Nevşehir Belediyesi’nin düzenlediği 8. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda dereceye girip ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 40 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.








































Nevşehir Belediyesi’nin düzenlediği 8. Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda dereceye girip ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 40 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.








































Ali Rıza Avcan
Bizim kültürümüze, geleneklerimize göre gizli saklı ve karşılıksız yapılan iyilikler makbuldür.
Çünkü iyilik yapmak, iyilik yapan kişinin alçak gönüllü olmasını, yaptığı iyilikle övünmemesini gerektirir. O nedenle yapılan iyiliğin cümle aleme duyurulması ve bir gösteriye dönüştürülmesi ahlaki yönden ayıp, dini inançlar yönünden de günah olarak kabul edilir.
Ama ne yazık ki, günümüzde birçok kurum ya da şahıs birilerine iyilik yaptığında bunu anlatmadan duramıyor; hatta bu konuda bir adım daha ileriye gidip iyiliğini herkesin içinde, iyilik yaptığı kişileri incitecek şekilde göstere göstere yapıyor.

Ben bugün size, yaptığı iyilikleri gizli saklı tutan bir dostumun uzun bir süredir kendini “vakfettiği” mülteci, göçmen ve sığınmacılar için yaptıklarını, ortaya koyduklarını anlatarak bu tür iyiliklerin ve iyi insanların artıp çoğalması için kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım.
Mete Hüsünbeyi ismi birçok İzmirli için; özellikle de kent, demokrasi, emek ve hak mücadeleleri alanında yer alan herkesin tanıyıp bildiği ve yanında hissettiği bir isimdir.
CHP’li bir aileden gelen Mete’yi ben İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’ndeki çalışmalarım nedeniyle tanıdım. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin bir projesi olarak geliştirdiğimiz Alsancak Sivil Katılım Platformu çalışmalarında kendisiyle birlikte çalıştım ve onun mücadeleci kimliğini yakından tanıma fırsatını edindim. Güzel anılarla dolu bu çalışma sonrasında diğer alanlarda; özellikle Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin çalışmalarında, Konak ve Karabağlar kent konseylerinin mülteci çalışma grupları ve meclislerinde de birlikte çalıştık.

Bu çalışmalar sırasında çok uyumlu çalışmalar yaptığımız gibi eşyanın doğasının gereği olarak zaman zaman çatıştığımız, birbirimizi anlamak için çabaladığımız zamanlar da oldu. Ama her zaman için dostluğumuza değer verdik ve onu korumak için elimizden geleni yaptık.
Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yönetimindeki çalışmaları sırasında da çoğu kez kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiğini, bu kentteki kültür ve sanat etkinliklerinin derinlik kazanıp yoğunlaşması için elinden geleni yapmaya çalıştığını hatırlarım.
Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapması için 200 sivil toplum kuruluşunu tek tek dolaşarak imzalarını aldığını ve bu çok imzalı bildiri neticesinde 2017 yılından itibaren mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapılmaya başlandığını hatırlarım.
Mete’nin birbirinden değişik birçok ortamda kabul gören rahat, ılımlı ve çatışmadan uzak kişiliği, çözüm odaklı esnek yaklaşımı ve sahip çıktığı soruna kendini adayan yapısı onu tanımlayacak en güzel özellikleridir.

Kendisi son dört, beş yıldır mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmeye, bu konuda çözümler üretmeye yoğunlaşmış durumda. Bu amaçla Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nde (Mülteci-Der) başlattığı mücadelesini zaman içinde Konak ve Karabağlar kent konseylerindeki çalışmalarıyla devam ettirdiğini ve Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi Başkanı olarak iyi çalışmalar yaptığını biliyorum.
Ancak son zamanlarda onun çok fazla ortalarda olmaması; ayrıca aldığım haberlerde Basmane Kapılar’da iyi bir şeyler yaptığını duymuş olmam nedeniyle kendisini arayarak yaptıklarını göstermesini istedim.
Bu isteğimi hemen yerine getiren sevgili Mete, Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yalçın Yanık ile birlikte Aya Vukla Kilisesi’nin hemen yanında, eskiden iş hanı olarak kullanılan binaya götürerek harap halde kiraladıkları ve Çok Amaçlı Mülteci Merkezi olarak adlandırdıkları dört katlı binayı kullanılır hale getirmek amacıyla yaptıkları çalışmaları gösterdi. Gösterirken de dolaştığımız oda ve salonlarda başta çocuklar olmak üzere kadın, genç, yetişkin tüm mahalle sakinleriyle neler yapmak istediğini örnekler vererek tek tek anlattı.
Mülteci, göçmen ve sığınmacıların yoğun bir şekilde yaşadığı büyük bir mahallenin tam ortasında burada yaşayan insanların öğrenme, eğlenme, dinlenme ve dayanışma ihtiyaçlarını karşılayacak bir mekânı oluşturmanın yanında, bütün bunların adı sanı bilinmeyen gönüllülerin katkılarıyla sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştirilmiş olması benim açımdan çok güzel ve etkileyiciydi.
Mete’nin verdiği bilgiye göre bu merkezin çevresinde yaşayan mülteciler, göçmenler, sığınmacılar ve mahallede yaşayan diğer insanlar burada bir araya gelerek drama, tiyatro, resim, spor gibi etkinlikleri yapacaklar ve birbirleriyle daha iyi kaynaşacaklar; böylelikle onları birbirlerinden ayıran dil, din, kültür gibi engelleri birlikte aşabileceklerdi.

Sevgili Mete anlattıklarıyla bu binada, adeta “Nuh’un Gemisi” ya da “ütopya kent” gibi bir hayali gerçekleştirmek istiyordu. Bu hayalini de çoğunu tanıdığı kamu görevlilerinden ya da belediye yetkililerinden yardım istemeden, onların katkısını almadan kendi imkânları ve kendisi gibi gönüllü olanların katkılarıyla sağlıyordu.
Bu öylesine bir iyilikti ki, katkı koyan gönüllülerle o binada verilecek hizmetlerden yararlanacak olanlar dışında kimsenin haberi yoktu… İyi ki yoktu…
Belki de haberi olsaydı; o iyilik gerçek bir iyilik olmaktan çıkar ve böylesi bir övgüyü hak etmezdi…
Ne dersiniz? Şimdi bizlerin de kimsenin haberinin olmadığı, buna benzer bir iyiliği ya da iyilikleri olsun mu?
Bir deniz kuşu adasının yakınındayken gördükleriniz, dünyada rastlayabileceğiniz en güzel manzaralardan biridir. Türkiye ve Akdeniz için çok ender bir deniz kuşu olan Hazar sumrusunun (Sterna caspia) tüm Akdeniz’deki en büyük üreme kolonisi Gediz Deltası’nda bulunmakta. Daha yaygın bir tür olan Sumru (Sterna hirundo) için delta tüm Akdeniz’deki üçüncü büyük ve Türkiye’deki en büyük üreme popülasyonuna sahip. Kara gagalı sumru (Sterna sandvicensis) ise Türkiye’de sadece burada ürüyor. Nesli dünya ölçeğinde tehlike altında bulunan Tepeli pelikan (Pelecanus crispus) bu adalarda üreyen kuşların en büyüğü. Üreme kolonilerini birbirine komşu olan üç büyük ada üzerinde kuruyor. Türkiye’deki en kalabalık tepeli pelikan kolonilerinden birisi Gediz’de bulunuyor.



Kuşların bu adacıklarda üremeye devam edebilmeleri için bu bakir alanların hep böyle kalması gerekiyor. Yuvaların olduğu adacıklar üzerinde yürümek, üremenin başarısız olmasına hatta bazen koloninin bütünüyle dağılmasına neden olabiliyor. BU nedenle ziyaretçilerin bu alanları ziyaret etmemeleri konusunda hassasiyet göstermeleri gerekmektedir.
Bölgede, yakın zamanda kaldırılan Homa Dalyanı dışında iki dalyan bulunuyor. Bunlardan küçük olan Kırdeniz Dalyanı kuzeyde, büyük olan Çilazmak Dalyanı ise güneybatıda bulunuyor.
Çukurova’dan sonra Türkiye kıyılarındaki en büyük tuzlu kum düzlükleri Gediz’de bulunuyor. İlk bakışta boş ve işlevsiz gibi görünen bu alanlar Akça cılıbıt (Charadrius alexandrinus), Bataklıkkırlangıcı (Glareola pratincola) ve Kocagöz (Burhinus oedicnemus) gibi nesli azalmakta ya da tehlike altında olan bir çok tür için çok önemli üreme alanlarıdır. Daha da önemlisi, tuzlu kum düzlükleri deniz canlılarının besin zincirinde ilk halkayı oluşturmakta.



Yapay birer oluşum olmalarına karşın bölgedeki besin zenginliğini önemli derecede arttıran tuzlalar, deltanın batısında geniş bir alanı kaplıyor. Çamaltı Tuzlası olarak bilinen bu bölge, 1800’li yılların ortalarından bu yana tuz üretim amaçlı işletilmekte. Zaman içinde tuzlaların kapladığı alan yavaş yavaş büyütülmüş. Tuzlalar kuşların beslenmesi için olduğu kadar üremeleri için de çok önemli. Flamingo (Phoenicopterus ruber) başta olmak üzere, Suna (Tadorna tadorna), Kılıçgaga (Recurvirosta avocetta) ve Küçük sumru (Sterna albifrons) gibi pek çok tür, tuz göletlerinin ortalarındaki adalarda yuvalanıyor.




* İzmir Kuş Cenneti, Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005
Ali Rıza Avcan
İzmir Körfezi’nin tam ortasına; hem de koskocaman bir AKP ampulü şeklinde beton bir ada kondurularak yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeleri özetleyecek olursak;
1. İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni sahiplenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bu projenin TCDD ve İZSU tarafından geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile körfez akıntılarıyla deniz suyu kalitesinde yaratılacak % 40 oranındaki iyileşmenin % sıfır düzeyine ineceğini -geç de olsa- öğrendiğinde “Büyük Körfez Projesi” adını verdiği İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nden kendi payına düşen işleri yapmayı 2018 yılı için askıya aldığını duyurdu.

2. Bu arada İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla birlikte dava açan Doğa Derneği ve Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ile Ankara’daki genel merkezleri üzerinden ayrı bir dava açmayı tercih eden Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği‘nin (TMMOB) “dava açan kurumlar” adıyla yaptıkları ortak çalışmaların bir sonucu olarak 20 Aralık 2017 tarihinde Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde yapılan toplantıda, İzmir genelindeki kent mücadelesini kucaklamak amacıyla İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nden hareketle geliştirilecek kent hareketine ilgili tüm kurum ve bireylerin davet edilmesine ve hareketin kentin tüm sorunlarıyla ilçelerini kapsayacak şekilde örgütlenmesine karar verildi. Ancak bu konuda -ne yazık ki- ortak bir sonuç bildirgesi düzenlenip kamuoyu ile paylaşılmadı.
3. Doğa Derneği ve EGEÇEP ile TMMOB tarafından açılan iki ayrı dava mahkeme tarafından birleştirilerek davaya esas bilirkişi raporunu hazırlamak amacıyla tümü İzmir’deki üniversitelerde görev yapan konusunda uzman akademisyenlerden oluşan dokuz (9) kişiden oluşan bir bilirkişi heyeti belirlendi.
4. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebi ile ilgili davaya bakan mahkeme, ilk bilirkişi incelemesinin 25 Ocak 2018 tarihinde yapılmasına karar verdi.

5. Bu süre içinde bilgilendirme amacıyla TMMOB tarafından bazı kent konseyleriyle birlikte yapılan bilgilendirme toplantılarına devam edilmiş ve en son toplantı bu davada Doğa Derneği ile EGEÇEP‘in avukatlığını yapan Arif Ali Cangı‘nın katılımıyla 24 Aralık 2017 tarihinde HDP Karşıyaka İlçe Örgütü üyeleri için yapılmıştır.
6. İzmir Körfez Geçişi Projesi için EGEÇEP ve TMMOB‘den ayrı kampanya yürüten Doğa Derneği ise Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlatmış, bu doğrultuda UNESCO başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarla yazışmaya ve milletvekilleriyle görüşmelere ağırlık vermiş, yerel basın için Gediz Deltası’nda bir basın toplantısı düzenlemiş; ayrıca hafta sonlarında isteyen herkesin ücretsiz olarak katılabildiği kuş gözlemi etkinlikleri ve yürüyüşleri düzenleyerek halkın ilgisini hem Gediz Deltası Sulak Alanı‘na hem de bu deltada yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne çekmeye çalışmıştır.
Doğa Derneği‘nin İzmir Körfez Geçişi Projesi için yaptığı bu çalışmaların Fatih Portakal tarafından sunulan Fox TV’deki akşam haberlerinde görseller eşliğinde gündeme getirilmesi üzerine pop sanatçısı Tarkan Instagram hesabına yazdığı bir mesajla “Neredeyse her köşesi betona dönüşen ülkemizde geriye kalan birazcık doğamızı koruyalım bari. Bu nasıl bir yok ediştir? Bu nasıl bir rant hırsıdır? Nasıl bir vicdansızlıktır? Doğa olmazsa biz de var olamayız. Bu gerçeği ne zaman anlayacağız? Ne zaman uyanacağız?” diyerek bu çalışmalara destek vermiş; böylelikle yapılan mücadeleden milyonlarca insanın haberdar olması sağlanmıştır.
7. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 28 Aralık 2017 tarihinde düzenlediği İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda hazırlanan planın sonuçlarını paylaşan belediye yöneticileriyle plan danışmanları ise, böylesi bir ihtiyacın bulunmayışı nedeniyle İzmir Körfezi Geçiş Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yer almadığını belirtmişlerdir.
8. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla 8 Ocak 2018 tarihinde yapılan toplantıda, “Ulaşım Master Planı’nda bilim insanları 2030 projeksiyonunda körfez geçişini öngörmüyorsa, fizibıl bulmuyorsa, biz onu birilerinin gönlü olsun diye ulaşım master planına koyamayız. Bilim derse ki koy, memnuniyetle alır, savunuyoruz. Biz akla ve bilime inanırız. Ulaşım Master Planı’na konulmaması, bu planın bilimsel bir vesika olmasını güçlendirir. Bizim duruşumuz, kamuoyunda merkezi hükümetin yapacağı bir yatırımın desteklenmesi konusudur. İkisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Farklı manipülasyon amacıya yapılmıştır ki, o işlerin içinde biz olmayacağız.” demiş; böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı bir şekilde sahiplenip savunmuştur.

Şimdi bu durumda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun başkanından beklenen tavır, 2,5 yıldır hazırlanıp sonuçlandırılan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nına katkıda bulunan meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının, belediye yöneticileriyle uzman ve danışmanların bilimsel gerçeklere dayanarak söylediklerine sahip çıkarak onları savunması ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen bir İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı kabul ederek uygulamaya sokmasıdır.
Çünkü bu durum, bu işin uzmanlarıyla sivil toplum örgütlerinin ve İzmirliler’in bu projeyi kesin bir şekilde istemediklerini, merkezi yönetimden böyle bir taleplerinin olmadığını göstermektedir.
Yol Aşkı, Yürümenin Tarihi (Wanderlust: History of Walking)
Yazar: Rebecca Solnit
Çeviren: Elvan Kıvılcım
Encore Yayıncılık, Mayıs 2016, 448 sayfa.

“Solnit yürüyor, ama metni uçuyor!”
Mike Davis, Observer
“Bir kıyıdan diğerine yürüyorum, o yüzden Rebecca Solnit’in düşüncelerle dolu ve büyüleyici Yol Aşkı’nı bana esin vermesi için yanımda taşıyorum.“
Yol Aşkı’nı “yazın okunacak kitap” olarak seçen Stephanie Merritt, Observer
Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor. Yürümenin şehirleri ve şehirlerin yürümeyi nasıl değiştirdiğini, gitgide büyüyen araba sevdasıyla birlikte yürümeyi nasıl bir geleceğin beklediğini düşünüyor.
“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.“
Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi Üzerine
“Anıtsal bir yürüme tarihi”
Will Self, Guardian
“Bir ayağı diğerinin önüne koymakla ilgili olduğu kadar, zaman-uzam ve dünyanın bilincini de konu alan bir yürüme tarihi”
The Times
“Solnit yürüyor, ama metni yükselip süzülüyor. Bizi insan tutan basit, yıkıcı etkinliğe dair şaşırtıcı derecede özgün bir betimleme bu. Dünyanın yayaları, birleşin!”
Mike Davis, Gecekondu Gezegeni’nin yazarı
“Bizi insan yapan etkinliklerden birine dair nefis ve kafa açıcı bir bakış“
Andrew O’Hehir, Salon
“Kimse yürümeye, yürümenin kültürel tarihine ve manevi müfakatlarına dair Rebecca Solnit’ten daha güzel ve daha kapsamlı bir şekilde yazmamıştı.“
Maria Popova, Brainpickings.org

BAZEN YALNIZ YÜRÜMELİSİN*
Ali Bulunmaz
Rebecca Solnit’in yakın zaman önce arka arkaya dilimize çevrilen üç kitabından Kaybolma Kılavuzu (diğer ikisi Yakındaki Uzak ve Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar‘dı), yola ve yalnızlığın değerine vurgu yapıyordu. Solnit, orada yola çıkmak için herhangi bir amaca ihtiyaç duyulmaması gerektiğini, hem dünyada kalıp hem de ondan ayrı düşmeyi sağlayan yalnızlığın, kendisine ve insanlara neler katabileceğini anlatmıştı. Yolunu kaybetmenin, kendisi için acıklı bir havadan değerli bir deneyime nasıl dönüştüğünü okura aktarmıştı yazar. Amaçsızca gezinmenin ve bilinmeyene ulaşmanın, aylaklığı ve zamanı boşlukla doldurmayı çekici hale getirdiğini söylüyordu.
Solnit, Yol Aşkı – Yürümenin Tarihi‘nde ise bu kez yolla beraber yürüme eylemine odaklanıyor. Yürümenin bazen kişinin içini boşaltma ve düşünme, bazen de tepki koyma anlamına gelebileceğini düşünen yazar, kendisini sadece bunlarla sınırlamıyor.
“SOKAKLAR VE KIRLAR BEKLİYOR”
Solnit, yürümenin içinin doldurulduğu ve anlamsızlaştırıldığı iki kategorileştirme yapıyor hemen lafa girerken: Bunlardan ilki, tüm dünyaya sesini duyurup bir şeyleri değiştirme uğruna harekete geçmek. İkincisi ise yazarın “ara zaman” dediği, kulaklığı takıp ya da cep telefonuyla ilgilenip iş bitirme amacıyla bir yerden diğerine gitmek. Bu, Solnit’e göre “yalnızlığa, sessizliğe ve bilinmeyenle karşılaşmaya karşı tampon görevi görüyor.” Biz bu duruma, hareketsiz hareketlilik veya Solnit gibi “insanın atıllaşması” da diyebiliriz. Edilgen bedenle hareket halinde ve görüp hisseden, daha doğrusu yaşayan beden arasındaki makas günden güne açılıyor. Mobilize olmaktan kendisini araçlara kıstırmayı, hatta onlara bağımlı hale gelmeyi anlayan insanları gördükçe Solnit endişeleniyor. Çünkü duran birey, beden ve zihninin birlikte çalışabileceğini, düşünmenin fiziksel ve ritmik olabileceğini unutuyor. Bu nedenle yazar, “sokaklar ve kırlar bekliyor” deyip adım atmaya başlarken yanına filozofları, şairleri, müzisyenleri, yazarları ve yürümeyi tutkuyla sevenleri alıyor.
Solnit’te göre yürümeyi anlatmak küresel, eylemin kendisi ise evrensel: “İdeal olarak yürüme zihnin, bedenin ve dünyanın, sanki nihayet birbiriyle konuşmaya başlamış üç kişi ya da aniden bir melodi oluşturan üç nota benzeri bir uyum içinde bulunduğu bir durumdur. Yürüme sayesinde bedenimizde ve dünyada var oluruz ancak onlar tarafından meşgul edilmeyiz. Bütünüyle düşüncelerimiz içinde kaybolmadan düşünmemiz mümkün olur.” Bir tür özgürlük, sürprizlerle karşılaşma ve zihin açma durumu… Bir araç veya amaç, yolculuk ve varış noktası…
YÜRÜYÜNCE HAREKETE GEÇEN METAFOR
Solnit, tarihte önemli yeri olan bir edimden bahsediyor kitap boyunca. Tarihte gezinmenin doğasında ise “yoldan sapma ve saptırma” da mevcut: Niyetle sonun farklı olabilme ihtimali, yürümenin kimlik kartı gibi. Ama yürümeyi de yolundan alıkoyan, anlamını ve değerini bulanıklaştıran gelişmeler söz konusu; Solnit buna, boş zamanı yok etmek diyor: Olabildiğince planlanmış, belirsizlik ve sürprizlerden arındırılmış, verimli ve üretken yürüme! Bugün yürüdüğünü sanan fakat yanılan büyük bir kitlenin düştüğü bir tuzak o. Kentleri ve kent dışını adımlarken bakılan ama görülüp anlamlandırılmayan bir yürüyüş biçimi. Bunun ayırdına varıp hayret eden yazar, mağarasından çıkan filozoflardan, müzisyenlerden ve başka yazarlardan yardım alarak ilerliyor: Bir yandan yürüyor bir yandan da kendisinden seneler evvel yürüyen ve yürürken düşünenlerle bağ kuruyor. Böylece kendi gezintisi ve metni, çağları birbirine ekleyen ve düşünmenin sınırlarını sürekli genişleten bir kimliğe bürünüyor. Solnit, sayfa sayfa özgürlük açılımı yaptığı anlarda yürümenin baştan beri “gelişme yüzü görmemiş bir faaliyet” olduğunu da eklemeyi unutmuyor; bedenin, onunla kendisini yeryüzüne göre ölçüp biçtiğini not ediyor. Bu ölçüp biçme, kimi zaman bir keşif seyahatiyle kimi zaman bir hac yolculuğuyla ortaya çıkabilir. Bazen yazılan ve okunan bir hikâye, yazar gibi bizi de uzun ve simgesel bir yürüyüşe çıkarır. Solnit, bütün bunların kendi içinde farklı anlamlara ve değere sahip olduğunu anlatıyor.
Yürümek, düz anlamıyla da metafor olarak da yaşamımızda hatırı sayılır bir yere sahip; Solnit bunu da anımsatıyor bize: “Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır. Yaşam bir yolculuksa o zaman gerçekten yolculuk yaptığımızda ulaşmaya çabaladığımız hedefler, kaydettiğimiz ilerlemeler, gözle görülür başarılar sayesinde metaforlar eylemlerle birleşir ve yaşamlarımız elle tutulur hale gelir. Labirentler, hac yolculukları, dağ tırmanışları, açık seçik ve arzu edilen bir varış noktası olan doğa yürüyüşleri; bunların hepsi, bize bahşedilen zamanı, duygularımızla kavrayabileceğimiz manevi boyutlara sahip -kelimenin gerçek anlamıyla- bir yolculuk şeklinde algılamamızı sağlar.”
DÜNYAYI BAHÇEYE ÇEVİRMEK
Yürümenin romantik, simgesel ve sadece gitmek gibi anlamları bulunsa da onu, turizme dönüştürmenin geçmişi çok uzak bir tarihe dayanmıyor. Patikalarda hafif adımlar atmak veya dağlara tırmanmak, hobi haline getirilerek “temiz” yaşamımıza biraz “kirlenerek” dönmenin popüler bir aracı olarak algılanmaya başladı. Belki de tam tersi! Bu durum, Solnit tarafından tesadüflerin rafa kakması, yürümenin otomatikleştirilmesi biçiminde yorumlanıyor. Elbette hayli ince cümlelerle ve karşılaştırmalarla… Üstelik yürüyüş edebiyatından ve şiirinden uzun uzun örnekler vermesi, Solnit’in konuyu hem düşündüğünü ve bu babta kalem oynattığını hem de okura ana yola ulaşması için kimi çıkışlar yarattığını gösteriyor.
1892’de kurulan Sierra Kulübü’nden bahseden yazar, pek çok oluşum gibi bunun da dünyayı bahçeye çevirme türünden politik bir girişimde bulunduğunu belirtir. Asıl amaçları toprağı savunmak olan Sierra Kulübü, yürüyüşü sürekli kendini yenileyen bir erdem olarak görür ve açık havada bir şeyi yok etmeden, insanın kendisini sadece ayaklarından medet umarak var olması şeklinde tanımlar. Solnit, sonradan bazı bozulmalar yaşasa da bu kulübün, yürüyüşün evrensel kodlarının günümüze ulaşmasında önemli bir eşik olduğunu ve mirasından faydalananların bulunduğunu söylemeden edemiyor.
Bu geleneği izleyenlerin, keyif yürüyüşlerinin yapıldığı alanların sınırlarını kaldırarak dünyayı kamuya ait bir bahçe şeklinde görmeye başladığını da ekliyor Solnit. Ancak söz konusu sınırsızlığın epey bir mücadeleyle gerçekleştirildiğini vurgulayan yazar, keyif yürüyüşü için bazı şartların varlığını gündeme getiriyor: Boş zaman, gidecek bir yer ve sosyal kısıtlamalara maruz kalmayan sağlıklı bir bünye. Çalışma saatlerinin düzenlenmesinden halka açılacak alanlara ve kadınların tek başına sokağa çıkmasına yönelik çabalar, bu yürüyüş için girişilen mücadelelerden bazıları. Çünkü hayatın bir şekilde aktığı sokak ve doğa, çeşitliliğin ve özgürlüğün en bilindik simgesi olduğundan ona erişimde herhangi bir kısıtlama bulunmamalı. Buradan baktığımızda Solnit, yürümenin ve dışarıda olmanın, özgürlük ve keyifle bir araya gelebileceğinin altını çiziyor. Üstelik bu özgürlük ve keyif, faydacılığa hizmet etmek zorunda da değil.
BEDENDEN KOPAN GÜNLÜK YAŞAM
Yazar bize kendi deneyimlerinden parçalar aktarırken yürüyüşlerinde, zamanın değişen ve değiştiren gücünü nasıl öğrendiğini de aktarıyor. Sokağın ve doğanın müziğini işiten Solnit, hem yürüyüşüyle hem de kitapta anlattıklarıyla müşterek yalnızlığa dâhil olup yaşamların arasından hayalet gibi süzülürken protestolara, devrim ve direnişlere rastlıyor. Aynı zamanda insanı yürüyüşten soğutmak için tasarlanan günümüzün kimi kentleri ve onların banliyölerine de…
Solnit, yürüyecek mekânların azlığından yakınırken zaman yoksunluğunu da göz ardı etmiyor. İlham veren alanların talan edilmesine “makinelerin hızlanışını ve yaşamın da onlara ayak uyduruşunu” eklediğimizde, yazarın endişesi daha da belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Dış mekânlar yok edildikçe ya da gidecek fazla yeri kalmayınca kendisini yürüyüş bandı ve spor salonlarında bulan insanoğlu, Solnit’in deyişiyle “bedenin erozyonuna karşı geçici bir önleme başvurur.” Bunun anlamı, günlük yaşamın bedenden kopuşundan başka bir şey değil; yazar, karşılaştığımız o durumu, yürüme kültüründen ve sanatından uzaklaşma olarak niteliyor.
Solnit, yürümeyi ve yürüyüş deneyimlerini anlatırken bu eylemin tarihine filozoflar, şairler, yazarlar, müzisyenler, bilim insanları ve aktivistlerin el verişine değiniyor. Dolayısıyla bu kültürü bütün boyutlarıyla masaya yatırıyor. Sonunda “Yürümenin geleceği var mı?” diye sorunca ileriye yönelik bir kaygıyı, fazla karamsarlığa kapılmadan bizimle paylaşıyor.

‘Gezinmek kumar oynamaya benziyor’
“Kierkegaard, evinde hemen hiç misafir kabul etmemiş ve aslında çok sayıda tanıdığı olmasına rağmen tüm hayatı boyunca arkadaşım diyebileceği biri hiç bulunmamıştır. Yeğenlerinden biri, Kopenhag sokaklarının Kierkegaard’un ‘kabul salonu’ olduğunu söyler ve sanki yazarın en büyük gündelik zevklerinden biri şehrin sokaklarını arşınlamaktır. İnsanlarla birlikte olmayan biri için insanların arasında olmanın; anlık karşılaşmalar, tanıdıkların selamları ve kulak misafiri olduğu sohbetler sayesinde belli belirsiz bir insan sıcaklığını iliklerinde hissetmenin yoluydu bu. Tek başına yürüyen biri, etrafındaki dünyanın hem içinde hem de dışındadır; yaşama bütünüyle katılmaz ama sadece bir seyirci de değildir.”
“Hac yolculuğu, kutsal olanın bütünüyle tinsel olmadığı ve manevi güce ait bir coğrafya bulunduğu fikrine dayanır. Hac yolculuğu, hikâye ve onun mekânına yaptığı vurguyla manevi ve maddi olan arasındaki çizgide yürür: Arayış, her ne kadar maneviyat için olsa da en maddi ayrıntılarda -Buda’nın doğduğu veya İsa’nın öldüğü, kutsal emanetlerin bulunduğu veya kutsal suyun aktığı yerde- gerçekleşir. Manevi ve maddi olanı uzlaştırıyor da olabilir çünkü hac yolculuğuna çıkmak, ruhun arzu ve inançlarının beden ve onun edimleri aracılığıyla ifade edilmesidir. Hac yolculuğu, inancı edimle, düşünmeyi gerçekleştirmeyle bir araya getirir ve kutsal olanın bir maddi varlığı ve mekânı olduğunda bu uyuma ulaşılması da çok makuldür…”
“Gezinmek ve kumar oynamak, bazı yönlerden birbirine benzer; her ikisi de sonuca ulaşmaktan ziyade olabileceklerle ilgili beklentinin daha çok haz verdiği, arzunun tatminden daha ön planda olduğu faaliyetlerdir.”
* http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/558834/Bazen_yalniz_yurumelisin.html
Ali Rıza Avcan
Anımsayacağınız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde hazırladığı Yarımada, Gediz-Bakırçay ve Küçük Menderes havzaları ile ilgili üç ayrı strateji belgesini esas aldığımız yazı dizimizin birinci bölümünde genel olarak sürdürülebilir kalkınma olgusunu, ikinci bölümünde ise bu çalışmanın ilk adımı olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesini ele alıp tartışmaya çalışmıştık.
Bugünkü yazımızda ve bunu izleyecek diğerlerinde ise İzmir kent merkezinin kuzeyinde yer alan Gediz ve Bakırçay havzalarındaki Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli ilçesi sınırları içinde yer alan bölümleri için 2015 yılında hazırlanıp halen uygulanmakta olduğunu varsaydığımız Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesini ele alarak tartışmaya çalışacağız.

Hazırlanan belge resmi bir plan mı yoksa başka bir şey midir?
Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi çalışması, yapımına İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından karar verilip onaylanan bir plan belgesi değildir. O nedenle söz konusu belgede ısrarlı bir şekilde “plan” denilmesinden kaçınılmakta, yapılan tüm işler “çalışma” olarak adlandırılmaktadır.
Tabii ki bütün bunların doğal bir sonucu olarak, hem uygulayıcısı olan belediye başkanı ile yönetici ve çalışanları açısından bir görev, yetki ve sorumluluk doğurmamakta; hem de belgenin “dış paydaşları” olarak nitelenebilecek havzadaki kurumlar, işletmeler, sivil toplum örgütleri ve İzmirliler açısından bir taahhüt niteliği taşımamaktadır.
Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Strateji belgesi, belgeyi hazırlayan akademik kadro tarafından ısrarlı bir şekilde bir ‘çalışma’ olarak tanımlanmakla birlikte; bu çalışma kapsamında yapılan işin ulusal düzeydeki üst planlama belgeleri yanında yerel fiziki ve tematik planlarla ilişkisi sorgulandığı için; ayrıca belgenin ‘Gelişme Senaryosu’ bölümünde ortaya konulan varlık-odaklı fikirlerin hazırlanan Gantt şemalarıyla ‘kısa’ ve ‘uzun’ vadede ‘öncelikli’, ‘programlı’, ‘koruma’ ve ‘yatırım’ boyutlarındaki zamanlaması ortaya konulduğundan bu ‘çalışma’nın aslında bir ‘plan’ olarak ya da planlama mantığıyla hazırlandığı söylenebilir.
Ancak bu yeni durum muhtemeldir ki, çalışmayı yapanlar açısından birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü bu çalışmada bir planlama çalışmasında olması gereken birçok şey bulunmakla birlikte; bu çalışmanın bir planlama çalışması, ortaya çıkan belgenin de bir plan kimliğine kavuşması ve uygulanabilmesi için öncelikle belediyenin en üst kararı organı olan belediye meclisi tarafından mevcut stratejik planla ilişkilendirilerek onaylanması gerekir. Aksi takdirde belediyelerin “icra organı” olarak kabul edilen belediye başkanının bilgisi içinde hazırlanıp “karar organı” olan belediye meclisinin önüne gelmediği için belediye başkanının görevde olduğu sürece uygulanma şansına sahip olan bir belge hiçbir zaman resmi bir plan olma niteliğine sahip olmayacaktır.
Oysa bu tür büyük iddialar taşıyan bölge ya da havza ölçeğindeki stratejik kalkınma belgelerindeki sonuçların bir “temenni” olmaktan çıkıp bir “amaç” ve ““hedef” haline gelebilmesi için yine aynı belediye meclisinin böylesi bir belgenin hazırlanmasına karar verip bu hazırlık sonrasında ortaya çıkan belgeyi daha önce onayladığı stratejik planlarla ilişkilendirmesi durumunda hem yapılan işin gerçek anlamda “sürdürülebilir” kılınması, hem de sadece bir belediye başkanının çalışma süresi ile sınırlı bir çalışma olmaktan çıkararak “kurumsallaşması” sağlanabilir.
İşte bütün bu nedenlerle, bu tür belgelerin öncelikle hem mevcut stratejik planla hem de diğer fiziki planlarla ilişkilendirilerek resmi bir geçerliliğe kavuşturulması daha uygun ve doğru olacaktır.
Çalışmada esas alınan coğrafi havza ve ilçeler böyle bir çalışma için doğru ve yeterli midir?
Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi (Aşağı) Gediz ve Bakırçay havzaları esas alınarak hazırlanmış olmakla birlikte; çalışma kapsamına bu iki coğrafi havzanın çevresinde ya da arasında yer alan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçelerin de dahil edildiği; böylelikle İzmir kent merkezini doğudan ve kuzeyden saran tüm bir kuzey İzmir bölgesi ele alındığı görülmektedir.

Düzenlenen strateji belgesinde coğrafi anlamda Gediz ve Bakırçay havzası sınırları içinde bulunmayan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçeler yer alırken Çiğli ilçesinde coğrafi olarak tanımlanan Gediz Nehri Sulak Alanı ile ilçenin diğer bölümleri arasında niye kesin bir ayırım yapılarak Çiğli ilçesindeki kentsel yerleşim alanlarının bu çalışma kapsamına alınmadığı anlaşılamamıştır.
Ayrıca İzmir’in kuzeyindeki Aliağa, Bergama, Foça, Kınık ve Menemen’den oluşan bütünle Kemalpaşa ilçesi arasında araya Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka ilçelerinin giren kopukluğun nedeni ve bu kopukluk nedeniyle iki ayrı bölge arasındaki ilişki ve iletişimin nasıl formüle edildiği de belli değildir.
Bütün bu nedenlerle, coğrafi havza ve ilçe olarak tanımlanan birimler dikkate alınarak belirlenen alanın çalışma bütünlüğü açısından sorunlu olduğu söylenebilir.
Gediz-Bakırçay Havzası olarak belirlenen alanın hem kendi içindeki hem de diğer alanlarla etkileşimi ne olacaktır?
Yapılan çalışmada, Gediz ve Bakırçay havzaları içinde ilçe düzeyindeki yönetsel bölümlerin esas alınması nedeniyle seçilen alanın, her iki havzanın geri kalanı ve havza dışı yakın alanlarla ilişkisinin ve karşılıklı etkileşiminin dikkate alınmaması, bu konuların araştırılmamış olması büyük bir eksikliktir.
Ayrıca yapılan çalışma ve düzenlenen stratejik belge kapsamındaki varlık-odaklı fikirlerin/projelerin, havza içinde yer alan ilçeler arasındaki ilişki ve benzeşimleri dikkate alınıp analiz edilmekle birlikte; bunun havza dışında kalan ve havza ile ilişkileri bulunan İzmir’in diğer ilçeleriyle ve İzmir dışında kalan yakın bölgeler, örneğin Manisa ve Balıkesir açısından analiz edilmemesi, bu tür ilişki ve iletişimin düzeyi, yoğunluğu ve içeriği ile ilgili araştırmaların yapılmaması diğer bir büyük eksikliktir.
Gediz-Bakırçay Havzası’nın turizm destinasyonlarıyla (bölgeleriyle) ilişkisi var mıdır?
Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde turizm ile ilgili değerlendirme, amaç ve hedefleriyle varlık-odaklı kalkınma fikirlerinin/projelerinin turizm etkinliklerinin ölçeği olan destinasyon ve alt-destinasyonlar ölçeğinde dikkate alınmadığı ve havzadaki turizm faaliyetlerinin İzmir ve Dikili-Bergama destinasyonlarıyla ilişki ve etkileşiminin analiz edilmediği görülmüştür.
Devam Edecek…
TERZİ NEFES nasipsiz bir terziyim, hatıram tenha kim üşüse kuşkusu sırtımdaki gömlekten ırmaklar akar gibi uzayıp her makasa kesildi kumaşım, yolculuk keten ustamı ben seçmedim, sınavım yakın elim dönse dilim dönmez, boş bırakın başım döndü bu gömleğin rengini ayrılıktan bağışlayıp ipeğe kavuşturmaya bu kaçıncı gömlek rüzgârı tamam külleri ekim'dir, saçları nisan diliyle yaralıyor geleceğin hatırasını sessizliği, onarırdım çırağı dursam sanki yoksulluğa ödünç vermişim aşkı gömlek, tenler dolaşır: 'giyilmeye hazırım' rüzgârsız bir terziyim, nasibim tenha çıplak, canlar dolaşır: 'yenilmeye hazırım'VEDALAR GAZELİ veda şehri kimindir, geldi bizi yurt tuttu evvel asûde göründü sonra şımarık durdu ruh semtine kayıtsız çok talip çıktı aşka merhametle çağrılan acıyarak unuttu ıssızdık söylenmedik, suç iken işlenmedik kimse küsmek bilmedi, şehre kelime doldu peri bulduk gönlümüze kanatlandık bir fasıl ne periymiş kalbimizde kırılacak taş buldu gölge imiş yoldan çıkmış gövdenin gurbetinde ötekine benzemeye çok anahtar uydurdu 'bense fakir derviş' gibi bilindik yoksulluğa ten hırkadan uçtuysa bu şiir bir yokluktu kimse gelmedi yokluğa, elimizde şu gazel bu kadar çok mu kaldık, bizde kimler kayboldu eksiği bende yitiren masum veda buyurdu
ŞİKÂYETLER GAZELİ yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın ne anlamı kalır yalnızca yaşadığımızı hatırlamanın kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine şiirden daha siyah bir şey olmalı kelimelerde yoksa küfür kafiyeli söylenecek şehirde sesini gölgeden çek, kül gibi yoksul kalsan da güneşin altında mırıldanacak şeyler bulunur hâlâ bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir yeni doğanın kulağına fısıldayacak neyimiz var vakitsiz gidenin ardından dökecek neyimiz var hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla şiir bazen öyle de çarpabilir hayata ne gam gazel olmuş olmamış, şikayet sayılsın da!
İDİLLER GAZELİ gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak sen bir şehir olmalısın ya da nar belki Granada, belki eylül, belki kırmızı gövden ruhunun yaz gecesi mi ne çok idil, çok deniz, çok rüzgâr çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun sanki bana, sanki ah, sanki olur a aşk bile dolduramaz bazı âşıkların yerini diye övgü, diye sana, diye haziran heves uykudaysa ruh çıplak gezer gazel bundan, keder bundan, sır bundan gözlerin şehirden yeni ayrılmış gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan hadi git yeni şehirler yık kalbimize bir aşktan
İYİLİKLER GAZELİ aşkın yerini iyilik aldığı zaman inanırım beni sahiden sevdiğine yağmurun yerini kuşlar doldurduğu zaman az kuşlar onlar iyi kuşlar kanatlarından büyük merhametleri var şiirin yerini sakinlik aldığı zaman ayrı ayrı daha mı yakışıyoruz birbirimize siyah-beyaz resimlerde ahşap avuntu sözlerin sokaklar gibi kavuştuğu zaman soğuk devlet, soğuk gece, arkadaşlarım nerde ah, ölüme mi indiler henüz hayata çıkmadan Ömer'in adı Ali diye söylendiği zaman yaprakların evi var, Allah'la komşu rüyasız çıkıyoruz çok katlı mağaralardan aynada bir çocuk, bir daha, ne zaman ne zaman
ÜZGÜN KEDİLER GAZELİ -Bu gazeli yerime yazan sevgili kardeşim Engin Turgut'a- Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin camdan gözleri Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet gibi bakarlar Kedilerde gördüğüm keder üşümüş sokaklar ve akşam kokuyor Peşime takılır tenha bir şiirden atılmış masum yazlar ikindisi Güz yüzlü bir kediniz olsun boşluğunuza tutunan, kalbinize taşınan Odalar birbirinin rüyasına karışsın, gülümsesin saflığın elleri Kediler kasabasında çözülür yalnızlığın masaldan ipleri Kardeşliğin cömert bahçesinden pınar olur dostun gönlüne akarız Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni mektubun içinden Kadilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki sessiz mavi Kayıp hatıralar gölgesinden dile sığmayan bir hakikat geçiyor Başkalarının kedileri de komşum olur, gözlerimizle mırıldanırız Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin aklı kısa tırnakları uzun Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve aşkın ısrarla özlediği Mevsimlerin kumunu karıştırma, içinden sabah sesli bir kedi çıkar Kediler kadar yalnızım mor düşlerimden kuşlu parklar havalanır Hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin Kedi mağrur, şehir zalim, nar küskün, kağıt paslı, hayat maskara olmuş Bu yüzden mi şiirin üzerine kül yağdırıyorlar, hızla eskiyor kelimeler Evsiz kedisiz yetim sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular
![]()
Hakan Öge*
“Burada toprak bütünüyle kumlu, kuru ve sert, tabanı deniz kabukları ile kaplı. Yer yer toprağı örten bitkilerin hepsi aynı türden ve boyları bir pabucundakinden daha fazla değil. Çıplak tuz düzlükleri bölgenin çoğunluğunu kaplıyor ve bu kuzeybatıya doğru uzayıp gidiyor. Ama yuvaların olduğu yere geldiğimizde her şey değişiveriyor. Sabah güneşi bataklık kırlangıçlarını ve sumruları seyrediyorum. Bu kuşların üremek için neden insanlara bu kadar yakın bir yeri seçtiklerini bir türlü anlıyamıyorum!“
Guido von Gonzenbach, Gediz Deltası’nın kuşlar için ne kadar önemli olduğunu keşfeden ilk insandı ve yukarıdaki sözcükleri Ağustos 1859’da yazmıştı. Onun insanlara bu kadar yakın diye kastettiği yer, o yıllarda küçük bir kıyı kenti olan İzmir değildi. O, deltanın batısında yeni yeni kurulmaya başlanmış olan tuz işletmelerinden bahsediyordu. O yıllardan bu yıllara, Türkiye’de ve dünyada pek çok şey değişti. Dünya savaşları oldu, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu, insan uzaya gitti, bilgisayar ve internet keşfedildi. Ancak Gediz Deltası kuşlar için bir cennet olmaya devam etti ve günümüze kadar ulaşarak “İzmir Kuş Cenneti” adını aldı. Peki Gediz Deltası kuşlar için neden bu kadar önemli? Kuşlar neden ısrarla insanlara çok yakın olan bu alanı seçiyor?
Türkiye’nin tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında yüksek sayılarda su kuşunu barındırabilecek zenginlikte yalnızca beş delta var ve Gediz Deltası bunlardan biri. Yani Gonzenbach‘ın anlayamadığı çelişkinin altında, büyük ölçüde deltanın coğrafi benzersizliği yatmakta. Öte yandan, deltasının yapısına daha yakından baktığımızda, özellikle deniz ve kıyı kuşlarının üremesi için gerekli olan oluşumların bu alanda Türkiye’deki diğer deltalara oranla çok daha yaygın olduğunu görüyoruz. Deniz kuşlarının bir deltada üreyebilmesi için gereken en önemli oluşum adacıklar.

Delta adacıkları, çoğunlukla tuzcul bitkiler olan deniz börülceleri (Salicornia sp.) ya da deniz kabuklarıyla kaplı. Buralar yırtıcı hayvanların ulaşamayacağı kadar derin, insanların yüzemiyeceği kadar sığ ve bulanık sularla çevrili oldukları için son derece güvenli alanlar. Böylece kuşlar bu adalara rahatça ulaşabiliyor ve özgürce uyuyor, yuva kuruyor ve yavrularını çıkarıyorlar. Gediz’de bu özelliğe sahip onlarca adacık olduğu için burası kuşlar için gerçek bir yeryüzü cenneti.
Deltayı kuşlar ve diğer canlılar için vazgeçilmez kılan diğer bir özellikse, bölgedeki besin zenginliği. Özellikle dalyanlar besin açısından deltalardaki en değerli oluşumlar. Deltada denizin tuzlu suyu ile nehirler, azmaklar veya yüzey akımlarıyla ulaşan tatlı su buluştuğu için müthiş bir besin ve canlı çeşitliliği oluşuyor. Milyonlarca balık, üremek için deniz ve kara arasındaki bu çok ince ancak zengin çizgiyi tercih ediyor.

Bu özelliklerinden dolayı Gediz Deltası uluslararası kriterlere göre önemli bir sulakalan (Ramsar Alanı), Önemli Kuş Alanı (ÖKA) ve Önemli Doğa Alanı (ÖDA) olarak tanımlanmıştır. 700’den fazla bitki, yaklaşık 250 kuş, çok sayıda memeli, sürüngen ve balık türünü barındıran delta aynı zamanda dünya ölçeğinde önemli sulakalanlardan.
* İzmir Kuş Cenneti Gediz Deltası, Atlas Dergisi, Mart 2005
Ali Rıza Avcan
Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütleri günlerden bu yana il ve ilçe kongrelerini yapıyor.
Bu amaçla ortaya bir çok aday, bu adaylarla ilgili bilgi, dedikodu ve senaryolar sürülüyor. Parti genel merkezi belediye başkanlarının bu sürece karışmamasını istiyor ve ama bu bir türlü mümkün olmuyor. Hatta adayları bizzat belediye başkanlarının belirlediği ya da işaret ettiği bile söyleniyor.
Belediye başkanının belirlediği aday ise ilçe belediye başkanlarının eşliğinde ilçe ilçe dolaşıp kendilerine destek istiyor…
Anlaşılan o ki, hem büyükşehir hem de ilçe belediye başkanları kolaylıkla yönlendirip kullanabilecekleri, gel dediklerinde gelip git dediklerinde gidecek, konusunda bilgisiz, birikimsiz ve deneyimsiz adayları daha çok seviyorlar ve destekliyorlar…
Yeri geldiğinde bir demokrasi şöleni olarak nitelenen bu kongrelerden dışarıya yansıyanlara baktığımızda durumun hiç de öyle söylendiği gibi olmadığı anlaşılıyor.
Bu dönemlerde ortalığı öyle bir hırs, husumet, rekabet ve yarışma duygusu sarıyor ki; kimin partili kimin partisiz, kimin yoldaş kimin düşman olduğu bile anlaşılamıyor.
Velhasıl aklınıza gelebilecek her düzeydeki senaryonun planlanıp sergilendiği bir didişme, çekişme ve kavga ortamı yaşanıyor bu kongrelerde… Bazen açık; ama çoğu kez kapalı, gizli ve pek fazla ortaya saçılmadan….
Ama her ne hikmetse, kıyasıya çatışan taraflar o kongreler bittiğinde birbirlerine söylediklerini unutup birlik, beraberlik ve kardeşlik mesajları vermeye başlıyorlar.
Partililer, delegeler ve yöneticiler bu dönemde birbirleriyle uğraşıp mücadele ettikleri için çoğu kez dış dünyada gerçekleşen şeyleri izleyip değerlendirmeyi ve tepki vermeyi ihmal ediyorlar.

Geçen yıllardaki seçimlerle bu yılki seçimleri yakından izlemiş biri olarak ilçe ve il yönetimine aday olanların partileri dışında İzmir için ne düşündüklerini, yönetime geldikleri takdirde bizlerin bu kentte daha rahat yaşayabilmemiz için ne yapacaklarına dair hiçbir şey söylemediklerini, bu konuları pek fazla düşündüklerini görüyoruz.
O koltuklara oturabilmek için peşleri sıra gelenlerle birlikte ve bütün güçleriyle bir mücadele yürütüyorlar.
Evet, bu kenti yönetenler öncelikle merkezi yönetimin atanmış temsilcisi vali ile halk tarafından seçilen belediye başkanı olmakla birlikte; Cumhuriyet Halk Partisi’nin hazırladığı parti programı ile seçim bildirgelerinde bu kent için öngördüğü amaç ve hedeflerin olduğunu biliyoruz. Parti program ve bildirgelerinde yazılı olan bu amaç ve hedeflerin büyük bir kısmını yönetiminde oldukları büyükşehir ve ilçe belediyeleri eliyle gerçekleştiriyor olmakla birlikte, partiye ait il ve ilçe örgütlerinin de parti tarafından vaat edilenlerin takipçisi olduğunu; daha doğrusu olması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu anlamda İzmir’le ilgili karar ve uygulamalarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin taşra örgütü olarak il ve ilçe yönetimlerinin de payı olduğunu biliyor; o nedenle bu örgütlere, parti program ve bildirgelerinde söylenen amaç ve hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını izleyip takip eden, bu amaç ve hedeflere ulaşılmadığı takdirde gerekli önlemleri alacak birimler olarak bakıyoruz.
O nedenle il ve ilçe yöneticilerinin sorumlu oldukları yerleşimleri mahalle mahalle, ilçe ilçe çok iyi bilmesi, bu yerleşimlerle ilgili özel politika, strateji ve uygulamalar geliştirmeleri gerektiğine inanıyoruz.
2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde, seçim konuşması yapmak için Aliağa’ya gelen o zamanki il başkanının yapılan toplantıda, çevre sorunları içinde bunalmış bir sanayi kentinin ahalisine tarımın sorunlarından ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kordon’da yaptığı yatırımlardan söz edip Aliağa ile ilgili hiçbir önemli konuyu, örneğin termik santralları gündeme getirmemesini hatırlar ve o günden bu yana bu düzeydeki yöneticilerin dünya, Türkiye ve İzmir hakkında geniş ve ayrıntılı bir bilgi ve deneyim birikimine sahip olması gerektiğini düşünürüm.
Evet, bu anlamda seçilen ilçe yöneticileri seçildikleri ilçeler, yarın öbür gün seçilecek olan il başkanı ve çevresindekiler de ülkemiz, içinde bulunduğumuz bölge ve İzmir için üyesi oldukları partinin program ve bildirgesi çerçevesinde ne düşünmektedirler, ne söylemektedir ve partili olan ya da olmayan bizlere nasıl bir İzmir vaat etmektedirler?
Örneğin İstanbul’dan gelip kendine yeni rantlar arayan, kuralsız kaidesiz gökdelenler dikip inşaatlar yapan iktidar yandaşı inşaat şirketleri için ne düşünmektedirler? Bu şirketlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi ile olan oldukça samimi ilişkileri konusunda ne yapacaklardır? İzmir’in önemli değerleri olan Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı’nı ve İzmir Körfezi’ni mahvedecek olan İzmir Körfezi Geçiş Projesi ile ilgili fikirleri nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje nedeniyle askıya aldığı İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin bir an önce uygulanması için harekete geçecekler midir?

Bütün bu yaşamsal soruları daha da arttırmak -tabii ki- mümkün….
Sanırım rakiplerini nasıl savuşturacaklarını, hangi delegeyi ikna edeceklerini , hangi adayı destekleyeceklerini düşünmek kadar bütün bunları da düşünüp bizlerle paylaşmak zorundadırlar.
Bunu yapmadıkları takdirde, daha baştan mevcut belediye yönetimlerinin güdümünde bir siyaset izlemeyi tercih edecekler demektir…
Ayşegül Mengi
Üstün kamu yararı kavramını tanımlayabilmek, kavrama açıklık getirebilmek için önce kamu yararı kavramına kısaca değinmek gerekir.
Kamu yararı kavramı kolay tanımlanabilen, üzerinde kolayca uzlaşılabilen bir kavram değildir. Yasalarda kamu yararının gözetildiği, idarenin kararlarında ve eylemlerinde kamu yararına uygun hareket ettiği ve yargının da kamu yararını gözettiği kabul edilmekle birlikte, bu üç erkin de kamu yararı anlayışında farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu, kamu yararı kavramının teknik-hukuki boyutunun yanı sıra siyasi ve ideolojik yönünün de olduğunu gösterir.
Dar ve teknik anlamda kamu yararı, mülkiyet hakkının sınırlarının ve bu hakkın özüne dokunulup, dokunulmadığının belirlenmesinde kullanılan bir ölçüttür (Onar, 1966). Ancak, özel mülkiyetin var olduğu kapitalist sistemde, kamu yararı anlayışının bireysel yararla özdeş olduğunu savunanlar da vardır (Doğanay, 1974). Bu nedenle, toplumsal adalete dayanan, sınıfsal farklılıkları hesaba katan, doğal değerleri göz önünde bulunduran toplumsal yarar anlayışının kamu yararı anlayışına yeğlenmesi düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle toplum yararı kavramı, bireysel yararla değil, ülkedeki tüm insanların yararıyla örtüşmektedir. Bireysel yararı da yalnızca kişilerin yararı olarak görmek doğru değildir. Bireysel yarar, aynı zamanda ulusal ve uluslararası sermayenin, ekonomik ve siyasi güç odaklarının yararıdır (Mengi, Duru, 2010).

Kamu yararı kavramının açıklanmasında ve kullanılmasında yaşanan güçlük üstün kamu yararı kavramının açıklanmasında da karşımıza çıkmaktadır. Üstün kamu yararı, ortada birden fazla, birbiriyle çelişen kamu yararı olduğu durumda, karar vericiler için birini diğerine tercih etme nedeni olmaktadır. Üstün kamu yararı, daha çok çevresel değerler üzerinde olumsuz etkilerde bulunacak sanayileşme ve kentleşme faaliyetleri; bu çerçevede yapılacak kamu yatırımları (enerji, ulaştırma, turizm, konut vb.) ile çevre koruma çabaları ikileminde önem kazanmaktadır. O halde, üstün kamu yararı kavramı, özellikle ekonomik yatırımlarla sağlanacak ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleri ile çevre koruma amacı arasındaki çelişkiden ortaya çıkmaktadır. Kamu yönetimleri üstün kamu yararını daha çok ekonomik kazanç ve menfaatlerde görürken, yargının doğal kaynakları ve çevreyi korumada gördüğü bilinmektedir. Örneğin, ilgili idareler, istihdamı artıracağı ve daha fazla döviz elde edileceği gerekçesiyle orman alanlarının ya da kıyıların turizm yatırımları için tahsis edilmesinde üstün kamu yararı görmekteyken; yargı, üstün kamu yararının, bu alanların çevresel değerler olarak korunmasında olduğuna karar vermektedir. Bu konuda hem Anayasa Mahkemesi’nin hem de Danıştay’ın çok önemli kararları bulunmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin, üstün kamu yararına açıklık getiren ve üstün kamu yararının çevresel değerlerin korunmasında olduğunu vurgulayan önemli bir kararı orman alanlarının turizm yatırımları için tahsisine ilişkindir. 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu’nun orman alanlarının turizme tahsisi ile ilgili 8. maddesinin A, B ve C fıkraları ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, hem üstün kamu yararını açıklamakta, hem de çevre değerlerinin kalkınma maçlı turizm yatırımları için kolayca kullanımına son vermektedir. (RG: 24.11.2007/26710, Esas Sayısı: 2006/169, Karar Sayısı: 2007/55) Kararda, 2634 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin itiraz konusu bölümlerinde, hangi taşınmazların ve orman arazilerinin turizm yatırımlarına tahsis edileceği ile ilgili genel bir çerçeve çizilmekle beraber, ormanların turizm yatırımlarına tahsisinin hangi hallerde kaçınılmaz veya zorunlu sayılabileceğine dair herhangi bir ölçüte yasada yer verilmediği belirtilmektedir. Bu bağlamda, turizmin teşvik edilmesinde kamu yararı bulunduğu ve zorunlu olduğu ölçüde orman alanlarının turizme tahsisinin gerektiği yadsınamazsa da, Anayasa’nın 169. maddesinde ormanların Devletçe korunmasına verilen özel önem ve uzun dönemdeki yaşamsal kamu yararı karşısında, bu tahsislerin hangi hallerde zorunlu sayılacağının da belirginleştirilmesi Anayasa’nın yasa koyucuya yüklediği birgörev olarak kabul edilmelidir denmektedir. Bu açıklamalar çerçevesinde, ormanların korunmasına ilişkin Anayasa’nın 169. maddesindeki ilkeler doğrultusunda, turizm sektörünün özellik ve ihtiyaçlarını da dikkate alan ve ormanların turizm yatırımlarına tahsisini zorunluluk ve kaçınılmazlık hallerine özgüleyen belli ölçüt ve sınırlamalara yer verilmemesi nedeniyle itiraz konusu yasa kuralları, Anayasa’nın 169. maddesine aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir.
Danıştay 6. Dairesi’nin Fırtına Vadisi için verdiği kararda da üstün kamu yararının Fırtına Vadisi’nde HES yapılarak enerji üretiminde değil, doğal çevrenin korunmasında olduğu belirtilmiştir. Fırtına Vadisi Hidroelektrik Santrali Projesi için hazırlanan ve Çevre Bakanlığı tarafından olumlu karar verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporunun iptal kararını onaylayan Danıştay 6. Dairesi, üstün kamu yararının ekonomik menfaat ve kazançtan önce gelen; doğal kaynakları ve çevreyi krouma sonucu elde edilecek yarar olarak görmüştür. Yine, Bursa 2. İdare Mahkemesi’nin 25.05.2006 tarih ve 2005/1080 sayılı kararında üstün kamu yararı, “kamu sağlığı ve milli güvenlik gibi toplumsal menfaatler ile çevre ve doğal kaynakların sağladığı yaşamsal faydaların bir bütünü olup her türlü ekonomik gaye ve kazançtan daha öncelikli olan en üst toplumsal yarar” olarak tanımlanmıştır. Bu karardan çıkan sonuç, “halk sağlığı” ve “kamu güvenliği” gerekçelerinin yanı sıra “çevre ve doğa koruma” gerekçesinin de üstün kamu yararı için yargı kararlarında yer almaya başlamasıdır.
Bu arada, üstün kamu yararını belirleyecek en önemli araç ÇED raporları olacaktır. Bu nedenle çevreye zarar verme olasılığı yüksek kimi faaliyetler -petrol arama, maden arama, nükleer enerji yatırımları vb.- ÇED kapsamı dışına çıkarılmaya çalışılmaktadır.

Kamu yatırımları, sanayileşme, ekonomik gelişme ve büyüme, istihdam yaratma, gelir sağlama hedefleri ile çevre koruma hedefleri arasındaki çelişki günümüzde artık tartışma götürmezdir. Ekonomik kaygılarla yapılacak yatırımlar uzun dönemde kaçınılmaz olarak doğal dengenin bozulmasına, doğal kaynakların tükenmesine, biyolojik çeşitliliğin yok olmasına neden olacaktır. Bunun sonucunda ortaya çıkacak maliyetler ve ekonomik kayıplar çok daha yüksek olacaktır. Bu nedenle üstün kamu yararının ekonomik gelişme ve büyüme için yapılacak yatırımlarda mı yoksa çevreyi korumada mı olduğu sorusunun yanıtı devletin çevre koruma politikalarında benimseyeceği yaklaşımla yakından ilgilidir.
Kaynaklar
Duru, B. (2003), Kıyı Politikası, Kıyı Yönetiminde Bütünleşik Yaklaşımlar ve Ulusal Kıyı Politikası, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, Ankara
Doğanay, Ü. (1974) “Toplum Yararı ve Kamu Yararı Kavramları“, Mimarlık, No:7, S.129, ss.5-6
Geray, C. (1989) “Doğal Çevreyi Korumada Toplum Yararı Sorunsalı“, Tarım ve Mühendislik, S.33, ss.37-38
Keleş, R. (2000) “Kent ve Çevre Değerleri Bağlamında Kamu Yararı Kavramı“, Mekan Planlama ve Yargı Denetimi, Melih Ersoy, Çağatay Keskinok (Der.), Yargı Yayınevi, Ankara, 22.1-13
Keleş, R. (2010), Kentleşme Politikası, İmge Yayınları, Ankara
Mengi, A. ((2010), “Kamulaştırmanın Çevreye Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme“, Kamu Yatırımları İçin Arazi Edinimi ve Kamulaştırma Uluslararası Sempozyumu, 14-18 Haziran 2010, Ankara
Onar, S.S. (1966), İdare Hukukunun Umumi Esasları Cilt II, 3. Baskı, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul
Turan, M. (2009) Türkiye’de Kentsel Rant; Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi, Ankara
* Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Derleyen: Melih Ersoy, Ninova Yayıncılık, 2. Baskı, Nisan 2016, İstanbul ss.173-174