Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (2)

Ali Rıza Avcan

Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

Bir ülkenin, bir bütün olarak dengeli, sağlıklı ve etkin bir şekilde kalkınıp gelişmesini sağlamak amacıyla temel politika, strateji, hedef ve projeler belirleyerek kalkınmayla ilgili plan ve programların hazırlanması hepimizin bildiği klasik bir yöntemdir. O nedenle biz bu yöntemi, 1930’lu ve 1960’lı yıllardan bu yana hep tüm ülkenin kalkınmasını sağlayacak bir yönetim işlevi olarak bildik ve uyguladık. Savunduğumuz bu ulusal kalkınma modeline göre ülkemizin gelişmiş ve gelişmemiş bölgeleri arasında adil bir denge oluşturarak ve gelişmemiş/az gelişmiş bölgelerin kalkınmasına önem ve öncelik vererek tüm bir ülkenin kalkınmasını arzuladık ve bunu sağlamak amacıyla birbirini izleyen birçok kalkınma planını hazırladık. Hazırladığımız bu planların başarısı tartışmalı bile olsa, en azından klasik ulusal kalkınma planlamasından vazgeçilen son yıllarda bir türlü gerçekleşmeyen % 6-8 aralığındaki kalkınma oranlarının hep o yıllarda gerçekleştiğini gördük ve yaşadık

Ancak çağdaş kapitalizm, bir süre sonra elindeki bu klasik planlama yöntemiyle değişik ülke ve ulusları tek bir pazar haline getiremediği, hepsine birden aynı anda hükmedemediği için bu klasik yöntemin ömrünü doldurduğunu iddia ederek sözünü geçirebildiği ulus devletleri küçültüp tüm ülkeleri tek bir pazar haline getirebileceği yeni yöntemlerin arayışına girmişti. Çünkü her ülkenin ulusal sınırları ve bu ulusal sınırlar içinde uygulanan korumacı ulusal kalkınma planları uluslararası sermayenin her zaman işine yaramıyor; hatta zaman zaman ya da yer yer kendisine yeni engeller çıkarıyordu.

Bu arayışın sonucuna, 1989 yılında Dünya Bankası’nın Afrika’daki durumu bir “yönetişim krizi” olarak niteleyen bir raporla ulaşıldı ve bundan böyle gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerde klasik “yönetim” anlayışından vazgeçilerek onun yerine “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının kullanılacağı ilan edildi. 

Ardından Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Avrupa Birliği (EU), Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi uluslararası sermayenin egemenliğindeki kuruluşların destek ve katkılarıyla bu kavramın içi doldurulmaya, daha kullanışlı hale getirilmeye çalışıldı. 

Yönetişim 003

Kalkınmakta olan tüm gelişmemiş ülkelere hararetle önerilen; hatta siyasi bir baskı aracı olarak dayatılan “yönetişim” denilen bu siyasi iktidar aracı, ‘hesap verme‘, ‘hukuk devleti‘, ‘demokratikleşme‘, ‘katılım‘, ‘şeffaflık‘, ‘diyalog‘, ‘uzlaşma‘ gibi kimsenin reddedemeyeceği, o nedenle genel anlamda kabul gören; ancak içi boş ve parlak bu sözcüklerin eşliğinde merkezdeki ya da yereldeki iktidarların “özel sektör” ve “sivil toplum” adı verilen gruplarla  çalışmasını, devletin ya da yerel yönetimlerin onlara rehber olmasını öneriyor, bu arada bütüncül ülke kalkınması anlayışından vazgeçilerek onun yerine bölgesel ya da yerel kalkınma anlayışının kabul edilmesini istiyor; bunun eskiden olduğu gibi merkezdeki bir kalkınma örgütü (DPT) yerine bölgesel kalkınmadan sorumlu gördüğü bölge kalkınma ajansları ve yerel yönetimler eliyle yapılmasını dayatıyordu.

Bundan böyle ülke kalkınması merkezi ulus devlete bağlı olmaksızın; ancak onların desteği ya da rehberliğini alarak yereldeki bölge kalkınma ajansları tarafından planlanıp sağlanacak ve bu kalkınmada merkezi yönetimden çok yerel yönetimler belirleyici olacaktır.

Merkez karşısında yereli güçlendirirerek ve yerelin bölge kalkınma ajansları eliyle uluslararası sermayeyle ilişkiler kurmasını sağlayarak geliştirilen bu model önerisi, ne yazık ki hem dış zorlamaların hem de gönüllü işbirliklerinin sonucu olarak birçok ülkenin anayasasına ve yasalarına girmiş, fiili olarak da uygulama olanaklarına kavuşmuştur.

İşte bu anlamda, merkezi yönetime ait birçok görev merkezdeki bakanlıkların, genel müdürlüklerin ve il özel idarelerinin elinden alınarak; hatta il özel idareleriyle Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün merkezdeki ve taşradaki birimlerinin dağıtılması , Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın merkez ve taşra kuruluşları yetkileri nin azaltılması sağlanarak; ayrıca belediye ve büyükşehir belediyesi yasalarında buna ilişkin değişiklikler yapılarak, kırsaldaki birçok köyün bir mahalle olarak büyükşehir belediyelerine bağlanması sağlanarak bu modelin uygulanabileceği bir ortamın yaratılmasına çalışılmıştır.

Ama neyse ki, Türkiye’nin 2005-2006’lı yıllarda Avrupa Birliği ile yaşadığı balayının beklenenden erken bitmesi ve Avrupa Birliği’nin önerdiği politika ve modeller yerine daha milliyetçi ve güvenlik odaklı politikalara önem verilmesi nedeniyle çoğu “yönetişim” kurumunun ulusal iktidardan bağımsız olması sağlanamamış, bağımsızlığı uluslararası sermaye açısından çok önemli olan Merkez Bankası ya da Sermaye Piyasası Kurulu bile hükümetlerin denetim ve yönlendirmesinden çıkarılamamıştır.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle uygulamakta olduğu yerelde kalkınmayı hedefleyen tarım hizmetleri, Dünya Bankası (WB) kaynaklı “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak mevzuatta yapılan değişikliklerle oluşturulan uygun ortamda, aynen okullara ya da sağlık tesislerine belediyelerin yardımcı olmasını sağlayan düzenlemeler gibi büyükşehir belediyelerine yüklenen yeni hizmetlerden sadece biridir. İşte o nedenle yapılan hizmetler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin doğrudan kendisinin yarattığı bir hizmet değil; ona bu hizmetleri bir görev olarak yükleyen “yönetişim” zihniyetinin doğal bir sonucudur. 

Resim1

Bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bu işleri yapmak amacıyla kurulmuş olan Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nda çalışanlardan çoğunun eskiden İzmir İl Özel İdaresi’nde, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü’nde ya da İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde çalışmış olması veya oradan devren atanmış olmaları bile merkezi yönetime ait eski görevlerin nasıl belediyelerin yeni görevi olarak örgütlendiğinin de en somut örnekleri olarak kabul edilebilir.

Devam Edecek…

Faşizmi Anlama Kılavuzu

Tülin Öngen

Faşizm çeşitli evrelerden geçen, adım adım “ilerleyen” uzun erimli bir süreçtir. Nitekim Poulantzas, “faşizm sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi gelmez” diye yazar Faşizm ve Diktatörlük adlı yapıtında, Burjuva düzeninin nasıl faşistleştiğini incelediği bu kitabında bir dizi gerici operasyonla faşist devletin kurum ve aygıtlarının nasıl oluştuğunu somut örnekleriyle anlatır.

C7x2qHwXUAA-KHi

Faşizm denince akıllarına sadece militarist (devlet) formları, SA ve SS gibi paramiliter milis güçleri, führervari yönetici tipleri ya da darbeci generaller gelen, demokrasi için sandık ve parlamento ile birden fazla partinin, özgürlükler içinse kendi gibilerin yazma ve konuşma serbestisini yeterli görenlerin, “ileri demokrasi” ya da “ılımlı İslam” benzeri modellerin birer “faşistleşme” projesi olduğunu anlamaları olanaksızdır.

Siyasal iktidarın kimliğini, politikaların içeriğine göre değil de, söyleme göre değerlendiren temsilin niteliği yerine niceliğini önemseyen, çokluğu fetişleştiren, kendilerine dokunmayan yılanın başkalarını sokmasını hiç ama hiç umusamayanla da bir gün gelip faşizmle yüzleşeceklerdir. Eğer tam bir iktidar tutkunu ya da faşistsever değillerse! Ne var ki, bu yüzleşme genellikle sürecin son demlerine denk geldiğinden artık çok geç kalınmış; faşizm geri dönüşsüz bir noktaya ulaşmış, süreci kesintiye uğratacak dinamikler felç olmuş, bunu başaracak öznelerse imha edilmiş olacaktır!

İktidara yerleşen faşizmle baş etmek, ölümcül bir hastalıkla boğuşmak kadar zahmetlidir. Bir ölüm kalım savaşıyla karşı karşıya olduğunu ancak hastalık son evresine girip, kendisini elden ayaktan düşürdüğünde anlayan bir insanın umutsuz çırpınışlarına benzer. Başlarda hayret ve hayal kırıklığı (olamaz!) yaşanır. BU, yerini bir süre sonra inkar (doğru değildir!), öfke ve isyana (niçin ben?) bırakır. Ardından çaresizlik ve panik (şimdi ne olacak?) başlar. Bunu pişmanlık ve suçlulukla (neden daha önce fark etmedim?, neden zamanında önlem almadım?) dolu bir kabulleniş izler.

Oysa süreç pekala farklı gelişebilirdi. Çünkü fiziki hastalıklarda olduğu gibi faşizm de belli aşamalardan geçerek ve çeşitli belirtiler göstererek ilerler. Kişi, sinyalleri algılayamamış, doğru yorumlayamamış veya ciddiye almamışsa, sonuçtan öncelikle kendisi sorumludur. Buna karşılık önemsemiş, ama ehliyetsiz uzmanların eline düşmüş ya da şarlatanlara kapılmışsa, yine kendisi kusurlu sayılır.

Toplumsal olaylarda da benzer bir durum geçerlidir. Faşizmin ilk belirtileri kendini gösterdiğinde bunlar ciddiye alınır ve ehliyetli kişilerin önerilerine kulak asılırsa, süreç kesintiye uğratılabilir. Hatta iyi bir terapiyle zamanla iyileşme de sağlanır. Buna karşılık yanlış akıl hocalarına takılınmışsa, o zaman illet geri dönüşsüz bir yola girer ve telafisi olanaksız sonuçlar doğurur. Üstelik bu yanlışın bedelini yalnız kusurlu olanlar değil, tüm toplum ve gelecek kuşaklar da öder. En büyük haksızlık da, bu sonuçta hiç payı olmayan, tersine uyarmak için elinden geleni yapmış olan insanlara yapılır.

Bir Mayıs

Başkalarının aptallık, cehalet, bilinçsizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, konformizm, fırsatçılık ve eyyamcılığın bedelini ne yazık ki en çok bu insanlar öder. BU yüzden toplumsal konulardaki aymazlıkların basit kişisel zaaflar olarak hoş görülmemesi gerekir. Her şeyden önce bu kötülüğe prim vermek ve daha büyük çaplı kötülüklere zemin hazırlamak demektir. Nitekim faşizm, kolektif kötülüğe ihtiyaç duyan bir sistemdir. Topyekün bir akıl tutulması, ahmaklaşma, soysuzlaşma, duyarsızlaşma, vulgarlaşma, sıradanlaşma ve alçaklaşma yaşanmadan; bu tür bir sosyal ve kültür doku oluşmadan faşizm asla kurumsallaşamaz. Faşizmin sosyo-politik dinamikleri; kitlelerin güven ve istikrar uğruna özgürlük ile siyasal sorumluluk ve etikten vazgeçmeleridir. Aksi halde süreç kesintisiz işleyemez. Faşizm sorunu değerlendirilirken bu yönü de mutlaka hesaba katılmalıdır.

Birgün Gazetesi, 25 Şubat 2011

 

Bir dergi üzerinden bir kentin yakın geçmişine bakmak…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta, 2000 yılından bu yana yayınlanmakta olan İzmir Life Dergisinin sayı ve sayfaları arasında bir yolculuk yaparak kendimce bir konu fihristi çıkarmaya çalıştım.

Amacım, dergi yöneticilerine daha önce birçok kez hatırlattığım gibi derginin geçmiş sayılarında yayınlanmış birçok değerli, yararlı yazıya kolaylıkla ulaşmamızı sağlayacak bir liste ya da fihristi hazırlamaktı. Kendilerinden her yılın sonunda ya da 50, 100 veya 150. sayı gibi önemli dönüm noktalarında o zamana kadarki sayılarda nelerin yayınlandığını gösteren fihristlerin yayınlanmasını talep etmeme karşın bunu -ne yazık ki- bugüne kadar yapmadılar.

Onun üzerine ben de oturup bu işi kendim için yapmak zorunda kaldım. Ama iyi ki de yapmışım…

Böylelikle 2000’den 2017 yılına kadarki 17 yıllık uzun bir süreçte İzmir’de neler olduğunu, nelerin vaat edildiğini, nelerin yapılamadığını, bir dergi eliyle kamuoyunun nasıl yönlendirilip şekillendirildiğini görmek fırsatını da bulmuş oldum.

Tanıyıp bildiğim bir kadro ile yayın hayatına başlayan ancak zamanla yabancılaştığım yayın süresince başyazıları sırasıyla kimlerin yazdığını, kimlerin işten ayrılıp işe başladığını, her bir editör zamanında değişen yayın politikasını ve alınan reklamları, kentteki hangi sermaye gruplarının hangi dönemlerde nasıl reklamlar verdiğini, köşe yazılarında kimlerin devamlı, kimlerin de dönem dönem yazdığını, zaman zaman değişen yayın politikası nedeniyle derginin nasıl bir değişim geçirdiğini, ekonomik sıkıntılar nedeniyle derginin nasıl inceldiğini, içeriğinin nasıl değişip kendini tekrar eder hale geldiğini ve daha bir çok şeyi yakalama, hatırlama ve yeniden anlama fırsatım oldu.

Vefat eden Ahmet Piriştina ile ya da bugün adını dahi hatırlamadığımız belediye başkanlarıyla, vali ve kaymakamlarla yapılan söyleşileri, EXPO için vaat edilenleri, yeni okuyucu kitleleri kazanmak amacıyla yapılan hamleleri, sonu “cek” ve “cak”la biten birçok iddialı projenin bugün itibariyle hazin denilebilecek sonuçlarını görmek imkanım oldu.

İzmir Life Dergisi’nin aradan geçen 17 yıllık oldukça uzun bir dönemin sonunda, bir kent dergisi olarak İzmir’deki bir boşluğu doldurduğu bilinciyle takdir edip, bugüne kadar yaptıkları için teşekkür etmek istiyorum.

Ancak bir yandan da gerek izlediği yayın politikası gerekse buradan aldığı güçle kentteki Folkart gibi başka kurumsal yayınları yönlendirmesi nedeniyle birçok yönden eleştiriyi hak ettiğini düşünüyorum.

Resim1

Kentin yönetici ve elitlerinin kente yönelik geleneksel tutumlarını değiştirmedikleri sürece bir dergi eliyle bunu değiştirmenin mümkün olmayacağını, böylesi bir derginin sadece kentte mevcut olanı yansıttığını bilmekle birlikte; çoğu haber ve yorumunda kentteki birçok yanlış ve sonuç alınamayacak işi destekleyip teşvik ettiğini gördükçe ya da hatırladıkça bu eleştirileri öncelikle kendilerine bir dönüp bakarak yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

Aksi takdirde, en yakın zamanda benzerlerinin başına geldiği gibi tekrarları oynayacaklarına ve giderek güç kaybedeceklerine inanıyorum.

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi uzunca bir süredir kendine özgü bir yerel kalkınma modeli geliştirdiğini ve bu modelin başlangıçta Ege olmak üzere tüm ülkeye örnek olduğunu, bu modelin Birleşmiş Milletler (BM) çalışmalarına bile ışık tutacağını iddia etmekte…

Bu konuda Cem Seymen, Gila Benmayor, Deniz Sipahi gibi Doğan Medya kalemlerinin övgü dolu methiyeleriyle reklam kokan bir kampanya yürütülmekte. Böylelikle Seferihisar merkezli alternatif bir kalkınma modeli olarak ortaya konulan ve ülkemizdeki birçok yerleşimde uygulanmaya başlayan Yavaş Şehir Modelinin karşısına, adeta onu gölgelemek istercesine Dünya Bankası tarafından önerilen neoliberal özelliklerdeki Sürdürülebilir Yerel Kalkınma Modeli ile çıkılmaya çalışılmaktadır. 

Ayrıca 30 Mayıs 2014 tarihli bir belediye haber bülteninden öğrendiğimize göre, bununla yetinilmeyerek 2014 yılında akademisyenlerden oluşan bir heyetle Rusya’ya çıkartma yapılarak İzmir’de yapılanların bir model olarak ihracına bile cesaret edilmiştir. Tabii ki Rusya’daki yerel yönetimlerin bu modelden feyz alıp uygulayacağı umuduyla…

Akademisyenlerin Rusya seferinden söz eden habere göre, heyetin başında olan Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Gazetecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun, kendi uzmanlık alanı dışındaki bu konu ile ilgili olarak aynen şunları söylemiş: 

İzmir’deki yerel kalkınma modeli, kırsal alanlardan kente göçün önlenmesi, gecekondulaşmanın önüne geçilmesi, kırsal yoksulluğun önlenmesi, kentsel yoksulluğun etkilerinin azaltılması, üreticilerin örgütlenmesinin sağlanması ve kentin yerelde kalkınması gibi çalışmalar, yerel dinamikler bir araya getirilerek ortak akıl platformunda geliştiriliyor. Bu da İzmir’in farklılığını ortaya koyuyor.”

p18ihltd7s1ubf164843l1mes1n2i4

Evet, bütün bu söylenen ya da yazılanlar İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan tarımsal hizmetlerin İzmir’in Türkiye’ye ve Dünya’ya örnek olduğunu, böylelikle İzmir’in diğerlerinden farklılığını gösterdiğini iddia ediyorlar.

İnsan bu iddiaları duyup okudukça, bir zamanlar yine İzmir patentiyle ortaya atılan işbirliği ya da güçbirliği modellerini; hatta adına holdingler bile kurulan sonuçsuz girişimleri anımsamadan edemiyor… Hani bir zamanlar İzmir’in diğer kentlerden farklılığı olarak takdim edilip yere göğe konulamayan; ancak geçen zaman içinde hüsrana uğranılan başka bir iş modelini hatırlamadan geçmek de mümkün olmuyor… 

Kentin mazisi, böylesine şeyleri icat edip ortaya atanların bile hatırlamak istemediği başarısız modellerle dolu olduğu için isterseniz şimdi de yeni bir şeymiş gibi ortaya atılan bu yeni iş modelinin, gerçekten bir model olup olmadığını, onu diğerlerinden farklı ve özgün kılan bir özelliğe sahip olup olmadığını gösterecek doğru sorularla test etmeye; böylelikle yeni bir hayal kırıklığı daha yaşamamaya çalışalım.

İlk olarak ortada gerçekten örnek alınacak ya da Birleşmiş Milletler’e ya da Rusya’ya bile ışık tutacak bir yerel kırsal kalkınma modeli var mıdır diye soralım.

Ardından büyükşehir belediyelerinin yerel kırsal kalkınmayı sağlamak amacıyla hizmetler vermesi düşüncesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından gerçekten ilk kez düşünülmüş, bu alanda ortaya atılmış bir fikir ve çaba mıdır diye devam edelim.

Bu soruların devamında, model olarak tanımlanan bu çalışmaların benzerlerinden farkı, model olmasını sağlayan üstünlükleri, kendisini örnek alacak girişimler üzerindeki etki gücü, özellikleri, boyutu ve sürdürülebilirliğini mümkün kılan kurumsal yapılanması nedir diye devam edelim.

Ayrıca model olduğu iddia edilen bu hizmetler başka yerlerde de uygulanabilecek özelliklere sahip midir ve bu topraklara; yani İzmir’e özgü, patenti bize ait bir çalışma mıdır diye soralım.

Şayet bütün bu sorulara tatmin edici yanıtlar verildiği takdirde yapılan hizmetlerin benzerlerinden farklı bir şekilde biricik olma ve başka yerlerde uygulanma özelliğine sahip bir model olduğunu kabul etmemiz gerekecek. Aksi takdirde yazılıp çizilenlerin tümüyle bir yakıştırma ya da reklam kokan bir abartı olduğunu kabul etmemiz kolaylaşacak.

izmir-buyuksehir-belediyesi-yerelde-kalkinma-calismalarina-devam-ediyor6965ea46c04b704cf85b

O nedenle, bundan sonraki yazılarımızda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce model olarak tanımlanan tarımsal hizmetlerle ilgili aşağıdaki sorularımıza yanıtlar arayarak işe başlayalım derim:

1. Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

2. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2014 yılından bu yana yürütülmekte olan yerel tarımsal hizmetlerin temel vizyon ve misyonuyla stratejik ve politik öncelikleri, amaç, hedef, faaliyet ve projeleri belli midir? Bu konularda önceden belirlenmiş bir eylem planı var mıdır?

3. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin boyutu ve içeriği yıllar itibariyle nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014-2017 döneminde bu konularda neler yapmıştır?

4. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetlerin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

5. İzmir Büyükşehir Belediyesi 2014 yılından bu yana sürdürdüğü tarımsal hizmetlerin sonucunu izleyip değerlendirmekte ve başarısını ölçmekte midir?

Yazı dizimizin izleyen bölümlerinde bu sorulara yanıtlar arayarak bizlere bir yerel kalkınma modeli olarak takdim edilen hizmetlerin gerçekten bir yerel kalkınma modeli olup olmadığını; ayrıca başka yerel yönetimlere, ülkelere hatta Birleşmiş Milletler’e önerilebilecek bir model mi olduğunu sorgulamaya çalışacağız. Tabii ki sizlerden gelecek yeni soru ve katkılarla birlikte…

Devam Edecek…

Türkiye’nin yüzleri…

Bu kez paylaştığımız fotoğraflar gerçekten çok güzeller… Çünkü bu güzellikleriyle “Türkiye’nin Yüzleri“ni yansıtıyorlar…

Bu güzel fotoğrafları, Avrupa Birliği Delegasyonu’nun 9 Mayıs Avrupa Günü nedeniyle düzenlediği “Türkiye’nin Yüzleri” isimli Ulusal Fotoğraf Yarışması’na ve bu yarışmaya katılarak ödül kazanan ya da fotoğrafları sergilemeye değer bulunan fotoğraf sanatçılarına borçluyuz. Bu güzel fotoğrafların bizlerle buluşmasını sağladıkları için kendilerine teşekkür etmek isteriz.

Keyifli seyirler dileğiyle…

01
Bahattin Erkol – Birincilik Ödülü – “İstanbul’da balık-ekmek
02
Mehmet Dağ – İkincilik Ödülü – “Bergama Akropol
03
Esra Bürçün – Üçüncülük Ödülü – “Eve dönüş
04
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Çaycı
05
Volkan Başar – Sergileme – “Kadın ve kuzu
06
Ramiz Aksoy – Sergileme – “Çoban
07
Selnur Okudan – Sergileme – “Huzur
08
Kemal Özkılıç – Sergileme – “Derici
09
Bülent Durdaş – Sergileme – “Kardeş Payı
10
İlhan Kılınç – Sergileme – “Görme engelli
11
İlhan Kılınç – Sergileme – “Yüzme vakti
12
Ayhan Çavaş – Sergileme – “Bisiklet Yarışları
13
Cem Büke Deniz – Sergileme – “Yaylada yürüyüş
14
Emre Bulduk – Sergileme – “Mutluluk
15
Samet Güler – Sergileme – “Şehrin yüzleri
16
Mustafa Keser – Sergileme – “Köylü güzeli
17
Vildan Yıldırım – Sergileme – “Sütlaç
18
Esengül Alıcı – Sergileme – “İstiklal
19
Gülçin Usta – Sergileme – “Soru
20
Kader Yetişken – Sergileme – “Scarface
21
Ali Kibaroğlu – Sergileme – “Madenci
22
Hüseyin Tunca – Sergileme
23
Hüseyin Tunca – Sergileme

Urla’nın enginar aşkı… (2)

Ali Rıza Avcan

Geçen yazımızda Urla Belediyesi’nin son üç yıldır düzenlediği Urla Uluslararası Enginar Festivali’ni ele alarak enginar bitkisiyle Urla arasındaki ilişkiyi, başka bir deyişle aşkı anlamaya çalışmış ve yapılan festivalin sürdürülebilir hale gelmesi için gerekli koşulların oluşturulması konusunda uyarılarda bulunmuştuk.

Bugünkü yazımızda ise Urla’nın enginar yetiştiriciliği konusundaki yerini Dünya, Türkiye ve İzmir ölçeğinde inceleyerek kaliteli ve verimli üretimin nasıl sürdürülebileceğini; ayrıca üretilen enginarın nasıl daha fazla katma değer yaratan bir hale gelebileceğini tartışmaya çalışacağız.

enginar-3

Bilindiği gibi enginar (Cynara scolymus L.) Akdeniz kaynaklı ve besin değeri yüksek bir bitki türü olup, M.Ö. 300 yıllarından bu yana insan beslenmesiyle ilaç sanayiinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Aristoteles’in halefi olarak tanınan ve daha çok botanik dalında önemli saptamalar yapan Theophratus, M.Ö. 371-287 yılları arasında çiğ veya haşlanmış olarak tüketilen enginar çiçek tablalarından bahsetmiştir. Ortaçağ’da enginar kullanımı ile ilgili pek bilgi olmamasına karşın, 15. yüzyılda enginarın Sicilya ve Nepal’e getirildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. 16. yüzyılda Fransa’ya giren enginar, buradan Almanya ve İngiltere’ye yayılmış ve 17. yüzyılda ise Amerika kıtasına götürülmüştür.

Enginar, genellikle taze ve pişirilerek tüketilen ve insan sağlığı ve beslenmesi açısından son derece önemli olan bir sebzedir. Kendine özgü lezzeti ile birçok sebze ile birlikte pişirilerek yemek, salata, çorba şeklinde özellikle Akdeniz mutfaklarında kullanılmaktadır. Sirkeli ya da közlenmiş konserveleri ile enginarın yıl boyunca kullanımı da mümkündür. Besin değeri oldukça yüksek olan enginarın, 100 gramı yaklaşık 7.8 g karbonhidrat, 2.3-3 g protein, 0.5-2 g şeker ve 0.2-0.3 g yağ içermektedir. 100 g taze enginarın, bitki ve kültür koşullarına göre değişebilmekle birlikte, % 10-12’si kuru madde ve % 88-90’ı ise sudur. Ayrıca, 2.4 g lif, 0.8 g kül, 310 mg potasyum (K), 69 mg fosfor (P), 51 mg kalsiyum (Ca), 30 mg sodyum (Na), 11 mg demir (Fe), 1.0 mg niasin (Vitamin B3), 150 mg Vitamin A, 8 mg Vitamin C, 0.7 mg Vitamin B6, 0.08 mg tiamin (Vitamin B1) ve 0.05 mg riboflavin (vitamin B2) içerdiği belirtilmektedir. Bu besleyici özelliklerinin yanında, enginarın sağlık açısından safra sıvısı oluşumunu teşvik etmesi, kolesterol ve trigliserit seviyelerini düşürmesi, koruyucu kolesterol (HDL) seviyesini arttırması, sindirimi kolaylaştırması ve antioksidan özelliğinin olması gibi yararlı yönleri bulunmaktadır.

M.Ö 4. yüzyılda Aristoteles tarafından şifa verici olduğu öne sürülen enginarın, 1988 yılında Federal Almanya’da kurul kararıyla ve Fransız Kodeksinin 10. basımında ise tıp alanında kullanılan bitkiler arasında yer aldığı görülmektedir. Enginarın tıbbi özellikleri arasında idrar söktürücülüğü, böbrek taşı düşürücü etkisi, üre ve kolestrol içeriği ile şeker hastalarına iyi gelmesi, sarılık tedavisinde ve vücuttaki ödemin giderilmesindeki etkileri sayılabilir. 2003 yılında yayınlanan Wohlmuth adlı araştırıcının makalesinde enginar içeriğinde bulunan kafeik asit, bunun türevleri olan klorejenik asit ve cynarinin yanı sıra, glikozid türevi olan cynaropicrin ile önemli bir tıbbi bitki olduğu ve luteolin içeriği ile antioksidan özelliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

Ağırlıklı olarak gıda amaçlı kullanılmasına rağmen enginar kozmetik, içki, yem ve boya sanayinde de kullanılmaktadır. Enginar bitkisinin diğer alanlardaki kullanımı aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1- Tarla atığı olarak kalan gövdenin büyükbaş hayvanların besini olarak ve kağıt yapımında selülozik madde olarak kullanımı,

2- Tohum ve yapraklarından elde edilen fenolik bileşiklerin antipotoksik, klerifilik, diüretik, hipokolostrometik ve antilipidemik olarak tıbbi alanlarda kullanımı,

3- Enerji üretiminde biyokütle olarak kullanımı.

Enginarın Dünya Macerası…

Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) yayınlanan en son verilerine göre 2014 yılında dünyada 129.308 hektar alanda toplam 1.573.363 ton enginar üretimi gerçekleştirilmiştir. Aşağıdaki Tablo I verilerine göre dünya enginar üretimi 2000 yılı verileri 100 kabul edilirse, 2014 yılı itibariyle 118,24’e ulaşarak % 18,24 oranında bir artış göstermiştir.

Resim2

Aşağıdaki Tablo II’nin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; 2014 yılı itibariyle dünyada enginar yetiştiren toplam 32 ülke bulunmakta ve bunların içinde 100.000 tonun üzerinde üretim yapan 5 ülke toplam enginar üretiminin % 73,71’ini karşılamakta. 

Resim3

Enginar üretiminde önde gelen ilk beş ülke, 451.461 ton üretim ve % 28,69 üretim payı ile İtalya, 266.196 ton üretim ve % 16,91 üretim payı ile Mısır, 234.091 ton üretim ve % 14,87 üretim payı ile İspanya, 105.236 ton üretim ve % 6,68 üretim payı ile Arjantin ve 103.348 ton üretim ve % 6,56 üretim payı ile Peru’dur.

Türkiye ise 2014 yılı verilerine göre 34.576 ton üretim ve % 2,19 üretim payı ile 32 ülke arasında 11. sıradadır.

Enginarın Türkiye Macerası…

Ülkemizdeki enginar üretimi, Tablo I’in Türkiye ile ilgili sütunlarındaki verilerin de ortaya koyduğu gibi, 2016 yılı itibariyle 28.354 dekar alanda yetiştirilen 36.368 ton enginar üretimiyle sınırlıdır.

Türkiye’nin 2000-2016 dönemindeki verilerine bakıldığında ise ekim yapılan arazi miktarı 2016 yılı itibariyle % 52,60 oranında artmışken üretimdeki artışın % 45,44 düzeyinde kaldığı, ortalama verimin 1.280 kg/dekar düzeyinde gerçekleştiği, 2000-2016 döneminde üretilen enginar miktarının dünya enginar üretimi içindeki payının % 1,84-2.80’i aralığında olduğu görülecektir.

Türkiye açısından en ilginç noktalardan biri, Tablo III verilerinden de anlaşılacağı üzere ülkemizin ürettiği enginardan çok daha fazlasını ithal ederek tüketen bir ülke oluşudur:

Tablo III

Türkiye’nin 2007-2016 dönemindeki enginar ithalat ve ihracat rakamlarına baktığımızda bu dönem içinde taze/soğutulmuş, dondurulmuş ve dondurulmadan sirkesiz konserve edilmiş halde ihraç ettiğimiz enginar miktarından çok daha fazla enginarı ithal ettiğimiz ortaya çıkmaktadır.

Tablo III’de net bir şekilde gösterilen bu durum, son yıl olan 2016’da ihraç edilen toplam 71,538 ton enginar için tahsil edilen 269.477 Amerikan Doları karşılığında ithal edilen toplam 6.831,989 ton enginar için ödenen 3.316.793 Amerikan Doları şeklinde özetlenebilir.

Son üç yıla (2014-2016) ait enginar ithalat ve ihracatının hangi ülkelere yapıldığına baktığımızda ise; Türkiye’nin genellikle Mısır, Peru ve İtalya gibi ülkelerden enginar aldığı, ihraç ettiği az miktardaki enginarı ise çoğunlukla Avrupa Birliği ülkelerine gönderdiği görülmektedir.

Enginarın İzmir ve Urla Maceraları…

İzmir ili ülkemizin önemli bir enginar üreticisidir. Tablo I’in İzmir’le ilgili sütunlarındaki verilerden de anlaşılacağı üzere İzmir’in ülke enginar üretimindeki payı 2000 yılındaki % 48 düzeyinden son beş yıl itibariyle % 33 düzeyine inmiş olmakla birlikte İzmir bugünkü durumuyla ülke enginar üretiminin 3’de 1’ini karşılamaktadır.

İzmir’de enginar üretimi yapılan tarım arazilerinin miktarı 2000 yılına göre % 2,77 oranında, üretilen enginar miktarı da % 11,77 oranında azalmıştır. Verim ise 1,278 Kg/Dekarlık ortalama değer ile Türkiye düzeyindedir.

Urla ise, -aynen İzmir’in ülke üretimindeki yeri gibi- İzmir enginar üretiminin 3’de 1’ini karşılamaktadır. Bu duruma son dört yılda gelen Urla bu nedenle enginar üretimi yaptığı arazilerin miktarını 2000 yılına göre %215,83 oranında, üretim miktarını ise % 233,81 oranında arttırmıştır. Verim ise 2000 yılındaki 1,200 kg/dekar düzeyinden 1,300 kg/dekar düzeyine yükselmiştir.

Bu iyileşme eğilimi 2013 yılı ile başlamış; bu yılda üretim yapılan alan geleneksel büyüklük olan 1.300 dekardan önce 1.800’e, 2014’de 2.280’e, 2015’de 2.300’e ve 2016 yılında da 2.590 dekara çıkarılmıştır. Elde edilen üretim ise buna paralel olarak 1.625’den 2.250 tona, 2014 yılında 2.964 tona, 2015 yılında 2.990 tona, en sonda da 2016 yılında 3.367 tona çıkmıştır. Verimlilik ise 2014 yılı ile birlikte her zamanki 1.250 kg/dekar olan düzeyinden 1.300 kg/dekar düzeyine çıkmış ve bu düzeyi 2015 ve 2016 yıllarında da sürdürmüştür.

Enginar-Silajı-1

Görüldüğü gibi Urla’da ekim alanlarının 2013 yılında birden artması ile birlikte hem üretimde hem de verimlilikte ciddi bir artış sağlanmıştır. Bu nedenle de bu 3, 4 yıllık gelişme bir başarıdır ve yapılması gereken şey bu başarıyı sürdürülebilir bir başarıya dönüştürmektir.

Bu başarıyı sürdürmek için yeni yeni tarım alanlarını enginar yetiştiriciliğine ayırmak mümkün olmakla birlikte bunun da bir sınırının olduğu bilindiği için üretimi ve verimi arttırmak için akla gelebilecek diğer yöntemlere de başvurulabilir.

Örneğin işlerin hiç de iyi gitmediği maliyetler, üretim değerleri ve ortalama satış fiyatları üzerinde araştırma ve çalışmalar yapılabilir.

Çünkü İzmir İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün verdiği istatistiklere göre enginar üretimi nedeniyle Urla’da yaratılan üretimin değeri, üretim alanları ve miktarı artmış olmasına karşın son beş yıl içinde artmamıştır. 2011 yılında 21.474.000.-TL. olan üretim değeri 2012 yılında 21.193.000.-TL, 2013 yılında 16.706.100.-TL, 2014 yılında 19.828.000.-TL, 2015 yılında 19.955.250.-TL ve son olarak 2016 yılında 22.155.800.-TL düzeyinde kalmıştır. Artan üretimi dikkate aldığımızda kilo başına düşen üretim değerinin aynı kalmak değil; aksine azaldığı bile söylenebilir.

Nitekim 2011 yılında 64 krş/kg olan birim enginar maliyetinin 2012’de 79 krş/kg, 2013’de 86 krş/kg, 2014’de 87 krş/kg, 2015’de 91,41 krş/kg ve 2016’da da 98,04 krş/kg değerine yükselmiş olması; ayrıca 2011 yılında 200 krş/kg olan ortalama satış fiyatının 2012 yılında aynı düzeyde kaldıktan sonra 2013 yılında 150 krş/kg, 2014 yılında 175 krş/kg, 2015 yılında 180 krş/kg düzeyine indikten sonra 2016 yılında tekrar 2011 yılı düzeyine çıkmış olması; yani tohum, ilaç, mazot, ulaşım gibi girdi maliyetleri devamlı artarken ortalama satış fiyatlarının hep aynı düzeylerde kalması ortada ciddi sorunların bulunduğunu göstermektedir.

Diğer yandan, Avrupa kaynaklı bilimsel yayınlarda İzmir ve Aydın kaynaklı olduğu ifade edilen yaygın viral hastalıkların enginar üretimi yanında ihracının da Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yasaklanması olasılığı dikkate alınarak, Türkiye kökenli enginarlarda ortaya çıkan viral hastalıkların giderilmesi konusu da çalışmalar yapılması gerekmektedir.¹

Bütün bu nedenlerle, hiçbir belediye yöneticisinin sadece ekim alanlarının ve üretim miktarının arttığından söz ederek pembe bir tablo çizmemesi; bu başarının sürdürülebilir hale gelmesi için görünen ya da görünmeyen tüm sorunları ele alarak, bunları ayrıntılı bir şekilde inceleyerek birkaç yıl sonra yaşanacak olası sorunları, daha vakit varken çözmesi gerekmektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin önderliği ve İzmir Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Ege ve Dokuz Eylül üniversiteleri işbirliğinde “varlık odaklı yerel kalkınma” fikriyle 2014 yılında hazırlanan ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023′ belgesinin ‘Yerel Üretim Projeleri‘ başlığı altında Urla’yı da içine alan Yarımada bölgesinde Sakız enginarı gibi yerel ürünlere yönelik tarım üreticiliğinin organize edilerek coğrafi işaretleme ve marka tescillerinin yapılacağı belirtilmekle birlikte; İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yetkililerinden aldığımız bilgilere göre, Urla’da ya da başka bir yerleşimde enginar yetiştiriciliği konusunda bugüne kadar özel bir araştırma ya da uygulama projesinin geliştirilmediğini, herhangi bir coğrafi işaretleme ve markalaşma çalışmasının başlatılmadığını, Yarımada bölgesindeki enginar yetiştiriciliğinin dününü, bugününü ve geleceğini konu alan herhangi bir araştırma, plan ve programın yapılmadığını öğrendiğimiz için böylesi bir çalışmanın bir an önce başlatılması gerektiğini düşünüyoruz.

Ne de olsa, söyleyip yazmakla yapmak birbirinden farklı, apayrı şeyler…

O anlamda düzenlenen festivaller belki de bu konunun ele alınabileceği en uygun platformlar olabilir. Festival programına yerleştirilecek bir sempozyum, bir panel ya da en azından bir uzman çalıştayı ile konunun uzmanlarının çağrılarak ve bu tür sorunların o toplantılarda ele alınarak enginar üretiminin geleceğini planlamak mümkün olabilir.

3f72b0c9-bd7b-4a2b-bb7c-7d6b961fbcfb

Urla şayet iyi bir aşıksa, aşık olduğu enginarı koruyup kollamak, ona sahip çıkmak istiyorsa onu daha iyi tanıyıp sorunlarının farkına varır ve yarın öbür gün çekip gitmemesi için elinden gelen her şeyi yapar… Zaten Urla’dan da beklenen budur…


¹ Ergün, Müge; “Ege Bölgesi Enginar Üretim Alanlarında Görülen Viral Etmenlerin Biyolojik, Serolojik ve Moleküler Yöntemlerle Saptanması Üzerinde Araştırmalar“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bornova-İzmir, 2013, s. 10

Yararlanılan Kaynaklar

Kenanoğlu Bektaş, Z., Saner, G.; “Türkiye’de Enginar Üretimi ve Pazarlaması“, Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 2013, Cilt 27, sayı 1, s. 115-128

Şinik, Aykut, “Enginarda (Cynara scolymus L.) Sulama; Azot Form ve Dozlarının Yaprak Oluşumu ve Aktif İçerik Maddeleri Üzerinde Etkileri“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2008

http://www.fao.org/faostat/en/#data

http://www.tuik.gov.tr

http://izmir.tarim.gov.tr

İzmir bir turizm kenti midir? (2)

Ali Rıza Avcan

Geçen yazımızda duyurusunu yaptığımız İzmir Kent Zirveleri kapsamındaki “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi” geçtiğimiz Cuma günü İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapıldı.

Bu toplantı öncesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde gönderdiğim bir dilekçe ile 2016 yılı içinde İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların konaklama yaptıkları tesisler arasındaki dağılımını ve ortalama geceleme sayılarını sormuştum.

Amacım hem sözünü ettiğim toplantıya giderken güncel turizm istatistiklerini öğrenmek hem de yazımızın birinci bölümünün yayınlanmasından sonra sevgili Başak Yasemin Kumaş’ın sorusuna doğru bir şekilde yanıt verebilmekti.

Çünkü İzmir İlk Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün web sayfasında, 2009 yılı başından 2017 yılı Şubat ayına kadar İzmir’e hava ve deniz yolu ile gelen yerli ve yabancı konukların sayıları, geldikleri ülkelere göre aylık periyotta veriliyor; ancak yerli ve yabancı konukların İzmir’deki konaklama tesisleri arasındaki dağılımı ile ortalama geceleme sayıları hakkında tek bir bilgi verilmiyordu. Ayrıca yazımızın ilk bölümünde İzmir’e hava ve kara yolu ile gelen yabancı konukların sayıları verilip bu konukların İzmir’de konaklama yapıp yapmadıkları, şayet konaklama yapmışlarsa hangi tür tesislerde ortalama kaç geceleme yaptıkları bilgisiyle ilişkilendirilmemiş; böylelikle hava ya da deniz yoluyla gelip başka turizm merkezlerine geçen konuklar hakkında bilgi sahibi olamamıştık.

alsancak-limani-2
Alsancak Limanı

BİMER aracılığıyla sorduğum soruya önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan telefonla arayan bir bayan görevli yanıt vererek, 2016 yılına ait istatistiklerin henüz hazırlanmadığını, bu konu ile ilgili istatistik bülteninin ancak 31 Temmuz 2017 tarihinden sonra yayınlanacağını bildirerek özür diledi. Ardından da verdiğim e-posta adresine gönderilen ve altında Kültür ve Turizm Uzmanı Serpil Güney Akkoyun ile Daire Başkanı Nilgün Akşit’in elektronik imzasının bulunduğu yazılı bir cevapla telefonla iletilen bilgiler doğrulandı.

Şimdi bu durumda, konuyla ilgisi olan ya da olmayan herkese şu soruyu sormak istiyorum: Turizmin krizde olduğu bir yılda önünüzü görmenize yararlı olacak 2016 ve 2017 yılıyla ilgili istatistikler niye 2016 yılının bitiminden 7 ay sonra; daha doğrusu 2017-2018 turizm sezonunun tam ortasında yayınlanır?

Bu anlamda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, büyük bir kriz yaşamakta olan turizm sektörü adına yapabileceği tek şey elini bu kadar ağırdan almak, birçok turizmci ve turizm araştırmacısı için çok önemli olan bu bilgileri kamuoyundan ve ilgililerinden saklamak mıdır?

Bu konuyu ve itirazımı katıldığım “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi“nde söz alarak anlatmaya çalıştım ve bu konularda görevli, yetkili ve sorumlu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı görevini zamanında yapmaya, kriz dönemlerinde bu konuda daha hassas davranmaya davet ettim.

O nedenle, aşağıda aktarıp değerlendirmeye çalışacağım istatistikleri -ne yazık ki- 2016 ve 2017 yılı verileriyle ilişkilendirme şansına sahip değilim.

Resim2

Sizlerle paylaştığım ilk tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere; ülkemize gelen konukların 2003-2016 dönemindeki geceleme ve ortalama geceleme sayılarını dikkate alıp değerlendirirken daha çok otel, motel ve pansiyon gibi geleneksel konaklama tesislerinde kalanları öncelikle, bunun dışında kalanları ise ikinci elden dikkate almamız  gerekmektedir.

Çünkü kendi evinde ya da kiraladığı veya arkadaşına ait evlerde kalanları, her ne kadar genel anlamda “turist” kategorisinde kabul edilseler bile; otel, motel, pansiyon gibi yerlerde kalanlara göre Türkiye’ye gelmekte daha kararlı olduklarını düşünmemiz, turizmi etkileyen olumsuz koşullar karşısında daha kararsız, endişeli ve başka yere gitmeye hazır olan kategorinin ise otel, motel ve pansiyonlarda kalanlar olduğunu kabul etmemiz daha uygun olacaktır.

Nitekim bu ayrım kendini hemen 2015 ve 2016 yıllarında otel, motel ve pansiyon gibi konaklama tesislerinde kalanlar açısından göstermiş; 2015 yılında yapılan 158 milyon geceleme sayısı 2016 yılının olumsuz koşullarında % 63 oranındaki azalışla birden 99 milyona inivermiştir.

Bu durum, Türkiye ölçeğindeki 2016 yılı istatistiklerinin bilinip gerekli önlemlerin alınması açısından olumlu olmakla birlikte; ülke ölçeğindeki turizmin geldiği nokta açısından son derece olumsuz bir gelişmedir.

Resim3

İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerine geliş sayılarıyla geceleme ve ortalama kalış sürelerini; ayrıca tesislerin doluluk oranlarını gösteren ikinci tablo, ne yazık ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2016 yılı turizm istatistiklerini hazırlamamış olması nedeniyle değerlendirme yapmayı sağlayamayacak ölçüde eksiktir. O nedenle bir felaket yılı olan 2016’ya ait veriler ortaya çıkmadıkça 2013-2015 döneminde büyüyen rakamların nasıl bir allak bullak olma halini yaşadığını ortaya koymak şimdilik mümkün olmayacaktır.

Ancak ortalama kalış sürelerinde hem ülke hem de İzmir ölçeğinde bir azalış yaşandığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Ayrıca, “İzmir Kenti Turizmi ve İzmir Kentinin Tanıtım ve Pazarlama Zirvesi“nde de ifade ettiğimiz gibi, bu kriz günlerinde sanki bir çözümmüş gibi ortaya konulmaya çalışılan Kültürpark’a bir kültür-sanat merkezi yapma ya da iktidarca yapılacak ‘İzmir Körfez Geçiş Projesi’ni alkışlama gibi girişimlerin de aslında kentin turizm açısından önemli olan değerlerini yok etmekle aynı anlama geldiği bilinmelidir. Beton yığınlarıyla doldurulmuş bir Kültürpark, Ramsar Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ve Kuş Cenneti’nin yok edildiği bir İzmir sanırım hiçbir yerli ve yabancı konuk için cazip gelmeyecek, beton yapılaşma ile silueti bozulan İzmir Körfezi suyunun yeniden kirlenmesi gündeme gelecektir.

ADB_1
Adnan Menderes Havalimanı

O nedenle, İzmir’in gerçekten bir turizm kenti olması isteniyorsa, dışarıdan gelecek turistler için kendine çeki düzen verip vitrini düzenleme ya da illaki “marka şehir olacağız” şeklindeki esnaf anlayışından vazgeçilerek öncelikle kendimize yabancı bir turist gibi davranmanın zamanı çoktan gelip geçmiştir demek istiyorum. Böylelikle önce kendimiz için yapacağımız her güzel, iyi ve doğru şey, bu kente dışarıdan gelecek her konuk için de iyi, güzel ve doğru olacaktır.

Kente dair karikatürler…

Bugün sizlerle 2014 yılında Aydın Doğan Vakfı tarafından düzenlenen 31. Uluslararası Karikatür Yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan 1400 karikatür arasından kent ve kent yaşamı ile ilgili bulup seçtiğimiz 45 adet güzel karikatürü paylaşıyoruz. 

Dünya çapında tüm profesyonel ve amatör sanatçıların herhangi bir konu kısıtlamasına gidilmeksizin katılabildiği yarışmada Kürşat Zaman birincilik, Mojtaba Heidarpanah ikincilik, Kryzsztof Grzondziel üçüncülük, Akın Candemir, Alireza Pakdel, Burak Ergin, Doğan Arslan, Farzane Vazırıtabar, Menekşe Çam, Pawel Kucynski, Peter Nieuwendijk, Rafael Correa, Rodrigo Machado Da Rosa, Sajed Rafeeli ve Zhang Wei ise başarı ödüllerini kazanmışlardır.

Herkese keyifli izlemeler dileğiyle…

600x450(1)
Mojtaba Haiderpanah, İkinclik Ödülü, İran
600x450(3)
Akın Candemir, Başarı Ödülü
600x450(4)
Alireza Pakdel, Başarı Ödülü, İran
600x450(6)
Doğan Arslan, Başarı Ödülü
600x450(8)
Menekşe Çam, Başarı Ödülü
600x450(11)
Rafael Correa,  Başarı Ödülü, Brezilya
600x450(12)
Rodrigo Machado Da Rosa, Başarı Ödülü, Brezilya
600x450(13)
Sajad Rafeei, Başarı Ödülü, İran
600x450(14)
Zwang Wei, Başarı Ödülü, Çin Halk Cumhuriyeti
600x450(22)
Abdullah Üçyıldız
600x450(44)
Ahmat Reza Sohrabi, İran
600x450(49)
Ahmad Reza Sohrabi, İran
600x450(76)
Aleksandr Kostenko, Ukrayna
600x450(82)
Aleksandr Dubovsky, Ukrayna
600x450(92)
Ali Paknahad, İran
600x450(93)
Ali Raşit Karakılıç
600x450(95)
Ali Raşit Karakılıç
600x450(97)
Ali Shabani, İran
600x450(102)
Ali Şur
600x450(108)
Alperen Köseoğlu
600x450(119)
Andrea Pecchia, İtalya
600x450(273)
Constantin Sunnerberg, Fransa
600x450(314)
Doğan Arslan
600x450(369)
Fahri Eyican
600x450(484)
Heung-so Kim, Güney Kore
600x450(502)
İgor Kiyko, Ukrayna
600x450(514)
İgor Smirnov, Rusya Federasyonu
600x450(547)
İsmet Lokman
600x450(654)
Klaus Becher, Almanya
600x450(655)
Klaus Becher, Almanya
600x450(703)
Luis Fernando Hincapie Echeverri, Kolombiya
600x450(717)
Mahboobe Pakdel, İran
600x450(725)
Mahmut Tarhan
600x450(726)
Mahmut Tarhan
600x450(729)
Mahmut Tarhan
600x450(735)
Makhmudjon Eshonkulov, Özbekistan
600x450(845)
Mohammad Reza Dadmehr, İran
600x450(1005)
Paula Volmar Mattos Vilanova, Brezilya
600x450(1040)
Recep Özcan
600x450(1068)
Rooshan Gataullin, Tataristan
600x450(1277)
Valentin Druzhinin, Rusya Federasyonu
600x450(1340)
Vladimir Stankovsky, Makedonya
600x450(1368)
Yousef Alimohamadi, İran
600x450(1384)
Zaenal Abidin, Endonezya
600x450(1399)
Zülküf Aba

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (7)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin konusu olan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin ilgili olduğu bir diğer bir konu da, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2015 yılı Ağustos ayından bu yana hazırlanmakta olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı Güncellenmesi’ işidir.

Çünkü 2007-2009 döneminde hazırlanıp halen yürürlükte olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin uygulanmasını gerektiren bir hedef bulunmamakta..

Ayrıca sözkonusu plan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik ya da Kalkınma Bakanlığı tarafından onaylanmış da değil. Çünkü büyükşehir belediyeleri tarafından hazırlanan ulaşım ana planları şu bakanlık ya da bu genel müdürlük tarafından onaylanır ve onaylandıktan sonra yürürlüğe girer şeklinde bir kanun hükmü mevcut değil.

1350721_orig

O nedenle de, ‘İzmir Ulaşım Ana Planı’nın hazırlandığı 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi haklı olarak bu planı kendi Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) dışında herhangi bir bakanlığın kararına ya da onayına sunmadı.

Ancak ulaşım ana planları üzerinden büyükşehir belediyelerinde kendine yeni bir iktidar alanı yaratmak isteyen Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı, sırf bu plan kendisine gönderilip onayı alınmadığı için raylı toplu taşıma sistemleri gibi kendisinden onay alınması gereken diğer projelerde büyük sorun ya da zorluklar çıkararak birçok işi sürüncemede bıraktı.

Şimdi işte tam da bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi güncellemekte olduğu ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na gönderip onun onayını alarak kendisine birçok konuda zorluk çıkaran bakanlığı ikna etmeye, onun istediklerini yapmaya çalışıyor.

Ancak bunu da nasıl yapacağını sanırım şimdilik bilmiyor. Çünkü mevcut yasal düzenlemelere göre bir planın bakanlığın onayına sunulması için önce Ulaşım Koordinasyon Merkezi’ne (UKOME) yerine belediyenin en üst karar organı olan belediye meclisince incelenerek karara bağlanması, ardından da onaylanmak üzere bakanlığa gönderilmesi gerekiyor.

Mevzuatın gösterdiği yol bu olmakla birlikte; “ya bakanlık karara bağlanıp gönderilen plan üzerinde değişiklik yapılmasını isterse ya da doğrudan doğruya kendisi bir değişiklik yaparsa, ne olacak?” diye tereddüt ediliyor. Ardından da “eğer bir değişiklik yaparsa yaptığı değişiklik tekrar belediye meclisince incelenip karara bağlanacak mı? Belediye meclisi bu değişikliği kabul etmeyip eski kararında ısrar ederse ne olacak?” soruları soruluyor.

s174016

Alın size, mühürlü seçmen zarflarına ne yapılacağı gibi çok bilinmeyenli önemli bir problem daha !

Hem de bu konuda hiçbir yasal düzenleme yapılmadığı, bakanlığın herhangi bir yasal yetkisi olmadığı halde… Aynen, “ben yaptım, oldu” mantığıyla yapılan başka işlerde olduğu gibi bir iş…

Bütün bunları niye bu kadar ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum dersiniz?

Çünkü, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ ile ilgili ÇED raporunun, “11.03.2009 Tarih ve 2009/50 no.lu UKOME Kararıyla Onaylanan İzmir Ulaşım Ana Planı İle Entegrasyonu” başlığını taşıyan bölümünde aynen şu ifadelere yer veriliyor:

5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu ile birlikte büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde ulaşım hizmetleri büyükşehir belediyelerine ve sınırlarında il trafik komisyonlarının görevleri de Ulaşım Koordinasyon Merkezi’ne (UKOME) devredilmiştir.

İKG Projesi, İzmir Ulaşım Ana Planı kararları arasında yer almamaktadır. Ancak 2009 yılında onanan İzmir Ulaşım Ana Planı’nın, gerek talep tahminlerinin sınanması ihtiyacı, gerekse yasal mevzuat kaynaklı olarak revize edilmesine ihtiyaç duyulmuştur.

Bu amaçla 2015 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “İzmir Büyükşehir Alanı Kent İçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması Hizmet Alım İşi” ihale edilerek revizyon çalışmalarına başlanmıstır. Çalışmasının temel amacı; 6360 sayılı Yasa gereğince, İzmir Büyükşehir Belediyesi yetki sınırlarının, il sınırlarına dayandırılması sonucunda, kent içi ulaşımda yasanan sorunların ve darboğazların 1/25.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda ortaya çıkan strateji ve gelişme önerileri çerçevesinde yeniden çözümlenmesi, ulaşım ve trafik altyapısı ve işletmeciliğinin yeniden düzenlenmesi, toplu ulaşım sistemlerine öncelik verilerek, kentte günümüzde yasanan ve gelecekte oluşması beklenen ulaşım sorunlarının çözümü için kısa, orta ve uzun dönemlerde uygulanacak çözüm önerilerinin getirilmesidir.

İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmaları; Ulaşım Ana Planının Hazırlanması, Kısa Dönem Ulaşım ve Trafik İyileştirme Etüt ve Projeleri hazırlanması, Toplu Tasıma Ön Projelerinin Hazırlanması aşamalarını içermektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi (İBB)’nin 16.01.2017 tarih ve 10604 sayılı görüş yazısında çalışmaları devam ettirilmekte olan “İzmir Büyükşehir Alanı Kent İçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması İşi” kapsamında, ÇED dosyasında yer alan Körfez Geçiş Projesine ilişkin Ulaşım Etüt Raporu detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. Ayrıca model kalibrasyonu aşaması devam etmekte olan ve önümüzdeki birkaç ay içerisinde tamamlanması öngörülen İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu çalışması kapsamında test edilmesi neticesinde söz konusu projenin kentin ulaşım sistemine etkileri değerlendirilebilecektir ve proje hakkındaki görüşlerimiz iletilebilecektir, denilmektedir. Bu hususta İBB’nin değerlendirmesi beklenmektedir.

Ulaşım Ana Planı çalışması sonucunda; kentin ulaşım altyapılarının (toplu tasıma sistemlerinin, karayolu sisteminin, yaya ve bisiklet altyapısının, otopark sisteminin, ulaşım türleri arasında entegrasyonun) planlanması, ulusal yatırım projeleri ile entegrasyon ve kurumlar arası eşgüdüm ve sürekliliğin sağlanması hedeflenmektedir. Bu anlamda projenin toplu taşımaya yönelik ihtiva ettiği raylı sistem (tramvay) hattı da göz önüne alınarak halihazırda çalışmaları devam eden Ulaşım Ana planına entegre edileceği öngörülmektedir.”¹

Bu uzun anlatımdan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendisinden istenen ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kentin ulaşım sistemine etkileri konusundaki değerlendirmesini, ÇED dosyasında yer alan ulaşım etüt raporunun, hazırlanmakta olan ‘İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu’ çalışması kapsamında ayrıntılı bir şekilde incelenerek test edilmesi suretiyle hazırlayarak iletileceğini ifade etmiştir.

Ancak bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi kadrolarında esaslı bir operasyon yapılarak ‘İzmir Ulaşım Ana Planı’ güncellemesi işinden sorumlu Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Arslan görevden alınarak yerine yeni genel sekretere daha bağlı olduğu bilinen bir görevli getirilmiştir.

Bu anlamda, ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın güncellenmesi işini başlatan üst düzey bir kamu görevlisinin bu plan hazırlığının bitmesi dahi beklenmeden; hatta hazırlıkların son aşamasında alelacele ve hiçbir gerekçe gösterilmeksizin görevden alınması da oldukça önemli ve anlamlı bir gelişme olarak yorumlanabilir.

Şimdi ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden istenen değerlendirmeyi içeren görüşlerle güncellenmiş ‘İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın Ulaştırma Bakanlığı’na verilme zamanı gelmiştir. 

Bu anlamda, aşağıdaki soruları okuduğumuzda İzmir Büyükşehir Belediye başkanıyla üst yönetiminin, “kırk katır mı, yoksa kırk satır mı” şeklindeki meşhur ikircikli durumu anımsatan bir yol ayrımı karşısında olduğu söylenebilir:

Güncellenen ulaşım ana planına ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni koyalım mı yoksa koymayalım mı? Koymazsak zaten bakanlık koyacak; o halde onların suyuna gidip koyalım, böylelikle bundan böyle işlerimiz kolaylaşır

Duvar Yazısı 01

Büyük Başkan” medyaya yaptığı açıklamalarda açıkça “ben bunu destekliyorum; zaten bu işi ilk ben düşünmüştüm” dediğine göre bu problem çözülmüş, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin belediyeden geçen yolu açılmış; İzmir Körfezi’ne, Gediz Deltası’na, Ramsar Sözleşmesi ile korunan Kuş Cenneti’ne ve kentin son yeşil alanı İnciraltı son hançer darbesi vurulacak demektir…

Hem de kendi belediyesi, kendi belediye başkanları tarafından…

Böyle bir durumda insan ister istemez, İzmir Büyükşehir Belediyesi cephesinde görülen böylesi bir kabullenmişliğin, böylesi bir teslimiyetin, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu fiili durumun kabullenilip yasallaştırılması girişiminden ne farkı vardır? sorusunu sormadan edemiyor…

Bunu bir bilen varsa şayet, iki adım öne çıkıp lütfen tüm İzmirliler’e izah etsin… 


¹ İzmir Körfez Geçişi Projesi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Son Şekli Verilen ÇED Raporu, 2017, Ankara, s.153

Karikatür denilince Eray Özbek…

1942 yılında Muğla’da doğan Eray Özbek, ilk ve orta öğrenimini Bergama’da yaptı. İlk sergisini 1951’de daha ilkokuldayken öğretmeni Haluk Elbe’nin teşviki ile açtı. Bu sergide bir ziyaretçinin, defterine çizdikleri yüzünden karikatüre gönül verdi. Daha sonra resim öğretmeni Güzin Gören’den de büyük destek aldı. 1971’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümünü bitirdikten sonra 1972-73 yıllarında Ege Üniversitesi Mühendislik–Mimarlık Yüksekokulu’nda asistanlık yaptı. Daha sonrasında ise bir süre müteahhitlik ve inşaat malzemeleri ticareti ile uğraşarak proje ve kontrollük hizmetlerinde bulundu.

1960’lı yıllardan bu yana çizdiği karikatürleri Zübük, Gün, Akbaba, Diyojen, 7 Gün, Ünlem, İzmir-Life gibi bir çok gazete ve dergi ile 32 ülkede 300’ü aşkın karma albümde yayımlandı. Lekeler, siluetler, kolajlar ve özgün baskılarla karikatürler yaptı. Arjantinli ünlü gitarist Jorge Cardoso’nun “Mita-I” albümü için desenler çizdi. Şiirsel metinlerin de yer aldığı : “Karikatürküler” adlı bir dizisi ve “Karaltılar” (1999) adlı bir albümü bulunmaktadır. Askerliğini yaparken, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Kıbrıs’a atılan bildiriler onun tarafından resimlenmişti. 

24 ülkede, 18’i birincilik olmak üzere 100’den fazla ödül kazanan sanatçı İtalya, Yunanistan, İran, Belçika, Ukrayna, Sırbistan gibi ülkelerdeki festivallerde jüri üyeliği yapmış ya da ödül kazanmıştır. Ayrıca ikisi yurt dışında olmak üzere 12 kişisel sergi açmıştır. Halen birçok ülkedeki periyodikler için çizmeye devam etmektedir.

 Dr. Naran Özbek ile evli olup iki kız babası olan Eray Özbek, Karikatürcüler Derneği ve FECO (Federation of Cartoonists Organisations) üyesidir.

Kişisel Sergileri: 1951-Bergama, 1988-Muğla, 1991-İzmir, 1994-Trento-İtalya, 1994-Ankara, 1996-Antalya, 1999-Ankara, 2002-İzmir, 2004-Kragujevac, Sırbistan, 2006-Bergama, İzmir, 2007-İstanbul-İzmir-Alaçatı (Cem Günen’in şiirleri ile) “Mevlana’dan Esintiler” Şiirli Desenler Sergisi, 2008-İstanbul ve Eskişehir (Cem Günen’in senaryoları ile) ”Nasrettin Hoca-Bilenler, bilmeyenlere anlatsın- Meseller- Desenler”. Sergisi, 2008-Çorum.

Ayrıca Eftal Sevinçli tarafından çevrilip 2010 yılında Çiya Yayınları tarafından yayınlanan “Karagöz Mutfakta” isimli öykü kitabı ile Dilek Maktal Canko’nun 2013 yılında yayınlanan “Pieter Bruegel’in Sihirli Dünyası” isimli öykü kitabı ile 2015 yılında yayınlanan resimli öykü kitabı “Kaplumbağalı Adam Osman Hamdi Bey” kitabın çizimlerini hazırlamıştır.  

Karikatürcü Eray Özbek’in almış olduğu ödüllerden bazıları: 1991-Çekoslovakya, Prag, Stadion Gazetesi ”Citius, altius, fortius!” Birincilik Ödülü; 1992-İtalya, Marostica: “Talihsizlik”, Bant Karikatür Büyük Ödülü; 1992-Türkiye, İstanbul, Cumhuriyet Gazetesi “Yunus Nadi Karikatür Ödülü”; 1993-İtalya, Trento, Studio Andromeda ”Hoşgörüsüzlük” Birincilik Ödülü; 1993-İtalya, Bordighera, San Remo “Tenis” Avrupa Konseyi ve Altın Hurma Ödülleri; 1995-Ukrayna, Kiev, Kievskie Vedomosty Gazetesi Birincilik Ödülü, 1999-Türkiye, Ankara, Karikatür Vakfı Yılın Karikatürcüsü Ödülü, 2003-Sırbistan, Karadağ, “Savaş Karşıtı Salon” Birincilik Ödülü; 2008-Türkiye, Bursa, Uluslararası İnsan Hakları Yarışması Birincilik Ödülü.

erayozbek1
Eray Özbek
Eray Özbek 1
Eray Özbek
Eray Özbek 3
Eray Özbek
Eray Özbek 4
Manşet girin
Eray Özbek A
Eray Özbek
Eray Özbek B
Eray Özbek
Eray Özbek C
Eray Özbek
Eray Özbek D
Eray Özbek
Eray Özbek E
Eray Özbek
Eray Özbek F
Eray Özbek
Eray Özbek G
Eray Özbek
Eray Özbek 001
Eray Özbek
Eray Özbek 002
Eray Özbek
Eray Özbek 003
Eray Özbek
Eray Özbek 004
Eray Özbek
Eray Özbek 006
Eray Özbek
Eray Özbek 007
Eray Özbek
Eray Özbek 008
Eray Özbek
Eray Özbek 009
Eray Özbek
Eray Özbek 010
Eray Özbek
Eray Özbek 011
Eray Özbek
Eray Özbek 012
Eray Özbek
Eray Özbek 013
Eray Özbek
Eray Özbek 014
Eray Özbek
Eray Özbek 015
Eray Özbek
Eray Özbek 016
Eray Özbek
Eray Özbek 017
Eray Özbek
Eray Özbek 018
Eray Özbek
Eray Özbek 019
Eray Özbek
Eray Özbek 020
Eray Özbek
Eray Özbek 021
Eray Özbek
Eray Özbek 022
Eray Özbek
Eray Özbek 023
Eray Özbek
Eray Özbek 026
Eray Özbek
Eray Özbek 027
Eray Özbek 
Eray Özbek 028
Eray Özbek
Eray Özbek 029
Eray Özbek
Eray Özbek 030
Eray Özbek
Eray Özbek 031
Eray Özbek
Eray Özbek 32
Eray Özbek
Eray Özbek 33
Eray Özbek
Eray Özbek 34
Eray Özbek
Eray Özbek 35
Eray Özbek
Eray Özbek 36
Eray Özbek
Eray Özbek 37
Bir zamanlar Eray Özbek’in kaleminden Ali Rıza Avcan
Eray Özbek 38
Yine bir zamanlar, Eray Özbek’in yorumuyla Ali Rıza Avcan 🙂
Eray Özbek 005
Eray Özbek
Eray Özbek 025
Eray Özbek
kaplumbagaliadam-osman-hamdi-bey-8131
Eray Özbek
Pieter_Bruegel_kapak-2587
Eray Özbek