduklarını, o işe bulaşmak istemediklerini, sosyal medyada bir beğeni yapmaktan bile kaçındıklarını görüyoruz.

Bizlerle birlikte aynı tavrı göstermemekle birlikte, partileri içinde, parti disiplin ve düzenine uyarak bu konuları dile getirmediklerini, parti içi görüşme ve tartışma süreçlerine bu konuları taşımadıklarını görüyoruz.

Bu durum haliyle bizleri hayal kırıklığına uğratıyor ve çoğu kez, bir demokrat olduklarını düşündüğümüz için yanımızda görmek istediğimiz o partililerin sessiz, suskun kalıp bir anlamda yapılan yanlışa ortak olmaları nedeniyle onlara daha fazla kızıyoruz.

Çünkü özel görüşmelerimizde bize haklı olduğumuzu, bizi desteklediklerini söylemelerine karşın, iş açık mücadeleye geldiğinde onları yanımızda, arkamızda göremiyoruz.

Yapay Ada 01

Çünkü ülke genelinde yaptıkları demokrasi mücadelesini kendi partilerinden seçilen belediye başkanlarının yönettiği kentlere taşımak istemediklerini, böyle bir durumun kendi ellerini zayıflatacağını düşündüklerini, bu nedenle kent hakkı çerçevesinde gerçekleştirilen mücadele ve eylemler karşısında seçici davrandıklarını, eylem ve mücadele alanları arasında partilerinden yana bir seçim yaptıklarını görüyoruz. 

Geçtiğimiz yazdan bu yana sürdürdüğümüz Kültürpark mücadelesi, İzmir Körfezi’ni kurtarmak adına yürüttüğümüz İzmir Körfez Geçişi Projesi ve en son Karşıyaka’daki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın aslına uygun restore edilmesi için başlattığımız mücadele hep bu örnekleri yaşadığımız alanlar oldu.

Ne zaman iktidar ya da hükümet karşıtı bir eylem varsa oraya gidip kendilerini gösteriyorlar. Ama söz konusu olan şey partileri ve kendi partilerinden seçilmiş iktidarlar ise o zaman mücadeleyi genellikle uzaktan seyretmeyi tercih ediyorlar.

Oysa demokratik bir parti yapılanmasına sahip olduklarını, partilerinin Türkiye’nin en demokratik partisi olduğunu, parti içinde demokratik hakların kullanımı konusunda özgür olduklarını iddia ediyorlar.

Öte yandan da, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı için Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ın yaptığı basın toplantısı sırasında başkanın yanında yer alan il başkanının kendilerine karşı disiplin sopasını sallaması karşısında sessiz kalıyorlar.

Ayrıca parti içinde bir yere gelebilmek, seçilebilmek, başka birinin ayağına basmamak ya da düşmanlığını kazanmamak adına, kazanmaya odaklı kişisel politika, strateji ve menfaatler adına da sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Bizler ne kadar dil döküp ne kadar ikna etmeye kalksak da anlaşılan onlar orada duracaklar ve zincirlendikleri parti disipliniyle kendi özgür iradeleri doğrultusunda hareket edemeyecekler.

1

Faşizmin günden güne kurumsallaşarak yaygınlaştığı günümüz koşullarında herkesin bir araya gelip oluşturacağı demokrasi cephesi içinde mücadele etmesi gerekirken, bazı parti yöneticilerinin parti üyelerini korkutmak adına sopa gibi kullandıkları parti disiplini, o arkadaşları daha ne kadar teslim alıp bizlerden uzakta tutacak bilinmez; ama, ülkemize çöreklenen faşizm, kent ölçeğindeki mücadeleye katılmayanları da zamanla etkisizleştirip o meşhur Protestan papaz konumuna sokacak gibi gözüküyor…

Ülke, çevre hakkı yoluyla kurtarılabilir mi?

İbrahim Ö. Kaboğlu∗

Çevre hakkı,  insan haklarının ayrılmaz bir bileşeni. Genel olarak hak ve özgürlükler hukuku da,  anayasa hukukunun ekseni. Şu da öne sürülebilir: Anayasa hukuku, “ülke-insan ve devlet” üçlü sacayağına dayandığına göre, devlet adı verilen siyasal örgütlenme, anayasada üçte birlik bir paya sahip.

ibrahim-kaboglu-1Anayasa, çevre hakkını güvence altına almak için ulusal hukuk düzleminde en üst hukuk normu; bu nedenle, çevrenin anayasaya ihtiyacı var. Buna karşılık, ülkesel doğal varlık ve değerlerin, anayasa hukukuna giderek daha çok dahil olması, birbirini tamamlayan şu ikili süreci ortaya çıkarmış bulunuyor: çevrenin anayasalaşması ile anayasanın çevresel özellik taşıması.

Bu nedenle, çevre hukukunun konusunu oluşturan değerler ve çevre hakkı güvenceleri, hukuka olduğu kadar hukukla diğer disiplinler arasındaki ilişkilere de bütüncü bakış açısı ile yaklaşımı gerekli kılmakta.

16 Nisan halkoylaması ve çevre

Olağanüstü hal (OHAL) yönetiminin daha da bozduğu “özgürlük ve iktidar” dengesine rağmen, hem anayasa değişikliği yapıldı;  hem de OHAL ilanı  ile hiçbir biçimde ilişkisi bulunmayan çevre konuları düzenlendi.

Üstelik Anayasa değişikliği de, çevre tahribatına ivme kazandıracak içerikte:

  • İktidarı kişiselleştiren ve anayasal denge ve denetim düzeneğini en aza indiren bir anayasal bağlamda, “çevreyi geliştirme, çevre sağlığını  koruma ve çevre kirlenmesini önleme” yükümlülüğü (md. 56/2),  devletçe ne ölçüde yerine getirilecek?
  • Yetki kanunu olmaksızın Cumhurbaşkanı kararnamesi (CBK) ile çevresel haklara müdahale edilecek olması, herkesin,  “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı” (md. 56/1) üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmuyor mu?
  • Bakanlıkların CBK ile düzenlenmesiyle, TBMM’deki saydam müzakere ortamı yerini kapalı kapılar arakasındaki hesaplara bırakmayacak mı?

OHAL uygulaması ve çevre

Ülke-insan-siyasal örgütlenme” üçlüsünün  oluşturduğu  anayasal düzeni kurtarmak,  aynı zamanda “ülkesel insan hakları”nı, daha doğrusu, ülke olarak “Türkiye’nin hakkı”nı kurtarmak anlamına gelir.

Ne var ki, tam tersine, OHAL, Anayasa’ya aykırı çevre projelerinin sürdürülmesi için baskı aracı olarak kullanılıyor. Ormanların yağmalanmasından ovaların yok edilmesine uzanan yüzlerce proje ve işlem içerisinde iki örnek: Mahkeme sürecine rağmen Cerattepe’de kaçak olarak sürdürülen inşaat alanına giriş yasağı ve  zeytinlik alanları yok etme projeleri.

Onarımı  olanaksız

Anayasal kaos” döneminde çevre tahribatı, onarımı olanaksız sonuçlar doğurur.  OHAL, siyasal anlamda anayasal düzenin onarımı için ilan edildiği halde, bunun yerine,  ülke ve insan tahribatına ivme kazandırılıyor:

  • İnsan haklarını ihlal uygulamalarının çok ötesinde insan kıyımı söz konusu olabiliyor.
  • Çevresel hak  ihlallerinin ötesinde  çevre katliamı, ülke geneline yayılıyor.
  • Anayasa değişikliği, meşruluk açısından sürekli sorgulanıyor.

cevre-01

ÖDÜL mü, ÖDEV mi?

TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu, Avukat Noyan Özkan Çevre ve Ekoloji Mücadelesi Onur Ödülü’nü bir ödev olarak algıladım.

Bu ödülün özellikle,  “Planlı Çevre Katliamı”na özgülenen 4. Çevre ve Kent Hukuku Kurultayı ardından ve Stockholm Bildirgesi’nin 45. Yılında, kısaca “Türkiye ülkesi”nin korunması ereğindeki çabalarıma verilmiş olması, uzun süredir ihmal etmiş olduğum ana ödevimi tamamlamayı acil hale getirdi: Çevre Hakkı kitabının 4. basısı için  güncelleme.

Nükleer ve Hukuk sempozyumu (TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu) vesilesiyle vurgulamıştım:  ülkeyi kurtarmak için , bilgi temelinde “hukukun gücü” harekete geçirilmeli: ulusal ve uluslararası hukuk etkileşimi, insan hakları uluslararası hukuku ve uluslararası çevre hukuku birlikteliğinde sağlanmalı. Direnme hakkı da, hukuki başvuru yolları eşliğinde geniş bir dayanışma ağı çerçevesinde uygulamaya konulmalı.“ (Halkın Gündemi, Fesih ve Yenileme Değil, OrtakSöz, 3 Nisan).

Unutmayalım;  ülke-insan-siyasal iktidar üçlüsünde, ilk ikisi sonuncusundan daha büyük.


* OrtakSöz, Ortak İyi İçin isimli haber & yorum sitesinden alınmıştır.

Verilen not, ödül ve hibelerden memnun olmak…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde uluslararası bir kuruluş not, ödül ya da hibe verdiğinde aşırı sevinme ve giderek övünmeye neden olan ilginç tepkiler ortaya çıkmaya başladı…

Belediyeye kredi verecek kuruluşlara belediyenin mali performansı hakkında bilgi veren Fitch, Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlar ve düzenledikleri raporlar kentte neredeyse havai fişek şenliği ile kutlanacak kadar bir neşe, bir sevinç yaratmaya başladı…

Fireworks-at-Lake-Lanier-Islands-SunsetCove.jpg

Sanki, Türkiye’nin aleyhine olduğu açık olan Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı günün ortasında Ankara semalarına atılan havai fişekler gibi garip bir sevinç hali ortaya çıkmaya başladı…

Yine aynı şekilde herhangi bir belediye, tanıdığımız ya da haberimizin bile olmadığı birtakım uluslararası kuruluşlar tarafından bir ödüle layık bulunduğu ya da o kuruluşlardan hibe aldığı zaman aynı sevinçler, aynı heyecanlar yaşanır oldu…

Belediye genel sekreterinin, meclisi üyelerinin, onların gözüne girmek isteyen ve o nedenle “kraldan çok kralcı olan” belediye çalışanlarının ve çoğu İzmirli’nin sosyal medya ortamındaki mesajları ne hikmetse hep bu sevinç, hep bu gururla dolu oluyor…

Oysa, kimse çıkıp da o raporları düzenleyip not veren kuruluşlarla kredi, ödül ya da hibe veren uluslararası kuruluşların birbirleriyle ilişkisini araştırıp sorgulamıyor, bilmiyor ya da bilse bile bilmemezliğe geliyor gibi bir durum var ortada…

Aynen ülkemizde çevreyi en fazla kirleten şirketlerin bir araya gelip bir “arka bahçe” olarak kurdukları ÇEVKO ya da WWF gibi sahte yeşil örgütler gibi…

Uluslararası alanda parayı yöneten bu kuruluşların belediyelere yönelik  al gülüm-ver gülüm politikalarını kimse bilmiyor, bilmeye çalışmıyor ve de sorgulamıyor.

O nedenle her not verilişinde, her ödül ya da hibe alındığında havalara sıçrayıp bir marifet yapmışız gibi sevinip duruyoruz.

***

Bu garip durumu, kendisinin üç yıl öğrencisi olmakla övündüğüm Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın bir sözüne bağlamak isterim.

Tabii ki 1972-1980 döneminde benim tanıyıp bildiğim İlber Ortaylı formatıyla…

İlber Hoca hep, “Biz bir imparatorluğun artığı olduğumuzu ve geride bıraktığımız zamanlarda o imparatorluğun ahalisi olarak sahip olduğumuz gücü unutuyor, imparatorluk bile kuramamış toplumlarla aramızdaki farkı bilmiyoruz” der. Bu söz hiçbir zaman bir Osmanlıcılık fikriyatı olarak yorumlanmamalıdır. İlber Hoca bu sözüyle, Türkiye’nin diğer ülkelerle, özellikle de eskiden imparatorluk olmuş ya da bugün halen imparatorluk olduğunu iddia eden ülkelerle ilişkilerinde kendini geçmişten gelen imparatorluk geleneği ile güçlü hissetmesini, o eski gücü unutarak kendine haksızlık yapmamasını ister.

O anlamda, evet biz bugün çökmüş bir imparatorluğun ardılları olmakla birlikte arkada bıraktığımız imparatorluk kurmuş bir toplum olmanın gücü ile kendimizi diğer uluslar ya da toplumlar düzleminde onlarla eşit, hatta onlar kadar güçlü olduğumuzu hissetmeliyiz diye bizi uyarır.

Ama yine biz, onun söylediklerini, uyarılarını ya da bir zamanlar o emperyal güçlerin ordularına, kurumlarına kafa tutmuş bir ulusun bireyleri olduğumuzu unutup uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının düzenlediği raporlarla verdiği notları önemseriz… Hem de o raporların düzenlenmesi için ayrıca para ödediğimizi unutarak…

Ama yine biz, Avrupa’daki en küçük kasaba belediyelerine bile verilen ödüller bu sene bize verildi diye havalara uçarız ve kendimize bu ödül üzerinden bir paye vermeye çalışırız…

Ama yine biz, “hibe” adıyla verilen paraları sanki bize ödül verilmiş gibi kabul eder ve bu durumu kendimize vehmettiğimiz özelliğin bir delili olarak sunarız…

Oysa biz eskiden başka birinden borç almaya sıkılır ve çoğu kez bunu başkaları bilmesin, öğrenmesin kaygısıyla borçlu olduğumuzu cümle alemden saklardık…

Şimdi ise borç almak istediğimizi, aldığımızı ve o borcu büyük bir beceri ile yönettiğimizi dünya aleme duyuruyoruz…

Oysa biz, birinden bir bağış ya da hibe aldığımızda bunun gizli tutulmasını ister, hatta yaptığımız yardımların, bağışların duyulmasını istemezdik…

Şimdi ise kimden hibe aldığımızı sıkılıp üzülmeden, adeta bir ödül almışız gibi duyurup böbürleniyoruz… 

Hand giving money - United States Dollars (or USD)

Ne oldu şimdi bize? Nerede kaldı kişisel, toplumsal ve ulusal gururumuza?

Niye unuttuk birbirimiz ödül vermeyi de; yabancıların verdiği ödüllerle sevinir olduk?

Niye Gümrük Birliği’ne alındık diye gün ortasında havai fişek atıyoruz?

Niye elalem bize karne notu verir gibi not verdiğinde yakasına kırmızı kurdela takılmış çocuklar gibi seviniyoruz?

Niye birileri bizi yardım ve hibeye layık görüp para verdiğinde bunu cümle aleme anlatıyoruz?

Yoksa bizler, eski bir imparatorluğun halkı olarak emperyalizme karşı mücadelenin başladığı ve ilk kurşunun atıldığı bir kentte yaşamıyor muyuz?

Geçmişimizi ve sahip olduğumuz gücü bu kadar mı unuttuk?

En önemli ve büyük ödülün, yaşam kalitemizin artması nedeniyle bu kentte yaşamaktan duyduğumuz memnuniyet olduğunu niye unuttuk?

 

“Onarımı mümkün…”

Bugünkü paylaşımımız, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın mevcut statik durumunu belgelemek amacıyla geçtiğimiz günlerde İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yapı ve Deprem Mühendisliği Birimi öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuz Cem Çelik‘in  İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Bölge Kurulu’na sunduğu 4 Haziran 2017 tarihli statik raporu. 

Konu: İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” Yapısal Hasarları

ANIT YAPISAL SİSTEMİNİN BUGÜNKÜ DURUMU VE ONARIM ÖNERİLERİ
HAKKINDA KİŞİSEL GÖRÜŞ

İzmir Karşıyaka Anayasa Meydanı’nda yer alan “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” ulusal bir yarışma sonucunda yapımına 1972 yılında karar verilmiş ve 1973 yılında açılmıştır. Anıt yaklaşık olarak H=27m yüksekliğindedir (Foto 1~9). Anıt
yapısal sistemi yedi adet düşeye yakın konumdaki dikdörtgen kesitli betonarme kolonun dairemsi bir plan şeması üzerinde düşey konsol biçiminde yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Kolonlar zemin üst kotundan itibaren değişken kesitli ve eğrisel bir formda başlayıp üst kotlara çıktıkça sabit kesitli ve doğrusal bir şekil almaktadır. Anıt yüksekliğinin yaklaşık 1/3~1/4’ü yükseklikte dairesel betonarme bir kiriş kolonları bu kotta bağlamakta, heykel ve diğer kabartma figürler bu betonarme kirişe mesnetlenmektedir.

Anıtın betonarme uygulama projesine ulaşılamamasına karşın yerinde çekilen pek çok fotoğrafı vardır. Bu fotoğraflar incelendiğinde zamanla oluşan bazı hasarlar göze çarpmaktadır. İzlenen hasarların neredeyse tümü betonarme elemanlar (kiriş ve kolonlar) içindeki çelik donatının korozyonu sonucu ortaya çıkan değişik düzeydeki hasarlardır. Hasar, anıtın zemine yakın bölümlerinde yoğunlaşmakta, üst kotlara çıktıkça azalmaktadır. Kolonlardaki boyuna donatı yoğunluğu dikkati çekmekte, proje olmamasına karşın, bu durum anıtın önemli bir mühendislik hizmeti gördüğünü kanıtlamaktadır. Döneminin pek çok yapısı gibi bu yapı da gerek denize olan yakınlığı gerekse zaman içindeki bakımsızlığı ve gereği gibi dış etkilerdenkorunamaması sonucu korozyon hasarına uğramıştır.

Yapının yapıldığı dönemin yönetmeliklerine uygun olarak özenle projelendirildiği ve
inşa edildiği görülmektedir. Başka bir deyişle, yapı iyi bir mühendislik hizmeti almış
olup mühendislik bakımından döneminin iyi örneklerindendir; korozyon dışında günümüze kadar bölgede oluşan irili ufaklı depremlerden hasar görmemiştir. Gerçekte yapıda deprem hasarı oluşturacak aşırı bir yük de yoktur. Ana sorun bakımsızlıktır.

Mevcut hasarlar Türkiye’deki aynı döneme ait pek çok betonarme binada izlenen korozyon hasarının çok tipik bir benzeridir. Bu tür hasarlar yapının özgün biçimini bozmadan çok rahatlıkla giderilebilmektedir. Örneğin, anıtta heykel ve kabartma figürler askıya alındıktan sonra, betonarme elemanlardaki beton örtü tabakası (pas payı) kaldırılabilir ve hasarlı çelik donatılar belirlenebilir. Bu konuda gelişmiş yapı kimyasalları kullanılarak çelik donatılarda korozyona karşı koruma etkin bir biçimde gerçekleştirilebilir. Yüksek mukavemetli tamir harcı ile de betonarme elemanlarda onarım tamamlanabilir. Bu şekilde onarılmış sayısız betonarme yapı bulunmaktadır. Donatılarda kesit kaybı olması durumunda, donatı eklenerek sistem özgün durumundaki güvenlik düzeyine getirilebilir. Ortaya çıkacak hasar durumuna bağlı olarak yapının onarılarak özgün tasarım taşıma gücüne ulaştırılması ya da gerekli olması durumunda güçlendirilmesi için ileri kompozitlerden de yararlanmak mümkündür (CFRP elemanlar gibi). Bu çalışmaların kapsamlı bir proje kapsamında ele alınması gerekmektedir. Bunun için öncelikle yapısal sistemin rölövesinin hazırlanması gereği açıktır.

Resim2

Sonuç olarak, İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı”nda izlenen hasarın türünün betonarme elemanlarda sıkça görülen korozyon hasarı olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür hasarlar genelde aşırı bakımsızlıktan ve çevre koşullarından kaynaklanmakta olup deprem yükleri ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Anıt yapısal sisteminin yukarıda açıklanan yöntemlerin uygulanması durumunda (anıtın özgün durumunu koruyarak) çok rahat bir şekilde onarılabilir/iyileştirilebilir olduğu açıktır. Bu çalışma yapıldıktan sonra anıt bu tür yapılardan beklenen güvenlik düzeyinde kullanılabilir durumda olacaktır.

Halkın belleğine kazınan anıtlar…

Bugün sizinle, tarihe not düşürmek amacıyla Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın aslına uygun restore edilmesini öneren DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu raporunu paylaşmak istiyoruz.

DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, modern mimarlık ürünleriyle bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürüten bir kuruluştur.

docomomo_avatar_2

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluş tarafından hazırlanıp İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘na sunulan ve Docomomo Türkiye Eşbakanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (İTÜ) Yıldız Salman, Docomomo Türkiye Eşbaşkanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (YTÜ) Ebru Omay Polat, Docomomo Türkiye Sekreteri Mimar ve Koruma Uzmanı Doç. Dr. (AGÜ) Nilüfer Yöney ve Docomomo Türkiye Ankara Temsilcisi ve Mimarlık Tarihçisi Prof. Dr. (ODTÜ) Elvan Altan Ergut tarafından imzalanan bilimsel rapor, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı konusunda bizlere şunları söylüyor: 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü’ne;

Konu: Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın kültür varlığı olarak tescili hakkında bilimsel görüş.

Aynı adlı uluslararası koruma kuruluşunun Türkiye dalını oluşturan DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, Modern Mimarlık ürünleri ve bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Bu bağlamda öne çıkan sorunlar, dönem yapılarına kültür varlığı olarak yasal statü kazandırılması ve özellikle yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan yapıların sürekliliğinin sağlanarak korunması ve değerlendirilmesidir.

DOCOMOMO_Türkiye, ilgi alanını oluşturan ve yaklaşık olarak 1920-1975 yılları arasına tarihlenen Türkiye Modern Mimarlık Mirasının belgelenmesi ve korunması için ulusal ve uluslararası düzeyde 2002 yılından bu yana çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalarda, konutlar, kamu yapıları, endüstri tesisleri, spor tesisleri, dini yapılar gibi farklı alt kategorilerde ele alınan tek yapılar ya da yapı toplulukları yanında, kentsel peyzajı oluşturan açık alanlar ve anıtlar da modern mimarlık mirası kavramı içinde yer aldığı kabul edilmektedir.

Gerek DOCOMOMO uluslararası merkez bürosu gerekse de ulusal çalışma grupları, modern mimarlık mirasının korunması konusunda, çeşitli nedenlerden risk altında olan yapılara karşı ilgili kurumları ve yetkilileri bilimsel doğrulara bağlı kalarak bilgilendirmeyi mesleki sorumluluk olarak görmektedirler.

Bu dilekçeye konu olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın gerek İzmir- Karşıyaka’nın kentsel kimliğinde ve kentlilerin belleğinde önemli bir yeri olması, gerekse de 1970’ler Türkiye Modern Mimarlığının dünyadaki diğer örneklerine benzer biçimde sanatları biraraya getiren nitelikli bir tasarım örneği olması nedeniyle, mimar ve heykeltraş işbirliği ile tasarlanmış ve inşa edilmiş bir yapı olarak, uluslararası kabul görmüş tanımlara göre “kültürel değer” taşıdığı tartışılmazdır.

Nitekim, anıtın 1967 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’nin düzenlediği bir ulusal yarışma aracılığı ile tasarlanmış oluşu ve sonrasında zamanla ilçe belediyesinin logosuna dönüştürülmesi ve hatta anıtın logolarının kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerinde dahi yer alarak gündelik hayatın içine çekilmiş olması, yapının toplumsal hafızadaki yeri ve sahip olduğu simgesel değerini açıkça göstermektedir.

Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği, 1970’lerin başında Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için bir yarışma düzenlemiştir. Mimar Erkal Güngören ile heykeltıraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri ve yarışmada birinci seçilen proje, 8.000 m2’lik bir alan için tasarlanan çevre düzenlemesi ve bir anıtı içermektedir. 1972-73 yıllarında uygulanan projede yer alan anıt ve çevre düzenlemesi anlamsal ve biçimsel olarak ayrılmaz bir bütün olarak tasarlanmıştır.

Anıtı çevreleyen alanın taraklı beton zemininde ışınsal bir düzenleme olarak biçimlenen tasarım, taraksız betondan oluşan ışınsal bantların göğe doğru yükselerek anıtın yedi dikitten oluşan gövdesini meydana getirir. Bu dikit beton plaklar çiğnenmekte olan kadın haklarının Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet sayesinde yücelmeye başladığını simgeler. Dikitlerden en yüksekte olanı yerden 15.54 m. yüksektir. Bu mimari yapının üzerinde yerden 3.80 m. yükseklikte monte edilmiş olan 6.50 m çapında ve 1.40 m. yüksekliği olan bronz kuşakta ise rölyefler yer almaktadır. Kuşakta yer alan figürler arasında ulu önder Atatürk, Karşıyaka’da kabri ve parkı bulunan Zübeyde Hanım, mermi taşıyan Türk anaları ile her dalda yetişen ve uğraş veren Türk kadınlarını simgeleyen kabartmalar bulunmaktadır.

Özgün tasarımda anıta üç yönden basamaklarla ulaşılmaktadır. Basamakların olmadığı yerlerde, daha sonraki dönemlerde kaldırılmış olan, yeşil alan düzenlemeleri öngörülmüş ve uygulanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 005

Anıt ve çevresinin ilk tasarlandığı ve gerçekleştirilen biçimi ile kentsel ilişkileri günümüze kadarki süreçte çeşitli olumsuzluklar yaşamıştır. Örneğin, özgün çevre düzeninde yeşil alan olan kısımlar bozulmuş, yer döşemesi olarak devam eden ayakların uzantıları iptal edilerek özgün tasarımı bozacak nitelikte bir malzeme ile zemin kaplanmıştır. Ayrıca eserin betonarme kısımlarında, yüksek korozyondan kaynaklanan beton ve donatının birbirinden ayrılması gibi malzeme ve taşıyıcı sistem hasarları oluşmuştur. Eserin ivedilikle özgün düzenlemesine geri döndürülmesi ve çağdaş yöntemlerle taşıyıcı sistem ve tasarım bütünlüğünün sağlanması amaçlı bir koruma-onarım (restorasyon) projesi geliştirilmesi, anıtın sahip olduğu tarihi, mimari, sanatsal değerler ile geleceğe aktarılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Böylece anıtın ve çevre düzeninin iyileştirilmesi ve zaman içinde kaybettiği özgün tasarım ilişkilerinin yeniden oluşturulması mümkün olabilecektir.

Günümüzde, yerel yönetimin iyi niyetle başlattığı çalışmanın, anıtın yukarıda anlatılan nitelikleri gözönüne alındığında, geri dönüşü olmayan sorunlar doğuracağını belirtmek gerekir. Gerçekleşmesi planlanan çalışmalarda anıtın boyutunun büyütüleceği öngörülmektedir; bu tür bir müdahale, anıtın kentsel bağlam düşünülerek oluşturulmuş olan özgün oran ve kimliğini geri dönülemez şekilde bozacağı için koruma bilimi açısından uygun görülmemektedir.

Ayrıca, anıtın tasarım ve inşa sürecinin Karşıyakalıların maddi ve manevi desteği ile tamamlanabilmiş olması, yapının kamuoyu tarafından Karşıyaka’nın simgesi olarak kabülünde çok önemli bir tarihsel faktördür. Benzer şekilde, günümüzde kültür varlığı olarak tescillenmiş bulunan Çanakkale Şehitler Abidesi’nin de yapımı çeşitli ekonomik nedenlerden sekteye uğramış ve halkın da katılımı ile tamamlanmıştır. Her iki anıt da, halkın bu yapıların gerçekleştirilmesi sürecinde önemli bir aktör olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak, ne yazık ki bu tutum günümüzde yerel yönetim tarafından gündeme gelen projelendirme sürecinde izlenmemektedir. Oysa çağdaş koruma ve planlama yaklaşımları, özellikle yerel yönetimlerin katılımcı modeller oluşturmasının önemini vurgular. Anıtın yıkılarak yeniden yapılmasını içeren söz konusu proje, basın ve sosyal medyadan da izlenebileceği gibi, kamuoyu ile mesleki ve diğer sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılanmıştır. İlçe belediyesinin, hem yerel hem ulusal kamuoyunu ilgilendiren böyle kapsamlı bir projede ilgili tüm paydaşların görüşünü alması ve sürecin katılımcı bir yöntemle ele alınması daha uygun olacaktır. Bu sürecin, yeni tasarımdan vazgeçilerek, özgün tasarım ve eserin onarılarak korunması yönünde bir toplumsal kararla sonuçlanması da olası görünmektedir.

Yukarıda sunulan değerlendirmeler ve çalışmalar ışığında DOCOMOMO_Türkiye Çalışma Grubu olarak, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın Türkiye Modern Mimarlık tarihi ve mirası açısından, döneminin simgelerinden olan bir anıt ve kentsel açık alan düzenlemesi örneği olarak değerlendirilmesini ve bir yarışma sonucu elde edilmiş özgün bir tasarım olduğu da göz önüne alınarak, yukarıda belirtilen nitelikleriyle, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun Anıt heykeller ile ilgili 729 nolu ilke kararı çerçevesinde ve “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları” ile ilgili 5.11.1999 tarih, 660 sayılı ilke kararında yer alan, “Toplumun maddi tarihini oluşturan kültür verileri içinde tarihsel, simgesel, anı ve estetik nitelikleriyle korunması zorunlu yapılardır” tanımı kapsamında, bir kültür varlığı olarak tescili konusunda gereğini arz ederiz.

Dökülen yaşlar yoksa timsah gözyaşları mıdır?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarı tarafından 2023 Türkiye vizyonu doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi, şu an itibariyle İzmir’in üstünde sallanmakta olan bir kılıç ve sonuçları itibariyle de İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin sonunu getirecek büyük bir beladır.

Yereldeki belediyeler uzun bayrak direkleri, büyük bayraklar ve görkemli anıtlar peşinde koşup oyalanırken iktidar da İzmir Körfezi’nin ortasına kendi damgasını vuracak ampul şeklinde bir beton ada, körfezin tüm ufkunu kaplayacak bir köprü ve yerin altında uzun bir tünel yapma sevdasındadır.

Böylelikle hangi siyasi görüş ya da ideolojiden olduğuna bakılmaksızın merkez ya da yereldeki her yöneticinin büyük yollar, köprüler, tüneller, havaalanları ve benzerlerini yaparak iktidarını güçlendirmeyi hedefleyen anlayış ve uygulamalar içinde zamanla birbirlerine benzediğini; adeta hiçbirinin diğerinden farkı kalmadığını görebiliriz.

O nedenle uzun bir süredir çevremizde durumun farkında olup şikayetini ifade eden herkes, merkezi iktidarla yerel iktidardakilerin günden güne birbirlerine benzemeye başladığını, hiç birinin diğerinden farkı kalmadığını, dün “solcu” ya da “devrimci” bildiklerimizin bile bugün karşı cephede yer aldığını ifade ederek hepsini aynı çuvala koymaya başlamıştır.

İşte o nedenle, merkezi yönetimin İzmir Körfezi’nin ortasına kondurmaya niyetli olduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, bu nedenle yerel iktidarın temsilcisi olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nca kabullenilmiş; hatta bu işte bir adım daha öteye gidilerek, “bu işi ilk ben düşünmüştüm” fırsatçılığıyla projenin sahipliği noktasına kadar gidilmiştir.

Bu projenin sahibi kimdir, bu projeyi önce kim düşünmüştür?” şeklindeki yararsız tartışmayı bir yana koyduğumuzda ortaya atılabilecek en ciddi iddialardan biri, bu projenin halka yeterince anlatılmadığı, halkın projeye katılımın sağlanmadığı ve bu işte İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin üstüne düşen görevleri yeterince yerine getirmediği iddiasıdır.

Pélican frisé

Projenin, ÇED hazırlık sürecinde sadece İzmir Ticaret Odası’nın halktan yalıtılmış salonunda gerçekleştirilen Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı dışında halka yeteri kadar anlatıldığı dikkate alındığı takdirde bu iddia, yerden göğe kadar haklıdır.

Şu an itibariyle proje hakkındaki bilgi yetersizliği öyle bir noktaya varmıştır ki, hazırlanan ÇED raporundaki değişiklikler sonucunda 396 sayfaya ulaşan ÇED raporuyla onun 3484 sayfadan oluşan eklerini tam olarak okuyup anlamaya çalışan uzmanlar bile, konunun birçok bilim ve disiplini ilgilendirmesi, ÇED raporunun “kopyala-yapıştır” tekniğiyle oldukça özensiz bir şekilde yazılması, deniz dibinden çıkarılacak tarama malzemesinin analizi gibi birçok konu ve izin işleminin ÇED raporu dışında tutulması nedeniyle kendilerini yetersiz hissetmektedir.

Buna bir de yasaların tanıdığı sürelerin kısa tutulması ve her şeyin aceleye getirilmesini eklediğimizde projenin adeta hırsızdan mal kaçırırcasına kabul edildiği görülecektir.

Bugün itibariyle dava açmış olan TMMOB, EGEÇEP ve Doğa Derneği’nin elinde ÇED raporunun değerlendirilmesi amacıyla 17 Ocak 2017 tarihinde Ankara’da yapılan İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu Toplantısındaki bazı belgelerin bulunmuyor olması bunun en somut örneğidir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca kabulü sonrasında yasal süresi içinde TMMOB, Doğa Derneği, EGEÇEP ve 84 adet bireysel doğa savunucusunun dava açtığı süreçte ısrarlı bir şekilde dava açmasını ya da açılan davalara müdahil olmasını istediğimiz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendilerinden görüş istenen Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinin suskun kalması da çok anlamlıdır.

Hatta bırakın dava açmayı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun projeyi savunan; giderek sahiplenen demeçlerinden sonra belediyelerin böylesi bir durumda ortaya çıkmayacaklarını, “büyük başkan”larının izinde giderek bizlerin haklarını savunmayacaklarını anladık.

Ama ne olduysa oldu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin önündeki engelleri kaldırarak projenin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun başkanı olduğu İZKUŞ–İzmir Kuş Cennetni Koruma ve Geliştirmei Birliği’ni lağvetmesi üzerine küçük bir kıyamet yaşandı (!)

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Kuşcenneti’ne katkıda bulunmadıklarını söyleyen Orman ve Su İşleri Bakanı’na karşı çıkarak bugüne kadar İzmir Kuşcenneti için ne kadar para harcadıklarını teker teker sayarak bu hareketin arkasında büyük bir rantın olduğunu iddia etti.

Ama bunu yaparken de şikâyetçi olduğu olay ile İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki kurmayı hiç düşünmedi ya da böyle şeyleri düşünmek pek de işine gelmedi.

Çünkü bir yanda kendisinin yeterince para harcamadığı gerekçesiyle mağdur edildiğini iddia ettiği bir el koyma hareketi, diğer yanda da İzmir Kuşcenneti’nin içinden geçip orayı mahvedecek olmasını dikkate almadan sahiplendiği büyük bir proje vardı.

Konu bu haliyle “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali gibiydi…

O nedenle kısa bir süre için esip gürleyip parladı, değişik vesilelerle çıktığı kürsülerden kendisinden beklenen sert çıkışları yaptı…

Ama kendisini yakından tanıyanlar bu çıkışların saman alevine benzeyeceğini, o nedenle İZKUŞ’un lağvedilmesi konusunun en yakın zamanda unutulacağını ve her şeyin iktidarı korkutmayacak şekilde kendi mecrasında akacağını söylediler.

01.30 - Körfez Köprüsünün Bitmiş Durumunun Bilgisayar Ortamında Modellenmiş Görüntüleri (A)

Şimdi o nedenle bekliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu timsah gözyaşları eşliğinde feryat edip rant iddiasıyla suçladığı İZKUŞ konusunu unutup kulağının üstüne mi yatacak; yoksa, bu olayla daha büyük bir lokma olan İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki, bir nedensellik bağı kuracak mı?

Her zaman olduğu gibi İzmir’in yaz sıcaklarında bekleyip İzmir’in asıl sahibinin kim olduğunu hep birlikte göreceğiz.

              

Kent Hukuku

Tüm bir yaşamını kent, yerel yönetimler, çevre gibi konulara hasreden değerli bilim insanı Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Prof. Dr. Ayşegül Mengi tarafından yazılan “Kent Hukuku” isimli kitap, 2017 yılının Mayıs ayında İmge Kitabevi tarafından yayınlandı. 

Toplam 263 sayfadan oluşan bu kitapta kent hukuku konusunda bilgilenmek isteyenlere;

* Kent hukukunun yurttaş boyutu çerçevesinde kent ve kentsel alan, kent hakkı, kentsel hak ve kentli hakkı, farklı kent modelleri, kent yurttaşlığı ve kentlilik, kent kimliği, küreselleşmenin kentler üzerindeki etkileri, kentsel suç, kente karşı suç ve kentkırım, kentsel toplumsal hareketler, kentsel yaşam kalitesi, hukuk devleti, hukukilik, yasallık, doğrulluk (meşruiyet), kenttaşlık (hemşehri hukuku), kentsel katılım, kent hukukunun anayasal ve yasal dayanakları, kent hukuku ile ilgili Anayasa Mahkemesi ve yönetsel yargı kararları, kent hukukunun uluslararası kaynakları ve kent hukukunun aktörleri konuları,

* Kent hukukunun yönetim boyutu çerçevesinde de kent yönetimi, belediyelerle büyükşehir belediyelerinin anayasal temelleri, toplumcu belediyecilik ve sosyal belediyecilik, mahalle yönetimi, kentsel hizmetlerin özelleştirilmesi, belediye şirketleri, kent yönetiminin gelirleri, kent yönetimlerinin imar ve planlama yetkileri ile uygulamaları ve kent yöneticileriyle ilgili etik kurallar hakkında bilgi veriliyor.

Her iki yazar, kitabın Önsöz bölümünde bu kitabın 20 yıla yakın bir süredir, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ve Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde yapılan derslerde ele alınan konulardan oluştuğunu belirtiyorlar.

RusenKeles

Kitabın arkasında yer alan tanıtım bölümünde ise şunlar yazılmış:

Kent Hukukundan söz edildiğinde, genellikle, imar uygulamaları ya da çevre konusunda karşılaşılan sorunlar akla gelir. Ancak, bu konuları da kapsamak üzere daha çok, kent olarak tanımlanan, doğal ve yapay çevre öğelerinden oluşan mekânlara ve bu mekânlarda yaşayanlara ilişkin kuralların tümü Kent Hukukunun konusudur.
 
Kenttaşların sahip olduğu kentsel hakları koruma altına alan Kent Hukuku, aynı zamanda onlara bu konuda kimi sorumluluklar da yüklemektedir. Kenttaşların kentle bütünleşmeleri, kendilerini kent kimliğinin ve kültürünün bir parçası olarak görmeleri, hak ve ödev kavramlarının birlikte algılanmasının zorunlu olduğu bilinciyle kentsel haklara sahip çıkmaları büyük önem taşımaktadır.
 
Kent yönetimlerine, sürdürülebilir, yaşam kalitesi yüksek kentsel mekânlar yaratma, çevre değerlerini korumaya öncelik verme, kamu yararı ve toplum yararını bireysel yararın önünde tutma görevlerini veren Kent Hukuku, aynı zamanda, kent yönetimlerinin, katılımcı, saydam, hesap verebilir, etkin ve verimli hizmet sunan ve yerel özerklikten yararlanan birimler olabilmeleri için yasama, yürütme ve yargı erklerine düşen ödevleri de kapsar.

0001702243001-1

Kenti, yönetim ve kenttaş boyutuyla ele alan Kent Hukukunun yazarları Ruşen Keleş ve Ayşegül Mengi, kentli haklarının güvence altına alındığı, kent yönetimlerinin hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağlı olduğu, kenttaşların edilgen değil, etkin yurttaşlar olarak kentlerine sahip çıktığı ideal bir duruma ulaşmanın önündeki engellerin neler olduğunu ortaya koymaya çalışmakta; sonra da söz konusu sorunlardan her biri için çözüm yolları önermektedir.

Kendi hayatını anlatmak, hayata meydan okumaktır…

Ali Rıza Avcan

Otobiyoğrafi, yani bir kişinin oturup kendi hayatını anlatan bir kitap yazması bir anlamda anlatılanlar, anlatılmayanlar ya da çarpıtılanlar açısından bir tür hayata meydan okumaktır!

Çünkü kendi hayatıyla ilgili her şeyi önce okura daha sonra da kamuoyunun önüne serip sergilemek, yaşamı ile ilgili bilgileri doğru ve eksiksiz bir şekilde herkesle paylaşmak demektir otobiyografi…

O nedenle otobiyografi yazan kişi çoğu kez hatırladığı ya da bir köşeye yazıp not ettiği anıları çoğu kez yaşamına girip onda iz bırakmış kişilerin verdiği bilgilerle doğrular, çoğu kez onların tanıklığında kendini anlatmaya çalışır.

maxresdefault

Yaşadıklarını bir köşeye devamlı yazan, o nedenle de unutma hakkını fazla kullanmayan otobiyografi yazarlarından tanıdığım biri, Türk yazınının değerli ismi Murathan Mungan’dır. Yaşamımın bir yıllık dilimini kendisiyle Ankara Kurtuluş Ortaokulu’nda sınıf arkadaşı olarak paylaşmış biri olarak, geçtiğimiz yıl yayınladığı “Haritalı Metot Defteri” isimli kitabında, bir sınıf mümessili olarak  unuttuğum birçok arkadaş ve olayı net bir şekilde hatırlayıp yazarak beni fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bu durum, yaşanan olaylarla tanışılan kişilerin düzenli bir şekilde bir köşeye not edilmesine dayanan hayranlık duyulacak titiz bir çalışmanın ürünüdür.

Geçtiğimiz yıllarda Terzi Fikri’yle birlikte 1970’li yılların sonundaki Fatsa belediyecilik deneyimini anlatmak amacıyla “Fırtınalı Denizin Yolcuları” isimli kitabı yazan üniversite arkadaşım Sedat Göçmen ise, Murathan Mungan’ın aksine hatırladıkları yanında unuttuklarını geniş bir arkadaş çevresiyle yeniden ilişki kurarak anımsamış ve topladığı bu taze bilgilerle hatırladıklarını doğrulamıştır. Bir anlamda yaşanan her şeyi doğru ve eksiksiz bir şekilde anımsamaya dayanan kolektif bir bellek çalışması yapmıştır diyebiliriz.

Otobiyografi yazanın bu iki yöntemden hangisini hangi ağırlıkla kullandığı dışındaki en önemli husus ise yaşadıklarını eksiksiz bir doğru bir şekilde ve özellikle de çarpıtmadan anlatmasıdır.

Çünkü yaşam, bu yazılanların her geçen an ya da gün yeniden ve yeniden test edildiği, doğrulandığı ya da çürütüldüğü acımasız bir alandır.

Bugün kendi kendinizi ikna ederek yeniden ürettiğiniz yalan, yanlışlık ya da çarpıtmalar yarın öbür gün başkalarının tanıklığı ya da masa üstüne koyduğu belgelerle anlatıcıyı zor duruma düşürebilir ya da es geçtiğiniz, anlatmak istemediğiniz gerçeklikler gün gelir sizin ayaklarınıza dolanan bir utanca dönüşebilir.

Ayrıca özellikle yöneticilerin; cumhurbaşkanların, başbakanların, bakanların, siyasetçilerin ve belediye başkanlarının halen görevdeyken tutup kendi yaşam öykülerini anlatan otobiyografiler yazmaları hem yanlış anlaşılmalara son derece uygundur hem de ilerde yaşanacak olası olaylar açısından tehlikelidir. O nedenle bir yönetici ya da siyasetçinin kendisini anlatacağı alandan elini eteğini çekmeden kendini anlatmaya kalkması toplumumuzda genellikle hoş görülmez, Hatta çoğu kez ayıplanır.

1970’li, 1980’li yılların efsane belediye başkanlarından Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü’nün yaşam öyküsünü bugünlerde yazmaya başlaması, bu anlamda örnek alınması gereken övülecek bir davranıştır.

Geçtiğimiz günlerde büyüklü küçüklü belediye başkanlarının anılarını kitaplaştırmaya başlayan Doğan Egmont Yayınları tarafından piyasaya sürülen Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a ait “Bir Kent, Bir Başkan, Bir Aşk” isimli kitapla bunu izleyecek diğer kitapları da bu düşüncelerle ele alıp değerlendirmek gerekir.

Bu anlamda, bir belediye başkanı henüz görevde iken tüm anlattıkları gerçekleri gerçekten yansıtıyor mu, acaba bazı şeyleri çarpıtıp bazı şeyleri es mi geçiyor, bazı şeyleri fazlasıyla abartıp kendine bir önem mi vehmediyor diye çeşitli sorular sorup düşünmekte yarar olabilir diye düşünüyorum.

Çünkü oldum olası kendi kendimi anlatıp tanıtmakta sorun yaşamış biri olarak başkalarını tanıtma ya da anlatma konusunda daha başarılı olduğumu biliyorum. Bunu da en iyi bilenlerden biri de sevgili dostum heykeltraş Ayfer Aksüyek Yiğitler’dir.

636079255215747913-1140883120_Life

Ayrıca durduk yerde kendi kendilerini anlatan insanlara da hep şüpheyle bakan, bunun arkasında acaba ne var, bunu hangi düşünceyle yapıyor diye devamlı işkillenen bir kişiliğim olduğunu da biliyorum.  Sanıyorum bunun nedeni de uzun bir süre kamuda denetim hizmeti yapmış olmamdır.

Ama bütün bu tespit ve değerlendirmeler sonucunda da, yoksa tüm çıplak gerçek, bu seneki İzmir Tüyap Kitap Fuarı’nda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a söylediği “Hüseyin, bir kitapla büyükşehir belediye başkanı olunmuyor” sözünün arkasında mı yatıyor diye düşünmeden de edemiyorum…

 

Mahallenin mobeseleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada görüp yarın öbür gün kullanırım düşüncesiyle kaydedip sakladığım sevimli bir karikatür var. “Mahallenin mobeseleri” adı verilen bu karikatürde bir evde aynı somyaya dayanıp dışarıyı gözleyen üç sevimli teyze var. Çizimden ve yüz ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla evin hemen önündeki sokaktan kimlerin gelip geçtiğine ya da karşı evlerde olup bitenlere bakıyorlar. Adeta o mahallenin ya da sokağın sahipleri gibi.

Bu konuyla ilgili çok eski mesleki bir deneyimim daha var.

Müfettişlik yaptığım 1980’li yılların başıydı sanırım. İstanbul’da, beni yetiştiren üstasım ve değerli büyüğüm Recep Birsin Özen ile birlikte soruşturma yapmak üzere Edirne’nin Havsa ilçesine gittiğim bir zamandı. Keyifli bir otobüs yolculuğu sonrasında Havsa Hükümet Meydanı’nda otobüsten inerek kaymakamlık binasına doğru yürüdüğümüzde önümüzden ufak bir cemaatle birlikte bir cenaze alayı geçmiş, biz de yolumuzu biraz değiştirmek zorunda kalmıştık.

İşimiz, teftiş kurulu başkanlığınca bize iletilen birden fazla şikâyetin yer aldığı dilekçedeki şahsı bularak bu iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koyan bir soruşturmayı başlatıp yürütmekti. Bize intikal eden dilekçedeki şikâyet konusunun fazlalığı işimizi çoğaltmış olması nedeniyle bizi fazlasıyla düşündürüyordu.

Sonunda kaymakamlık binasına vardık ve kaymakamla tanıştık. Kendisine Havsa’ya geliş nedenimizi anlatıp dilekçe sahibinden söz ettiğimizde şikâyetçinin bir gün önce öldüğünü ve cenazesinin kaldırılmakta olduğunu öğrendik. Konuyu biraz daha kurcalayınca, bizdeki şikâyet mektubunu yazan kişinin biraz önce bizim önümüzden geçen cenaze alayının kahramanı olduğunu anlamıştık. Görüştüğümüz kamu görevlileri ise o şikayetçinin ölümünü “hele şükür öldü de kurtulduk” dercesine sevinçle karşılıyor, bir daha kimseyi şikayet edemiyeceği için içten içe seviniyorlardı.

Ben de 12 Eylül faşizminin kol gezdiği o yıllarda şikâyet etmenin, “muhbirlik” yapmanın doğru bir iş olmadığını, bir anlamda onların ihbar ve şikayetleriyle bizim iş yükümüzün arttığını düşünüyor, şikâyetçilere belli bir önyargıyla yaklaşıyordum.

Ancak müfettişlikten ayrılıp danışmanlık yapmaya başladığımda, o tür kişilerin etliye sütlüye karışmayanlar daha değerli olduğunu, apartmanı, sokağı, mahalleyi, semti ve kenti gözleyen, insanları takip eden, doğru bulmadığı şeylere de yüksek sesle itiraz edip şikâyet edenlerin adeta toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket eden kanaat önderleri ya da yaşadıkları yerin doğal liderleri olduğunu fark etmeye başlamıştım. Özellikle belediye adına mahalle halkını örgütleyerek belediye-halk ilişkilerini düzenlemeye çalıştığım İstanbul, Bahçelievler Belediyesi’ndeki çalışmalarımda ilk iş olarak bu tür kişileri bulmaya, bu tür kişileri mahalle örgütlenmesinin ateşleyicisi olarak kullanmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Bu işi ister merakları, ister başka nedenlerle yapmış olsunlar, bu kişiler yaşadıkları sokak, mahalle ya da semt için dikkate alınması gereken önemli kişilerdi. Çünkü sahip oldukları merak ve araştırma güdüsüyle birçok şeyi biliyorlar, adeta bir tür gönüllü muhtarlık yapıyorlar; o nedenle de o sokak, mahalle ya da semtteki birçok kişinin önem verdiği, dikkate aldığı mahalli liderlere dönüşüyorlardı. Hele ki bir de yaşlı iseler, işte o zaman o sokağın, mahallenin ya da semtin akil insanlarına dönüşüyorlardı.

Bugün ben de, profesyonel anlamda yürüttüğüm eğitim, danışmanlık, araştırma ve planlama işlerini bir yana bırakıp bir kent gönüllüsü ya da aktivisti olarak kentteki birçok şeyle ilgilenmeye başladığımda, bu uğurda araştırmalar yapıp birçok kimseyle görüştüğümde, çalıştay, sempozyum, panel gibi toplantılara gidip görüşlerimi ifade ettiğimde, bilgi edinme hakkı çerçevesinde dilekçeler yazdığımda zamanında küçümsediğim o “sorumlu vatandaş” tipine dönüştüğümü görüyor, bir kent adına önemli işler yapmanın bilinciyle kendi kendime seviniyorum.

Mahallenin MOBESE'leri

Evet, ben de artık bir zamanlar küçümsediğim o meraklı insanlardan biri olarak yaşadığım çevre adına araştırmaya, öğrenmeye çalışıyor ve edindiğim bilgilerle yaşadığım sokağı, mahalleyi ve kenti daha yaşanabilir bir yere dönüştürme adına sahip çıkmaya çalışıyorum.

Şimdi artık bunun bir adım ötesine giderek kendini sokağından, mahalle ya da semtinden veya kentinden sorumlu sayan insanların, yurttaşların, hemşerilerin daha da artmasının ve onların da kendi aralarındaki ilişkileri geliştirerek örgütlenmelerini diliyor ve onlara bu kentte, bu ülkede önemli işler düştüğünü düşünüyorum.

Çizgilerdeki Nazım Hikmet

Barışın, sevdanın ve özgürlüklerin şairi Nazım Hikmet Ran 15 Ocak 1902 tarihinde doğmuş ve bundan tam 54 yıl önce, 3 Haziran 1963 tarihinde vefat etmiş… O nedenle, bugün onu barışa, demokrasiye ve özgürlüğe daha fazla muhtaç olduğumuz günümüz koşullarında büyük bir özlem ve saygıyla anıyoruz….

001-nikola-listes-hirvatistan
Nikola Listes – Hırvatistan
002-filipe-libas-brezilya
Filibe Libas – Brezilya
003-damir-novak-hirvatistan
Damir Novak – Hırvatistan
004-darko-drljevic-karadag
Darko Drljevic – Karadağ
005
S. Bulca
006-kursat-zaman
Kürşat Zaman
007
.
008
.
009
.
010
.
011
.
012
.
013
.
014-halil-ibrahim-yildirim
Halil İbrahim Yıldırım
015-saadet-demir-yalcin
Saadet Demir Yalçın
015-vahit-akca
Vahit Akça
016-hakan-sumer
Hakan Sümer
017-cemalettin-guzeloglu
Cemalettin Güzeloğlu
018-bulent-karakose
Bülent Karaköse
019-ahmet-umit-akkoca
Ahmet Ümit Akkoca
020-musa-kart
Musa Kart
021-ahmet-ozturklevent
Ahmet Öztürklevent
022-hayati-boyacioglu
Hayati Boyacıoğlu
023-seyit-saatci
Seyit Saatçi
024-ercan-sert
Ercan Sert
025-refik-tinis
Refik Tiniş
026-ramazan-ozcelik
Ramazan Özçelik
027-mesut-yavuz
Mesut Yavuz
028-kadir-dogruer
Kadir Doğruer
029-musa-gumus
Musa Gümüş
030-cumhur-gazioglu
Cumhur Gazioğlu
031-kamil-yavuz
Kamil Yavuz
032-bulent-karakose
Bülent Karaköse
033-halil-ibrahim-yildirim
Halil İbrahim Yıldırım
034-kemal-urgenc
Kemal Urgenç
035-kemal-bulus
Kemal Buluş
036-mustafa-bilgin
Mustafa Bilgin
037-muzaffer-ozden
Muzaffer Özden
038-raif-gokkus
Raif Gökkuş
039-ergul-aktas
Ergül Aktaş
040-huseyin-tanyeli
Hüseyin Tanyeli
041-keziban-ozkol
Keziban Özkol
042-sezer-odabasioglu
Sezer Odabaşıoğlu
043-mehmet-kahraman
Mehmet Kahraman
044-ercan-baysal
Ercan Baysal
045-eray-ozbek
Eray Özbek

Devam Edecek…