Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 2

Ali Rıza Avcan

Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ve İçişleri Bakanlığı ortaklığında ortaya çıkıp gelişen kent konseyleri projesinin, kurulup faaliyete geçtiği tüm kentlerde yaşayan ya da çalışan halkı tümüyle kucaklayamadığı, o kentteki gerçek gündemi yakalayıp gelişemediği, belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışmaları nedeniyle kendilerinden bekleneni yerine getiremediği söylenir hep…

Kent Konseylerinin Halkı ve Örgütlerini Kucaklayamaması

Mevcut kent konseylerine baktığımızda da çoğunda daha geniş kitlelere açılmak, daha fazla insana ulaşmak gibi bir amacın, hedefin ya da kaygının olmadığını görürüz. Onlar çoğu kez belediyenin hangi partinin yönetiminde olduğu ile belirlenen kendi çevrelerindeki dernek, vakıf ve kişilerin varlığı ile yetinmekten, onlar arasında sahte bir iktidar mücadelesi yaşamaktan memnundurlar. O nedenle çoğalmak, büyümek ve yaygınlaşmak gibi bir dertleri, kaygıları yoktur aslında. “Az ama öz olsun, başkasından olacağına benden olsun” mantığı ile çalışmayı kendilerine uygun görürler. 

kapi-zili

Bunun en iyi örneğini, İzmir Kent Konseyi eski başkanı Güman Kızıltan ve eski genel sekreteri Prof. Dr. Gülgün Tosun tarafından 2015 yılında Bursa’da yapılan 2. Ulusal Kent Konseyleri Sempozyumu’nda sunulan “Katılımcı Demokrasi Perspektifinden İzmir Kent Konseyi Deneyimi” başlıklı tebliğde İzmir Kent Konseyi’nin 2010-2015 tarihleri arasındaki beş yıllık faaliyet döneminde toplam 7.576 İzmirliyi bir araya getirdiğini ifade eden sözlerinde buluruz. 2015 yılında İzmir Kent Konseyi’nin görev alanına giren İzmir’deki toplam nüfusun 4.168.415 kişi olduğunu ve ifade edilen rakamın bu nüfusun sadece % 0,18’ini oluşturduğunu bildiğimizde bunun ne kadar vahim bir durumu ortaya koyduğunu bir kez daha anlarız.

Oysa, kent konseylerinin varlık nedeni, kentte yaşayan ya da çalışan farklı görüşten kurum, kuruluş, grup, kesim ve bireylerin ‘katılımcılık‘ ve “çoğulculuk” anlayışı çerçevesinde bir araya gelmesi, bu bir araya gelişten kaynaklanan enerjinin değerlendirilmesi anlayışına dayalıdır. ‘Yönetişim‘ zihniyeti çerçevesinde yerelde faaliyet gösteren tüm siyasal partilerin, tüm sivil toplum örgütleriyle meslek kuruluşlarının yerel ve merkezi yönetimle özel sektörün temsilcileriyle bir araya gelmesi o yüzden istenir. Onların arasında toplumsal mücadeleye dayalı bir birlik değil; diyaloğa, uzlaşmaya, ikna ve konsensusa dayalı bir beraberliğin oluşturulması o nedenle istenir.

Mevcut kent konseylerinin içine girdiğinizde ise o kentte yaşayan ya da çalışan birçok kurum, kuruluş ve kişinin orada bulunmadığını, yer almadığını görürsünüz. Onlar çoğu kez ya baştan seçimlerini yapıp kent konseylerinin dışında kalmayı tercih etmişler ya da kent konseylerinde bir süre çalışıp oradaki deneyimleri sonrasında ayrılıp dışarıda kalmayı seçmişlerdir. Tabii ki bu arada, kent konseylerinin varlığından ve çalışmalarından haberi olmayan geniş bir halk kesiminin diğer bir köşede yer aldığını unutmamak koşuluyla. Ama toplumun bu en etkin, yaygın ve dinamik kurum, kuruluş ve örgütleri genellikle bu yapının dışında kalmayı tercih etmekle birlikte, bazı durumlarda da temsil yetkisi düşük bir görevliyi gönderip durumu idare etmeyi uygun da görebilmektedirler.

Evet, kent konseyleri faaliyette oldukları yerleşimlerdeki halkın büyük bir kısmını hiçbir siyasi düşünce ve kaygıyı dikkate almaksızın kucaklayamamakta, ulaşabildikleri kesimler ise hep o toplumun en etkin, yaygın ve dinamik kesimleri olamamaktadır. 

Bu olumsuz durumda, kent konseylerinin bir proje tasarımı olarak çok kötü kurgulanmış olmasının yanında bu kurgunun yapıldığı tarihten bu yana, mevcut uygulama ve geribildirimleri dikkate alan yeni bir güncellemenin yapılmamış ve yaşanan sorunların genelge ve yönergelerle düzenlenmemiş olmasının yanında, proje ortaklarından İçişleri Bakanlığı’nın geçen zaman içinde bu tür demokrasi projeleri yerine güvenlik odaklı konulara ağırlık vermeye başlamasının ve kent konseylerinin de belediye yönetimini elinde bulunduran siyasi partiler tarafından geleceğin siyasetçilerini yetiştiren bir arka bahçe ya da fidanlık olarak kullanılıyor olmasının büyük payı bulunmaktadır.

resim1

İçişleri Bakanlığı’nın, ortağı olduğu kent konseyleri projesi konusundaki ilgisizliğinin en iyi örneği ise, 2016 yılında Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğuna ve bu konseylerden hangilerinin kendi aralarında kurdukları birlik ve platformlara üye olduğuna ilişkin bir soru yönelttiğimizde, bu konuda ellerinde bir bilgi bulunmadığını ve bunun için ayrı bir çalışma yapılması gerektiğini ifade eden cevabi yazısı olmuştur.

Tabii ki, bir bakanlığın ortağı ve gözlemcisi olduğu ulusal bir projenin ülke uygulaması hakkında bilgisinin olmayışını ve sizin sorunuz üzerine bir çalışma yapılması gerektiğini ifade etmesini sizlerin değerlendirme ve insafına bırakmak koşuluyla…

Devam Edecek…

 

Toplumsal İhtiyaçlar, Sürdürülebilirlik ve Bir Kenti Yönetmek…

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Kent ve kentsel gelişim, doğal bir süreç olmayıp edilgen bir süreçtir. Kendi halinde varlığını sürdürmeye bırakılan kentler ya toplumsal birliktelik sağlanarak gelişime açılır ya da yok olmaya terk edilir. Sürdürülebilir kent planlaması ise sadece halk ya da devlet eliyle değil, elbirliğiyle kurgulanan politikaların kent kaynaklarının doğru kullanımı ile sonraki nesillere aktarılmasını sağlayacak şekilde sağlanır.

Çeşitli kültürlerce harmanlanmış vatan topraklarında mutfaktan el becerisine, dil zenginliğinden inanç zenginliğine toprak veriminden enerji kaynak çeşitliliğine kadar bin bir türlü zenginliği görmekteyiz. İşte İzmir tam da bu noktada, tüm kaynakları göz önüne alındığında kendi kendine yetebilecek nitelikte bir kenttir.

Bir önceki yazımda insanoğluyla kent arasındaki benzerlikten bahsetmiştim. Şimdi bu benzerliği biraz daha inceleyelim:

Kenti oluşturan yapının en etkili ve en küçük değeri bireydir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini ele alalım; Maslow bir insanın sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için temel ihtiyaçları kategorize etmiş ve bir piramitte toplamıştır.

maslows

Maslow ihtiyaçlar piramidinin en altından başlayıp en üstüne doğru gelişen beş temel gereksinimin tanımını yapmıştır:

1. Fizyolojik gereksinimler (Beslenme, temiz su, temiz hava, metabolik denge, cinsellik vb.)
2. Güvenlik gereksinimi (Can güvenliği, mal güvenliği, aile, iş güvenliği vb.)
3. Aidiyet ve sevgi gereksinimi (Aile, sosyal çevre vb.)
4. Saygınlık gereksinimi (Saygın olma, kendine saygı, kıdem, güven, başarı vb.)
5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (Sorun çözme, yaratıcılık, önyargılardan arınma, erdemlilik, doğallık, gerçeklerin kabulü vb.)

İhtiyaçlar hiyerarşisi, toplum, kültür, aile ihtiyaçların belirlenmesinde önemli rol oynar ve piramidin en üstüne ulaşıldığında bireylerde bazı temel özellikler oluşur. Bu temel özelliklere göre yaşamları anlamlı, içten, mizah anlayışı gelişmiş ve yaratıcıdır. İnsanlık refahı ile ilgilenirler, tecrübelerini değerlendirir ve bireysel bağımsızlıklarını koruyabilirler. Böylece stereotip algılama biçimleriyle hapsolmazlar.

Birey, gereksinimlerinde bir alttaki kategori tamamlanmadan bir üst basamaktaki gereksinime geçemez. Basit düşünelim, karnı aç, yatacak yeri olmayan, iş güvencesi olmayan birinin genel kültür seviyesini arttırmak üzere sinemaya gitmek ya da toplumsal fayda sağlamak üzere sosyal sorumluluk alma ihtiyacını hissetmez.

Toplumu oluşturan bireylerin temel ihtiyaçları karşılanmadığında nasıl ki bir üst seviyeye çıkılamıyorsa, bireylerden oluşan toplum da aynı oranda bir üst seviyeye çıkamaz. İşsizlik, evsizlik, olmayan güvenlik, eğitim, sağlık, ulaşım zorlukları, toplumsal güven var olmadan hiçbir toplum kendini gerçekleştirme gereksinimine geçemez. Kendini gerçekleştirme algısı oluşmayan toplumlar elbette medeniyet seviyesine ulaşamayacaktır.

Sürdürülebilirlik ile kent yönetimi ve toplumsal ihtiyaçları arasındaki ilişki tam bu noktada buluşmaktadır. İşte bu noktada kent planlamasında başrol oyuncusu belediyeler kentlinin tüm hayat standartlarını belirleyen ihtiyaçlara yönelik hizmetleri yerine getirmekle kanunen yükümlü olup, mevcut kaynakları ve bürokrasiyi işleyecek/işletecek kurumlardır.

Bu kapsamda belediyelerin elini kolunu bağlayan, hareket edememe noktasına getiren mevzuat yapma, düzenleme, tutarsızlıkları giderme, imar ve imar durumu düzenleme gibi yetkisizlikler ya da sorumluluğu belediyelerde olan ama yetkinin diğer kurumlarda olduğu durumlar elbette göz ardı edilmemeli.

Ancak kent stratejilerinde ihtiyaçların doğru yöntemlerle ve paydaşlarla belirlenmesi yerel yönetim süreçlerinde oy çokluğuyla seçilenlerin bilgi, becerisine kalmaktadır. Seçilenlerin, sürece sadece siyaset gözüyle bakmayıp görevlerini gerçek bir toplumsal sorumluluk anlayışı ile icra etmesi esastır.

İl ve ilçe belediyelerinde kanunlar paydaş yönetimine bir kıstas koymamakta kent politikası geliştirmede belediyeler birçok engeli aşabilecek konumda kurumlardır.

İzmir bu açıdan değerlendirildiğinde bahsetmiş olduğumuz zengin kültür ve kaynaklarıyla yönetilmesi çok da kolay bir kent değildir. Maalesef her alanda kendine bir bahane bulmakta, katılımcılık dediğimizde hep aynı kitlelerle iş başı yapılmakta ya da toplumca bilinen bilirkişiler ile işbaşı yapmaktadır. Bu sebeptendir ki -belli bir kesim hariç- bireyler kent içinde ihtiyaçlarına karşılık bulamamakta ve ihtiyaçlar hiyerarşisinde bir üst seviyeye çıkamamaktadır. Gözle görülebilen kent gelişiminde erişilebilirlik engelleri, kentteki yatırım azlığı, istihdam yetersizliği, her yeni ülke gündemi ile değişen piyasa ekonomisi, kentlinin kendini sürekli güvensiz bir ortamda hissetmesine yol açmaktadır. İzmir gibi bir kentin sadece makyaj değil, temel ihtiyaçlar olan fizyolojik (temiz hava, adil, temiz gıda erişimi, ulaşım nitelikleri, sağlık yönetimi vb.) ve güvenlik (mülkiyet güvenliği, iş güvenliği, kaynak güvenliği vb.) gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Ancak ve ancak işte o zaman yapılan sahil düzenlemeleri, rekreasyon düzenlemeleri, ulusal ve uluslararası organizasyonlar, fuarlar, kapasite geliştirme programları ve daha verilen nice hizmet toplumda beklenen etkiyi ve faydayı gösterecektir.

Aksi takdirde aynaya bakan kedinin kendini aslan görmesi misali, hiç bitmeyen bir paradoksun içinde kalacaktır kent…

politikaci-karikatur

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşine göre bireylerin kendini gerçekleştirmesine engel olan etmenlerin ortadan kaldırılmasında psikologlar yardımcı olmalıdır.

Bence toplumsal düzeyde o toplumu en iyi ifade eden taraf (!), toplum tarafından seçilen belediyelerdir. Bu, bireyden topluma giden yolda eğer en büyük görev psikologlara ve diğer danışmanlara düşüyorsa, toplumdan bireye giden yolda en büyük görev de il ve ilçe belediyelerine düşmektedir.

Eğer devlet esasları bireylerin gelişimini nitelikli hizmet ve yatırımlarla desteklemiyorsa en azından belediyeler kendi kurguladıkları kent stratejilerinde doğru yöntem ve paydaşlarla en gerekli ihtiyaçları sağlayabilmeli ve yerelde toplumsal kendini gerçekleştirmeye imkân tanımalıdır. Belediyeler bu anlamda yerelden dönüşümü başlatacak yegâne kurumlardır.

Ulusal ve küresel dönüşüm ancak yerelin kendi kendine yetebilmesi ve özgüvenini kazanması ile mümkün olacaktır.

Lafın özü yine katılımcılık 😉

Hepimize kolay gelsin,

Bolca umutlar…

Halkın Meclisi: Kent Konseyi

Çağrı Gruşçu

Kent Konseyleri, halkın kurumlarıdır.

Merkezi yönetim, yerel yönetim, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, muhtarlarımız ve hemşehrilerimizin ortaklık anlayışıyla, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde buluştuğu kentin kalkınma önceliklerinin, sorun ve çözümlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, ekolojik bütünlük, insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi ve barış kültürü temelleri üzerinde yükselen bir kamu – sivil bileşenidir.

izmir-kent-konseyi-005

Bu temelde yaklaşıldığında kent için çok önemli bir misyonu olan kent konseylerinin, yerel idareye yardımcı olacak hatta halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarının karşılanmasında ve halka yakınlığın sağlanmasında bir “halk meclisi” modeliyle çalışacak anlayışa sahip olması gerekir.

Bu nedenle, İzmir Kent Konseyi’nin bir aktörü olarak “halk meclisi” modelini gerçekleştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

***

İzmir Kent Konseyi olarak üyelerimizi; toplumsal sorumluluk anlayışıyla, hiçbir çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri ve deneyimlerini özgür iradesiyle iyiliğe dönüştürmek isteyen, bu niteliklerini İzmir ve geleceğimiz için kullanan 4,5 milyon gönüllü İzmirli oluşturuyor.

Biz, tüm hemşehrilerimizin kent yönetimi ve sosyal hayattaki rollerinin güçlendirilmesi için karar alma süreçlerine katılımını, mevcut sorunların çözümünde aktif rol alarak demokratik platformlarda hoşgörü, saygı ve uzlaşmacı bir çerçevede fikir üretmelerini, politika oluşturmalarını, haklarını koruyan, geliştiren, üreten, girişimci, birlikte çalışma kültürüne sahip bireyler olmalarını amaçlıyoruz.

***

Şimdi ise, “halk meclisi” fikrinin tohumlarını atıyoruz. Kenti kucaklayacak, bütünleştirecek, kent sorunlarına çözüm önerileri sunacak bu meclisin ilk adımı olan ve en üst yetkili organımız Genel Kurulumuzu 5 Kasım Cumartesi günü Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştiriyoruz.

izmir-kent-konseyinden-sivil-cagri-1462

İzmir Kent Konseyi’ni Türkiye’nin yeni demokratik çehresi haline getirecek ve 4,5 Milyon İzmirlimizin katılımlarıyla güçlenecek bir halk meclisine dönüştürmek arzusu içindeyiz. Halkımızın karar alma mekanizmasına katılmasına ve kenti birlikte yönetme anlayışına katkı sunmasına olanak tanımak istiyoruz. Bu nedenle, İzmirli hemşehrilerimizi kentinin değerlerine sahip çıkmaya ve kenti için üretmek, kenti birlikte yönetmek için İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu’na davet ediyorum.

Ayrıca, bu çalışmaların yerinde sürekliliğinin sağlanabilmesi bakımından dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğumuz ilçelerimizin kent konseylerine katılımı da önemsiyorum.

Halkın kurumları olan kent konseylerinin önündeki yasal sorunların da ortadan kalkacağı, daha demokratik, daha özgür ve daha sivil bir yapılanmaya kavuşacağı günler için çalışmaya ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.

Önemli bir yönetim stratejisi: İşbirliği – 2

Ali Rıza Avcan

Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.

Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.

Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.

motivasyon-004

Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.

Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.

Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.

İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.

Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.

Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.

Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.

Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.

toplanti-012

Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…

O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.

Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…

Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…

Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!

Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…

Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…

Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.

EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.

Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…

f7582cab-7b47-4220-95bf-d1a8ce9f2540

İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.

Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…

Kent Konseyleri ve Hemşehrilik Hukuku

Levent Tuna

Ülkemiz, son yıllarda etnik ve mezhep temelli sorunlarla uğraşıyor. Kendi çok kültürlülüğümüzün yanında, Ortadoğu’da süregelen savaşlardan kaçan mültecilerin gelmesi, sorunları daha da ağırlaştırmış bulunmaktadır.

Çok farklı kültürlerden gelen insanların, aynı kentte ve ülkede, barış içerisinde, uyumlu ve sağlıklı bir şekilde yaşamaları nasıl mümkün olacaktır?

graphic-meeting-colorful-speech-bubbles-silhouette-cropped

Kent konseylerinin başta gelen görevlerinden biri, belki de ilki, “hemşehrilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak”tır.

Bu amaçlarına hizmet edecek, çalışma gruplarını ve meclislerini devreye sokarlar, sokmalıdırlar. İlgili çalışma gruplarının ve meclislerinin yapacağı çalışmalarla, kentte yüzyıldır yaşayan topluluklarla, bir yıl önce gelip yerleşen toplulukları, aynı hemşehrilik ve ortak yaşam biçiminde buluşturmayı başarabilirler.

Yapılacak çalışmalarla, hiç kimsenin kökeninin ve kültürünün dışlanmasına, reddedilmesine yol açmayıp, aksine hepsini ayrı birer değer olarak görüp, ”ne onun ne bunun” değil, hepimizin ortak yaşam alanımız, kentimiz olduğu inancını yerleştirmek gerekmektedir.

Örnek olarak, sportif, kültürel-sanatsal etkinliklerde, düzenlenecek kurs ve çalıştaylarda, bir araya getirilen insanlar, ortak bir şey yapmanın, üretmenin tadına vardıkları gibi, daha önce birer yabancı iken giderek “hemşehri” haline gelirler. Bundan da önemlisi, kentin sorunlarıyla ilgili çalışma gruplarında, ortak projeler, çözümler üretilmesi, bu üretimlerin yerel yönetimlere sunulması ve sonuç alınması durumunda, ortak yaşam bilinci daha da gelişmiş olur.

14448989_656673507821877_6030101865085235821_n

Kent konseylerinin böylesine etkin, verimli olması, kentlerin ve dolayısıyla ülkenin barışına da büyük katkı sağlayacaktır. Tabii bunun kotarılabilmesi için, “gelin kentimizi birlikte yönetelim” sloganını seçimden seçime kullanan değil, tam aksine bu anlayışı içselleştirebilmiş yerel yönetimler gereklidir.

Kent Konseyleri Onuncu Yılını Doldurdu…..

2006’da kent konseyleri oluşturuldu. Demek ki on yıl olmuş.

Öyleyse bir ‘muhasebeyi’ hak ediyor.

Önce adını koyalım; kent konseyleri sonuçta bir katılım mekanizmasının adıdır.

Yani kendisi dışında var olan bir sabit değere ya da güce onu değiştirmeksizin eklemlenmek üzere kurgulanmış.

Peki, eklemlendiği güç ne?

Bu güç’ün belediyeler olduğunu biliyoruz ve belediyelerin de kentleri yöneten yerel güç olduğu açık.

Elbette her kavram gibi hem belediyeler hem de kentler değişime uğradı. Kapitalizm kentleri dönüştürdü ve onları birer sermaye birikimin nesnesi haline getirdi. Artı değerin üretildiği ve bölüşümün kanalize edildiği, aynı zamanda kentin de bizatihi kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıktı.

İlhan Tekeli’nin deyimiyle kapitalist sisteme tam eklemlenen Türkiye’de “80’lerden sonra küçük sermaye kentinden büyük sermaye kentine geçildi” ve takip eden yıllarda kentler küreselleşmenin bütün unsurlarını bağırlarında taşımaya başladı.

kent-konseyleri-007Kent değiştiği gibi belediyeler de değişti; artık esnaf ağırlıklı belediye meclis üyeleri yerine, imar hareketlerinden haberdar, finansal konularda birikimi olan yeni bir profil meclislerin ağırlıklı kesimini oluşturdu. Belediyenin kenti yönetme biçimi de bu değişimden nasibini aldı; kamusal hizmet odaklı belediye yerine kar zarar hesabı yapan ve şirket mantığı ile hareket eden tipik bir işletme olgusu karşımıza çıktı.

Bütün bu değişimin arka yüzünde olan neo-liberal anlayış, eleştirilmekle birlikte yönetişim, ortak akıl ve benzeri kavramları temel alarak yönetime yeni bir derinlik kattı.

Kapitalizmin kendi sürekliliğini pekiştirme hamlesi olarak görülse bile yönetim olgusunun temelini genişlettiği, kısmen yönetim erk’i içerisine halkı kattığı için olumlu olarak gören geniş bir kesim oluştu.
Ancak katılım olgusuna daha soldan bakan anlayışlar da gün yüzüne çıkmaya başladı. 1990 yılında Brezilya’da gelişen kent bütçesinin kent halkı ile birlikte oluşturulması ve bunu 2000’li yıllarda ‘katılımcı bütçe’ kazanımı olarak Brezilya anayasasına koydurmaları bu örneklerden biriydi.

1980’lerde ise bizde sol bir belediyecilik deneyi yaşandı ve tarihe ‘Fatsa Deneyi‘ olarak geçti. Ancak neredeyse bütün ilçe ve belediye başkanı faşizan bir yöntemle yok edildiği için belini bir daha doğrultma olanağı bulamadı ve güzel deney belleklerimizdeki yerini aldı.

Sosyal demokratlar ise 1975’li yıllardan sonra katılımla ilgili kavramları telaffuz ettiler ama iktidar ilişkilerine halel getirmeyecek, katılımın sadece uzmanlarla bölüşülebilecek biraz da yönetim erkine yardım edebilecek bir perspektifte ele aldılar.

Murat Karayalçın’ın ‘Ankara Programı’nda açıkladığı belediye meclislerinde alınan kararların halka açılması, mahallelerde yurttaşların kararlara katılımının sağlanması gibi girişimler iyi niyetle dile getirilmiş ama mekanizmaları oluşturulmamış uygulamalar olarak kaldı.

Vedat Dalokay’ın 80’li yıllarda ANAP belediyeciliği olan siyasetten soyutlanmış ve sadece “hizmet” e indirgenmiş anlayışını ters yüz ederek, yerel yönetimlere sorumluluk anlamında siyasi bakmayı ve demokrasinin temeli sayan bir pencere açtığı konusu unutulmamalıdır.

Sonraki yıllarda özellikle Ege Bölgesi’nin kıyı kasabalarında Urla, Dikili ve Aliağa’da dillendirilen ancak sonraki yıllarda süreklilik arz etmeyen ‘kent senatosu‘, ‘halk meclisi‘ adıyla bilinen katılım deneyimleri ne yazı ki birer hoş deneyim olarak kaldı.

1989‘da sosyal demokratları “…üretim ilişkilerinde ve iktidar ilişkilerinde sınıfın/kitlenin konumunu değiştirme, dönüştürme fikri Sosyal Demokrat radikalizminde ancak ‘katılımcılık’ söyleminin sınırları içinde var olur” diyen Tanıl Bora’nın kulaklarını çınlatalım ve soralım şimdi bu radikalizme ne oldu?

1970’lerden beri iyi niyetle dile getirilen katılımcı belediye olgusu önemli bir yerel politika ilkesi iken 2016 yılına geldiğimiz bu günlerde tutarlı birkaç örneğin dışında hiçbir başkanın üzerinde durmadığı “olsa da olur, olmasa da olur” bağlamında ele alınan bir konu haline geldiğini görüyoruz.

Üstelik somut elle tutulur kent konseyi gibi mekanizmalar varken…

8s-kent-konseyi4

Kentin, artı değerin ve (kent topraklarının piyasaya açılmasından dolayı) geniş kapsamlı rantların üretildiği, artı değerin bölüşümünün kanalize edildiği olgusu bizzat kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olması yanında üretim ilişkilerinin cereyan ettiği mekân olma özelliği ‘katılım’ın basit bir karar alma sürecine katılmadan öte bir şey olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Toplumu ve demokrasiyi dönüştüren bir yapıya işaret ediyor…

Gezi’de ve dünyanın birçok kentinde ortaya çıkan isyanlar da bunun kanıtı değil mi? Kentte yaşayanlar, şehrin kaderinde söz sahibi olmak istiyor, David Harvey’in deyişiyle “Hemşeri ile yoldaş kol kola“ girip isyan bayrağını dalgalandırıyor.

Şehirdeki ‘ortak alanlar‘, kent dönüşümü, yaratılan artı değerin kendileri dışındaki kesimlere pay edilmesi, çevre duyarlılığı, sağlıklı ulaşım, konut hakkı vb. gibi bir dizi sorunun çözümünde kendilerinin de söz sahibi olma taleplerini haykırıyor.

Sonuçta bütün bunlar kent yönetimine katılma sürecini içeriyor.

Şimdilerde kent konseyleri hazır birer mekanizma özelliğini taşıyor gibi.

Ancak yukarıda sayılan ‘kent hakkı’ kavramı içerisinde görülen kavramları kent konseylerinin ‘ehlileştirilmiş’ ve bürokratik katılımcı anlayışı içerisinde başarmak mümkün mü? Bunu zaman gösterecek.

Gene de uzun soluklu bir çalışmada katılımın toplumsal bir içerik kazanıp, kent değerlerini savunan bir noktaya çekilmesi kaçınılmazdır.

Öbür türlüsü katılımı teknik ve bürokratik bir aygıt gibi görüp, içini boşaltmaktır.

Yani herhangi bir belediyenin sosyal işler biriminin yapacağı işleri bir kez de kent konseyi eliyle uygulamaya sokması gibi.

Sol söylemi şimdilik dışarıda tutarsak katılımcılığı 1970’li yıllardan beri savunan sosyal demokrat yerel yönetim anlayışındaki belediyelerin, katılım konusundaki politikalarını yüksek sesle söylemeleri, kent konseylerindeki uygulamalarında bu politikalarını hayata geçirmeleri beklenirdi.

Oysa kent konseylerindeki uygulamalar bakıldığında Eskişehir ve Nilüfer belediyeleri ile diğer birkaç belediye hariç olmak üzere kayda değer bir katılımcı anlayışı görmek mümkün değil gibi.

Bütün hizmetleri yerine getirseniz bile katılım ögesini esas alıp, halkı karar süreçlerine katmadığınız zaman olabileceklere iyi bir örnek oluşturacak bir araştırmanın sonuçlarını paylaşmak isterim; 2010 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından Dikili’de yapılan bir araştırmada bir dizi sosyal politikayı uygulamaya koyan belediye başkanı Osman Özgüven’in bu gayretlerinin halk tarafından benimsenmediği kaydediliyor ve bunun nedeni “…Osman Özgüven’in kişisel gayretlerinin demokratikleşememesi, kitleselleşememesi..” olarak gösteriliyor.

Bunun tercümesi belediye başkanının katılımcı bir politikayı benimsemediğini, yaptıklarını etkili olarak anlatamadığını göstermektedir.

Oysa aynı Dikili Belediye Başkanı 1980 darbesi sonrası örgütlediği kültürel şenliklerle demokratik bir tavra önderlik etmiş, sanatın ezilen kitlelerin yanında olduğu gerçeğini belediyenin iş ve eylemleri ile kanıtlamıştı..

Bu durumu dile getirirken Dikili’ye haksızlık etmek istemem. Aynı kaderi paylaşan Urla, Bergama, Dikili üçgenindeki birçok sosyal demokrat belediye var.
Üstelik bu belediyeler 1980’lerde katılımcılığı telaffuz eden ilk yerel yönetimlerdi. Şimdi ise bir geleneksizliğin timsali gibi en arka sırada hizalanmış vaziyetteler.

kalabalik-23a

Doğrusu, sekizinci yılında kent konseylerinin ne durumda olduklarına Prof. Dr. Adnan Akyarlı’nın “Kent Konseylerinin Sosyal Demokrat Belediyeler Açısından Değerlendirilmesi” kitapçığı neden oldu.

Hoca, kent konseylerinin gerçekleştirdiği olumlu projeleri ortaya koymuş, hatta İzmir Kent Konseyleri Birliği, Türkiye Kent Konseyleri Platformu gibi kent konseylerinin örgütlenme çabalarının öykülerini dile getirmiş.

Bu çabalar çok önemli.

Kuşkusuz kent konseyleri yeni deneyimler yaşayarak olumsuzlukları yenip olumlu adımlar atacaktır, buna yürekten inanıyoruz.

Ama bazı olumsuzlukları da açık yüreklilikle dile getirmek gerekmiyor mu?

Mesela Gezi isyanı olurken kent konseylerinin ne yaptığını sormak bunun nedenini irdelemek gerekmez mi?

Hadi diyelim sıcak eylemlerin içinde yer alınmadı, peki parklarda yapılan forumlara kent konseylerinin katılmalarının ne sakıncası olabilirdi?

Hoca’dan ricamız bu sorunları irdelemesi, ayrıca sosyal demokratların katılımcılık geçmişlerini bir kez daha hatırlatıp, bunun yerel demokrasinin temel ilkesi olduğu hususunu belediyelere bir kez daha hatırlatmasıdır. Böylece Kent Konseylerinin önemi de ortaya çıkmış olur.

(1) Bora, Tanıl; “Yerel Yönetim, Sosyal Demokrasi ve Sosyalistler”, Birikim Dergisi, Temmuz 1989

(2) Çavuşoğlu, Erbatur; Yalçıntan, Murat Cemal; “Kapitalist Kentte Sosyal Belediyecilik Ne kadar Mümkün?”, Değişen İzmir’i Anlamak, Phoneix Yayınları, İstanbul-2004

Kent Konseyleri

21.yüzyılın gündemi olarak belirlenen, ”sürdürülebilir kalkınma ve çevrenin korunması” konularında, kendilerine bir misyon yüklenen kent konseylerinin, ülkemizde yeterince anlaşılamayan önemi üzerine düşüncelerimi belirtmek istiyorum.

Kentte yaşayanların, kentleriyle ilgili karar süreçlerine katılımının, söz söyleyebilmelerinin, en kolay ve uygun aracı olan kent konseylerine üç şekilde yaklaşılmaktadır ülkemizde.

Birincisi, belediye yasalarında kurulmasının zorunluluğu açıkça belirtilmesine rağmen, böyle bir kavram böyle bir örgütlenme yokmuş gibi davranan yerel yönetimler.

İkincisi, bizim kamu yönetimi geleneğimizde çok rastladığımız şekilde,”kent konseyi kurulacaksa, onu da en iyi biz yaparız” deyip, olayı kendi içlerinde çözen, yani -mış gibi yapan yerel yönetimler. Bu tip kent konseylerinin yürütme kurulları da, ağırlıklı olarak yerel yönetim ve kamu kurumu yöneticileriyle oluşmuştur.

Üçüncüsü ise, sayıca en az olan ama kent konseylerinin gerçek misyonlarıyla örgütlenebildiği ve etkin olduğu yerel yönetimlerdir.

kent-konseyleri-0032014 yerel seçimleri öncesi, 6360 sayılı yeni büyükşehirler kurulması ile ilgili yasa çıkmadan, Türkiye’de yaklaşık 3.000 belediye, bunlarında 200’ünde kent konseyleri oluşmuştu. Çoğu da yukarıda belirttiğim ikinci kategoride yer alan kent konseyleriydi.

Burada, sadece, konuya soğuk yaklaşan yerel yöneticileri değil, bunun yanında örgütlenme ve demokratik katılım pratiği oldukça eksil olan kent insanlarını, toplumu yani kendimizi de eleştirebilmeliyiz.

Bileşenlerine baktığımızda, toplumun hemen tamamını kapsayan, bunun yanında kamu kurumlarını da içine alan geniş bir örgütlenme ve platformdur kent konseyleri.

Kent konseylerinin mevcut yasalar çerçevesinde ne gibi çalışmalar yapabileceğini ve yerel yönetimlerin bu oluşumdan nasıl yararlanması gerektiği konularına bir sonraki yazıda değinmek üzere…

Söz Meclisten İçeri: Katılım Sorunu

Yerel yönetimlerin yerel kaynak ve hizmetlerin yönetimi ve denetimi işlevini üstlendikleri düşünüldüğünde temel ilkelerden birisi, bu kaynak ve hizmetleri tüketen kesimlerin temsilcileri aracılığıyla, yönetim ve denetimde etkili olabilmeleridir.

Günümüzde ne düzeyde olursa olsun bir yönetimin demokratikliğinin ölçütünün, sağladığı katılma olanakları olduğu konusunda genel bir kabulden söz etmek de olanaklıdır. Katılma, “kamu siyasalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında ve denetlenmesinde yer alma” ya da “iktidar kullanan kurum ve kişilerin aldıkları kararları etkileme amacına yönelik tüm eylemler” olarak tanımlanabilmektedir.

Bu tanım sonucunda yerel hizmetlerde kaynak ve hizmetlerin kullanımında yetkili temsilcilerin karar alma ve uygulama süreçlerini “katılımcı” olarak planlamaları kaçınılmaz olmalıdır.

Bu bağlamda bakıldığında “yönetime katılım” süreçlerini ve katılımın karar alma iradesine dönüşmesini sağlayan argümanların hangi düzeyde sonuç alabildiklerini incelemek gerekir.

balon-01

Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın önsözünde; vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin paylaştığı demokratik bir ilke olduğu ve bu hakların en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğu belirtilmiştir.

Bu bağlamda bu katılım hakkını sağlayan ve yasayla da dayanak belirtilmiş olan kent konseylerinin doğrudan yerel demokratik katılım mekanizması içinde sayılması ve işlevlendirilmesi kaçınılmazdır.

Kent konseylerinin kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirme gibi usul ve esasları ilke edinmiş olması göz önüne alındığında bu yapıya üye olan kurumsal veya bireysel temsilcilerin “kent müfettişi” olarak katılım sürecine dâhil olmaları gerekmektedir.

Ancak ülkemizde genel kanı ve uygulamaya bakıldığında kent konseylerinin “katılımcı demokrasi” söylemi altında kentsel meselelere kafa yormaz, siyasi ve bürokratik iradenin sözü dışına çıkmaz, elit ve halk tabakası arasına sıkışarak işlevselliğini yitirmiş, yasa gereği kurulmak zorunluluğu olan yapılar olarak görülmesi katılımcılığa ne denli güdük ve sakat baktığımızın da göstergesidir.

Bu tespitten hareketle yerel yönetimlerde katılım, halka yakınlık ve yerellik gibi demokratik ölçütler bakımından olmazsa olmaz ilkeler bir efsane olarak anılmaktadır.

eller-26

Katılımcı demokrasi lehine geliştirilen ideolojik ve pragmatik argümanlara karşın, günümüzde karmaşık teknoloji toplumunda doğrudan halk katılımının uygulanabilirliğine ve beklenen faydalı sonuçları elde etmeye şüpheyle yaklaşan, hatta doğrudan halk katılımını birçok kötü etkiye sebebiyet verecek tehlikeli bir girişim olarak gören eleştirel katılım literatürü gelişmiştir. Söz gelimi (günümüzde de yaşadığımız) kentsel bir yenileme planıyla ilgili katılımı savunan nice saygın akademisyenler dahi “biz yaptık, siz bir bakın ama ne derseniz deyin, biz bunu yine de yapacağız” diyebilmektedir. Buradaki temel sorun az önce de sözünü ettiğim halk ve elit arasındaki derin uçurumdur.

Halk tarafından katılım, kamu mal ve hizmetlerinin tüketicisi olarak kendi haklarını korumanın bir aracı, danışma hakkı ve mevcut politika belirleyicilerin sahip olduğu karar alma iktidarını topluma devretmesi olarak görülebilir. Elit açısından ise katılım, statükoya destek sağlamaya yarayan bir meşrulaştırma aracı ve kamu hizmetlerini geliştirmenin bir aracı olarak görülebilir; ama asla karar alma iktidarının değişiminin bir aracı değildir.

Bu nedenle elitin halka danışması gerektiği yerel bir hizmet hakkında ifade ettiği “biz bunu katılımcı yaptık” söylemleri, sadece içsel bir duygusal yoğunluğun ve nicelik gereği bir toplantı odasında monolog şeklinde gerçekleştirdiği sunumların sonucunda aldığı kararların ifadesidir.

Hal böyle olunca yerel düzeyde katılım, zaten etkili ve yetkili mercilere erişim imkânı olan kişi ve grupların dayatmalarıyla sınırlı kalacaktır. Bu durumda mevcut iktidar ilişkilerinde herhangi bir değişim meydana getirmediği için yerel düzeyde katılım “sembolik” kalacaktır. Yasal bir gereklilik olarak katılım öngörüldüğünde, katılımın “formalite icabı” çabucak yerine getirilmesi gereken bir uygulamaya dönüşmesi kentsel planların hazırlanmasında, kentin geleceğini etkileyecek hayati kararlarda halkın memnuniyetini ölçmeyen geri dönüşü imkânsız tahribatlar yaratacaktır.

Bu bakımdan katılımcı süreci yönetenlerin katılımcı demokrasi idealine inanmış olması son derece önemlidir.

Hayat Normale Dönsün Dönmesin, Biz ‘Katılımcı Demokrasi’yle Olmak İsteriz

Günlerden OHAL’deyiz, aylardan gerçekten olağanüstü hallerde.

15 Temmuz’da bizim paramızla alınmış uçakları kullansınlar diye bizim paramızla okumuş çocuklar Ankara’dan başlayarak olmaz işlere kalkıştılar. Yüzlerce insanımız öldü, yüz binlerce insan işini gücünü bırakıp meydanlarda sabahladı. Kamu kaynakları önce darbe girişimine sonra bu meydanlara akıtıldı; belediyeler kent içi ulaşıma, ‘demokrasi’ meydanlarına çay, çorba, su, pide, kavurma, bayrak dağıtma çadırlarına (nereden karşıladılar şimdilik bilinmez) büyük kaynaklar harcadılar. Kalkışma nedenli gözaltılardan basına yansıyan ifadelerin bir kısmı dudak uçuklattı. Tutuklamalar, cadı avlarına dönüşmeye başlayan açığa almalardan öğrendik ki kamu yöneticilerinin bir yarısı diğer yarısından farklı bir şekilde, vatandaşa hizmet derdinde değil başka işlerle meşgulmüş. Meşhur ’paralel’, oraya buraya girmiş, oturmuş, yuvalanmış, devleti adeta işgal etmiş, miş, miş… (‘mış’ları bize masal anlatmasınlar diye yazıyorum tabii… Girmiş, oturmuş, yuvalanmış oldukları gerçek olsa da, biliyoruz keramet sihirde değil ‘’beraber yürüdük bu yollarda’’yla. Garip ama gerçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e göre sihirle ve üç harflilerle de olabilir. Kendisi Ankara’yı parsel parsel verirken imzaları basan elleri onların kontrolü altındaymış… mış… mış… Bu bahislerde kabahat altın iğne, alıp da takan senden benden mağdur, 12 yılın başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı bile ‘kandırılmış’… mış… mış…) Memleketin başındaki tek bela, 15 Temmuz kalkışması da değil. Son 7-8 aydır patlamalarda ölenlerin sayısını sayabilmeyi kaçımız becerebilir? Daha dün, gün güne devretmeye yakınken Van’da bomba yüklü araç patlatıldı, sabahın erken bir saatinde Elazığ’da benzeri bir olay İl Emniyet Müdürlüğü’nün neredeyse içinde gerçekleştirildi, televizyonlar bu olay yerine henüz ulaşırken Bitlis’ten bir başka patlama haberi geldi. Yüreklerimiz ağzımızda yaşar haldeyiz çoluk çocuk.

eller-38Bu hallerdeyken memleket, yani güvenlik ve geleceğimizin belirsizliği birinci meseleyken, konuşulabilen elbette ‘’Çocuğunuzla veya annenizle gittiğiniz parktaki oyuncaklar sizce nasıl olmalı?’’, ‘’Kültürpark’ın yeni kültür merkezi projesi yeşili ve kültürel mirası ne kadar koruyor, nasıl daha iyi korur?’’, ‘’Ulaşım kartlarımızın değiştirilmesi sırasında yeniden kart satın almaktan başka çözümler var mıdır?’’, ‘’Körfezi köprüyle geçme projesi yerel kalkınmamıza ne gibi etkiler yapar?’’ gibi sorular çerçevesinde olamıyor elbette. Her gün şehit cenazeleri, bombalar, yeni ölümlerle kuşatılınca hayat, gülümsemek bile neredeyse suça dönüşüyor.

Oysa biz, bizim mahalleli, bizim sokaktakiler, aynı parkı kullanan, aynı muhtarlıktan ikamet alanlar veya sadece bizim caddedeki hareket noktasından, metro istasyonundan gelip geçenler… Ve hatta bambaşka şehirlerden benzer hikâyeleri olanlar… Bizim gündelik hayatımıza dair konuşmamız gereken, konuşabileceğimiz çok şeyimiz var! Üstelik de konuşmak, hayatımızı iyileştirecek yeni yaratıcı öneriler geliştirmeye açılmanın, en azından birbirimizin ve bir arada yaşadığımızın farkına varmanın başlangıcıdır.

Fırsat bulup da konuşmaya başlayabilmek için sıra beklersek… Vay halimize! Çünkü günlük yaşamımızla ilgili konular bir taraftan merkeze doğru çekilip bizden iyice uzaklaşmakta diğer taraftan da dibimizdeyken bile gündemimizden uzaklaşmakta.

İşte tam da bu yüzden, Kent Stratejileri Merkezi adlı bu bloğun önerisiyle gelen arkadaşım Ali Rıza Avcan’a teşekkür borçluyum.

muhitİşte tam da bu yüzden sizlerle burada buluşalım istiyorum. Yerel demokrasi, katılım, kent konseyleri, stratejik planlar, yerelin ve mekânın cinsiyeti, vb. Kaşığımıza ne düşerse! Kimine göre hafif, kimi zaman ağır, yazar, birlikte yürürüz.

Bir dahaki buluşmamıza kadar, belki de bir fikri, aklınıza düşmüş bir sorunun yanıtını yakalamak ya da bir fikrinizi insanlara sunmak istersiniz. Bunun için çeşitli imkânlar var. Örneğin, http://www.muhit.co gençlerin bize bu amaçla ürettiği yaratıcı bir imkân. Bir göz atın, güzel bir başlangıç olabilir. Bu yazı gibi.

Biliriz ki başlamak iyidir.