Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (2)

Ali Rıza Avcan

Dizi yazımızın ilk bölümünde belirttiğimiz gibi, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü (TCK) tarafından İzmir Körfezi’ne yapılacak asma köprüyü, yapay adayı, batırma tüp tüneli ve bağlantı yollarını kapsayan ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin son şeklini almış nihai ÇED Raporu ile ilgili itirazlarımızı, yasaların bizlere tanıdığı 10 günlük süre içinde bakanlığa iletip sonuçlarını beklediğimiz süreçte; daha doğrusu dilekçelerimizi gönderdiğimizden tarihten tam bir gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İzmir Valiliği Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne ait web sayfasının “Duyurular” bölümünde 4 Nisan 2017 tarihi taşıyan aşağıdaki onay metni ile karşı karşıya kaldık:

İzmir ili Balçova, Çiğli, Narlıdere, Karşıyaka ilçesi Üçkuyular Mahallesi, Çiğli 2. Ana Jet Üssü, Sahilevler Mahallesi ve Mavişehir Mahallesi mevkiindeki T.C. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan İzmir Körfez Geçişi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliğinin 14. maddesi gereğince Bakanlığımızca “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararı verilmiş olup; İzmir Valiliği (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) tarafından kararın halka duyurulması gerekmektedir. Ayrıca, söz konusu projeye ait Nihai ÇED Raporu ve eklerinde belirtilen hususlar ile 2872 sayılı Çevre Kanununa istinaden yürürlüğe giren yönetmeliklerin ilgili hükümlerine uyulması, mer’i mevzuat uyarınca ilgili kurum/kuruluşlardan gerekli izinlerin alınması ve ÇED Yönetmeliği gereğince yatırımın başlangıç, inşaat dönemine ilişkin izleme raporlarının Bakanlığımıza, projede yapılacak Yönetmeliğe tabi değişikliklerin de İzmir Valiliklerine (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) iletilmesi gerekmektedir. İlgililere ve kamuoyuna duyurulur.”

Kuş Cenneti 001

Bu binlerce flamingo proje sonrasında ne yapacaklar?

Daha ilk günden hukuksuz uygulamalar

Bu karar, yasal olarak bizlere tanınan On (10) günlük sürenin sonunda ilettiğimiz itirazların ve taleplerin dikkate alınmadığını; hatta bu talepler henüz ellerine geçmeden adeta yangından mal kaçırırcasına bir karar alındığını gösteriyordu.

Oysa bu kararda sözü geçen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Yönetmeliği’nin 14. maddesinin 1. fıkrasında “Komisyon tarafından incelenerek son şekli verilen ÇED Raporu, halkın görüş ve önerilerini almak üzere, Bakanlık ve/veya Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile on (10) takvim günü görüşe açılır. Bakanlıkça proje ile ilgili karar alma sürecinde bu görüşler de değerlendirilir. Bakanlık halktan gelen görüşler doğrultusunda, rapor içeriğinde gerekli eksikliklerin tamamlanmasını, ek çalışmalar yapılmasını ya da Komisyonun yeniden toplanmasını isteyebilir.” deniyor; ayrıca aynı maddenin 3. fıkrasında “Bakanlık, Komisyon çalışmalarını ve halkın görüşlerini dikkate alarak proje için “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Olumsuz” kararını on (10) iş günü içinde verir ve bu kararı Komisyon üyelerine bildirir. Proje için verilen  “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Olumsuz” kararı Bakanlık ve Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile halka duyurulur.” denilerek bütün bu işlerin nasıl gerçekleştirileceğini açık bir şekilde ortaya koyuyordu.

Hazırlanan ÇED raporu ile ilgili halkın görüş ve önerilerinin alınacağı süreç, söz konusu duyurunun 22 Mart 2017 tarihinde yapılması nedeniyle 23 Mart-01 Nisan 2017 tarihlerini kapsamakla birlikte; bu süre son günün 1 Nisan 2017, Cumartesi gününe rastlaması ve o günün de resmi tatil günü olması nedeniyle sürenin o resmi tatil gününü izleyen ilk çalışma gününe, yani 03 Nisan 2017, Pazartesi gününe uzatılması gerekmekte ve söz konusu proje ile ilgili görüşlerin 03 Nisan 2017 Pazartesi günü mesai saatinin bitimine (17.30) kadar alınması gerekmekteydi.

fft99_mf6756555
Körfez’in ortasına vurulan sembolik damga…. Razı mıyız?

Çünkü 13 Nisan 2005 tarih, 25785 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri İle Başvuru Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmelik”in “Başvuru ve Res’en İnceleme Usul ve Esasları” başlığını taşıyan IV. bölümündeki 35. maddenin (e) fıkrası hükmünün son cümlesinde; başvurularda “Sürenin son gününün resmi tatil gününe rastlaması durumunda, tatili izleyen çalışma günü sürenin son günü olarak kabul edilir.” hükmüne  yer verildiği için, son başvuru tarihi olan 03 Nisan 2017 Pazartesi günü mesai saati bitimi olan 17.30’a kadar yapılmış başvurular hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeden işlem yapılmış olması, 25/5/2004 tarihli ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun‘un 4. maddesi ile bu kanuna göre çıkarılmış yönetmeliğe aykırıdır.

Tabii ki bu durum, ‘İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin iptali amacıyla açılacak davalarda ayrı bir iptal gerekçesi olarak ele alınıp değerlendirilecek; ayrıca bu işlemi gerçekleştiren kamu görevlileri hakkında 5176 sayılı Yasa ile bu yasaya göre düzenlenen yönetmelik hükümlerine göre işlem yapılması talep edilecektir.

Devam Edecek…

Bir kentin kimliği fetih ya da işgal üzerinden değil; barış üzerinden okunmalıdır…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde AKP iktidarı tarafından İzmir’e giydirilmek istenen yeni bir kisve, yüklenmek istenen yeni bir kimlik adı altında İzmir’in fethinin 936. yılını kutladık.

Bu fetihten ve kutlamalardan kimlerin haberi oldu, kimler sevindi ya da üzüldü, kimler fethin kutlandığı etkinliklere katıldı, İzmir’deki hangi akademik ya da yerel tarihçi bu etkinlikleri izleyip katkıda bulundu bilmiyorum ama İzmir’in ve İzmirlinin bunlardan pek haberi olmadı, pek de ilgi göstermedi.

Çünkü işin farkında olan her İzmirli biliyor ki, AKP iktidarı ve onun zihniyetinde olan egemen güçler sahiplenemedikleri, nüfuz edemedikleri yerlere, kentlere girebilmek için orayı İslami bir fetih anlayışıyla ele geçirip bayraklarını o kentin kalesine dikmek, kendi sembol ve siluetlerini adeta bir damga gibi o kentin üstüne vurmak istiyorlar.

Bunu nasıl önce İstanbul’un fethi adına İstanbul için, ardından Çanakkale’de ve son olarak Kut’ül Amare savaşlarını yenilgiden zafere dönüştürerek yapmaya çalıştılarsa şimdi de İzmir’de bir fetih senaryosu yaratarak gerçekleştirmeyi deniyorlar.

Tabii ki bunun yanında bu kentin belediye başkanını teslim alıp yönlendirerek ya da bir AKP projesi olarak halka sorulmadan yapılmak istenen “İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında körfezin tam ortasına ampul şeklinde bir yapay ada yaparak da sembolleştirmek istiyorlar.

Resim2
“İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında İzmir Körfezi’ne yapılacak yapay adanın şekli

Böylelikle “Gavur İzmir” olarak görüp adlandırdıkları bu kenti İslamlaştıracaklarına inanıyorlar. O nedenle yaptıkları/yapacakları büyük yatırımlar yanında fetih organizasyonu gibi büyük etkinlikler düzenleyerek bu kenti halen İslamlaştırılıp fethedilmemiş bir “gavur kent” olarak gördüklerinin ipuçlarını veriyorlar.

İzmir’in 25 Mart 1081 tarihinde Çakabey tarafından fethedildiğini önemseyip; ama daha sonra Bizans ve Cenevizliler tarafından defalarca ele geçirilidği gerçeğini gözardı ederek düzenlenecek bu etkinliklerden haberim, geçen sene Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne yaptığım bir görüşmede, bu konularla görevli belediye görevlisinin önüme uzattığı Katip Çelebi Üniversitesi’ne ait resmi bir yazıyı okumamla oldu. Ardından aynı görevlinin böylesi bir organizasyon karşısında ne yapılması gerektiği konusundaki sorusuna da “ben olsam, bu tür girişimlerin etkisiz olması için aynı tarihlerde daha büyük boyutlarda uluslararası bir etkinlik düzenler, böylelikle etkinliğin gölgede kalmasına ve devamı konusundaki cesareti kırmaya çalışırım” cevabını verdim. Çünkü böylesi saçma bir iddia ile yapılacak ilk girişimin başarılı olması durumunda tutunup devam etmesinin daha kolay olacağı düşüncesiyle, aynen 23 Nisan kutlamalarına bir alternatif olarak her yıl aynı tarihlerde düzenlenen Kutlu Doğum haftası örneğinde olduğu gibi ondan daha fazla ses getirecek başka bir büyük ve uluslararası etkinliğin düzenlenmesi suretiyle bu anlamsız girişimin önünün kesilmesini sağlamış olabilirdik.

Ardından da İzmir Valiliği düzleminde yaptığım araştırmalarla bu organizasyonun amacını, içeriğini ve programını öğrenmeye çalışmış ve bu durumu değişik düzlemlerde ifade ederek kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmıştım.

Öğrendiğim bilgilere ve daha sonra ortaya çıkan kutlama programına göre, “1081 Çakabey ve İzmir Fetih Kutlamaları” esas olarak Ankara’daki Türk Tarih Kurumu tarafından düzenleniyor, İzmir Valiliği ile Ege ve Katip Çelebi üniversiteleri tarafından destekleniyordu.

Etkinliğin kesinleşmiş programına baktığımızda da, 24-26 Mart 2017 tarihleri arasında “1081 İzmir’in Türkler Tarafından Fethi Kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu” ve “1081 Çaka Bey Türk Tarih Kurumu İzmir Kitap Günleri“yle “Türk Tarih Kurumu Fotoğraf ve Resim Sergisi“nin düzenlendiğini, Selçuk’taki İsa Bey Camii’nde Çaka Bey ve şehitler anısına mevlit okutulduğunu, “Fetih Kupası Yıldızlar ve Gençler Halı Saha Futbol Karşılaşmaları“, “Fetih Kupası İlkokullar Arası Satranç Karşılaşmaları“, “Halk Sağlığı İl Müdürlüğü Genel Sağlık Taraması“, “Kulüplerarası Çaka Bey Bisiklet Yarışları“, “Süper Stage Pist Etkinliği (Fetih Rallisi)” adı altında yarışmalar yapıldığını, tarihi mehteran birliğinin gösteri yaptığını, halkın ve öğrencilerin Sahil Güvenlik Komutanlığı’na ait bir arama kurtarma gemisini ziyaret ettiklerini, yarışmalarda kazananlara ödüllerin verildiğini ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserde zeybek gösterisinin yapıldığını öğreniyoruz.

Kutlama etkinliği programıyla gazete haberlerine baktığımızda ise elindeki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) ile İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) gibi bu konularda görevli yetkili ve sorumlu iki kurum olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda ilgisiz ya da habersiz kaldığı, kutlama programına da belediye başkan vekili gibi düşük bir düzeyde katıldığı görülmektedir.

20170325_2_22629731_20276837_High
İzmir’i fethediyoruz…

Oysa bizler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tarihinin araştırılması ile ilgili iki önemli birimi ile birlikte sus pus olmayıp bu işin doğrusunu söyleyip karşı çıkmasını, 1081 yılında böyle bir ele geçirme durumu olsa bile izleyen yıllarda bu durumun devam etmediğini, “fethedildi” denilen yerin uzun yıllar “gavurlar“ın elinde kaldığını; bu anlamda İzmir’in kent kimliğinin fetih ya da işgal etmek eylemleri üzerinden değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayacağı barış dolu bir Ege/Akdeniz kenti ideali üzerinden okunmasını önerebilir ve bu karşı çıkışını da biz İzmirliler ile paylaşabilirdi.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından biz İzmirlilere sorulmadan, fikrimiz alınmadan; adeta tepeden inme bir zorlamayla bir seçim vaadi olarak hazırlanıp karşımıza çıkarılan; o nedenle de demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla hazırlanmadığını; ayrıca uluslararası düzeydeki RAMSAR Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ile İnciraltı gibi kentimizin doğal zenginliklerine zarar vereceğini bildiğimiz İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde önemli bir aşamaya gelmiş durumdayız.

2014 tarihli son yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak karşımıza çıkan, şimdilerde de gönüllü olarak başbakanlıktan vazgeçmeye hazır olan İzmir milletvekili ve Başbakan Binali Yıldırım’ın “çılgın projeler” adıyla sunduğu 35 projeden biri olan; ancak aldığı yenilgiyle İzmir halkı tarafından kabul görmeyen “Altın Gerdanlık, İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili nihai ÇED Raporu’na itiraz edebileceğimiz son gündeyiz. Artık bugünden sonra yapacağımız tüm itirazları, mevcut yasal düzenlemeler nedeniyle vatandaş görüşü olarak değil; açacağımız ya da müdahil olacağımız davaların tarafı olarak yapabileceğiz.

İşte o nedenle değerli dostumuz ve yoldaşımız Arif Ali Cangı‘nın hazırlayıp “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook sayfamızda bizimle paylaştığı dilekçe örneğini sevinçle karşılıyor ve grup üyesi olan tüm arkadaşların bu dilekçeyi düzenleyerek İzmir Valiliği İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne şahsi olarak göndermelerini rica ediyoruz.

Köprü Karikatür

Biz ise, Kent Stratejileri Merkezi – KSM olarak Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Körfez Geçişi Projesi nihai ÇED Raporu’nda yazılı olan sorunları belirleyerek ayrı bir dilekçe hazırladık ve bu dilekçedeki konuları “Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi” adını verdiğimiz yeni bir yazı dizisinde ayrıntılarıyla birlikte izleyen yazımızdan itibaren sizlerle paylaşacağız.

Tabii ki, bu paylaşım sürecinde sizlerin görüş, düşünce, öneri, uyarı ve eleştirilerini de dikkate almak suretiyle…

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (6)

Ali Rıza Avcan

Bayraklı ilçesine bağlı Turan mahallesinin dününü, bugününü ve geleceğini bir mahalle monografisi boyutunda ele alıp irdelemeye çalıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde, mahallenin büyük bir kısmını oluşturan Atatürk Ormanı‘nı ele alıp anlatmaya çalışacağız.

1968 yılında başlayıp 1982’de biten bir ağaçlandırma çalışması sonucunda İzmir Valiliği’nin 26 Kasım 1980 tarih, 05.04.15-4/2672 sayılı çağrı yazısı üzerine 9 Aralık 1980 tarihinde Vali Nazmi Çengelci’nin başkanlığında yapılan toplantıda kurulmasına karar verilen Atatürk Ormanı, 1982 yılı kayıtlarına göre toplam 367,30 hektarlık bir proje alanında 360,28 hektarlık bir uygulama alanını kapsamaktadır. 

Proje dosyasındaki 1982 yılı kayıtlarına göre bu ormanın 191,20 hektarı (% 52,05) orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen hazine arazisinden, 36,24 hektarı (% 9,86) Orman Genel Müdürlüğü adına tahsis işlemi devam eden Hazine arazisinden (2046 Ada, 7 Parsel), 88,08 hektarı (% 24) Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilecek olan Hazine arazisinden (2261 Ada, 2 Parsel), 43,40 hektarı (% 11,81) Orman Genel Müdürlüğü’nce kamulaştırılacak özel arazilerden (2261 Ada, 2 Parsel) ve 8,38 hektarı da (% 2,28) mülkiyeti henüz çözümlenmemiş alanlardan oluşmaktadır.

İzmir Valiliği’nin aldığı bu karara göre orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen 191,20 hektarlık Hazine arazisinin 150,82 hektarı alınan karar uyarınca ağaçlandırılacak, geriye kalan 40,38 hektarı ise toprak kalitesinin kötü olması (Andezit kaya) nedeniyle ağaçlandırılmayacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine göre Turan mahallesi toplam 221,25 hektarlık (2.212.548,76 m²) bir alanı kapsadığına göre, Atatürk Ormanı‘nın mahalle sınırları dışına taştığını kabul etmemiz gerekiyor.

Atatürk Ormanı Harita 002
Atatürk Ormanı
Atatürk Ormanı Harita 001
Atatürk Ormanı Kadastrosu

Haritaya baktığımızda ise Atatürk Ormanı‘nın güneyden Anadolu Caddesi ve Ege Deniz Bölge Komutanlığı arazisiyle, batıdan Gümüşpala mahallesi, kuzeyden çevre yolu ve Doğançay mahallesi, doğudan da Cengizhan, Alparslan ve Fuat Edip Baksı mahalleleri ile çevrelenmiş durumda olduğunu ve esas olarak Yamanlar Dağı’nın doğu yamaçlarında yer alan Alurca Vadisi’nde ve çevresinde yayıldığını görüyoruz.

Atatürk Ormanı resmi ve özel kuruluşların web sayfalarıyla tüm internet dünyası açısından adeta mevcut olmayan bir yer. İzmir Orman Bölge Müdürlüğü ile İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bayraklı Belediyesi’ne ait web sayfalarını açıp baktığınızda “Atatürk” ismiyle onurlandırılmış 367 hektar büyüklüğündeki bu kent ormanına hiç yokmuş gibi hiç yer verilmediğini, bu orman ve özellikleri hakkında tek satır bile olsun tanıtıcı bilginin bulunmadığını , tek bir görüntüsünün yayınlanmadığını, tanıtımının yapılmadığını görüyorsunuz. Atatürk Ormanı bu haliyle görüp bildiğimiz ama hakkındaki bilgilere ulaşamadığımız bir kent sırrı gibi orada duruyor ve ne yazık ki hiçbir resmi kurum ya da yetkili tarafından sahiplenilmiyor.

Bu konudaki tek istisna ise, 2010-2012 yılları arasında bu ormanın doğusundaki 4.119 metrekarelik alanda Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yaptırılan Gemi Trafik Hizmetleri Merkez Binası ve Trafik Gözetleme İstasyonu inşaatının, inşaatın yapıldığı alanın 1. derece doğal SİT alanında kalması nedeniyle Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin açtığı dava sonucunda durdurulması ile ilgili internet gazetesi haberleri.

55eaa846f018fbb8f88e5e1f (1)

Bu haberlere baktığınızda değişik kamu kuruluşlarının bu ormanlık alanı adeta kemirircesine sağından solundan daraltmaya çalıştığını ve bu konudaki tek savunma hareketinin Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nden geldiğini, sözkonusu meslek odasının her zaman yaptığı gibi kamu yararını gözeterek dava açtığını ve sonuç aldığını görerek seviniyorsunuz.

Ama bu haberlerde bile konunun Atatürk Ormanı ile değil; Cumhuriyet’in 50. yılı olan 1973 yılında oluşturulduğu anlaşılan ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘yla ilişkilendirildiğini görüyorsunuz. Oysa burasının 1973 yılında ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘ olarak tanımlanmış olmasına karşın, aradan 9 yıl geçtikten sonra 1982 yılında İzmir Valiliği tarafından Atatürk Ormanı olarak tanımlandığını ve koruma altına alındığını biliyoruz. 

Ancak aradan geçen 35 yıl içinde Atatürk Ormanı‘nın bu bölgeden sorumlu İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün ve ona bağlı Ağaçlandırma Şefliği’nin gündeminden düştüğü anlaşılmaktadır. Çünkü İzmir Orman Genel Müdürlüğü’ne gidip Atatürk Ormanı hakkında bilgi istediğimizde bile, görevlilerin bu ormanla ilgili 1982 tarihli son proje dosyasını -bütün samimi çabalarına karşın- 1-2 saat süreyle aradıklarına, buldukları resmi belgelerin en yenisinin 1982 tarihli olduğuna ve bu tarihten sonra hiçbir işlemin yapılmadığına tanık olduk.

Ayrıca yetkililerle yapılan özel görüşmelerde Atatürk Ormanı‘nın artık orman sınıflamasına göre “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlandığını, ormanın oluşumunda yanlış bir tercih sonucu okaliptüsün seçilmesi ya da bu ağaçlara ağırlık verilmesi nedeniyle bugün bu bölgenin yeniden ıslah edilmesi gerektiği düşüncesinde olduklarını, bölgede önemsedikleri tek ağaç varlığının Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın batısında yer alan küçük bir fıstık çamı kolonisi olduğunu öğrendik. Nitekim onlardan aldığımız orman haritası ve orman kadastro haritası da bu durumu doğruluyordu.

Oysa 1981-1982 döneminde Atatürk Ormanı’na 6.000 adet kızılçamı, 10.000 adet Halep çamını, 30.000 adet fıstık çamını, 5.500 adet serviyi, 4.000 adet Kıbrıs akasyasını, 3.000 adet akasyayı, 300 adet çınarı, 500 adet akçaağacı, 1.000 adet sahil çamını, 1.000 adet sediri, 200 adet iğdeyi, 20 adet erguvanı, 100 adet karabiberi, 1.000 adet demir ağacını, 20 adet porsuku, 50 adet hatmiyi, 100 adet ateş dikenini, 100 adet zakkumu, 100 adet palmiyeyi, 100 Fenixin tahsis edilip dikilmesini öngören resmi belgeyi gördüğümüzde yaratılmak istenen şeyin bugünkü gibi bozuk bir okaliptüs ormanı değil; iklime ve coğrafyaya uygun bütün ağaç, ağaççık ve çalıların bir arada yer aldığı bir arboretum olduğunu anlamanız hiç de zor değil.

8
Sancar Maruflu

Oysa bugün Atatürk Ormanı ormancıların nitelemesiyle “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlanan; o nedenle de ıslah edilmediği sürece hem devletin kamu kurumları hem de büyük inşaat şirketlerinin, müteahhitlerin rant iştahları karşısında savunulamayacak, gözden ilk çıkarılacak yerlerden biri gibi gözükmektedir. Hele ki, bazı askeri bölgelerin; özellikle de Atatürk Ormanı‘nın hemen yanındaki Ege Deniz Bölge Komutanlığı sahasının bazı inşaat firmalarının ya da meslek odalarının iştahını kabarttığını hissettiğimiz günümüz koşullarında…

SCX-3200_20170331_13141101Atatürk Ormanı‘nın geliştirilip güçlendirilmesi için İzmir’in değerli bir markası olarak gördüğümüz sevgili Sancar Maruflu‘nun başkanlığındaki İzmir Atatürk Ormanı-Kültürpark’ı Koruma ve Anıt Yaptırma Derneği‘nin Atatürk Ormanı‘nın kuruluşundan bu yana yaptığı değerli çaba ve çalışmaları, hatta bu ormanda seyir teraslarıyla arkeolojik ve askeri müzeyi, piknik alanlarıyla çocuk bahçesi ve çayhaneyi, gölge altı oturma alanlarıyla havuzu da kapsayan büyük bir zafer anıtı yaptırabilmek amacıyla neler yaptığını bilip kendisine teşekkür etmekle birlikte; bu tür çalışmalarla yapacağımız yeni katkı ve desteklerin de artarak yoğunlaşması gerektiğini, özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Bayraklı Belediyesi’nin bu konuyu bir görev kabul ederek el atmasının uygun olacağını düşünüyor, Atatürk Ormanı‘nın yeni rant alanı olma ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla bir an önce nitelikli bir kent ormanı haline getirilmesi gerektiğini tüm resmi, özel ve sivil kuruluşlarla İzmir ve Bayraklı halkıyla tüm kamuoyuna hatırlatmak istiyoruz…

130285242

 

Kemeraltı… Bir fotoğraf diyarı…

Konak Belediyesi’nin 2012 yılında İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) katkılarıyla düzenlediği “Kemeraltı” konulu fotoğraf yarışmasının amacı, binlerce yıllık geçmişe sahip İzmir’deki bu tarihsel dokunun güncel yaşamla buluşturulup evrensel miras olarak yaşatılması ve bu bilincin canlı tutulmasını sağlamak olarak belirlenmişti. 

261 kişi 1.116 fotoğrafla katıldığı yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olanlar dışında 2 sanatçıya mansiyon, 1 sanatçıya da Kemeraltı Esnaf Derneği özel ödülü verilerek 23 sanatçının (Atilla Özdemir, Bülent Suberk, Cihan Karaca, Enver Tosun, Fatih Balkan, Hakan Kuyumcu, Hakan Yaralı, Kenan Kaygusuz, Mehmet Mutlu, Mehmet Yasa, Meriç Kul, Nejat Gündüç, Orkun Avcı, Özge Karadaş, Selçuk Yabrak, Süleyman Ülker, Tacettin Yüksel, Tayip Başak, Tolga Taçmahal, Tufan Ülker, Türkay Ayyıldız, Veli Öztürk, Yusuf Aslan) 31 fotoğrafı da sergilemeye değer bulunmuştur.

Bu fotoğraf yarışmasının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın etkileyici görünümleri neredeyse aynı kalan tarihi Kemeraltı çarşısının güzelliklerini keyifle izlemeniz dileğiyle…

z_afis_4

1
Ümit Tayam – Birincilik Ödülü
2
Bülent Suberk – İkincilik Ödülü

3

Kemal Özkılıç – Üçüncülük Ödülü

4
Mehmet Yasa – Mansiyon
5
Egemen Ön – Mansiyon
6
Zeki Yavuzak – Kemeraltı Esnaf Derneği Özel Ödülü

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu bir Kültürpark yönetimi için…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlerin kültür ve sanat politikalarıyla ilgili bir panelde konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal, İZFAŞ’ın sorumluluğundan alınan İzmir Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir Kültürpark Şube Müdürlüğü kurduklarını ve bu şube müdürlüğünün görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla ayrı bir yönergeyi hazırlamakta olduklarını, hazırlanan bu yönerge çerçevesinde Kültürpark ile ilgili tüm tarafların oluşturulacak bir kurul içinde değerlendirileceğini ifade etti.

Kültürpark 02

Sunum sonrasında kendisine yönelttiğimiz sorular ve yaptığımız söyleşide ise kendisine şayet demokratik bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlarsa, bu yönergenin hazırlığı konusunda da demokratik olmalarını, hazırlandığı söylenen bu yönergenin Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşlar tarafından inceleme, araştırma ve tartışmalar yapılarak birlikte hazırlanması gerektiğini söyledik.

Çünkü bu tür tek taraflı yapılan hukuki düzenlemelerin sadece tek bir tarafın görüşleri dikkate alınarak hazırlandığında, yeterince katılımcı ve çoğulcu olmaması nedeniyle antidemokratik bir yapıya sahip olacağına inanıyoruz.

İşte o nedenle, bu yazımızda İzmir Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların katılmasını önerdiğimiz inceleme, araştırma ve tartışma sürecinde nelerin dikkate alınması gerektiğini belirlemeye çalışacağız.

Yeşil Alanlar Stratejik Planı ve Eylem Planı

Bize göre, Kültürpark’ın işletim modelinin tartışılacağı önemli bir sürecin başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından eksikliğini halen hissettiğimiz bir yeşil alanlar strateji planı ile eylem planının hazırlanması gerekmektedir. Böylelikle Kültürpark vesilesiyle tüm kentteki yeşil alanlarla ilgili politika ve stratejilerin, hedef ve amaçların, gerçekleştirilecek faaliyet ve projelerin demokratik bir platformda tartışılarak belirlenmesi, bunlarla ilgili bir eylem planının hazırlanması uygun olacak ve bu anlamda hazırlanacak stratejik planla eylem planı içinde yer bulacak olan Kültürpark’ın kentteki diğer yeşil alanlarla ilişkisi ele alınıp değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu çalışmalar sayesinde hem kentteki yeşil alanların bölge, kent, semt ve mahalle parkı boyutunda fonksiyonel tanım ve sınıflamaları yapılabilecek hem de planlanan yeni yeşil alanların yeri ve işlevini belirlemek kolay olacaktır.

Kültürpark için daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir yönetim modeli…

Kentteki yeşil alanların nitelik ve fonksiyonlarına göre tanımlanıp bunlarla ilgili faaliyet ve projelerin planlandığı bu aşamada ele alınıp değerlendirilecek diğer bir konu ise bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ortaya koyan yönetim modelleri olmalıdır. Bir mahalle ya da semt parkı kim ya da kimler tarafından ne şekilde yönetilmelidir? Bir kent veya bölge parkının yönetimine kimler, ne şekilde dahil edilmeli, bu tür yeşil alanların sürdürülebilirliği için neler yapılmalıdır?

Evet, bu tür soruların sorulup cevaplarının araştırılacağı, yeşil alan ve parklarla ilgili önemli ilke kararlarının alınacağı, bu önemli kararlar alınırken ISO 9000 ve 14000 toplam kalite ve çevre yönetim standartlarıyla kullanıcı memnuniyet düzeylerinin dikkate alınacağı aşama, aslında planların ve programların yapıldığı bu aşama olmalıdır.

Kültürpark 102

Tabii ki kentteki yeşil alan ve parklarla ilgili bu tür ilke kararlarının alınacağı, planların hazırlanacağı süreçlere konu ile ilgili tüm aktörlerin; iç ve dış paydaşların hiçbir sınırlama konulmaksızın, gönüllülük ilkesi çerçevesinde katılmak isteyen herkesin dahil edilmesi, belediyenin de yeşil alan ve parkları birlikte yönetmeye hazır olması gerekmektedir.

Kültürpark’ın yeni yönetim modelinde dikkate alınmasını önerdiğimiz hususları ise özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

♦Kültürpark’ın yönetiminde kamu görevlilerinin yanında konunun uzmanı akademisyen ve profesyonellerle Kültürpark’tan yararlananların ya da konuyla ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri mutlaka yer almalıdır.

♦ Kültürpark, “Kültürpark Üst Yönetimi”, “Kültürpark Danışma Kurulu” ve “Kültürpark Gönüllüleri” şeklinde birbiri ile ilişkili üçlü bir yapı tarafından birlikte yönetilmelidir.

Kültürpark Danışma Kurulu, Kültürpark ile ilgili tüm meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının ve sivil yurttaşların, üniversitelerin, Konak Belediyesi temsilcisi ile Kültürpark’ın çevresindeki mahalle muhtarlarının katılımı ile oluşmalı, bu meclise katılım için herhangi bir sınırlama getirilmemeli, katılım tümüyle gönüllülük esasına dayandırılmalıdır.

Kültürpark Üst Yönetiminin, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen kamu görevlileriyle uzmanlardan; ayrıca Kültürpark Danışma Kurulu tarafından seçilen temsilcilerin katılımı ile oluşması, yönetimde belediye ve Kültürpark Danışma Kurulu temsilcileri arasında eşit/adil bir dengenin sağlanması uygun olacaktır.

Kültürpark Gönüllülerinin ise tümüyle Kültürpark sevgisi ile çalışacak, yaptığı gözlemler, ürettiği fikirler ve önerilerle Kültürpark Danışma Kurulu‘na ve Üst Yönetimine katkıda bulunacak esnek bir yapılanma olarak örgütlenmesi önerilmektedir. 

Bu öneriler tabii ki, zengin bir tartışma ortamında ele alınıp geliştirilmiş, olgunlaşmış düşünceler değildir. Gelişip olgunlaşması için daha fazla incelenip araştırılmasına ve tartışılmasına gerek vardır.

Kültürpark 20.02.2017

Ama en azından tartışmayı başlatabilecek fikir ve öneriler de olabilirler… Biz de bu düşüncelerin bir tartışmayı başlatmasını, bu konudaki bir hareketi ateşlemesini bekliyor ya da umuyoruz…

Bunu sağlamak amacıyla da, Ali Özkır‘a ait “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı yayınlanmamış doktora tezini, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunun “Dosyalar” bölümüne ekliyoruz. 

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu sivil bir Kültürpark yönetimini oluşturmak ve Kültürpark’ı geliştirerek yaşatmak dileğiyle…

İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne (3)

Ali Rıza Avcan

Kısa adı APİKAM olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşundan bu yana yaptığı hizmetleri ele alıp değerlendirdiğimiz seri yazımızın ikinci bölümünden bu yana tamı tamamına 17 gün geçmiş. Araya giren diğer önemli gündem maddeleri nedeniyle uzun bir ara vermişiz. O nedenle isterseniz kısa bir hatırlatma yapalım.

Yazı dizimizin birinci ve ikinci bölümünde, 2002 yılı Mart ayıında İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Kent Kitaplığı serisi içinde yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçıktaki anlatımdan hareketle 2004 yılında faaliyete başlayan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) bir kent müzesi ve arşivi olarak kuruluş amacı ve hedefleri konusunda bilgi vermiş, kurucuların anlatımları üzerinden yapılmak istenenler konusunda ipuçları vermeye çalışmıştık.

Yazımızın bugünkü bölümünde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemine ait stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı bilgiler üzerinden 2004-2015 döneminde neler yapıldığını ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağız. O anlamda kullandığımız tüm verilerin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait resmi bilgiler olduğunu baştan belirtmemiz gerekiyor.

Ancak bu konuda baştan belirtmekte yarar gördüğümüz bir konu var. O da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) yaptığı çalışmalarla ilgili verilerin ilk yıllarda; özellikle 2004-2009 döneminde daha ayrıntılı ve net olmasına karşın; 2009-2015 dönemindeki bilgilerin giderek daha genel ve anlaşılmaz olduğunu, adeta bilgi vermekten çok tanıtım ve reklam yapmaya yöneldiği; kısacası, bu dönemde daha az bilgi verildiğini söylememiz gerekiyor. Örneğin, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında arşiv ve müzeyi ziyaret edenlerin sayısı yaş grupları itibariyle ayrıntılı bir şekilde verilirken 2007’den itibaren ziyaretçilerin sayısı ve profili hakkında bilgi edinmemiz mümkün olmuyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemi stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı olan bilgileri 2004-2009 ve 2010-2015 şeklinde iki ayrı dönem halinde ele almamız gerekir. Çünkü 2004-2009 döneminde yasal bir zorunluluk olarak belediyenin hedefleriyle yaptığı hizmetlerin sonuçlarını gösteren stratejik planla performans programlarının düzenlenmesi zorunlu olmadığı için bu dönemle ilgili gelişmeler sadece faaliyet raporları üzerinden izleyebiliyoruz. 2010-2015 döneminde ise stratejik planla performans programları mevcut olduğu için bu dönemle ilgili hedefleri ve gerçekleşmeleri bu üç belgeyi; yani stratejik planı, performans programı ve faaliyet raporlarını izleyerek öğrenmemiz mümkün olabiliyor.

s736751

2004-2009 dönemi verilerine baktığımızda;

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşunda binanın alt salonunda düzenlenen serginin her yıl açık olduğu,

Açılan sergiyi gezen yerli ziyaretçi sayısının 2004 yılında 20.165, 2005 yılında 16.300, 2006 yılında 16.516, 2008 yılında 15.829, 2009 yılında da 10.390 olduğu; 2007 yılıyla 2010 sonrasındaki ziyaretçi sayılarının belli olmadığı,

Açılan sergiyi gezen yabancı ziyaretçi sayısının 2005 yılında 685, 2008 yılında 569, 2009 yılında 322 olduğu; 2004, 2006, 2007 yıllarıyla 2010 sonrasındaki yabancı ziyaretçi sayısının belli olmadığı,

Arşiv ve müze binası dışında açılan sergi sayısının 2008, 2009 ve 2010 yıllarında iki olduğu, 2004-2007 döneminde herhangi bir şekilde açık sergi düzenlenmediği,

Arşiv ve müze binasındaki sergiyi 2004 yılında 124, 2005 yılında 119, 2006 yılında 155 okulun ziyaret ettiği, bu tarihten sonra ziyaretçi okul sayıları belirtilmemekle birlikte ziyaretçi öğrenci sayısının 2008’de 5.201, 2009 yılında da 3.385 olduğu, ziyaretçi öğrenci sayısının 2008 ve 2009 yılları hariç hiçbir şekilde belirtilmediği,

Arşiv ve müze binasında 2004 yılında yapılan 32 toplantıya 1.975, 2005 yılında yapılan 48 toplantıya 2.712, 2006 yılında yapılan 52 toplantıya 3.026, 2008 yılında yapılan 79 toplantıya 3.718, 2009 yılında yapılan 108 toplantıya 7.494 kişi katılmakla birlikte 2007 yılıyla 2010’dan sonraki yıllarda kaç adet toplantı yapıldığına ve bu toplantılara kaç kişinin katıldığına ilişkin bilgilerin verilmediği,

Arşiv ve müze binasını 2004 yılında 78, 2005 yılında 59, 2006 yılında 30 kurum; 2008 yılında 4.983, 2009 yılında 3.734 adet kurum temsilcisi ziyaret ettiği halde 2007-2009 dönemindeki ziyaretçi kurum sayısıyla 2004-2007 dönemindeki kurum temsilcisi sayısının belli olmadığı,

2004 yılında 289.099 belge ile 12.004 görselin tarandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda hiçbir bilginin verilmediği,

Bağışçı sayılarının 2004 yılı itibariyle 73, 2005 yılı itibariyle 42, 2006 yılı itibariyle 28 olduğu; bu bağışçıların 2004 yılında 3.370, 2005 yılında 11.070 adet kitap, 2005 yılında 3.528 fotoğraf, 639 kitapçık, 3 harita-plan, 1.399 belge-defter, 15 görsel-işitsel malzeme, 85 ödül-obje bağışladığı; diğer yıllarda ise hiçbir bilginin verilmediği,

2004 yılında tasnifi yapılan 3.370 adet kitaptan 942’sinin, 2005 yılında da tasnifi yapılan 5.622 kitaptan 2.631’inin sisteme girdiği belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

2004 yılında 263 yerli, 15 yabancı, 2006 yılında 907 yerli, 2008 yılında 387, 2009 yılında da 550 yerli araştırmacının arşiv ve müzeden yararlandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

2008 yılında 9, 2009 yılında 3 kitap, 2007 yılında da 1 adet bina incelemesi ve buna ilişkin kitap basımı yapıldığı belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi incelememizin ilk döneminde; yani 2004-2009 döneminde başarıyı ya da başarısızlığını belgeleyen istatistiki verilerin zaman için azaldığı ya da bu konularda kamuoyuna bilgi verilmediği, kurumun giderek kendi içine kapandığı gözlenmektedir.

İncelememize konu olan 2010-2015 döneminde ise bu verilerden elde edebildiklerimiz sadece 2011 ve 2015 yıllarında birer kapalı, 2010 ve 2011 yıllarında ikişer açık sergi, 2013 yılında 1, 2014 yılında 13, 2015 yılında 3 toplantı, 2013 yılında 11, 2015 yılında 7 kitap basımı, 2013 yılında 6, 2014 yılında 3 ve 2015 yılında 1 adet ansiklopedi cildi basımı şeklindeki bilgilerdir.

Stratejik plan, performans programı ve faaliyet raporlarına baktığımızda ise önceden belirlenmiş birçok hedefe ulaşılamadığı net bir şekilde görülür:

Kitap yayını olarak 2010 yılında 13.000 adet kitabın basılması hedeflendiği halde hiçbir baskının yapılmadığı; 2011 yılında 8 adet kitabın 20.000 adet basılması hedeflendiği halde 7 kitabın 7.002 adet; 2012 yılında 15 adet kitabın 15.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 11.702 adet; 2013 yılında 24 kitabın 24.000 adet basılması hedeflendiği halde 16 kitabın 11.400 adet; 2014 yılında 17 kitabın 17.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 8.250 adet basıldığı; 2015 yılında 10 kitabın 10.000 adet basımı hedefinin gerçekleşmediği; 2016 yılında 8 kitabın 8.000 adet basımı ile ilgili hedefin gerçekleşmesi ile ilgili rakamların ise o yıllarla ilgili faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı,

2010-2016 dönemindeki “Kentin Tarihsel Dokusu ve Ünik Binaların Tarihlerinin Araştırılması ve Yazımı” faaliyeti ile ilgili performans hedefi her yıl (1) adet olduğu halde bu hedefe sadece 2013, 2014 ve 2015 yıllarında ulaşıldığı, 2010, 2011 ve 2012 yıllarında ulaşılamadığı, 2016 yılı sonucunun ise henüz belli olmadığı,

Kentin Kültürel/Tarihsel Geçmişi Hakkında Kongre, Sempozyum ve Toplantı Düzenlenmesi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2011, 2012 , 2013 ve 2014 yıllarında 1’er toplantı yapılması hedeflendiği halde hiçbirinin yapılmadığı,

Kent Müzesi Sergi Salonunda Yapılan Sergilerin Geliştirilmesi ve Tematik Alan Sergilerinin Her Yıl Değişimi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2013 yılında 2 serginin düzenlenmesi hedeflendiği halde hiçbir serginin düzenlenmediği,

Yabancı Arşiv ve Müzelerle Ortak Çalışma Projeleri” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2012, 2014, 2015 ve 2016 yıllarında 1’er adet ortak çalışma projesinin yapılması hedeflendiği halde sadece 2012 yılı hedefine ulaşıldığı, 2014 ve 2015 yılı hedeflerine ulaşılamadığı, 2016 yılında da ne yapıldığı hususu o yıla ait faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı belirlenmiştir.

C5WlfxBWEAEisSS

Dizi yazımıza konu olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin bugüne kadar sürdürdüğü Kent Kitaplığı serisi yayınlarını, APİKAM‘a ait web sayfasındaki bilgilerle “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı Yayın Kataloğu” ve Kent Kitaplığı Kitap Fiyat Listesi üzerinden incelediğimizde ise Nisan 2000-Mart 2003 döneminde 6 sayı yayınlanıp daha sonra yayınına son veren İzmir Dergisi, 2 adet ansiklopedi (11 ciltlik İzmir Ansiklopedisi ile 1 ciltlik İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi) ve 2000-2017 döneminde yayınlanan (119) adet kitap, İzmir’in tarihi, coğrafyası, kültür ve sanatı açısından çok değerli yayınlar olmakla birlikte bugüne kadar sürdürülen yayın politikasının gerek yetersiz kitap basım adetleri gerekse çoğu İzmirlinin el süremeyeceği yüksek fiyatlar; ayrıca uzun yıllar kredi kartıyla satış yapılmaması ve halen online kitap satışına geçilmemiş olması nedeniyle sorunlu olduğu söylenebilir.

Yayınlanan 119 adet kitabı incelediğimizde de 8 kitabın (% 6,72) 2000 yılında, 16 kitabın (% 13,44) 2001 yılında, 12 kitabın (% 10,08) 2002 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2003 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2004 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2005 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2006 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2007 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2008 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2009 yılında, 2 kitabın (% 1,68) 2010 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2011 yılında, 11 kitabın (% 9,25) 2012 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2013 yılında, 5 kitabın (% 4,20) 2014 yılında, 6 kitabın (% 5,04) 2015 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2016 yılında yayınlandığı, kitapların 16‘sının (% 13,44) “İBB Kent Kitaplığı”, 2‘sinin (% 1,68)  “İBB”, 1‘inin (% 0,85) “İBB Kültür Hizmeti”, 64‘ünün (% 53,78) “İzmir Kent Kitaplığı”, 13‘ünün (% 10,92) “APİKAM” adıyla yayınlandığı, 23‘ünde (% 19,33) hiçbir yayıncı isminin belirtilmediği; en fazla kitabı yayınlanan yazarların ise 5 kitapla İlhan Pınar, 4 kitapla Zeki Arıkan ve A. Nedim Atilla olduğu görülmüştür. 

2013-2015 döneminde basımı yapılan (11) ciltlik İzmir Ansiklopedisinin gerek içerik  ve yöntem gerek yüksek fiyatlar gerekse yetersiz basım adetleri itibariyle beklenen faydayı sağlayamadığı rahatlıkla söylenebilir. Çok az sayıda basıldığı için İzmir’deki kütüphanelere, özellikle de okul kütüphanelerine verilmeyen toplam (11) cildin şu andaki toplam satış fiyatının 1.000.-TL. olduğunu dikkate aldığımızda, hangi ortaokul, lise ya da üniversite öğrencisinin bu ansiklopediye ulaşabileceği, bu ansiklopediyi yayınlayanlara sorulması gereken güzel bir sorudur.

Ayrıca incelediğimiz faaliyet raporlarından edindiğimiz bir izlenim de, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda giderek belediyenin diğer birimlerine görsel malzeme ve grafik desteği veren bir birime dönüştüğü, kendisine ait görev ve hizmetleri yapmaktan, hedefleri gözetmekten çok diğer birim ve hizmetlere lojistik destek sağladığı şeklindeki uygulama ve anlatımlardır.

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda kıyıda köşede kalmasının en önemli nedenlerinden biri de, bir zamanlar ucuzluğu ve menüsünün çeşitliliği nedeniyle sıkça ziyaret ettiğimiz arka bahçesindeki yeme-içme tesisinin, bir Sayıştay denetçisinin raporu nedeniyle kapatılmış olması ve bunu izleyen dönem içinde buranın yeniden, eskisi gibi bir ilgi merkezi olacak şekilde işletmeye alınmamış, bunun için bir çözüm üretilmemiş olması olabilir. O nedenle bu boş mekânla arşiv ve müze binası arasındaki o eski canlı bir ilişkinin bir an önce yeniden kurulması gerekmektedir.

0010_BINANI

Yukarıda sıralayıp göstermeye çalıştığımız bütün bu ayrıntılı bilgi ve verilerden de anlaşıldığı üzere, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM), kurulduğu günden bu yana, ilk yıllardaki canlılık ve verimlilik dışında gün geçtikçe hedeflerinden uzaklaştığı ya da o hedeflere ulaşamadığı, kendisinden beklenenleri karşılayamayan bir konuma ulaştığı; gerek yönetim kadrosu gerekse bu kadronun belediye bürokrasisi ile ilişkileri çerçevesinde ortaya koyduğu düşük performansıyla, şimdilerdeki rakibi İzmir Akdeniz Akademisi‘ne yol veren başarısız bir çizgiye geldiği söylenebilir.

Gelecek yazımızda ise kent arşivi ve müzesinin bugüne kadarki yönetim yapısı ile ilgili değerlendirmelerimizi paylaşıp bunlar böyle yapılması gerekenlerle ilgili önerilerimizi somutlamaya çalışacağız…

Devam Edecek…

Satın aldık ama sonrası…

Bugün, Konak Belediyesi tarafından eski belediye başkanı Hakan Tartan’ın döneminde 5 Milyon liraya satın alınan; ancak o tarihten bu yana dokunulmadığı için her an yıkıma uğrayabilecek tarihi, kültürel bir değerden söz edip bu konuda görevli olanlara küçük bir hatırlatma yapmak istiyoruz.

Sözünü ettiğimiz tarihi, kültürel değer Kemeraltı Kestelli Caddesi yakınındaki, tapunun 119 Ada, 4 Parselinde bulunan tarihi konak. Bir dönem Alanyalı ailesine ait olduğu için ‘Alanyalı Konağı’ olarak tanınan; ancak daha eski kayıtlara göre Yemişçizade ailesi tarafından yaptırıldığı için ‘Yemişçizade Konağı’ olarak adlandırılması gereken tarihi bir konak.

01
Yemişçizade Konağı Ön Cephe
02
Yemişçizade Konağı Ön Cephe
03
Yemişçizade Konağı Ön Cephe

04

Konak Belediyesi’ne ait web sayfasının ‘Kentsel Projeler’ bölümü bilgilerine göre sözkonusu konak, “Neoklasik üsluptaki cephe düzeni ve zengin süslemeli tavanları ile özgünlüğünü korumuş, nitelikli bir yapı. Bodrum kat ile birlikte toplam 3 kattan oluşan yapının ön cephesi orta aksında bulunan çatı üçgen alınlığı ve ahşap bir cumba ve giriş ile vurgulanmıştır. Geniş bir sofa ve iki yanda sıralanmış odalardan oluşan iç mekan alçı tavan göbekleri ve yer yer altın yaldızla boyanmış süslemelerle zenginleştirilmiştir.

Mülkiyeti Konak Belediyesi’ne ait olan tescilli yapının restorasyon projeleri hazırlatıldıktan sonra gezi evi, butik otel, belediye konuk evi vb. sosyo-kültürel bir işlevle kullanılması planlanmaktadır.

Bildiğimiz kadarıyla 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başında yapıldığı bilinen tarihi konak, 3 katta toplam 1.838 metrekarelik bir alana sahip. Tavanları ve duvarları çok güzel el işlemesi resim, desen ve alçı süslemelerle kaplı.

06

07

08

09

10

Yaptığımız araştırmalarda bir dönem tapu kadastro müdürlüğü, askerlik dairesi, Kestelli Kız Ortaokulu ve öğrenci yurdu olarak kullanıldığı anlaşılan bu tarihi yapının çatısı, hatırladığımız kadarıyla geçtiğimiz yıllarda Fransız çatı restoratörleri tarafından incelenmiş ve yapının zarar görmemesi için çatının bir an önce onarılması gerektiği belirtilmişti.

Ancak binanın alışından bu yana 4, Fransız restoratörlerin yaptığı incelemenin üzerinden 2 yıl geçmiş olmasına karşın binanın bir türlü restore edilmediği, hangi amaçla ne şekilde kullanılacağına karar verilmediği biliniyor.

11

12

13

14Konak Belediyesi’ne ait Ocak 2017 tarihli Konak Gazetesi’nin son sayısında “Konak’ta Dev Kamulaştırma” başlığı altında manşetten verilen haberde Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’ın “göreve geldiğimizde belediyeye ait bir mendil büyüklüğünde boş yerimiz dahi yoktu. İki yıllık süreçte hem yeni yatırımlar yaptık hem de yeni mülkler satın aldık” dediğini görünce, ister istemez her kuvvetli yağış olduğunda “acaba kiremitler kırıldı mı, yağan yağmur içeriye aktı mı” diye düşünüp endişelendiğimiz ‘Yemişçizade Konağı’nın bu tehlikelerden kurtarılması için ve yapılan 5 Milyon liralık satın alma işlemine anlam kazandırmak amacıyla bu tarihi yapı ile ilgili restorasyonun bir an önce başlatılmasını bekliyor, unutulmuş bu yapı ile ilgili yapılması gerekenleri hatırlatmanın bir kentli olarak görevimiz olduğunu düşünüyoruz.

05

Elimizdekini korumak…

Dün, Dünya Su Günüydü. O nedenle çevremizdeki su ile ilgili birçok etkinliğe katıldık; üstüne üstlük İZSU /İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü tarafından yapılacak Bostanlı Barajı’nda kullanılacak kum, çakıl, kil ve kireçtaşı kayanın temini için Karşıyaka, Menemen ve Aliağa ilçelerinde açılacak yeni malzeme ocaklarına izin veren İzmir Valiliği’nin “ÇED onayına gerek yoktur” kararını iptal ettirmek için sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte avukatlarımıza vekalet verdik. Böylelikle Dünya Su Gününe yaraşır bir şey yaparak günümüze anlam kazandırmaya çalıştık.

Uzun yıllardır yapılacağı söylenen; ancak bir türlü yapılamayan Bostanlı Barajı ile ilgili nihai proje tanıtım dosyasını inceleyip buradan edindiğimiz bilgiler üzerinden dava dilekçemizi hazırlarken haliyle İZSU’nun temel belgelerine, özellikle de İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün (İZSU) 2015-2019 Dönemi Stratejik Planı ile yıllar itibariyle yayınladığı faaliyet raporlarına baktık. Çünkü bu belgeler İZSU’nun hazırladığı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kabul ettiği, kendilerini bağlayan geçerli, resmi belgelerdi.

İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 2015-2019 Dönemi Stratejik Planına göre revize planlama raporları ve uygulama projesi hazırlanan Bostanlı Barajı içme, kullanma suyu temin ve taşkın amaçlı olarak düşünülmüştü. Kil çekirdekli kaya dolgu baraj tipi olarak belirlenen tesis 2,51 milyon m³ içme suyunu temin etmeyi amaçlamaktaydı.¹

Bu plan belgesinde asıl ilgimizi çeken konu ise barajlardaki ve içmesuyu tesisindeki su kayıplarıyla ilgili olan bilgilerdi. Planın “Su Kayıpları Yönetimi” bölümünde aynen şunlar yazılıydı:

“Dünyada, su kayıp oranları ülkelere göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin İngiltere genelinde % 24, Almanya’da ise %12, İsveç’te % 25 iken Meksika % 40 civarındadır. Dünya ortalaması ise % 50 civarındadır. Ülkemizde ise illere göre su kayıp oranları farklılıklar göstermekte olup, su kayıplarını önlemeye yönelik çalışmalar yaygınlaşmaktadır 

Kurum Analizi’nde ifade edildiği gibi su kayıp çalışmalarının başladığı yıllarda su kayıp oranı %62’lerdeyken 2014 yılı Haziran ayı sonu itibariyle %32,39’a inmiştir. İZSU su kayıp oranını azaltma çalışmalarına önem vermekte ve bununla ilgili birçok çalışma yürütmektedir. İzmir’de 2000 yılında yaklaşık 2,2 milyon nüfus yaşarken kente verilen toplam yıllık su miktarı 237 milyon m³ idi. Aradan geçen 13 yılda (2013’te) nüfus yaklaşık 4 milyon olmuş ancak kente verilen toplam yıllık su 184 milyon m³’e düşmüştür. Bu da İZSU tarafından su kayıpları ile ilgili yapılan çalışmaların olumlu katkısını göstermektedir.”²

water-13

Bu bilgi çok önemli bir bilgiydi. Çünkü İzmir’de su kayıp oranı yıllar içinde 1998’deki % 61,58 düzeyinden 2014 yılının ilk altı ayında % 32,39 düzeyine düşürülmekle birlikte bunun İzmir’e verilen su miktarı itibariyle boyutu 61.058.822 metreküpü buluyordu. Bu da 24 adet Bostanlı Barajı yapmaya eşdeğer bir büyüklüğü ifade ediyordu.

Başka bir anlatımla, bu durum bize İZSU acaba yeni Bostanlı, Değirmendere, Alionbaşı gibi ömrü kısa küçük barajlar yaparak çevreyi tahrip etmek yerine; sahip olduğu suyu hiçbir kayba uğramaksızın çeşmelerden akması için içme suyu şebekesinde yeni yatırımlar mı yapmalı noktasına getiriyordu.

Çünkü aynı planın “Yer Üstü Suları” bölümünde, bizim bu yargımızı güçlendiren başka bir bilgi daha yer alıyordu. Bu yeni bilgiye göre Tahtalı Barajı gibi su yüzeyi geniş barajlarda havanın sıcaklığı nedeniyle buharlaşma oranı yıllık ölçülerde % 50-55’lere kadar varıyor, böylelikle baraj suyunun neredeyse yarısını daha şebekeye vermeden kaybediyorduk:

Ülkemizde çok büyük masraf ve zahmetle barajlara getirilen suyun çok önemli bir ksımı buharlaşmaktadır. Toplam yıllık yağışın % 55’inden yararlanamamaktayız. Bu bağlamda geniş yüzey alanına sahip sığ barajlar inşa etmek yerine daha derin, küçük yüzey alanına sahip barajlar inşa edilmelidir. Yüzey alanında % 50’ye varan bir azalma buharlaşmada % 50’ye varan azalma sağlamaktadır. Maalesef her zaman arazi şartları baraj şevlerinin daha dik inşa edilmesine uygun olmamaktadır. Ölçemediğimiz şeyi yönetemeyeceğimizden dolayı başta baraj gölleri olmak üzere ülkemizdeki açık su yüzeylerinden buharlaşmayı kontrol edebilmemiz için öncelikle göllerin üzerine bir şamandıra koyup gölü etkileyen güneş enerjisi, su sıcaklığı, doyma açığı, rüzgar hızını yıl boyunca ölçüp değerlendirebilmemiz gerekmektedir.³

Şimdi bu % 32,39 oranındaki şebeke su kaybına daha şebekeye verilemeden barajlarda kaybedilen % 50-55 oranlarındaki kaybı da eklediğimizde, karşımıza muazzam büyüklükte bir doğal zenginliğin insan eliyle yönetilemediği için yok edilmesi gerçeği çıkacaktır.

Bu anlamda kentlere verilen suyun barajlardaki ve su şebekesindeki büyük oranlı kayıpları ülkemiz ve dünyamız açısından büyük bir sorundur.

Araştırmamızın daha sonraki aşamalarında gördük ki, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü su kaynaklarının kaybı konusunda özel çalışmalar yaptığını, 2013 yılından bu yana her sene Altyapı ve Kazısız Teknolojiler Derneği (AKATED) ile birlikte Su Kayıp ve Kaçakları Türkiye Forumu‘nu düzenlediklerini, İZSU’nun genel müdür düzeyinde katıldığı bu forumların üçüncüsünün 25-26 Mayıs 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılacağını öğrendik.

Bu forumlarda sunulan bildirilerle Avrupa Çevre Ajansı‘nın, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘nın ve TÜİK‘in resmi verilerine; ayrıca, bu konularda yazılan bilimsel yayınlara baktığımızda ise daha da ilginç verilerle karşılaştık.

Öncelikle İZSU Stratejik Planı’nın yurt dışındaki kayıp oranları ile ilgili bilgilerinin eksik, yanlış ya da güncel olmadığını;  örneğin Almanya’daki su kayıp oranının % 5, Osaka’da % 7, Danimarka’da % 10, Finlandiya’da % 15, İsveç’te % 17, İspanya ve İngiltere’de % 22, Fransa ve İtalya’da % 30, Romanya’da % 31, İrlanda’da % 34, Macaristan’da % 35, Çek Cumhuriyeti’nde % 35, Bulgaristan’da % 50 olduğunu öğrendik.

İşin asıl ilginci, su kaybı açısından İzmir’in 1998 yılından bu yana ciddi bir ilerleme kaydetmekle birlikte, durumunun hiç de iyi olmadığını, ülkemizdeki kentler itibariyle daha az su kaybı yaşayan kentlerin olduğunu ve bu kentlerin İzmir’in önünde olduğunu öğrendik. Örneğin su idarelerinin 2013 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na verdikleri resmi bilgilere göre BUSKİ / Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün % 23,7, İSKİ / İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün de % 25,08 oranındaki su kaybı ile İzmir’in önünde olduğunu, Türkiye’de su kaybı açısından İzmir’den daha iyi durumda olan Kocaeli, Adana, Gaziantep, Konya, Antalya, Diyarbakır, İçel ve Kayseri gibi birçok büyükşehir belediyesinin mevcudiyetini belirledik.

Bu belirleme sonrasında da oturup küçük bir hesap yaptık: Bugün şayet İzmir’deki % 32,39 olan su kayıp oranını Bursa’da olduğu gibi % 23,7 oranına çekmiş olsak, elimizdeki son 2013 yılı verilerine göre 16.381.651 metreküp su tasarrufumuz olur ki; bu rakamın, İZSU’nun yatırım planında bulunan yeni barajların (Değirmendere, Bostanlı, Alionbaşı, Çamlı) sağlayacağı su ihtiyacının çok üstünde olduğu, bu nedenle bu barajların yapımına gerek kalmayacağı görülür.

Water-PNG

Bu durumda İZSU’nun önündeki en önemli tartışma ve tercih konularından biri, bizce daha baraj gölündeyken % 50-55’ini, ardından da su şebekesine verildikten sonra % 32,39’unu kaybedeceğimiz suyu verecek; ama bu arada çevreyi tahrip edecek yeni yeni barajlar mı yapmak; yoksa 10’larca, 20’lerce küçük baraj kapasitesine eşdeğer suyu kaybettiğimiz mevcut sistemi yenileyip mükemmelleştirmek mi olmalıdır sorusuna yanıt arayıp elimizdeki suyu korumak doğrultusunda yeni politika ve stratejiler geliştirmek olmalıdır.


¹ İZSU İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Stratejik Planı 2015-2019, s.66

² A.g.p. s.76

³ A.g.p. s.75

⁴ European Environment Agency (EEA), 2003a. EEA Indicator Fact Sheet: Water use efficiency (in cities): leakage.  http://themes.eea.eu.int/Specific_media/water/ indicators/WQ06,2003.1001)

İnsan kaynağını heba etmek…

Ali Rıza Avcan

Bugün size yepyeni, taptaze bir insan kaynağı kıyımından söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz hafta sonunda aldığımız bir habere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başta Ulaşım Daire Başkanı Fidan Aslan olmak üzere bir grup ESHOT yönetici ve çalışanı görevden alınarak yerlerine yeni görevlendirmeler yapılmış.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi için yeni bir durum değil. O nedenle fazla yadırgamamamız gerektiğini biliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı merhum Ahmet Piriştina’nın ölümünden bu yana Aziz Kocaoğlu’nun uzun, yıllanmış devr-i iktidarında kâh seçim sonralarında kâh bir kızgınlık ya da bir hesaplaşma anına gelen birçok kıyım yaşadı bu belediye…  

Tercüme krizi denildi ve bu gerekçe bir fırsata dönüştürülerek bir genel müdürle birlikte geniş bir uzman kadrosu harcandı gitti… Bir mahkeme süreci denildi ve bu süreçte hepimizin bildiği, tanıdığı isimlere sahip çıkılmayarak  değerli bir grup uzman küstürüldü… Birçok değerli bürokrat ilgi, bilgi ve deneyim sahibi olmadıkları yerlere, sürgün edilircesine gönderildiler… Bu kadar kıyımın olduğu bir kentte mevcut insan kaynağının sonuna gelindiğinde de çareyi, Ankara’dan, Melih Gökçek’in eski üst düzey bürokratlarını ya da başarısız bulunduğu için yeniden tercih edilmeyen belediye başkanlarını getirerek bu açığı kapatmaya çalıştılar…

Haliyle İzmir gibi kendi hemşehrisine, her düzeydeki ilişkisinde kendi çocukluk, okul ya da mahalle arkadaşlarına ya da İzmirlilere öncelik veren bir kentin belediyesinde İzmirli ve İzmirli olmayan diye iki büyük grup yaratıldı. İzmir dışından gelen kadro kısa zaman içinde stratejik önemi olan üst konumlara getirildiği ve bu grubun lideri belediyenin 2 numaralı makamına kadar yükseltildiği için İzmirli kadrolar bu yeni dışarlıklı güç odağı karşısında ya susarak pasif kalmayı ya da bu yeni grubun şakşakçılığına soyunup “kraldan çok kralcı” olmaya çalıştılar.

s466982

Bu kıyımın en son dalgasında gidişine en çok üzüldüğümüz isimlerden biri de Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan olmuştur. Kendisiyle 2015 yılı Ağustos ayında başlayan ve bugünlerde sonuçlanması beklenen İzmir Ulaşım Ana Planı güncellenmesi çalışmaları nedeniyle tanıştık.

Kendisi, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının sivil toplum kuruluşlarıyla ele alınıp tartışıldığı toplantıda heyecanlı, dinamik ve atak bir yönetici olarak karşımıza çıkmıştı. Yapmak istediklerini ve o an yeni başlattıkları “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda ardı arkası gelmeyen açıklamalar yapan biri olarak tanımıştık kendisini. Yapılan her toplantıya katılarak kendisine yaptığımız eleştirilere aldırmadan bıkmaz usanmaz bir şekilde, zaman zaman rol de çalarak yapmak istediklerini anlatıyordu bizlere.

Yaptığımız ilk toplantıda birbirimizin farklı konumlarda, farklı düşüncelerde olduğunu anlamakla birlikte aramızdaki ilişki ve iletişimi zaman içinde güçlendirdik. Kâh şahsi olarak uzun saatler yüz yüze görüştük kâh onun teknoloji hayranlığı ile dolu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” tiratlarını engin bir tahammül gücüyle dinledik.

Ondaki samimiyeti, heyecanı ve “fincancı katırlarını ürküten” sahiplenme duygusunu gördükçe de onun adına korkarak onu uyardığımız, bu tutumu nedeniyle her an görevinden uzaklaştırılabileceğini, yarın öbür gün başka bir ulaşım dairesi başkanı ile muhatap olabileceğimizi hatırlattık kendisine. Hatta, “İzmir Ulaşım Ana Planının asıl sahibi belediye başkanıdır, o nedenle toplantı ve görüşmelerde sizinle değil onunla muhatap olmak istiyoruz” diyerek onu bu tehlikelerden uzak tutmak istediğimiz durumlar bile oldu.

Kendisi uygulamakta olduğu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda o kadar heyecanlı, istekli ve başarı odaklı idi ki; kendisine milat olarak seçtiği 1 Ocak 2017 sonrasında her şeyin güllük gülistanlık olacağını ifade ettiği için zaman zaman “Fidan Bey, bu sizin bahsettiğiniz sistem bir bilgisayar oyunu değil. İşin içine insanların ve onların tutum ve davranışlarının girdiği bu tür işlerde her şey bir bilgisayar oyununda olduğu gibi gerçekleşmez. Siz o nedenle bu işin risklerini de dikkate alıp ona göre konuşun, ortamı ona göre hazırlayın” deyip 1 Ocak 2017 sonrasında “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi”nde  bir arızayla karşılaştığımızda ilk arayıp şikayette bulunacağımız kişinin kendisi olacağını esprili bir dille anlatmaya çalışıyorduk.

Bugün ise sevgili Fidan Aslan, hiç de hak etmediği halde kendisine uygun görülen başka bir görevde. Ulaşım Dairesi Başkanı olarak yeni bir kamu görevlisi ile karşı karşıya olacağız. Hem de İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleme çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir dönemde.

izmir-trafigi-akillanacak

Şimdi bu durumda çıkıp sormak gerekiyor:

Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan ile tanımadığımız diğer ESHOT görevlileri, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir süreçte niye görevden alınmışlardır? Bu görevliler aynı zamanda “kamu görevlisi” olduklarından kamu adına sormak istiyoruz ki; görevden alınmalarında dikkate aldığınız başarısızlıkları ya da yetersizlikleri nelerdir? Bu karar ve yeni görevlendirmeler için bir performans değerlendirmesi yapılmış mıdır? İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarında Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan‘la birlikte çalışmış, kendisini yer yer eleştirmekle birlikte onunla düzeyli bir tartışma, hoşgörülü bir ilişki geliştirmiş sivil toplum aktörleri olarak soruyoruz ki, bu görevden alma ve yeniden görevlendirmelerde dikkate aldığınız kriterleriniz nelerdir? Görevden aldıklarınızı ve yeni görevlendirdiklerinizi neye göre belirleyip seçtiniz?

Yoksa, belediye koridorlarında sıkça söylendiği gibi bu operasyon, Ankara’dan gelen Buğra Gökçe-Bülent Tanık ekibinin geleceğe yönelik yeni bir hamlesi midir? Böylelikle yeni Genel Sekreter Buğra Gökçe‘ye bağlı, kendisinin sözünden çıkmayan yeni bir belediye grubu mu yaratılmak istenmektedir?

Ayrıca hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planına bu süreçte AKP iktidarından yana bir yön mü verilmek, iktidarın tepeden inme bir şekilde gündeme getirdiği “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne belediye içinden gelebilecek bir karşı çıkış mı engellenmek istenmektedir? “Köprüyü geçerken at değiştirmenin” gerçek nedeni nedir? 

Her şeyden önemlisi, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı ve yöneticileri, yönetmeyi ne zaman öğrenip belediyeyi insanları harcamadan, suçu başkalarına atmadan iyi yönetmeye başlayacaklardır?

Anlıyoruz, belediye duyurularında söylendiği gibi “İzmir trafiği akıllanacak” ama; yönetimi ne zaman akıllanıp insan kaynakları konusunda akılcı çözümler bulup uygulayacak? Sanırım sorulması gereken asıl soru budur….