Elimizdekini korumak…

Dün, Dünya Su Günüydü. O nedenle çevremizdeki su ile ilgili birçok etkinliğe katıldık; üstüne üstlük İZSU /İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü tarafından yapılacak Bostanlı Barajı’nda kullanılacak kum, çakıl, kil ve kireçtaşı kayanın temini için Karşıyaka, Menemen ve Aliağa ilçelerinde açılacak yeni malzeme ocaklarına izin veren İzmir Valiliği’nin “ÇED onayına gerek yoktur” kararını iptal ettirmek için sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte avukatlarımıza vekalet verdik. Böylelikle Dünya Su Gününe yaraşır bir şey yaparak günümüze anlam kazandırmaya çalıştık.

Uzun yıllardır yapılacağı söylenen; ancak bir türlü yapılamayan Bostanlı Barajı ile ilgili nihai proje tanıtım dosyasını inceleyip buradan edindiğimiz bilgiler üzerinden dava dilekçemizi hazırlarken haliyle İZSU’nun temel belgelerine, özellikle de İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün (İZSU) 2015-2019 Dönemi Stratejik Planı ile yıllar itibariyle yayınladığı faaliyet raporlarına baktık. Çünkü bu belgeler İZSU’nun hazırladığı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kabul ettiği, kendilerini bağlayan geçerli, resmi belgelerdi.

İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 2015-2019 Dönemi Stratejik Planına göre revize planlama raporları ve uygulama projesi hazırlanan Bostanlı Barajı içme, kullanma suyu temin ve taşkın amaçlı olarak düşünülmüştü. Kil çekirdekli kaya dolgu baraj tipi olarak belirlenen tesis 2,51 milyon m³ içme suyunu temin etmeyi amaçlamaktaydı.¹

Bu plan belgesinde asıl ilgimizi çeken konu ise barajlardaki ve içmesuyu tesisindeki su kayıplarıyla ilgili olan bilgilerdi. Planın “Su Kayıpları Yönetimi” bölümünde aynen şunlar yazılıydı:

“Dünyada, su kayıp oranları ülkelere göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin İngiltere genelinde % 24, Almanya’da ise %12, İsveç’te % 25 iken Meksika % 40 civarındadır. Dünya ortalaması ise % 50 civarındadır. Ülkemizde ise illere göre su kayıp oranları farklılıklar göstermekte olup, su kayıplarını önlemeye yönelik çalışmalar yaygınlaşmaktadır 

Kurum Analizi’nde ifade edildiği gibi su kayıp çalışmalarının başladığı yıllarda su kayıp oranı %62’lerdeyken 2014 yılı Haziran ayı sonu itibariyle %32,39’a inmiştir. İZSU su kayıp oranını azaltma çalışmalarına önem vermekte ve bununla ilgili birçok çalışma yürütmektedir. İzmir’de 2000 yılında yaklaşık 2,2 milyon nüfus yaşarken kente verilen toplam yıllık su miktarı 237 milyon m³ idi. Aradan geçen 13 yılda (2013’te) nüfus yaklaşık 4 milyon olmuş ancak kente verilen toplam yıllık su 184 milyon m³’e düşmüştür. Bu da İZSU tarafından su kayıpları ile ilgili yapılan çalışmaların olumlu katkısını göstermektedir.”²

water-13

Bu bilgi çok önemli bir bilgiydi. Çünkü İzmir’de su kayıp oranı yıllar içinde 1998’deki % 61,58 düzeyinden 2014 yılının ilk altı ayında % 32,39 düzeyine düşürülmekle birlikte bunun İzmir’e verilen su miktarı itibariyle boyutu 61.058.822 metreküpü buluyordu. Bu da 24 adet Bostanlı Barajı yapmaya eşdeğer bir büyüklüğü ifade ediyordu.

Başka bir anlatımla, bu durum bize İZSU acaba yeni Bostanlı, Değirmendere, Alionbaşı gibi ömrü kısa küçük barajlar yaparak çevreyi tahrip etmek yerine; sahip olduğu suyu hiçbir kayba uğramaksızın çeşmelerden akması için içme suyu şebekesinde yeni yatırımlar mı yapmalı noktasına getiriyordu.

Çünkü aynı planın “Yer Üstü Suları” bölümünde, bizim bu yargımızı güçlendiren başka bir bilgi daha yer alıyordu. Bu yeni bilgiye göre Tahtalı Barajı gibi su yüzeyi geniş barajlarda havanın sıcaklığı nedeniyle buharlaşma oranı yıllık ölçülerde % 50-55’lere kadar varıyor, böylelikle baraj suyunun neredeyse yarısını daha şebekeye vermeden kaybediyorduk:

Ülkemizde çok büyük masraf ve zahmetle barajlara getirilen suyun çok önemli bir ksımı buharlaşmaktadır. Toplam yıllık yağışın % 55’inden yararlanamamaktayız. Bu bağlamda geniş yüzey alanına sahip sığ barajlar inşa etmek yerine daha derin, küçük yüzey alanına sahip barajlar inşa edilmelidir. Yüzey alanında % 50’ye varan bir azalma buharlaşmada % 50’ye varan azalma sağlamaktadır. Maalesef her zaman arazi şartları baraj şevlerinin daha dik inşa edilmesine uygun olmamaktadır. Ölçemediğimiz şeyi yönetemeyeceğimizden dolayı başta baraj gölleri olmak üzere ülkemizdeki açık su yüzeylerinden buharlaşmayı kontrol edebilmemiz için öncelikle göllerin üzerine bir şamandıra koyup gölü etkileyen güneş enerjisi, su sıcaklığı, doyma açığı, rüzgar hızını yıl boyunca ölçüp değerlendirebilmemiz gerekmektedir.³

Şimdi bu % 32,39 oranındaki şebeke su kaybına daha şebekeye verilemeden barajlarda kaybedilen % 50-55 oranlarındaki kaybı da eklediğimizde, karşımıza muazzam büyüklükte bir doğal zenginliğin insan eliyle yönetilemediği için yok edilmesi gerçeği çıkacaktır.

Bu anlamda kentlere verilen suyun barajlardaki ve su şebekesindeki büyük oranlı kayıpları ülkemiz ve dünyamız açısından büyük bir sorundur.

Araştırmamızın daha sonraki aşamalarında gördük ki, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü su kaynaklarının kaybı konusunda özel çalışmalar yaptığını, 2013 yılından bu yana her sene Altyapı ve Kazısız Teknolojiler Derneği (AKATED) ile birlikte Su Kayıp ve Kaçakları Türkiye Forumu‘nu düzenlediklerini, İZSU’nun genel müdür düzeyinde katıldığı bu forumların üçüncüsünün 25-26 Mayıs 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılacağını öğrendik.

Bu forumlarda sunulan bildirilerle Avrupa Çevre Ajansı‘nın, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘nın ve TÜİK‘in resmi verilerine; ayrıca, bu konularda yazılan bilimsel yayınlara baktığımızda ise daha da ilginç verilerle karşılaştık.

Öncelikle İZSU Stratejik Planı’nın yurt dışındaki kayıp oranları ile ilgili bilgilerinin eksik, yanlış ya da güncel olmadığını;  örneğin Almanya’daki su kayıp oranının % 5, Osaka’da % 7, Danimarka’da % 10, Finlandiya’da % 15, İsveç’te % 17, İspanya ve İngiltere’de % 22, Fransa ve İtalya’da % 30, Romanya’da % 31, İrlanda’da % 34, Macaristan’da % 35, Çek Cumhuriyeti’nde % 35, Bulgaristan’da % 50 olduğunu öğrendik.

İşin asıl ilginci, su kaybı açısından İzmir’in 1998 yılından bu yana ciddi bir ilerleme kaydetmekle birlikte, durumunun hiç de iyi olmadığını, ülkemizdeki kentler itibariyle daha az su kaybı yaşayan kentlerin olduğunu ve bu kentlerin İzmir’in önünde olduğunu öğrendik. Örneğin su idarelerinin 2013 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na verdikleri resmi bilgilere göre BUSKİ / Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün % 23,7, İSKİ / İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün de % 25,08 oranındaki su kaybı ile İzmir’in önünde olduğunu, Türkiye’de su kaybı açısından İzmir’den daha iyi durumda olan Kocaeli, Adana, Gaziantep, Konya, Antalya, Diyarbakır, İçel ve Kayseri gibi birçok büyükşehir belediyesinin mevcudiyetini belirledik.

Bu belirleme sonrasında da oturup küçük bir hesap yaptık: Bugün şayet İzmir’deki % 32,39 olan su kayıp oranını Bursa’da olduğu gibi % 23,7 oranına çekmiş olsak, elimizdeki son 2013 yılı verilerine göre 16.381.651 metreküp su tasarrufumuz olur ki; bu rakamın, İZSU’nun yatırım planında bulunan yeni barajların (Değirmendere, Bostanlı, Alionbaşı, Çamlı) sağlayacağı su ihtiyacının çok üstünde olduğu, bu nedenle bu barajların yapımına gerek kalmayacağı görülür.

Water-PNG

Bu durumda İZSU’nun önündeki en önemli tartışma ve tercih konularından biri, bizce daha baraj gölündeyken % 50-55’ini, ardından da su şebekesine verildikten sonra % 32,39’unu kaybedeceğimiz suyu verecek; ama bu arada çevreyi tahrip edecek yeni yeni barajlar mı yapmak; yoksa 10’larca, 20’lerce küçük baraj kapasitesine eşdeğer suyu kaybettiğimiz mevcut sistemi yenileyip mükemmelleştirmek mi olmalıdır sorusuna yanıt arayıp elimizdeki suyu korumak doğrultusunda yeni politika ve stratejiler geliştirmek olmalıdır.


¹ İZSU İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Stratejik Planı 2015-2019, s.66

² A.g.p. s.76

³ A.g.p. s.75

⁴ European Environment Agency (EEA), 2003a. EEA Indicator Fact Sheet: Water use efficiency (in cities): leakage.  http://themes.eea.eu.int/Specific_media/water/ indicators/WQ06,2003.1001)

“Sokakta Siyaset”

Bugün tanıtımını yapacağımız kitap fırından yeni çıkmış gibi taptaze, yepyeni… Ayşen Uysal’ın 2017 yıl başında İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Sokakta Siyaset, Türkiye’de Protesto Eylemleri, Protestocular ve Polis” isimli kitabı…

aysen2(2)Üstüne üstlük Ayşen Uysal da 1973 İzmir doğumlu; yani bizim hemşehrimiz… 1995 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı’nda “Türk Anayasa Mahkemesi Kararlarında Sosyal Devlet” isimli tezi ile yüksek lisans derecesi almış. 1999 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Paris’e giderek Paris I Panthéon – Sorbonne Üniversitesi’nde ikinci yüksek lisansını, 2005 yılında da aynı üniversiteden siyaset bilimi doktoru unvanını almış. Ardından da sırasıyla 2010’da doçent, 2015’te profesör olmuş. Tarihsel Sosyoloji, Stratejiler, Sorunsallar ve Paradigmalar (Ferdan Ergut ile birlikte, 2007), Siyasal İslam ve Liberalizm (2009) ile İsyan, Şiddet, Yas: 90’lar Türkiye’sine Bakmak (2016) başlıklı kitapları derlemiş. Particiler: Türkiye’de Partiler ve Toplumsal Ağların İnşası (Oğuz Toprak ile birlikte) kitabı 2010 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Toplumsal hareketler, polis ve siyasal partiler alanlarında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda farklı dillerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Uysal, halen Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde görev yapmakta.

Eylem kendini sergilemektir” deyişi ile başlayan kitabın “Sokakta Siyaset” başlıklı giriş bölümünden sonra “Kuramsal Yaklaşım ve Yöntem” isimli ilk bölümünde kitaba konu olan toplumsal araştırma ile ilgili kuramsal yaklaşım ve kavramlar tanımlanarak araştırmanın sınır,  yöntem ve örneklem seçimi konusunda bilgi veriliyor.

Protesto Döngüleri, Eylemlerin Frekansı ve Niteliği” başlığını taşıyan ikinci bölümde basındaki ve polisin elindeki veriler çözümlenmekte, “Protestocular ve Örgütleri” başlıklı üçüncü bölümde ise eylemcilerin toplumsal ve siyasal profili belirlenerek eylemci örgütler ele alınmakta.

Protesto Eylemlerinin Talepleri” başlıklı dördüncü bölümde siyasal ajanda kapsamındaki protestolar, döngüsel eylemler, Kürt meselesi ve özgün gündemler çerçevesinde taleplerin içeriği analiz edilmekte.

Eylem Repertuvarı, Performanslar ve Epizotlar” başlığını taşıyan beşinci bölüm protesto eylemlerindeki ritüelleri ve araçlarıyla sembolik eylem biçimlerini, eldeki mevcut repertuvar ile mekânın ilişkisini ele alınarak İzmir ve Mersin’deki eylemlerin repertuvarı sergilemekte.

Eylemlerin ‘Diğer Tarafı’ Olan Polis” başlıklı altıncı bölümde ise polisin teşkilat yapısı, polis evreninin özellikleri, polisin denetim ve baskı için kullandığı araçların repertuvarı ele alınarak protesto eylemlerinin ‘diğer taraf’ı irdelenmekte.

Eylemcilerin Gözüyle Polis ve Eylemcilerin Karşı Stratejileri” başlıklı yedinci bölümde eylemcilerdeki polis algısı tanımlanarak eylemcilerin devlet şiddetine yanıtları ve geliştirdikleri karşı stratejiler ele alınmakta.

Olağanlaşamayan Bir Siyaset Tarzı” başlığını taşıyan sonuç bölümünde ise geniş bir alanda yapılan araştırma sonucunda sokakta yapılan siyasete ilişkin genel çıkarımlar ele alınıp değerlendirilmektedir. Bu bölümde ele alınan çıkarım, düşünce ve değerlendirmeleri daha iyi anlayabilmek amacıyla kitabın tanıtımında kullanılan aşağıdaki metni ve kitabın ilk 16 sayfasını içeren İletişim Yayınları’na ait linki sizlerin ilgisine sunuyor, gündemimize yerleşen bu değerli kitabı sizlerle birlikte aynı zamanda okumayı teklif ediyoruz.

58aee91440201111e8b523b0“Sokak, çatışma, müzakere ve temsil alanıdır. Sokak, mevcut hakları korumanın, yeni hak taleplerinde bulunmanın, kamu politikalarına müdahale etmenin aracı ve mekânıdır. Sokak, siyasal düşünceyi dışa vurmanın, düşünceyi simgesel düzeyde açıklamanın aracıdır. Düşünceler sokakta pankartlar, dövizler, semboller, ritüeller, grafitiler, mizah, kılık kıyafetler, aksesuarlar aracılığıyla açıklanır. Temsili demokrasilerde seçimden seçime aktif hale gelen yurttaşın, iki seçim arası dönemde de etkin olmasını sağlayan kolektif eylemler, özelde de sokak eylemleri, demokrasinin yaygınlaştırılmasının ve derinleştirilmesinin yollarından biridir.”

Sokak gösterileri, kamusal alandaki protesto eylemleri son yıllarda bütün dünyada yaygın. Türkiye’de de bu küresel eğilime koşut bir gelişme varken, son yıllarda sokakta siyaset -özellikle muhalif siyaset- gitgide “tehlikeli” hale geldi. Hatta bu temel yurttaş hakkını kriminalize eden bir tutum hâkimiyet kazandı.

Elinizdeki kitap İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Adana, Mersin’den farklı saiklere ve taleplere dayanan deneyimleri gözleyerek, Türkiye’de sokak siyasetinin “doğasını” araştırıyor. Protestocuların toplumsal profili nasıl çizilebilir? Ne istiyorlar? Eylem repertuvarı nasıl biçimleniyor, nasıl çeşitleniyor?

Polisin eylemlere ve eylemcilere bakışını, zihniyet ve davranış kalıplarını da göz ardı etmiyor çalışma. Karşılıklı geliştirilen stratejileri sokak siyasetinin bir dinamiği olarak ele alıyor. Ayşen Uysal bu kapsamlı incelemesiyle sokak gösterilerini ve protestolarını hem anlamaya katkıda bulunuyor hem de onları meşru ve “normal” bir siyasal-toplumsal faaliyet olarak kabul etmeye…”

http://www.iletisim.com.tr/images/UserFiles/Documents/Gallery/sokakta-siyaset.pdf

İnsan kaynağını heba etmek…

Ali Rıza Avcan

Bugün size yepyeni, taptaze bir insan kaynağı kıyımından söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz hafta sonunda aldığımız bir habere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başta Ulaşım Daire Başkanı Fidan Aslan olmak üzere bir grup ESHOT yönetici ve çalışanı görevden alınarak yerlerine yeni görevlendirmeler yapılmış.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi için yeni bir durum değil. O nedenle fazla yadırgamamamız gerektiğini biliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı merhum Ahmet Piriştina’nın ölümünden bu yana Aziz Kocaoğlu’nun uzun, yıllanmış devr-i iktidarında kâh seçim sonralarında kâh bir kızgınlık ya da bir hesaplaşma anına gelen birçok kıyım yaşadı bu belediye…  

Tercüme krizi denildi ve bu gerekçe bir fırsata dönüştürülerek bir genel müdürle birlikte geniş bir uzman kadrosu harcandı gitti… Bir mahkeme süreci denildi ve bu süreçte hepimizin bildiği, tanıdığı isimlere sahip çıkılmayarak  değerli bir grup uzman küstürüldü… Birçok değerli bürokrat ilgi, bilgi ve deneyim sahibi olmadıkları yerlere, sürgün edilircesine gönderildiler… Bu kadar kıyımın olduğu bir kentte mevcut insan kaynağının sonuna gelindiğinde de çareyi, Ankara’dan, Melih Gökçek’in eski üst düzey bürokratlarını ya da başarısız bulunduğu için yeniden tercih edilmeyen belediye başkanlarını getirerek bu açığı kapatmaya çalıştılar…

Haliyle İzmir gibi kendi hemşehrisine, her düzeydeki ilişkisinde kendi çocukluk, okul ya da mahalle arkadaşlarına ya da İzmirlilere öncelik veren bir kentin belediyesinde İzmirli ve İzmirli olmayan diye iki büyük grup yaratıldı. İzmir dışından gelen kadro kısa zaman içinde stratejik önemi olan üst konumlara getirildiği ve bu grubun lideri belediyenin 2 numaralı makamına kadar yükseltildiği için İzmirli kadrolar bu yeni dışarlıklı güç odağı karşısında ya susarak pasif kalmayı ya da bu yeni grubun şakşakçılığına soyunup “kraldan çok kralcı” olmaya çalıştılar.

s466982

Bu kıyımın en son dalgasında gidişine en çok üzüldüğümüz isimlerden biri de Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan olmuştur. Kendisiyle 2015 yılı Ağustos ayında başlayan ve bugünlerde sonuçlanması beklenen İzmir Ulaşım Ana Planı güncellenmesi çalışmaları nedeniyle tanıştık.

Kendisi, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının sivil toplum kuruluşlarıyla ele alınıp tartışıldığı toplantıda heyecanlı, dinamik ve atak bir yönetici olarak karşımıza çıkmıştı. Yapmak istediklerini ve o an yeni başlattıkları “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda ardı arkası gelmeyen açıklamalar yapan biri olarak tanımıştık kendisini. Yapılan her toplantıya katılarak kendisine yaptığımız eleştirilere aldırmadan bıkmaz usanmaz bir şekilde, zaman zaman rol de çalarak yapmak istediklerini anlatıyordu bizlere.

Yaptığımız ilk toplantıda birbirimizin farklı konumlarda, farklı düşüncelerde olduğunu anlamakla birlikte aramızdaki ilişki ve iletişimi zaman içinde güçlendirdik. Kâh şahsi olarak uzun saatler yüz yüze görüştük kâh onun teknoloji hayranlığı ile dolu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” tiratlarını engin bir tahammül gücüyle dinledik.

Ondaki samimiyeti, heyecanı ve “fincancı katırlarını ürküten” sahiplenme duygusunu gördükçe de onun adına korkarak onu uyardığımız, bu tutumu nedeniyle her an görevinden uzaklaştırılabileceğini, yarın öbür gün başka bir ulaşım dairesi başkanı ile muhatap olabileceğimizi hatırlattık kendisine. Hatta, “İzmir Ulaşım Ana Planının asıl sahibi belediye başkanıdır, o nedenle toplantı ve görüşmelerde sizinle değil onunla muhatap olmak istiyoruz” diyerek onu bu tehlikelerden uzak tutmak istediğimiz durumlar bile oldu.

Kendisi uygulamakta olduğu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda o kadar heyecanlı, istekli ve başarı odaklı idi ki; kendisine milat olarak seçtiği 1 Ocak 2017 sonrasında her şeyin güllük gülistanlık olacağını ifade ettiği için zaman zaman “Fidan Bey, bu sizin bahsettiğiniz sistem bir bilgisayar oyunu değil. İşin içine insanların ve onların tutum ve davranışlarının girdiği bu tür işlerde her şey bir bilgisayar oyununda olduğu gibi gerçekleşmez. Siz o nedenle bu işin risklerini de dikkate alıp ona göre konuşun, ortamı ona göre hazırlayın” deyip 1 Ocak 2017 sonrasında “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi”nde  bir arızayla karşılaştığımızda ilk arayıp şikayette bulunacağımız kişinin kendisi olacağını esprili bir dille anlatmaya çalışıyorduk.

Bugün ise sevgili Fidan Aslan, hiç de hak etmediği halde kendisine uygun görülen başka bir görevde. Ulaşım Dairesi Başkanı olarak yeni bir kamu görevlisi ile karşı karşıya olacağız. Hem de İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleme çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir dönemde.

izmir-trafigi-akillanacak

Şimdi bu durumda çıkıp sormak gerekiyor:

Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan ile tanımadığımız diğer ESHOT görevlileri, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir süreçte niye görevden alınmışlardır? Bu görevliler aynı zamanda “kamu görevlisi” olduklarından kamu adına sormak istiyoruz ki; görevden alınmalarında dikkate aldığınız başarısızlıkları ya da yetersizlikleri nelerdir? Bu karar ve yeni görevlendirmeler için bir performans değerlendirmesi yapılmış mıdır? İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarında Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan‘la birlikte çalışmış, kendisini yer yer eleştirmekle birlikte onunla düzeyli bir tartışma, hoşgörülü bir ilişki geliştirmiş sivil toplum aktörleri olarak soruyoruz ki, bu görevden alma ve yeniden görevlendirmelerde dikkate aldığınız kriterleriniz nelerdir? Görevden aldıklarınızı ve yeni görevlendirdiklerinizi neye göre belirleyip seçtiniz?

Yoksa, belediye koridorlarında sıkça söylendiği gibi bu operasyon, Ankara’dan gelen Buğra Gökçe-Bülent Tanık ekibinin geleceğe yönelik yeni bir hamlesi midir? Böylelikle yeni Genel Sekreter Buğra Gökçe‘ye bağlı, kendisinin sözünden çıkmayan yeni bir belediye grubu mu yaratılmak istenmektedir?

Ayrıca hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planına bu süreçte AKP iktidarından yana bir yön mü verilmek, iktidarın tepeden inme bir şekilde gündeme getirdiği “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne belediye içinden gelebilecek bir karşı çıkış mı engellenmek istenmektedir? “Köprüyü geçerken at değiştirmenin” gerçek nedeni nedir? 

Her şeyden önemlisi, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı ve yöneticileri, yönetmeyi ne zaman öğrenip belediyeyi insanları harcamadan, suçu başkalarına atmadan iyi yönetmeye başlayacaklardır?

Anlıyoruz, belediye duyurularında söylendiği gibi “İzmir trafiği akıllanacak” ama; yönetimi ne zaman akıllanıp insan kaynakları konusunda akılcı çözümler bulup uygulayacak? Sanırım sorulması gereken asıl soru budur….

Yanıtlanan ve yanıtlanmayan sorular…

Geçtiğimiz günlerde; daha doğrusu 14 Mart 2017 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Kent Stratejileri Merkezi olarak mümkün olduğunca izlemeye, yapılan olumlu, güzel işler dışında eksik ve yanlışlıkları da göstererek çözüm önermeye çalıştığımız ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ hakkında Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde birkaç soru yönelttik.

Bu sorularda aynen şöyle söyledik:

Belediyenize ait duyuru, haber ve tanıtımlarda, 2013 yılından bu yana dört bölge itibariyle uygulanmakta olduğunuz ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ ile ilgili genel tasarım projelerini hazırlayan akademisyenlerin, değişik mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahipleriyle yönetici ve çalışanlarının; ayrıca, bu konularda uzman olanların bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak yaptıkları belirtmiş olmanıza karşın değişik kaynaklardan edindiğimiz bilgi duyumlarda, yapılan bütün bu işler karşılığında ‘sponsor katkısı’ adı altında değişik inşaat şirketlerinin bu tasarım ekibinin üyelerine ödemeler yaptığı iddia edildiğinden, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’nin genel tasarımlarını hazırlayan ekip üyelerinin bir kısmına ya da tümüne belediyenizce, belediyenize bağlı şirketlerce ya da belediyenizin aracılığıyla herhangi bir özel ya da ticari kuruluştan ödeme yapılıp yapılmadığının; şayet ödeme yapılmışsa kimlere hangi tarihlerde ne miktarda ödeme yapıldığının bildirilmesini, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca rica ederim.

tasarim_forumu.jpg (1)

Bundan aşağı yukarı iki ay önce yine bu sayfalarda verdiğimiz ve bu vesileyle yeniden anımsatmak istediğimiz bilgilere göre, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin İzmir Körfezi’ndeki dört ayrı bölgesinden sorumlu olan proje ekibi şu şekilde belirlenmişti:

Proje Başlangıç Ekibi: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi), Prof. Dr. Sezai Göksu (Dokuz Eylül Üniversitesi), Han Tümertekin (Mimar, Han Tümertekin Proje), Prof. Dr. H. Murat Günaydın (İTÜ),

Proje Danışmanları: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Mehmet Ural (Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Koordinatörü: Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Grup Koordinatörleri: Mehmet Kütükçüoğlu (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje İletişim Koordinatörü: Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

4 ayrı bölgenin kendi içindeki görev dağılımı ise şu şekilde belirlenmişti:

1) Mavişehir-Karşıyaka-Alaybey Bölgesi

Proje Grup Koordinatörü: Mehmet Kütükçüoğlu (Y.Mimar, Teğet Mimarlık),

Proje Tasarım Ekibi: Evren Başbuğ (Y. Mimar, Steb), Umut Başbuğ (Mimar, Steb), Hüseyin Komşuoğlu (Mimar, Steb), Can Kaya (Y. Mimar, Kıyıda), Tuba Çakıroğlu Özerim (Mimar, Kıyıda), Erdem Yıldırım (Y. Mimar, Kıyıda), Meriç Kara (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Meriç Kara Tasarım), Ebru Bingöl (Peyzaj Mimarı, Kentsel Tasarım Uzmanı, İYTE), Korhan Şişman (İç Mimar, Aydınlatma Uzmanı, Planlux), Elif Ayalp (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Planlux), Hande Ciğerli (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Caner Bilgin (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Ramazan Avcı (Mimar, SCRA), Seden Cinasal Avcı (Mimar, SCRA), Düşra Korkmaz (Mimar, TH&İDİL), Özlem Arvas (Mimar), Nedim Can Karyaldız (Mimar), Sinan Demirel (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), İklim Topaloğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Beyza Karasu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Sümeyye Komşuoğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb),

Danışmanlar: Ersin Pöğün (Mimar), Vedat Tokyay (Mimar), Yusuf Okçuoğlu (Kent Plancısı, Ulaşım Uzmanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi), Güven İncirlioğlu (Y. Mimar, Sanatçı, XURBAN), Özcan Kaygısız (Mimar, Steb), Ömer Ünal (Mimar, Nurus),

Mühendisler: Cemal Çoşak (Y. İnşaat Mühendisi, Methal Mühendislik), Levent Ünal (Elektrik Mühendisi, Levay Enerji), Mustafa Boz, Salih Emre Damar, Önder Demirdöven, (Makine Mühendisi, Atasan Mühendislik), Bülent Örün, Mustafa Şahin.

2) Alaybey-Bayraklı-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi)

Proje Ekibi: Metin Kılıç (Mimar), Dürrin Süer (Mimar), Merih Feza Yıldırım (Mimar), Serdar Uslubaş (Mimar), Deniz Güner (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yazdani (Şehir Plancısı), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İpek Kaştaş (Peyzaj Mimarı), Gökdeniz Neşer (Gemi Teknolojisi, Gemi Mühendisliği), Prof. Dr. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), 

Peyzaj Danışmanı Yardımcıları: Damla Duru (Mimar), Alican Helvacıoğlu (Mimar), Duygu Görgün (Mimar), Betül Çavdar (Peyzaj Mimarlığı Öğrencisi), Onur Bayazıt (Mimarlık Öğrencisi), Mehmet Yılmaz (Mimarlık Öğrencisi), Caner Soyer (Mimarlık Öğrencisi), Burak Bakö (Mimar), Erdem Bakırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İrem İnce (Şehir Plancısı), İdil Hasanköyoğlu (Şehir Plancısı), Erdal Gümüş.

3) Konak-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Nevzat Sayın (Mimar, NSMH),

Proje Yürütücüsü: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP),

Proje Ekibi: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP), Berna Dündaralp (Mimar, DDRLP), Lale Ceylan (Mimar), H. Cenk Dereli (Mimar, Nobon), Sedef Tunçağ (Mimar), Elif Pekin (Mimar, PAO Mimarlık), Nizami Karimov (Mimar), Narin Temel (Mimar), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Belma Şahiner (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Zeynep Pak (Peyzaj Mimarı, TakeNot), Yrd. Doç. Dr. Mine Ovacık Dörtbaş (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Yaşar Üniversitesi), Ezgi Yelekoğlu (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Ezgi Yelekoğlu), Murat Barışcan (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Savaş Eyit (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Namık Onmuş (Elektrik Mühendisi, Onmuş Elektrik), Taner Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Burcu Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Hakan Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Tunç Gökçe (Marina Danışmanı, Artı Proje), Prof. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), Yusuf Okçuoğlu (Ulaşım Danışmanı, Şehir Plancısı, İzmir Büyükşehir Belediyesi).

4) Konak-İnciraltı Bölgesi

Koordinatör: Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık),

Proje Ekibi: Seçkin Kutucu (Mimar), Ebru Yılmaz (Mimar), Ferhat Hacıalibeyoğlu (Mimar), Deniz Dokgöz (Mimar), Orhan Ersan (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Ufuk Ersoy (Mimar, İYTE), M. Serhat Akbay (Mimar), Clarissa Ersoy (Mimar, İYTE Öğretim Görevlisi), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Erdem Batırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarlığı, Arzu Nuhoğlu), Nuran Mercan Altun (Peyzaj Mimarlığı), Cemal Onur Alpay (Peyzaj Mimarlığı), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yezdani (Şehir Plancısı), Gökdeniz Neşer (Deniz Teknolojisi, Gemi Mühendisliği).

Mimari Tasarım Yardımcıları: Turgut Şakiroğlu, Pelin Aykutlar, Işılay Sheridan, Volkan Ayvalı, Mert Gültekin, Berk Ekici, S. Müge Halıcı, Derya Güngör, Ozan Tuğsan Altuğ, Gülcan Afacan, Volkan Barbaros, Serra Çakır, Bora Örgülü, Aslı Duru Meriç, Zeynep Burçoğlu, Burcu Köken, Ece Uyar, Fatma Gençdoğuş, Şebnem Çakaloğulları, Melis Varkal, Tuğba Doğu, Azize Andıç,

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nde çalışacağı belirtilen dördü İzmir Körfezi’nde, biri de seyir terasları konusunda görevli beş tasarımcı gruptan oluşan fikir projesi ekibinin proje grup koordinatörü, proje koordinatörü, proje iletişim koordinatörü, koordinatör, proje yürütücüsü, mimari tasarım, mimari tasarım yardımcıları, endüstri ürünleri tasarımı, peyzaj tasarımı, makine mühendisi, elektrik mühendisi, inşaat mühendisi ulaşım danışmanı, şehir plancısı, deniz teknolojisi, danışman uzmanı, stajyer öğrenci ve öğrenci olmak üzere toplam 124 kişiden oluştuğu anlaşılmaktadır.

002

İçlerinde ülkemiz açısından çok değerli akademisyenlerin, mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahibi, ortağı, yöneticisi ve çalışanı olan uzmanların yer aldığı bu 124 kişilik ekibe, ki bu değerli isimlerin bir kısmı İzmir dışından gelip gittikleri halde yaptıkları tasarım çalışmaları için ücret, telif ücreti, konaklama ve  ulaşım bedeli hiçbir ödemenin  yapılmamış olması, bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak üstlenmiş olmaları bizde hem takdir hem de “emek en yüce değerdir” anlayışından hareketle onlara bu işin bedelinin ödenmesi gerektiği düşüncesinin doğmasına neden oldu. Eğer bütün bu işler yüce bir gönüllülük anlayışıyla hiçbir karşılık beklenmeksizin yapılmışsa; ayrıca bu proje Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi’nin 2015 yılı ‘Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülünü kazanmışsa buna neden olan değerli ekip üyelerinin 2013 yılından bu yana güzel bir değerbilirlik örneği olarak ödüllendirilerek onurlandırılması gerekirdi.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü; aynı zamanda sözkonusu projenin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, Arkitera Dergisi’ne verdiği röportajda bırakın ödüllendirmeyi, bu projenin “çok sayıda gönüllü tasarımcının kollektif eseri olarak ortaya çıkan tasarım ürünü toplumun değişik kesimlerinin eleştirilerine önerilerine açıldı” diyerek bütün bu süreçleri belediyenin proje üretme anlayışına getirilen yenilik ve açılımlar olarak yorumluyordu.¹

Diğer yandan da mühendislik, mimarlık, planlama; ama özellikle tasarım sektöründen aldığımız duyumlarda fikir projelerini üreten bu ekip üyelerine alışık olmadığımız yol ve yöntemlerle ödemeler yapıldığını; hatta bu konuda bazı anlaşmazlıkların da yaşandığını iddia ediyordu.

İşte tam da bu nedenle, bilginin kaynağına giderek doğru bilgiyi öğrenmenin tam zamanıdır dedik ve 14 Mart 2013 tarihli dilekçeyi vererek işin doğrusunu öğrenmek istedik.

003

14 Mart 2017 tarihli bilgi edinme talebimiz üzerine geçtiğimiz günlerde aldığımız iki ayrı resmi yazıdan biri olan Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Etüd ve Projeler Dairesi Başkanı Hülya Arkon tarafından imzalanan 16.03.2017 tarih, 28074877-622.01-E.67480 sayılı yazıda, “İzmirdeniz projesinin fikir aşamalarında Müdürlüğümüzce yapılmış herhangi bir proje hizmeti alımı bulunmamaktadır” denilerek konunun Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından incelenmesi isteniyordu. 

Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Mali Hizmetler Dairesi Başkanı Aydın Güzhan tarafından imzalanan 17.03.2017 tarih, 73568193-804.01-E.68740 sayılı yazıda ise “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi kapsamında, Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’nın 16.03.2017 tarihli yazısında da belirtildiği gibi proje kapsamında hizmet alımı yapılmamıştır.” denilerek belediyeden hiçbir ödemenin yapılmadığı konusuna netlik kazandırılıyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiğimiz soruların bir kısmına bu şekilde yanıt almakla birlikte iddialara ya da duyumlara konu olan asıl sorular ise henüz yanıtlanmamış durumda. Belediyeye bağlı şirketlerden ya da belediye dışı kaynaklardan bir ödeme yapılıp yapılmadığı konuları henüz öğrenilmiş değil.

O nedenle, yaptığımız bilgi edinme başvurusunun yasal süresi henüz dolmadığından, bu sürenin biteceği 29 Mart 2017 tarihine kadar yanıtlanmamış sorulara cevap veren yeni yazıları beklediğimizi ifade edip, bu tür bilgilerin bizlerin bu tür çabalarına konu olmaksızın doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak kamuoyunun doğru ve sağlıklı bilgilerle aydınlatması gerektiğini de hatırlatmak isteriz.


¹ http://www.arkitera.com/soylesi/912/hasibe-velibeyoglu-izmirkiyi-soylesisi

Hınzır sorular… (2)

Ali Rıza Avcan

Kent konseyleri ile ilgili yasal düzenlemeleri ve uygulamaları, aklımıza gelen ters köşe hınzır sorularla sorgulamaya bugün de devam ediyoruz…

Böylelikle, 2005 yılından bu yana uygulamada olan hukuki düzenlemelerin yasa koyucu tarafından değiştirilmediği ya da uygulama bile bile yapılan hukuksuzluklar giderilmediği sürece nasıl daha büyük sorunlara yol açacağını göstermeye çalışacağız.

Tabii ki yetersizliklerin, yanlışlıkların sadece yasa koyucudan; yasayı ya da yönetmeliği düzenleyenlerin suçu olmadığını; aynı zamanda yeterince izleme ve değerlendirme yapmayan, kent konseyleri özendirip teşvik etmeyen program ortakları -İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP)- ile gerçek bir sivil kamuoyu denetimi oluşturulamadığı sürece meydanı boş bulan uygulamacılardan; yani kent konseyi yönetici ve katılımcılarından da kaynaklandığını ifade etmek istiyoruz.

Bu çerçevede işe ilk sorumuzu sorarak başlayalım isterseniz…

Topluluk 22

Kent konseyleri kapsamındaki meclislere, kent konseyi katılımcısı olmadan katılmak mümkün müdür?

Ne yazık ki, yasal olmayan bu duruma uygulamada sıkça karşılaşıyoruz. Bir bakıyoruz, kent konseyine üye olması mümkün olmayan kurumlar ya da kent konseyi genel kuruluna üye olması yasal olarak mümkün olduğu halde üye olmayan kurumlar doğrudan doğruya meclislere üye olabiliyorlar. Bunun en somut kanıtını ise genel kurullar için hazırlanıp duyurulan hazirun listelerinden görebiliyoruz. Aynen İzmir Kent Konseyi örneğinde gördüğümüz gibi, Kadın Meclisi genel kurulunun kurumsal katılımcı listesiyle İzmir Kent Konseyi genel kurulunun kurumsal katılımcı listelerini karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan durum gibi…

Oysa, İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği‘nin 9 ve 12. maddelerine göre, kent konseylerinin oluşturacağı meclisler yönetsel anlamda doğrudan doğruya genel kurula bağlı olduğundan; bir anlamda düzenlemeyi yapan bakanlık tarafından genel kurulun altında ayrı bir uzmanlık konseyi olarak işlev görmeleri uygun görüldüğünden kent konseyine katılmak isteyen her kurumun öncelikle kent konseyi genel kurulunun üyesi olması, ardından da tercih ettiği meclisin üyesi olarak çalışması, kent konseyi genel kurulunun kendisine bağlı meclisler üzerinde adeta bir şemsiye gibi yer alması öngörüldüğünden, kent konseyi genel kurulu üyesi olmayan kurumların doğrudan doğruya meclislerin üyesi olması mümkün değildir. O nedenle meclislerde çalışmak isteyen tüm kurumların önce kent konseyi genel kuruluna, ardından da tercih ettiği meclislerin genel kurullarına üye olması gerekir.

Ancak uygulamada bu düzenlemeyi geçersiz kılacak şeyler de yapılmakta; daha doğrusu bu yasal düzenlemelerin öngörmediği, düzenlemeyi unuttuğu ya da görmezlikten geldiği, ihmal ettiği bazı gerçeklikler yaşanmaktadır. 

Bu gerçekliklerin en önde geleni ise gençlik ve çocuk meclisi örgütlenmeleridir. O nedenle isterseniz şimdi birinci soru ile bağlantılı ikinci sorumuzu soralım.

Gençlik ve çocuk meclisleri örgütlenmelerinin, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi çerçevesinde İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesindeki modele göre örgütlenmesi mümkün müdür?

Hayır; hem de koskocaman bir Hayır (!)

Çünkü ülkemizdeki gençlik ve çocuk örgütlenmelerinin altyapısı bu tür bir yapılanmaya uygun değildir. Daha doğrusu ülkemizde gençlik ve çocuk meclislerinin yapılanmasını mümkün kılan bir örgütlenme altyapısı yoktur. Gençlik ve çocuklar, Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesinde sayılan kurum ve kuruluşlar düzleminde örgütlü değildir, örgütlü olması da mümkün değildir. İşte o nedenle, çoğu kent konseyinin gençlik ve çocuk meclislerinde, okullar, üniversiteler ve fakülteler; hatta o okul, üniversite ve fakültelerdeki öğrenci kulüpleri meclislere üye kabul edilmekte, böylelikle ortaya Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesine aykırı bir örgütlenme yapısı çıkmaktadır.

Topluluk 26

Ayrıca çocuk ve gençlik meclislerinin yapılanması ile ilgili olarak herkesin kabul edeceği herhangi bir düzenleme ya da standart mevcut olmadığı, bu işin ilkeleri belirlenmediği için her kent konseyi kendi meşrebine göre; daha doğrusu kendi yapabildiğince ya da işine geldiğince bir örgütlenmeye gitmekte; böylelikle ülke genelinde yapılanması birbirinden farklı onlarca çocuk ve gençlik meclisi ortaya çıkmaktadır.

Tabii ki, yeterli sayı ve kalitede çocuk bulunamadığı için çocukların velileri ya da çocukluktan çıkmak üzere olan “teenage” grubu çocuk-gençlerle kurulan o yapay, garip çocuk meclislerini dikkate almamak koşuluyla…

Son söz yerine…

Yönelttiğimiz sorulara aldığımız hukuki yanıtlarla ve verdiğimiz örneklerden hareketle, kent konseyleri ile ilgili yasal düzenleme ve uygulamalara bir an önce, bu işin uluslararası örnekleriyle uygulamadan kaynaklanan geri bildirimleri de dikkate almak suretiyle daha demokratik, daha katılımcı, daha bağımsız ve çoğulcu, bürokrasi ve katı hiyerarşiden uzak çözümler doğrultusunda son verilmesi, yereldeki demokrasinin anahtarı olarak gösterilen bu kurumların merkezi ve yerel yönetimin müdahalelerinden uzak bir yapıya kavuşturulması sağlanmalıdır. 

Var olanı korumak…

Bugün size, 1998 Nİsan ayında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan “İzmir Büyükşehir Belediyesi Resim Koleksiyonu” isimli 19 yıllık bir kitaptan söz etmek istiyorum.

Şu an itibariyle sahaflık olan bu kitabın hazırlığını yapan; daha doğrusu havasız depolarda kirlenip tahrip olan tabloları daha uygun koşullara taşıyarak ve onartarak bu kitapla belgeleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi Sanat Danışmanı Mülkiyeli sevgili ablamız Alev Bursalıoğlu‘na İzmir’e ve sanat dünyasına yönelik bu hizmeti için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sözünü ettiğimiz bu kitapta yerli ve yabancı toplam 28 ressama ait özgeçmişlerle toplam 33 tablonun fotoğrafları bulunuyor. 

Tabloları olan yerli ve yabancı ressamların isimleri şu şekilde sıralanabilir: Aydın Akdeniz, Cengiz Arsal, Aygül Arslan, Atilla Atar, Cavit Atmaca, Sevgi Avcı, Nazım Baykişiyev, Ethem Baymak, Aliye Berger, Şeref Bigalı, Mehmet Boztaş, Cemalettin Çoğulu, Metin Eloğlu, Nurettin Ergüven, Mustafa Esirkuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adem Genç, Yaşar Ali Güneş, Mustafa Hazar, M. Tüzüm Kızılcan, Bilun Marmara, Ünsal Toker, Feriha Tuğran, Umur Türker, Paul Wunderlich, İsmail Yalçın, İsmail Yıldırım, Adrian Zisu.

Bu güzel ve yararlı yayını inceledikten sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şimdiki yöneticilerine de, bu kitabın yayınlandığı tarihten bu yana 19 yıl geçtiği ve bu sürede koleksiyona bağış ya da alım yöntemiyle yenilerini eklendiğine göre, koleksiyonun son durumunu gösteren yeni bir kitabın, düzenlenecek özel bir sergi ile yayınlanması zamanının geldiğini de hatırlatmak istiyoruz.

SCX-3200_20170318_11564104
Aydın Akdeniz, “Hera“, 67×95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11570700
Cengiz Arsal, “Peyzaj“, 36×29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_11573109
Aygün Arslan, “Bir Varoluş Biçimi“, 65×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11575704
Atilla Atar, “Dönüşüm“, 83×103 cm, Litografi
SCX-3200_20170318_11581908
Cavit Atmaca, “İnciraltı“, 41×49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11584308
Sevgi Avcı, “Peyzaj“, 110×110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)
SCX-3200_20170318_11590602
Nazım Baykişiyev, “İsimsiz“, 90×90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)
SCX-3200_20170318_11592804
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 42×50 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11595005
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 49×53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12001105
Aliye Berger, “Mevleviler“, 50×42 cm, Pastel
SCX-3200_20170318_12433301
Şeref Bigalı, “Dertli“, 89×130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12440107
Şeref Bigalı – “Mezar Taşı“, 55×65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)
SCX-3200_20170318_12442301
Şeref Bigalı, “Gri Kompozisyon“, 66×100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12444501
Mehmet Boztaş, “Buca’dan“, 50×60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12450705
Cemalettin Çoğulu, “Natürmort“, 69×77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12452802
Metin Eloğlu, “Soyut“, 40×34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12454907
Nurettin Ergüven, “Yeşilli Kompozisyon“, 41×60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12461206
Mustafa Esirkuş, “Boyunduruk Korkusu“, 94×73 cm, Karışık Teknik
SCX-3200_20170318_12463501
Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Balık“, 69×28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)
SCX-3200_20170318_12465604
Adem Genç, “Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu“, 125×115 cm, Tuval Üzerine Akrilik
SCX-3200_20170318_12472002
Yaşar Ali Güneş, “Kızlar“, 59×64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)
SCX-3200_20170318_12475303
Yaşar Ali Güneş, “İsimsiz Güzellik“, 60×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12481402
Mustafa Hazar, “Doğaçlama“, 100×100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12483502
Mehmet Tüzüm Kızılcan, “Füreya Anısına Etüd 1“, 48×48 cm, Seramik
SCX-3200_20170318_12485701
Bilun Marmara, “Natürmort“, 90×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12491806
Ünsal Toker, “Eflatun Kompozisyon“, 26×53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12494008
Feriha Tuğran, “Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar“, 90×80 cm, Tulavl Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12500105
Umur Türker, “Tören“, 125×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)
SCX-3200_20170318_12502107
Paul Wunderlich, “Maskeli Figür“, 63×48 cm, Özgün Baskı (1991)
SCX-3200_20170318_12504206
İsmail Yalçın, “Sirk“, 65×55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12510301
İsmail Yıldırım, “Her Gün Cumartesi“, 73×92 cm, Karışık Teknik (1996)
SCX-3200_20170318_12512508
İsmail Yıldırım, “Siyah-Beyaz Kompozisyon“, 50×40 cm, Özgün Baskı (1993)
SCX-3200_20170318_12514509
Adrian Zisu, “Bakırlar“, 40×40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

Şeffaflıktan ne anlıyoruz?

2003-2006 döneminde yoğunlaşan; ancak onu izleyen yıllarda gevşeyip unutulmaya başlayan Avrupa Birliği uyum çalışmalarıyla birlikte kamu yönetimi ile ilgili temel belgelere, kalkınma planlarına, stratejik belgelere, vizyon ve misyon bildirimlerine, temel ilke ve değerler olarak duyurulan metinlere ve giderek kamu söylemine giren sihirli sözcüklerden biri de “şeffaflık” idi.

O zamanki yaygın zihniyete göre kamu yönetimiyle ilgili her şey bundan böyle; eski deyişiyle “şeffaf“, yeni deyişiyle de “saydam” olacaktı. Bir ucundan ya da tarafından baktığımızda diğer uç ya da taraftaki her şeyi apaçık görecektik artık… Bundan böyle saklımız gizlimiz olmayacaktı… Devletle, belediyelerle ilgili her şeyi istediğimiz şekilde öğrenecek ve bilecektik…

Gündüz vakti havai fişek atıp kutladığımız şeylerin arasında bu “şeffaflık” olgusu da vardı…

Bilinmez belki de, bu sözcüğün “transparanlık” anlamına geldiğini, bundan böyle gözlerine takacakları sihirli gözlüklerle mahrem sayılan her şeyi görebileceğini sanıp hınzırca sevinenler de olmuş olabilir… 

Ama iş, bizim beklediğimiz gibi olmadı… Bizlerden gizlenen her şeyin; bilgi, belge ve diğerlerinin yanına yaklaşmak yine mümkün olmadı, hatta bu iş eskisine göre daha bir zorlaştı…

Kamudaki, yerel yönetimlerdeki bilgi ve belgelerin “şeffaflık” kuralı uyarınca öğrenilmesini mümkün kılacağı söylenen 2003 tarihli Bilgi Edinme Kanunu zaman içinde “Bilgi Edinememe Kanunu“na dönüştü. Sorduğunuz en masum bilgiler bile ticari sır ya da kişisel bilgi olarak nitelenip size bilgi verilmesinden kaçınıldı.

Örneğin, tutup ülkedeki mülteci, göçmen ve sığınmacıların iller ve cinsiyetler itibariyle sayılarını İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne sorduğumuzda bu bilgilerin gizli kalması gereken kişisel bilgiler olduğu iddia edilip verilmesinden kaçınıldı. Ama bir süre sonra, Avrupa Birliği ile bu mülteci, göçmen ve sığınmacılar üzerinden bir anlaşma yapılması söz konusu olduğunda, sizin istemiş olduğunuzdan fazlası “biz 3 milyon mülteci, göçmen, sığınmacıyı barındırıyoruz” nidalarıyla ortalığa saçıldı…

Kent Konseyleri ile ilgili bir proje nedeniyle Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğunu, Yerel Gündem’21 Türkiye Programı‘nın resmi ortağı olan İçişleri Bakanlığı’na sorduğumuzda, bu hususun bakanlıkça bilinmediği ve bunun için özel bir çalışma yapılması gerektiği ifade edilerek yine bilgi verilmekten kaçınıldı. Oysa İçişleri Bakanlığı bu sayıyı bilmesi, kent konseylerini izleyip değerlendirmesi gereken; üstüne üstlük kent konseyleri ile ilgili projenin/programın Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ile birlikte iki ortağından biriydi.

Ardından da Folkart isimli şirketin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı nedeniyle ne miktarda sponsor desteği sağladığını sorduğumuzda, o da “ticari sır” diye gizlendi. Belediyelerde ve ortağı olduğu kamu şirketlerinde “ticari sır” diye bir şey olmamasına karşın; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin web sayfasındaki “Bilgi Edinme Hakkı” bölümünü açtığınızda “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilmeyeceğini ifade eden uyarılarla karşılaştık. Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirketin web sayfasında, Türk Ticaret Kanunu’na göre konulması gereken “Bilgi Hizmetleri” bölümünün ya hiç olmadığını ya da uzun bir süredir çalışmadığını belirledik.

Şeffaflık 001

Ayrıca, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde yönelttiğiniz sorulara verilen yanıtlardaki çoğu arkadaşımızı çılgına çeviren anlaşılmaz lastikli dil, sorduğunuz bir soru karşılığında farklı yöntemlerle birden fazla hizmet biriminden aldığınız farklı, çelişkili yanıtlar ya da İzmir ilçelerindeki mevcut ve inşa halindeki ibadethanelerin sayısını sorduğunuz İzmir İl Müftülüğü‘nün Bilgi Edinme Kanunu ve uygulamasından habersiz hali de bu işlerin cabası oldu… 

Öte yandan bu “şeffaflık” ilkesinin kabulünden sonra öyle bir mevzuat düzenlemesi yapıldı ki, düzenlenen hiçbir resmi belgeyi işin uzmanı olmadığınız sürece anlayamaz oldunuz. Hatta bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki, bazı belediye meclisi üyeleri kendi sorumluluklarında olup oy verecekleri belgelerdeki bilgilerin ne anlama geldiğini dönüp size sormaya başladılar. Onlar bile önlerine gelen belgeleri, bilgileri anlayamaz, çözemez hale geldiler. Hatta önlerine gelmesi, bilgilenmeleri gereken birçok plan, program, belge onlara verilmedi ya da bazı şeyleri bilmeden oylayıp kabul ettiler.

Tabii bu arada oluşturulan yöntem ve işlemlerin karmaşıklığı, kullanılan mesleki, teknik jargon nedeniyle bürokratların bu belgeler üzerinde istedikleri gibi oynamaları, değişik yapmaları da mümkün hale geldi.

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin stratejik plan uygulamasında yaptığı gibi sırf belediyenin ve bürokratların başarısını yüksek göstermek amacıyla, adeta oyun oynarken oyunun kuralını değiştirircesine başarıyı ya da başarısızlığı ortaya koyacak olan göstergelerle oynandığı, başarıyı gösteren göstergelerin uygulandığı, başarısızlığı gösterenlerin ise en kısa sürede uygulamadan kaldırıldığı görüldü. İşte o nedenle, kentteki yeşil alan çalışmalarıyla ilgili her türlü ayrıntıyı bilmemize karşın halen bu işin odak noktası olan kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarını ve bununla ilgili amaç ve hedefleri bilmeyiz. Çünkü bu göstergenin açık bir başarısızlık anlamına geldiğini cahili, eğitimlisi, uzmanı ya da uzman olmayanı herkes bilir ve anlar (!)

Ya da benim başıma geldiği gibi, 2004 yılında faaliyete giren Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi ile ilgili istatistikleri dikkate alıp bir değerlendirme yapmaya kalkıştığınızda, ilk yıllardaki rakamların -uluslararası standartlarda olmamakla birlikte- size bir fikir verdiğini görürken son yıllarda yeni yöntemlerle hazırlanan raporlar nedeniyle giderek bilgi vermekten uzaklaşıldığını, bundan böyle yapılanın kamuoyunu bilgilendirmekten çok içi boş anlatımlarla reklama dönüştüğünü görürsünüz.

İşte o yüzden, Bilgi Edinme Kanunu ile ona benzer mevzuat düzenlemeleriyle kamu yönetiminde şeffaflığı sağlamak iddiasının geçerli olduğu son 14 yıllık süre içinde bilginin bırakın şeffaflaşmasını; eskisinden daha çok saklanıp gizlendiğini, kamunun bilgi ve açıklıktan uzaklaştığını; geliştirilen ayrıntılı standartlar ve yöntemler nedeniyle sergilenmek istenen olumlu bilginin vitrine çıkarıldığını, başarısızlığı ortaya koyacak olumsuz bilginin ise eskisine göre daha ulaşılamaz hale geldiğini, “şeffaflık” adı altında saklandığı ya da anlaşılmaz olduğu bir ortamın geliştiğini söyleyebiliriz.

Şeffaflık 006

O nedenle, hem ülke düzleminde hem yerelde demokrasinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, etkin halk katılımının bu topraklarda daha da gelişip güçlenmesi, kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için,

Tüm kamusal bilgilerin, bırakın sorup öğrenme yöntemini, kamunun kendi gayret ve çabasıyla ve hiçbir şekilde abartılı reklam diline başvurulmaksızın anlaşılır, sade ve yalın bir şekilde bizlere iletilmesini talep etmeli, bunun için özel bir çaba ve mücadele içine girmemeliyiz diye düşünüyoruz. 

Belediyeler, halkla ilişkilerde nasıl bir dil kullanmalıdır?

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin halkla ilişkilerde kullandıkları dile, bu dil içinde seçip sarf ettikleri sözcüklere ve bu sözcüklerle oluşturdukları anlatıma baktığımızda yaptıkları işe yabancılaşmış yönetici ve çalışanların yadırgatıcı bir söylem geliştirdiğini görüyoruz.

Bu dilin daha çok gazetecilerin; özellikle de magazin gazetecilerinin ya da şirketlerin, özel kuruluşlarının tanıtım ya da reklamlarını yapan reklamcıların dili olduğunu düşünüyorum.

Daha önce çalıştıkları sektörler ya da işlerden getirdikleri bu mesleki dil nedeniyle her şeyi abartmaya, biricik yapmaya ve oyunun taraflarından biri olan belediyeyi diğerlerinden yüksek, ulaşılmaz bir yere koymaya çalışıyorlar. 

Çoğu internet gazetesi de bu haber, duyuru ve açıklamaları hiçbir sorgulamaya tutmadan alıp yayınladığı için de belediyecilik açısından sakıncalı olan bu söylem, adeta bir çarpan katsayısı gibi yayılıp güçlenmeye ve kabul görmeye başlıyor.

İletişim 020Böylelikle biz hemşehrilerin; yani o kentte yaşayan ya da çalışanların oynanan oyunun taraflarından, oyuncularından biri olduğumuzu unutarak ya da umursamayarak çoğu kez bizi yanıltarak ya da aldatarak kendi yanlarında durmamızı sağlamaya çalışıyorlar. 

O nedenle kendilerini ve yaptıkları işleri ayrı bir yere koyup, bizim o yapılan işle, eylemle sanki hiç ilişkimiz yokmuş gibi yaptıkları işi yabancılaşmış bir tanıtım ve reklam diliyle anlatmaya girişiyorlar.

Hatta basındaki arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan duyduğumuza göre İzmir ve belediye ile ilgili haber yapanlara telefon edip habere ayar vermeye, haberin veriliş tarzı ile içeriğini şekillendirmeye bile çalışıyorlar.

Diğer taraftan da o haberleri, duyuruları okuyup sokağa çıkan insanlar ise görüp yaşadıklarıyla, örneğin ulaşımda yaşadıkları sorunlardan sonra “İzmir halkının % 79’u ulaşımdan memnun” haberlerinin koskocaman bir yalan olduğunu anlayıp bundan böyle bu haberlere ya da duyurulara inanmamaya başlıyorlar.

Oysa o yapıp eyledikleri ve ardından parlattıkları işlerin, kendilerinin en üst yöneticisi olan belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerinin, yerel seçimlerde bizim onları seçmemiz için önümüze koydukları, “Eğer beni seçersen şu şu işleri yapmaya söz veriyoruz” dedikleri taahhütler; yani ödevler olduğunu unutmuş gözüküyorlar.

Aslında, Büyükşehir Belediyesi Kanunu ya da Belediye Kanunu gibi yasal düzenlemelerle yapılması zorunlu hale getirilmiş görevler bunlar. Bu işleri ya da eylemleri yapmadıkları takdirde görevi ihmal suçu ile yargılanacakları konular aslında. Bu anlamda bu işleri yapmaları zaten zorunlu ve yükümlülük anlamında kendilerinden beklenen bir şey.

Üstüne üstlük, esasen yapmaları zorunlu olan işleri yaptıkları için reklam diliyle bunu bizlere anlatmaları da gerekmiyor. Çünkü bu oyundaki taraflardan, oyunculardan biri de o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehriler olarak biziz.

O nedenle, bize oynanan oyunu ballandıra ballandıra anlatmaları gerekmiyor. Çünkü biz de o oyunun içindeyiz ve iliklerimize kadar o oyunun nasıl geliştiğini biliyor, hissediyoruz; yani yaşıyoruz (!)

O halde ne yapmaları gerekiyor?

Sadece ve sadece yapılan hizmetten, işten söz ederek bilgi vermeleri yeterli. İşi daha fazla abartmaya, parlatmaya, goygoyculuk yapmalarına gerek yok… Bu anlamda yaptıkları işleri bu işi “sanki lütfetmişler de yapmışlar” gibi, aslında yapmaları gerekmezken bizim iyiliğimiz için yapmışlar gibi bir dil kullanmaları gerekmiyor.

Evet, bazı zamanlar ya da durumlarda yaptığınız işi önemsediğiniz için daha abartılı, daha allayıp pullayıcı bir dil kullanmak isteyebilirsiniz. O noktada sizi haklı görmek, size hak vermek mümkün olabilir. Ama bunun her ilişkide, her haberde, her duyuruda aynı dozda; hatta giderek daha fazla kullanılması durumunda giderek istediğiniz etkiyi elde edemez, halkı inandıramaz hale gelirsiniz.

Örneğin, şu sıralar sık bir şekilde üst perdeden gelen bir tavırla sorulan “Bunu biliyor musunuz?” sorgulaması veya “İzmir Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi’nin arama-kurtarma köpekleri, eğitimleriyle görenlere parmak ısırtıyor.” ya da “Temiz bir İzmir için çalışıyoruz… İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak, Türkiye’ye örnek olan büyük çevre yatırımlarımızın yanında; ilçe belediyelerimizin temizlik çalışmalarına da modern araçlar vererek destek olmaya devam ediyoruz.” şeklinde abartılı ifadelerin kullanılmasında olduğu gibi…

Oysa bütün bunları sorarken aynı zamanda, o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehrilerin açık açık söylemeseler bile Yeşildere’nin yakın bir zamanda taşması nedeniyle sel suları altında kalan İtfaiye Daire Başkanlığı binalarının durumunu hatırlayıp içten içe söylenebileceğini ya da henüz “Temiz Bir İzmir” hedefine ulaşamadığımız için kentin temiz olmayan görüntülerinin ortaya konulabileceğini veya geçtiğimiz yıllarda arsenikli su içtiğimizi, sevmediğimiz başka bir büyükşehir belediye başkanının ağzından öğrendiğimizi bizlere hatırlatabilir diye düşünülmesi de gerekebilir… 

İletişim 021

O nedenle, halktan, hemşehrilerden çok belediye yönetici ve çalışanlarını heyecanlandırıp havalara uçurabilecek bu tür reklam kokan abartılı, kendi kendini öven anlatımlar yerine daha mütevazi, daha sade, yalın ve inandırıcı bir dilin geliştirilmesi; ayrıca HİM başvurularında sık sık karşımıza çıkan o soğuk “vatandaş” sözcüğü yerine daha sıcak, daha kavrayıcı olan “hemşehrimiz” sözcüğünün kullanılmasını öneriyor; böylelikle uzun bir yönetim süreci sonucunda zayıflamış olan belediye-halk ilişkilerinin bir nebze olsun gelişebileceğini düşünüyorum. 

“Suya dair herşey”…

Bugün, 13-17 Şubat 2017 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen 2. Uluslararası Su ve Sağlık Kongresi nedeniyle düzenlenen ve konusu “Suya dair herşey” olarak belirlenen fotoğraf yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 36 güzel fotoğrafı paylaşarak suyun temel bir insan hakkı olarak insan ve doğa için önemini hatırlatmak istiyoruz.

İyi seyirler dileğiyle…

Mehmet Şah Deniz - Birincilik Öüdülü - Su İhtiyaçtır
Mehmet Şah Deniz – Birincilik Ödülü – “Su İhtiyaçtır
Ali Can - İKincilik Ödülü - Sakraç
Ali Can – İkincilik Ödülü – “Sakraç
Abdullah İnat - Üçüncülük Ödülü - Asker Eller
Abdullah İnat – Üçüncülük Ödülü – “Asker-Eller
Fırat Kayıkçı - Mansiyon - Eski Misafir
Fırat Kayıkçı – Mansiyon – “Eski Misafir
Giray Kocaman - Mansiyon - Su
Giray Kocaman – Mansiyon – “Su
Lale Çaktı - Mansiyon - Beklemek
Lale Çaktı – Mansiyon – “Beklemek
Abdullah İnat - Sergileme - Asker Su
Abdullah İnat – Sergileme – “Asker ve Su
Abdurrahman Çetin - Sergileme - Can Suyu
Abdurrahman Çetin – Sergileme – “Can Suyu”
Abdurrahman Çetin - Sergileme - Sudaki Hayat
Abdurrahman Çetin – Sergileme – “Sudaki Hayat
Ahmet Altın - Sergileme - Su Hayattır
Ahmet Altın – Sergileme – “Su Hayattır
Ahmet Çelik - Sergileme - Su
Ahmet Çelik – Sergileme – “Su
Ahmet Durmaz - Sergileme - Bir Yudum Baby
Ahmet Durmaz – Sergileme – “Bir Yudum Baby
Akif Özbildirici - Sergileme - Hürriyet Parkı
Akif Özbildirici – Sergileme – “Hürriyet Parkı
Ali Acar - Sergileme - Çizgiler
Ali Acar – Sergileme – “Çizgiler
Aygül Öztürk - Sergileme - Zafer
Aygül Öztürk – Sergileme – “Zafer
Banu Bilgicioğlu - Sergileme - Serpme
Banu Bilgicioğlu – Sergileme – “Serpme
Banu Diker - Sergileme - Su ve Çocuk
Banu Diker – Sergileme – “Su ve Çocuk
Elif Çakıcı - Sergileme - Sususzluk
Elif Çakıcı – Sergileme – “Susuzluk
Erdoğan Purçlutepe - Sergileme - Vira
Erdoğan Purçlutepe – Sergileme – “Vira
Esengül Yavuz - Sergileme - Afacan
Esengül Yavuz – Sergileme – “Afacan
Gülsün Çekiç - Sergileme - Su ve Hayat
Gülsün Çekiç – Sergileme – “Su ve Hayat
Işıl Büyükkal - Sergileme - Kuraklık
Işıl Büyükkal – Sergileme – “Kuraklık
Mahmut Özdemir - Sergileme - Su Molası
Mahmut Özdemir – Sergileme – “Su Molası
Melih Cevdet Tekşen - Sergileme - Etiyopyalı Çocuklar
Melih Cevdet Tekşen – Sergileme – “Etiyopyalı Çocuklar
Mustafa KIlıç - Sergileme - Göğe Doğru
Mustafa Kılıç – Sergileme – “Göğe Doğru
Mustafa Kılıç - Sergileme - Sususz KÖy
Mustafa Kılıç – Sergileme – “Susuz Köy
Neslihan Nargül - Sergileme - Su ve İnsan
Neslihan Nargül – Sergileme – “Su ve İnsan
Nevdet Ortauğurlu - Serghileme - Saygı
Nevdet Ortauğurlu – Sergileme – “Saygı
Ömer Ersevinç - Sergileme - Deterjan Su
Ömer Ersevinç – Sergileme – “Deterjan-Su
Pınar Aslandağ - Sergileme - Suyun Önemi
Pınar Aslandağ – Sergileme – “Suyun Önemi
Salim Şimşek - Sergileme - Gelenek
Salim Şimşek – Sergileme – “Gelenek
Tevfik Ak - Sergileme - Büyük Çekmece
Tevfik Ak – Sergileme – “Büyük Çekmece
Tolga Bölükbaşıoğlu - Çamur Banyosu
Tolga Bölükbaşıoğlu – Sergileme – “Çamur Banyosu
Veysel Kaya - Sergileme - Balıkçı
Veysel Kaya – Sergileme – “Balıkçı
Yüksel Açıkgöz - Sergileme - Havuz
Yüksel Açıkgöz – Sergileme – “Havuz
Ömer Ersevinç - Sergileme - Hararet Su
Ömer Ersevinç – Sergileme – “Hararet ve Su

Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde yaptığım araştırmalar nedeniyle kent merkezindeki kütüphanelere daha sık gider oldum. Başta Konak’taki Milli Kütüphane ve Atatürk İl Halk Kütüphanesi, Çankaya’daki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), Alsancak’taki İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı ve Bornova’daki Ege Üniversitesi Kütüphanesi bunların başında geliyor.

Çoğuna aradığım yayınları bulur ve oturur o sessiz ortamda çalışırım düşüncesiyle gittiğim o eğitim merkezlerinde hem sevindiğim hem de üzüldüğüm manzaralarla karşılaşıyorum ne yazık ki…

Çünkü o kadar fazla gencin kütüphaneye gelip harıl harıl kitap okuması beni hem sevindiriyor; ama bir yandan da bu kütüphanelerin bu öğrencilere yetmemesi, çoğunun masa ve sandalye edinmek için sırada beklemesi nedeniyle üzülüyor, bu sorunun bir an önce çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

izmir-milli-kutuphane-izmir,DHX7irGfMEG6sxCFHwEawA

İlk başlarda bu öğrencilerin üniversite öğrencisi olduğunu sanmakla birlikte zaman içinde hem daha genç olan yaşları hem de ellerindeki dershane kitapları nedeniyle bunların üniversiteye hazırlanan gençler olduğunu fark ettim.

Dün görüştüğüm Milli Kütüphane yetkilisi ise geçtiğimiz Pazar günü yapılan YGS sınavı nedeniyle masa ve sandalyelerin Pazartesi sabahı boş olduğunu; ancak öğleden sonra tekrar eski durumuna dönüşerek sıraların oluştuğunu, öğrencilerin sağlıklı bir ortamda ders çalışabilmesi için yeterli sayıda kütüphaneye sahip olamamanın İzmir’in temel bir sorunu olduğunu ifade etti.

Bu durumun biz araştırmacılar açısından, bütün masa ve sandalyelerin dolu olması ve bizlere yer kalmaması nedeniyle bir sorun oluşturduğunu bilmekle birlikte; asıl sorunun gençlerin sağlıklı bir ortamda ders çalışmasının ya da kitap okumasının önemli bir sorunumuz olduğunu hem gördüklerim hem de bana söylenenlerle bir kez daha anlamış oldum.

Ardından da aklıma geniş, büyük salonlarda, ofislerde çalışan belediye başkanlarıyla vali ve kaymakamların sahip oldukları geniş imkanlar geldi.

İzmir Kalkınma Ajansı’nın (İZKA) Dokuz Eylül Üniversitesi ile birlikte yapıp “İzmir 2012 Kültür Ekonomisi ve Kültür Altyapısı Envanteri ve İzmir Kültür Ekonomi Gelişme Stratejisi” başlığı altında yayınladığı araştırmaya göre 2012 yılı verilerine göre İzmir ve ilçelerindeki her düzeydeki toplam kütüphane sayısı 70′ ulaşmaktaymış.

Bu sayının ilçeler arasındaki dağılımı ise Konak 10, Karşıyaka 6, Buca ve Bornova 5, Urla ve Ödemiş 4, Balçova 3, Bayraklı, Bergama, Çeşme, Çiğli, Karabağlar, Menderes, Selçuk, Tire 2 ve geriye kalan diğer 15 ilçede ise 1 adet kütüphane şeklindeymiş.

Yine aynı araştırmaya göre 2002 ve 2007 yıllarında sayısı 44 olan halk kütüphanesi sayısı 2011 yılında 38’e, 2002 yılında 461.786 olan yararlanıcı sayısı ise 2007’de 362.191’e, 2011 yılında da 303.094’e inmiş. Araştırmayı yapanlar bu azalışı internetin gelişimine bağlamakla birlikte kütüphanelerin internetten yararlanan bilgisayarlarla donatıldığı takdirde azalış değil, tam aksine bir artışın yaşanacağı da hepimizin bildiği bir şey.

Diğer yandan incelediğimiz tüm istatistiklerde kütüphanelerin sayısı, sahip oldukları kitaplarla bu kitaplardan yararlananların sayısı yıllar itibariyle belirtilmekle birlikte kitap almaksızın sırf ders çalışmak ya da kitap okumak amacıyla kütüphanelerden yararlananların sayısı ne yazık ki belirtilmemektedir.

16807149_10155241801796844_8604391229040861417_n

İstatistiklerin ve gözlemlerimizin bize net bir şekilde gösterdiği gibi kütüphaneleriyle kitap ve kullanıcı sayıları her geçen yıl azalan kentimizde hem kütüphanelerin sayısal olarak çoğaltılması hem de kitap, mekan ve kullanım koşulları itibariyle iyileştirilmesi; ayrıca evinde, okulunda ya da yurdunda sağlıklı bir şekilde ders çalışamayan lise ve üniversite öğrencilerinin çalışabileceği mekanların (adı kütüphane olsun ya da olmasın) sayısının hızla arttırılması acil bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.

Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin, kent konseylerine bağlı gençlik meclislerinin, mahalle çalışması yapmak isteyen tüm kesimlerin ve gençliğe uzanmak isteyen herkesin öğrenim görmekte olan gençlerin daha sağlıklı bir ortamda çalışmasını ve okumasını sağlayarak gençlerle kendi aralarında daha etkili ve sürdürülebilir bir iletişim kanalı  açacaklarını, sağlıklı bir ilişki kuracaklarını fark etmeleri dileğiyle…