Toplumsal İhtiyaçlar, Sürdürülebilirlik ve Bir Kenti Yönetmek…

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Kent ve kentsel gelişim, doğal bir süreç olmayıp edilgen bir süreçtir. Kendi halinde varlığını sürdürmeye bırakılan kentler ya toplumsal birliktelik sağlanarak gelişime açılır ya da yok olmaya terk edilir. Sürdürülebilir kent planlaması ise sadece halk ya da devlet eliyle değil, elbirliğiyle kurgulanan politikaların kent kaynaklarının doğru kullanımı ile sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak şekilde sağlanır.

Çeşitli kültürlerce harmanlanmış vatan topraklarında mutfaktan el becerisine, dil zenginliğinden inanç zenginliğine toprak veriminden enerji kaynak çeşitliliğine kadar bin bir türlü zenginliği görmekteyiz. İşte İzmir tam da bu noktada, tüm kaynakları göz önüne alındığında kendi kendine yetebilecek nitelikte bir kenttir.

Bir önceki yazımda insanoğluyla kent arasındaki benzerlikten bahsetmiştim. Şimdi bu benzerliği biraz daha inceleyelim:

Kenti oluşturan yapının en etkili ve en küçük değeri bireydir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini ele alalım; Maslow bir insanın sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları kategorize etmiş ve bir piramitte toplamıştır.

maslows

Maslow ihtiyaçlar piramidinin en altından başlayıp en üstüne doğru gelişen beş temel gereksinimin tanımını yapmıştır:

1. Fizyolojik gereksinimler (Beslenme, temiz su, temiz hava, metabolik denge, cinsellik vb.)
2. Güvenlik gereksinimi (Can güvenliği, mal güvenliği, aile, iş güvenliği vb.)
3. Aidiyet ve sevgi gereksinimi (Aile, sosyal çevre vb.)
4. Saygınlık gereksinimi (Saygın olma, kendine saygı, kıdem, güven, başarı vb.)
5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (Sorun çözme, yaratıcılık, önyargılardan arınma, erdemlilik, doğallık, gerçeklerin kabulü vb.)

İhtiyaçlar hiyerarşisi, toplum, kültür, aile ihtiyaçların belirlenmesinde önemli rol oynar ve piramidin en üstüne ulaşıldığında bireylerde bazı temel özellikler oluşur. Bu temel özelliklere göre yaşamları anlamlı, içten, mizah anlayışı gelişmiş ve yaratıcıdır. İnsanlık refahı ile ilgilenirler, tecrübelerini değerlendirir ve bireysel bağımsızlıklarını koruyabilirler. Böylece stereotip algılama biçimleriyle hapsolmazlar.

Birey, gereksinimlerinde bir alttaki kategori tamamlanmadan bir üst basamaktaki gereksinime geçemez. Basit düşünelim, karnı aç, yatacak yeri olmayan, iş güvencesi olmayan birinin genel kültür seviyesini arttırmak üzere sinemaya gitmek ya da toplumsal fayda sağlamak üzere sosyal sorumluluk alma ihtiyacını hissetmez.

Toplumu oluşturan bireylerin temel ihtiyaçları karşılanmadığında nasıl ki bir üst seviyeye çıkılamıyorsa, bireylerden oluşan toplum da aynı oranda bir üst seviyeye çıkamaz. İşsizlik, evsizlik, olmayan güvenlik, eğitim, sağlık, ulaşım zorlukları, toplumsal güven var olmadan hiçbir toplum kendini gerçekleştirme gereksinimine geçemez. Kendini gerçekleştirme algısı oluşmayan toplumlar elbette medeniyet seviyesine ulaşamayacaktır.

Sürdürülebilirlik ile kent yönetimi ve toplumsal ihtiyaçları arasındaki ilişki tam bu noktada buluşmaktadır. İşte bu noktada kent planlamasında başrol oyuncusu belediyeler kentlinin tüm hayat standartlarını belirleyen ihtiyaçlara yönelik hizmetleri yerine getirmekle kanunen yükümlü olup, mevcut kaynakları ve bürokrasiyi işleyecek/işletecek kurumlardır.

Bu kapsamda belediyelerin elini kolunu bağlayan, hareket edememe noktasına getiren mevzuat yapma, düzenleme, tutarsızlıkları giderme, imar ve imar durumu düzenleme gibi yetkisizlikler ya da sorumluluğu belediyelerde olan ama yetkinin diğer kurumlarda olduğu durumlar elbette göz ardı edilmemeli.

Ancak kent stratejilerinde ihtiyaçların doğru yöntemlerle ve paydaşlarla belirlenmesi yerel yönetim süreçlerinde oy çokluğuyla seçilenlerin bilgi, becerisine kalmaktadır. Seçilenlerin, sürece sadece siyaset gözüyle bakmayıp görevlerini gerçek bir toplumsal sorumluluk anlayışı ile icra etmesi esastır.

İl ve ilçe belediyelerinde kanunlar paydaş yönetimine bir kıstas koymamakta kent politikası geliştirmede belediyeler birçok engeli aşabilecek konumda kurumlardır.

İzmir bu açıdan değerlendirildiğinde bahsetmiş olduğumuz zengin kültür ve kaynaklarıyla yönetilmesi çok da kolay bir kent değildir. Maalesef her alanda kendine bir bahane bulmakta, katılımcılık dediğimizde hep aynı kitlelerle iş başı yapılmakta ya da toplumca bilinen bilirkişiler ile işbaşı yapmaktadır. Bu sebeptendir ki -belli bir kesim hariç- bireyler kent içinde ihtiyaçlarına karşılık bulamamakta ve ihtiyaçlar hiyerarşisinde bir üst seviyeye çıkamamaktadır. Gözle görülebilen kent gelişiminde erişilebilirlik engelleri, kentteki yatırım azlığı, istihdam yetersizliği, her yeni ülke gündemi ile değişen piyasa ekonomisi, kentlinin kendini sürekli güvensiz bir ortamda hissetmesine yol açmaktadır. İzmir gibi bir kentin sadece makyaj değil, temel ihtiyaçlar olan fizyolojik (temiz hava, adil, temiz gıda erişimi, ulaşım nitelikleri, sağlık yönetimi vb.) ve güvenlik (mülkiyet güvenliği, iş güvenliği, kaynak güvenliği vb.) gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Ancak ve ancak işte o zaman yapılan sahil düzenlemeleri, rekreasyon düzenlemeleri, ulusal ve uluslararası organizasyonlar, fuarlar, kapasite geliştirme programları ve daha verilen nice hizmet toplumda beklenen etkiyi ve faydayı gösterecektir.

Aksi takdirde aynaya bakan kedinin kendini aslan görmesi misali, hiç bitmeyen bir paradoksun içinde kalacaktır kent…

politikaci-karikatur

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşine göre bireylerin kendini gerçekleştirmesine engel olan etmenlerin ortadan kaldırılmasında psikologlar yardımcı olmalıdır.

Bence toplumsal düzeyde o toplumu en iyi ifade eden taraf (!), toplum tarafından seçilen belediyelerdir. Bu, bireyden topluma giden yolda eğer en büyük görev psikologlara ve diğer danışmanlara düşüyorsa, toplumdan bireye giden yolda en büyük görev de il ve ilçe belediyelerine düşmektedir.

Eğer devlet esasları bireylerin gelişimini nitelikli hizmet ve yatırımlarla desteklemiyorsa en azından belediyeler kendi kurguladıkları kent stratejilerinde doğru yöntem ve paydaşlarla en gerekli ihtiyaçları sağlayabilmeli ve yerelde toplumsal kendini gerçekleştirmeye imkân tanımalıdır. Belediyeler bu anlamda yerelden dönüşümü başlatacak yegâne kurumlardır.

Ulusal ve küresel dönüşüm ancak yerelin kendi kendine yetebilmesi ve özgüvenini kazanması ile mümkün olacaktır.

Lafın özü yine katılımcılık 😉

Hepimize kolay gelsin,

Bolca umutlar…

İzmir Yerel Yönetişim Ağı – 1

Bugünden başlayarak, 2009 yılından bu yana bir dantel, bir oya hassasiyetiyle dokunan “İzmir Yerel Yönetişim Ağı“nı biraz daha yakından incelemeye, bu ağ içinde yer alan aktörleri, bunların kimliklerini, işlevlerini, bu ağ içinde “pişirilen aş” niteliğindeki büyük kentsel projeleri ve bu ağda yer alan aktörlerin kimlerle işbirliği yaptığını inceleyip öğrenmeye başlayacağız…

Böylelikle, 2009-2016 sürecinde İzmir’e giydirilmeye çalışılan “yönetişimci yapıyı” yakından tanıma, anlama ve gelecekteki olası hamle ve işbirliklerini belirleme şansımız olacak…

Sevgili arkadaşımız Doç. Dr. Emel Kayın‘ın Arkitera Dergisi’nde yayınlanan “İzmir Kentinin 21. Yüzyıl Başındaki Dönüşümü ve Yeniden Dönüşümü” başlıklı yazısında da belirttiği gibi, belediye yönetimininin başında rahmetli Ahmet Piriştina‘nın olduğu 1999-2004 dönemi, İzmir için değeri şimdi çok daha fazla anlaşılan bir “Altın Çağ” gibiydi… 

İzmir Yerel Gündem’21 oluşumunun her ay yapılan toplantılarında güncel kent konu ve sorunlarının ele alınması, bu sorunların belediye başkanının da bizzat bulunduğu oturumlarda masanın üstüne getirilip tartışılması, bu konularla ilgili çözüm önerilerinin raporlanıp yayınlanması, Türkiye’de ilk kez “1. İzmir Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı” ile “Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu“nun düzenlenmesi, ülkemizdeki sosyoloji biliminin duayeni ve değerli bir İzmirli olduğu için övündüğümüz rahmetli Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a İzmir’in vefa duygusunun sunulması, İzmir’in deprem senaryosu olan Radius’un hep birlikte hazırlanması…. Bütün bunlar kentteki gerçek ve aktif katılımın tavan yaptığı, bu harekata kentteki tüm meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının ve bireylerin kentle ilgili her konuda fikir oluşturup ifade edebildiği dönemlerdi…

stk-fuari-03

Velhasıl, 1999-2004 dönemi İzmir ve İzmir’in sivil yaşamı açısından güzel ve örnek gösterilecek bir dönemdi…

Rahmetli Ahmet Piriştina’nın vefat ettiği 15 Haziran 2004’ü izleyen dönem ise Bornova’dan kalkıp merkeze gelen yeni belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun işi öğrenmeye çalıştığı, o nedenle herkese ve her işe olumlu yaklaştığı, kentteki her kesimle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdiği, yollarda rastlaştığımızda yüzünün gülümsediğini hatırladığımız bir geçiş dönemiydi…

O dönemde, şahsen içinde olduğumuz Kemeraltı yenileme projelerinde kendisiyle birlikte çalışma fırsatını yakaladık… İyi niyetini, samimiyetini gördük…  Ancak bu iyi niyet ve samimiyet ne yazık ki hedeflenenlerin gerçekleşmesine yetmedi… Kemeraltı bir türlü yaya bölgesine dönüşemedi, açılan yarışmaların sonucu olarak üstü örtülemedi, Kemeraltı’nın tümü güvenliği sağlayacak şekilde aydınlatılamadı, MOBESE kameralarıyla donatılamadı…

Bütün bunlar  bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyordu… O nedenle de belediye kadrolarındaki görevlilerin yerleri sık sık değiştiriliyor, bir grubun diğer bir gruba galebe çaldığı, grupların kendi aralarında çatıştığı söylentileri dolaşıyordu… Tabii ki bu arada belediye kadrolarına yeni akrabaların katılmasına da devam ediliyor, Ahmet Piriştina döneminin önemli isimleri birer birer belediyeden ayrılıyordu…

Bu karmaşık dönemin sonunda, yıllardır “yönetişim” kavramını savunup hararetli bir şekilde öneren, 1999 yılında yayınladığı “Modernite Aşılırken Siyaset” isimli kitabıyla “yönetişim” kavramının adeta öncülüğünü yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin başkan danışmanı olarak görevlendirildiğini öğrendik… Tarihlerin 14 Eylül 2009’u gösterdiği andan itibaren Prof. Dr. İlhan Tekeli artık İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı olarak çalışmaya başlamıştı… 

Prof. Dr. İlhan Tekeli İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun bir inşaat mühendisiydi. Daha sonra ODTÜ ve Pennsylvania Üniversitesi’nde şehir ve bölge planlama alanında yüksek lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde şehircilik alanında doktora yapmıştı. 1970’den bu yana ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktaydı. Bir dönem Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın başkanlığını yapmıştı. Bölge ve şehir plancısı; ayrıca bir sosyolog ve plancı olarak kitap, makale ve bildiri düzeyinde çok fazla yayını bulunmaktaydı. Konusunun uzmanı bir “Hoca” olarak gerek öğrencilerinin gerekse etkilediği kitlenin saygısını görüyor, onun her söylediğinin doğru, isabetli ve geçerli olduğuna inanılıyordu. O nedenle, kendisinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının danışmanı olarak atanmasının – her ne kadar uzun yıllar İzmir’den uzak kalıp İzmir’le ilgilenmemiş olmasına karşın- kent açısından bir kazanım olduğu düşünülüyordu.

Ancak, Prof. Dr. İlhan Tekeli‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı olarak atandığı tarihten iki ay önce; yani 6 Temmuz 2009 tarihinde ilk toplantısını yapan önemli bir kurul sessiz sedasız çalışmaya başlamıştı. Bu kurulun tam adı İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ydu. Amacı, İzmir’deki ekonomik kalkınmayı sağlayıp eşgüdümünü oluşturmaktı.

İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun manifestosu niteliğindeki “Yerel Ekonomik Kalkınma Kavramı, Gelişimi, Türkiye ve Dünya’dan Örnekler” başlıklı sunumu yazan Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan, bu kurulun, “sivil toplum kuruluşları öncülüğünde yerelden bölgeye, bölgeden ulusala ve küresele doğru ilerleyen özgün bir yerel kalkınma modeli” olduğunu ifade etmekteydi.

Oysa yasal ve fiili olarak İzmir’in ekonomik kalkınmasından sorumlu Kalkınma Bakanlığı’na bağlı İzmir Kalkınma Ajansı’nın da bir Kalkınma Kurulu bulunmaktaydı. Bu kurul da aynen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) gibi bakanlıkların il müdürleriyle üniversite rektörlerinden, kaymakamlarla ticaret ve sanayi odası temsilcilerinden, sermaye sahibi iş insanlarıyla onların sivil örgütlerinden oluşmaktaydı.

İzmir Kalkınma Kurulu’nun 2013-2017 dönemi için belirlenmiş olan toplam üye sayısı 97 olup elimizdeki son resmi kayıtlara göre kurul başkanı Plasmet A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Çolakoğlu, Başkan Vekili İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Güden, Katip Üyeleri ise Yeni Oluşum Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Günseli Esma Türkoğlu ve Ege Genç İş Adamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya‘dır. 

İzmir Ekonomik Kalkınma Kurulu’nun 97 üyesinden 22’si (% 22,70) kamuya, 23’ü (% 23,71) özel sektöre, 25’i (% 25,77) özel sektöre ait sivil toplum kuruluşlarına, 15’i (% 15,46) meslek kuruluşlarına, 8’i (% 8,24) üniversitelere, 1’i (% 1,03) kooperatiflere, 1’i (% 1,03) sendikalara, 1’i (% 1,03) İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, 1’i (% 1,03) de Konak Belediyesi’ne aittir. Bu durumda İzmir Kalkınma Kurulu üyeliklerinin, “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak, % 33’ünün kamu kuruluşları (merkezi yönetim, yerel yönetimler ve üniversiteler), % 39,17’sinin özel sektör ve onun meslek kuruluşları, geriye kalan % 27,83’ünün de özel sektörün kurduğu sivil toplum kuruluşları arasında paylaştırıldığını görebiliriz.

15 Temmuz 2016 sonrasındaki süreçte bu kurulda yer alan birçok isim tutuklanmış ya da görevden uzaklaştırılmış olmakla ve bu kurullar tüm Türkiye’de Kalkınma Bakanlığı’ndan gelen bir emirle kapatılmış olmakla birlikte faaliyetlerine son verildiği 2016 yılına kadar (İZKA) İzmir Kalkınma Ajansı’na bağlı İzmir Kalkınma Kurulu’nun özel sektörden gelen kurul üyeleri arasında Kavuklar A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Abdullah Kavuk, İzmir Özel Fatih Koleji Genel Müdürü Ali Rıza Doğanata, Folkart Yapı A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Ayetullah Mutlu, Küçükbay Yağ ve Deterjan Sanayii A.Ş. Mali İşler Koordinatörü İbrahim Dönmez, Şifa Üniversitesi Rektörü Mehmet Ateş, Gediz Üniversitesi Rektörü Seyfullah Çevik gibi isimlerin yanında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) da görev yapan Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Seda Kaya‘ya ve Enda Enerji A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Uğur Yüce‘ye de rastlamak mümkün. Yani bazı iş insanları ve onların kurumları hem İzmir Kalkınma Kurulu’nda hem de İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda görev almayı kendileri açısından daha karlı bulmuşlar, o nedenle her iki kurulda da yer almayı “İzmir’i sevdikleri” (!) için doğru bulmuşlardır.

Peki, şimdi de şu soruyu sorabiliriz: İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’in kalkınması ve bu kalkınmanın eşgüdümü için yasal dayanağı olan ve fiilen işleyen bir İzmir Kalkınma Kurulu olmasına karşın, ikinci bir kalkınma ve koordinasyon kurulu kurmaya neden ihtiyaç duymuştur. Bunun nedeni sadece İzmir’in “daha iyi kalkınmasını” (!) sağlamak mıdır; yoksa mevcut İzmir Kalkınma Kurulu’nun karşısına kendisine ait başka bir kalkınma kurulunu çıkararak ikinci bir siyasi alternatif yaratmak mıdır?

Tabii ki 13 Temmuz 2009 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye başkan danışmanı olarak atanan Doç. Dr. Mehmet Ufuk Tutan tarafından kaleme alınan manifestoda buna ilişkin bir gerekçe yer almamakla birlikte; asıl amacın Belediye’nin yönetim ve güdümünde olan bir kurul eliyle daha kolay hareket edilebilecek kalkınma ile ilgili ikinci bir iktidar alanının yaratılması olduğu görülmektedir.

s548250

Nitekim, yasal dayanağı olmadığı için ayrı bir yönerge ile şekillendirilen bu kurulun, 2009 sonrasında üyeliğe aldığı kişiler, yaptığı toplantılar, bu toplantılarda ele aldığı konular ve kendi içindeki örgütlenme şekli de hep bu düşüncenin varlığını ortaya koymuş; adeta hükümete ya da iktidara ait bir kurulun karşısına kendi kurulunu çıkarma düşüncesinin kanıtları olarak değerlendirilmiştir.

Devam Edecek 

Hiç bir şey tesadüf değil aslında…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda İzmir’deki birçok şey ters gitmeye başladı…

Önce belediye içi dinamiklerden kaynaklanıp üst düzey belediye yöneticilerinin tutuklanması ile başlayan bir dava sürecini yaşadık… Halen sonuçlanmayan bu süreç içinde eski siyasi güç ve etkisini kaybedip iktidarla daha uyumlu daha esnek bir belediye yapısının ortaya çıktığını gördük…

Ardından bu süreci yaşayan belediye kadrolarının ayrılması, işten uzaklaştırılması ya da emekli olmasıyla belediye yönetici kadrolarının değiştiğini, daha iyi iş yapacağı gerekçesiyle diğer illerden İzmir’i tanımayan bürokratların ekip olarak ithal edildiğini ve onların da çok kısa bir sürede tüm yönetim basamaklarını hızla tırmanarak en üst makamlara yerleştiğini gördük…

Bu sürede belediye başkanı danışmanlarının değiştiğini, bölge ve şehir planlama konusunda isim yapmış hocaların danışman olarak belediyede etkili olduğunu izledik…

Ama o tarihlerden bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ürettiği büyük ölçekli proje ve uygulamaların, İzmir kamuoyunu memnun etmediğini, bu projelerin memnuniyetsizlik yarattığını da gördük… Ya da proje olarak yürütülen birçok çalışmadan İzmir kamuoyunun haberinin bile olmadığını fark ettik…

aziz-kocaoglu-02

2009-2016 döneminde bu yeni kadronun üretip vitrine koyduğu ‘İzmir-Tarih’, ‘İzmir-Deniz’, ‘Konak ve Karşıyaka Tramvayları’, ‘İzmir Ulaşımında Devrim’, ‘İzmirim Kart’, ‘Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi’ gibi büyük projeler hep böyle, kamuoyunda tepkiye neden olan, eleştirilen projeler oldu… Diğer yandan ayrı bir ekip tarafından üretilen ‘Yarımada’, ‘Gediz-Bakırçay’ veya ‘Büyük Menderes Havzası’ strateji çalışmaları ise çoğu İzmirli’nin bilmediği ya da ne işe yaradığını çözemediği çalışmalardı…

Oysa bütün bu projeler, araya ‘yönetişim’, ‘tasarım’, ‘katılım’, ‘inovasyon’ gibi sözcüklerin tüketilmesi suretiyle belediyenin tanıtımında kullanılıyor; belediyenin önemli işler yaptığı ve başardığı gibi bir algı yaratılıyordu…

İzmir kamuoyunun, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu büyük projeleri ile ilgili ilk örgütlü ve büyük tepkisi, son günlerini saydığımız 2016 yılı yaz aylarında gündeme giren ‘Yeni Kültürpark Projesi’ ile ortaya çıktı…

Sayısı 21.000’e ulaşan İzmirli, ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyerek bir araya geliyor ve bu projenin Kültürpark’ın mevcut dokusuna zarar vereceği düşüncesiyle projenin uygulamadan kaldırılmasını istiyordu… Bu itiraza meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, kent konseyleri de destek verdi… Böylelikle sesi İzmir dışından bile duyulan bir itiraz, İzmir gündeminin başına yerleşti… Belediye ise daha önce hiçbir projesinde ihtiyaç duymadığı ölçüde büyük bir halkla ilişkiler kampanyası düzenleyerek, büyük paralar harcayarak, elindeki tüm imkânları, insanları, makamları ve güçleri kullanarak buna karşı çıkmaya çalıştı…

Konu şimdi Koruma Kurulu’nun gündeminde olduğu için tüm taraflar kurulun vereceği kararı bekliyorlar…

Şimdi isterseniz bu bekleme döneminde kendimize dönüp şu soruyu soralım:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin son yıllarda kâh kendi başına, kâh İzmirli ya da İstanbullu sermaye çevreleriyle bir araya gelerek uygulama soktuğu büyük projelerde ne hatalar var ya da ne eksiklikler var ki; bunları İzmirli’ye kabul ettirmede zorluk çekiyor? Bu projeler, adı söylendiğinde kahır ekseriyetin ceketlerini ilikleyip saygı gösterdikleri hocalar tarafından kurgulandığı ve savunulduğu halde bu projeler, siyasi taraftarlar dışında niye geniş toplum kesimleri tarafından kabul görmüyor? Bu projeler İzmir’in tanınmış kent simsarları ya da iktidar destekli inşaat şirketleri tarafından desteklendiği halde İzmirli bu projelere niye şüpheyle bakıyor ve yüksek bir sesle “hayır” diyor?

Gelin isterseniz, hem bunun nedenini öğrenmek hem de bu tespit üzerinden çözüm üretmek için bu soruya hep birlikte yanıt vermeye çalışalım…

Bence, bu soruların temelinde çağdaş kapitalizmin ve onun fikriyatını oluşturan neo-liberal anlayışın sihirli bir sözcük olarak önümüze koyduğu ‘yönetişim’ kavramı yatıyor.

Thatcher ya da Özal’la simgeleşen 1980’li yılların özelleştirmeci politikalarının hemen ardından Dünya Bankası, OECD, İMF, Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası, FED, Birleşmiş Milletler, UNDP ve Unesco gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp geliştirilen ‘yönetişim’ zihniyeti, yeni bir siyasi iktidar aracı olarak halka ya da millete dayalı kamu yönetimi yerine devletin özel sektörle ve sivil toplumla işbirliği yapmasını, özel sektörün ve sivil toplumun önünü açmasını, onlara rehber olmasını öneriyor. Bunun için de ‘yönetişim’ zihniyetinin bileşeni olan ‘katılımcılık’, ‘şeffaflık’, ‘hesap verebilirlik’ ve ‘yerindenlik’ gibi kavramları kullanarak daha demokrat olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Böylelikle ulusal devletin ve ulusal egemenliğin ortadan kaldırılarak yerelin bağımsız kuruluşlar, kalkınma ajansları, kent konseyleri ve şirketleşmiş belediyeler eliyle uluslararası sisteme eklemlenmesini arzuluyor.

aztr232

İzmir, bu süreci; yani yönetişim zihniyetinin bu topraklarda yerleşmesini, bir ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemi’nin kurulması sürecini 2009 yılından bu yana yaşıyor:

2009 tarihli İzmir Kültür Çalıştayı, 2011 tarihli İzmir Tasarım Çalıştayı ve 2013 tarihli İzmir Ekoloji Forumu, bu sürecin entelektüel anlamda tasarlanıp kabul gördüğü çıkış noktaları olmuştur.

Ardından İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu, İzmir Kent Konseyi (İEKKK), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) ve TARKEM gibi yönetişim mekanizmasının dişlileri olarak kabul ettiğimiz örgütlerin kuruluşuna geçilmiştir.

Bu kuruluşlar içinde yer alan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) hem siyasi anlamda iktidar denetimindeki İzmir Kalkınma Ajansı ve Kalkınma Kurulu’na alternatif olması hem de üye yapısı ve 2009-2016 dönemindeki performansıyla bu sistemin merkez üssü olduğunu göstermiştir.

İzmir Kent Konseyi ise bileşenlerinden biri olan özel sermaye temsilcilerinin İEKKK’na kaydırılması nedeniyle hem ‘yönetişim’ anlayışı hem de faaliyetleri açısından zayıflamış, 2015 yılı sonunda başkanlığına istenmeyen kişilerin seçilmesi nedeniyle tümüyle gözden düşmüştür.

İdeolojik altyapısı ve mekanizması bu şekilde kurgulanan ‘İzmir Yerel Yönetişim Sistemini’ harekete geçiren şey ise, kent merkezinden başlayıp tüm İzmir’i kapsayan stratejik çalışmalar, büyük boyutlu projeler ve yatırımlar olmuştur. Bu anlamda bölgesel stratejik çalışmalarla büyük boyutlu proje ve yatırımların bu sistemi besleyen, hatta tekrar tekrar üretip gelişmesini sağlayan temel besinlere dönüştüğünü söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin girişimiyle bir ‘patronlar kulübü’ olarak kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKK), bu sistemin merkez üssü olarak kentle ilgili tüm konuları, büyük projeleri görüşerek, şekillendirerek ve projelerin taraflarını belirleyerek bu sistemin projeler üzerinden çalışmasını sağlamaktadır.

basg2132131

Bu kurulun bilgisi, görgüsü ve gözetimi altında çoğu başkan danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli ve ekibi tarafından hazırlanan ‘İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Deniz İle İlişkisini Geliştirme Projesi’, ‘Yeni Kültürpark Projesi’ gibi büyük projeler, ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’, ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’ gibi stratejik planlama çalışmaları bu süreç içinde gerçek, aktif ve kucaklayıcı bir katılıma önem vermemeleri ve genellikle başlangıçta öngörülen senaryonun kabulü ile sonuçlandığından İzmir halkının, daha doğru bir deyimle kamusal yararı yerine, üniversiteler tarafından desteklenen bu patronlar kulübünün talep ve beklentilerini karşılamıştır.

Amaç ise, İzmirli ya da başka yerli sermayeye yerel yönetimlerin elindeki kamu yetki ve mallarını kullanarak daha fazla rant, daha fazla kâr, daha fazla sermaye yaratmaktır…

Yeni Kültürpark Projesi’ de, işte bu mekanizmanın çalışması için tasarlanıp üretilen bir projedir. Böylelikle kamunun elinde bulunan bir kamusal alan, hem bu alanda gerçekleştirilecek kamusal yatırımla hem de yakınındaki başka bir özel yatırımla ilişkilendirilerek kentin tam da ortasında, Basmane-Çankaya tarihi bölgesindeki yeni bir mutenalaştırma harekâtının merkez üssü yapılmak istenmektedir.

Bu harekâtta başkan danışmanı olan hocaların, meclis üyelerinin, ilçe belediye başkanlarının, serbest çalışan bazı mimarların, bu işle ilgili üniversitelerin, EGİAD, İZSİAD gibi özel sektör derneklerinin, CHP il başkanının desteği yanında hem İzmir sermayesinin hem de İstanbul, Ankara sermayesi ile iktidarın temsilcisi olan Folkart’ın desteği, hatta işbirliği sağlanmış; böylelikle ‘Kültürpark’a Dokunma!’ diyen halkın karşısına sermaye yanlısı koskocaman bir cephenin örülmesi sağlanmıştır…

Bu anlamda, 2016 yılı armağanı olarak karşımıza çıkarılan ‘Yeni Kültürpark Projesi’nin bu ‘yönetişim’ zihniyeti çerçevesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kamu mallarıyla yasal yetkilerini arkasına alan sermaye gruplarıyla onların sivil toplum örgütlerinin geliştirdikleri bir proje olarak algılamamız gerekir.

Nitekim yaz ayları içinde sosyal medyada bu grupların önde gelen temsilcileriyle yaptığımız yazışmalar da bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Böylelikle bir kent parkı olarak kabul ettiğimiz Kültürpark’ın hemen yanındaki devasa bir Folkart gökdeleni ile birlikte Basmane-Çankaya-Oteller Bölgesi’ndeki ikinci bir mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının merkez üssü olacağını öğrendik.

Böylelikle bu bölgede Kültürpark ve Folkart gökdeleni üzerinden başlatılan mutenalaştırma (soylulaştırma) harekâtının, bu bölgenin kuzeyindeki Kemeraltı-Basmane-Kadifekale bölgesi için yine İzmir Büyükşehir ve Konak Belediyeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin % 30 oranında hissedar olduğu TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel şirket eliyle gerçekleştirilecek diğer bir mutanelaştırma (soylulaştırma) harekâtı ile birleşeceğini; böylelikle İzmir kentinin tam da ortasındaki çok büyük tarihi bir bölgenin yakın bir gelecekte İzmir olmaktan çıkacağını; başka bir deyişle tanınmayacak hale geleceğini anladık.

Üstüne üstlük Kadifekale’den bile daha yüksek olacak o devasa gökdelene İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin taşınacağını da hayretle karşılayarak…

Kâr İçin Değil, Halk İçin – Eleştirel Kent Teorisi ve Kent Hakkı

Bugün size varlığını ilk kez değerli hocam Prof. Dr. Emel Göksu’dan öğrendiğim Neil Brenner’den ve Neil Brenner’ın Peter Marcuse ve Margit Mayer’le birlikte düzenlediği 2012 tarihli ‘Kâr İçin Değil, Halk İçin: Eleştirel Kent Teorisi ve Kent Hakkı‘ kitabından söz etmek istiyorum.

Neil Brenner, Harvard Tasarım Enstitüsü’nde (GSD) görev yapan dünya çapında tanınmış bir kent kuramcısı. Yazılarında daha çok kentsel sorunların kavramsal ve metodolojik boyutlarına odaklanıyor. Yapıtları ise eleştirel kentsel ve bölgesel araştırmalarla karşılaştırmalı jeopolitik ekonomi ve radikal sosyo-mekansal araştırmalarla ilgili ve her geçen gün bunların alanını genişletmeye devam ediyor. Kent yazını alanında David Harvey’den sonra en bilinen ve en fazla alıntılanan kuramcı olma gibi bir özelliği de var.

news_neil_at_ucl_2013

Bugüne kadar yayınlanmış başlıca yapıtları; 

  • New State Spaces: Urban Governance and the Rescaling of Statehood (Oxford University Press, 2004) 
  • Cities for People, not for Profit: Critical Urban Theory and the Right to the City (with Peter Marcuse and Margit Mayer; Routledge 2011);
  • Spaces of Neoliberalism: Urban Restructuring in North America and Western Europe (with Nik Theodore; Blackwell, 2003)
  • Implosions/Explosions: Towards a Study of Planetary Urbanization (Jovis, 2014).
  • Critique of Urbanization: Selected Essays (Basel: Bauwelt Fundamente Series, Birkhäuser Verlag, 2016);
  • Teoría urbana crítica y políticas de escala (edited, introduced and translated by Alvaro Sevilla-Buitrago; Barcelona: Icaria, colección Espacios Críticos, 2016);
  • The explosion of the urban/La explosion de lo urbano (Santiago de Chile: ARQ ediciones, 2016);

İlk kez 2012 yılında ‘Cities for People, Not for Profit: Critical Urban Theory and the Right of the City’ adıyla yayınlanıp Türkçe baskısı 2014 yılının  Ekim ayında Ali Yağız Şen’in çevirisiyle Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabı toplam 335 sayfadan oluşuyor. 

İçinde ‘Dizi Yayın Danışmanının Notu‘, ‘Türkçe Baskıya Önsöz‘ ve ‘Önsöz ve Teşekkür‘ bölümleri dışında 11 yazarın toplam 13 makale bulunuyor.

Bu makaleleri başlıkları ve yazarları itibariyle şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Neil Brenner, Peter Marcuse, Margit Mayer; ‘Kar İçin Değil Halk İçin, Giriş
  2. Neil Brenner; ‘Eleştirel Kent Teorisi Nedir?
  3. Peter Marcuse; ‘Hangi Kent, Kim(ler)in Hakkı?
  4. Christian Schmid; ‘Henri Lefebvre, Kent Hakkı ve Yeni Metropol Anaakımı
  5. Margit Mayer; ‘Toplumsal Kent Hareketlerinde ‘Kent Hakkı
  6. Kanishka Goonewardena; ‘Teori ve Pratikte Mekan ve Devrim / Sekiz Tez
  7. Neil Brenner, David J. Madden, David Wachsmuth; ‘Asemblajlar, Aktör-Ağlar ve Eleştirel Kent Teorisinin Karşılaştığı Zorluklar
  8. Stefan Krätke; ‘Yaratıcı Şehirler’in Yeni Kentsel Büyüme İdeolojisi
  9. Oren Yiftachel; ‘Eleştirel Teori ve ‘Gri Alan’ Sömürgelerin Seferberliği
  10. Tom Slater; ‘Kayıp Marcuse, Soylulaştırma ve Yerinden Etme Üzerine
  11. Justus Uitermark; ‘Reel Bir Adil Kent mi?, Amsterdam’da Kent Hakkı İçin Verilen Savaş
  12. Bruno Flierl, Peter Marcuse söyleşisi: ‘Sosyalist Kentler: Halk İçin mi, İktidar İçin mi?
  13. Peter Marcuse; ‘Konut Sorununun Çözümüne Eleştirel Bir Yaklaşım

0000000615634-1

Kitabın arka yüzünde ise kitabın amacı şu şekilde özetleniyor: 

“Şehirler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de temel mücadele alanı haline geldi. Kapitalist kentleşmenin adaletsizliği, yıkıcılığı ve sürdürülemezliği karşısında kent hareketlerine önemli görevler düşüyor. Bu durumun pratikteki yansımaları giderek daha şiddetli bir şekilde yaşanırken, teorik arka planı konusundaki tartışmalar ve kafa karışıklıkları devam ediyor. Neoliberalleşme, soylulaştırma, kentsel dönüşüm, “yaratıcı” kentler, mimarlık ile siyasi iktidar ilişkisi, “kent hakkı” gibi pek çok başlıkta yeni fikirlere, analizlere ve mevcut tartışmaların yeniden ele alınmasına ihtiyaç var. Kâr İçin Değil Halk İçin işte bu ihtiyaca cevap vermek için kaleme alındı. Kitaptaki makalelerde kâr odaklı kentleşmeyle mücadelenin ve insana odaklanan sürdürülebilir alternatif kentleşme biçimleri yaratmanın yolları araştırılıyor. Yazarlar kent mücadelesinin altını doldurmak için farklı teorik zeminleri kullanarak eleştirel bir kent teorisi ve düşünce sistematiği geliştirmeye çalışıyor.

Dünyanın farklı bölgelerinde yürütülen sosyoloji, siyaset, coğrafya, şehir planlaması ve kent tasarımı araştırmalarından yola çıkan bu kitabın, günümüzdeki kapitalist kentleşme biçimlerine alternatifler arayan bireylere, aktivistlere ve entelektüellere farklı bakış açıları vermesini umuyoruz.”

Hepinize iyi okumalar dileğiyle…

 

2017’de Suriyeli çocuklar da süt içebilecek

Seniye Nazik Işık

Hepimiz biliyoruz, Türkiye zor günlerden geçiyor. Her gün çok sayıda insanımızı terör olaylarında kaybediyoruz. Acılardan neredeyse uyuşmuşken, 11 Aralık Pazar günü yeniden yandık, kavrulduk; 38’i polis 44 vatandaşımızı İstanbul’daki patlamalara kurban verdik. Hepsine rahmet, ailelerine, sevenlerine, hepimize sabır, metanet diliyorum.

12973_20141219115342_sutkuzusu_ilustrasyon

Durum böyleyken, yazmak zor. Sonunda kendimi, hayatı olağan akışındaymış gibi sürdürmek lazım diye zorlayarak yazmaya ikna ettim.

Türkiye bir zamanlar transit ülkeydi; yani ülkesini terk edenlerin üçüncü bir ülkeye geçerken mecburiyetten kaldığı ülke.

Son yıllarda durum değişti, hala gönüllerin transit ülkesi olsa da Türkiye bir nihai ülke. Bu gelişmenin esas nedeni Suriyeliler olmasa da 3 milyonu aşkın Suriyeli, buradan öteye gidişleri de sıfırlanınca net bir şekilde hedef ülke olduk.

Bunca Suriyeli neden, nasıl Türkiye’ye geldi?” ile başlayan pek çok soru olsa da, bunlar yazımın dışında bırakıyorum.

Ama şunları kaydediyorum: Suriyeliler Türkiye’nin her yerinde. Genellikle zor şartlardalar. Özellikle vatandaşlık verilirse (yani seçmen olmaya hak kazanırlarsa) Türkiye’deki siyasi dengeleri çok etkileyeceklerine inanılıyor. İlaveten iş için rekabet de onları aramızda ‘istenmeyen insanlar’ yapıyor.

Yine de konu çocuk olunca, insanlar bu olumsuz duygu ve düşünceleri bir yana bırakabiliyor, Belediyeler bu duyarlılığı kavrayıp taleplere doğru cevabı vermeye başlayabiliyor.

Örneğimiz İzmir’den.

İzmir’de Konak, Karabağlar, Buca, Torbalı gibi ilçelerde 150 binden fazla kayıtlı Suriyeli yaşıyor. Tahminen 25-30 bini 1-5 yaş arasında çocuk; yani yaş itibariyle Büyükşehir Belediyesi’nin Süt Kuzusu Projesi kapsamındalar.

Belediye Kanunu’na göre yerel yönetimler hemşerilerine, yani sadece vatandaşlara değil görev alanlarına giren yerelde yaşayan herkese hizmet etmekle görevli. Bu kural hem bir yasal düzenleme hem de yerel yönetimlere dair tüm uluslararası sözleşmelerin vazgeçilmez hükmü.

Bu uluslararası ilkeyi ve yasal düzenlemeyi dikkate alan Konak ve Karabağlar Kent Konseyleri Suriyeli ailelerin yaşam şartlarını da dikkate alarak, 2016 başlarında, çocukların süt yardımından yararlanmasını talep ettiler. İki Konsey’in ilk başvuruları Karabağlar’a “ileride dikkate alınacak”, Konak’a “Mernis’e kayıtlı olmadıkları için verilemez” diye cevaplandı.

İki Kent Konseyi, Suriyeliler Mernis’e kaydedilmeye başlanınca bu kez ortak bir başvuru hazırladı. 220 dernek, vakıf, sendika, oda kurumsal imzasını verdi. Üç İzmir milletvekili de destek imzası attı.

Her şeyden önce bu kadar büyük sayıda STK’nın imza atması siyasi bir mesajdı: “Konumuz çocuk ise insani yardım hepimizin ortak talebi”.

Belediye bu mesajı aldı. 7 Aralık’ta Büyükşehir’den gelen cevap, Mernis’e kayıtlı Suriyeli çocukların 2017’de başlayacak yeni dağıtım döneminde Süt Kuzusu Projesinden yararlandırılacağını söylüyordu.

suriyeli-cocuklar

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Süt Kuzusu Projesiyle İzmir’de 135 bin çocuğa haftada 2 litre süt içiriyor. Suriyeli çocukların kapsama alınmasıyla bu sayı en az 160 bine tırmanacak.

Ben acaba şehirde belirli noktalarda çocuklara karavanla hizmet verilirse, düzenli adresleri olmayan Suriyeli çocuklar da günde bir bardak olsun süt içebilir mi? diye düşünmeye başladım…

Biliyorum kolay değil. İzmir’de Büyükşehir Başkanı eften püften nedenlerle 387 yılla yargılanıyor, Belediyelerde Sayıştay denetimlerinin bini bir para. Devletin tepesi, Suriye söylemini üç öğün değiştirdiğinden güvenilir değil.

Son söz yerine:

Günde bir bardak süt için çok bekledi Suriyeli çocuklar. Hayırlı olsun.

Asıl beklenense, “Belediyeler vatandaş olmayan hemşerilerine hizmet ve katılım kapısını nasıl açacak?” sorusunun cevabı. Çünkü barışmamız gereken bir gerçek var: Türkiye hedef ülke, gelenlerin çoğu bizimle yaşamaya devam edecek.

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 14

Ali Rıza Avcan

Doğa Derneği’nin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında deniz tabanından çıkarılan çamurun nerede, nasıl işleneceği konusuyla ilgili olarak  2012 yılında hazırladığı ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporunun 10 ve 11 bölümleriyle ‘Sonuç’ bölümünü bugün de inceleyip bu raporun tümünü sizlerle paylaşıyoruz.

7985016761_403fc3e52d_o
Fotoğraf: Buse Ebrem (Flickr)

Tarama Malzemesinin (Çamurun) Kullanımı İçin Olası Alternatif Yöntemler

“Tarama malzemesinin kimyasal ve fiziksel niteliklerine yönelik verilere bağlı olmakla birlikte (bu analizler kamuoyu ile paylaşılmamıştır) çıkarılacak çamurun doğayı tahrip etmek bir yana, yeni doğal alanların oluşturulması için kullanılması dünyada genel olarak kabul görmektedir. İnsanlığın gelişimine bağlı olarak insan etkisindeki her alanda istisnasız habitat kayıpları yaşanmıştır. Gelişen şehir planlama ilkeleri, pek çok ülkede doğal karakteri korunması gereken alanların (Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı Çevre düzeni planında doğal karakteri korunacak alan olarak belirtilmiştir) gerek doğal yaşam, gerekse insan için önemini açığa vurmuştur. Bu anlayışla tüm gelişmiş ülkelerde, doğal karakteri korunmuş alanların insan etkisinden, şehirleşmeden, yanlış alan kullanımlarından ve yok oluştan korunması…ülkemizin taraf olduğu kanun hükmündeki uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınmıştır.

Birleşik Krallık (İngiltere), ülke çapında tuzcul bataklıkların, tarama malzemesiyle restore edilmesi konusunda çeşitli çalışmalar yapmış, çeşitli limanlardan çıkarılan tarama malzemeleri, sulak alan türlerine yaşam alanları sunması için kullanılmıştır.

Amerika Duxbury Sahili Tuzcul Bataklık Restorasyon Projesi fizibilite raporunda (2008); tuzcul bataklık restorasyonunun, Amerikan Ulusal Oşinagrafik ve Atmosferik Kurumu, Çevre Koruma Ajansı, Doğal Kaynaklar Koruma Servisi, Massachusetts Kıyı Alanı Yönetimi, Massachusetts Çevre Koruma Departmanı ve Massachusetts Sulak Alan Restorasyon Programı tarafından yaygınlaştırıldığı ve özendirildiği belirtilmiştir.

Tarama malzemesinin dünya üzerinde kullanım yöntemleri, yok olan ve/veya yok olmaya başlayan habitatların desteklenmesi ve yeni habitatların oluşturulması konularına odaklanmıştır. Sığ su taramalarından elde edilen tarama malzemeleri (eğer yüksek kirlenmeye maruz kalmadıysa) doğaları gereği, sığ su ekosistemlerinin yaratılmasında başarılı olarak kullanılabilirler.

Gediz Deltası tarihinde, sulak alanın tüm kıyıları ‘tuzcul bataklıklar’ ile kaplıdır. Deltaya yapılan en büyük iki müdahale olan Tuzla; tuzcul bataklık şeridinin 22 kilometrelik kısmını alternatif yapay yaşam alanları olan tuz tavalarına dönüştürmüştür. Gediz Deltası’nın nehir yatağının değiştirilmesi, yatağa yapılan baraj, regülatör ve benzeri insan yapılarıyla azalan tatlı su, sediman girişine ve hava şartlarına bağlı olarak doğal dalyanlar birer birer yok olmaktadır. Hatta Homa Dalyanı’na yapılan insan müdahalesi ile güçlendirme çalışmaları yapılmak zorunda kalınmıştır. Günümüzde Çilazmak Dalyanı da parçalanmakta ve yok olma sürecini yaşamaktadır.

Tarama malzemesi, ‘Kış Ortası Su Kuşu Sayımı’ verileri ışığında yaşamı çok daha fazla destekleyen güneydeki tuzcul bataklıkların benzerlerinin, bozulmuş kıyı şeridinde yaratılmasında kullanılabilir. Bu amaç için, Çilazmak Dalyanı’ndan kuzeye doğru dalyanın onarımı, kıyı bataklık alanının genişletilmesi, Tuzla kıyılarında kıyı beslemesi, bataklık tasarımı, yerel türlerin yeni yapılara sunulması gibi projeler üretilmelidir. Bu projeler için bu konuda tecrübeli çalışma grupları oluşturulmalıdır. Bu tarz projeler için konu hakkında uzun yıllardır araştırmalar ve çalışmalar gerçekleştirmiş olan Dünya Kuşları Kurumu, İngiltere Kraliyet Kuşları Koruma Kurumu gibi bilimsel otoriteleri tartışılmayacak kurumlarla iş birliği yapılmalıdır.”

Özetle çıkarılacak çamur, Çilazmak Dalyanı başta olmak üzere, Gediz Deltası’ndaki aşınmış dalyan ekosistemlerinin rehabilitasyonu, restorasyonu ve yeni kıyı ekosistemlerinin yaratılması için kullanılmalıdır.”

20657547725_0aa2816264_o
Fotoğraf: Sonad Pelit (Flickr)

Değerlendirme: Tarama Malzemesi (Çamur)nin Alana ve Ramsar Alanı’na Öngörülen Etkileri

Doğal Yaşam Alanı Kaybı:

“Kara ve deniz arasında geçiş bölgesini oluşturan deltalar ekolojik olarak çok büyük önem arz eden yaşam alanlarıdır. Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi ve bu tesisin alana döktüğü çamur, sulak alanın kıyı ve çayır ekosistemleri arasındaki geçiş habitatının kaybına neden olmaktadır. Tesisin kurulu olduğu alanda floranın kurulum aşamasında tamamen, çevresinde yaşayan faunanın ise sürekli olarak yok olduğu veya zarara uğradığı gözlemlerle tespit edilmiştir.

‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyonu Projesi’ kapsamında, sirkülasyon kanalından çıkarılacak çamur-tarama malzemesinin Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi arazisinde kurulacak bir ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı’ ya da tesisin mülkiyetindeki herhangi bir alana dökülmesi, yayılması ve tüm vejetasyon ile kazınarak kaldırılması, alanın habitat özelliğini yitirmesine neden olacaktır. Ayrıca ön görülen alanda işlenmesi veya kurutulması ve kaldırılması, alanda sürekli bir insan, iş makinesi, araç trafiğinin proje süresince devam edeceği öngörülebilir. Zeminin ve alanda yaşayan canlıların çamurla kaplanması, sonrasında ise insan-makine aktiviteleri ile alanın ekolojik fonksiyonlarını ve zenginliğini tamamen yitirmesi söz konusudur.

Gediz Deltası’nın günümüzde ve tarihindeki biyolojik zenginliğinin kaynağı, içerdiği farklı yaşam alanlarıdır. Bu alanlar birbirine tamamen bağlı olmakla birlikte her birinde alanın özelliklerine uyum sağlamış farklı canlı grupları yaşar. Bu yüzden Gediz Deltası ekolojik açıdan bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Deltanın hiçbir kısmı “atıl” değildir ve binlerce yıl içinde oluşmuş çok değerli bir önemli doğa alanının (ÖDA) parçalarıdır. Gediz Deltası’nda tuzcul çayırlık, bozkır tipi habitatların en önemli örneği Güney Gediz Deltası mutlak koruma alanında görülmektedir. Alanın tahribatı pek çok türün yaşama şansının yok edilmesinin ötesinde Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti’nin canlılığının kaynağı olan habitat çeşitliliğini geri dönüşümsüz olarak yok edecektir.”

Yok Olan ve/veya Yok Olacak Türler:

“Atıksu arıtma tesisinin Güney Gediz Deltası’nda biriktirdiği çamur ve moloz nedeniyle oluşan yaşam alanı kaybı burada üreyen su kuşu populasyonlarının yok olmasına neden olmuştur. Burada yer alan akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus) kolonisi tesisin yapılmasının ardından alanı kullanmaya son vermiştir.

Tarama malzemesi geri kazanım alanının güney ve batı sınırı ile Ramsar alanı sınırı aynıdır. Bu sebeple alana mutlak koruma bölgesi statüsü verilmiştir. Alanın ornitolojik önemini konu alan bölümde belirtilen türlerin ötesinde, özellikle kıyı kuşları tarafından çok yoğun olarak kullanılan tuzcul bataklıklar, çamur döküm ve işleme sırasında habitat özelliğini yitirecektir.

Dr. Ortaç Onmuş tarafından hazırlanan doktora tezinde belirtildiği üzere söz konusu çamur geri kazanım alanında kışın flamingolar, pelikanlar, karabataklar, kıyı kuşları, sakarmekeler ve ördek türleri olmak üzere en az 10 bin – 40 bin arasında su kuşu beslenmek ve barınmak için bulunmaktadır. Ayrıca kuluçka döneminde 1.920 çift sumru, 60 çift uzun bacak, 1.100 çift akdeniz martısı, 55 çift karagagalı sumru, 1.500 çift gümüş martı, 30 çift kızılbacak ve 250 çift kesikkolye yağmur kuşu’nun çamur döküm alanında kuluçkaya yattıkları tespit edilmiştir. Diğer taraftan çamur döküm alanı sumru’nun Avrupa’da en fazla kuluçkaya yattığı ve karagagalı sumru’nun ise Türkiye’de ürediği tek alandır.

Dünya Doğayı Koruma Kurumu (IUCN) kırmızı listesine göre küresel ölçekte tehlike altında olan tepeli pelikanın (Pelicanus crispus) ve Akdeniz havzasındaki en önemli flamingo popülasyonlarından birinin bulunduğu Gediz Deltası’nda bu kuşların beslenme ve olası üreme alanı olan bu bölge hali hazırda arıtma tesisi etkisiyle tahrip olmuştur, ancak çamur tesisi ile yok olması kesinleşecektir.”

6674529807_aa566893c0_b
Fotoğraf: Ahmet Karataş, “Anas acuta” (Kılkuyruk) (Flickr)

Sonuç

“Gediz Deltası ekolojik açıdan bütüncül bir yapıdır ve içerdiği doğal özellikleri dolayısıyla uluslararası öneme sahip bir sulak alandır. Bu sebeple ulusal ve uluslararası ölçekli farklı koruma statüleriyle uzun yıllardır başarılı bir şekilde korunmaktadır.

‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ kapsamında Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı olarak planlanan ilgili alanın ekolojik önemi ise bölgede yapılan çeşitli bilimsel araştırmalar ile ortaya çıkartılmış durumdadır. Bu sebeple ilgili alanda planlanan faaliyetlerin, alanın doğal karakterini bozacak nitelikte olduğu anlaşılmaktadır.

Yapılan incelemede görülmüştür ki; ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ kapsamında çıkarılacak çamur, tarama malzemesi, alüvyon benzeri malzemenin, Gediz Deltası Sulak Alanı sınırları içerisine dökülmesi, depolanması, işlemesi hukuki olarak da mümkün değildir. Bu sınırlar içerisinde yapılacak herhangi bir hafriyat, tarama malzemesi işleme, çamur serme, kurutma, kaldırma, tesis kurulumu ve projeye bağlı insan aktivitesini içeren her eylemin sınırları, kanun ve yönetmeliklerin ilgili hükümlerince açıkça çizilmiştir. ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Alanı’, ‘Mutlak Koruma Bölgesi’ sınırları içerisinde, Gediz Deltası Sulak Alanı’nın bir parçasıdır. Alanda yapılacak yönetmeliğe aykırı uygulamalar için yönetmeliğin 35. maddesinde aşağıdaki hükümler yer alır.

“Uygulamadan sorumlu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler, sulak alanların korunmasında bu Yönetmelik ve Yönetmelik uyarınca hazırlanan yönetim planları ile belirlenen esaslara uygun işlem yapmakla yükümlüdürler. Bu Yönetmelik hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında 2872 sayılı Çevre Kanununun ilgili maddeleri uygulanır.”

Öte yandan alanda planlanan uygulamaların Uluslararası Sözleşmeler uyarınca da hukuksuzluk içerdiği tespit edilmiştir.

Yaptığımız tüm incelemelerin sonucunda; alanda yapılması planlanan ‘Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi’ ve/veya herhangi benzer bir tesisin, gerek ulusal ve uluslararası mevzuatın ilgili hükümleri, gerekse bilimsel veriler ışığında imkansız olduğu görülmektedir.

Dolayısıyla tarama malzemesi (çamur) için, doğaya ve kanunlara uygun değerlendirme ya da bertaraf yöntemleri araştırılmalı ve proje süreci, bu bilgiler ışığında ilerlemelidir.

Özetle çıkarılacak çamur, Gediz Deltası’nın geleceği birinci öncelik olacak şekilde; ya kaynağında (denizde) bertaraf edilmeli ya da Çilazamak Dalyanı olmak üzere, Gediz Deltası’ndaki aşınmış dalyan ekosistemlerinin rehabilitasyonu, restorasyonu ve yeni kıyı ekosistemlerinin yaratılması için kullanılmalıdır.”

Doğa Derneğinin ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar’ bölümüne eklenmiştir.

“Engelli Olan İnsanımız Değil Yapılarımız” – Bursa Mimarlar Odası 4. Ulusal Fotoğraf Yarışması, 2015

Yapılar ve engelliler… Engellileri dikkate almadan tasarlanan yapılar… Böylelikle engellilerin karşısına çıkarılan yeni yeni engeller…

TMMOB Mimarlar Odası bu sorunu dikkate alarak düzenlediği 2015 tarihli 4. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın şartnamesinde amaçlarını şu şekilde ifade etmiş:

“Nüfusunun yaklaşık % 13’ü engelli olan Türkiye’de, engelli nüfusun % 70’e yakınının engeline uygun mimari düzenlemelerden yoksun şekilde yaşadığını biliyoruz. Mimarlar Odası Bursa Şubesi olarak mimari engellerden arındırılmış mekânların, engelli-engelsiz tüm insanlarımız için bir lüks değil önemli bir ihtiyaç ve hak olduğuna inanıyoruz. Ülkemizde ne yazık ki niteliksiz ve bilim dışı imar uygulamalarının etkisinde gerek kentsel alanlarımız (caddelerimiz, sokaklarımız, parklarımız bahçelerimiz vb.) gerekse yapılarımız, bırakın engelli vatandaşlarımızı her yaştan engelli veya engelsiz vatandaşımızın mekânsal erişimi açısından türlü engeller barındırmaktadır. Yürüme engelli vatandaşlarımızın tekerlekli sandalyeleri ile yardımsız asla çıkamayacağı eğimde engelli rampaları, görme engelli vatandaşlarımızın her an bir engele çarpabileceği kabartma yolları, girilemeyen asansörleri ve yürünemeyen yollarıyla yapılarımız ve kentlerimiz bırakın engelli insanlarımız için sağlıklı erişim sağlamayı engelsiz insanlarımız için dahi ulaşılamaz haldedir. Diğer yandan bu ve buna benzer birçok engel için kenti yönetenlerce ya hiçbir çözüm üretilmemekte; ya da göstermelik uygulamalarla yanlışlar, yanlışla düzeltilmeye çalışılmaktadır. Tüm bu tespitlerden hareketle yarışmamızın amacı, “Engelli Olan İnsanımız Değil, Yapılarımız” sloganıyla Ulusal çapta profesyonel ya da amatör fotoğrafçılarımızın bu mimari eksiklikleri gözlemlemelerini sağlamak ve engel-insan ilişkisini çarpıcı karelerle ortaya koyacak çekimlerini bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında kamuoyuyla paylaşmalarını sağlamaktır.”

Bu amaç doğrultusunda üretilip ödül verilen ve sergilemeye değer bulunan bu yirmi çarpıcı fotoğraf bizlere mimarların tasarladığı yapılarla engelliler arasındaki uyumsuzluğu net bir şekilde ortaya koyuyor.

803-155-tfsf-hizxz
Birincilik Ödülü – Osman Arsal – “Metro”
1160-155-tfsf-mgolo
İkincilik Ödülü – Hatice Karakan – “Zeytinburnu”
505-155-tfsf-oagpd
Kemal Özkılıç – Sergileme – Merdiven
600-155-tfsf-drvdo
Mehmet Ali Poyraz – Sergileme – “Asansör”
832-155-tfsf-xb37d
Veli Dölek – Sergileme – “Yazı Tahtası”
1046-155-tfsf-uhp2l
Sebahattin Özveren – Sergileme – “Sarmal”
1046-155-tfsf-v18bs
Sebahattin Özveren – Sergileme – “Eğim”
1046-155-tfsf-zqlqk
Sebahattin Özveren – Sergileme – “Çıkmaz”
1046-155-tfsf-enxbc
Sebahattin Özveren – Sergileme – “Çaresiz”
1085-155-tfsf-dhye9
Kadir Çivici – Sergileme – “İtfaiye Vanası”
1100-155-tfsf-cm5xo
Yavuz Yaman – Sergileme – “Yol Yok”
1263-155-tfsf-9xz69
Barış Barlas – Sergileme – “Triathlet 1004”
1291-155-tfsf-gc3zr
Ali Mermertaş – Sergileme – “Engeller”
1551-155-tfsf-gdltz
Hülya Şamer – Sergileme
7376-155-tfsf-d3p4f
Hüseyin Opruklu – Sergileme – “Merdiven”
8703-155-tfsf-k0tgc
Onur Pınar – Sergileme – “Engelsiz”
9846-155-tfsf-ktex9
Özkan Köse – Sergileme – “Çocuk”
1696-155-tfsf-u9ssh
Fahrettin Beceren – Sergileme – “Nasıl”

İzmir Körfez Geçişi Projesi – 13

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bu bölümünde ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında İzmir Körfezi’nin tabanından çıkarılacak tarama malzemesinin işlenmesi konusunda Doğa Derneği tarafından 2012 yılında düzenlenen ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi Kapsamında Gediz Deltası Sulak Alanı İçerisinde Yapılması Planlanan Tarama Malzemesi Depolanması ve İşlenmesi Sürecinin Ekolojik ve Hukuki Olarak İncelenmesi‘ başlıklı raporu değerlendirmeye devam ediyoruz.

Bugün raporun 8 ve 9. bölümlerinde yer alan projenin ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı olan yönlerini ele alacağız:

Projenin Ulusal Mevzuata Aykırı Olan Yönleri

4 Nisan 1990 tarih, 3621 sayılı Kıyı Kanunu – Resmi Gazete: 17/04/1990/20495

Kıyı Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca yaklaşma mesafesi ve kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreatif amaçlı kullanılmak üzere düzenlenebildiği; 6. maddesi uyarınca kıyılarda, kıyıyı değiştirecek boyutta kazı yapılamadığı, kum, çakıl vesaire alınamadığı ve çekilemediği halde tarama malzemesinin işleneceği geri kazanım alanının bir kısmı kıyı kenar çizgisi ve yaklaşma mesafesi arasında kalmaktadır.

1207-1748x1166

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği – Resmi Gazete: 17/05/2005/25818

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nin;

– 5. maddesinin (a) bendi uyarınca, Türkiye’nin uluslararası öneme sahip sulak alanlarının doğal yapısı ve ekolojik karakterini bozacak herhangi bir planlama, yatırım gerçekleştirilemez; tam aksine ilgili maddenin (b) bendi uyarınca, sulak alanlarda biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesi için gerekli tedbirler alınması esastır.

– 6. maddesi uyarınca sulak alanların doldurulması ve kurutulması yasaktır.

– 15. maddesi uyarınca sulak alanlara çöp, moloz, hafriyat, dip tarama ve proses artığı çamurları dökülemez.

* Planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi alanı, Mutlak Koruma Alanı, Ekolojik Etkilenme Bölgesi, Sulak Alan Tampon Bölgesi ve Sulak Alan Koruma Bölgesi içinde kalmaktadır. Alanda yapılabilecek faaliyetler alan “Mutlak Koruma Bölgesi” olması bakımından, 18. madde’de açıkça belirtilmiştir.

– Mutlak koruma bölgesinde uygulama esasları gereği, 18. madde uyarınca bu bölgede;

a) Bilimsel ve koruma amaçlı faaliyetler ile kuşların üreme döneminde kuş gözlemi ve görüntü alınması Bakanlığın iznine tabidir.

b) Kuşların üreme döneminde alanda su ürünleri istihsali yapılamaz, hayvan otlatılamaz.

c) Bakanlıkça gerekli görüldüğünde alan çitle çevrilir.

Yukarıda belirtilenlerin dışında hiçbir faaliyete izin verilemez.

– Sulak alan bölgesinde uygulama esasları gereği 19. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılamaz, mevcut tarım arazilerinde suni gübre ve tarım ilaçları kullanılamaz.

b) Ağaç kesimi yapılamaz.

c) Kuş gözlem kuleleri, gözlemevleri, seyir amaçlı yaya yolları, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

d) İçme, kullanma ve sulama suyu projelerine ait zorunlu tesisler, Genel Müdürlük izni ile yapılır.

e) Madensel tuzların çıkarılması, su ürünleri istihsali ve bunlara ait zorunlu tesisler Genel Müdürlük izni ile yapılır.

f) Bu Yönetmeliğin 9. ve 10. maddelerinde tanımlanan usul ve esaslar çerçevesinde turba çıkarımı ve saz kesimi yapılır.

g) Hayvan otlatılmasına izin verilebilir.

– Ekolojik etkilenme bölgesinde uygulama esasları gereği madde 20. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Alanın ekolojik karakterinin korunması esastır.

b) Mevcut arazi kullanımı dışında yeni tarımsal alanlar açılması yasaktır.

c) 19. maddede belirtilen faaliyetlere ilave olarak, günü birlik kullanım amacıyla lokanta, büfe, çay bahçesi, plaj kabini, gezi parkurları, kuş gözlem kuleleri, balıkçı tekneleri için iskele, yürüyüş yolları inşa edilebilir. Bu madde kapsamında planlanan projelere, alanların ekolojik yapılarına göre Genel Müdürlükçe izin verilir.

d) Bu alanda ekolojik karakteri bozacak şekilde ağaç kesimi yapılamaz.

Bu Yönetmelikte izin verilenlerin dışında hiçbir faaliyete ve yapılaşmaya izin verilmez.

– Tampon bölgede uygulama esasları gereği 21. madde uyarınca bu bölgelerde;

a) Katı atık düzenli depolama alanına, katı atık bertaraf tesislerine, bu Yönetmelikle izin verilenlerin dışında maden ocaklarının açılmasına ve işletilmesine, endüstri bölgesi ilan 
edilmesine, organize sanayi bölgesi ve serbest bölge sanayi alanı kurulmasına ve Ek-1’de belirtilen faaliyetlerin yapılmasına izin verilemez.

b) Ek-2 de belirtilen faaliyetlerin yapımı Genel Müdürlüğün iznine tabidir. Bu listede yer alan faaliyetler için Bakanlıkça belirlenecek başvuru formu çerçevesinde, Bakanlığa müracaat edilir, müracaatın uygun görülmesi halinde başvuru sahibine izin belgesi verilir.

c) Coğrafik, topoğrafik ve zemin şartları sebebiyle yerleşim ve kentsel gelişimi zorunlu olarak bu bölgede kalan yerleşim yerlerinin zorunlu gelişimi için 17. maddede belirtilen koruma bölgelerinin tespiti esnasında veya 26. maddede belirtilen yönetim planları ile özel hüküm bölgesi ihdas edilebilir. Bu bölgelerdeki uygulamalar Bakanlığın uygun görüşü alınarak sorumlu kurum ve kuruluşlar tarafından gerçekleştirilir.

izmir-kus-cenneti-8

Proje Planına Bağlı Uluslararası Mevzuattaki Hüküm İhlalleri

Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme” (RAMSAR Sözleşmesi)

İran’ın Ramsar kentinde 1971 yılında imzalanan ve sulak alanların korunmasını ve akılcı kullanımını hedefleyen, kısaca Ramsar Sözleşmesi adıyla anılan sözleşmeye Türkiye, 1994 yılında taraf olmuştur. Türkiye’nin taraf olduğu Ramsar Sözleşmesi’nin konuyla ilgili 4. maddesi şu şekildedir:

Madde 4.1. Her akit taraf, Listeye dahil olsun veya olmasın, sulak alanlarında tabiatı koruma alanları ayırarak sulak alanlarının ve su kuşlarının korunmasını geliştirecek ve yeterli inzibati tedbirleri alacaktır.

4. Akit taraflar, uygun sulak alanların yönetimi yoluyla su kuşları popülasyonlarının arttırılması için çaba göstereceklerdir.

Gediz Deltası’nın 14.900 hektarı Ramsar alanı olarak tanımlanmıştır. Keskin sınırlarla ayrılamayacak olan doğal alanlar birbiriyle bütünlük taşımaktadır. Deltanın Ramsar alanı sınırları içerisinde üreyen flamingo ve tepeli pelikanlar Güney Gediz Deltası’nda beslenmektedir. Bu iki alandan birinin yok olması buraya bağlı olan türler için tehdit oluşturmaktadır.

Ramsar Sözleşmesi’ne göre sulak alanların kaybı ve sulak alana bağlı olan türlerin korunması esastır. Bu kapsamda Arıtma Tesisi ve planlanan Tarama Malzemesi Geri Kazanım Tesisi, Ramsar Sözleşmesi’nin gereklerinin uygulanması konusunda da aykırılık teşkil etmektedir.

Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi)

Bern sözleşmesi 24.12.1979 tarihinde imzalanmış ve 20.02.1984 tarih, 18318 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Bu sözleşmeye göre Gediz Deltası’nda tespit edilen 289 farklı kuş türünden 207’si Türkiye’nin de tarafı olduğu Bern Sözleşmesi kapsamında koruma altına alınan kuş türleridir. Söz konusu türlerden tepeli pelikan (Pelecanus crispus), küçük kerkenez (Falco naumanni), sibirya kazı (Branta ruficollis) ve dikkuyruk (Oxyura leucocephala) gibi 8 kuş türünün nesli küresel ölçekte tehlike altındadır. 

Türkiye’nin taraf olduğu Bern Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri aşağıda verilmiştir:

Madde 1.1. Bu Sözleşmenin amacı; yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir.

2. Nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlere, özellikle göçmen olanlarına özel önem verilir.

Madde 2.1. Âkit taraflar, ekonomik ve rekreasyonel gereksinmeleri ve yerel olarak risk altında bulunan alt türler, varyeteler veya formların isteklerini dikkate alırken, yabani flora ve faunanın, özellikle ekolojik, bilimsel ve kültürel gereksinmelerini de karşılayacak düzeyde, popülasyonlarının devamı veya bu düzeye ulaştırılması için gerekli önlemleri alacaktır.

Madde 3.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının, bu Sözleşme hükümlerine uygun olarak muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerdir.

2. Her akit taraf, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

Madde 4.1. Her akit taraf, yabani flora ve fauna türlerinin yaşama ortamlarının, özellikle I ve II numaralı ek listelerde belirtilenlerin ve yok olma tehlikesi altında bulunan doğal yaşama ortamlarının muhafazasını güvence altına almak üzere, uygun ve gerekli yasal ve idari önlemleri alacaktır.

2. Âkit taraflar, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken, önceki paragraf uyarınca korunan sahaların muhafaza gereksinimlerine, bu gibi yerlerin her türlü tahribattan uzak veya tahribatın mümkün olan en alt düzeyde tutulmasına özen göstereceklerdir.

3. Âkit taraflar, II ve III nolu ek listelerde belirtilen göçmen türler için önem taşıyan ve kışlama, toplanma, beslenme, üreme veya tüy değiştirme yönünden göç yollarına uygun ilişki konumunda bulunan sahaların korunmasına özel dikkat göstermeyi kabul ederler.

Bu hükümlere bakıldığında İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı IZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD tarafından ortaklaşa hazırlanan ‘İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘nin, Bern sözleşmesinin flora, fauna ve habitat koruma prensiplerinin tamamına aykırı olarak planlandığı görülmektedir.

delta_hakancetinkaya

Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi)

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) Akdeniz’in korunmasını öncelikli hedefleri arasına dahil etmesi kararı, Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin ve AB’nin katılımıyla, eyleme yönelik Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. AEP çerçevesinde yürütülecek olan faaliyetlerin hukuki dayanağını oluşturmak üzere hazırlanan “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi” (Barselona Sözleşmesi) 16 Şubat 1976’da Barselona’da imzaya açılmıştır.

1992 yılında Rio de Janeiro’da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesinde alınan kararların ruhuna uygun olarak, Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında, deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Çevresinin ve Kıyı Alanlarının Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş olup, 9 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye yeniden düzenlenen Barselona Sözleşmesi’ne 2002 yılı itibariyle taraf olmuştur.

İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ kapsamında yapılması planlanan arıtma tesisinin, Barselona Sözleşmesi ile taraf olduğumuz Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokolün ilgili pek çok maddesinde belirtilen biyoçeşitliliğin korunması ile tehlikeye düşmüş veya tehdit altındaki türlerin listelendiği (2) numaralı ekindeki tepeli pelikan (Pelecanus crispus) karagagalı sumru (Sterna sandvicensis) türlerinin korunması ile ilgili gereklere aykırı olduğu görülmektedir.

Kuşların Himayesine Dair Milletler Arası Sözleşme

Türkiye’nin taraf olduğu Kuşların Himayesine Dair Uluslararası Sözleşme, 17.12.1996 tarih ve 12480 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır ve sözleşmenin ilgili maddesi aşağıda verilmiştir:

Madde 2.(b) İlmî bir fayda arz eden veya ortadan kalkma tehlikesine mâruz bulunan nevilerin bütün sene zarfında, korunmaları mecburidir.

Devam Edecek

Kapıları Çalan Benim, Kapıları Birer Birer…

Mihriban Yanık

Son günlerde hepimizin içini sızlatan kız öğrenci yurdu yangınında kaybettiğimiz (aslında yetkililerin cehaleti, kötü ahlakı ve sorumsuzluğu yüzünden ölen) masum kızlarımız için, bir daha aynı şeyleri yaşamayacağımız bir toplum olabilmemiz umuduyla, konuyla ilgili bir kaç şey yazmak istedim. 

Kamusal yapıların denetim ve izinleri genellikle kamuda çalışan elemanlar tarafından veya eleman yetersiz ise hizmet alımı yolu ile kamu adına denetim yapan kuruluşların elemanları tarafından yapılır. Bu görev, konu ile ilgili kanun, yönetmelik, genelge vb. Yasal mevzuat kurallarına göre yerine getirilir. 

Yürürlükteki kanun ve kurallar, bazı eksiklerine ve sürekli değiştirilen maddelerine rağmen tam ve doğru uygulanabilseydi, karşılaştığımız bütün bu acı olaylar bu kadar sık yaşanmazdı.

Adana’daki kız yurdu her ne kadar kamu tarafından inşa edilmemişse de, sevgili çocuklarımızın topluca bir binanın içinde barınmasına izin vermeye yetkili olan sadece devlet kurumudur. Bir cemaat, bir kişi, dernek, her ne ise, kendi kendine o kadar çocuğu izin almadan, sağlıksız bir binaya sokmuşsa ve bu durumu o yerin ilçe milli eğitim müdürü, ilçe kaymakamı, belediye başkanı, ildeki özel öğretim yurtlarından sorumlu kişiler, yani bizim vergilerimizle maaş alıp, o görevi bizim adımıza yapmakla yükümlü olan tüm kişiler görmemişlerse, kör mü olmuşlar? Görüp de, siyasi baskılar nedeni ile görmezden mi gelmişler. Ya da bile isteye tüm kanun ve yönetmelikleri hiçe sayarak, birilerinin gözüne girmek ve çıkar sağlamak için izin mi vermişler? Her biri de birbirinden kötü.. O zaman vergilerimizi yiyerek bize, tüm topluma, ama en önemlisi, kaybettiğimiz masum kızlarımıza ve çaresiz ailelerine ihanet etmişler demektir..

Kanunlarımıza göre, okul, yurt, hastane, belediye, vb. kamuya hizmet etmek üzere kullanılacak olan mevcut yapılar için kullanma izin verecek olan kurum önce, o binanın depreme dayanıklılık testini istemek zorundadır. Dayanıklı çıkması zor ama diyelim ki çıktı, bina planının ve inşaat malzemelerinin yangın ve depremde insanların kaçışına uygun olup olmadığı, yangın merdiveni imalatı ve malzemesinin yangın yönetmeliğine uygun olup olmadığına bakılır. Hatta kanunlarımıza göre, bu gibi kalabalıkları barındıran kamu yapılarında, savaş halinde insanların kaçabilmeleri için özel tasarlanmış sığınak ve yeterli WC zorunluluğu bile bulunmaktadır. Bütün bunların denetimsiz birçok özel okul ve öğrenci yurdunda olmadığı açıkça ortadadır. Peki, o halde kim vermiştir bu izni? Kanunlara aykırı olarak? 

unnamed

erhalde, bağımsız mahkemeler bunu kanun ve yönetmeliklere uygun olarak araştıracaktır ve sorumluları diğerlerine örnek olacak şekilde cezalandıracaktır!!!

Bu konuyu mesleği avukat veya hakim olanların takip etmesi ve bizleri bilgilendirmesi ne güzel olurdu. Böylece toplumsal bir denetim gerçekleştirerek vergilerimizle maaş alanların işlerini doğru yapmak zorunda olduklarını hatırlatır, konuyu sürekli gündemde tutarak, uyumadığımızı gösterirdik

Son olarak, bu olayda bana en acı gelen konuya değinmek istiyorum. 

Yurt yangınında, (herhalde kızlar kaçmasın diye) yangın çıkış kapılarının sıkıca kilitlenmiş olduğunu gördük. Kapı plastikmiş de genleşmişmiş de.. Gibi bir şeyler saçmaladı televizyondaki yetkililer. Plastikse niye denetlemedin? 

Yani kısacası, her şey kanunlara uygun yapılmış olsaydı dahi; örümcekli beyin zihniyetine sahip ve çözüm üretmezken aciz yöneticilerin kapıyı kilitlemesi yüzünden o masum yavrularımızı yine kaybedecektik. Bütün o güzel yavruların ailelerinin ahı, buna sebep olanların üzerinde olsun.. 

Nazım Hikmet’in, Hiroşima’da ölen kız çocukları için yazdığı bu şiir de bana, yangın sırasında kapıları zorlayıp da açamayan kızlarımızı anımsattı.  

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim,

Kapıları birer birer.                                      

Gözünüze görünemem,

Göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli,

Oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım.

Büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,

Gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

Külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için

Hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki

Kaât gibi yanan çocuk.

 

Çalıyorum kapınızı,

Teyze, amca bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

Şeker de yiyebilsinler.

Özel olup, kamu hizmeti veren tüm yapılar yurtlar ve okullar da hepimizin tüm işlerinde olduğu gibi, kanun ve yönetmeliklere uygun olmak zorundadır. Hiç kimse, sadece parası veya siyasi gücü olanın düdüğünün öttüğü bir ülkede yaşamak istemez. 

unnamed

Kanun önünde herkesin eşit olduğu, adil yönetilen bir ülkede yaşamak istediğimizi her fırsatta haykırmalıyız… 

Yetkililerin ‘birilerinin adamı‘ değil de,  bilgili ve sorumluluk sahibi olduğu, kızlarımızın, oğullarımızın neşeyle güldüğü, genç yaşlı el ele güzel günler için çalışan, üreten mutlu bir toplumda yaşamak dileği ile…

Lokman Hekim’in Yeni İksiri: “Yönetişim”

Kapitalizmin çağdaş versiyonunda yeni bir siyasal iktidar modeli olarak önerilen sihirli bir sözcük var. Bu sözcük, her derde, her soruna deva olduğu söylenen “Yönetişim”….

Bize ballandıra ballandıra anlatılışına göre bu “Yönetişim” sözcüğü öyle bir deva ki, kamu yönetimine özel sektörün ve sivil toplumun ortak olması sayesinde devlet eskisine göre daha demokratik, daha katılımcı, daha şeffaf, daha hesap verebilir oluyor.. Böylelikle artık demokrasi, haklar ve özgürlükler için mücadele etmemize filan gerek kalmıyor… Her şeyi, her sorunu konuşarak, diyalog kurarak, uzlaşarak çözebiliyoruz… Bu haliyle adeta kendisine yüce hikmetler verilen Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksirinin ya da Büyük İskender’in koskoca Gordion düğümünü çözüp attığı efsanevi kılıcının gücüne sahip…

Bu sözcük, kavram ya da zihniyet öyle bir güce sahip ki, şu aralar İzmir’de kamu yararı için hazırlandığı söylenen tüm yerel ve büyük projeler “yönetişim” anlayışıyla hazırlanıyor…. Bu uğurda yapılanların tümü bizim iyiliğimiz için yapılmakla birlikte (!) biz bunun farkında değiliz ve kıymetini bilmiyoruz… Katılmadığımız, uzak kaldığımız “mış gibi yapılan” bir oyunun izleyicileri olarak açılış törenlerini, şova dönüşen çalıştayları, toplantıları izlemekle yetiniyoruz… Sırf “yönetişim” denilen bu sihirli, her derde deva sözcük için…

“Yönetişim” denilen şey sahiden böyle bir güce, böyle bir etkiye sahip midir? Gelin isterseniz bunu yönetişimi kendine dert edinmiş bir bilim insanının inceleme ve araştırmalarından öğrenmeye çalışalım… Bunu da Akdeniz Üniversitesi İİBF İşletme Bölümü Araştırma Görevlisi Janset Özen Aytemur‘un kaleminden öğrenelim:

gordian-knot-and-pain_0

Yönetişim Zihniyeti: Türkiye’de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın Dönüşümü (*)

2004 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda kabul edilen bir doktora tezi olan ve daha sonra az sayıda değişiklikle 2005 yılında kitaplaştırılan Yönetişim Zihniyeti: Türkiye’de Üst Kurullar ve Siyasal İktidarın Dönüşümü isimli çalışmasının temel iddiasını, yazar Sonay Bayramoğlu şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Yönetişim teorisi ve uygulamaları, çeşitli mekanizmalar aracılığıyla egemen sınıf dışındaki tüm emekçi sınıfları dışlamak suretiyle toplumların geleceğini sermaye sınıfının çıplak egemenliğine mutlak olarak teslim eden bir siyasal iktidar modelidir” (s.419).

Sonuç bölümünde dile getirilen bu cümle, çalışmanın genel çerçevesine şeklini veren yaklaşımı tüm netliğiyle ortaya koymakta ve yazarın izini sürdüğü savları eksiksiz biçimde içermektedir. Bu temel iddiayı biraz daha açmak gerekirse, öncelikle vurgulanan nokta, “yönetimi, devlet dışı aktörleri kapsayacak şekilde, yani birlikte yönetme anlamında değiştirme iddiasını ileri süren bir kavram olan” (s.27) yönetişimin (governance) yeni bir siyasal iktidar modeli olduğudur. Bu iktidar modelinin dokusunu, uluslararası sermaye ağının doğrudan etkisi altındaki ulusal sermaye sınıfının, kar ve rekabet öncelikleri gözetilecek şekilde piyasanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasına yönelik talebi belirlemektedir. Bu talebin başat belirleyici güç oluşu, sözü edilen yeni siyasal iktidar biçiminin “doğası gereği demokratik değil oligarşik bir niteliğe sahip olduğunun” (s.24) bir göstergesidir. Çünkü, yeni iktidar modelinin içsel dinamikleri, “başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi grup ve kategorileri (avantajsız konumdaki etnik gruplar, göçmenler, mülteciler, vb.) bölüşüm ilişkilerine etki edebilecek güç kanallarından dışlamaktadır” (s.20). Emekçi çoğunluğun sessizleştirilmesi anlamına gelen bu dışlama girişimine Türkiye’de 1999 yılından bu yana benimsetilmesine uğraşılan ‘ekonominin siyasetten arındırılması gerektiği’ temel tezi ile meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Yukarıdaki giriş paragrafı ile ana argümanları yansıtılmaya çalışılan kitap, Türkiye için, ‘devletin işlevi’, ‘devlet-sermaye-sivil toplum ilişkileri’‘ulusal sermayenin niteliği’, ‘emekçi sınıfın yeni konumlanış biçimleri’‘uluslararası sermayenin ve kuruluşların etki alanındaki genişleme’, ‘mücadele alanlarının daralması/genişlemesi’ vb. birbiriyle yakından (veya neden-sonuç ilişkileri açısından birebir) ilişkili pek çok konu üzerindeki sis perdesini aralamamıza yardımcı olacak açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Yaklaşımın açıklayıcılığı, çözümlemenin odağına yönetişim adı verilen bu yeni siyasal iktidarın ‘niteliğini’ yerleştirmesinde ve bu niteliğe etki eden tüm unsurları deşifre etme arayışında saklıdır.

Siyasal düzlemde meşruiyeti günden güne artan yönetişim modelinde, aslında birtakım çirkin detayları güzelleştirme işlevi gören ‘filtreler’ kullanıldığını ortaya koymayı hedefleyen bir çalışmanın, eleştirel bir çalışma stratejisi izlemesi gerektiği açıktır. Yazar Bayramoğlu, “ilgili alanyazında mevcut yönetişim kuramları ile eleştirel bir hesaplaşmaya kalkışılacaksa ya da daha ölçülü bir ifade ile, bu kuramlarla yetinilmeyecekse”, yönetişim modelinin unsurlarına ayrıştırılması ve her bir unsur için ayrıntılı denilebilecek bir betimleyici çalışma tarzının izlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır (s.22). Konunun kuramsal ve yöntembilimsel uzantılarının ortaya konmasını amaçlayan bu ayrıntılı betimleme isteği, çalışma planında birinci bölümün “yönetişim modelinin inşası ve gelişimine” ayrılması sonucunu doğurmuştur.

Birinci bölümün giriş kısmında, ‘demokratikleşme’, ‘küçük devlet’‘piyasa dostu devlet’ benzeri kavramlarla akrabalığı olan yönetişim kavramının ne tür bir anlam içeriği ile ön plana çıktığı ve hızla benimsendiği açıklanmaya çalışılmaktadır. Yazara göre yönetişim kavramı, “siyasal düzenlemenin her ölçeğini (yerel, ulusal, bölgesel, küresel) ve her birimini (topluluk, kurum, devlet, ulusötesi oluşumlar) kapsayan bir adlandırma olması nedeniyle, kullanımı itibariyle son derece esnek, içeriği itibariyle de aynı ölçüde kaygan ve değişken bir kavramdır” (s.28). İzleyen paragraflarda, yönetişim kavramının kısa zamanda hızla kat ettiği yol, 1989’da sosyalist bloğun çöküşü ve 1970’lerin ortalarından itibaren kapitalist devletin içine girdiği kriz ile şekillenen avantajlı bir tarihsel dönemde ortaya çıkışına ve 1980’lere damgasını vuran olumsuz devlet algılayışlarına referansla açıklanmaktadır. Olumsuz devlet algılayışlarını, gerek sermaye sınıfı lehine konumlanmada, gerekse bir meşruiyet kaynağı şeklinde kullanarak “tarafsız ve saf, teknik bir öneri gibi” görünmede kullanan yönetişim yaklaşımının, söylem düzeyinde “tarafsız, siyasi ve ideolojik olmayan bir özellik sergilediği”, oysa söylemindeki sözde yeniliklere rağmen bütünüyle ideolojik bir içeriğe sahip olduğu düşüncesi, bölümün girişinde önemle vurgulanmaktadır.

Yazarın, yönetişimin ‘ne olduğunu’ açıklarken başvurduğu bir dizi kavram sözü edilen ideolojik içeriğin ipuçlarını vermektedir: Örgütler, kurumlar ya da aktörler arasındaki bir eşgüdümleme biçimi olarak yönetişim, karşılıklı bağımlılık kavramına vurgu yapmaktadır; ilişki ağı (network) biçimindeki yönetişim eşitlerarası bir ilişkidir ve “devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi eşitlerarası ve karşılıklı bir ilişki olarak görmekte”, “yöneten ve yönetilen karşıtlığı biçimindeki bir devlet-toplum karşıtlığını reddederken”bunun yerine birlikte yönetimi benimsemektedir (s.31). Yönetişime göre toplumun örgütlenmesi öz örgütlenme ile gerçekleşmeli, yani toplum kendi kendini örgütlemelidir. Öne çıkardığı anlamlardan biri hükümet olmadan yönetmedir. Bu yeni yönetim biçimi “bürokrasideki hiyerarşi yerine eşitlerarası ilişkiyi, yöneten-yönetilen ayrımı yerine de birlikte yönetme ilkesini öne çıkarmaktadır” (s.33). Yazar, devletin rolünü yeniden tanımlamaya girişen ve toplumsal karşıtlıkları yok sayan bu kavramlarla ifade bulan yönetişim anlayışı ile benimsetilmeye çalışılan zihniyeti şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Yönetişim, bir yandan devletin değişen rolü ve biçimini anlatırken, bir yandan da bu değişimi sağlayacak mekanizmaları ve yeni kurallar bütününü gösteren bir kavramdır. Uluslararası kuruluşlar, siyaset (politics) ile siyasayı (policy) çok kesin bir biçimde birbirinden kopardığı için, devlet aygıtının işleyiş biçimi, karar alma mekanizmaları, kamu politikasına dair herşey, bir tür mühendislik işi olarak gösterilmektedir. Bu çerçevede, özelleştirme, ademi merkezileşme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, kamu yönetiminin şirket gibi yönetilmesi, düzenleme, denetim gibi değişimler de siyasa alanına ait olarak kabul edilmektedir”(s.33).

“…….siyaset ile siyasa (policy) arasında çektikleri kalın set sayesinde, devletin neredeyse tüm faaliyet alanları ‘siyasa alanı’ biçiminde tanımlanmış, siyaset ise sadece rejime ilişkin bir kavram olarak sunulmuştur. Böylece siyasa alanı, bölüşüm ilişkilerinin yapı ve süreçlerini kapsamasına ve bu nedenle de siyasal bir alan olmasına rağmen, bir tür teknik mühendislik alanı gibi takdim edilerek, sınıflar mücadelesinin
etkilerinden yalıtılmaya çalışılmıştır” (s.36).

28582783-beyaz-kelime-etiket-bulutu-icinde-yonetisim-ve-uyum

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız ayrıntılı kavramsal açıklamalarla başlayan birinci bölüm, yönetişim modelinin inşası ve gelişimi sürecinin anlatıldığı üç alt başlık ile devam etmektedir: Modelin yaygınlaşmasında belirleyici rol üstlenen aktörlerin tek tek incelendiği “Uluslararası Kuruluşlara Yolculuk: Negatif Devlet Anlayışından Girişimci Devlete” başlıklı bölüm ve küresel bir iktidar modeli arayışlarının deşifre edildiği “Küresel Yönetişim Modeli” ve farklı disiplinlere göre yönetişim yaklaşımları ve bunların kuramsal temellerinin incelendiği “Yönetişim: Projeden Kurama” başlıklı
bölümler.

Dünya Bankası, OECD, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi belli başlı uluslararası kuruluşların, Düzenleyici Reform Raporu (1997), Yönetişim Komisyonu Raporu (1995), Milenyum Deklarasyonu (2000) vb. yönetişimle ilgili raporlarının yönetişim modelinin düşünsel gelişimindeki belirleyici etkisi vurgulanmaktadır. Aynı kuruluşların yalnızca modelin geliştirilmesinde değil, uygulanmasında da öncü rolü üstlendikleri gerçeği, UNDP’nin (Birleşmiş Milletler Kalkınma programı) Yerel Gündem 21 Programı, OECD’nin Düzenleyici Reform Programı ve DB’nin uyarlama kredileri ile örneklendirilmektedir. IMF, DTÖ, 7’ler grubu, Dünya Ekonomik Forumu, BM-Küresel Sözleşme (Global Compact), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Uluslararası Ticaret Odası (ICC) gibi küresel iktidar tasarımında etkili olan diğer kurumlar da çalışmaları, bağlantıları, anlaşmaları yoluyla yönetişim kavramının gelişmesi ve benimsenmesi sürecindeki rolleri açısından okuyucuya hatırlatılmaktadır.

İzleyen sayfalarda “modelin inşasında yetkin bir usta” olarak nitelenen Dünya Bankası, düzenleyici reformlar ile “modelin devlet aygıtının teknik inşasındaki rolünün” anlatıldığı OECD, “modele meşruiyet kazandırmadaki” etkisi ile BM ve “modelin ulusüstü görünümünü” örnekleyen Avrupa Birliği, geliştirdikleri yönetişim modelleri çerçevesinde tek tek ele alınmaktadır. Ortaya koydukları yönetişim modellerinin karşılaştırılmasında kullanılan temel çözümleme soruları şunlardır: Bu kuruluşların geliştirdikleri yönetişim modelleri arasında bir farklılıktan söz edilebilir mi? Aralarındaki farklılıklar, bir bütünün işlevsel parçaları şeklinde midir, yoksa kendi iç bütünlükleri olan çelişkili modeller şeklinde midir? Bu kuruluşlar yönetişim modellerini hangi kanallarla uygulamaktadır? Bu kanallar ya da araçlar, bir ülkenin siyasal yapısında hangi tür kurumsal değişiklikleri öngörmektedir? (s.40). Bu sorular
ekseninde yazarın ulaştığı sonuçlar şu şekilde özetlenebilir:

• Dünya Bankası raporları, reform paketleri ve kredilerinin (zorlayıcı) ön koşulları yoluyla, yönetişim ile ekonomi ve siyaset düzlemleri arasında net ayırım yapılması; tüm siyasa oluşturma süreçlerinin teknik bir konu olarak görülmesi; yönetim süreçlerinin piyasa ve sivil toplum aktörleri ile devlet temsilcileri arasındaki paylaşımının hedeflenmesi (s.45); kamu yönetiminin şirket yönetimi esasına göre yeniden yapılandırılması; piyasanın önündeki bilgiye ulaşma engellerini ortadan kaldıran şeffaflık ve hesapverebilirlik mekanizmalarının hukuki açıdan güvenceye alınması (s.47), “piyasa için devlet” yaklaşımının benimsenmesi; sivil toplumun daha çok özel sektörün ve piyasa mekanizmalarının geliştirilmesi yoluyla güçlendirilmesi (s.49); yurttaşlık kategorisinin yerini kamu hizmetlerini tüketen “müşteri” ve “tüketici” kategorilerine bırakması (s.53) sağlanmıştır.

• OECD, “düzenleyici reform” ve “düzenleyici etki analizi” adında iki araç ile iktisadi olanın siyasal olandan özerkleşmesini; siyasi iktidarın etki alanından, kaynak tahsisi ve bölüşümle ilgili karar verme yetkisinin çekip alınmasını (s.67); siyasal karar alma süreçlerinin teknik bir muhasebe hesabına indirgenmesini; yasamanın yasa yapma yetkisinin zayıflatılmasını (s.68); temel karakteri düzenleyicilik olan yeni bir iktidar biçimi şeklindeki yönetişimin benimsenmesini (s.71) sağlamıştır.

• Birleşmiş Milletler’in “Yerel Gündem 21 Projeleri”, Küresel Komşuluk Raporu”ve “Milenyum Deklarasyonu” yoluyla, yönetişim kavramının kentsel mekanlarda geniş toplum kesimleri içinde yaygın biçimde tanınması ve olağanlaşma elde etmesi (s.72); siyasal özgürlük ve insan hakları ile ayrımcılığın ortadan kaldırılması gibi konuları da yönetişim anlayışına dahil eden “demokratik yönetişim” teriminin gündeme gelmesi (s.73); sivil toplum ve özel sektörün, iktidarın ademi merkezileşme yoluyla yerel yönetimlere devrinde kritik bir önem kazanması; devletin “kolaylaştırıcı” bir figüran tarzına bürünmesi (s.75); hizmetlerin ya da idari işlevlerin taşerona verilmesinin, kuralsızlaşma veya tamamen özelleştirme biçiminde gerçekleşmesine neden olan ademi merkezileşme anlayışının yerleşmesi (s.76) sağlanmıştır.

• Avrupa Birliği, Avrupa Yönetişimi Raporu ile, açıklık, katılım, hesap verebilirlik, etkinlik ve tutarlılık şeklinde tanımladığı beş yönetişim ilkesinin üye ülkelerdeki yönetimin tüm düzeylerine –global, Avrupa, ulusal, bölgesel ve yerel- uygulanmasını amaçlamıştır; düzenleyici aygıt olarak, bu yöndeki işlev ve çerçevenin göreli olarak en gelişmiş ve en kapsamlı oluşumudur (s.76-77).

“Uluslararası kuruluşların yönetişim yaklaşımları arasında, farklılıklardan çok benzerlikler ön plandadır” (s.151). “1989’dan bugüne yönetişim uygulamalarının her zaman “küresel” bir sahibi olmuştur. Devletlerarası ilişkiler sisteminin uluslararası kurumları olarak etkinlik gösteren DB, UNDP, OECD gibi kuruluşlar yönetişim kavramı ile sadece dünyaya yeni bir şekil vermekle kalmamışlar; aynı zamanda kendilerini de küresel kapitalizmin uluslarötesi düzenleyici kuruluşları olma yönünde dönüştürmüşlerdir” (s.77).

Uluslararası kuruluşların yönetişimin yaygınlaştırılmasındaki belirleyici rolleri net bir şekilde ortaya konduktan sonra, birinci bölümün ilerleyen sayfalarında odaklanılan soru, bu düzeyde bir uluslararası oydaşmanın, “küresel ölçekte bir siyasal iktidar yapısının oluşumuna işaret edip etmediği”dir. Küresel yönetişimin yapılandırılması süreci, uluslararası oluşumların ulusal egemenliklere nüfuz etmesi yoluyla şekillenmektedir.

Uluslararası kuruluşlar açısından yeni küresel iktidar biçiminin şekillendirilmesinde en güçlü aktör olmak, süregiden bir rekabet konusudur. Yazar Bayramoğlu, çalışmasının bu aşamasında, Birleşmiş Milletler ve Dünya Ticaret Örgütü’nün benimsenmesini teşvik ettiği bir dizi uygulamada olası bir küresel iktidar modelinin izini sürmekte; “küresel yönetişimin kurucu ilkesi” olarak tanımladığı ve insan hakları gibi dokunulmaz bir statüye oturtulmasına çalışıldığını belirttiği “ticaret hakkı” kavramının üzerinde önemle durmaktadır.

Çalışmanın birinci bölümü, yönetişim modelinin geliştirilmesinde köklü etkileri olan “Yeni Kurumcu İktisat Okulu”nun temel varsayımlarının aktarılması ve “iyi yönetişim”, “özerklik olarak yönetişim”, “şirket yönetişimi”, “ilişki ağı olarak yönetişim” gibi yönetişim türlerinin açıklanması ile sonlanmaktadır. Yazar, aynı zamanda yönetişim yaklaşımın temel önermelerini de özetleyerek okuyucuya sunmaya çalıştığı ana kavramsal bilgileri netleştirmektedir. Yönetişimin temel önermeleri şunlardır: (a) Ekonomi, kural ve kurumlarıyla siyasetten arındırmalıdır; (b) Kamu yönetimi piyasa kurallarına göre düzenlenmelidir; (c) Devletlerarası ilişkilerde, bağımlılık ilkesi yerini karşılıklı bağımlılığa bırakmıştır; (d) Yerelleşme, küreselleşmenin ikiz hareketidir; (e) Kalkınma ve yönetişim arasında pozitif ve doğrusal bir ilişki bulunmaktadır (s.114-115).

Bayramoğlu, “yönetişim kavramının siyaset kuramı içindeki yeri nedir?” sorusuna yanıt aradığı ikinci bölümdeki eleştirel kuramlaştırma girişimini “emek ve sermaye arasındaki güç ilişkilerini sermaye sınıfı lehine, toplumsal ilişkilerin bütün ölçeklerinde yeniden düzenleyen bir siyasal iktidar biçiminin kavramlaştırılması” şeklinde tanımlamaktadır (s.153). Bu kavramlaştırma çabasının sınıf çözümlemesini temel aldığı açıktır. Yazar, böylesine zorlu bir çabaya girme ihtiyacı duyma nedenini, çabanın zorluğundan kaynaklı kaygılarını ve olası eksiklikleri şu cümlelerle aktarmaktadır:

“[Konunun kuramsal ve yöntembilimsel çağrışımları deşifre edildiği ölçüde] bu çalışmanın üstlenmesi gereken çetin sorunlar ve görevler de belirginleşmeye başladı. Öncelikle, konunun işaret ettiği son derece zengin kuramsal bağlamlara kapılıp, somut durumun çözümlemesini ihmal etmek işten bile değildi. Aynı şekilde, son derece hacimli bir alan yazınına sahip bir alanda, somutluğun detaylarında pusulasız kalmış bir yolculukla yetinmek de mümkündü. Her iki eğilimden kaçınmaya her aşamada azami bir çaba gösterildi; konunun içeriden eleştirel bir kuramını geliştirmek için bu çaba zorunluydu. Ne var ki, bu yöndeki bir tercih iddialı sayılabilecek bir görevle bizi karşı karşıya bıraktı: Çalışma, kendi kavramsal çerçevesini kendisi geliştirmek durumundaydı.

Bu çalışmanın kuramsal açıdan bir orijinalliği varsa, o da girişilen kavramsal çerçeve denemesinde aranmalıdır. Bu deneme kendi sınırlarının farkındadır ve geliştirilmeye muhtaçtır” (s.414). 

Söz konusu kavramsal çerçeve, yeni bir iktidar biçimi olarak ele alınan yönetişimin yapı ve süreçlerini ortaya koymak üzere geliştirilmiştir. Çalışmanın kuramsal çerçevesi, “sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma eğilimi” şeklindeki Marksist ekonomi politiğin temel unsurları üzerinde şekillendirilmiştir. Yönetişim modelinde “rekabet ve tercih”, “birlikte yönetme”, “eşitlerarası ilişki” vb. kavramlar, devlet-toplum ikiliğini, hiyerarşik örgütlenmeleri ve yöneten-yönetilen ilişkilerini perdelemek üzere kullanılmaktadır. Yönetişim yaklaşımı, piyasa ilişkilerinden türetilmiş bu kavramlarla devletin de bir piyasa aktörü olarak yapılandırılmasının önünü açmaktadır. Yazar bu bölümde, yönetişimin, “devletin bir firma gibi örgütlenmesi” ve “sadece piyasanın önünü açan ve ona destek olan bir aygıt olmaktan çıkıp, piyasadaki aktörlerle eşit ilişki kuran ve piyasanın kurallarıyla davranan bir aygıta dönüşmesi gerektiği” savunularını vurgulamaktadır (s.155). Devletin piyasa aktörü imiş gibi örgütlenmesinin en kritik sonucu devletin demokratik niteliği ile ilgilidir. Yönetişimin, “devletin firma gibi örgütlenmesi”, “firma gibi yapılanan bir devlet ile kalkınma ve demokratikleşme arasında doğrusal ve pozitif bir ilişki kurulması” ve “ekonominin siyasetten arındırılması” yönündeki savları ile ilgili ayrıntılı yorumlara ve açıklamalara yer verilen bu bölümde (s.158-177) yazar, bu üç temel savın ortaya koyduğu “karanlık” tabloyu şu şekilde ifade etmektedir:

“Devlet örgütlenmesi, en kısa tanımıyla, iktidar ilişkisinin tanzimi ve artığın bölüşümü üzerine hüküm süren bir sınıflar mücadelesi alanıdır. ……… Yönetişim modeli ise devleti bir firma gibi yeniden yapılandırarak, bölüşüm ilişkilerini ‘siyasetten arındırmayı’ amaçlamaktadır. Bunun anlamı, devlet örgütlenmesinin sınıflar mücadelesinin etkisine kapatılması, dolayısıyla da siyasetin toplumsal içeriğinin budanmasıdır. Devletin demokratik niteliğinin sorgulanmasını gerektiren bu sonuç, aynı zamanda bu çalışmanın en temel iddiasını meydana getirmektedir” (s.155-156).

Yönetişimin kuramsal çerçevesini oluşturmada, yazar, iki kavram çiftine başvurmaktadır: İlki, ölçek-alan kavramlarıdır; iktidar biçimi olarak yönetişimin, demokrasi sorunsalı ekseninde incelenmesinde kullanılan “siyasal iktidar ölçeği” ve “iktidar alanı” ayrımına işaret etmektedir. Siyasal iktidar ölçeği ulus devlet, ulus altı ve ulus üstü şeklindeki üçlü çözümleme düzeyini; siyasal iktidar alanı ise demokrasinin temsili, doğrudan ve demokrasi dışı pratiklerini ifade etmektedir. Çözümlemede iktidar ölçeğinde ele alınan eğilim “siyasal erkin merkezileşmesi”, iktidar alanı ölçeğinde ise “siyasal erkin yoğunlaşması”dır (s.195). Yeni siyasal iktidar modelinin, yani yönetişimin oluşum süreci çok merkezli ya da ademi merkeziyetçi bir
merkezileşmeyi ve kuralsızlaşan bir yoğunlaşmayı ifade etmektedir (s.197).

İkinci bölümün izleyen sayfalarında “siyasal iktidarın dönüşümü”, siyasal iktidarın ademi merkezileşmesi” ve “siyasal iktidarın yoğunlaşması” alt başlıkları ile ayrıntılı olarak ortaya konan kuramsal çerçevenin ana hatlarını oluşturan çözümlemeler, yazar tarafından şu cümlelerle özetlenmektedir (s.197):

“[Ademi merkeziyetçi bir merkezileşme] bakımından, çözümleme düzeyi ulus devlet ölçeğine çekildiğinde, siyasal erkin ademi merkezileşmesi şeklinde görülen sürecin ulus altı ve ulus üstü ölçeklerde bir merkezileşmeye denk düştüğü görülecektir. [Kuralsızlaşan yoğunlaşma] bakımından ise siyasal iktidarın ulus ölçeğindeki kural ve kurumları çözülür ve bu anlamda bir kuralsızlaşma yaşanırken, sınırlı ya da sektörel temeldeki siyasa alanlarında ortaya çıkan düzenleyici aygıtlar, yasama, yürütme, denetleme ve kimi durumlarda yargılama erklerini bünyelerinde birleştirmek suretiyle, siyasal iktidarın yoğunlaşmasına ivme kazandırmaktadır. Dolayısıyla yönetişim, kendi iddiasının tersine, siyasal iktidarın ulus dışı ölçeklerde merkezileştiği ve dışlayıcı karakteri ile yoğunlaştığı yeni bir iktidar biçiminin ifadesinden başka bir şey değildir”(s.197).

Çalışmanın üçüncü bölümünde yazar, ikinci bölümde sunulan kuramsal çerçevenin “ademi merkezileşme” ve “yoğunlaşma” kavramlarını kullanarak, yönetişim modelinin Türkiye’de siyasal iktidar biçimi üzerinde yaptığı etkiyi ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu şekilde, Türkiye’de devlet aygıtının yeniden yapılandırılması süreci çözümlenmekte ve “reform” kavramı altında gerçekleştirilen uygulamalar deşifre edilmektedir.

“Yönetişim modeli ile Türkiye’de nasıl bir iktidar biçimi yerleşmektedir?” sorusuna cevap aranırken, “reformlar”ın devlet örgütlenmesini iki yönlü bir hareketle dönüştürdüğü tespiti yapılmaktadır. İlk dönüşüm hareketi, iktidarın yeni iktidar odaklarına devri ile merkezsizleştirilmesidir. Yerel Yönetimler Reformu ve Kamu Yönetimi Reformu bu hareketin tipik örnekleridir. İkinci dönüşüm hareketi ise, iktidarın “üst kurullar” olarak bilinen bağımsız kurumlar yoluyla “yoğunlaşmasıdır” (s.239-240). Yazar, bu noktada, çalışmanın çözümleme alanını iktidarın yeni yoğunlaşma alanları olarak belirlemekte ve yönetişimin Türkiye’de ortaya çıkardığı yeni iktidar biçiminin izini “bağımsız düzenleyici kurumlar” üzerinden sürmektedir. Yazar, yönetişimin tüm mekanizmalarını kapsamasa da, “bağımsız düzenleyici kurumların devletin dönüşümünde belirleyici oldukları” ve “bu yapıların siyasal alanı dönüştürme kabiliyetleri olduğu” yönündeki tespitlerine dayanarak söz konusu kurumları çözümlemesinin merkezine aldığını belirtmektedir (s.241).

Üçüncü bölümün ilk alt başlığı “Bağımsız Düzenleyici Kurumlar: Karşılaştırmalı bir Çözümleme” şeklindedir. Bu başlık altında, kurumlarla ilgili incelemelerde karşılaşılan metodolojik sorunlara değinilmekte; tekil olarak incelendiğinde kökeni 19. yüzyılın sonlarındaki Amerika’ya kadar uzanan düzenleyici kurumların tarihsel gelişimi incelenerek son on yıllık süreçte küresel bir olgu/fenomen olarak ele alınmaları gerektiği ortaya konmakta ve bu kurumların meşruiyetini sağlayan gerekçeler açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu başlık altında sunulan bilgiler, Almanya, Britanya, Belçika, Brezilya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kanada, Polonya, Türkiye ve Yunanistan’daki bağımsız düzenleyici kurum örneklerinin, “yetkileri”, “örgüt yapıları”, “hükümetle ilişkileri” ve “parlamento ile ilişkileri” açısından karşılaştırıldığı anlamlı bir incelemenin sonuçlarının da eklenmesiyle tamamlanmıştır.

Üçüncü bölümün “Türkiye’de Bağımsız Düzenleyici Kurumlar” alt başlığı kapsamında öncelikle 1999 yılında “egemen sınıfın yönetme biçimi ve iktidar tarzında ortaya çıkan” dönüşümün tarihsel arka planını açıklamak üzere 12 Eylül darbesi ve 24 Ocak kararları ile başlayan neoliberal dönem ele alınmakta, ardından da 1999 yılında IMF ile imzalanan İstikrar Programı çerçevesinde başlatılan “yeniden yapılanma” süreci irdelenmektedir. İlerleyen sayfalarda “Bağımsız Düzenleyici Kurumların Ekonomi Politiği” başlığı altında Türkiye’de kurulan bazı BDK’lar (Rekabet Kurumu, Kamu İhale Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Şeker Kurumu ve Telekomünikasyon Kurumu) tek tek mercek altına yatırılmaktadır. Çalışmanın bu bölümünde yararlanılan kaynaklar 1999 yılından itibaren uluslararası kuruluşlarla imzalanan anlaşmalar ve bu kuruluşların raporları, gazete ve dergiler, BDK’ların kuruluş kanunları, yıllık faaliyet raporları, kurul kararları, kurul üyelerinin atama kararnameleri, TBMM tutanakları ve kurumlarla ilgili ikincil kaynaklardır (s.301). Genel özellikleri, benzerlik ve farklılıkları ile geleneksel bürokratik yapılanmadan ayrılan yanları üzerinde ayrıntılı biçimde durulması, yönetişim modelinin Türkiye’de yeni siyasal iktidar alanını nasıl inşa ettiğini gözler önüne sermektedir. Yazar BDK’ların genel özellikleri ile ilgili tespitlerini şu cümlelerle ifade etmektedir:

“Bağımsız düzenleyici kurumların ekonomiyi siyasetten arındırma işlevleri, en özlü ifadesiyle, bölüşüm ilişkilerini sınıflar mücadelesinin etkilerinden arındırma anlamına gelmektedir. Bu ise demokrasinin kurum ve kurallarından bağımsız olarak işleyen yeni bir siyasal iktidar alanını işaret eder. Bağımsız düzenleyici kurumlar, yapısı itibariyle, yeni siyasal iktidar alanının temel aktörleri olarak görülebilir. Parlamento, hükümet ve bürokrasiden devredilen yetkilerle donatılan bu kurumlar, güçlerini birtakım başka araçlarla gün geçtikçe pekiştirmektedir. ………..Düzenlenen sektörle ilgili olarak politika oluşturma ve yasa yapma işlevi de büyük ölçüde bu kurumlara devredilmiş görünmektedir.

Bağımsız düzenleyici kurumları, klasik bürokrasinin içindeki yeni bir oluşum şeklinde görmek yanıltıcı olacaktır. Bu kurumlar, demokratik bir devlet bürokrasisinin dışındaki bir yapılanmadır” (s.416). 

“Bağımsız düzenleyici kurumların, özerklik, şeffaflık, hesapverebilirlik gibi ilkelerle anılıyor olmasının, kurumların gerçekliği ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bağımsız düzenleyici kurumlar için tüm bu ilkelerin sınırını “ticari sır”kavramı çizmektedir”(s.417).

kiletisim0133i

Üçüncü bölümde son olarak “Bağımsız Düzenleyici Kurumların Antropolojisi” alt başlığı altında, Türkiye’deki BDK’ların, kuruluş süreçleri açısından uluslararası örnekleri ile eşbiçimli özellikler sergilemelerine karşılık kendilerine özgü yanlarının bulunup bulunmadığı sorusu üzerinde durulmaktadır. Kurumların ortak özgün yönleri, çalışanlar, örgüt kuralları ve yöneticilerinin toplumsal kökenleri gibi kriterlerle ele alınmaya çalışılmaktadır. Bu aşamada benimsenen araştırma türü “keşfedici araştırma”dır. Araştırma çerçevesinde, bağımsız düzenleyici kurumların başkanları, kurul üyeleri ve kurum uzmanları ile derinlemesine görüşmelerin yapılması, kurullara ait her türlü dokümanın; kararlar, tebliğler ve basın
açıklamalarının incelenmesi ve kurum bünyesinde gözlemlerde bulunulması yoluna gidilmiştir (s.384). Yapılan mülakatlarla kurumların özerklik, denetim, istihdam ve karar alma mekanizmaları şeklinde gruplandırılan yapısal özellikleri incelenmiş ve üçüncü bölüm, BDK’lar döneminde siyasal yapıda ortaya çıkan dönüşümü ortaya koyan bir alt başlıkla tamamlanmıştır. Yazarın bu başlık altında yer verdiği önemli yorumları şunlardır: 

“Yönetişim modeli, kamu bürokrasisi ile burjuvazi arasındaki ilişkiyi, ‘toplumsal ortaklık’ statüsünde açık ve yasal bir hale getirmiştir. Bu durum, geleneksel bürokratik yapılanmanın sermaye sınıfı ile açık ve meşru bir ilişkiye izin vermeyen yapısından büyük bir kopuş anlamına gelmektedir. Yönetişim modeli için, bürokrasinin eski biçimi, işlevsiz olmak bir yana açık bir tehdit niteliği de taşımaktadır. Ulus olarak ortaklaşa paylaşılan varlıkları genel çıkar doğrultusunda sevk ve idare etmek gibi bir işlev ile (geleneksel bürokrasi), firmaların kar ve rekabet önceliklerine tabi bir pozisyonu sürdürmek (yönetişim bürokrasisi) arasındaki fark, mukayese kabul etmez niteliktedir. Tabi olunan pozisyonun açık bir sermaye stratejisi olması, sermayenin de kozmopolit bir karakter taşıyor olması, kamu bürokrasisi içinde, küresel aidiyeti teşvik eden bir sonuç doğurmuştur. Ulusuna dışsallaşan bürokrasi, küresel elit oluşumuna içselleşmektedir” (s.411).

Bayramoğlu’nun ilgi uyandırıcı benzer yorumları ile tamamladığı çalışması, titiz ve zahmetli bir araştırmanın ürünü olmanın yanısıra, alanyazında bir ilk olma özelliğini de taşımaktadır. Pek çok disiplin içinde farklı, fakat yer yer de birbirini kesen kavramlaştırmalarla tartışılan yönetişim konusunun bu denli sistematik ve anlaşılır biçimde sunulması, yazarın konuyla ilgili yetkinliğinin ve araştırmacı özeninin iyi bir kanıtıdır. Ancak, tüm bunların ötesinde çalışmanın hayranlık uyandıran ve övgüyü hak eden en önemli yanı, mevcut meşruiyet kazanmış yönetişim yaklaşımları ile hesaplaşan eleştirel bir kuramsal denemeye cesaretle girişmiş olması ve buna paralel sürekli bir yapısöküm ve deşifre etme refleksi ile kaleme alınmasıdır. Araştırmanın, Türkiye’de, temel özelliği emekçi sınıfları siyasal alandan yalıtmak olan yeni bir iktidar modelinin yaratıldığı mevcut sürecin anlaşılmasında son derece önemli bulgular ortaya koyması, şüphesiz en önemli katkısıdır.

(*) Akdeniz Üniversitesi İ.İ.B.F. İşletme Bölümü Araştırma Görevlisi Janset Özen Aytemur, Akdeniz İ.İ.B.F. Dergisi (10) 2005, 264-273