Sorun, stat mı yoksa kent mi?

Tanzer Kantık

Öncelikle bu görüşlerim nedeniyle çokça eleştirilip taşlanacağımın farkındayım. Eleştirileri olanlar yazdıklarım üzerinden anti tezlerini dile getirebilirler, yazı yazabilirler, fikirlerini paylaşabilirler.

İzmir’de kente dair tartışmalardan birisi de hepimizin bildiği gibi, şehir içine yapılması planlanan Göztepe ve Karşıyaka stadları konusu. Konu bugüne denk yerel yönetim, ilgili bakanlık, kulüp yöneticileri, vatandaşlar ve taraftarlar arasında bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Konu, sadece “şehir içinde stat olur mu olmaz mı?” sorusu ile izah edilebilecek boyutu fazlasıyla aşıyor. Ben konuyu kendimce kategorize ettiğim bir kaç başlık altında irdelemek yanlısıyım. Çünkü ülkemize has bazı çarpıklıkların konuya direkt etki ettiğini görmekteyim.

Konunun kabaca şehircilik ve futbol kültürü anlamında iki farklı yönü var. Şehir ve kültür konusu burada iç içe girmiş durumda. O nedenle birbirinden ayırarak değil, iç içe tarif etmeye çalışacağım. Ayrıca konu futbol olunca, günümüz futbolunda başarıya ulaşmış ulusların bu konuyu nasıl çözdüğüne de bakmak gerekiyor.

Şehir planı anlamında konuya yaklaşıldığında, şehir merkezindeki bir stadın getireceği yükler sıralanarak bir stadın şehir içinde olmaması gerektiği ifade edilir. Şehir plancılığı açısından bir stadın olması gereken yer diye tarif edilen bir nokta olmadığını biliyoruz. Stadın olacağı noktayı belirleyen şartlar daha farklı.

Bir futbol stadının bugün şehir dışında olması gerektiğini düşünen kişiler, günümüzde ülkedeki futbol seyircisi profilini ve bu sebeple oluşan asayiş sorunlarını dile getirerek bu yönlendirmeyi yapmakta. Ayrıca bir stadın toplayacağı yüksek hacimdeki insan sayısının o bölgeye geliş ve gidişinin kent trafiğinde yaratacağı zorluklara işaret etmekteler.

Bunu yapmakla aslında şunu mu söylemek istiyorlar? Madem kırıp döküyor, bağırıp çağırıyorsunuz; gidin bunu şehrin dışında, yerleşim olmayan yerde yapın!

tanzer-02

Oysa her kültür kendisini var edebilmek ve uygarlaştırmak için uygun fiziki şartları arar. Örneğin bir yeşil alanda, bir parkta hep birlikte yaşayabilmek, -çöp kültüründen tutun da- o alanda bulunmanın uygar metotlarını geliştirmek, kökleştirmek için toplumların öyle bir parka ihtiyacı vardır. Müze de, sanat galerisi de, bisiklet yolları da bu fiziksel şartlara dahildir. Toplum kültür eğitimini, sanat eğitimini, spor eğitimini ancak onu yaşayabileceği sağlıklı fiziki mekânlarda yapabilir. Toplumda sanat kültürünün olmadığını konuşurken bunun eğitimle verilebileceğini söyleriz ama nedense kamusal alandaki sanat eseri azlığı hiç konuşulmaz. Heykelin olmadığı, büyük bir arkeoloji müzesinin olmadığı bir kentte yetişen çocuk büyüdüğünde metrodaki heykeli kırabilir veya ona “ne yapıyorsun sen?” diyen bir kişi bile çıkmayabilir. Futbol kültürü de bunların dışında değildir. Kamu kuruluşlarının görevi, ana başlıklar halinde bellidir. Nasıl bir müzedeki eserlerin çalınması, bir bisiklet yolundaki araç park işgali bir asayiş sorunu ve halledilmesi gereken bir durumsa, stada gelen seyircilerin oluşturacağı asayiş sorunu da bu kapsamdadır ve devletin görevi bunu önlemek ve bertaraf etmektir.

Batıda bunun teknik altyapı ve kurallarla nasıl çözüldüğü bellidir ve uygulanabilir sistemler mevcuttur. Toplumun stadı şehrin dışında istemesi yerine, bu şartları yöneticilerinden oluşturmasını talep etmesi gerekmektedir. Nasıl bugün İzmir’de Kültürpark ile ilgili talepler dillendirilirken parktaki asayiş sorununun da çözülmesi gerektiğini belirtiyorsak, bu şartları istiyorsak aynı şartları futbol stadyumları için de talep etmenin bir farkı yoktur.

Futbol konusunda en büyük asayiş sorunlarını yaşayan İngiltere’de nasıl bir süreç yaşandığını hepimiz biliyoruz: Heysel Faciası! Holiganizm sonrası oluşan şartlar nasıl aşıldı ve bugün İngiltere Premier Ligi yayın hakları açısından baktığınızda, nasıl dünyanın en değerli ligi haline geldi? Çözümü mümkün ve çağdaş yaklaşımları, toplum olarak bu noktada da talep etmek gerekiyor. Futbol kültürünün de kendisini var etmesi, uygarlaşması, olgunlaşması için çağdaş şartlara ihtiyacı vardır. Bu konuda aslında Türkiye’de bir aşama kaydedildi. Doğru dürüst oturma yerleri olmayan kuru betondan seyir zevki olmayan eski stadlarda tel örgüler arkasında futbol izleyen seyirci için artık tel örgülere ihtiyaç yok. Nedeni, yukarıda bahsettiğim toplumun eğitimi için gerekli sağlıklı fiziki şarttır. Şimdi “tel örgüler kalkarsa ortalık kaos olur, futbol izlenmez, olaylar çıkar, futbol biter” diyenleri hatırlıyorum. Çoğunluktaydılar ve dedikleri gibi olmadı. Futbol izleyicisinin Türkiye’de çok olgun olduğu söylenemez; ama kaydedilen aşama da azımsanacak bir aşama değildir. Toplumun eğitilebilmesi için kitlelere bu şansın verilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda saydığım hiçbir kültürü okullarda, televizyonda veya internette öğretemezsiniz insanlara. İnsanlar ancak yaşayarak öğrenir ve dersler alarak eğitilirler.

Diğer yandan trafiğe gelen yük konusu stadın şehir merkezinde olmasından çok, o şehrin büyük kitleleri şehrin farklı noktalarına sağlıklı taşıyabilen bir toplu ulaşım altyapısına sahip olup olmamasıyla da alakalıdır. Bir stada aynı saatte 25.000 kişi gelmek istediğinde oluşan trafik sorunu ile sabah 08.00-09.00 arasında şehir merkezindeki işyerine gelmek isteyen kitlenin ne farkı var? Sayı farkı yoktur; hatta sabah işine gitmek isteyenlerin sayısı daha da fazladır. Amacı burada kutsamanın da çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şehir işe gitmek isteyenleri mevcut altyapısı ile taşıyamıyorsa, stada gelmek isteyenleri de taşıyamayacaktır. Yani sorun stadın yeri değil, şehrin “hareketlilik” sorunudur.

Bu iki fiziki duruma, futbol kültürü konusunda sahip olduğumuz çarpık yapının da katkısı var. Konu biraz da şehrinin, semtinin takımını tutmakla alakalı. Burada GözgözTV editörü Mazlum Şarkaya’nın “Kirli Yıldıza Şehrini Satma” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü bizdeki “taraftarlık ve aidiyet” konusunu özetleyen ve asıl çarpıklıkla ilgili bölümler ve örnekler oldukça çarpıcı…

İngiltere’de yaşadığınızı düşünün.

Birmingham, Cardiff, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza, çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz; zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlar da Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7’şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica, S. Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Adı geçen ülkelerin şehirlerindeki statların % 90’a yakını şehrin merkezindedir. Paris, Barselona, Manchester, Londra gibi şehirlerde statlar şehir merkezinde, yerleşim yerleri içindedir. Üstelik bazı şehirlerde birden fazla, hatta 3 stat şehrin merkezindedir. Bu toplumlar aidiyet yapısı, kültürel yaklaşım ve fiziki şartlar düşünüldüğünde statlarını şehir dışına yapma ihtiyacı duymamışlardır. Mali açıdan güçleri olduğu halde var olan statlarını yıkıp şehir dışında stat yapma yoluna gitmemişlerdir.

tanzer-01

Türkiye’deki futbol seyircisine de bu anlamda alt kültür mensubu muamelesi yapılması kabul edilemez. Statların şehir merkezinde olmasına karşı yapılan eleştirilerin tamamında bir alt kültür-üst kültür bakışının da olduğunu söylemek gerekli. Park kültürü, müze kültürü, sanat kültürü savunuları üst kültür kapsamına alınıp, futbol kültürünün alt kültür kapsamına itilmesi kabul edilemez. Kendinizi mensubu olarak görmediğiniz kitleleri ötekileştirme çabası çok tanıdık. Şehir merkezlerinden eğitimi bilimi çıkardık, çünkü tüm üniversite kampüslerini şehir dışına yapıyoruz, şehrin merkezine büyük alış veriş merkezleri dolarken sesimizi çıkaramadık, şimdi park istediğimizde bizi şehrin dışına davet edenler var. Stat isteyenler de bu ülkenin vatandaşı ve şimdi de onlar şehir dışına davet ediliyor.

Ek olarak şunu da söylemek gerekli, Göztepe ve Karşıyaka özelinde. Şehrin merkezinden kendi taraftarının yoğun olarak yaşadığı bölgedeki statlar bu takımlara hem gelir anlamında katkıda bulunacak, hem de taraftarının çoğu Göztepe’de, Karşıyaka’da olan kitleler bu stadlara gelirken özel araçları ile gelmeyecektir. Kaldı ki her iki stadın çok yakınından metro ve banliyö hattı geçmekte, stadların yapılması planlanan yerlere çok yakında iskeleler bulunmaktadır. Ama örneğin Göztepe Stadı’nın yapılması planlanan arazinin hemen 200 m ilerisindeki F. Altay Meydanı’na yapılacak AVM’ye herkes özel aracıyla gelecektir.

Şehir merkezinde stat yapılmasının getireceği olumsuz şartları stadın varlığında değil; şehrin diğer yönetilemeyen ulaşım ve yeşil alan varlığına dair getirilen yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Kitlelerin şehir içindeki varlığının her ne amaçla olursa olsun bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorsak; o kitleleri şehir dışına itmek, sorunu görmezden gelip halı altına süpürmek anlamına gelir. Çünkü bence stadı şehrin dışına çıkarmak, açıkçası sorunu halının altına süpürmektir.

Modernist Kent İçin Manifesto: “Şehircilik”, Le Corbusier

Le Corbusier, Vikipedi’nin Türkçe kayıtlarına göre 1887-1965 tarihleri arasında yaşamış, asıl ismi Charles-Edouard Jeanneret olan, Modernizm’e ve Uluslararası Tarz’a yaptığı katkılarla tanınan İsviçre asıllı Fransız bir mimar. 

Yaptığı tasarımlarla; kalabalık şehirlerde yaşayan insanlar için daha iyi yaşama koşulları sunmaya çalışmış. Uzun yıllar süren meslek yaşamı içinde Avrupa, Hindistan ve Rusya başta olmak üzere oldukça önemli binalar inşa etmiş. Kendisi aynı zamanda yazıp çizdikleri, yapıp eyledikleriyle iyi bir şehir plancısı, ressam, heykeltraş, yazar ve modern mobilya tasarımcısı.İşin kısası, Osmanlıların söyleyişiyle birçok bilim ve sanatı şahsında birleştirmiş bir “çelebi” ya da “disiplinlerüstü” olağanüstü bir yaratıcı.

Bugün sizinle ilk basım tarihi eskimiş olsa da, verdiği bilgi ve esinle günümüzde de işimize yarayan, şehirle ilgilenen herkesin okuması gereken 1925 baskı bir kitabını, “Şehircilik” (Urbanism) isimli kitabını paylaşmak istiyoruz.

mos_7
“Minarelerin sıcaklığı, basık kubbelerin sükuneti” – Eskiz, Süleymaniye Camii, Le Corbusier, 1911 – Şark Seyahati

2014 Kasımı’nda Daimon Yayınları tarafından basılan ve Pelin Kotas tarafından çevrilen bu kitapta, yazarın endüstri şehrini nasıl okuduğunu, bu okumanın hangi paradigmayı meşrulaştırdığını görmek mümkün. Ne var ki, kitabın anlamı sadece bundan ibaret değil. Çünkü aradan neredeyse 100 yıl geçmesine karşın, kitabın bugünün okurunu ilgilendirecek başka bir boyutu daha var: Şehircilik aynı zamanda “ütopya” tarihinin önemli metinlerinden biri ve ilk ütopya türünün, “yazınsal ütopyalar” ile “mimari ütopyalar“ın buluştuğu yerde duruyor. Yazınsal ütopyalar mekânsal model önerisini metinlerinin baş köşesine oturtur, mimari ütopyalar ise, kaçınılmaz bir zorunlulukla tasarımlarını toplumsal model önerisiyle bütünler. İşte Le Corbusier’in kitabı, tam da bu ortak alanda yer alıyor, hatta kimi zaman “yazınsal ütopyalar“a daha çok yaklaşıyor.

Kitapta ayrıca içinde bulunduğu çağ ve tarih itibariyle İstanbul’a yapılan çok sayıda atıf bulunmakta. Tüm ütopya yazarlarının kendi modellerini uzak ve gizemli coğrafyalarda bulması gibi, Le Corbusier de, aradığı şehrin pek çok özelliğini, Şehircilik’i kaleme aldığı tarihe dek gittiği en uzak yer olan ve 20. yüzyıl başında henüz gizemini yitirmemiş İstanbul’da bulmak istiyor.

sehircilikkitiap-jpg

Le Corbusier’in Şehircilik adlı kitabı farklı okumalara açık bir metin. Anlamı sadece mimarlıkla ilgili olmayan bu metnin, diğer bilim ve disiplinlerle ilişkileri çerçevesinde yeni okumalara ve yeni anlamların ortaya çıkmasına neden olacağını düşünüyoruz.

Bu arada bir eksikliğe dikkat çekip ilgili mimar arkadaşlara yeni bir görev yüklemeden de geçmeyelim: Vikipedi’nin “Le Corbusier” metni “İngilizce” versiyonunda oldukça yeterli bilgilerle dolu olduğu halde, ansiklopedinin “Türkçe” versiyonunda oldukça yetersiz… O nedenle o maddenin düzenlemesine meraklı, ilgili bir mimarın el atması iyi olur diye düşünüyoruz…

Atatürk’ün Kentleşmeye Bakışı: Örnek Olay, Ankara’nın Kentleşmesi – 1

Bugün, içinde bulunduğumuz 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü nedeniyle önemli bir konuyu; Atatürk’ün kentleşmeye bakışını bilimsel yöntemlerle inceleyip değerlendiren Mustafa Kemal Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Şafak Kaypak‘ın 2014 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’nde yayınlanmış makalesini, birbirini izleyen üç ayrı bölüm halinde sizlerle paylaşmak istiyor ve Atatürk’ün bu makalede ifade edilen yaklaşımının tüm yöneticilerine örnek olmasını diliyoruz.

Doç. Dr. Şafak Kaypak

Giriş

Gelişmiş ülkelerin kentlerinde toplumsal değişmeyi başlatmada ve hızlandırmada, sanayileşmenin yanı sıra, kentleşmenin de önemli bir değiştirici faktör olduğu kabul edilir. Modernleşme kuramcıları, sosyal değişme açısından kentlerin ikili bir işlev gördüğünü söylemektedirler. Bir yandan, yenilikler kentlerde doğar ve köylere yayılır, toplumsal yaşam sistemleri olarak orada yaşayanların bireysel davranışlarına belirli özellikler kazandırırken; diğer yandan, kırsal kesimden gelenleri kendi potasında eritir, onları modern kent yaşamına katar. Geleneksel kültür ve sosyal yapılar kentleşme sürecinde çözülür. Bu nedenle, kentleşme kent sınırlarıyla sınırlandırılmış sayılmaz, kırsala doğru etkisi yayılır. Modernleşme merkezden çevreye yayıldıkça, ülkeler ve toplumsal kesimler arasında farklar kalkacak, insanlık adına ilerleme ve gelişme sağlanmış olacaktır. Avrupa’da gelişme ve sanayileşme süreci, bugün gelişmekte olan ülkelerde görülen köy-kent karşıtlığını zaman içinde ortadan kaldırmıştır. Bu bakış açısına göre, gelişmekte olan ülkelerin gelişme gücü de asıl olarak kentlerdedir, onlar da aynı süreçten geçeceklerdir.

ankara_rijkmuseum
Ankara Kalesi, “Kal’at üs-Selasil” veya “Kaleyi Selasil” olarak bilinirdi.

Atatürk, kent ve kentleşmeyi savaş yorgunu bir ülkeyi yeni bir yönetimle toparlama ve geliştirme zemini olarak görmüştür. Bu doğrultuda, yeni Cumhuriyet’in başkenti olan Ankara’nın, yeni ve çağdaş bir toplumu en iyi şekilde temsil edecek bir kimliğe sahip olmasını istemiştir. Ankara, modern bir kent olarak Cumhuriyetin dünya görüşünü, yaşam biçimini Türkiye’ye aktarma işlevini üstlenmiş; Türkiye’nin kentleşme sürecinde özgün bir konuma, öncü bir işleve sahip olmuştur. Cumhuriyetin kurulduğu ve modernleşmenin ilk olarak görülmeye başlandığı Ankara kenti, bütün gelişmelerde öncülük yapmış; ulusal ekonominin hızla inşası ile Anadolu’daki diğer kentlerin gelişmesi için de örnek olmuş, bölgesel gelişimdeki eşitsizliğin ortadan kalkması için bir başlangıç yaratmıştır. Ancak, Atatürk’ün sahip olduğu “toplumsal” bakış açısı, daha sonraki dönemlerde “bireysel” çıkara dayalı anlayışlara dönüşmeye başlayınca, sorunlar da yaşanmaya başlamıştır. Ankara örneği bile sürekli gelişim göstermemiş; ilk düzensiz kentleşme ve gecekondu Ankara’da görülmüştür. Türkiye’nin kentleşme serüvenindeki bütün yeniliklerin, başarıların ve aynı şekilde bütün başarısızlıkların ve sorunların da yine Ankara’dan kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne değin, ülkede gözlenen kentsel gelişme eğilimlerinin tümü başkent için alınan kararlardan etkilenmiş, bir anlamda Ankara, bugün içinde yaşadığımız kentsel durumun “olumlu” ve “olumsuz” yönlerinin ilk ortaya çıktığı yer olmuştur.

Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile başlayan süreçte Atatürk’ün kent ve kentleşme olgusuna bakış şekli Ankara örneği içinde değerlendirilecektir. Bu bağlamda, çalışma dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, kent ve kentleşme kavramları tanıtılacaktır. İkinci bölümde, Atatürk’ün kent ve kentleşmeye bakışı üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde, başkent Ankara’nın kentleşmesi örnek olay olarak incelenerek, Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarıyla bugünkü kente bakış arasındaki değişim ortaya konulacak ve yaşanan sorunlar ele alınacaktır. Son bölüm, sonuç ve yapılan değerlendirmeyi içermektedir.

1. Kent ve Kentleşme

Kent; “sürekli toplumsal gelişme içinde bulunan ve toplumun, yerleşme, barınma, gidiş geliş, çalışma, dinlenme, eğlenme gibi gereksinmelerinin karşılandığı, pek az kimsenin tarımsal uğraşlarda bulunduğu, köylere bakarak nüfus yönünden daha yoğun olan ve küçük komşuluk birimlerinden oluşan yerleşme birimi” olarak tanımlamaktadır (Keleş, 1998:75). Sahip olduğu özelliklerine uygun olarak kent; tarımsal olmayan üretimin yapıldığı ve daha önemlisi hem tarımsal hem de tarım dışı üretimin dağıtımının kontrol işlevlerinin toplandığı, belirli teknolojik gelişme seviyelerine göre büyüklük, heterojenlik ve bütünleşme düzeylerine varmış yerleşme biçimidir. Kentler yalnız başlarına var olamazlar, çevrelerindeki diğer yerleşmelerle etkileşim içerisindedirler. Bir kentin zaman içerisinde oluşumunun en önemli yönlerinden birini bu işlevlerin ve bunların yerleştiği kent merkezinin çevre yerleşmeler ile kurduğu ilişki oluşturur (Kıray, 1998: 17). Kentleşme, sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşme, işbölümü ve uzlaşma yaratan bir nüfus birikim süreci olarak tanımlamaktadır (Keleş, 1996:19). Kentleşme, kentin nüfusunun, fiziksel alanın büyümesinin yanı sıra, sürekli bir devinimdir. Kentleşme olgusu, bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişmelerden doğar. Sanayileşme, ekonomik büyüme ve gelişme ve toplumsal bir etkileşim alanının varlığı ile birlikte sosyal değişim sürecini meydana getirmektedir.

ankara-oteli-eski-foto-1
Eski Ankara ve “Hotel Angora”

İnsanların değişik gereksinimlerini karşılamak için karşılıklı ilişkiler içerisinde bulunmaları, tarihin ilk çağlarından itibaren bir arada yaşamalarını zorunlu kılarak, üretim, dağıtım ve tüketim işlevlerinin merkezileştiği uygarlık beşikleri denilen kentleri doğurmuştur. Toplumların belirli yerlerde yoğun bir şekilde yerleşmelerine neden olan kentleşme, ülkelerin gelişmişlik ve uygarlık durumunu belirlerken göz önünde tutulan belirleyici bir faktördür. Gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların belirlenmesinde temel alınan ölçütlerin en önemlisi; sanayi durumu ve yerleşme alanlarının ve kentlerinin oluşum ve gelişim sürecidir. Tarihçiler kentlerin ortaya çıkmasına uygarlıkların doğuşu olarak bakmışlardır. Geleneksel köy topluluğundan çağdaş kent toplumuna geçiş bir toplumsal değişmeyi simgeliyordu. Uygarlık örgütlenmiş bir toplumsal yaşam olarak tanımlandığında, bu yaşam biçimini yoğun olarak kentlerde görmek mümkündür. Kentsel yaşamla uygarlık arasındaki yakınlık birçok dile yansımıştır. 18. yüzyıldan itibaren Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliği uygarlıkların kentlerden kaynaklandığını düşündürmüştür. Yunanca’daki kent (polis) sözcüğünün de siyaset (politiae) ile aynı kökten kaynaklandığı bilinmektedir. Kentsel yaşamın uygarlığın beşiği olarak algılanması, kibarlık (civilité) ve görgü (urbanité) sözcüklerinin de kent kökünden türetilmelerine yol açmıştır. Batı dillerindeki “citizen” sözcüğü, hem yurttaşı, hem de kenttaşı (hemşehriyi) anlatmak üzere kullanılmaktadır (Toprak, 2001:6). Kent ile uygarlık kavramları arasında kurulan sıkı ilişki sonucunda, kentte yaşayanların uygar; kentlerin de uygar kişilerin yaşadıkları yerler olduğu kabulleri çıkmıştır.

Louis Wirth kentlerdeki yaşamın evrensel niteliklerini oluşturmaya çalışarak, “kentleşme bir yaşam biçimidir” görüşünü savunmaktadır (Wirth, 1935:22). Bu yaşam biçimi kendine özgü bir kültür doğurmaktadır. Üretim ve insan ilişkileri kentlerde örgütleşmeyi ve farklılaşmayı getirmekte, bu durum kente özgü davranış kalıpları geliştirmekte ve bir kent kültürü oluşturmaktadır. Kent kültürü, uygarlığı simgeleyen yerler olarak, davranışlar, değerler ve yaşam biçimlerini ifade eden kentlerde yaşama geçmektedir Kendine özgü yaşam koşullarıyla kentler, kırsal alanlardan farklılık gösterirler. Kent toplumu; kan bağına dayalı akrabalık ilişkileri yerine mesleki örgütlenmelerin ön plana çıktığı, geleneksel sosyal baskı mekanizmasının sınırlandığı, bireyin “ben” olarak toplumsal ilişkilerde yer aldığı örgütlü toplumdur. Birey ve grupların sosyal, ekonomik ve siyasal deneyimleriyle şekillenen düşünce ve uygulamalar kent yaşamını biçimlendirir. İnsan eliyle yapılanmış çevre olan kent bilgi ve kültürün yıllar boyunca biriktiği alanlar olarak bir yapay çevre oluşturur. Kültür, kent yaşamını kentlerin kendine özgü tarih ve yaşam deneyimlerinde oluşan birikimleriyle biçimlendirir. Kentsel kimlikte yaşayanların yaşam biçimleri olarak görülür; kentlerin kimliklerini belirlediği gibi işleyişini de açıklar. İnsanların çalışma alanlarından, eğlenme-dinlenme merkezlerinin düzenlenmesine, barındıkları evlerin planından, yerleşim yerinin seçimine, beslenme alışkanlıklarına, düğün ve bayram törenlerine kadar her şeyi etkiler. Kent yaşamında bireyler, davranışlarında seçim yapma özgürlüğünden yararlanırlar. Bu seçimleri yaparken kendi kültür kalıplarına göre karar verirler. Bu yaklaşım içinde kentlileşme kavramı, kentsel yaşam deneyimi içinde elde edilen bir kültür birikimidir. Kent-li olma; kentsel yaşam biçimine uyumdur. Kentlilik, üretim yapısı ve yaşam tarzı arasındaki ilişkinin sonucu olarak belirmektedir (Kaypak, 2012:25).

Bugünkü modern kentler, Sanayi Devrimi’nden sonra ve sanayileşmeye koşut olarak ortaya çıkmıştır. Batıda siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel açıdan feodal yapının sürdüğü dönemde “ulusçuluk” anlayışı yoktur. Kentler, geliştikçe özerkliklerini kazanmışlar; ekonomik bakımdan güçlerini artırdıkça feodalitenin çözülmesine katkıda bulunmuşlardır. Sanayileşme ekonomik ve toplumsal bir dönüşüme yol açmış; ilk kez Batıda, tarıma dayalı “geleneksel köy toplumundan” “sanayiye dayalı modern kent toplumuna” geçişi sağlamıştır. Modern toplum kentleşmiş bir toplumdur. Kent, tarım dışı sanayi ve hizmet faaliyetlerinin ve nüfusun çekilip yoğunlaştığı, üretimin denetlendiği ve örgütlendiği yer olmuştur. 19. yüzyıl içinde ortaya çıkan sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamı, liberalleşme, laikleşme, bireyselleşme olgularını da beraberinde getirmiştir. Batıda çok uzun bir zaman diliminde, buradaki koşulların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan “modernite” oradan bütün dünyaya yayılmıştır. Bu iç içe geçmiş modern yapılanma içinde bireyler, siyasal bilinçlenme aşamasına ulaşmış, haklarını arama, özgürlüklerini isteme bilincine varmışlardır. Kısaca, kent doğuşuyla yaşayanlarına bir takım hak ve yükümlülükler getirmiş, onları kentli yapmıştır. Ama aynı süreç içinde, siyasi toplumun karşısında bir sivil toplumun oluşmasını da sağlamıştır. Kentleşmenin bir çağdaşlaşma ve gelişme göstergesi olduğu ölçüt kabul edilince, onun da her türlü katılmayı özendirmesini beklemek doğaldır (Keleş, 1996:31-32).

Batı uygarlığı sanayileşmenin getirdiği kendi tarihsel süreçlerini hızlı bir şekilde yaşarken; bu gelişmelerden esinlenerek, Osmanlı İmparatorluğu’nda da 19. yüzyılda “bürokratın batılılaşması” olarak “modernleşme” yaşanmaktadır. Batı’daki yenilikler ve yaşam biçimi özentiyle yüzeysel taklit edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bir tarım toplumudur. Kasaba, köy ve kentlerde yerleşik halk; otlakların olduğu dağlık kesimlerde ise, hayvancılıkla uğraşan Türkmen göçebeler vardır. Kentlerdeki yerleşik halk, Celali isyanlarından sonra kentleri surla çevirmişler ya da dağlara doğru çekilmişlerdir. Göçebelerle kentlerde oturanlar arasındaki karşıtlık, Osmanlı okumuşluğunun, uygarlığının kent ile göçebelik arasındaki bir çekişme olduğu ve göçebeliğe ilişkin her şeyin küçümsendiği kalıplaşmış düşünceyi doğurmuştur. Göçebe ve yerleşik halk arasındaki bu temel kopukluğun bir kalıntısı, hayvancılıkla uğraşanların Doğuda; yerleşik tarımla uğraşanların gelişmiş Batıda yerleşik olmasıdır (Mardin, 1990:31). “Merkezin dışı taşradır” anlayışı bu zamanlarda şekillenmiştir. Çevre, taşrayı ifade eder. Yönetimin yer aldığı merkez ile merkezin dışında kalan çevrenin kopukluğu yapısallaşmış, yerleşmiştir. Yöneticiler ve resmi görevliler kentlerde daha önceki başarılı ve kent kökenli kültürlerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Osmanlı toplumunda Tanzimat’la birlikte, sadece siyasal açıdan değil, kültürel açıdan da, ikili bir kültür yapısı oluşmuştur. Merkezde Batı etkilerinin yoğun olduğu “seçkin kültür”, çevrede ise, İslâm’la yoğrulmuş “halk kültürü” vardır. Batılılaşma ve modernleşme sürecinde bu hep böyle devam etmiştir. Cumhuriyet de bu mirası devralmıştır (Mardin, 1990: 32-35).

eski-ankara-ankara-nostalji-1520828
Ankara, Ulus Meydanı

Bu nedenle, Atatürk, yeni bir devlet ortaya çıkarken, dil ve kültür konularına bilhassa önem vermiş; tüm toplumu kucaklayacak yeni bir ulusal kimlik biçimlendirmeye çalışmıştır. Anadolu insanı, geçmiş köklerine, kendi öz değerlerine bağlanarak, farklılıkları dışlamadan kendine katarak modernleştirilecektir. Atatürk, çağın gelişmelerini çok iyi değerlendirmiş; dine dayalı bir tarım toplumu olan, ancak, dünya genelindeki toplumsal değişmeleri yakalayamadığı, sanayiye dayalı bir laik toplum haline gelemediği ve kendini dönüştüremediği için batmakta olan bir toplumun küllerinden, sıfırdan, sanayiye dayalı, laik bir toplum yaratmıştır. İçi boşalmış bir toplumsal yapı devralarak siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel açılardan yeni bir içerik, yeni bir anlam yüklemiştir. Modern toplum katılmacı bir toplumdur. Modern demokratik toplumlarda eşitlik, temsil, katılma söz konusudur. Siyasal, sosyal ve ekonomik reformlarla modern bir Cumhuriyet kuran Atatürk bu yanıyla Hindistan’ın önderlerinden Nehru tarafından Doğu’da modern çağın yapıcı önderlerinden biri olarak görülmüştür (Kili, 1995:12). Kültürel çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan ulus ve yurttaş olarak yaşama, kentsel alanlarda öncelikle gerçekleşmektedir. Sanayinin geliştiği kentsel alanlar uygarlığın taşıyıcıları görevini üstlenmişlerdir. Kentlerin ve kentlerde yaşayanların özgül yaşam biçimleri, toplumsal ilişki ve işlevleriyle ve kentsel alanların kullanılmasıyla o toplumun gelişmişliğinin bir göstergesi olmuştur (Canatan, 1995:58). Bu durum, yaşadığı zamanın ilerisini görerek iş yapan önder Atatürk’ün de gözünden kaçmamıştır.

Atatürk, yeni ve uygar bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında, bu uygarlığın simgeleri sayılan kentlere özel bir ilgi ile yaklaşmıştır. Çağdaşlaşma, çağdaş toplum kurmayı amaç edinen bir eylemdir. Atatürk devrimi, çağdaşlaşmayı bütüncül olarak gören toplumu eyleme sokan ulusçuluk kadar, bu devrimi hayata geçirmede laiklik ilkesinin en önemli uygulama alanı olarak eğitimli kesimin yer aldığı ve devingenliğin hızlı olduğu kentleri görmüştür (Kili, 1995:12). Sanayinin merkezleri olan kentler, geleneksel toplumun kurumlarının ortadan kalkacağı ve değer yargılarının azalacağı yerler olarak görülmüştür. Uygarlığın taşıyıcısı olarak kentler, değişimi ve ilerlemeyi oluşturacak, ateşleyecek yerlerdir. Çağı yakalamak, çağdaş uygarlık düzeyine çıkabilmek için kentler, köylere göre daha donanımlıdırlar. Kentler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel gelişmeleri yönlendireceklerdir. Kentleri belirleyen çeşitliliktir, kıra göre daha fazla özgürlük ortamı sağlar. Bireye kendi bilincine erişebileceği zengin bir kültürel çeşitlilik sunar. Atatürk, toplumsal değişmenin çekirdeğine kent insanını oturtarak, kır insanını daha uygar kent insanına dönüştürmek istemiştir. Öte yandan, kentlere önderlik görevi verilse de, köyler ihmal edilmeyecektir. Atatürk’e göre, gerçek üretici olan “köylü ulusun efendisidir” (Atatürk, 1938). Kırsal bölgelerin kalkınması, köy enstitüleri, halk evleri hep köylünün eğitim düzeyini yükseltmek için ortaya atılan projelerdir.

Atatürk’ün öngördüğü kentsel yaşam, bütün bireylerin insan haklarının hepsinden özgürce yararlandıkları maddi ve manevi kişilik ve değerlerini rahatça geliştirebildikleri uygar bir kent yaşamıdır. Bu yaşam doğadan da kopmamalıdır. Gerçekten Ankara’nın başkent yapılması, yeşil alanların genişletilmesi, kent topraklarının mülkiyetinin kamu denetimine alınması, bugünün gelişmekte olan ülkeler için çok önemli şehircilik ilkeleridir. Yeryüzünde çok az başkent, yönetimin ve önderlerin dünya görüşleri ve ideolojileriyle bu ölçüde açık bir özdeşleşme içine girmiştir. Atatürk’ün Ankara’yı çağdaş bir anakent olarak görme özlemi, kenti olabildiğince yeşillendirmekle hemen hemen özdeşleşmiştir (Keleş, 1993a: 224). Ankara imar planında bu ilginin sayısız izleri, kanıtları vardır. Gençlik Parkı, Hipodrom, Ziraat Fakültesi yerleşkesi ve Atatürk Orman Çiftliği bu yakın ilginin sonuçlarıdır. Mustafa Kemal’in ağaç ve yeşil sevgisi, salt Ankara’ya özgü bir özlem değildir. Bütün Türkiye için geçerlidir (Keleş, 1993b: 287–288). Yalnız ülkeyi ve başkenti çağdaşlaştırmak özlemi değil, Atatürk’ün devletçilik ilkesi; kentsel çevreye ve yerleşme düzenine biçim veren pazar güçlerinin serbestçe işlemesine, devlet güçlerinin karışmasının zorunlu olduğuna inandığını anlatır. Bu planlı bir kentsel gelişmedir. Kent toprağı da dâhil üretim araçlarının ulusallaştırılmadan planlı kalkındırılmasıdır. Atatürk’ün ulusçuluğu, kentlerin ve kasabaların tarihsel, doğal ve estetik değerlerinin yok edilmesine izin vermeyen önemli bir ilkedir. Atatürk’ün devrimcilik ilkesi, ülkedeki kent ve kasabaları çağdaşlaştırmaya duyduğu ilginin en gerçek kaynaklarından biridir (Keleş, 1993b: 224–225). Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, dünya çok büyük bir hızla değişmeye devam etmektedir. Değişmeyenler, “kentlerdeki yeşile saygı ilkesi”, “kent planlaması anlayışı” ve “sağlıklı ve yaşanabilir kentler” söylemi şeklinde önemini artırarak devam etmektedir. Bütün bunlar bize Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir bakış açısına sahip olduğunu daha fazla göstermektedir.

Devam edecek…

Kentimize, Kültürümüze, Kendimize, Ülkemize Yabancılaştırarak…

Ertuğrul Barka

Kentimizden, kültürümüzden, kendimizden ve de ülkemizden vazgeçmemizi istiyorlar! Ülke sermayelerine kalsın, onların olsun!

Kentlerimiz sadece binalardan, yollardan, parklardan, bahçelerden, kullandığımız diğer alanlardan mı ibarettir? Sadece bu kadarcık mıdırlar?

İlk adımlarımız gibi seslerimiz, bakışlarımız ve o muhteşem ilk aşklarımız nerede saklıdırlar? Kentin kimliği yok mudur? Neler oluşturur kent kimliğini?

yikilan-kente-donus

Ülkemiz sadece dağlar, ovalar, nehirler, vadiler, denizler kadar mıdır? Özgürlüklerimiz, bağımsızlığımız bir anlam taşımıyorlar mı? Ne pahasınadırlar oysa…

Tarihimiz, atalarımız, kahramanlıklarımız, kültürümüz, toplumsal belleğimiz gibi pahası olmayan değerlerimiz nerede saklıdırlar?

İzmir sadece binalar ve yollardan ibaret bir kent midir İzmirli için?

Çanakkale sadece bir kent midir Türkiyeliler için? Ya perişan İstanbul ve karşı devrim tutsağı Ankara? Diyarbakır ne anlatıyor?

Ne sadece kenttirler ne de sadece ülke! Varlığımızdır; bizdir, anılarımızdır, atalarımızdır, tarihimizdir; vazgeçilmezlerimizdir!

Bunları; yakarak, yıkarak, dönüştürerek bize yabancılaştırıyorlar. Biz de süreçte kendimize yabancılaşırız kabullenirsek. Artık ne kentimizle, ne ülkemizle ne dahi kültürümüzle ilişkimiz kalır. Bir de bakmışsınız, biz de sermayenin olmuşuz; birer köle, birer tutsak… Üç ekrana sıkışmış yaşamsa; TV, akıllı telefon, bilgisayar üçgeninde yaşamak, aptallaştırılmış olarak yaşarız. Farkında olmadan, bilmeden, içgüdüler ve alışkanlıklarla; nasıl yönlendirirlerse öyle…

Sermaye ülkeyi de yok ediyor gücü yettiğince! Tek tip konut, tek tip kent, tek düşünce, tek adam düzeni; her şey tekleştiriliyor…

lutfu-dagtas
Fotoğraf: Lütfü Dağtaş, Bayraklı sırtlarından Körfezevleri-Doğançay Aksı

İzmir’e saldırıları ile Sur’a, Cizre’ye, Nusaybin’e, Gever’e saldırının da ortak paydasıdır bu; yabancılaştır, kopar ve ele geçir, sermayene kat…

Ama biz, ne ülkemizin ne de kentlerimizin ve birbirimizin yabancıları değiliz; yabancıları da olmaya hiç niyetimiz yok. Onlar bunun farkında değiller ve bize yabancılar…

Tanıyacaklar!

Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları

Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve okunmasını tavsiye edeceğimiz kitap Phoenix Yayınevi’nin 2016 yılının Eylül ayında yayınlanmış yepyeni bir kitap: Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları

Bir kollektif yayın olan kitabı, İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Esgin ile Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Sarı derlemiş. 

Kitapta Ali Esgin ve Özgür Sarı tarafından ortaklaşa yazılmış “Kent, Mekân, Kuram ve Güncel Yoruımlar” başlıklı takdim yazısı dışında toplam 11 makale bulunuyor. Bu makalelerin konu ve yazarları sırasıyla şu şekilde:

  • Aşina Olunanın Bilinmezliği: Kentin ve Kentsel Gündelik Hayatın Sosyolojisi Üzerine“,  Ali Esgin
  • Kentlilik ve Kentsizlik“, Güncel Önkal
  • Modern Kent: Mekânın Yapay Metamorfozu“, Ünal Şentürk
  • Kentsel Mekânın Dikey Örgütlenişi: Gökdelenler“, Funda Çoban
  • Bir Kentsel Mekân Analizi: Stüdyo Daireler“, Samet Ünlü
  • Kent ve Siyaset: Siyasal Katılımı Kent ve Mimari Üzerinden Okumak“, Ahu Tunçel Önkal
  • Kent ve Gözetim: Geleneksel Kentten Modern Kente“, Merve Bozalp
  • Kent ve Suç Korkusu: Kuramsal Temeller“, Meral Öztürk
  • Kent ve Yoksulluk: Sivil Toplum Örgütlerinin Artan Rolleri“, Özgür Sarı
  • Kentin Yeni Sürgünleri: Suriyeli Sığınmacılar“, A. Çağlar Deniz – Yusuf Ekinci – A. Banu Hülür
  • Uluslararası Kentsel Ağlar ve Kentleşme: Türkiye Örneği“, İnci Çalışkan”

Her biri kendi içinde farklı konuları farklı yönlerden ele alıp irdeleyen ve bunu yaparken sosyolojinin geniş ufuklarında dolaşıp bize çok değerli bilgileri taşıyan bu makaleler, içinde yaşadığımız kapitalist kentin çözümlenip anlaşılmasında çok önemli bir anahtar niteliğinde. 

Biz okuyoruz. Sizin de okumanızı öneriyor ve yaptığımız tartışmaların bu tür bilimsel yayınlardan edindiğimiz bilgilerle daha da zenginleşmesini diliyoruz.

kentfragmanlari-jpg
Kitabın Arka Kapağından….

“Günümüzde kentler ve kent yaşamı, konuyla ilgili çoğu sosyal bilimcimizin çeyrek yüzyıl öncesine kadar yaptığı gibi, kenti tanımlayan bazı temel ölçütleri devreye sokarak incelenebilecek bir alan olmaktan uzaktır. Bu durumun anlaşılması kolay ilk nedeni; çağcıl kentlerin aldığı yeni görünümlerle, yani kentsel evrimleşme süreciyle ilgilidir. Yeni kent Formları, teknolojik gelişmeler ve küresel dönüşümler tarzındaki yapısal unsurlarla birlikte, kentsel gündelik hayat ilişkilerinin değişen seyri, iş ve ev yaşamındaki fail odaklı yeni yapılanmalar, hem günümüz kentlerini hem de kentsel yaşamı akıl almaz bir hızda dönüştürmektedir. Kentin bir zamanlar sahip olduğu ilk görünümlerinden veya işlevlerinden çoğu, günümüzde farklı biçimler almış durumdadır. İkinci neden daha çok, sosyal yaşama ilişkin gerçeklikleri anlama ve açıklama iddiasında olan sosyal bilimlerde meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Bu süreçte yalnızca kent ya da daha kapsamlı bir ifadeyle “toplumsal olanın veçheleri” değişmemiş, aynı zamanda onu nesne edinen sosyal bilimlerin sosyal dünyayı nesneleştirme biçimleri de dönüşüme uğramıştır. Dolayısıyla artık kenti anlamak, kent üzerine analiz yapmak için, sözgelimi salt Durkheim’ın işlevselci işbölümü kuramından ya da Weber’in “şehir” kavramlaştırmasından medet ummak, daha ileri düzeyde ise kenti; nüfus, ikincil ilişkiler, endüstrileşme veyahut gelenek karşıtlığı gibi belirli değişkenler üzerinden analiz etmek yeterli görünmemektedir.

Kent Fragmanları, gündelik hayat, mekânsallık, suç korkusu, yoksulluk, gözetim ve sivil toplum gibi günümüz kentlerini tanımlayıcı çok sayıda fragmanı organik bir biçimde ilişkilendirerek, kente ve kentsel yaşama özgü güncel, güncel olduğu kadar karmaşık sorunların analizine odaklanıyor. Farklı disiplinlerden gelen araştırmacı ve akademisyenlerin geniş bir perspektif içeren kuramsal analiz ve değerlendirmeleri, kitabın hem güncel olma hem de konuya farklı pencerelerden bakma iddiasını güçlendiriyor.”

 

“Kalbim Ege’de Kaldı”

Bu şarkıyı ne zaman duysak düşsel bir yolculuğa çıkarız… Dalgaların şarkılar söylediği o güzelim Kuşadası kumsallarından, sokaklarına; eğlence hayatından, lezzetlerine; limanına, kültürüne bir yolculuktur bu… Ege’de kalan kalbinizi yoklayın, hatta kalbinizi dinleyin yollara düşün, kalbinizde bırakmayın; kalanları, fotoğraf diliyle bizlere anlatın. Biz de bütün dünyaya anlatalım sizin söylediklerinizi. Tarihe bir ışık, bir not düşmek için… Yeniden.

Evet, Kuşadası Ticaret Odası’nın “Kalbim Ege’de Kaldı” adıyla gerçekleştirdiği 4. Ulusal Fotoğraf Yarışmasının şartnamesinde bu yarışmanın düzenlenme amacı bu sözlerle ifade edilmiş ve yarışmaya Kuşadası turizmi ile ilgili yiyecek-içecek, eğlence sektörüyle gece hayatına ait fotoğrafların kabul edileceği belirtilmiş.

Bugün sizlerle bu yarışmada dereceye giren ve mansiyon alan yarışmacıların fotoğraflarını paylaşacağız.

Tabii bu arada, 2012 yılında Kuşadası’nın iç ve turizm ölçeğindeki algısını belirlemek amacıyla Kuşadası Belediyesi adına yaptığımız araştırmalar sırasında çoğu Kuşadası fotoğrafının çoğu kez  karadan; yani denizin ve göğün mavisi, kıyıların harikulade profili kullanılarak çekildiğini, yerleşimin denizden çekilmiş fotoğraflarının ise çok az olduğunu fark etmiştik. Kuşadası ‘na gelen turistlerin çoğu kez denizden geldiği düşünüldüğünde, güvertesinde bulunduğu kruvaziyer gemiden ya da yattan görülen ve Kuşadası algısı olarak aklımıza yerleşen ilk izlenimin çoğu kez ihmal edildiğini görüp bundan sonraki çalışmalarda bu hususa özellikle dikkat edilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışmıştık.

Doğru söylemek gerekirse bu tür fotoğrafların çekilmeyişinde, 1960’lı, 70’li yıllarda hoyrat bir yağmanın nesnesi olan, o nedenle de çarpık ve düzensiz bir şekilde kentleşen Kuşadası’nda bu hoş olmayan görünümü saklama, en azından yansıtmama çabasının da etkili olduğunu da düşünmüyor değiliz.

1_-gizem-sozer-aydin1
Birincilik Ödülü –  Gizem Sözer
2_-can-yucel-izmir
İkincilik Ödülü – Can Yücel
3_-gursel-egemen-ergin-bursa
Üçüncülük Ödülü – Gürsel Egemen Ergin
mansiyon-mehmet-fatih-yaldiz-eskisehir
Mansiyon Ödülü – Mehmet Fatih Yaldız
mansiyon-mehmet-ozturk-aydin
Mansiyon Ödülü – Mehmet Öztürk
mansiyon-tayyip-basak-istanbul
Mansiyon Ödülü – Tayyip Başak

 

Kırın kentte yeri var mı?

Seniye Nazik Işık

Büyükşehir Kanunu 2012 sonunda değişti, 2014’te yerel seçimlerle birlikte 30 il büyükşehir oldu. “Önceden büyükşehir olan 16 il vardı, nüfus arttığına göre sayı da artmış olabilir” diyeceksiniz. Doğru ama keşke bu kadar basit olsaydı.

Son yasayla büyükşehir belediyelerinin sınırlarını belirleme şekli de değişti. Önceden sınırlar merkezden 20-50 kilometrelik bir çapla belirlenirdi. Hatta bu nedenle sınırları belirleyen yasaya ‘pergel yasası’ derdik. 2014’te başlayan uygulamayla 81 ilin 30’unda, ilin idari sınırları aynı zamanda büyükşehir belediye sınırları oldu. Büyükşehir illerinde ilçe belediyelerinin sınırları da ilçelerin idari sınırlarıyla birebir çakıştırıldı.

Sonuç: Bu 30 ilde “mücavir alan“, “mücavir alan dışı alan” ayrımını kalmamıştır. Çünkü belediyeleşmemiş alan yoktur. Her yer “öyle ilan edildiğinden” belediyeleşmiş sayılmaktadır.

20070703-kustasindan-koy

Bu durumda bu 30 ilde şehir nerde başlar, nerde biter, kır-kent ayrımını nerden, nasıl yapılır gibi soruları konuşmak gerekmez mi? Daha da önemlisi, kır ve kırsal gelişme kentsel tartışmaların bir boyutu haline gelmiş, kent stratejileri bağlamında tartışılması gerekenlere eklenmiş midir?

Mesela, bu 30 ilde artık il genel meclisi yok. Çünkü belediye dışı alan kalmadığına göre il genel meclisine de gerek kalmadı diye düşünüldü. İl genel meclisinin idari teşkilatı olan özel idarelere de gerek kalmadığından, onlar da kapatıldı. Şimdi de 51 ilde il genel meclisi var, yaşıyor.

Türkiye’de merkezi yönetimin yereldeki temsilcisi valiliklerle belediyeler arasında genellikle sorunlu bir ilişki vardır. Sorunlar bir yanıyla seçilmişlerle atanmışlar arasındaki yetki sorunudur, diğer yanıyla görev alanındaki çakışmalar, çatışmalar sorunu. Malum, kaynak dağıtanların birbirleriyle uyumlu değil sorunlu olması bir gelenek. Hele de rant dağıtmak devletin temel özelliklerindense. İl genel meclisleri de bu çatışmadan nasibini ziyadesiyle aldı. Yapısı itibariyle valinin kontrolünde, ama kaynaklarını seçilmişlerin kararıyla dağıtması gereken bir yerde başka türlüsü olabilir mi?

Yine de il genel meclisleri kırsal kesimin ihtiyaçlarının izlenmesinde ve kamu yatırımlarının yönlendirilmesinde yerel odaktır. Köylerle kaymakamlık ve valilik elindeki kaynaklara ve hatta merkezi devlet teşkilatına bilgi taşıyan oralardan da köylere, kıra kaynak götüren, dağıtan bir köprü. Hatta yerel siyasette kırın sesi.

İl genel meclislerine seçilen üyeler kırın temsilcisi midir? Türkiye’deki temsil krizinin önemli bir parçası da bu. Ancak bu, il genel meclisinin işlevini değil kararlarının ve oluşturduğu birikiminin kalitesiyle ilgilidir.

Şimdi il genel meclisi yok. Fakat büyükşehirlerde bu işlevi görecek birikim ve deneyim de büyükşehir belediyelerinde yok. İlçe belediyelerinde hiç yok.

Siyasette de bu boşluğu dolduracak örgütlenme yapısı yok, oluşmuş bir ilgi ve birikim de yok. Bir de valinin altında kurulan eski il planlama kurullarını andıran yatırım koordinasyon kurullarının bu boşluğu giderecek yapısı ve özelliği yok.

Özetle, sorun siyasidir: Büyükşehirin bütünşehire çevrilmesi kırın yerel karar odağını ortadan kaldırmış, kıra dair kaynak kullanım kararlarının kanallarını da değiştirmiştir. Siyasette zaten çok zayıf olan kırın temsilinin beli iyice kırılmıştır.

Belde ve köy belediyelerinin kapatılması bu sorunu katmerlemiştir.

Köylerin mahalle yapılması da işin tuzu biberi olmuştur. Köyün tüzel kişiliği kalkmış, kendine ait gelirleri ve malları ilçe belediyesine devredilmiştir. Köylü artık nikâhını kıymak için ilçeye, boşanmak için de ildeki aile mahkemesine gitmek zorundadır. Köylüye kalan, sözleşmeli çiftçilik, arazilerinin rant getirmesi hayali ve “büyüklere yalvarmak“tan ibarettir. Böylece kır ve köy için “kaynaklarda da tam bağımlılık” devri başlatılmıştır. Siyasette temsili bırakalım kararlara katılım kanalları bile neredeyse kapanmıştır.

Kırda yerel düzeydeki gelecek ya sadakayla yetineceksin ya da oyunu satışa çıkaracaksın arasına sıkışmıştır.

img_3948

Durum hizmet götürecekler açısından da sorunludur. Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görevleri arasında tarımsal faaliyetler ve kırsal gelişme ile ilgili somut açık ifadeler yoktur. Tarım alanlarının ve su havzalarının korunmasını sağlamak görevi bu açıdan çok yetersizdir. Yasa’ya eklenen “Tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler” ifadesi kapı açmış fakat yol göstermemiştir.

Oysa bütünşehir yapılan 30 ilden en az 27-28’inin hala geniş kırsal kesimleri var. 25 binden fazla adı mahalle yapılmış köyü mevcut. Orman köylerinin durumu ise daha da karışık…

Sonsöz yerine bir soru: Kırın kentte bir yeri var mı?

İzmir’de Kent ve Ulaşım Fotoğraf Yarışması 2015

İnternette kent odaklı fotoğraf yarışmaları ile ilgili taramalar yaparken karşımıza İzmir Kent Konseyi Ulaşım Hizmetleri ve Trafik Çalışma Grubu tarafından 2015 yılında düzenlenen “İzmir’de Kent ve Ulaşım” başlıklı bir fotoğraf yarışmasında birinci, ikinci ve üçüncü olanların fotoğrafları çıkınca, bugüne kadar duymadığımız bu yarışma ile ilgili araştırmalara başladık.

Sonuçta, son katılma tarihi 19 Ocak 2015 olan yarışmaya toplam 69 kişinin 253 fotoğrafla katıldığını, yarışma sonucunda Şeref Artagan’ın birinci, Cemil Akyüz’ün ikinci, Erdinç Yılmaz’ın üçüncü olduğunu, ayrıca toplam 20 yarışmacıya ait 20 fotoğrafının sergilemeye değer bulunduğunu; ancak değişik nedenlerle kazanan ve sergilenmeye değer bulunan bu fotoğrafların bugüne kadar sergilenmediğini öğrendik.

Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun gözetiminde yapılan ve jürisinde Yusuf Tuvi ve Erdal Merter gibi tanınmış fotoğraf sanatçılarının yer aldığı bu yarışmada kazananlara maddi ödülleri verilmiş olsa da asıl önemli ödülün, bu fotoğrafların İzmir’le, kentle, ulaşımla ve fotoğraf sanatı ile ilgili olanlar ve tüm kamuoyu tarafından görülüp bilinmesi olduğuna inandığımız için bu yarışmada kazanan ve sergilemeye değer bulunan tüm fotoğrafların geç de olsa en kısa sürede İzmir Kent Konseyi tarafından düzenlenecek bir sergide “sanatçıya saygı” çerçevesinde sergilenmesini diliyoruz.

Bugün sizinle paylaşacağımız ödüllü fotoğrafları ise Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) web sitesinden temin ettik.

1-seref-artagan-izmir
Birincilik Ödülü – Şeref Artagan
2-cemil-akyuz
İkincilik Ödülü – Cemil Akyüz
3-erdinc-yilmaz
Üçüncülük Ödülü – Erdinç Yılmaz

Dur ve dinle: Sokağı müzik güzelleştirir

Burcu Taner Karatay

Kalabalık bir caddede yürüyorsunuz. Kulaklıkla yanınızdan geçen biri arkadan gelen motosikleti görmüyor, onun yerine siz panik yapıyorsunuz. Onlara bakacağım derken biri omzunuza çarpıyor. Azarı yedikten sonra sessiz yola devam ediyorsunuz. O sırada önünüze bir kişi daha çıkıyor ve yürümenizi engelleyerek, “Kot lazım mı abla, içerde modellerimiz var” diyor. Eğer o köprüdeki daha inatçı keçiyseniz, satıcıyı atlatmayı başarıyorsunuz.

Ya sabır” çekip yürümeye devam ediyorsunuz. Tabii kaldırımları işgal etmiş otomobiller ve masa-sandalyelerden fırsat bulabilirseniz.

ucunculuk-odulu-osman-maasoglu-sayisal-01
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması Üçüncülük Ödülü, Osman Maaşoğlu

Sonra fark ediyorsunuz ki ileride bir kalabalık birikmiş. Hayatınızda ilk kez göreceğiniz bir enstrümanın önce sesi çalınıyor kulağınıza. Merak ve hayranlık karışımı duygularla durup dinlemeye başlıyorsunuz. Az önceki gerginliğinizden eser yok. Koşmayı bırakıp, şöyle bir duruyorsunuz.

Bir başka gün büyülü bir ses bütün gün içinizde biriken hıçkırığı çıkarıveriyor dışarı. Rahatlıyorsunuz. Bazen de Roman müzisyenlerin neşeli ezgileri etrafında toplanmış insanlar görüyorsunuz. Daha az önce asık suratla yürüyen insanlar dans eden insanları alkışlarken buluyor kendini. Yetişeceğiniz yer çok da mühim değil, siz de durup alkışlayanlara katılıyorsunuz.

Metroya balık istifi doluşup, serin ve taze havaya ulaşma umuduyla merdivenlere koştuğunuzda duyduğunuz yan flüt sesi de en az o temiz hava kadar değerli oluyor. Tırmanılacak merdivenler bekleyedursun, o akustiğin tadını çıkararak derin bir nefes alıyorsunuz.

***

Sonra başka bir gün yolunuzu uzatsanız da o müzikli caddeden geçmek istiyorsunuz. Akordeoncunun yerini hatırlamaya çalışırken bu kez huzursuz bir kalabalık görüyorsunuz. Bu kez mikrofonda belediye zabıtaları. Ellerinde kırık bir gitar ve yüksek perdeden hiç de hoşlanılmayacak bağırtıları. Yerde kırık bir gitar ve bir o kadar kırgın müzisyenler… Ve maalesef dün klarneti eşliğinde sosyal medya şovu yaptığı müzisyeni görmezden gelen semt sakinleri…

***

Balkonlarından rengârenk sardunyalar sarkan bir kent insana nasıl nedensiz bir umut ve mutluluk verirse, sokak müzisyenleri de stres içinde koştururken durup insan olduğumuzu hatırlatarak derin bir huzur verirler. Bu, hepimizin ihtiyacı olan beş dakikalık sorgulamalar için fırsattır aslında.

***

Hayatın ritmini dinlemek, dinlerken gülümseyebilmek sokakta karşımıza çıkan bir şans ise neden yasaklansın değil mi? İşte bu noktada maalesef hemfikir olunamıyor. En başta “otorite baskısı” müzisyenlerin kâbusu niteliğinde. Çünkü yöneten, doğası gereği, yönettiklerinin bir araya toplanıp, aynı anda gülüp, aynı anda öfkelenmesini istemez.

melih-ersahin-02
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması, Melih Erşahin

Madalyonun diğer yüzü de var: Dinleyicinin kâbusu olan kötü müzik. İki tane akor bilen, akortsuz gitarıyla sokağa koşacaksa; iki şarkılık repertuarı kapan, sabahtan akşama kadar bunları döndürüp karşıdaki simitçiyi bezdirecekse, bu daha çok sokağın karmaşasına yenisini eklemek olacaktır. O yüzden sokak sanatçılığını savunmak için en meşru gerekçemiz sunulan sanatın kalitesi olmalı.

***

Bu “şerh”i koyup devam edecek olursak; çözüm önerilerini zaten bizzat müzisyenler ortaya koyuyorsa mutlaka dikkate alınmalı. Ek olarak dünyanın farklı şehirlerinde bu konunun nasıl halledildiği de göz önüne alınsa fena olmaz diye düşünüyorum. Çünkü belediyelerin buna ihtiyacı var. Örnek bir olay anlatayım. İzmir’de sokak müzisyenliği yapan bir arkadaşımla sohbet ederken zabıta konusuna değindi. Ben de bir gazete haberinde okuduklarımı anlattım. Buna göre; dünyada pek çok sokak sanatçısının yerel yönetimle bağlantı kurduğunu, hatta Avustralya Melbourne kentinde izin almak için sınav bile yapıldığını, çoğu kentte desibel sınırı konduğunu ve hoparlör, amfi gibi cihazların kullanımının özel izin gerektirdiğini aktardım.

nevzat-altin-02
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması,  Nevzat Altın

Sohbet ilerledikçe anladım ki; müzisyenler zaten hangi kurum olursa olsun iletişime geçmeye hazır. Performans gösterdikleri ilçe belediyesinden bir arkadaşıma ulaştım. Durumu aktardım, bir görüşme gerçekleştirilmesi için büyük bir çabayla karşılaştım. Bu noktada umutlandım ancak o konuşma bir vahameti de gözler önüne serdi. Arkadaşımın anlattığına göre; bir grup müzisyenle bir etkinlik için anlaşma yapılmış. Etkinlik öncesi müzisyenler belediye yetkililerini karakoldan aramış. Sebep, belediyenin etkinliğinde yine belediyenin zabıtalarına durumu anlatamamaları ve maalesef şiddet görmeleri.

***

İşte tam da bu yüzden “kent kültürü” çok sihirli bir kelime haline geliyor. Kurallar, onay kartları, yer belirleme gibi pek çok çözüm müzisyenlerin de fikri alınarak ortaya konabilir. Ancak müzik ve kent kültürünü harmanlamakta yetersiz kalan bir toplumda yaşıyorsanız, kurallar kadar bu duruma da emek harcamanız gerekebiliyor. Bu emek, yeri gelince Karşıyaka Çarşı’da, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde yahut Konak Vapur İskelesi’nde hırpalanan bir müzisyenin yanında dinleyici olarak yer alabilmeyi de kapsıyor. Çünkü sokağın sahibi, sokağın müziğine sahip çıkarsa “otorite” de kiminle “dans ettiğini” anlamak zorunda kalacaktır.

Söz konusu haber için bakınız: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/sokak/253591/Ozgurluk_sehirlerinde_sokak_muzigi_nasil_yapiliyor_.html

Modus Operandi: “Kent Çalışmaları”

MODUS OPERANDİ: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 4, Mart 2016, Ederi: 15 TL.

modusModus operandi, bir kimsenin çalışma yöntemi veya alışkanlığını tanımlamakta kullanılan Latince bir deyim. Kriminoloji ve kriminalistik terminolojisinde, “vakanın oluş şekli” veya “failin yöntemi” anlamlarına geliyor ve failin psikolojisiyle ilgili ipuçları elde etmek için oluşturulan suç profilinde kullanılıyor.

Sosyal bilimler pratiğine disiplinlerarası, ilişkisel ve eleştirel katkı sunmayı hedefleyen Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin 4. sayısının dosyası, “Kent Çalışmaları” temasını tartışan yazıları içeriyor.

Dosya: “Kent Çalışmaları: Eleştirel Yaklaşımlar“

Ulaş Bayraktar, Türkiye Kent Siyaseti’nin Post-Politik Halleri: Hizmet Referansiyelinin Projeci Habitusu için Adana’da bir Durak

Tuna Kuyucu, The Paradox of Social Housing in Turkey

Candan Türkkan, Neoliberalizm, Güvencesizlik ve Kent-Gıda İlişkisi

Deniz Ay-Faranak Miraftab, Aktivizmin İcat Edilmiş Alanları: Gezi Parkı ve Vatandaşlığın Performatif Pratikleri

Defne Kadıoğlu Polat, The ‘Ghetto’ as Self-Fulfilling Prophecy? The Spatial Exclusion of Turkish Immigrants in Berlin

Ceren Lordoğlu, Kent Coğrafyasında Kadınların Güvenlik Endişeleri

Egemen Yılgür, Lofçalı Muhacirler Mahallesi: Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi Ekseninde Peripatetik Toplumsal Organizasyon Biçimleri

Söyleşi

Michael Goldman ile söyleşi: Küresel Sermaye Kıskacında Spekülatif Kentleşme: Küresel Kent Projeleri (Şerife Geniş)

Müdahaleler

Onur Uca, Beyaz Yakalılar Üzerine Yapılmış Bir Alan Çalışmasından Anekdotlar

Laçin Tutalar, Sesli Kamusal Alanları Ararken Bir Saha Anlatısı: Etik Kurulundan Çıkıp Sokak Müziğini Dinlemek

İnceleme

Dilek Köse, [Helen Jarsiv, Paula Kantor ve Jonathan Cloke (2015) Kent ve Toplumsal Cinsiyet, Dipnot Yayınları]

Berfin Varışlı, [Murat Şentürk ve Harun Ceylan (2015) İstanbul’da Yaşlanmak: İstanbul’da Yaşlıların Mevcut Durumu Araştırması, Açılım Kitap]

Ozan Başdener, [Nezar Alsayyad ve Mejgan Massoumi (2015) Dindarlık ve Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi, Litera Yayıncılık]