Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri (7)

Kent konseylerinin yapılanmasını ve çalışmalarını ele aldığımız yazı dizimizin bugünkü bölümünde kent konseyleriyle belediyeler arasındaki bütçe, ödenek ve para ilişkilerine, belediyelerin kent konseylerine bütçe, ödenek ya da para verip vermeyeceği, yardımda bulunup bulunmayacağı üzerine yapılan tartışmalara değineceğiz.

Bilindiği üzere, İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne 6 Haziran 2009 tarih, 27250 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelik değişikliği ile 16/A maddesi eklenmiş ve bu madde düzenlemesine göre “belediyeler kent konseylerine, bütçelerinde ödenek ayırmak suretiyle ayni ve nakdi yardım yapar ve destek sağlar” hükmü getirilmiştir.

Bu düzenleme, kent konseylerinin ayni ve nakdi yardım yapması açısından gerekli ve yeterlidir.

4_20120216_1528378559

Ancak bu düzenlemeyi yetersiz bulan bazı görüş sahiplerine göre kent konseyleri ile ilgili her türlü harcamanın ilgili belediye tarafından karşılanması, bu yardımın hiçbir şekilde sınırlanmamasını istenmektedir. 

Karşı görüşte olanlar ise kent konseyleri ile belediyeler arasında böylesine kuvvetli bir mali ilişki kurulması durumunda kent konseylerinin demokratik seçimlerle belirlenmiş bağımsız yapısının bundan zarar göreceğini, belediye ile kent konseyi arasında her zaman için belediye yararına bir bağımlılık ilişkisinin kurulacağını, böylelikle ödenek alan kent konseylerinin artık belediyenin herhangi bir birimine dönüşeceğini; ayrıca kent konseylerinin yardım yapması gereken tek iç paydaşının sadece belediyeler olmadığını, belediye dışında kaymakamlık ya da valilik gibi yardım yapabilecek birden fazla paydaş olduğunu ve kent konseyleri ruhunun alınan ödenek ya da para ile iş yapmak değil; böylesi bir araya gelişten kaynaklanan sinerjinin, bu sinerjinin ürünü olan “sosyal sermaye“nin harekete geçirilmesi olduğunu ifade etmektedirler.

Bizim görüşümüz ise, kent konseyi ile belediye arasındaki bu ayni ve nakdi yardımda bulunma yükümlülüğünün, katkıda bulunacak kurumların kent konseyi üzerinde hakimiyet kurmasına yol açmayacak şekilde belediye dışındaki diğer kurumlara da yaygınlaştırılması; yani kent konseyi katılımcısı kurum, kuruluş ve kişilerin maddi ve manevi katkılarıyla oluşan sinerjinin değerlendirilmesinden yanadır. Nitekim 1998-2001 döneminde Alsancak bölgesindeki meslek odalarıyla dernek, vakıf ve sivil yurttaşların katılımı ile oluşturduğumuz Alsancak Sivil Katılım Platformu, daha sonra Konak Belediyesi’nin katılımı ile Alsancak Bölge Kurulu‘na dönüşen birlikteliğin oluşturduğu güç ve sinerjinin belediyelerin ya da diğer resmi kuruluşların yapacakları yardımlardan daha değerli, daha anlamlı ve daha kalıcı olduğunu bizlere göstermiş, kanıtlamıştır.

Kent konseyleri görevli oldukları alanda gerçekten toplumsal yaşam ve mücadelenin bir çekim odağı oldukları, bunu hedefleyip gerçekleştirdikleri takdirde; o yerleşim alanında faaliyet gösteren tüm resmi, özel ve sivil kurum, kuruluş ve kişilerin kent konseyi çevresinde toplanıp bir araya gelmeleri mümkün olur. Bu durum beklenen, toplumsal bir reflekstir. İnsanların birlikte yaşadıkları ya da çalıştıkları kentlerde bir arada olmaktan kaynaklanan bir çok konu ya da sorunun ele alınıp tartışılması suretiyle gerçek bir halk forumuna dönüştürülecek kent konseyleri işte o durumda, para ve ödenek isteyen değil; aksine katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin gönüllü olarak katkıda bulunmak isteyecekleri, bunun  için adeta birbirleriyle yarışacakları gerçek bir toplumsal güce dönüşebilir.

İşte o zaman, kent konseyleri paraya, ödeneğe ihtiyaç duymadan birçok şeyi yapabilir, birçok sorunu çözebilir ya da çözümünü kolaylaştırabilir.

zekat-vermek

İşte o zaman, kent konseylerinin, katılımcısı olan belediye, kaymakamlık, valilik ve benzerlerinden ayrı bir kimliği, bağımsız, özgür bir kişiliği olabilir. Bu yapılamadığı, becerilemediği ya da istenmediği, arzulanmadığı takdirde ise belediyelerden ya da başka kuruluşlardan, özellikle de uluslararası finans kuruluşlarından bağış, hibe, yardım adı altında para beklenen, bunun için avuç açılan bir yapıya dönüşülür ki, bu durumda da o kent konseyi temsil iddiasında bulunduğu kent halkı, hemşehrileri adına nasıl söz söyleyebilir, neler isteyebilir?

İşin öz ve kısası ise şudur;

Kent konseyleri akıllı politika, strateji ve taktiklerle mücadele ederek kendi toplumsal güçlerini yaratmadıkları, güçlü bir cazibe merkezi olmadıkları ve gücü, başkalarından istedikleri bütçe, hibe ve yardımlarla oluşturmaya çalıştıkları sürece ne kaale alınacak kadar güçlü olabilirler ne de halk adına söz söyleyip onun temsilcisi olmaya kalkışabilirler…

Devam Edecek…

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 6

Dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Yerel Gündem’21 projesinin devamı olarak 10 yıldır uygulamada olan kent konseylerinde görüp yaşadığımız deneyim ve duyumlar çerçevesinde merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi olan vali ve kaymakamlarla belediyelerin kent konseyleriyle olan ilişkisinin gerçekten bir katılım ilişkisi olup olmadığını tartışıp sorgulayacağız.

resim1

2016 yılı içinde İzmir Kent Konseyi’nin çalışma yönergesini değiştirmek amacıyla yaptığımız çalışmalar sırasında kent konseyleri konusunda adı ön sıralara çıkmış, bu tür çalışmalarda Çanakkale, Nilüfer, Odunpazarı, Kadıköy, Çankaya gibi hep örnek gösterilen ülkemizdeki 18 ayrı kent konseyinin yönergelerini inceleyip birbirleriyle karşılaştırarak analiz etmemiz sırasında gördük ki; gerek bu tür yasal düzenlemeler yapılırken gerekse bu düzenlemeler uygulanırken kent konseylerinden beklenen şey, valiliklerin, kaymakamlıkların ve belediyelerin karar alma ve uygulama süreçlerine gerçekten katılması değil; aksine, belediye yönetimlerinin kent konseyi çalışmalarına katılması, hatta müdahalede bulunması şeklinde anlaşılıyor ve gerçekleşiyor.

Valilik/kaymakamlık-kent konseyleri ya da belediyeler-kent konseyleri ilişkisinde merkezi yönetimin il ya da ilçedeki temsilcisi olan vali ya da kaymakamın, çoğu kez bu işin belediyeye ya da belediye başkanına ait olduğunu düşünmesi nedeniyle bir adım geride durarak kent konseylerini belediyelere bırakması, konseyleri belediye yönetiminde faaliyet gösteren bir birim gibi kabul etmesi şeklinde ortaya çıkıyor.

Belediye ve kent konseyi yönetiminin iktidar partisinden olmaması durumunda bu hususa daha da bir dikkat edilip, aynen İzmir’de olduğu gibi Kent konseyi-valilik ve onun birimleri arasındaki ilişkiler en alt düzeye indiriliyor. Bunun en somut örnekleri ise valilik temsilcisi olarak seçilen yürütme kurulu üyelerinin yürütme kurulu toplantılarıyla konseyin diğer etkinliklerine katılmaması ve bu durumun her iki taraf açısından normal karşılanır bir hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. O nedenle de her zaman için kent konseyi-valilik ya da kent konseyi-kaymakamlık ilişkileri hep beklenen düzeyin altında gerçekleşiyor. Kazara bu ilişkiler biraz canlanacak olsa belediye, özellikle de belediye başkanı düzeyinde “orada benden habersiz neler oluyor acaba” şeklinde bir endişe, bir şüphe bile oluşmaya başlıyor (!)

Aslında kent konseylerinin kuruluş ruhunun özü olan ‘yönetişim’ zihniyeti açısından yanlış ve sakıncalı olan bu durum; yani kent konseyi-merkezi yönetim ilişkisinin zayıflayıp yok olduğu bu durum, kent konseyinin tümüyle belediyenin, daha doğrusu belediye başkanının ve onun bürokratlarının eline düşmesine neden oluyor. Belediye bazen bunu sağlamak amacıyla mevcut yasal düzenlemeleri dikkate almadan kent konseyi genel kuruluna ve yürütme kuruluna kendinden daha fazla ‘adam sokmaya’ çalışıyor, yaptığı ya da yapmaktan kaçındığı yardımların sonuçlarıyla kendi iktidar alanını genişletmeye çalışıyor, aradaki ilişkiyi bir katılım ilişkisi olmaktan çıkarıp bir egemenlik ilişkisine dönüştürüyor.

Bu anlamda, belediye-kent konseyi ilişkilerinde, belediyenin egemenlik alanını genişletip güçlendiren en önemli organlardan biri de genel sekreterlik kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü baştan beri genel sekreterin kim olacağı belediye başkanının takdirine bağlı olduğu için, onun önerdiği üç aday arasından yürütme kurulu tarafından seçilseler bile eninde sonunda her zaman için belediye başkanının belirlediği, ona bağlı, onun sözünden çıkmayan, adeta onun ‘ajanı’ gibi çalışan bir konuma sahip oluyorlar. Uygulamada gördüğümüz çoğu genel sekreter tipi hep bu tespiti doğrulamakta, kişisel olarak daha demokratik olanlar ya da olmak isteyenler ise “bıyıkla sakal arasındaki” ikircikli halleriyle her iki taraf için güvenilmez, hatta şüphe ile bakılan ayrı bir tiplemenin konusu olmaktadırlar.

resim3

Bu durum bazı kent konseylerinde öyle bir duruma ulaşmaktadır ki, genel sekreterlere çalışma yönergeleriyle ya da fiili uygulamalarla tanınan yetkiler genel sekreterleri adeta ikinci bir kent konseyi başkanı haline getirmektedir. Hele ki genel sekreterlere kent konseyini temsil etme yetkisinin verildiği durumlarda genel sekreterlerin kent konseyi adına konuşmalar yaptığı, beyanatlar verdiği, imzalar attığı ve protokolde yer aldığı bile görülmektedir. Hatta bazı özel durumlarda genel sekreterler, başkandan ya da onun bürokratlarından aldıkları güçle kent konseyi başkanıyla yürütme kurulu üyelerini , kent konseyi katılımcılarıyla çalışanlarını tehdit etme, şantaj yapma ve aba altından sopa gösterme cesaretini bile gösterebilmektedir.

Oysa genel sekreterler kent konseyi genel kurulu tarafından değil, belediye başkanının gösterdiği üç aday arasından, kent konseyi genel kurulunun seçtiği yürütme kurulu tarafından seçildikleri için temsili demokrasi anlamında bir yönetme güçlerinin olmaması gerekmektedir.

resim2

Ama kent konseyleri projesi adı verilen bu düşünce baştan beri yanlış ve eksik olduğu için ‘yönetişim’ ya da ‘iyi yönetişim’ adı altında, insanın var olduğu çağlardan bu yana hepimizin iyi bildiği bir oyunu, hem de bir iktidar oyununu kent konseyleri içinde oynanmasına izin vermekte ve aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın buna bir çözüm bulmamaktadır. Hem de ‘katılım’, ‘katılımcı demokrasi’, ‘diyalog’, ‘konsensus’, ‘şeffaflık’ gibi birtakım sihirli, ikna edici sözcükleri, kavramları o kadar sık, o kadar çok kullanmasına karşın…

Tabii ki bu arada kaybeden her zaman için bu iktidar oyununu uzaktan izleyen ya da bu oyundan bihaber olan kent ile onun halkına, o kentin hemşehrilerine olmaktadır…

Devam Edecek

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 5

Ülkemizdeki ve yaşadığımız kent İzmir’deki kent konseyleri uygulamasını bir ‘proje’ olarak ele alıp incelediğimiz; gördüğümüz, duyduğumuz ve yaşadığımız olaylardan yola çıkarak değerlendirip yorumladığımız kent konseyleri projesi ile ilgili yazı dizimizin bugünkü bölümünde “yapma!” denilmesine karşın en alâsının yapıldığı kent konseylerinin içi kavga, mücadele ve sürtüşmelere, ayak ve hesap oyunlarına yer vermek istiyoruz.

fightcloud

Konu ile ilgili tüm proje ve program belgelerinde, kent konseylerinin katılımcı ve demokratik yerel yönetişimin modeli olarak ‘kentine sahip çıkma’, ‘aktif katılım’ ve ‘çözümde ortaklık’ ilkeleri bütünlüğünde, kentleri sürdürülebilir geleceğe taşıyan bir ‘ortaklık’ yapısı olduğu belirtilmekte ve belediyelerin öncülüğünde, yerel ‘paydaşları’ bir araya getirerek tüm kenti kucaklayan bir ‘ortak akıl’ oluşturulmasını sağlayan bu benzersiz ortaklık modelinin, aynı zamanda kadın ve gençlik meclisleri, engelliler, yaşlılar ve çocuklar için platformlar, mahalle ölçeğinde katılım ve çalışma grupları olmak üzere, diğer katılımcı yapılar ve süreçler için de çok elverişli bir şemsiye işlevi gördüğü belirtilmektedir.

Yönetişim’, ‘kentine sahip çıkma’, ‘aktif katılım’, ‘çözümde ortaklık’, ‘paydaşlık‘, ‘ortak akıl’, ‘sivil toplum’ ve ‘sosyal sorumluluk’ gibi insanın aklını başından alan birtakım sihirli sözcüklerle yine bir kısım insanı etkileyen bu anlatıma göre, bu ‘çok elverişli şemsiye’ altında bir araya gelen kurum, kuruluş ve kişilerin birbirleri ile ilişkisinin, ‘uzlaşma‘, ‘dayanışma’, ‘yardımlaşma’, işbirliği‘, ‘çatışma’ ve ‘mücadele’ gibi çatışmalı ve çatışmasız ilişki türlerinin bütünlüğünden çok tümüyle çatışmasız ilişki türlerini öne çıkaracak şekilde ‘diyalog’, ‘ikna’, ‘uzlaşma’ ve ‘birlikte iş yapma‘ gibi tutum ve davranışlara yönlendirildiği görülmektedir.

Nitekim, 2010 yılında, Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (UNDP), İçişleri Bakanlığı ve UCLG-MEWA (Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler, Orta Doğu ve Batı Asya Bölge Teşkilatı) tarafından hazırlanıp yayınlanan “Türkiye’nin Katılımcı-Demokratik Yerel Yönetişim Modeli Olarak Dünyaya Armağanı: Kent Konseyleri” isimli yayında, “belediye, kent konseyini desteklemezse ne olacaktır?” sorusuna verilen yanıtta “tepkisel bir biçimde, “olumsuzluklar” üzerine bina edilen bir yaklaşımla, belediyenin destek vermemesi veya bir dönem verdiği desteği geri çekmesi olasılığına karşı “zorlayıcı” önlemler arayışına girilmesi yerine, belediyeyi “yerel yönetişim” sürecinin önemine inandırmak, bu eşsiz katılımcı yapıya destek vermesi yönünde teşvik etmek, bir ölçüde “zorlama” gerekiyorsa, bunu tepeden değil, demokratik katılımın baskısıyla gerçekleştirmek ve her şeyden önce, kendi yerel yönetimine güvenerek, iyi niyetle hareket etmek gerekecektir.“¹ 

Bir belediyenin kendi kurduğu kent konseyini desteklememesi hatta çalışmalarına engel olması durumunda ne yapılacağını ortaya koyan bu yanıtta da görüleceği gibi, kent konseyinin bu konuda yapacağı tek şey bu haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkıp mücadele etmek değil; yardımı yapmayan ya da -İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2016 yıllarında sergilediği gibi- yardımı kesen bir belediyeyi yerel yönetişimin yararlarına ve kent konseyi gibi “eşsiz katılımcı yapıya” inandırmak; yani iknaya, inandırmaya dayalı bir pasif tutum sergilemek olmalıymış (!)

Şayet, kendisine yasal olarak yapılması gereken yardım kesilirse ya da yetersiz bir düzeye indirilirse oturup buna karar verenleri inandırmaya, ikna etmeye çalışması gerekiyor… Bu konuda, bırakın toplumsal muhalefeti örgütleyip hayata geçirmeyi hukuki bir mücadeleye girmesine dahi izin vermiyor, en azından tavsiye etmiyor.

Oysa, kent konseylerinde görüp duyduğumuz, yaşayıp muhatap olduğumuz ilişki biçimleri bunlar mı?

Hayır, hem de kesinlikle hayır!

mucadele-002

Gördüğümüz, duyduğumuz, yaşayıp muhatap olduğumuz tek şey, ‘gizli‘ ya da ‘açık‘ bir şekilde kimsenin birbirinin ayağına basmadan yürütülen, bunu yaparken de hiçbir kural ya da ilkeye uyulmaksızın sürdürülen şiddetli bir ‘siyasi’, ‘kişisel’ ve ya da ‘grupsal’ mücadele… Kah belediye başkanı ile kah kentteki siyasetçilerle ya da belediye meclisi üyeleriyle hatta rakip parti yöneticileriyle dirsek teması ve işbirliği içinde yürütülen bir mücadele.. Bazen belediye başkanının yanında bazen de belediye başkanına karşı… İnsan harcamaya, karalamaya, kişisel egolarla belirlenmiş hedeflere ulaşmaya dayalı ilkesiz kuralsız bir mücadele… Sırf edinilen koltuğu korumak adına yapılan ittifaklar, hukuksuzluklar…

Tabii ki bütün bu hengame içinde ilkeli kalmaya, doğrusunu yapmaya, kuralına uymaya çalışan iyi niyetli insanlar da var… Ama ne yazık ki, bu koşullar içinde her zaman için azınlıkta kalmaya, istisna olmaya mahkumlar… O nedenle söylediklerimiz onlara değil; onların her daim mücadele ettiği kötülüklerin, yanlışlıkların, eksikliklerin ve hukuksuzlukların kaynağı olanlara…

O nedenle, tüm yaşamlarında doğru çalışmalar yaptığını, ilkeli davrandığını bildiğim birçok arkadaşım, dostum büyük bir samimiyetle; belki güzel, yararlı şeyler yaparım düşüncesiyle gelip çalıştıkları bu ortamlara uyum sağlayamadıkları ve mutlu olmadıkları için en kısa sürede uzaklaşmayı düşünüyor ve teker teker uzaklaşıyorlar… 

Kalanlar ise kim için, ne için, ne yaptıklarını bilmedikleri, bu tür yaşamsal soruları sormak akıllarına gelmediği için, başarılarını birbirlerine anlatıp durdukları kendi hallerinden memnun mesut bir hayatı sürdürmeye devam ediyorlar…

Velhasıl, çağdaş kapitalizmin kentleri teslim almayı hedefleyen yerel yönetişim odaklı siyasi projesi olan kent konseyleri, iddia ettiğinin aksine oluşturduğu bu çatışmacı ortamlarda toplumsal mücadele yerine egolarla beslenen kişisel, siyasi ya da grupsal mücadeleyi öne alan kendisi gibi etkisiz, başarısız bireylerini, aktörlerini üretmeye devam ediyor…


¹ Emrealp, Sadun; (2010) Türkiye’nin Katılımcı-Demokratik Yerel Yönetişim Modeli Olarak Dünyaya Armağanı: Kent Konseyleri, UCLG-MEWA Yayını, s.58

Devam Edecek…

Bir Sergi ve Gerisinde Gizli Kalanlar…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sosyal medyadaki haberlerden İzmir’de kendine kenti ve geleceğini konu alan bir serginin düzenlendiğini öğrendim… Bu haberlere göre Almanya’nın dünya çapındaki ünlü kültür kurumu Goethe-Institut ile Almanya Federal Çevre, Doğa Koruma, Yapı ve Nükleer Güvenlik Bakanlığı’nın ortak girişimi ile hazırlanıp 3 Ocak 2017 tarihinde Kültürpark içindeki İzmir Resim Heykel Müzesi Kültürpark Sanat Galerisi’nde açılan ‘Weltstadt⁽¹⁾ – Kenti kim oluşturuyor’ adlı serginin 17 Ocak 2017 tarihine kadar açık kalacağı duyuruluyordu.

3 Ocak 2017 tarihinde yapılan açılış töreninden sonra gerek Goethe Instıtut’a gerekse Hürriyet Gazetesi ile İzmir Mimarlar Odası’nın web sayfasında verilen bilgilere göre serginin küratörlüğünü Matthias Böttger, Angelika Fitz ve Tim Rieniets‘tin üstlendiği, Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch‘ın ev sahipliğindeki proje sergisinin açılışına Fransız Kültür Merkezi Müdürü Caroline David ile mimar ve mühendislerle diğer davetlilerin katıldığı belirtiliyor.

poster

Yine aynı kaynaklara göre açılışta konuşan Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch, serginin “Kenti kim inşa ediyor ve onun geleceğini kim şekillendiriyor?” sorularını sorarak küresel ısınma, ekonomik kriz, göç, sosyal kutuplaşma ve demografik değişim karşısında bu soruların bugün çok büyük bir etki taşıdığını ifade etmiştir. Bu sorunun yanıtı olarak; kentin geleceğini her zaman olduğu gibi uzmanlar, karar vericiler ve yatırımcılar mı yoksa ortaya çıkan yeni aktörlerin kişisel inisiyatifi ile katılımı mı belirleyecektir? Çünkü günümüzdeki kentsel dönüşüm süreçlerine katılan yeni aktörler kişisel inisiyatifleri kullanarak geleneksel şehir planlamasını ya tamamlamakta ya onun içine sızarak etkili olmakta ya da onun yerini alabilmektedir.

Bu düşünceden hareket ederek oluşturulan ‘Weltstadt – Kenti kim oluşturuyor‘ projesi, Goethe Enstitüsü’nün dünya çapındaki şubeleri ve onların partnerleri tarafından hayata geçirilen girişimleri bir ağ ile birleştirmekte niyetindedir. Hepsi şehir yapımının yerel biçimlerini denemekte ve yeni aktör konstelasyonları⁽²⁾ içinde kentin geleceği üzerine çalışmaktadır. Weltstadt bu yerel girişimlere uluslararası bir vitrin sunmak ve gelişim süreçlerini desteklemek istemektedir. Weltstadt bloğu, konuya dayalı gazeteler, bir turne sergisi ve ortak çalıştaylar, değişik Weltstadt yerlerindeki yerel aktörler arasındaki değiş-tokuşunun yanısıra Almanya ile bilgi aktarımını teşvik etmektedir. 

01

Weltstadt- Kenti kim oluşturuyor?‘ ortak sorusunun çatısı altında dünyanın en farklı bölgelerinden projelerin tartışmaya sunulduğunu belirten Bartsch, “Bu şekilde Johannesburg ve Seul’deki biçimsel olmayan yerleşim yerlerinin geliştirilmesindeki tecrübeler karşılaştırılmaktadır. Brezilya’da yeni orta sınıf aracılığıyla daha fazla söz isteği talebi odak noktasındayken, New York’ta iklim değişimine karşı şehir halkının inisiyatifi odak noktasında yer almakta. Belgrad ve Riga’da kullanılmayan kent alanlarının tekrar etkili hale getirilmesi için kültürel aktörlerin potansiyeli odak noktasında yer almaktadır. Weltstadt güneybatı Avrupa’nın krizle sarsılmış şehirlerinde ortak yapımın yeni şekillerini ve paylaşımı incelemekte ve Bangalore’de de vatandaşların fikirleri bir kitle kaynak platformu üzerinden paylaşılmaktadır. Şehir ve şehire yakın bölgeler arasındaki karışık ilişkiyi Dakar ve Ulan Bator’daki projeler açıklamaktadır. Bu projeler, göçmenlerin nasıl etkin olduğunu ve kentleri değiştirdiklerini ele almaktadır” dedi. 

05

İzmir Goethe Alman Kültür Merkezi’nin verdiği bilgilerle gazetelere yansıyan haberlerin incelenmesinden de görüldüğü gibi; Almanya, Türkiye’deki ve özellikle İzmir’deki kentsel dönüşüm süreçlerine ilgisiz kalmamakta, son yıllarda “Akdeniz Dünyası” adı verilen vizyon üzerinden Fransa, İspanya, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin alt bölgesine yönlendirilen bağlantıların Avrupa Birliği’nin dinamosu olan Almanya’ya ve Alman kültürüne de yönlenmesi için hamle yapmakta, hazırladığı bu proje ve sergi üzerinden kendi kültürü üzerinden gelişen bir kentleşme anlayışını, etkili olduğu diğer ülkelerdeki bilgi ve deneyimler üzerinden bu topraklara da taşımak niyetindedir.

02

O anlamda, bu proje ve sergiyi “Almanlar geldi, bir sergi açıp gittiler” şeklinde anlatıp yorumlamanın dışında Almanya’nın, İzmir’in kentsel dönüşümü konusunda görev olan yerel yönetimlerin Akdeniz vizyonu üzerinden Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerle gerçekleştirdiklerine ilgisiz kalmadığını görmek, bu ülkeler Avrupa Birliği içinde olsalar bile bir türlü ortadan kaldıramadıkları ulusal devlet ve milliyetçi eğilimler nedeniyle ortaya çıkan rekabet nedeniyle finansal borçlanma, bilgi, teknoloji ve kültür transferi gibi alanlarında ortalığı Akdeniz ülkelerine bırakmak niyetinde olmadıklarını anlamak gerekir. 

Nitekim sergi panolarının yanına iliştirilmiş ve Türkçe’ye çevrilmiş ‘(Gayri)Resmi Kavramı’, ‘(Gayrı)Resmi Şehir, Şehrin Boyutları, Kentsel Çöküş Kapıda mı?’, ‘Krizlere Karşı Şehirler’, ‘Porto Alegre: Bairro Farrapos Vaka Çalışması’, ‘Yarmag ve Sosyal Kalkınma ve Alan’, ‘Kendi Kendine Organizasyon ve Kamu Yönetimi’, ‘Kentsel Uygulamalar Okulu’, ‘Olanak Tanıyan Programlar’, ‘Uzun Yaşam Köyü’, ‘Lizbon: Yakın ve Doğrudan Destek’, ‘Akıllı Şehir Curitiba’, ‘Kolektif Performans Olarak Şehir’, ‘Edimsel Mekan’, ‘Afrika Şehri: Kapalı Çarşı ile Yaratıcılık Merkezi Arasında’, ‘Şehri Gözlemlenebilir Kılmak’, ‘Ulanbator Stratejileri: Naadam Festivali’, ‘Y Masası: Yerel Eylemlerin Semiyotik Nesnesi’, ‘Riga’ya Özgürlük’, ‘Yeni Orta Sınıf’, ‘Riga: Yaratıcı Ütopya’, ‘Ulanbator’daki Çevresel Zorluklar’, ‘Belgrad’da İş Birliğine Dayalı Bir Şehre Yolculuk’, ‘Yeni Bir Orta Sınıf Yaratma Şansı’, ‘Hindistan’ın Orta Sınıfı: Şehir Efsanesi mi Yoksa Gelişmekte Olan Bir Güç mü?’, ‘Yeni Sivil Toplum”Mega Kentlerde Toplumun Korunması’, ‘Hint Şehirlerini Kim Yaratıyor?’, ‘Göçebelerin Şehre Akını’, ‘İş Birliğine Dayalı Şehirler: Tanılar’, ‘Yaşam Modeli Geliştirme’, ‘Brezilya’nın Yeni Orta Sınıfı’ ve ‘Nos Brasil! We Brasil! Üzerine‘ başlıklarını taşıyan 31 ayrı yazı da bu niyeti destekleyen bir içeriğe sahipti.

03

Lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet…

Bu sergi ile ilgili olarak söylemek istediğim diğer bir konu ise sergi düzenleyicileri arasında dünyaca tanınan Goethe Enstitüsü ile Alman Federal Hükümetinin koskocaman bir bakanlığı olmasına; ayrıca beş ayrı bloktan oluşan sergiyi üç ayrı küratör tasarlayıp düzenlemiş olmasına karşın gerek serginin duyuru ve tanıtımı gerekse sunulan görsellik açısından son derece basit, son derece amatör bir nitelik göstermesidir.

Sergiye gitmeye kalktığınızda sergi mekânının önünde orada bir sergi olduğuna ilişkin bir duyurunun olmayışı, serginin sahipsiz hali, herhangi bir sergi kataloğunun yokluğu, sergilenen materyalin tümüyle okunacak yazılardan oluşması, blokları oluşturan A3 büyüklüğündeki karton/kâğıt parçalarının yer yer kopmuş olması ve kopup yere düşen kağıt parçalarını oradaki güvenlik görevlisinin tekrar eski konumuna getiriyor olması bizim Goethe Enstitü’ye ve dolaylı olarak Almanya’ya yakıştıramadığımız bir husus.

04

Ayrıca 1980’li yıllarla birlikte ortaya çıkan bol yazılı metinlerle tasarlanan sergilemelerin günümüz koşullarında ömrünün artık dolduğuna inanıyorum. Sergiyi düzenleyen küratörler o yazılı metinleri teker teker okumanın ne kadar vakit aldığını hesapladılar mı bilmem ama ben şahsen bütün o metinleri okuma sabrını gösteremedim… Hele ki sosyal medyanın uzun metinleri okuma sabrımızı her geçen gün azalttığı günümüz koşullarında bütün bu İngilizce yazıları ve bunların hemen yanına iliştirilmiş 31 ayrı Türkçe yazıyı baştan sonra kimin ne kadar sürede okuduğunu da merak edemeden duramadım açıkçası…

06

İnsan bu sergiyi gördüğünde Almanların İzmir’e haksızlık yaptığını düşünüyor ister istemez. Bu kadar basit, öğrenci işi bir sergi tasarımı yapmak, ayrıca özenli bir kataloğun düzenlenmeyip panolardaki Almanca metinlerin Türkçe çevirilerinin duvarlara yapıştırılmış bol sayıdaki kâğıtlara yazılmış olması, bir sergi görevlisinin bilgi vermek ve sergiyi sahiplenmek amacıyla orada hazır olmaması, her şeyin oradaki güvenlikçiye teslim edilmesi… Bütün bunlar ortaya atılan iddia ne kadar büyük olursa olsun onun yaşama geçişinin, bu düzeyde amatör işi olduğunu gösteriyor…

O nedenle, sergiyi düzenleyenlere lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet diyoruz…


⁽¹⁾ Dünya kenti, Metropol

⁽²⁾ Sistem terapisinin astronomiden (takımyıldız) ödünç aldığı ‘konstelasyon’ kavramı, içinde bulunduğumuz ve içimizde bulunan sistemlerin bünyesindeki elemanların birbirlerine göre pozisyonlarını konu edinmektedir.

Kente Dair Karikatürler

Bugün sizlerle bir süredir belki bir gün lazım olur düşüncesiyle heybemize koyduğumuz kente dair eleştirel karikatürlerimizi paylaşarak Dünya’ya, ülkemize ve içinde yaşadığımız kente dair sıkıntılarımızı, şikayetlerimizi bir nebze olsun gidermeyi uygun bulduk.

Bu karikatürleri sizlerle paylaşırken onu tasarlayıp çizen karikatüristin emeğine değer verdiğimiz için çizerinin adını özellikle belirtmeye çalışacağız. Ancak bazı karikatürleri bulduğumuz kaynakta kimin tarafından çizildiği belirtilmediği ya da biz kaydederken bir kenara yazmadığımız için hem sizlerden hem de kendilerinden özür dilemek isteriz.

Keyifli izlemeler dileğiyle… 

kent-karikaturu-01

kent-karikaturu-02-sergei-tunin
Sergei Tunin, Rusya
kent-karikaturu-03-nicolae-lengher
Nicolae Lengher, Romanya
kent-karikaturu-04-anatoliy-stankulov
Anatoliy Stankulov, Bulgaristan
KM_754e-20160909181016
Yüksel Cengiz
kent-karikaturu-06
Manşet girin
kent-karikaturu-07
Manşet girin
kent-karikaturu-08-halit-sekerci
Halit Şekerci
kent-karikaturu-09-tan-oral
Tan Oral
kent-karikaturu-10-cemalettin
Cemalettin (?)
kent-karikaturu-11-mustafa-yildiz
Mustafa Yıldız
kent-karikaturu-12
Manşet girin
kent-karikaturu-13-burak-ergin
Burak Ergin

kent-karikaturu-14

İZMİR'İN SU BASKINI SORUNUNA 'FANUSLU' ÇÖZÜM SOSYAL MEDYADA PAYLAŞILAN İZMİR KARİKATÜRÜ OLAY OLDU
Ali Küçükkartal
kent-karikaturu-16-cemalettin
Cemalettin (?)

kent-karikaturu-17

kent-karikaturu-18-m-erden
M.E.(?) Erden

kent-karikaturu-19kent-karikaturu-20kent-karikaturu-21

kent-karikaturu-22-burak-ergin
Burak Ergin

kent-karikaturu-23kent-karikaturu-24kent-karikaturu-25kent-karikaturu-26kent-karikaturu-27

kent-karikaturu-28-sezer-odabasioglu
Sezer Odabaşıoğlu
kent-karikaturu-29-sefer-selvi
Sefer Selvi
kent-karikaturu-30
Dr.M.E. (?)
kent-karikaturu-31
Dr.M.E. (?)
kent-karikaturu-32
Dr.M.E.(?)
kent-karikaturu-33-eray-ozbek
Eray Özbek

Kent ve Kentli Karikatürleri

Ulusal ve uluslararası düzeydeki karikatür yarışmaları ile ilgili dizimizin bugünkü ikinci bölümünde 2013 yılında Dördüncüsü düzenlenen Tebriz Uluslararası Kent ve Kentli Karikatürleri Yarışması’nın yetişkinler ve çocuk kategorilerinde ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 11 karikatürü paylaşıyoruz.

Hepinize keyifli izlemeler dileğiyle…

grzondziel-krzysztof-polonya-birincilik
Grozondziel Krzysztof – Birincilik Ödülü – Polonya
tsvetkov-ivalio-bulgaristan-ikincilik
Tsvetkov Ivalio – İkincilik Ödülü – Bulgaristan
benjamin-cafali-brezilya-ucunculuk
Benjamin Cafali – Üçüncülük Ödülü – Brezilya
atefe-yariyan-iran
Atefe Yariyan – Sergileme – İran
damir-novak-hirvatistan
Damir Novak – Sergileme – Hırvatistan
mahmood-nazari-iran-sergileme
Mahmood Nazari – Sergileme – İran
makhmudjon-eshonkulov-ozbekistan
Makhmudjon Eshonkulov – Sergileme – Özbekistan
popov-andrei-rusya
Popov Andrei – Sergileme – Rusya
alisa-koryakina-rusya-cocuk-birincisi
Alisa Koryakina – Çocuk Ödülü Birincisi – Rusya
armin-morsali-iran-cocuk-ikincisi
Armin Morsali – Çocuk Ödülü İkincisi – İran
amin-shahmohammadi-iran-cocuk-ucuncusu
Amin Shahmohammadi – Çocuk Ödülü Üçüncüsü – İran

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 1

Ali Rıza Avcan

Beni tanıyanlar ya da bugüne kadar yazıp çizdiklerimi okuyanlar, ifade etmeye çalıştıklarımı dinleyenler benim ideolojik ve siyasi anlamda kent konseyleri düşüncesine muhalif olduğumu ve 2006 sonrasında Türkiye’de uygulanan kent konseyleri projesini başarısız bulduğumu bilirler.

Çünkü kent konseyleri düşüncesinin, çağdaş kapitalizmin ‘yönetişim‘ adı verilen yeni siyasi iktidar aracının bir dişlisi olduğunu ve emperyalizmin uluslararası alandaki savunucularından biri olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) tarafından geliştirilerek Türkiye’ye önerildiğini, bu proje ile IMF, Dünya Bankası, OECD vb. gibi uluslararası kuruluşlarla yerel yönetimler arasında, ulus devletlerin müdahalesi dışında doğrudan bir ilişki kurulmaya çalışıldığını, bunu da belediyelere bağlı kurulan bu örgütler eliyle gerçekleştirmek istediklerini bilir ve söylerim.

hazAyrıca, bu projenin 1999-2006 döneminde uygulanan Yerel Gündem’21 projesinden elde edilen birçok doğru ve değerli deneyimin dikkate alınmaması nedeniyle; halktan kopuk olacağını ve ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar başarıya ulaşamayacaklarını anlatırım.

Kent konseyleri ile ilgili yetersiz hukuki düzenlemelerin, kent konseyleri ile belediyeler arasındaki anti demokratik ilişkilerin ve ülkemizdeki sivil toplumun geleneksel meslek hastalıkları nedeniyle bu örgütlenmenin de zaman içinde diğer sivil toplum örgütlerine benzeyeceğini, belediye başkanlarının emrinde belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışacaklarını ve bundan da en fazla belediye başkanlarının memnun kalacağını anlatmaya çalışırım.

Nitekim çevremde görüp izlediğim ya da mülteciler gibi insani konularla ilgili olarak fiili olarak çalıştığım kent konseylerinin uygulamaları da bütün bu iddia edip söylediklerimi doğrulayıp haklı olduğumu gösterir durur.

1970’li, 1980’li yıllarda temsili demokrasinin yetersizliği nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkan ve gerçek halk muhalefetini temsil eden alternatif halk meclislerini, kent senatolarını bilen, o oluşumların tüzüklerini hazırlamış, yönetimlerinde bulunup fiilen çalışmış, belediyeler adına ya da tümüyle sivil bir inisiyatif olarak mahalle örgütlenmeleri yapmış, platformlar kurmuş biri olarak bu hep haklı çıkma keyfiyetinden de memnun olduğumu pek söyleyemem…

Buna rağmen kent konseylerinin varlık nedeni ve işlevleri konusunda siyasi bir bilincin var olması durumunda kent konseylerinin bugünküne göre bağımsız ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulabileceğini; bunu sağlamak amacıyla da oyunun kurallarına uygun bilinçli bir demokrasi mücadelesinin şart olduğunu düşünürüm.

Benim bu konudaki temel düşüncem bu olmakla birlikte; çevreme baktığımda kent konseylerinin yönetimi konusunda demokratik mücadelenin unutulduğu ya da önemsenmediği birbirinden ayrı iki temel yanlışın yapıldığını görüyorum:

Bu yanlışlardan biri yapmak istediklerini oyunun kurallarını, bu konuyla ilgili yasal düzenlemeleri dikkate almaksızın yapmak isteyen kent konseyleriyle ilgilidir. Bu düşüncede olan kent konseyleri yapmak istedikleri çalışmaları yasal çerçeveyi pek düşünmeden ve oyunun kurallarını dikkate almadan gerçekleştirmeye kalkıyorlar. Böylelikle kendi önlerine konulan antidemokratik engelleri kimselere fark ettirmeden kurnazca aşabileceklerini düşünüyorlar. Hatta bunu kent konseylerini kendi siyasi görüşlerinin merkezi ya da aracı olarak tahayyül edip gerçekleştirmeye çalışan ya da kendi yerel sorun ve konuları dururken ulusal ya da uluslararası düzeyde siyaset üretmeye çalışan kent konseyleri de oluyor.

toplanti-074

Yapılan yanlışlardan bir diğeri de, bazı kent konseyi yönetici ve katılımcılarının kendilerini belediye başkanlarının  ya da yöneticilerinin iradelerine teslim ederek, halinden memnun bir ‘boş zaman animatörü’ olarak kendilerine uygun görülen belediye hizmetlerini yaparak, günlerini karşılıklı ziyaret, toplantı, yemek ve plaket alıp vermelerle geçirerek kazasız belasız neticelenecek bir yönetim tarzını tercih etmeleridir.

Oysa, kent konseyleri projesi çağdaş kapitalizmin yeni bir siyasal iktidar modeli olarak önümüze konulmakla birlikte; bu oluşumun demokrasi mücadelesi içinde kurumsallaşıp kalıcılaşabilmesi; hatta kendi içinde evrilerek bu topraklara ve insanımıza özgü yeni bir modele dönüşebilmesi için yine oyunun kuralları içinde kalınarak yapılabilecek birçok şey, birçok fırsat bulunmaktadır.. Yeter ki bunu sağlayacak demokratik bir bilinç, irade ve örgütlenme gücü olsun…

Aksi takdirde, büyük bir içtenlikle yapılan her şey sabun köpüğüyle yazı yazmaya benzeyecek, yapılan bir çok şeyin toplumdaki geri dönüşü bir türlü alınamayacaktır. Olağanüstü bir çaba ve samimiyetle yapılan bir çok konsey çalışmasının kent konseylerinden önce belediye başkanlarının değirmenine su taşıyacağı böylesi bir süreçte kent konseylerinin gelişip güçlenmesi, gerçekleştirdiği çalışmaların sonuçlarıyla kendi varlık nedenini kanıtlaması ve varlığını sürdürmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır.

Devam Edecek…

Yokluğuyla ‘Kayıp Kadınlar’ı Arttıran Kent Stratejileri

Seniye Nazik Işık

Amartya Sen, Nobel ödüllü, Hintli bir kalkınma iktisatçısı.

‘Kayıp Kadınlar’’ adlı makalesini yazdığı 24 yıl bitti. Çeyrek asır.

O bu makaleyi yazdığında doğan kız bebeklerin pek çoğu bugün kendi bebeklerinin anası. Tabii, ‘kayıp kadınlar’a eklenmedilerse…

Amartya Sen kime ‘kayıp kadınlar’ demiş? Hemen söyleyeyim: Doğumda hak ettikleri biyolojik ömrü tamamlayamadan bu dünyadan göçüp giden kadınlara.

Kim bu kadınlar? Özellikle sağlık sisteminin kadınları dikkate almayan politikalarla oluşturulması sonucu, bebeklikte aşılarını olamayan, ne çocukluğunda ne yetişkinliğinde yeterince beslenen, gebelikte, doğumda, lohusalıkta gereken bakımı alamayan, gelenek-töre adı altında çocuk yaşta evlendirilen, çocuk yaşta anne olan, istediğinden çok çocuk doğuran, doğum kontrolünden yararlanamayan, çok doğum çok çocuk ya da tıbbi olmayan düşük-kürtaj gibi nedenlerle göçüp giden kadınlar.

amartya-sen

Özetle, neresinden bakarsanız bakın, kendi bedeni üzerinde kendi kontrolü, kendi kararı olmayan kadınlar. Yani cinsiyete dayalı eşitsizliğin en acı, en ağır hallerini yaşayan kadınlar…

Amartya Sen makalesini yazdığında kayıp kadınların sayısını en az 100 milyon olarak tahmin etmiş. (24 yılda bu sayı kim bilir kaça yükseldi?)

Daha geçtiğimiz hafta 10 gün süren bir kriz yaşadık. Konu 15 yaşından küçük ve tecavüze uğramış, üstüne de tecavüzcüsüyle evlilik adı altında aynı çatı altında yaşamaya bırakılmış, bu beraberlikten çocuk sahibi olmuş kızlara tecavüz edenlerin, onları yasal olmayan bu evliliğe atanların af edilmesine ilişkin bir gece yarısı önergesiydi. O halde, “Kayıp kadınlar gerçeğinin devam eden boyutları var mı?” sorusunun cevabı, bizim ülkemiz için “Evet, var!

Diyeceksiniz ki, evet ‘kayıp kadınlar’ gerçeği hala önemli ama bunun kent stratejileriyle alakası ne?

Bir kadına yönelik şiddet ve sağlıkla ilgili birkaç örnek verelim. Hepimiz biliyoruz, kadına yönelik şiddet cennetlerinden biri Türkiye: Hiç bizde yok, orda çok falan demeyelim, memleketin hemen her yerinde yaygın ve ciddi, üstelik de artma eğiliminde bir şiddetle iç içe yaşıyoruz.  Sağlık kurumlarında çalışanlar şiddete uğramış kadınlarla acil servisten polikliniklere birçok noktada karşılaşırlar.

Hastane içi işler Sağlık Bakanlığı’nın görev alanındaki işler olduğundan, bu bahse girmiyorum. Fakat yaşadığımız yer açısından kadına yönelik şiddetle mücadelede önem taşıyan işler, kararlar da var.

Örneğin, sağlık hizmetlerine erişim. Hastane ve polikliniklerin yaşadığımız yerin neresinde? Onlara nasıl erişebiliyoruz? Bebekli veya küçük çocuklu, hamile ya da yaşlı kadınlar kent içi ulaşım düzenlemelerinde ne kadar dikkate alınıyor? Biliyoruz ki, hastaneye iki araç değiştirerek erişmek, hastane önünde durak olmaması başvurularımızı olumsuz etkiliyor.

Bir başka örnek, tamamen yerel yönetimlerin işi olan park bahçe düzenlemeleri… Sizce akşam karanlığıyla birlikte kaç kadın, kaç genç kız parklardan geçmeye cesaret edebilir?

Güvenlik bir ölçüde yerel yönetim işidir. Sizce kaç kadın kamu binalarının kocaman, ıssız çevrelerinde akşam karanlığında gönül rahatlığıyla yürüyebilir?

kayip-kadinlar

Ruhsatlandırmalarda kadınların, çocukların güvenliği ne kadar dikkate alınıyor? Mimari projeler onaylanırken bina içlerinde karanlık, kuytu yerler olup olmadığına bakan bir belediye duydunuz mu hiç? Ya da binaların kocaman, karanlık giriş yerlerinde kaç kadın saldırıya uğruyor dersiniz? Kent içi yollarda trafik güvenliği ile ilgileniyor da aydınlatma ile neden yeterince ilgilenilmiyor?

Kent içi yollardaki kaldırımsızlık, kaldırımların yayalara yer bırakmayacak şekilde araçlarla kaplanması, engelliler, yaşlılar ve pusetli kadınlar için nasıl hayati tehlikeler yaratıyor, biliyor muyuz? Bilsek de dikkate alıyor muyuz?

Son söz yerine:

Kent stratejilerinin yetersizliği, süreksizliği ve göstermelik oluşu, yaşayanların hayat kalitesini bozmakla kalmayıp ‘kayıp kadınlar’ın sayısını daha da arttırıyor.

“Mutenalaştırma”, “soylulaştırma”, “seçkinleştirme” ya da “kentsel süzülme” üzerine okumak ve düşünmek…

Türkçe’de “kentsel süzülme” ya da “seçkinleştirme”, bazı yerlerde de “soylulaştırma” veya “mutenalaştırma” olarak tanımlanan bir kavram “Gentrification”.

Kavram, “profesyoneller” olarak tanımlanan yüksek gelirli beyaz yakalıların kentin merkezindeki tarihi ve değerli alanlara yerleşmek için yatırım yapmasını ve o alanlarda yaşayan yoksul ve az gelirli insanların doğal olarak şehrin başka yerlerine sürülmesini ya da gelirleriyle orantılı olarak şehrin çevresinde oluşan daha ucuz bölgelerde yaşamalarına (ya da aslında yaşayamamalarına) olanak tanıyan ve bir bakıma şehrin “temizlenmesini” sağlayan, bu amaçla bu bölgelerde bunu sağlamaya yönelik “özel operasyonlar” yapılmasını ifade eden bir kavram.

Kent merkezinin ya da tarihi alanların kentin yoksullarından ve az gelirlilerinden ayıklanmasının yöntemlerinden biri, o alanda ev ve kira fiyatlarının artması/arttırılması, alışveriş mekânlarındaki fiyatların kentin diğer yerlerindeki fiyatlardan oldukça yüksek olması ve bölgenin az gelirli insanların yaşayacağı gelir seviyesinden daha yükseklerde fiyatlara sahip olmasıdır.

sulukule-02

Bu kavramın en iyi örnekleri İstanbul için Tarlabaşı, Sulukule, Süleymaniye, Cihangir, Galata ve benzeri bölgelerde yapılan ve hepimizin gidip gördüğümüzde fark ettiğimiz ya da medya aracılığıyla öğrendiğimiz uygulamalardır. Bunun İzmir özelindeki örneğini ise yakın zamanda Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde bir “İzmir modeli” yaratmak amacıyla yola çıkan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “İzmir-Tarih Projesi” ve bu proje için kurduğu TARKEM A.Ş. eliyle Havralar Bölgesi için amaçlanan yapılaşma ile Basmane bölgesindeki mutenalaştırmayı harekete geçirecek olan Folkart’ın eski “Basmane Çukuru”nda yapacağı 67 katlık ikiz gökdelenleri somutlar.

***

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI (Gentrificiation of the City), Neil Smith ve Peter Williams

İngilizceden çeviren: Melike Uzun

Yordam Kitap, İstanbul – 2015, 320 sayfa

kentin-mutenalastirilmasi-on-kapakKentsel gelişim, kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma arasındaki ilişkiyi farklı yaklaşımlarla açıklaması ve literatürdeki temel yaklaşımları kapsaması bakımından editörlüğü Neil Smith ve Peter Williams tarafından yapılan “Gentrification of the City” 2015 yılının Ekim ayında Yordam Kitap tarafından Türkçeleştirildi.

Kitabın tanıtımı amacıyla arka kapağına konulan metin ise şu şekilde:

Mutenalaştırmaya ilişkin geliştirilen tanımlara baktığımızda, konut alanlarının rehabilitasyonundan daha kapsamlı bir süreçle karşı karşıya olduğumuz açıktır….

 Kent peyzajında ortaya çıkan tüm bu değişikliklerin altında, ileri kapitalist toplumların kapsamlı olarak yeniden biçimlendirilmesini üstlenmiş belirli ekonomik, toplumsal ve politik güçler yatar:

 Burada sanayinin yeniden yapılanması, üretim sektöründen hizmet sektörüne kayış ve bunun sonucunda sınıf yapısındaki genel dönüşüm ile birlikte işçi sınıfının da dönüşümü, devletin ve siyasal ideolojilerin tüketim ve hizmetlerin özelleştirilmesi yönündeki eğilimi söz konusudur. Mutenalaştırma, bu toplumsal dönüşümün mekân üzerinde gözlemlenebilen bir bileşenidir.”

Mutenalaştırma kavramının ilk kez kullanılmasından bu yana 50 yılı aşkın bir süre geçti. Kentin Mutenalaştırılması ise ilk kez günümüzden yaklaşık 30 yıl önce, 1986 yılında yayınlandı. Dönemin ana akım tartışmalarına alternatif pencereler açmak amacıyla oluşturulan bu çalışma, bugün kent yaşamının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan bu olguyu anlamak için önemli bir başvuru kaynağı olma özelliğini koruyor. Okuru, mutenalaştırma ile sınıflar, toplumsal eşitsizlik, toplumsal direnç ve kent hakkı arasındaki ilişkiyi derinlemesine düşünmeye davet ediyor.

 Konunun uzmanı 13 yazarın makalelerinden oluşan bu çalışma, başta ABD olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinden örneklerle, kent peyzajının hem görünen cephesine hem de görünenin ötesine, bir parçası olduğu ekonomik ve siyasal süreçlere ışık tutuyor.”

Kitabın “İçindekiler” bölümünde sıralanan makaleler ve yazarları ise şu şekilde:

mutenalastirma

ÖNSÖZ

Ortodoks Yaklaşıma Alternatifler: Tartışmaya Davet, Neil Smith ve Peter Williams

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI

Mutenalaştırma, Sınır ve Kentsel Mekânın yeniden Yapılandırılması, Neil Smith

Mutenalaştırmanın Yarattığı Kaos ve Karmaşa, Robert A. Beauregard

Mekânsal Yeniden İnşa ile Sınıf Oluşumu, Avustralya, Britanya ve Birleşik Devletler’deki Mutenalaştırmaya İlişkin Bir Yeniden Değerlendirme, Peter Williams

Sınıfın Tanımlanması ve Mutenalaştırmanın Estetiği: Melbourne’da Viktoryacılık, Michael Jager

Yeniden Canlandırılmış Mahallelerin Siyasal ve Toplumsal İnşası: Society Hill, Philadelphia ve False Creek, Vancouver, Roman A. Cybriwsky, David Ley ve John Western

Londra’da Mülkiyet Dönüşümü ve Daire Tasfiyesi: Britanya’da Kat Mülkiyeti Deneyimi, Chris Hamnett ve Bill Randolph

Tek Etme, Mutenalaştırma ve Yerinden Etme: New York City’deki Mekanizmalar, Peter Marcuse

Birleşik Devletler’de Yer Değiştirmenin Anatomisi, Richard T. Legates ve Chester Hartman

SONUÇ

KENTİN MUTENALAŞTIRILMASI

“Rönesans”tan Yeniden Yapılandırmaya: Çağdaş Kentsel Gelişimin Dinamikleri, Peter Williams ve Neil Smith

KATKIDA BULUNANLAR

KAYNAKÇA

İyi okumalar dileğiyle…