Çocukluğum ve gençliğimde; özellikle de bir yetişkin olarak görevim gereği tüm Anadolu ve Trakya’yı dolaştığım günlerde çok yolculuk yaptım… Yoğun sigara kokusunun sindiği otobüslerde, Kürtçe şarkıların söylendiği minibüslerde, yüreği ağza getiren pervaneli uçaklarda, otobüslerin sık sık durdurulup aramaların yapıldığı tehlikeli yollarda, akaryakıt sıkıntısının olduğu dönemlerde polis ya da jandarma zoruyla bindiğim şehirlerarası otobüslerde, penceresinden sarktığım için lokomotif dumanının beni ise boğduğu trenlerde çok yolculuk yaptım; yollar boyunca, yolcu olup yolculuk yaptım…
Ancak son yıllarda, adeta o yılların intikamını alırcasına daha az yolculuk yapmaya başlamıştım… Otobüs ya da tren penceresinden gelip giden yeşil doğayı, göl ya da denizlerin kenarındaki yolculukları, bizlere el sallayan çocukları özlemiştim…
Neyse ki, son beş haftadır çalışmak amacıyla trenle Ödemiş‘e gidip geliyorum ve anlaşılan o ki, bu yolculuk yapma hali uzunca bir süre devam edecek… İlk günlerdeki acemiliğim şimdi artık gitti ve istasyonlardaki memur ve işçilerle, yolcularla, gişedeki görevlilerle sohbet etmeye, yolda bir yolcu olarak yolculuk yapmanın keyfini yeniden hatırlamaya başladım… Başka bir ifadeyle “Memleketimden insan manzaraları” tadında yolculuklar yapmaya başladım ve bu konuda aklıma gelen ilk şey de, bu keyif ve sevinci sevdiğim 11 şairin 11 şiiri ile birlikte yaşamak oldu…
İşte o nedenle, Ahmet Oktay‘ın, Abdülkadir Budak‘ın, Nazım Hikmet‘in, Hüseyin Yurttaş‘ın, sevgili arkadaşım Cem Seyhun Ünbay‘ın, Özdemir Asaf‘ın, ortaokul arkadaşım Murat(han) Mungan‘ın, Birhan Keskin‘in, Melih Cevdet Anday‘ın, Cahit Külebi‘nin ve Can Yücel‘in yoldan, yolcudan ve yolculuktan söz eden şiirlerini sizlerle paylaşarak yaşadığım sevinç ve keyfe sizleri de ortak etmek isterim…
YOLCU
O trenden bu trene. Yoksul
Odysseus! Sürgünü banliyölerin
Oturmuş bekliyorsun katilini.
Ahmet Oktay (1933-2016),Gözlerim Seğirdi Vakitten, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996, s.54
BABAM VE YOLCU
Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?
Hadi ben hayırsızım, raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!
Abdülkadir Budak (1943-1985),Ahşap Anahtar, Can Yayınları, İstanbul 2000, s.61
Göğsümüz kuvvetli, gönlümüz temiz Tükenmez yolları tüketiriz biz
Ne saray, ne hamam, ne han isteriz,
Nerde gün batarsa orda yatarız
Sabah buradaysak akşam ordayız. Günlerin peşinde bir hovardayız. Bazı mısra gibi dudaklardayız Bazı “kimsin” diye soran bulunmaz
Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek. Bazı altımızda taş toprak döşek Bazı örtünecek yorgan bulunmaz.
Nazım Hikmet (1902-1963), Vâlâ Nurettin (1901-1967),İlk Şiirler – Şiirler 8, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.110
YOLCU
Geldim işte
Yolların tozu üstümde
Kayıp gölgemle bir hiçim
Bakmayın çelimsiz kanatlarıma
Gökçe bulutun yanında
Denizler aşan kırlangıcım
İzimi sürseniz
Yokluğa varırsınız
Nereden geldiğim meçhul
Nereye giderin bilinmez
Kendimi arıyorum
Dünyanın eğri yolunda
Ne kabe’yim
Ne kutup
Benden yön bulunmaz
Bilirim
Şairlere düşer hep
tek sütun ölmek
Ben de öyle sessiz
Çeker giderim
Hüseyin Yurttaş (1946-),Aşka Bahar Yetmez, Bilgi Yayınevi, Ankara 2011, s.87
MAVİ YOLCULUK
hadi gidelim
atlayıp bi’denizatının sırtına
gidelim usulca
bi’deniz minaresi sessizliğinde
günsu mavisinde gidelim
hadi kalk
çilli bi’MERHABA’yla
güneşyanığı yüzyürek
ötelere gidelim…
Cem Seyhun Ünbay, İzmir Temmuz 2025
O YOLDA
Geliyor sandığım gidiyor çıktı. Başlıyor umduğum bitiyor çıktı, Üstüne-üstüne gittim, ne gidiş Altına-altına iniyor çıktı.
Uyu buyu dendi, düşüme gittim, Haydi işe dendi, işime gittim, Yaşa dendi, yaşıma gittim, Yendiğim sandığım yeniyor çıktı.
Bozguna benziyor, saklasam olmaz, Eskiye yeniden başlasam olmaz, Yakıştırsam olmaz, yazmasam olmaz, Maviye boyadım, baktım mor çıktı. Sapsarı saçlarım vardı, aklaştı, Anılar üst üste bindi yükleşti, Bir büyük oyunun sonu yaklaştı, Tüm yanan ışıklar sönüyor çıktı.
Gözümde bir ışık, çağırıyordu, Beşikte bir çocuk, bağırıyordu, Öyle bir düğündü, can çalıyordu, Gel cani sandım git çalıyor çıktı.
Kimler yoktu bizim kervanda, Birer indi hepsi bir handa, Savurduk sap saman biz bu harmanda, Bir gidiş yoluydu, donuyor çıktı.
Özdemir Asaf (1923-1981),Yalnızlık Paylaşılmaz, Adam Yayınları, İstanbul 1982, s. 190
YOLCU, DURGUNLUK
şaşkınlığın bulutsuzluğuyla boşalmış gökyüzü herkes sıcaklardan sanıyor
bir taşı uykusundan uyandıran el mesafeyi öğretmek için durgunluğa
kim bilir hangi yolculuktan düşmüş sıcak nal bulunmak ister gibi gökyüzüne bakıyor
onları düşündükçe şiire yazıyorum dua yerine geçen kelimeleri bir yolcu geçiyor şiirimin içinden gözlerimin önünden geçercesine bana nedenini bilmediğim kederini bırakıyor
yoldan emin, yolculuğuna güven duyuyor nereye gittiğini bile bilmeden gidiyor belki budur bana hüzün veren uykusundan uyandırılmış bir taşın yer değiştirmesine hayat denilmesinden
Murathan Mungan, (1955-), 29 Aralık 2002, Eteğimdeki Taşlar, İstanbul, 2004, s.176-177
YOLCUNUN SİYAH BAVULU
ey allahım bir gidip bir geliyor aklım
şimdi nerdeydi, şimdi nerdeydi,
taşın sabrı, suyun ruhuyla büyüttün beni
bundandır her gittiğimde aklımda kalmak fikri
geçtim hepsinden, öyle hünerle
ki yaşadığımı sanıyorlar hâlâ
anladım mana yok acıdan başka
akşamın kör karanlığı vursun alnıma
her zamanki gibi
her zamanki gibi.
Birhan Keskin, (1986-),20 Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu, YKY, İstanbul 1999, s.43-49
YOLCULUK
İşte gene yollara düştüm
Hem yalnızım, hem değilim.
Melih Cevdet Anday, (1915-2022),Güneşte, Adam Yayınları, İstanbul 1989, s.7
YOLCULUK
Gideceksin buralardan gün gelecek,
Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren,
Eriyen karlar gibi içinden
Bütün sıkıntıların akıp gidecek.
Bağdaş kuracaksın bir tahta sıranın üstüne
Yolculara, merhaba, diyerek,
Ardın sıra kaçan kırları seyrederek.
Coğrafya derslerini hatırlayacaksın yine,
Adını bilmediğin nehirlerden geçerek.
Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde,
Ama bir yurdun var sevilecek!
Eriyen karlar gibi içinden,
Bütün sıkıntıların akıp gidecek
Ağlamayacak kimse ardından, gülmeyecek!
Cahit Külebi, (1917-1997),Bütün Şiirleri, Adam Yayınları, 2. Basım, İstanbul 1985, s.103
İYİ YOLCULUKLAR
Sürüsüz bir kurt gibi dolaşıyormuş
Lakin sarhoş
Hırlayacağına gelip geçene gülüyormuş
Çocukları okşuyor, çocuklar kaçıyormuş
Elinde bir kafes, içi boş
Bir söylenceye göre Kuzguncuk’tan
Bir pazartesi ikindiyin
Işıktan bir faytonla
Gideceği yere gidiyormuş
Sallana-salana tıpış-tıpış…
Kucağında bir telefon rehberi, ninni okuyormuş
Yüzkırkbeşaltmışiki altmış…
Üstelik numara yanlış…
Can Yücel, (1926-1999),Gece Vardiyası Albümü, Korsan Yayın, İstanbul 1991, s.48
“Demiryolcu kültürü” ile yetişmiş bir “demiryolcu çocuğu“yum. O nedenle, 18 yaşını bitirene kadar şehirlerarası otobüslere hiç binmedim. Bir demiryolcu işçisinin çocuğu olarak, bana verilen permi ile demiryolunun gittiği her yere ücret ödemeksizin gidip gelebiliyor, sadece önceden yer numarası almak zorunda kalıyordum.
Yaptığım demiryolu yolculukları ile ilgili çocukluk ve gençlik anılarımda bir kompartımana yerleşmiş dört kişilik aile olarak, Doğu’dan gelip tarihi Ankara Garı‘ndan kalkan Bağdat Ekspresi ya da Tatvan Ekspresi ile yapılan Ankara-İstanbul yolculuklarında, Eskişehir‘e her yaklaşmamızda pencerelerden sarkıp Eskişehir simidi, bozası ya da salebi alma telaşının bizi sardığını, kışsa kapalı, yazsa açık vagon penceresinden geçtiğimiz yerlerdeki yerleşimleri, dağları, tepeleri, akarsuları, köprüleri titizlikle izleyip coğrafya kitapları ve atlaslarla öğrendiklerimizle doğrulama hevesimizi, tünellere; özellikle de Ankara-Adana arasındaki, Bağdat Demiryolu Hattı’nı yapan Alman mühendislerle binlerce demiryolu işçisi tarafından 20 yılda açılan toplam 37 adet Toros Tüneli‘nin uzunluğunu sayı sayarak hesapladığımızı, buharlı lokomotiflerin olduğu dönemlerde pencereden sarkarak dışarıya baktığımızda kömür tozu ile kararan ellerimizle yüzümüzün annemin yanına aldığı sabunlu bezlerle sildiğimizi, bulunduğumuz trenle geçtiğimiz yerler arasında kurduğumuz bağlantılar nedeniyle adeta göçmen kuşların hafızasına benzer bir yol belleği oluşturduğumuzu ve aynı yollardan bir kez daha geçtiğimizde belleğimizdeki o bilgilerin teker teker sökülüp döküldüğünü hatırlıyorum.
18 yaşımı doldurup permi hakkımı kaybetmemle birlikte ben de şehirlerarası yolculuklarımı otobüslerle yapar hale gelmiştim. Bindiğim ilk yolculuk ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi‘ne ön kaydımı yaptırmak amacıyla Ankara‘dan İzmir‘e yaptığım otobüs yolculuğu idi. Kesin kaydımı daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi‘ne yaptırmakla birlikte, ön kaydın yapılması sırasında bana verilen Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi rozetini hala saklarım. Ankara Otobüs Terminali‘nden, İstanbul Haydarpaşa ya da Topkapı Otobüs Terminali‘nden binip Ankara, İstanbul ya da İzmir‘e yaptığım yolculukları; böylelikle bu kez de otobüs yolları güzergahındaki yerleşimleri ve doğayı öğrenmemi ve her bir ayrıntının hafızama kazınmasını sağlamıştı.
1978-1991 döneminde bir denetim elemanı olarak tüm ülkedeki belediyeleri denetlediğim süreçte ise neredeyse tüm ülkedeki yolları ve envai çeşit otobüs firmasını ve kıyıda köşede kalmış yolları tanıma fırsatına sahip oldum. İçinde her türlü müziğin bas bas çalınıp sigaraların fosur fosur içildiği, namaz vakitleriyle iftar ya da sahurda mola verip bizleri yoldan alıkoyan, mazot sıkıntısı nedeniyle zabıta ya da jandarma zoruyla binmek zorunda kaldığım, ayakkabısını çıkaran yolcuları kötü kokuyu takip edip ihbar ettiğimiz, birbirine galiz küfürlerle sataşıp hakaret etmekle birlikte bunu hiçbir şekilde kavgaya dönüştürmeyen Lüleburgazlı, Çorlulu “uygar Romanları“ daha yakından tanıdığım, yol kenarlarında saatlerce beklediğimiz otobüslerle geçtiğimiz her yolu, o yol üzerindeki her şeyi görme, öğrenme ve hafızama kaydetme şansım oldu. Böylelikle, “memleketimden insan manzaraları” düzeyinde tüm bir Anadolu’yu ve oralarda yaşayan ya da çalışan Anadolu, Ege ve özellikle de Trakya insanını daha iyi tanıyıp öğrenme fırsatına sahip oldum.
Böylelikle yol boyunca gördüklerimi hafızamdaki bilgilerle birlikte değerlendirerek “Malatya’ya yaklaşıyoruz“, “şimdi birazdan Tuz Gölü yakınından geçeceğiz“, “Karacabey’e yaklaşıyoruz, birazdan atları ve haraları görürüz” ya da “önümüzde Susurluk var, oradaki molada ayran içeriz” deme şansım oldu.
Bu çerçevede yaptığım tüm yolculuklarda oturduğum otobüs, araba ya da tren koltuğu ile gözümün önünden geçip giden mekânlar arasında ilişki kurup, o gelip geçici olma hali içinde beynimdeki yol haritası ile kendi varlığımı doğruluyor; böylelikle yolculuk yaptığımı daha iyi kavrayabiliyordum.
Karıştığı bir düello nedeniyle Torino Kalesi’ne hapsedilen ünlü Fransız yazar Xavier de Maistre, 42 gün kaldığı hücresinde bir odada bile yolculuk yapılabileceği düşüncesiyle “Odamda Yolculuk” isimli kitabını yazmış olsa da; ben, yolculuğun kişi ve mekân arasındaki ilişki, zaman ve yer itibariyle değiştiği takdirde yolculuk yapılabileceğine inanıyorum.
O nedenle, 2021 yılının Kasım ayında özel bir araçla yaptığım İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğu ile 2022 yılının Temmuz ayında otobüs ve minibüsle yaptığım İzmir-İznik-İzmir yolculuğu sırasında içinden geçip gittiğimiz mekânla ilgili izlenim ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Emek zamanının düzenlenmesi ve kullanımı
Evet, son iki yolculukta diğerlerinden farklı olarak ilk dikkatimi çeken şey, yolların benim bildiğim eski yollar olmadığıydı. Muhakkak ki, kullandığım; daha doğrusu kullanarak tükettiğim otoyollar yeni teknolojilerle yapıldığı için haliyle eski yollardan ya da otoyollardan farklıydı; örneğin, son teknoloji ile donanmış araçlarda navigasyon ekranı denilen araçla, kullandığın aracı eşzamanlı olarak bulunduğun alanın haritası içinde gösterip gidebileceğin değişik güzergahları farklı rota tercihleri içinde kullanmanı sağlayan teknolojiyi emrine sunuyor, yol ve araç güvenliği açısından yeni teknolojik hizmetler veriliyor; ama, çok daha fazla benimsediği dakik olup belirlenen süre sonunda varış noktasına ulaşma çabasıyla başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki yolculuk süresini en düşük değere indirmeyi hedefliyor; böylelikle arada kalan her şeyin; yani, önceden bilip tanıdığımız eski hafıza mekânlarını dikkate bile almıyordu. Çünkü yasal hızın maksimum değerlere çıkarıldığı bu yeni otoyollar, toplumsal üretim ve tüketimi arttırmak amacıyla kullanılan sermayenin yeni mekânlarıydı. Daha bilindik bir uygulamayla, yüksek geçiş ücretlerinin araç sahiplerinden ya da devletten tahsil edildiği, itfaiye, ambulans gibi kamusal araçların bile ücret ödemeden geçemediği, üretimdeki emek zamanının yeniden ayarlanmasını sağlayan mekanizmalardan sadece biriydi. O nedenle, yeni yapılan otoyollar çoğu kez yolculuğun algılanıp kavranmasını sağlayan çevredeki bilindik nirengi noktalarının dışından geçiyor, bir yerden bir yere gitmeyi en kısa sürede gerçekleştirerek, yolculuğu, üretim bandındaki işçinin kafasını döndürüp başka bir şeyi görmesini engelleyen hız gibi, başka bir şeyle ilgilenmeye fırsat bırakmayan transit bir geçişe dönüştürüyordu. Anlaşılan o ki, tek amaç maksimum hızla en kısa sürede varış noktasına ulaşmaktı. Nitekim yeni yapılan otoyolların medyadaki tanıtımlarında yolun uzunluğundan çok, bu yolda kaç saat yolculuk yapılacağı öne çıkartılarak tüm yolcular ve araçlar bu tür otoyollara çekilmek isteniyordu. Bu durum, özellikle şehirlerarası otobüs firmaları açısından daha bir önem kazanıyor; böylelikle, benim bir süre önce gerçekleştirdiğim İzmir-Bursa ya da Bursa-İzmir arasındaki yolculukta olduğu gibi, yolculuk süresini 3,5 saate indirmek uğruna içinde tuvaleti bile olmayan otobüslerle mola verilmeden yapılıyor, ancak tanık olduğum şekilde, yolcuların genel talebi ve sonunda hepimizin isyan etmesi nedeniyle ihtiyaç molası vermek zorunda kalınıyordu.
Bu bağlamda, yolculuk süresinin maksimum hızla en kısa süreye indirilmesinin nedeni, Karl Marx‘ın deyişiyle, mekânsal sınırları aşma ve mekânı zaman ile birlikte yok etme çabası içinde, emek zamanının düzenlenip kullanılması isteğinden başka bir anlama gelmiyordu.
Yeni otoyollar: Yok mekânlar
Yeni yollarla ilgili ikinci bir tespitim de, yolun adeta bitmeyen bir hortumun ya da tünelin içinde yolculuk yaptığımızı hissettiren devam edip giden bıktırıcı yanıydı. Evet, sağınızdaki ya da solunuzdaki bariyerler, otoyol yapıları nedeniyle yolun hemen yakınındaki yakın çevre dışında yolun dış çevresindekileri göremiyor, gittiğiniz güzergâhın neresinde olduğunuzu sadece aracınızın navigasyon aracı ya da telefonunuzdaki “haritalar” uygulamasıyla belirliyorsunuz. Kendinizi, adeta bir bilinmezde ya da yok mekânda hareket edip başka bir bilinmeze ya da yok mekâna ulaşmak ister gibi hissediyorsunuz. İşte o nedenle, kısa mesafeler bile gözünüzde bıktırıcı bir uzunluğa sahip oluyor. Bu duruma bir de hep aynı mağaza ve markaların yer aldığı, bir örnek inşa edilmiş “Oksijen” isimli mola yerlerini ilave ettiğinizde, kendinizi karmaşık ve birbirini tekrarlayan bir labirentin içinde yolunu bulmaya çalışan laboratuvar faresi gibi; hatta, Kafka‘nın o meşhur hamamböceği gibi hissetmeye başlıyorsunuz.
Bu durumu bir de, 1 Temmuz 2022 tarihinden sonra otoyollardaki maksimum seyir hızının 120 km/saat hızdan 130-140 km/saat hıza yükseltildiği halini düşündüğümüzde ve insanın yok mekânla ilişkisinin daha sorunlu hale geleceğini, otoyolların sürücüler için hızla geçilen bir tünele ya da yarış pistine dönüşeceğini dikkate aldığımızda, insani olmayan bu hissizlik ve tatminsizlik halinin daha büyük bir sıkıntıya; hatta içinde bulunduğu mekâna yabancılaşmasına yol açacağı düşünülebilir…
Aynen Paul Virilio‘nun “Hız ve Politika” isimli eserinde anlattığı gibi, yeni otoyollardaki arttırılmış hız, savaştaki piyade güçlerinin karşı cephenin top atışı sonrasında, bir sonraki top atışına kadarki kısa sürede hızla koşarak ölüme karşı kazandığı bir zafer gibidir. “Hız en mutlak anlamıyla kazanılmış Zaman’dır., çünkü doğrudan doğruya Ölüm’den çekilip alınan insan zamanı haline gelmiştir.” (1)
Virilio‘ya göre, “yeni küresel haberleşme teknolojisinde öne çıkarılan şey, artık mekan değil, zamandır. Daha doğrusu, “hızlandırılmış zaman”dır. Hızlandırılmış zamanın doğrudan çıktısıysa “hızlandırılmış gerçeklik” olgusunda karşılığını bulmaktadır. Buna bağlı olarak, dünyasal zamanı ve mekanı kavrayışın temelinde, “etkin bir varoluş”tan ziyade, bir “tele-varoluş” eğilimi yatmaktadır. “Tele-varoluş” perspektifinden bakıldığında, modern dönemlere özgü “geçmiş, şimdi ve gelecek” şeklinde belirlenmiş olan üçlü süre sınıflaması, dünyasal hakikati tanımlamaya yetmemektedir. Çünkü modern sonrası bu yeni dönemde, hem yoğunlaştırılmış, hem de hızlandırılmış bir gerçeklik sunumunun etkisi, hız duyumuyla birlikte, dünyasal zaman ve mekanın doğallığını parçalamış, gerçekliği salt bir zaman ve mekan dışılık düzlemine indirgemiştir.” (2)
Bu konunun diğer bilim insanlarınca nasıl ele alındığını, nasıl analiz edildiğini merak ettiğimizde ise mekânla beden arasındaki ilişkiyi mimari açıdan inceleyen Dervişoğlu‘nun, hızın ve teknolojik gelişmelerin yolculuklarla ilgili zihinsel haritalar üzerindeki olumsuz etkisini,
“Teknolojik gelişmelerle kazanılan hız, zamansal mesafeleri ortadan kaldırmakla beraber mekân imgesini de küçültmektedir. Artık coğrafi uzaklıkların gerçekliği ortadan kalkmıştır.
Mekânı araçlarla deneyimleyen beden, hız ve yalıtımla, hem çok fazla görselle karşılaşmasıyla hem de hareketli bedeninin edimlerinin azalması nedeniyle mekânı tamamlanmamış algıyla kavramaktadır. Daha yüksek hızla varılan her durumda mekânsal deneyimin değeri aynı şekilde farklılaşmaktadır.” şeklinde yorumladığını (3),
Mekânın aşırı hızla ilişkisini hızlandırılmış trenler üzerinden inceleyen Özaydın Çat‘ın ise, “modern öncesi dönemde bir değer olan zamanın modern dönemde nicelleştiği söylenebilir. Postmodern dönem gelindiğinde ise üretim ve tüketim faaliyetlerine etki eden hız nedeniyle zamanın “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiği söylenebilir.” diyerek, bu sorunu benim gibi hızlandırılmış otoyollar üzerinden değil, yüksek hızlı trenler üzerinden ele alıp; modern zamanlarda bir değer olarak kabul edilen zamanın postmodern zamanlarda üretim ve tüketim faaliyetlerine etki etmesi nedeniyle “kazanılan” ya da “kaybedilen” bir değer haline geldiğini, postmodernizm ile küreselleşmenin etkisi altındaki hızlı bireyinin ise mekan ile kurduğu geçici, yüzeysel ilişki içinde yaşadığı bir “mekân-zaman sıkışması” sorunu olarak tanımladığını görüyoruz (4).
Bilim dünyası bu sorunu, zaman-mekân sıkışması içindeki “tamamlanmamış algı” olarak tanımlamış olsa da, David Harvey “Postmodernliğin Durumu” isimli eserinde, bizlerin daha önceki yolculuk deneyimleriyle oluşturduğumuz zihinsel haritaları allak bullak eden bu durumun telafisi için geliştirilen dört ayrı stratejiden söz etmektedir:
1) “İlk savunma hattı, yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve her şeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türünden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir.“
2) “İkinci tür tepki, sanki hiçbir engelle karşılaşmadan yokuş aşağı giden bir aracın rahatlığıyla dünyanın karmaşıklığının yadsınması ve son derece basitleştirilmiş retorik önermeler aracılığıyla temsil edilmesi eğilimidir.“
3) “Üçüncü tür tepki, politik ve entelektüel hayat açısından bir ara kovuk bulma ve bir yandan büyük anlatıları reddederken bir yandan da sınırlı mücadelenin olanaklılığını savunan bir tavır benimseme yönündedir.
4) “Dördüncü tür tepki, zaman-mekan sıkışması kaplanın sırtından düşmemek için onu yansıtacak ve umulur ki denetim altına alacak bir dil ve bir imgeler bütünü inşa etmektir.” (5)
Bol miktarda “Oksijen”…
Yeni otoyollarla ilgili üçüncü ve son tespitim ise, yolların kenarına belirli aralıklarla küçük ya da orta büyüklükte bir AVM olarak yerleştirilip 5 yandaş firmadan biri olan Nurol Holding‘e ihale edilen “Oksijen” isimli alışveriş mekânlarıdır. Anadolu Ajansı‘nın 30 Temmuz 2020 tarihli haberine göre bu tesislerden sorumlu Otoyol İşletme ve Bakım A.Ş. Genel Müdürü Alp Gürdil, İstanbul-İzmir otoyolunda sayısı 33’ü bulan bu mekânların yaklaşan Kurban Bayramı tatilinde 250.000 kişi tarafından ziyaret edileceğini söylemekte; böylelikle hedeflenen tüketici kitlesinin kendileri açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Aslında böylesi bir durumla ilk kez bundan 5-6 yıl önce yeni yapılmış Ankara Tren Garı‘nda karşılaşmış, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği eski tarihi gar binası yerine yapılan yeni gara gittiğimde o mekânı bir gardan çok büyük bir AVM olarak algılamış ve bu durumu bilet aldığım gişe görevlisiyle paylaşarak onun da aynı görüşte olduğunu görmüştüm. Evet gerçekten de yeni yapılan Ankara Tren Garı AVM’ye benzeyen o koskoca yapı içinde ufak bir yere sıkıştırılmış, geri kalan büyüklüğe ise bol sayıda markalı büyük mağazalar yerleştirilmiş ve hepsi de müşterilerini bekliyordu.
Bu durum otoyol boyunca açılmış “Oksijen” isimli bu tüketim mekanlarının aynı zamanda sermayenin mekânları olduğunu; her ne kadar otoyolda varılacak noktaya maksimum hızla en kısa sürede gitmek asıl hedef olmakla birlikte; yolculuk yapanların kişisel ihtiyaçlarını karşılarken bile alışveriş yapmalarının istendiği anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak,
Sermaye trenle, özel araçla ya da şehirlerarası otobüslerle yapılan hızlandırılmış yolculukların mekânı olarak otoyolların yüksek teknolojilerle yapılıp kullanılmasında olduğu gibi, hem toplumsal üretim zamanını yeniden düzenlemeyi, hem de yolculuk sırasındaki tüketimi yeni tür AVM’lerle arttırmayı amaçlayıp örgütlese de; ayrıca, bu konuyla ilgilenen bilim insanları bu sorunun aşılması için bize değişik yöntemleri önerse bile bizim bildiğimiz o eski yollar var olduğu sürece yeni yapılmış paralı otoyollardan gitmeyip parasız o eski yollara keyifle dalıp gitmenin şimdilik mümkün olduğunu düşünüyorum. Aynen İzmir-İstanbul-İzmir yolculuğunu birlikte yaptığım sevgili arkadaşım Feride Adıgüzel‘in -yanlışlıkla yapsa bile- Yalova yakınlarında ruhu kaçmış yeni otoyoldan eski bir yola girip beni çayır çimenle, ağaç, toprak ve gübre kokusuyla, ev ve insanlarla; yani, bir yolu yol yapan o ruhla bir araya getirip mutlu etmesinde olduğu gibi…
(1) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul, s.27
(2) Hüseyin Köse, “Virilio ve Hızlandırılmış Hakikat“, Yeni Düşünceler Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Haziran 2005, s.229-238
(3) Dervişoğlu, E. (2008) “Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi“, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s.50
(4) Özaydın Çat,B. (2015)”Mekân ve Beden İlişkisi: Mekânın ‘Bedenle Kavrayış’ Üzerinden Değerlendirilmesi” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, s. XXVII
(5) Harvey, D. (1996) Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, s.383-384
Okunmasında yarar görülen kaynaklar
1) John Urry, Mekânları Tüketmek, Ayrıntı Yayınları, 2015, İstanbul.
2) David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, Aralık 2012, İstanbul.
3) Paul Virilio, Hız ve Politika, Metis Yayınları, Kasım 1998, İstanbul.
Kentlerdeki yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi kamusal alanların kurum ya da şahıslar tarafından herhangi bir amaçla geçici bir süreliğine işgal edilmesi işgal harcı adı verilen bir belediye gelirinin tahakkuk ve tahsiline konu olur.
Buna ilişkin yasal düzenleme, 26.05.1981 tarih, 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun “İşgal Harcı” başlığını taşıyan 52. maddesinde şu şekilde yapılmıştır:
“Belediye sınırları içinde bulunan aşağıdaki yerlerden herhangi birinin satış yapmak veya sair maksatlarla ve yetkili mercilerden usulüne uygun izin alınarak geçici olarak işgal edilmesi işgal harcına tabidir:
1. Pazar veya panayır kurulan yerlerin, meydanların, mezat yerlerinin her türlü mal ve hayvan satıcıları tarafından işgali,
2. Yol, meydan, pazar, iskele, köprü gibi umuma ait yerlerden bir kısmının herhangi bir maksat için işgali,
3. Motorlu kara taşıtlarının park etmeleri için il trafik komisyonlarının olumlu görüşü alınarak belediyelerce şehir merkezlerinde tesis edilen ve işletilen mahallerin çalışma saatleri içinde, taşıtlar tarafından işgali (Bisiklet ve motosikletler hariç)
Yukarıda sayılan yerlerin izinsiz işgalleri mükellefiyeti kaldırmaz.
(Ek fıkra: 3.3.2004-5101/3 Madde) 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunan eser, icra ve yapımların tespit edildiği kitap, kaset, CD, VCD ve DVD gibi taşıyıcı materyallerin birinci fıkrada bahsi geçen yerlerde satışına izin verilmez.”
Yine aynı kanunun 53, 54, 55 ve 56. maddelerine göre işgal harcını, işgale harca tabi yerleri 52. maddede yazılı amaçlarla işgal edenler ödemekle yükümlü olup; genel ve katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine, belediyelere ve köylere ve bunların oluşturduğu birliklere ait kara taşıtlarının işgalleri ile ilgili mevzuata uygun olarak kara ticari taşıtlarının beklemelerine ayrılan yerlerin bu taşıtlar tarafından işgal edilmeleri durumunda, işgal harcı ödemeleri mümkün değildir. Ayrıca, yetkili kılınacak memur veya kişilerce makbuz karşılığında tahsil edilecek işgal harcının matrahı, 52. maddenin 1 ve 2. bentlerinde yazılı işgallerde, işgal edilen yerlerin metrekare olarak alanı veya hayvan adedi, 3. bendinde yazılı işgallerde de taşıt sayısıdır.
2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 52. maddesinin 1 ve 2. bentlerinde yazılı geçici işgal durumlarında alınacak harcın miktarı ise metrekare başına en az 0,5, en çok 2,5 TL olmak üzere düzenlenecek tarife ile belirlenecektir.
Şimdi, buraya kadar anlattıklarımızın tümü olması gerekeni gösteren kurallar bütününden oluşuyor. Hem de günümüz koşulları açısından metrekare başına alınması gereken harç miktarları çok az bile olsa…
Gelelim bu kuralların, mevzuat hükümlerinin günlük hayatta ne şekilde uygulandığına… Daha doğrusu, mevzuatla uygulama arasındaki farklılığa..
Çünkü, yaşadığımız kentlerde asıl olarak bize ait olan yol, kaldırım, meydan, park, köprü ve iskelelerin bir takım şirket ve şahıslar tarafından sürekli olarak işgal edilmesi nedeniyle yaptığımız itirazlara çoğu kez belediye yetkilileri tarafından “ama biz oralardan işgal ücreti ya da ecrimisil alıyoruz” dediklerinde bunun ne ölçüde doğru olduğunu, bu işgaller karşılığında ne düzeyde bir gelir sağlandığını anlamak istiyoruz.
O nedenle bize en yakın olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kentin merkezi yerinde iktisadi açıdan oldukça büyük ve önemli olan bir alandan sorumlu Konak Belediyesi’nin bu işgaller karşılığında ne miktarda harç ve ecrimisil (1) aldığını merak ettik.
Bunun için, -hepinizin tahmin edeceği gibi- önce Hemşeri İletişim Merkezi (HİM) aracılığıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde Konak Belediyesi’ne başvurarak her iki belediyenin kesin hesabı alınmış 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarında işgal harcı ve ecrimisil adıyla ne miktarda tahakkuk ve tahsilat yaptıklarını sorduk.
İlk yanıtı Konak Belediyesi verdi. Belediyenin verdiği bu yanıttan, belediye encümeni tarafından 2018 yılı içinde işgal edilen her metrekare için bir (1) lira olarak belirlenen tarife çerçevesinde 2015 yılında 2.007.561,81 lira, 2016 yılında 4.562.337,63 lira, 2017 yılında da 4.883.244,94 liranın tahsil edildiğini öğrendik.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bu rakamların yayınladığı 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait kesin hesaplarda yer aldığını belirtip hiçbir bilgi vermediği için haliyle belirtilen yıllara ait kesin hesap cetvellerine baktık. Baktığımızda gördüklerimiz ise aynen aşağıdaki tabloda olduğu gibiydi:
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2015, 2016 ve 2017 mali yıllarına ait kesin hesap cetvellerinde yazılı olan verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda yer alan rakamların incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 ilçeyi kapsayan kent merkezi ile kent merkezini çevreleyen diğer 21 ilçe toplamında; yani tüm İzmir ili genelinde gerçekleşen işgaller nedeniyle harç ve ecrimisil bedellerinin toplanmasından görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2015 yılında hiç bir tahsilat yapmayıp geriye red ve iadeler yapmış, 2016 yılında 151, 2017 yılında da 55 bin lira gibi oldukça komik düzeylerde tahsilat yapmış, kendi kendine koyduğu hedeflere bile ulaşamamıştır.
İşgal harcı tahsilatlarının 2016 ve 2017 mali yıllarında belirlenen hedefin % 5’i düzeyinde gerçekleşmiş olması, bugüne kadar kamusal alanların bedeli ödenerek işgal edildiği ve böylelikle belediyenin bu işten para kazandığı hikayesi ile kandırılan bizler için oldukça hazin bir tabloyu ortaya koymaktadır.
Evet, bu rakamlar da göstermektedir ki, İzmir’de cadde, sokak, kaldırım, meydan, park, iskele ve köprü gibi kamusal alanları herhangi bir bedel ödemeden işgal etmek mevcut belediye yönetimi nedeniyle son derece kolay, yaygın ve bedelsizdir.
Aynen İZFAŞ hizmet binasının belediye meclisi kararıyla özel bir vakıf üniversitesine üç yıl süreyle ücretsiz tahsis edilmesi olayında olduğu gibi, işgal adına yapılacak her şey bu kentte kolaydır…
Fotoğraf: gaze-temiz.com (27.08.2014)
Uzun lafın kısası, uzunca bir süredir İzmir’de, belediyelere ait kamusal alanlar ücretsiz tahsis, işgal, görmemezlikten gelme, yapılan işgalleri tüm İzmir’i kapsamayan özel yönetmeliklerle korumak, belediyeleri çok ortaklı şirketlerin ortağı yapmak ya da ihalesiz kiralama gibi yöntemlerle yağmalanmakta, diğer bir anlatımla talan edilmektedir.
(1) Ecrimisil: Bir malın kullanılmasından doğan menfaatin para ölçüleriyle takdiri. (kira bedeli tayin edilmeden bir yerin kiralanması halinde vasıf, mevki ve kullanma tarzı bakımlarından kiralanan yere benzeyen yerlerin kira bedelleri o yerin de ecr-i misl’idir). Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, 11. Baskı, Ankara-1993, sayfa 202,
KARGO Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun. Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun. Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun. Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun. Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun. Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun. Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun! Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun. Burada güzel çaylar var. Bu ar alar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun. Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun. Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.
Fakir kene, 2016
İSKELEDE BİR ÇIRAK
Ne diyeyim allahım ben sana biraz platoniğimdir biliyorsun. Ben bu şüpheyi sırtıma yük edindim, öyle yürüdüm, gocunmam da yükümden beni bilirsin. Ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi. Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi. Öyle mi? Oysa allahım bilirsin ben en çok yeryüzünü, ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da, işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü. Bizim köydeki gibi. Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri. Oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri. Diyor ki, yasalar getirdim, gıcır gıcır, delik deşikti eskisi Anlıyoruz ki yasalar dümdüz ediyor ciğerimizi Diyor ki, yasaklar getirdim ama senin iyiliğine canımın içi Diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu, keseriz tabii bunda ne var, diyor Diyor, ben sana medeniyet getiriyorum tomar tomar. İnsan önce bi minnet duyar. Oysa allahım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur, istiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi. Diyor ki, boynuzlu köprü yaptırdım gelip geçmeye haliçin ortasına bak nası’ seksi. Allahım sen bunlara akıl fikir ver diyeceğim ama vardır senin bir bildiğin illa ki. Allahım işte görüyorsun bunları, eyübün sabrı nedir, rızanın fazladan şeftalisi ne? Bilmiyor. Bilmiyor nedendir zeynebin yakarısı. Ben ki sana bunca platoniğim ama canıma yetti artık Yalla bak biz mi düşeceğiz hep iskelelerden Başlarına yık şunların bu metropolleri.
Fakir kene, 2016
KARDEŞ PAYI
Bana ekmeğin kabuğu Sana steak sana fusion sana dünya mutfağı
Sana fitness sana ozon odalarında sağlık Bana sokaklarda can havli bana biber gazı
Sana maldivler cote d’azur top ten holiday Bana iş dönüşü nayrobi dolmuşu
Senin parmağına pırlanta, senin yüzüne tuscany ışığı Alnıma kömür karası benim. Alnıma kara yazı
Sana sessiz sakin deniz orman manzarası şehrin içinde Bana ev diye dört duvar çatı diye çınlayan bu ne
Sana şimdi, sana her gün, sana saturday night fever Bana sonra bana sonra bana sonra
Demir beton cam çelik kafes senin İçinde kardeşim bülbül benim
Bana sivri şeyler bu dünya, etimi delsin Seni öldürmeyen allah hiç öldürmesin
Sana sunshine sana diamond göz alan Bana her gece tepemde göz kırpan floresan
Bana demli bir çay, uzun efkar, geniş keder Sana smoke sana malt viskiler sana rezerv
Sana dünya yetmez sana gökyüzüne merdiven Bana ter için bu ten, bana bu can haybeden
Diyeceğim; Tüm bedesten senin olsa ne fayda benim
Fakir kene, 2016
TAŞ
İlk benim yüzüme rastladınız, en eskisiyim buranın.
Karnıyım dünyanın. Yeryüzünün ağrısı bendedir.
Kum ve kayaç benim.
Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.
Durmanın ve kalmanın büyük planıyım.
Her şeyi gördüm, her şeyi. Suyun gidişini, ağacın çiçeklenişini.
Tekrar tekrar gördüm ben daha da görürüm. Büyük zaman, benim.
Denizler dalgalar dövdü beni, sert rüzgarlar yurt bildi zirvelerimi.
Kırıldım, söküldüm, ufalandım; döndüm bitiştim tekrar kendime
açsan, kırsan, baksan; bütün yeryüzü, her zerremde.
Taş taşıdım, içim kendimden yorgun benim, dilim çok uzun bir yankı.
Göztepe Rotary Kulübü’nün İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) ile birlikte 2015 yılında ikincisini düzenlediği Uluslararası Fotoğraf Yarışmasında ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan ülkemiz fotoğraf sanatçılarıyla ülkemiz görüntülerinin yer aldığı fotoğrafları paylaşmaya devam ediyoruz.
Konusu, “Trafik ve Ulaşım:Hayata Bağlayan Yollar” olarak belirlenen bu yarışmanın jürisi İtalyan fotoğraf sanatçısı Virgilio Bardossi, Macar fotoğraf sanatçısı Istvan Kerekes ile fotoğraf sanatçısı Ali Rıza Demir, fotoğraf sanatçısı ve Göztepe Rotary Kulübü Derneği temsilcisi Berna Kızıltan ve Yrd. Doç. Dr. ve İFOD Yönetim Kurulu Başkanı A.Beyhan Özdemir’den oluşmuş.
Bugünkü 2. paylaşımımızda toplam 32 fotoğrafın yer aldığı bu yarışma ile ilgili fotoğrafları önümüzdeki günlerde de paylaşmaya devam edeceğiz.