Yazı dizimizin ilk bölümünde ÇED raporu İzmir Valiliği tarafından onaylanan Çiğli Tramvayı hakkında bilgiler vererek bu hatta taşınması muhtemel yolcu sayısı ile ilgili analiz ve hesaplamaların yapılmayışı nedeniyle bu projenin yanlış bir proje olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.
Bugünkü yazıda ise bu tramvay hattının yapılış gerekçelerini belirleyip tartışmaya çalışacağız.
Hatırlayacağınız üzere Karşıyaka tramvayı ile ilgili haberler ve yaşanan tartışmalar sırasında bu hattın kendisini besleyecek bir yolcu kapasitesine sahip olmadığı açık bir şekilde görüldü. Özellikle Karşıyaka İskelesi ile Alaybey arasındaki “ölü” hattın varlığı, kişi başına düşen özel araç sayısının 2 ilâ 3 arasında değiştiği Atakent ve Mavişehir mahallelerindeki halkın sabah ve akşam saatleri dışında bu hatta ilgi göstermemesi, Karşıyaka tramvay hattı inşaatının başladığı tarihten itibaren bu hattın yolcu sayısı bakımından daha verimli bir hatla beslenmesi gerektiğini ortaya koydu. Nitekim, henüz inşaat devam ederken bizzat belediye başkanının ağzından bu hatta Çiğli hattının ekleneceğini duymaya başladık.
Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı tarihten kısa bir süre sonra Çiğli tramvayı projesinin hazırlandığı ve bununla ilgili ÇED raporunun İzmir Valiliği tarafından onaylandığı haberlerini duyduk.
Söz konusu raporu okuduğumuzda ise, bu hattın daha çok Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve yeni açılan Çiğli Bölge Hastanesi’ne gidip gelenler için düşünüldüğünü öğrendik.
Bu hesaba göre, Çiğli tramvayının güzergahındaki Mavişehir mahallesinin 2017 yılı verilerine göre 13.706 olan nüfusuyla Çiğli ilçesi sınırları içindeki Yenimahalle’nin 8.088, Küçük Çiğli mahallesinin 17.945 olan nüfusunu, yine aynı yıl verilerine göre 7.070 öğrenciye sahip olan Katip Çelebi Üniversitesi’ni ve 6.240.000 metrekarelik bir alanda faaliyette bulunan Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikalarda çalışanlarının hedeflendiği anlaşılıyor.
Ancak bu projenin hazırlanması öncesinde, bu mahallelere ve üniversite, hastane ve sanayi bölgesi gibi çekim merkezlerine gelip gidecek insanların nerelerden gelip nerelere gittikleri hususunun ayrıntılı bir şekilde araştırılıp analiz edilmediği için bu mahallerde oturanların ya da bu çekim merkezlerine gelip gidenlerden ne kadarının bu tramvay hattından yararlanacağı; ayrıca Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışanların yararlandığı servislerin ne kadar yolcu taşıdığı, bu hattın yapılması durumunda servislerin kullanımından vazgeçilip vazgeçilemeyeceği -ne yazık ki- henüz bilinmemektedir.
Aynen Konak ve Karşıyaka tramvay hattı projelerinde yapıldığı gibi…
Örneğin Atatürk Organize Bölgesi’ne ulaşımı sağlayan 4 ESHOT hattından 1’inin (227) Bostanlı İskele’den, 1’inin (817) Çiğli İZBAN İstasyonu yanındaki Çiğli Aktarma Merkezi’nden hareket etmekle birlikte; (149) nolu otobüs hattının Kaklıç’tan, (751) nolu otobüs hattının Sasalı’dan hareket ettiği dikkate alındığında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne gelenlerin çoğunluğunu Kaklıç ve Sasalı’dan; yani yapılacak tramvay hattının tam aksi yönünden gelmeleri nedeniyle bu hattı kullanmayacakları ortaya çıkmaktadır. Nitekim Bostanlı İskele’den kalkan (227) nolu hat otobüsünün taşıdığı yolcu sayısı dikkate alındığında, bu hattaki otobüslerin kaldırılarak yerine daha pahalıya mal olacak tramvayın konulmasının gerekçesi anlaşılmamaktadır.
Evet, Karşıyaka hattına eklenen bu hattın uç noktalarında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Çiğli Bölge Hastanesi ve Katip Çelebi Üniversitesi gibi çekim merkezlerinin olması, birleştirileceği Karşıyaka hattının diğer ucunda da Bostanlı İskele, Karşıyaka İskele gibi daha fazla yolcuyu barındıran noktaların olması nedeniyle Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne, Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve Çiğli Bölge Hastanesi’ne gitmek isteyen Karşıyakalıların buralara eskisinden daha kolay ulaşabilecekleri bilinmekle birlikte; trafik yoğunluğu açısından sorunlu olmayan bu hatlardaki bize göre yeterli olan otobüs sayısının şayet bir yetersizlik ya da talep söz konusu ise arttırılması ya da yeni hatlar açılarak geliştirilmesi mümkünken niye daha pahalı bir yatırım türü olan tramvay hattının açılmasına karar verilmiştir? İşte henüz bu önemli soruya kimse ikna edici bir yanıtı verememektedir.
Oysa bu işin uzmanları, iki nokta arasındaki toplu ulaşımda tür seçiminin değil, kapasite seçiminin önemli olduğunu söyleyip belirlenen kapasiteye göre yapılacak tür seçiminde maliyetin önemli bir unsur olduğuna işaret ediyorlar.
Çünkü İstanbul, Kayseri, Eskişehir, Antalya ve Samsun’da şimdiye kadar yapılan tramvay projelerinin maliyetlerini dikkate alıp bir ortalama bulmaya kalktığımızda bunun kilometre başına 12,2 Milyon Dolar olduğunu, otobüsle ya da metrobüsle yapılacak toplu ulaşımın ise çok daha ucuz olduğunu söylüyorlar.
O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu hattaki yolcu kapasitesi ile ilgili herhangi bir inceleme, analiz ve değerlendirme yapmadan ve bu hatta otobüs mü yoksa tramvay mı işletmenin daha doğru olacağını tartışmadan daha pahalı bir oyuncak olan tramvaydan yana karar vermiş olmasını yadırgıyor ve doğru bulmuyoruz.
Ayrıca kentin başka bölgelerinde; örneğin Halkapınar-Otobüs Terminali hattında metro ya da tramvay yapmak varken, kentin mevcut ihtiyaç ve öncelikleri açısından daha gerilerden gelen ve İZBAN hattına paralel bir şekilde yapılacak Çiğli tramvay hattının yapılmasını stratejik bulmuyor, bu tür yatırım kararlarında kentin genelindeki tüm ulaşım sorunlarının önceliklendirilmesi ve yatırım kararlarının bu öncelikler göz önünde bulundurularak alınması gerektiğini düşünüyoruz.
Bütün bu değerlendirme ve düşünceler sonrasında da, Çiğli tramvay hattı acaba yolcu kapasitesi açısından cılız kalan Karşıyaka tramvay hattını desteklemek, onun işletme masraflarını azaltmak için mi yapılıyor diye sormadan da edemiyoruz.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014, 2015 ve 2016 yılları faaliyet raporlarının son bölümünde yer alan bilgilere göre; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sermayesine ortak olduğu 12, sermayesine ortak olduğu şirketlerin kurduğu 3 şirket olmak üzere toplam 15 şirketi bulunmaktadır. Bu şirketleri faaliyet raporlarındaki sırasına göre şu şekilde listeleyebiliriz:
1. İzbeton – İzmir Büyükşehir Belediyesi Beton ve Asfalt Enerji Üretim ve Dağıtım Tesisleri Su Kanalizasyon Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi.
2. Grand Plaza – İzmir Büyükşehir Belediyesi Grand Plaza Gıda, Otelcilik ve Turizm İşletmeleri Anonim Şirketi.
3. İzfaş – İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat İşleri Ticaret Anonim Şirketi.
4. İzbelcom – İzmir Büyükşehir Belediyesi Çevre Korunması İyileştirmesi Müşavirlik ve Proje Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.
5. İzenerji – İzmir Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları Temizlik Bakım ve Organizasyon Hizmetleri Enerji Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.
6. İzelman – İzelman Genel Hizmet Otopark Özel Eğitim İtfaiye ve Sağlık Hizmetleri Ticaret Anonim Şirketi.
7. Ege Şehir Planlama – Ege Şehir Planlaması Enerji ve Teknolojik İşbirliği Merkezi Anonim Şirketi.
8. İzdeniz – İzmir Deniz İşletmeciliği Nakliye ve Turizn Ticaret Anonim Şirketi.
9. İzulaş – İzmir Ulaşım Hizmetleri Makine Sanayi Anonim Şirketi.
10. İzban – İzmir Banliyö Taşıma Sistemleri Ticaret Anonim Şirketi.
11. İzmir Enternasyonel Otelcilik Anonim Şirketi.
12. İzmirgaz – İzmir Doğalgaz Dağıtım Anonim Şirketi.
13. İzmir Metro – İzmir Büyükşehir Belediyesi Metro İşletmeciliği Taşımacılık İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.
14. Ünibel – Ünibel Özel Eğitim Bilgi Teknolojileri ve Dijital Yayıncılık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.
15. İzmir Jeotermal – İzmir Jeotermal Enerji Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.
Bu listeye, İzmir Büyükşehir Belediyesi Egeşehir Planlama Enerji ve Teknolojik İşbirliği Merkezi Anonim Şirketi‘nin 2012 yılında 20.000.-TL, 2016 yılında da 3.000.000.-TL. vererek ortak olduğu Tarkem, Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi ile 2017 yılı içinde 30.000.000.-TL. vererek ortak olduğu Tetusa Özel Sağlık Hizmetleri Termal Turizm Sanayi ve Ticaret AnonimŞirketi dahil edildiğinde şirketlerin toplam sayısı 17’ya çıkmaktadır.
Egeşehir Planlama A.Ş.‘nin % 30 oranında ortak olduğu Tarkem A.Ş.‘nin hem 2016 yılı hem de daha eski faaliyet raporlarında belirtilmemiş olması ve bu şirketin çalışmaları hakkında hem belediye meclisine hem de kamuoyuna bilgi verilmemiş olması dikkat çekici ve önemli bir eksiklik olup; buna benzer başka şirket bilgilerinin de faaliyet raporuna dahil edilmemiş olması ihtimal dahilindedir.
Bu şirketlerin taahhüt edilmiş ya da ödenmiş sermayelerini dikkate aldığımızda ise, sermayesi bilinmeyen İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi dışında kalan 16 şirketintoplam 3.091.356,010.-TL‘lık bir sermayeye sahip olduğu görülmektedir.
Her bir şirketin sermayeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu şirketlerdeki pay oranını; ayrıca, 2017 yılı Temmuz ayı itibariyle yönetim kurullarında görevli olanları ve bu şirketleri denetleyen bağımsız denetim şirketlerinin ismini aşağıdaki tabloda görebilirsiniz.
Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi dışındaki toplam 16 şirkette yönetim kurulu başkanı, başkan vekili, başkan yardımcısı, üye, murahhas üye gibi değişik adlarla tanımlanan toplam 147 kişinin yer aldığı; bu 147 kişiden 2 tanesinin 5 ayrı şirkette (Zeliha Gül Şener, Hilmi Özer), 4 tanesinin 3 ayrı şirkette (Ardahan Totuk, Hakan Öztürk, Barış Karcı, Aziz Kocaoğlu), 11’inin de 2 ayrı şirkette (Adnan Çelikkal, Ali Celal Ergin, Aydın Güzhan, Canan Mut, Erhan Bey, Hüseyin Kırmızı, Mehmet Sayar, Pınar Meriç, Sönmez Alev, Tayfun Serhat Berkol, Uğur Yüce) görev yaptığı görülmektedir.
Bu kadronun çoğu kez, yöneticiliğini yaptığı şirketin mesleki bilgilerine sahip olmadığı, genellikle yıl ölçeğinde değiştirildiği ve belediye başkanı tarafından yapılan görevlendirmelerde “güvenilir olma” kriterinin dikkate alındığı, güven duygusunun daha fazla olduğu kişilerin de doğal olarak daha fazla şirketin yönetim kurulunda görev yaptığı anlaşılmaktadır.
Şirketlerin faaliyet konularının ise oldukça fazla ve çeşitli olduğu; adeta her bir belediye hizmeti için ayrı bir şirket kurulduğu ya da mevcut şirketlerin faaliyet konularına eklendiği görülür. Tüm şirketlerin faaliyet konularını sıralamaya kalktığımızda karşımıza alfabetik olarak şöyle bir liste çıkmaktadır:
Asfalt yapımı, bakım, beton yapımı, bilgi teknolojisi, çevre koruma ve iyileştirme, deniz işletmeciliği, dijital yayıncılık, doğalgaz dağıtımı, enerji üretimi ve dağıtımı, fuarcılık, genel hizmetler, gıda, insan kaynakları, itfaiye, inşaat, kanalizasyon yapımı, jeotermal enerji, kültür ve sanat, makine, metro işletmeciliği, müşavirlik, nakliye, organizasyon, otelcilik ve turizm işletmeciliği, otopark, özel eğitim, proje yapım, sağlık, su, şehir planlama, taşımacılık, teknoloji, temizlik, ulaşım ve yatırım.
Bu şirketlerin çoğu İnternet sayfasına sahip olmasına ve İnternet sayfalarının “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümü bulunmasına karşın hiçbir şirketin bilançosu ile kar-zarar tablolarının bu bölümde yer almadığı; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait faaliyet raporlarının hiç birinde bu konularda bilgi verilmediği görülmektedir.
Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ortağı olduğu 17 şirket itibariyle bir “kapalı kutu” durumunda olup bu şirketlerin kar, zarar ve performanslarıyla bilançoları hakkında halka bilgi vermemekte, verilmesi için talepte bulunduğumuzda ise ya “ticari sır” gerekçesiyle bilgi vermekten kaçınmakta ya da Türk Ticaret Kanunu’nun hükümlerini öne sürerek zorluk çıkarmaktadır.
Buna bir de, Burhan Özfatura zamanında Hilton Oteli’nin yapımı için verilen 7.200 metrekare arsa için % 23,84 oranında ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi’nin bir “muamma” olan durumu da eklendiğinde, İzmir halkının oluşan zararlar nedeniyle nasıl bir yük üstlendiği net bir şekilde bilinmemekte, bilinmesi için yaptığımız tüm girişimler ne yazık ki sonuçsuz kalmaktadır.
Oysa, saydamlığı, hesap verebilirliği ve katılımcılığı savunan, hak, hukuk ve adalet için mücadele eden bir siyasi partinin yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, AKP’nin kendi defoları için çıkardığı kanunları bahane etmeden ya da bizlere eksik/yanlış bilgi vermeden önce tüm bilgilerini, istemeye bile gerek duymaksızın kendinden emin bir şekilde kamuoyuna açıklaması, bu konuda hiçbir sakınca, tedirginlik ve korku duymaması gerekmektedir.
Size son bir soru….
Yukarıdaki tablodan da göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tüm şirketlerini İstanbul merkezli bir bağımsız denetim şirketi denetlemektir…
Niye İstanbul merkezli bir şirket? Bu şirketi seçerken acaba hangi kriterler uygulanmıştır? Bu denetimi yapabilecek bir şirket İzmir’de yok mudur?
SOKAK Durmadan değişen bu kentte selvilerin anılarıyla uğuldayan bir sokaktı Yüksek ve külrengi yapıların tepesinde ikindi sarı bir ışıkla vururdu pencerelerin donuk ve sessiz krater gölcüklerine Orada yaşlılar otururdu tozlu iğne yastıkları ve güz sararmış martıların eğri yağmurlarıyla gelir tarardı yüzlerinde unutulmuş sepya boşluğu Karınlarına ölümün tohumlarını ekerdi aşağılarda hafif bir lağım kokusuyla karışık kahve ve anason çiçekleri satılan küf rengi ırmakların sokağında ehliyetli kurbağalar safa pezevenkleri ve geçmiş kaçakçıları Arada inatçı Arnavutların durmadan yenilediği kaldırımlardan gülleri örselenmiş kadınlar geçerdi farkedilmeyi bekleyen erken kararmış Lidya gümüşleri genç kızlar Kanlı bayrakların yelkeniyle arada tersane işçilerinin kadırgaları geçerdi ilkyardıma doğru Siren sesleri Sivaslı kapıcıların granit belleğine bulanık izler bırakırdı Günlük işlerin bittiği saatlerde yani geceleri sokak bir kerhane gibi işlerdi bahriye gediklileri denizi ve orospuları aynı anda gören evlerin duvarına arabesk bir savaşın tarihini yazarlardı: Aşk Binliklerin mor jileti çalışırdı kapılarda titreyerek ve derin bir yarıkla açarak feodal zamanın surlarını sabahın eteklerine ulaşırdı Oradan başıboş çocuklar çıkardı yaşamın çöpçüleri doğulu çocuklar plastik ayakkapları ve kendi gövdelerindeki ölü ana sıcaklığına sarılan kollarıyla süpürürlerdi gecenin artıklarını Solgun iğneleriyle ilk ışıkların dikerdi ağırbaşlı halk kentin zarını yeniden ve gün başlardı Orada sevdim seni Sokağı denize bağlayan geçitte orada geceyi gökkuşağına bağlayan günlerin saçını hızla örerdi zaman Sevecen sorgulu uysal yüreğin bir çimen türküsüyle açardı soyağacının gizli bahçelerini çılgın bir büyücüye, orada kan ırmağından geleceğin şarabını çıkardım ve yanan günlerden altın bir şiir çıkardım güzelliğinin kapalı yapraklarından bozkır ortasında ırmak kuyu dibinde gökyüzü bir özgürlük esintisi zindanların avlularından Unutma ben yokolunca değişince kent ve bir yoksulun o günlerden sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak bir de çamağacı benim sularımla öpüşen.
Onat Kutlar, Unutulmuş Kent
NEREYE? Nereye akar bu ırmak? Bu yol nereye götürür? Pirinç tarlalarının sonsuzluğunda Nereye kayar, bu eski pagoda’nın hüznü? Nereye seslenir bu siren sesleri, Dağılan dumanları fabrikaların? Toz toprak içinde homurdanarak Nereye gider dizi dizi kamyonlar? Şafağın bulutları nereye? Nereye akşamın güneşi? Bir mektup kâğıdına aceleyle Yazılmış satırlar nereye gider? Nereye bakıyor insan yüzleri? Nereye gidiyor bu ayaklar? Gece gündüz çağıran güney’e.
Nguyen Dinh Thi, Çeviri: Onat Kutlar
SURLAR VE DENİZ körler ülkesinin tam karşısında çünkü gören olmadı seni benden başka duran kent sevgilim nicedir surların çevirdiği denize doğru kurdum barbar çadırımı bekliyorum bekliyorum bembeyaz bir yapının omuzlarına konacak kartal kapına dikilmiş boynuzlarıyla kara koç başı hırslı kalkan ve hasret ve tutku ve bitip tükenmez ayrılığa inatla kafa tutan bakışların tozlarına bulanmış ağaç heykeli olan gövdemle içinden görmek istiyorum seni dinlemek daha da bir güze doğru çimenlerinden geçen serin esintiyi yıkanmak derin saatlerinde denizinin yarı aydınlık sokaklarından geçmek ve eski bir balıkçının uslanmaz merakıyla ağ atmak akşama karşı sularına yanan alnımı su mermerinin karnına koymak ve uyumak yorgun savaşçının tütün ve barut kokusuyla uyumak bir hayvanın karlı sınırlarını aşmak bir yaza doğru saklı kent bıktım seni kuşatan kendi çadırlarımdan kör kılıcına tuğlalarla örülmüş yanık surlardan bıktım bana uzaklığı öğreten di’li geçmişiyle zamanın yazılmış kuşatma günlüklerinden taş perdeleriyle bir gize doğru yelken açan kent göremiyorum seni.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerindeki bilgiler üzerinden haber yazıp yorum yapanların dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.
Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz ikinci önemli yanlışı; ülke kırsalındaki nüfusun gerçekten azalıp azalmadığı konusuyla İzmir kırsalındaki nüfusun hangi nedenlerle arttığını ele alıp bunun gerçek nedenlerini; yani doğruları söylemeye devam edeceğiz.
YANLIŞ 2
* “Türkiye’de düştü, İzmir’de yükseldi
İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de, tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de 2015 yılında yüzde 20,6 olan bu oran 2016’da yüzde 19,5’e düştü. İzmir’de ise Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüzde 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.
2007 yılında İzmir’in toplam nüfusu 3 milyon 739 bin dolaylarındayken, kırsal olarak tanımlanan 19 ilçede yaşayan nüfus 1 milyon 89 bin civarındaydı. Bundan 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, bu oran 2010 yılında yüzde 29,40’a, 2015 yılında yüzde 30,60’a, 2016 yılında ise yüzde 30,70’e yükseldi.
Kırsalda ekonominin canlanmasının nüfus hareketlerine etkisini gösteren bir başka veri ise şöyle:
2016 yılı Türkiye geneli nüfus artış oranı Yüzde 1,35
İzmir’in nüfus artış oranı Yüzde 1,32
İzmir kırsalındaki (19 ilçe) nüfus artış oranı Yüzde 1,59.
Tüm bu veriler “Kırsal Kalkınmada İzmir Modeli”nin hedefine ulaştığını gösteren lumlu sonuçlar olarak dikkat çekiyor.”
Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.
*“İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüze 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.”
Kaynak: “Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli“, Ali Ekber Yıldırım, 6 Temmuz 2017 tarihli Dünya Gazetesi.
DOĞRU 1
Öncelikle aynı yanlışı tekrarlayan yukarıdaki iki haber için şunu söylemek isterim; Gazetecinin görevi, bilgi kaynağının verdiği bilgiyi ilgili tüm taraflarla görüşüp araştırarak doğrulamak ve doğruluğundan emin olduktan sonra yayınlamaktır. O da en azından aynı dili, aynı anlatımı kullanmamak koşuluyla…
İkinci olarak da verilen istatistiki verilerin yanlış olduğunu ifade etmek isterim…
Çünkü, Türkiye’deki istihdamla, özellikle de tarımsal istihdamla ilgili değerlendirme ve yorumları, İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine bakarak değil; Devletin bu konudaki geçerli ve güvenilir verilerini hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine bakarak yapmamız gerekir. 1980’li yıllarda Devlet İstatistik Kurumu olarak adlandırılan bu kurumda çalışmış bir uzman araştırmacı olarak ülkemizdeki tek güvenilir ve geçerli veri kaynağının Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) olduğunu kabul etmemiz ve istihdam gibi önemli bir konuda bu kurumun ürettiği verileri dikkate almamız gerekmektedir.
Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu verileri, Türkiye kırsalındaki istihdamın, yukarıda yazılı bülten ve gazete haberinde iddia edildiği gibi azaldığını değil; aksine arttığını söylüyor. Bu durumu en iyi şekilde Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerini kullanan Ulusal İstihdam Stratejisi 2014-2023 belgesinin hazırlanması sırasında gerçekleştirilen Ulusal İstihdam Stratejisi Tarım Sektörü Çalıştay Raporu’nda görmek mümkündür.¹
Yukarıdaki tablonun son sütunundaki yüzde rakamlarının incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, kırsal alandaki tarım istihdamındaki iş gücüne katılım oranı 2005-2015 döneminde % 44,60 oranından % 51,60 oranına doğru net 7 puanlık bir artış göstermiş; böylelikle Türkiye kırsalındaki tarımsal istihdamın nüfusa oranının iddia edildiğinin aksine arttığı görülmektedir.
Yine aynı güvenilir ve geçerli TUİK verilerine dayanarak düzenlediğimiz İzmir’deki istihdamın iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımını gösteren aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi, tarımdaki istihdamın tüm istihdam miktarı içindeki payı, 2004-2007 döneminde azalmakla birlikte; 2008 yılından itibaren, aynen Türkiye genelinde görüldüğü gibi artış eğilimi içine girerek 2007’deki % 7,50 oranındaki düzeyinden 2016 yılı itibariyle % 10,50 düzeyine yükselmiştir.
Çağlar Keyder “2000’lerde Devlet ve Tarım” başlıklı makalesinde, bu şekilde artan istihdam rakamının siyasi durum, kentlerin göreli olarak pahalanması, tarım dışında iş bulmanın zorluğu gibi çeşitli belirleyicileri olduğunu; bütün bu koşulların kırsalın ve çiftçiliğin cazibesini yükselterek kırsal nüfus yararına demografik bir değişimi mümkün kıldığını ve tarımda gelirlerin artmasıyla politika beklentilerinin olumlu olmasının en önemli nedenlerden biri olduğunu ifade etmektedir.²
“Tabii ki tarım politikaları tüm kırsal nüfusu veya bütün çiftçileri aynı şekilde etkilemiyor. Ürüne göre farklılıklar var, bunlar bölgesel farklılıkları ortaya çıkarıyor. Daha da önemlisi her politika aracının köylünün ölçeğine göre değişik etkide bulunması. Örneğin gübre, mazot ve tarım ilacını yoğunlukla kullanan bir büyük çiftçi ile daha küçük ölçekte daha az teknoloji ile çalışan köylünün sübvansiyonlu fiyatlardan değişik düzeylerde etkileneceği açık. Dolayısıyla destek politikasının tarımın tümünü etkilediği hipotezi bir düzeyde doğru olabilir, fakat daha mikro düzeyde araştırma yapılması, mekansal ve sınıfsal farkların yol açtığı davranışların incelenmesi gereklidir. Aksi takdirde istatistiklerde gözlemlenen hareketin altında yatan dinamiği anlamaya imkan olmaz.”³
Çağlar Keyder kırsal istihdamdaki bu artışın en çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde ortaya çıktığını, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Antalya ve Adana gibi ihracata ve zenginleşmiş damak tadına hitap eden taze meyve ve sebze üretiminde, yani daha emek yoğun tarımda uzmanlaşan illeri kapsadığını ve toplam tarım istihdamı artışının yarıdan fazlasını kapsadığını ifade etmektedir.
O nedenle İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa ve Adana gibi Ege ve Akdeniz’e kıyısı olan Batı illerinin kırsalında, Türkiye kırsalındaki artıştan daha fazla bir nüfus artışının olması bir Türkiye gerçeği olarak sadece İzmir’e özgü bir durum değil; sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı çalışmaların bir sonucu değildir.
Aksi takdirde elmalarla armutların birbirine karıştırıldığı bir durum yaşanır ki; o da yapılan hizmetlerin kurumsallaşıp sürdürülebilir kılınmasını engelleyen bir ayak bağına dönüşür durur…
Sonuç olarak, sunduğumuz bu güvenilir ve geçerli resmi verilerin kullanılması suretiyle yaptığımız belirleme ve değerlendirmeler ışığında;
İzmir’in “kırsal ilçeleri” olarak tanımlanan 19 ilçe merkezi ile köylerindeki (mahallelerindeki) nüfus artışının nedeni, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı hizmetlerin özel bir sonucu değil; tüm ülkede uygulanan tarım politikalarının sonucu olarak Ege ve Akdeniz kıyısındaki tüm illerde ortaya çıkan toplumsal bir gelişmenin ürünüdür.
Geçtiğimiz günlerde TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Halil İbrahim Alpaslan, Facebook’ta yayınladığı bir mesajla, TMMOB Mimarlar Odası tarafından geçmişte yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürleri İzmir Mimarlık Merkezi’nde ücretsiz olarak dağıttıklarını duyurdu. Bu duyuru üzerine vakit geçirmeksizin hemen İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek o yayınların hepsinden birer tane ayırarak kütüphaneme yerleştirmem mümkün oldu.
TMMOB Mimarlar Odası Genel Sekreteri Hasan Topal, İzmir Şubesi Başkanı Halil İbrahim Alpaslan ve Şube Sekreteri Nilüfer Çınarlı Mutlu sayesinde edindiğim bu kitap, dergi ve broşürler için, gecikmiş de olsa gönülden bir teşekkürü borç biliyorum.
Gelelim hangi kitap ve dergileri ücretsiz edindiğime…
Öncelikle benim için önemli olan, “Kültürel ve Doğal Miras, Uluslararası Kurumlar ve Belgeler” isimli kitaptan söz etmek isterim.
2007 yılı Nisan ayında yayınlanan ve Emre Madran ile Tuğçe Selin Tağmat tarafından derlenen bu kitapta Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS), Dünya Miras Kentleri Örgütü, Bizim Avrupamız, Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği, Kütür Varlıklarının Korunması ve Onarım Çalışmaları Uluslararası Merkezi, Uluslararası Doğa Koruma Birliği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Uluslararası Mimarlar Birliği hakkında bilgi verildikten sonra UNESCO, UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) ve Avrupa Konseyi’ne ait toplam 10 uluslararası sözleşmeye yer veriliyor. Bu sözleşmeler ise sırasıyla şu şekilde: Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Değerlerin Korunması Sözleşmesi (Lahey Konvansiyonu), Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi), Biyoçeşitlilik ve Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol, Avrupa Kültür Konvansiyonu, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi), Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Arkeolojik Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi’nin Karadeniz’de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması Protokolü.
Yine bu yayına eşdeğer bir başka yayın da, 2004 yılının Nisan ayında yayınlanan “Kentsel Koruma ve Canlandırma Üzerine Seçme Kaynakça” isimli kitaptı.
Şebnem Önal Hoşkara ile Naciye Doratlı tarafından derlenen bu kitapta, kentsel koruma ve canlandırma konusu ile ilgili tüm yayınlara; kitaplar, kongre kitapları, bildiriler makaleler, tezler, raporlar, ilgili İnternet sayfaları, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlara ilişkin birçok bilgiye ulaşabiliyorsunuz.
Bir hazine değerinde olduğuna inandığım Ege Mimarlık Dergisi’nin birçok sayısının yanında hem konu hem de basım tekniği ve görünümü açısından beni etkileyen kitaplar ise söyleşi, atölye, forum, panel, seminer ve bildiriler başlığı ile basılan “Kapsayıcı ve Katılımcı Bir Tasarım/Araştırma Projesi Olarak Değişim“, “Gelenek, İşlev ve Moda Arasında Günümüz Konut Kültürü“, “Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma“, “Toplum ve Mimarlık“, “Cumhuriyet Dönemi Mimari Mirasının Korunması“, “Afet Hukuk, Dünü, Bugünü ve Geleceği” isimli kitaplar oldu.
Bu güzel kitap ve dergileri bu şekilde edinip teşekkürümüzü ilettikten sonra bu konuyla ilgili bir dileğimizi dile getirmekte de fayda umuyorum…
Biliyorum, Mimarlar Odası bu tür yayınları öncelikle kendi üyesi olan mimarları bilgilendirmek, onların mesleki bilgilerini geliştirmek için çıkarıyor ve bütçesinden önemli bir tutarı harcıyor; ama bunların belki ikinci sırada gelen bizler gibi okuyucuları, meraklıları da var. Belki de bir çok üye mimarın okumadığı makaleleri, kitapları sonuna kadar okuyan, kitabı, dergiyi son damlasına kadar tüketen ve kütüphanesinin en önemli yerinde saklayan biz meraklılar var… Böylelikle, konusunda uzman mimarların ve yazarların gözünden yaşadığı dünyayı, ülkeyi ve kenti, o kentteki yapıları görüp öğrenen ve yorumlayan bizler var…
Bu kitapları, dergileri İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek oradaki kütüphanede okumanın, takip etmenin de mümkün olduğunu bilmekle birlikte, dağıtım sonrasında kalan ve biriken yayınların, aynen şimdi olduğu gibi ücretli ya da ücretsiz bir şekilde okuyucusu ile buluşması için çözümler bulunabileceğine, en azından TMMOB Mimarlar Odası İnternet sayfasındaki mevcut e-kitap ya da e-dergilere dahil edilebilmesinin mümkün olduğunu düşünüyor ve bu konuda sürekli bir çözüm bulunması için öneride bulunmak istiyorum.
Bu öneriyi yaparken, yine de bir kez daha teşekkür etmeyi unutmak istemiyorum…
Bildiğiniz gibi uzunca bir süredir, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü ve bir “model” olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerini inceleyip araştırıyor ve bilimsel olarak doğru olmayan şeylere dikkate çekerek “işin doğrusuna” işaret etmeye çalışıyoruz.
İşte bu çerçevede bugünden sonra bu hizmetlerin tanıtımında kullanılan yanlış ya da eksik bilgileri kaynağını da belirtmek suretiyle ortaya koyup doğrusunu göstermeye çalışacağız.
Bunu yaparken de belediyenin İnternet sayfasında yayınlanan haberlerle bu haber ya da bültenler üzerinden haber veren gazete ve dergileri, doğru bilgi kaynağı olarak da Türkiye İstatistik Kurumu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gibi kurumların resmi verilerini kullanacağız.
Bugün ele alacağımız ilk yanlış haber, İzmir’in hangi yerleşimlerinin “kırsal yerleşim” olarak kabul edildiği ve bu yerleşimlerdeki nüfus artış oranı ile ilgili. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi “kırsal alan” olarak kabul ettiği 19 ilçe nüfusunun, kendi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin olumlu bir sonucu olarak arttığın iddia ediyor. İddia, kelimesi kelimesine aynen şöyle:
YANLIŞ 1
“Türkiye’de tarımsal istihdam oranı düşerken, İzmir’de yükseldi. Desteklenen tarımsal kooperatiflerin üye ve personel sayıları ile cirolarında patlama yaşandı. Sonuçta İzmir’de “köyden kente göç” durduruldu; kırsal nüfusun artış oranı, kent merkezindeki nüfus artışını geçti. 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, 2016 yılında bu oran yüzde 30,70’e yükseldi.”
“İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2007 yılından bu yana “ısrarla” üzerinde durduğu “kırsal kalkınma” çalışmalarının olumlu sonuçları somut olarak görülmeye başlandı. Temel hedeflerinden biri “köyden kente göçün önlenmesi” olan proje sayesinde İzmir’in “kırsal” olarak tanımlanan 19 ilçesindeki nüfus, 2016 yılında geçen yıla göre yüzde 1,59 oranında arttı. Aynı dönemde İzmir’deki genel nüfus artış oranı yüzde 1,32, Türkiye’deki nüfus artış oranı yüzde 1,35’de kaldı.”
Kaynak:
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haberi.
Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli ve “Tarımda İthalatın Alternatifi, İzmir Modeli” başlıklı haber, Ali Ekber Yıldırım.
Ege’deSonSöz isimli İnternet gazetesinin 27 Haziran 2017 tarihli ve “İzmir’in yerel kalkınma raporu: Tarımda büyük mucize!” başlıklı haberi.
DOĞRU 1
Bir mülki yönetim birimi olarak tanımlanan İzmir ilindeki tüm köyleri bir anda mahalleye dönüştürerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanına dahil eden 2012 tarih, 6360 sayılı kanun sonrasında İzmir içinde artık “kentsel” ya da “kırsal” alan şeklinde resmi bir ayrım kalmadı ve İzmir ilindeki tüm nüfus, bundan böyle “kentsel alan”da yaşayan “kentliler” olarak anılmaya başlandı.
Bir kısım köyler halen köy olma özelliklerini koruyor olsalar bile devlet ve onun resmi istatistikleri bu köyleri artık “mahalle” olarak görüyor ve İzmir’i de % 100 oranında kentleşmiş bir yerleşim alanı olarak kabul ediyor.
O nedenle, içine ilçe merkez nüfuslarının da dahil edildiği 19 ilçeyi, “bunlar İzmir’in kırsalıdır” diye bir köşeye ayırıp 19 ilçeye ait toplam nüfusu, aynı ilçelerin daha önceki yıllara ait nüfuslarıyla mukayese ederek “bu kırsal yerleşimlerin nüfusları azalacağına artmıştır” ya da bu ilçelerdeki nüfus artış oranını Türkiye kırsalındaki nüfus artış oranıyla mukayese ederek “ülke kırsalında nüfus azalırken İzmir’in kırsalında nüfus artıyor, bunun nedeni de bizim İzmir kırsalında yaptığımız çalışmalardır” demek açık bir şekilde istatistik biliminin gerekleriyle Türkiye’nin demografik gerçeklerini bilmemektir.
Bu yanlışları analiz ederken öncelikle “kırsal” olarak tanımlanan bu 19 ilçenin hangi ilçeler olduğuna ve 2007, 2010 ve 2016 yıllarındaki kent merkeziyle köylerindeki (şimdinin mahalleleri) nüfusun gelişimine bakmamız gerekir.
Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa, Bayındır, Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menderes, Menemen, Ödemiş, Seferihisar, Selçuk, Tire, Torbalı ve Urla ilçelerinin merkez ve köylerini (mahallelerini) “kırsal alan” kabul ederek buralarda yaşayan herkesi “köylü”, yapıp eyledikleri işleri de “tarım ve hayvancılık faaliyeti” olarak adlandırmıştır.
İş bilmezliğin ya da bilinçli bir çarpıtma gayretinin sonucu olarak Aliağa’da sanayide çalışan herkes, Urla’daki evlerinde oturan emekliler, Seferihisar’da ya da Çeşme’de turizmcilik yapanlar ya da inşaatlarda çalışan Kürtler, Kemalpaşa ya da Torbalı Organize Sanayi’de çalışan işçiler, Bergama kent merkezinde ticaret yapanların hepsi “köylü”, yaşadıkları ilçeler de “kırsal ilçe” ilan edilmiştir.
Bu ilçelerin kent merkeziyle köylerinde (mahallelerinde) yaşayanların nüfusu yazılan haberde de ifade edildiği gibi, İzmir’in 2007 yılı nüfusunun % 29,14’ünü, 2010 yılında % 29,14’ünü, 2016 yılında da % 30,95’ini oluşturup 2007’den 2016’ya gelen süreçte toplam nüfusları sanki % 1,81 oranında artmış gibi gözükse de; bu ilçelerin kent merkezinde yaşayanların oranı 2007’de % 52,19 iken 2010 yılında % 72,59’a, 2016 yılında da % 74,64’e yükselmiş; böylelikle köylerde (mahallelerde) yaşayan nüfusun oranı 2007’de % 47,81 iken sırasıyla 2010 yılında % 27,41’e, 2016 yılında da % 25,36’ya kadar inmiş; köylerin (mahallelerin) nüfusu 10 yıllık sürede % 22,45 oranında azalmıştır.
Oysa dünyadaki ya da Türkiye’deki kırın sorunlarıyla ilgilenen herkes bilir ki, kırsal alanlarda, özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesi gibi sahillerdeki köy ve kasabalarda yaşayan herkes doğrudan doğruya tarım ya da hayvancılıkla ilgilenmez, sadece ve sadece tarım ve hayvancılıkla meşgul olmaz.
Öte yandan nüfusun, gelişen turizm ve inşaat faaliyetleriyle onunla doğrudan bağlantılı ticari faaliyetler nedeniyle Akdeniz ve Ege kıyısındaki kırsal alanlarda, ülkenin diğer bölgelerinin aksine arttığı resmi istatistiklerle kanıtlanmış ve konu ile ilgili bilim çevrelerinde bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda Çeşme, Seferihisar, Urla ve Menderes gibi ilçelerle onların köylerindeki nüfus artışının tek nedeni sadece tarım ve hayvancılık faaliyetleri değil; belki de tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden çok bu bölgelerdeki turizm odaklı gelişmeden kaynaklanan inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerindeki faaliyetlerdir.
Ayrıca yukarıdaki tablonun ilçelerle ilgili satırlarına bakıldığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilan ettiği % 1,81 oranındaki kırsal nüfus artışının asıl olarak ilçe merkezindeki nüfus artışları nedeniyle Aliağa, Çeşme, Dikili, Torbalı ve Urla gibi sanayi ve turizm kentlerinde daha fazla arttığı, Bayındır, Bergama, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Selçuk gibi tarımsal niteliklerin daha baskın olduğu ilçelerde ise nüfusun ya azaldığı ya da aynı kaldığı veya çok az oranda arttığı görülecektir.
O nedenle, hangi yerleşimin “kırsal”, hangisinin “kentsel” olduğunu belirleyen herkesçe kabul edilmiş temel kriterlerine başvurmadan; örneğin o ilçede Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki çiftçi sayısı, ekilen arazi miktarıyla ağaç sayısı, elde edilen bitkisel ve hayvansal üretim miktar ya da değeri gibi daha doğru ve sağlıklı göstergeleri dikkate almadan, bu konularla ilgili özel bir analiz ve çalışma yapmadan sırf yerleşimlerin nüfusu üzerinden bir ayrım yapılması ve bu sırada o ilçelerdeki kent merkezi nüfuslarının dikkate alınması, köylerin de artık bizim bildiğimiz “köyler” değil, “mahalleler” olduğunun bile unutulması kabul edilebilecek ufak bir hata değil; tümüyle bilinçli bir çarpıtma ve “yalan söyleme sanatı” olarak tanınan istatistik üzerinden yanıltıcı reklam yapmanın yeni bir örneğidir.
Bu durumu, Reklam Kurulu’na şikâyet etsek, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yanıltıcı reklam yaptı diye ceza verir mi acaba?
Yoksa bu yanıltıcı tutumu, yarın öbür gün gerektiğinde kullanmak üzere bir köşeye mi yazmak mı daha doğru olur acaba?
Bugün size, halen okuduğum ve eğer kısmet olursa bugün bitireceğim güzel, yararlı bir kitabı tanıtarak şiddetle okumanızı önereceğim.
Kendisini “Emperyalizm, Azgelişmişlik ve Türkiye“, “Ulusal Kalkınmacılığın Sonu“, “Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne“, “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” gibi birçok kitabın yazarı sosyolog Çağlar Keyder ile Çağlar Keyder‘in öğrencisi iken şimdilerde Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan sosyolog Zafer Yenal‘ın birlikte yazdıkları “Bildiğimiz Tarımın Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük” isimli kitabı anlatıp tanıtmak istiyorum..
Çağlar Keyder
2013 yılında İletişim Yayınları tarafından çıkarılan kitabı şu an itibariyle kitapçılardan satın almanız mümkün.
Kitabın içinde “Önsöz“ü müteakip, “Bir Köy Vardı Uzakta“, “Artık Her Şey Metalaşıyor“, “Küreselleşen Türkiye’de Tarımsal Dönüşüm“, “Tarım ve Gıda Üretiminin Yeniden Yapılanması ve Uluslararasılaşması“, “Tarımsal Dönüşüm ve Protelerleşme Süreçleri: Tarihsel Bir Bakış“, “Değişen Köyler ve Tarım Tartışmaları” ve “2000’lerde Devlet ve Tarım” başlığını taşıyan 6 uzun makale yer alıyor.
***
Tarım sorunu (die Agrarfrage), 20. yüzyılın başından itibaren siyasetin ve sosyal bilimlerin en önemli tartışma alanlarından biriydi. 1980’lerin düşünce ikliminde ivme kaybedip şekil değiştirdi ve daha çok “hormonlu sebzeler”, “doğal beslenme”, “permakültür” gibi “kentli” başlıklar altında bambaşka bir tartışmaya dönüştü; üretim ve üreticiler yerine gıda ve tüketimle ilgili meseleler gündemin baş köşesine oturdu. Küçük üreticiliğin sorunları, “kumarhane kapitalizmi”nin kırdaki yansımaları, köyün değişen toplumsal yapısı, proleterleşme biçimleri ve tarımın uluslararasılaşması bu “kentli” tartışmalar içinde yer bulamadı.
Bildiğimiz Tarımın Sonu, küresel iktidar rejimlerini üreten iktisadi süreçlerle beraber tarım sorununu “yeniden” ele alıyor. 10 yılı aşan bir ortak çalışmanın ürünü olan bu eserde Çağlar Keyder ve Zafer Yenal, tarım sorununu ve kırsal yapıların dönüşümünü, metalaşma, köylünün mülksüzleşmesi ve siyaset bağlamında tartışmaya açıyor. Dünyada da Türkiye’de de yoksulluk, bölgesel eşitsizlikler, çevre, sosyal politikalar ve toplumsal hareketler gibi birçok önemli meseleyi anlamlı bir şekilde konuşabilmek için tarımda ve kırda olup bitenleri hesaba katmamak imkânsız. Bildiğimiz Tarımın Sonu, organik pazar romantizmine ya da köy nostaljisine hapsolmadan, tarım sorununu düşünmenin ve tartışmanın bereketini anlatıyor.
Kitaptan bir bölüm: Önsöz
Bu derleme 10 yılı aşkın bir ortak çalışmanın ürünü. Hatta bu kitabı oluşturan makalelerin arkasındaki temel sorulan ve kavramsal çerçeveyi ortaya çıkaran birlikte düşünme, tartışma ve öğrenme süreci daha da gerilere gidiyor. l990’da ODTÜ’de bir lisans üstü dersinde hoca öğrenci olarak tanıştığımızda henüz “neoliberalizm” kavramı ve bu kavram etrafında oluşan devasa bir literatür yoktu. l970’ler dünya ekonomik krizi sonrasında dünya ekonomisindeki değişiklikleri ve yeniden yapılanma süreçlerini incelerken daha çok “örgütsüz kapitalizme”, “post-Fordizme”, “Düzenleme Okulu”na atıfta bulunuluyordu. “Küreselleşmenin” başlı başına bir araştırma alanı hale gelmesinin ilk zamanlarıydı. Yine o zamanlarda “tarım sorunu” üzerine düşünmek daha henüz gözden düşmemişti. 1970’lerde büyük ölçüde modernizasyon perspektifinin yetersizliği, kırsal kalkınma modellerinin başarısızlığı ve köylülüğün birçok ülkede siyaseten önemli olmaya devam etmesi, tarımda kapitalizmin gelişmesi ve kırsal kesimdeki toplumsal eşitsizlikler gibi konuları birçok araştırmacının ilgi alanına soktu. Kautsky’nin o dönemde yeniden hatırlanan “tarım sorunu” (die Agrarfrage) etrafında Marx’tan Chayanov’a uzanan bir entelektüel zemin üzerinde, Bolşevikler’den Narodnikler’e, sosyalizmden kapitalizme, Latin Amerika’dan Hindistan’a birçok tür siyaseti, ekonomiyi ve ülkeyi kapsayan konularla ilgili akademik merak l990’ların başında hala canlıydı. Türkiye’de de kırsal alanlarda üretim ilişkileri, toprak mülkiyeti yapısı ve toplumsal farklılaşma gibi konular hakkında araştırmalar yapılıyordu ve bu meseleler genellikle küçük üreticiliğin sürekliliğini/kalıcılığını sorgulamak üzere gündeme geliyordu.
Kısacası Türkiye’de sosyal bilimlerde 1990’lara kadar “tarım sorunu” ve kırsal yapıların dönüşümü araştırma gündeminin önemli bir parçasını oluşturmaya devam etti. Ne var ki, köy çalışmaları son zamanlarda hızını ciddi derecede kaybetti. Ulusal kalkınmacılığın sona ermesi ve Türkiye ekonomisinin yeniden yapılanması, dikkati kırsal kesimden hemen tümüyle kent odaklı yeni araştırma konularına kaydırdı. Kimlik ve kültür, neoliberalizm, yoksulluk, küreselleşme ve tüketim gibi konulan ele alan, son on yılda üretilen akademik çalışmaların büyük bölümü şehirlerdeki gelişmeler üzerine yoğunlaştı. Bu süreçte, yapısalcılık sonrası yaklaşımların ve ilgili araştırma alanlarının özellikle sosyoloji ve antropoloji alanlarında popülerlik kazanmasının da kısmi bir rol oynadığı söylenebilir.
Bu kitabın en temel amaçlarından birisi, tarım sorununu yeniden tartışmaya açmak. 2010’lu yılların dünyasında ve Türkiye’sinde bu konuları konuşmak belki her zamankinden daha önemli. Ekonomisiyle, siyasetiyle, ekolojisiyle kentle kırın birbirine bu kadar çok yaklaştığı ve de tarımın sanayi, hizmet ve finansla bu kadar girift ilişkiler içine girdiği bir dönem belki de hiç olmadı. Böyle bir dünyada değişen yoksulluğu, mülksüzleşmeyi, dışlanmayı, etnik şiddeti, toplumsal eşitsizlikleri de, bunlara karşı verilen mücadeleleri de hakkıyla tartışabilmek için tarımı ve kırdaki dönüşümü konuşmak gerekiyor. Tarım sorununu yeniden düşünmeye davet çıkararak, bugünün birçok can yakıcı sorunu hakkında bereketli tartışma ortamlarının oluşmasına katkıda bulunmayı umuyoruz.
Bu kitaptaki makalelerin ilk halleri, önce Binghamton Üniversitesi daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin çatısı altında kaleme alındı ve bu yazılardan birisi haricinde diğerleri daha önce farklı yerlerde yayımlandı. Ancak bu kitabı yayına hazırlarken daha önce yayınlanan makaleler üzerinde tekrar çalıştık ve kimilerini neredeyse yeniden yazdık. Bu yeniden yazma “Artık Her Şey Metalaşıyor” ve “Köylülük ve Proleterleşme Süreçleri” makalelerinde iyiden iyiye elzemdi, çünkü bu makaleler daha önce İngilizce yayınlanmıştı. Daha önce Türkçede yayınlanan “Kırsal Dönüşüm ve Sosyal Politikalar” ile “Tarım ve Gıda Üretiminin Yeniden Yapılanması” makalelerinin ilk yayın tarihlerinden (2002 ve 2004) bu yana çok zaman geçtiği için bu makalelerin ciddi bir gözden geçirilmeye ve verilerin güncellenmesine ihtiyaçları vardı. Öyle yaptık; bu kitapta bu iki makale güncellenmiş ve kimi yerleri büyük oranda değişmiş durumda. Kitabın girişindeki “Bir Köy Vardı Uzakta” yazısı ile “2000’lerde Devlet ve Tarım” makalesi ise bu kitapta ilk defa yayınlanıyor.
Son olarak, “Köylülük ve Proleterleşme Süreçleri” makalesiyle ilgili de küçük ama bizim için çok önemli bir ayrıntı: Biz bu makalenin ilk halini 18 Haziran 2009’da kaybettiğimiz Giovanni Arrighi’nin anısına hazırlanan bir özel sayıda Austrian ]ournal of Development dergisinde yayınladık. Giovanni bizim için sadece çok iyi bir dost değildi; aynı zamanda düşünme biçimiyle, dünyaya bakışıyla, tartışma üslubuyla, çalışkanlığıyla ve insanlığıyla eşi bulunmaz bir sosyal bilimciydi.
Bu kitabı oluşturan makalelerin araştırması ve ön hazırlığı için Population Council’e bağlı Middle East Awards’tan ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri fonundan destek aldık. Yine bu kitaptaki makalelerin birçoğunun araştırma sürecinde ve verilerin derlenip toparlanmasının çeşitli aşamalarında Deniz Yonucu, Derya Nizam, Enis Köstepen ve Ulaş Atalay’ın büyük katkılan oldu. Kendilerine minnettarız. Kitapta daha önce İngilizce yayınlanan makalelerin ilk çevirisini yapan Zeynep Ekmekçi’ye teşekkür ederiz. Bu kitabı oluşturma fikrini kendisiyle paylaştığımız andan itibaren bizden her türlü desteğini ve yardımlarım esirgemeyen editörümüz Kerem Ünüvar’a şükran borçluyuz. Bu kitabın yayına hazırlanmasında aklıyla ve gözüyle bize büyük katkı sağlayan Burak Şuşut’a da gönülden müteşekkiriz.
Son olarak: Bu kitabı 2008 yılında çok zamansız aramızdan ayrılan çok sevgili dostumuz Faruk Tabak’a adıyoruz. Umarız ki ona layık titizlikte, derinlikte ve iyilikte bir çalışma olmuştur.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin bir model mi, örnek mi yoksa bir yöntem mi olduğu hususunu tartıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi küresel örgütlerin gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelere bir kalkınma yöntemi olarak önerdiği “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımı ile bu yaklaşım çerçevesinde L. S. Smutko, Collades ve Duane ile Medhurst tarafından geliştirilen üç ayrı tarımsal kalkınma modelini inceleyerek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal kalkınma modellerinin hangi özellik ve ilkelere sahip olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Hatırlayacağınız gibi, bu özellikleri şu şekilde sıralamıştık:
Kuramsal bir temel ya da dayanak,
Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
Modelin geri bildirimlerle doğrulanması.
Bir tarımsal kalkınma odaklı modelde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde belirlemiştik:
Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
Sürdürülebilirlik,
Farklılık / Özgünlük,
Esneklik,
Etkinlik,
Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
Kullanışlılık / Geçerlilik,
Yerindelik,
İktisadi olmak.
Şimdi isterseniz gelin bu özellik ve ilkeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde ortaya koyduğu tarım ve hayvancılık hizmetleri üzerinden tartışmaya başlayalım.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir “model” olarak takdim ettiği tarım ve hayvancılık hizmetlerinin;
1. Kuramsal bir temeli ya da dayanağı var mıdır?
Evet, vardır. Kendine özgü, üzerinde düşünülüp tartışılmış ve şekillendirilmiş özgün bir kuramsal taban ya da çerçevesi olmamakla birlikte; gerçekleştirilen uygulamalar ve kullanılan söylem itibariyle küreselleşmeci neo-liberal ideolojinin öne sürdüğü “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımının önerdiği şeylerin büyük bir kısmını yerine getiren iyi bir örnek olduğu söylenebilir.
2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi var mıdır?
Ne yazık ki, yoktur. 2014-2017 döneminde yapılan her şey, üzerinde düşünülüp tartışılan bir plan ve programa dayanmadığı için, her şey yaşamın akışı içinde gelişip durmaktadır. Yapılanların bir sürece ve yapılanmaya oturtulması amacıyla 2015 yılında uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen 12 ayrı çalıştayın sonucu, 2016 yılında başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” adında bir raporla belgelenip birtakım politika ve strateji önerileri hazırlanmakla birlikte, bu rapor henüz tartışmaya açılmamış ve resmi bir belge niteliğine kavuşmamıştır.
3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti var mıdır?
Yapılan çalışmalara yön verecek politika ve stratejiler belirlenmediği, plan ve programlar hazırlanmadığı için sadece Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın kuruluşu ile yetinilmiş, bunun dışında veri seti oluşturma, tarım ve hayvancılık hizmetleri veren diğer kamu kurumlarıyla ilişkiler, çiftçi ve üreticilerle onların örgütleriyle ilişkiler, izleme, ölçme ve değerlendirme hizmetleri gibi konu ve alanlarda bir işletim sisteminin tasarlanması ve buna ilişkin politikaların belirlenmesi işlemleri yapılmamıştır.
4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı var mıdır?
Belediyenin elinde tarım ve hayvancılıkla ilgili çalışmaları destekleyecek Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir için geçerli ve güvenilir bir veri tabanı ve kadrosu bulunmadığı gibi; yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımında bile yanlış, eksik ya da çarpıtılmış veri ya da bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.
Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü verilerine göre, 2007-2016 dönemindeki 10 yıllık sürede Türkiye’deki süt üretimi % 49,95, İzmir’deki süt üretimi de % 57,82 oranında arttığı halde İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “Son 10 yılda Türkiye’de süt üretimi yüzde 70 artarken, Tire ve çevresinde bu proje ile birlikte süt üretimi yüzde 410 artmıştır.” gibi abartılı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf Tire’den değil, tüm İzmir’den sorumlu bir yerel yönetim olduğunu unutan ifadelere yer verilmiştir. ¹
5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirmesi yapılmakta mıdır?
2014 yılından bu yana yapılan hizmetler, bu konuda ayrı bir sistem oluşturulmadığı için izlenip ölçülmemekte ve değerlendirilmemektedir.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yönetici ve çalışanlarından sözlü olarak aldığımız bilgilere göre, yapılan hizmetlerle ilgili sonuçlar dönemsel olarak Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’na iletilmekte; bunun ötesinde dağıtılan fidan ve hayvanlarla yapılan eğitimlerin sonuçları izlenip ölçülmemekte ve oluşturulması gereken geri bildirimler itibariyle değerlendirilmemektedir.
6. Modelin zaman içindeki iyileştirmesini sağlayacak mekanizmalar mevcut mudur?
2014 yılından bu yana gerçekleştirilmekte olan çalışmaların plansızlığı, başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım alanındaki programını büyük ölçüde pratik içinde geliştirilen uygulamalarla geliştirirken…” ya da “Tarımsal Hizmetler Dairesinin, geliştirdiği ve uyguladığı projelerle pratik içinde oluşturduğu programını…” ifadeleriyle ortaya konulmuşken², modelin en iyi hale getirilmesinden söz etmenin mümkün olmadığı sanırım ortadadır. Çünkü çalışmalar her yıl ya da dönem itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin değişmekte, farklı bir içerik kazanmaktadır. Örneğin ilk yıllar “doğal tarım” esas alınmışken daha sonraki yıllar buna “iyi tarım” eklenmiş, bir sonraki yıl birden ortaya çıkan kestane hastalıkları nedeniyle yeni bir çalışma alanı açılmıştır. Bir anlamda, plansız, programsız bu çalışmalar yol üstünde karşımıza çıkan yeni sorunlar, yeni ilgi alanları ya da talepler nedeniyle her an değişebilmekte, bu nedenle de belli bir istikrar göstermemektedir.
İşte o nedenle, zaman içinde en iyi hale getirilemeyen, bütünden kopuk bir girişim olarak başka bölgelerde, başka coğrafyalarda uygulama bulacak bir “model” olma özelliğine sahip olamayacaktır.
7. Modelin geri bildirimlerle ölçümlenip doğrulanması mümkün müdür?
2014 yılından bu yana yapılan tüm tarım ve hayvancılık hizmetleri, İlhan Tekeli’nin anlatımıyla “pratik içinde oluştuğu“; bu nedenle de önceden düşünülmüş bir politika, strateji, amaç ve hedef bütününün parçası olmadığı için bunların bir model içinde doğrulanması –ne yazık ki- mümkün olmayacaktır. Bu nedenle de doğrulanmayan bir deneyim olarak başka iklim, coğrafya ya da bölgelerde uygulanması mümkün olmayacak, bir “model” olarak başkalarına önerilemeyecektir.
Gelelim bir “model”in tasarım ve uygulama ilkelerine…
“Yapılabilirlik” ya da “uygulanabilirlik” olarak adlandırdığımız ilke, “model” olarak önerilen şeyin her ülke, coğrafya ya da bölgede geçerli olup olmadığını sorgulamak anlamına gelir… Bu anlamda yapılan hâlihazırdaki hizmetlerin küreselleşmeci neo-liberal hegemonyanın egemen olduğu her ülkede, coğrafyada ya da bölgede uygulanabilir olduğunu kabul etmek gerekiyor… Çünkü bütün bunları siz isteseniz de, istemeseniz de, değişik yol ve yöntemlerle, özellikle he türlü baskıcı ve zorlayıcı yöntemi; hatta savaşı kullanarak bile yapıyorlar zaten…
Geliştirilip önerilen bir modelin “sürdürülebilir” olması ise onun uygulandığı her iklimde uzun sürelerle uygulanıp uygulanamayacağını noktasına odaklanıyor… Ele alıp tartıştığımız İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bu anlamdaki sürdürülebilirliğinin ise şüpheli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her şeyden önce seçim dönemi yaklaşıyor ve bu projeyi uygulayan belediye başkanı yerine yeni bir belediye başkanının seçilme olasılığı oldukça yüksek… Ayrıca uygulanan hizmetlerin, Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Gıda Örgütü (FAO) tarafından önerilen “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” modelinin bir parçası olarak ilanihaye devam etmesi de mümkün değil… Çünkü kapitalizm yeni yeni krizlerle sarsıldıkça kendine yeni yeni çözümler, modeller bulma konusunda oldukça mahir…
Tasarlanıp önerilen “model”in “farklılığı” ya da “özgünlüğü” ise onun o alandaki diğer modellerden farkını ortaya koyuyor. Bu anlamda hemen çıkıp şu soruyu sorabiliriz: “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin model olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bir model olarak diğer tarımsal kalkınma modellerinden farkı, onu bir model yapan ayırt edici özelliği ya da özgünlüğü nedir?” Şayet bu soruya doğru bir şekilde yanıt verebiliyorsa, işte o noktada iddialarımızın doğru olmadığı şeklinde bu tartışma bitmiş demektir…
“Esneklik” ise, o modelin özgün, farklı olmasını sağlayan özelliklerin değişik iklim, coğrafya ya da bölgelerde göstereceği değişimin ne ölçüde gerçekleşeceğini, hangi sınırlar içinde kalabileceğini ya da hangi dereceden sonra o model olmaktan çıkıp başka bir şey olacağını gösteren temel bir ilkedir. Neyse ki, “İzmir modeli” olarak lanse edilen bu çalışmalar henüz başka bir coğrafya, iklim ve bölgede örnek alınıp uygulanmadığı için modelimizin şimdilik o şansa ulaştığı söylenemez. Ama yine de, bu tür çalışmaların Bursa, Adana, Antalya, Konya gibi diğer büyükşehir belediyeleri tarafından da kendi bölgelerinin özellikleri dikkate alınarak gerçekleştirildiğini, İzmir’in bu konuda tek örnek olmadığını söyleyebiliriz.
“Etkinlik”, uygulanan modelin uygulandığı alanda ne ölçüde etkili olduğunu, mevcut olanı ne ölçüde değiştirme gücüne sahip olduğunu gösteren bir ilkedir. Bu anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hizmetleri çok yeni olduğu için bununla ilgili olumlu ya da olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını beklemenin, her şeyin sabahtan akşama değişmediği tarım ve hayvancılık sektörü açısından erken olduğunu söylememiz gerekir. Belediyenin verdiği abartılı rakamları bu nedenle dikkate almamak gerekir. Çünkü her şeyden önce İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde tek aktörünün İzmir Büyükşehir Belediyesi olmadığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi dışında birçok resmi, özel, sivil kurum, kuruluş ve kişinin de bu konu ve sonuçlarından görevli, yetkili ve sorumlu olduğunu bilmek gerekir.
Kooperatif ölçeğindeki başarıya işaret etmek ne ölçüde doğru?
Ayrıca bir modelin etkili olup olmadığını ölçerken, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi başarıyı tek bir kooperatif ölçeğinde “ortaklar şu kadar, ciro bu kadar, çalışanlar ise şu miktarda arttı” şeklinde ya da sadece bir ilçe özelindeki artıştan söz ederek değil; modelin uygulandığı tüm bölge itibariyle ölçüp ifade etmek en doğrusu olacaktır.
“Duyarlılık” ya da “dinamik tepki vermek” ise, tasarlanan modelin mevcut ve olası gelişmeler karşısında tepki verme yeteneğini gösterir. Örneğin kuraklık, yangın, deprem ya da sel gibi kriz durumlarında veya mevzuatın beklenmedik şekilde değişmesi halinde uygulanan modelin nasıl bir tepki vereceği ya da bundan nasıl etkileneceği bu ilke ile ilgili özel durumlardır. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulanmakta olan tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin şu ana kadar bu tür durumla karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte “model” olarak takdim edilen çalışmaların nasıl bir duyarlılığa sahip olduğu da yazılıp çizilmemiş, en azından ifade edilmemiştir.
“Kullanışlılık” ya da “geçerlilik” ise, o “model”in uygulamasıyla istenilen sonuçlara ulaşılıp ulaşılmadığını ortaya koyan bir ilkedir. Örneğin, tartıştığımız konu yönetimi seçimlerle belirlenen bir belediyenin hizmetleri olduğuna göre, bu hizmetlerin sağ oyların geleneksel olarak ağırlıkta olduğu İzmir kırsalında, özel olarak da çoğu kez AKP oylarının CHP’den fazla ya da ağırlıklı olduğu Ödemiş, Tire, Bayındır ve Kiraz gibi ilçelerde uygulanıyor olması nedeniyle gelecek seçimlerde bunun bir oy tahviline dönüşüp dönüşmeyeceği kafalarımızı kurcalayan ayrı bir sorudur.
“Yerindelik”, tasarlanıp önerilen modelin uygulama alanı ile kurduğu ilgiyi, ilişkiyi doğrulayan temel bir ilkedir. Bu anlamda “model” ile mekân arasındaki olumlu ilişkiyi gösterir. Şayet bu ilişki yanlış kurulursa, “model”in tasarım ve uygulamasında mekânın özellikleri dikkate alınmazsa o “model”in başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.
Bu konuda son olarak “iktisadi olmak”tan söz edebiliriz. Bu, model için gözden çıkardıklarınızla hedefledikleriniz arasındaki farkın iktisat bilimi açısından anlatımını ifade eder. Şayet tasarlayıp uygulayacağınız model size iktisadi anlamda kazançtan çok zarar getirecekse onu ya uygulamaktan vazgeçmeniz ya da o zararları göze alarak yola devam etmeniz gerekebilir. Bunun belediyeci dilindeki anlamı ise, belediyeye bağlı şirket ya da iktisadi işletmelerde ne yapıyorsanız bu alanda da aynısını yapacağınız gerçeğine dayanır.
¹ Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 95
² Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 94
Nikon’un geçmiş yıllardaki fotoğraf yarışmalarında değişik kategorilerde dereceye girmiş güzel fotoğraf ve videoları, bu sıcak Pazar gününde de paylaşmaya devam ediyoruz…