İnsanların haksız yere işten çıkarıldığı, çalışmalarına izin verilmediği, sudan sebeplerle hapse atıldığı, haksız yere yıllarca hapiste tutulduğu, ölüme mahkum edildiği, kurşunlandığı ya da bombalanıp öldürüldüğü, cenazelerini kaldırmalarına bile izin verilmediği, ölülerin mezardan çıkarıldığı, bütün bu olaylar olurken bazı insanların, siyasetçilerin,belediye başkanlarının ülkesine ve yönetiminden sorumlu olduğu kentteki insanlara, bu kötü gelişmelere ilgisiz kalıp kendi şahsi ikballeri peşinde koştuğu, gelecekteki makamları için delege oyunları oynadıkları ve faşizmin her geçen gün, her geçen an ülke zeminine yavaş yavaş yerleştiği bu ortamda kentlerden ve onların stratejik yönetimlerinden söz etmek ne ölçüde mümkün?
O nedenle biz bugün kent, strateji, kent hakkı ya da kentsel yaşam demek yerine insanlık, hak, hukuk, adalet, özgürlük ve barış diyeceğiz…
Kamu yatırımların süresi için bitirilmesi, kamu kaynaklarının verimli kullanılması açısından önemli bir konudur.
Çünkü herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik nedeniyle ortaya çıkan toplumsal bir ihtiyacın karşılanması ya da bu ihtiyaçtan kaynaklanan sorunların zamanında etkin bir şekilde çözümlenmesi ancak bu ihtiyacın duyulduğu süre içinde karşılanması ile mümkün olabilir.
Bu anlamda, yapılan kamu yatırımının bu yatırımla ilgili toplumsal ihtiyacın zamanında fark edilmesi ve bu ihtiyacın karşılanması amacıyla yapılan yatırım hizmetinin başlangıçta öngörülen sürenin içinde bitirilmesi gerekir. Bunun da nedeni, yatırımın yapılmasına karar verildiği tarihteki ihtiyaç düzeyiyle yatırımın bittiği tarihteki ihtiyaç düzeyinin birbirinden çok farklı olması olasılığıdır. Yatırımın sürüncemede kalması nedeniyle aradan geçen süre içinde ihtiyacın daha da artması ve bu nedenle konunun giderek bir soruna dönüşmesi, yatırım sonuçlandığında da çoğunlukla o tarihte daha da büyümüş olan ihtiyacı karşılayamaması sıklıkla karşımıza çıkan bir durumdur.
O nedenle, Özal’la anılan 1984’lü yıllardan bu yana yatırımların süresi içinde bitirilmesi olumlu anlamda “işbitiricilik” olarak kabul görmüş; bu durum, 2000’li yıllarda başlayan AKP iktidarı ile birlikte köprü, tünel ve liman gibi büyük boyutlu yatırımların sözleşmesindeki süreden önce bitirilmesi ve bunu gerçekleştirenlerin ödüllendirilmesi suretiyle siyasetçiye puan kazandıran bir sisteme dönüştürülmüştür.
Tabii ki bu durumun, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile birlikte anılan Keçiören Metrosu ya da Ankara-İstanbul Hızlı Tren Projesi veya Bolu Tüneli gibi yılan hikayesine dönen defoları da olmuş; ancak sistem genel olarak süresinde ya da süresinden önce bitirilen yatırımlar nedeniyle halk nezdinde puan kazanılan bir uygulamaya dönüşmüştür.
Kamu yatırımlarının süresini belirleyen faktörler ise öncelikle yapılacak yatırım mekânın coğrafi ve fiziki özellikleri, sahip olunan teknolojik düzey, bu yatırımı yapacak olanların yeterli bilgi, birikim, beceri ve mali güce sahip olması olarak sıralanabilir.
Bu anlamda yatırımın yapılacağı yerin/mekânın kendi içinde barındırdığı zorluklar ve sürprizler çok önemlidir. Yatırım yapılacak zeminin özellikleri ya da yatırıma uygun coğrafya koşulları bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.
Sahip olunan teknolojik olanaklar da başka bir önemli faktördür. O yatırım için gerekli olan teknolojik olanakların bulunmaması ya da yetersiz olması da çoğu kez yatırımın süresini arttırır.
Bence bir yatırımın süresini belirleyen faktörlerin arasındaki en önemli unsur, o yatırımın doğru projelendirilmesini sağlayan araştırma, analiz, yönetme, izleme, denetleme, güncelleme ve yatırım konusu hizmetin işletmesi ile ilgili bilgi, beceri ve birikim düzeyinin kalitesi ile yeterli finansal kaynaklara sahip olunmasıdır.
Bu anlamda gerçek ihtiyaçlara dayalı, yapılabilir ve sürdürülebilir bir yatırım projesi hazırlanmadığı ve bu proje doğru araştırma ve analizlerle desteklenmediği sürece istediğiniz kadar teknolojik olanağa sahip olun ya da kasalar dolusu paranız olsun, o proje uygulamasından istediğiniz sonucu almanız mümkün olmayacaktır.
Şimdi, bu ön değerlendirme sonrasında gelin hep birlikte çevremizdeki merkezi yönetim birimleriyle yerel yönetimlerin yatırımlarını bakarak bu yatırım faktörlerine; özellikle de yatırım süresinin uzaması ile ilgili yanlışlık ya da eksiklikleri inceleyelim:
Bildiğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi Metro, Karşıyaka ve Konak Tramvayları, İzmir-Deniz, İzmir-Tarih, Mavişehir Opera Binası, Kemeraltı Balıkçılar Meydanı ve Kültürpark projeleri gibi büyük boyutlu projelerde hem işe söz verdiği tarihlerde başlayamıyor hem de bütün bu işleri süresi içinde bitiremiyor.
Bu durum artık öyle bir hale geldi ki, belediye hakkında en küçük bir bilgisi olan herkes belediyenin tanıtımını yaptığı her yeni yatırımın süresinde başlayamayacağını ve bitirilemeyeceğini baştan kabulleniyor. Bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi adeta “geç yapılan işlerin belediyesi” olarak tanınıyor, kamuoyunda bu doğrultuda bir algı gelişiyor.
Bir belediyenin sözünü edip taahhüt ettiği bir yatırıma zamanında başlamaması ve zamanında bitirememesi onun için çok kötü bir şey. Çünkü bu kötü şey, belediyenin halk gözündeki güvenilirliğini açık, net bir şekilde ortadan kaldırıyor.
Belediye yönetimi bu durumu uzun bir süre Ankara’daki merkezi yönetimin engellemeleriyle açıklamaya çalışsa da, Ankara’daki merkezi yönetimin onayına tabi olmayan işlerle diğer işlerde de bu durumun ortaya çıkması nedeniyle böylesi bir gerekçe ya da mazeret uzun süredir inanılırlığını ve geçerliliğini yitirmiş durumda.
O nedenle herkes artık “senin işini engelliyorlar da niye Eskişehir’in işini engellemiyorlar?” ya da “o belediye işlerini niye zamanında yapıyor da sen yapamıyorsun?” diyerek güvensizliklerini açık bir şekilde ortaya koymaya başlıyor.
Bu konunun vatandaşın gözündeki güvenilirlik dışında kalan diğer bir yanı da yatırımların süresinin uzaması nedeniyle ortaya çıkan ancak kağıda kaleme ve muhasebe ve maliyet hesaplarına yansımayan, bir anlamda gizlenen belediye zararlarıdır.
Var olan bir ihtiyaç nedeniyle yapılmasına karar verilen bir yatırımın zamanında başlamaması ya da bitirilmemesi nedeniyle o hizmetin süresi içinde yapılmayışından kaynaklanan bu durum, hem hizmetten yararlanacaklar açısından hem de yatırımı yapan belediye açısından bir yoksunluğu hem de bu yoksunluktan kaynaklanan ek maliyetleri karşılama açısından kamu zararına yol açan bir kusur hatta açık bir mali suçtur.
Örneğin belediye araçlarında yakıt israfına neden olan bir sorunun çözümünün bu şekilde geciktirilmesi nasıl bir ek israfa ve zarara neden oluyorsa aynı şekilde bir yolun, bir köprünün yapılmayışı bizi o hizmetin süresi içinde işletmeye alınması suretiyle ortaya çıkacak yarar ya da kardan mahrum ederek gerçek anlamda zarara uğramamıza neden olacaktır.
Bir yatırımın gerekli olduğu zamanda yapılmaması ya da yapılan yatırımın süresi içinde bitirilmemesi nedeniyle ortaya çıkan zararların tek özelliği bunların araştırılıp belirlenmemesi ve muhasebe kayıtlarına dahil edilmemesidir.
O nedenle de çoğu kez bizler; yani o kentte yaşayanlar yapılmayan hizmetlerin ya da süresi içinde bitirilmeyen yatırımlardan kaynaklanan “yoksun kalma zararları“nı bilmez, yatırımın geç de olsa yapılıp bitirilmesini çoğu kez tevekkülle karşılarız.
İşte o anlamda, kamu kaynaklarının verimli ve etkin kullanılması açısından, süresi içinde başlamayan ya da bitirilmeyen bütün yatırımların oluşturduğu bu zararların hesaplanarak belirlenmesi ve zarara neden olanlardan tazmin edilmesi en doğrusu olacaktır.
Çünkü bizler, “Kent Hakkı“na sahip yurttaşlar olarak belediye yönetim ve yatırımlarında da “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışının yerleşmesini; kamu hizmetini zamanında yapmayan ya da yatırımların süresi içinde sonuçlanmasını sağlayamayan, bunu bir alışkanlık haline getiren tüm yöneticilerin bu zarardan sorumlu olmasını ve onlardan bu konuda hesap sorulmasını istiyoruz.
Biz burada, bütün bir yaz boyu Yunan adalarında yaptığımız tatil sonrasında 350 metrelik bayrağımızla heyecanlanıp kutlamalar yaparken ya da “konuşurken bana saygısızlık yaptın-yapmadın” tartışmalarını izlerken veya “şu yatırım benim, şu yatırım senin” şeklindeki bir paylaşıma taraf olurken hemen yanıbaşımızdaki Gediz Deltası’nda, binlerce kuşun ve canlının barındığı sessiz, sakin bir alanda büyük ve önemli adımlar atılıyor.
Hem de kapalı kapıların ardınde kimselere duyurulmadan…
İzmir’i İzmir yapan en önemli değerlerden biri olan İzmir Kuş Cenneti, Gediz Nehri Sulak Alan Koruma Bölgesi ve Ramsar Sözleşmesi ile korunduğu sanılan bir doğa harikasında gerçekleşecek gerçek bir katliamın ön hazırlıkları yapılıyor…
Bu büyük ve önemli adımları atanlar için bayramların ve fener alaylarının yapılıp yapılmamasının, şu kadar uzunluktaki bayrakların taşınıp taşınmamasının, açılış törenlerinde öfkeli atışmaların yaşanmış ya da yaşanmamış olmasının hiç bir önemi ve anlamı yok…
Çünkü bu büyük ve önemli adımları atan iktidar siyasetçileri, bakanları, genel müdürleri, burnundan kıl aldırmayan önemli bürokratları, her şeyi bilen akademisyenleri ve WWF Türkiye ya da Doğa Araştırmaları Derneği gibi “söz dinleyen” dernekleri bir araya getiren bir şer ittifakı, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmaya, bu yoldaki pürüz, engel ve bariyerleri ortadan kaldırmaya çalışıyor; İzmir’in, İzmir Körfezi’nin ve Gediz Deltası’nın altını oyan bir ihanetin içinde suç ortaklığı yapıyor.
Bu şer ittifakı, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önündeki en önemli engellerden biri olan Gediz Nehri Sulak Alanı Koruma Bölgesi’nin hem sınırlarını daraltmaya hem de bu yatırımın yapılmasını engelleyen niteliğini düşürmeye çalışıyorlar. Böylelikle dünya çapında önemli ve korunan bir sulak alanın tam ortasından koskocaman bir köprüyü geçirebilmek için kendi çaplarında “kahramanlık “yapıyorlar. Hem de çok sevdikleri vatan ve İzmir aşkına (!)
***
Bu çabalar, Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun 2017 yılı başındaki 30.03.2017 tarihli ilk toplantısı ile ortaya çıktı: Bu toplantıda alınan 28-2017/1 sayılı kararın 5. maddesi ile, “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 19. maddesi ve Geçici 2. maddesi kapsamında Ulusal Sulak Alan Komisyonu tarafından belirlenen teknik komisyon tarafından 23.02.2017 tarihinde arazi çalışması ile tespit edilen Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgelerinin uygun görülmesine oybirliği ile” dendi ve Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi’nde yeni bir düzenleme yapıldı.
Bu kararı Komisyon Başkanı olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müsteşarı ve bakanlık bürokratları dışında üniversiteden gelen üye Prof. Dr. Sedat Yerli ile WWF-Türkiye Doğa Koruma Sorumlusu Eren Atak ile Doğa Araştırmaları Derneği Alan Koruma ve İzleme Programı Sorumlusu İlker Özbahar da imzaladı.
Böylelikle Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi‘nde biri uluslararası vakıf diğeri de ulusal bir dernek olmak üzere iki doğa örgütünün suç ortaklığı çerçevesinde ciddi bir operasyon yapıldı.
Çünkü bütün amaç, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin bu değişiklik çerçevesinde yapımını kolaylaştırmaktı. Böylelikle bu büyük projenin önü bir anda açılmış oldu.
Sanırım bu iki örgüte de bu katkılarından dolayı bir fon bağışı ya da bir proje geliri verilmiştir.
Yapılan değişikliği aşağıdaki iki ayrı haritada görmek mümkün.
Birinci harita gösterilen sınırlar Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun 24.07.2012 tarihli toplantısında kabul ettiği sınırları, ikinci harita ise 30.03.2017 tarihli toplantısında değiştirdiği sınırları gösteriyor.
24.07.2012 tarihinde onaylanan Gediz Nehri Sulak Alan sınırları30.03.2017 tarihinde değiştirilerek onaylanan Gediz Nehri Sulak Alanı sınırları
Bu haritalardan da görüleceği gibi, eskiden Gediz Nehri Sulak Alan Koruma Bölgesisınırları içinde sadece “sulak alan bölgesi“, “ekolojik etkilenme bölgesi” ve “tampon bölge” ayrımları yapıldığı halde, şimdiki halde sulak alan bölgesi “sürdürülebilir kullanım“, “kontrollü kullanım“, “hassas kullanım” ve “tampon bölge” şeklinde kısımlara bölünmüştür.
Bu bölünmenin anlamını size daha iyi anlatabilmek için bu son harita üzerinde “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin geçiş hattını kırmızı bir çizgi ile göstermeye kalktığımızda, “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin “kontrollü kullanım” olarak tanımlanan bölgenin içinden geçtiğini, onun hemen yanında da turuncu renkle boyanmış ve tarafımızca kesikli çember içine alınarak işaretlenmiş alanda bir “hassas kullanım” bölgesinin yaratıldığını görürsünüz.
Bu haritanın da somut bir şekilde ortaya koyduğu gibi bu operasyonun amacı, bir “kontrollü kullanım” alanının içinden geçen İzmir Körfez Geçişi Projesi hattının, mutlak anlamda korunması gereken ve mavi renkle işaretlenmiş “sürdürülebilir kullanım” bölgesi ile ilişkisini keserek araya “kontrollü kullanım” adıyla bir geçiş bölgesi konulması olduğu söylenebilir.
Ancak bir “fakat” koşuluyla….
Çünkü bütün bu operasyonun yasal dayanağı olan ve 04.04.2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“nin 4. maddesinde, “Koruma bölgeleri“, “mutlak koruma bölgesi“, “hassas koruma bölgesi“, “sürdürülebilir kullanım bölgesi“, “kontrollü kullanım bölgesi” ve “tampon bölge” gibi birçok tanımı bulunmakla birlikte; “hassas kullanım” şeklinde bir bölge adı bulunmamakta ve böyle bir bölgenin tanımı yapılmamaktadır.
Anlayacağımız, bakanlık bürokratları, akademisyenler ve bazı “söz dinler” sivil toplum kuruluşları herhangi bir yasal dayanağı olmayan “hassas kullanım bölgesi” diye bir şeyi icat ederek İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmaya çalışmışlardır.
Bu anlamda, bu operasyonun İzmir Körfez Geçişi Projesi için hayati bir önemi vardır. Çünkü Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi‘nde böylesi bir değişiklik yapılmadığı sürece böylesine büyük bir projenin Gediz Nehri Sulak Alanı‘ndan geçmesi mümkün olmayacaktır.
Nitekim, projeyi ve ÇED raporunu hazırlayanlar da bu konunun önem ve anlamının farkında oldukları için, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca kabul edilen ÇED raporunun 170, 180 ve 182. sayfalarında belirtildiği gibi bu değişikliği yapacak olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı yetkilileriyle görüşmüşler ve bu görüşmeler sonucunda “Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgelerinin yeni yönetmelik kapsamında revize edilmesine dair çalışmaların devam ettiği“ni öğrenmişlerdir.
Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun, “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“ne aykırı bir biçimde “hassas kullanım” alanı şeklinde bir alan yaratarak İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açan bu kararı açık bir şekilde hukuka ve yasalara aykırı olduğundan; 25 Ağustos 2017 tarihinde Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun aldığı 30 Mart 2017 tarih ve 28-2017/1 sayılı kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi‘nde dava açtık.
Şimdi bu dava çerçevesinde, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açacak olan 30 Mart 2017 tarihli Ulusal Sulak Alan Komisyonu kararının önce yürütmesinin durdurulmasını, ardından da iptal edilmesini bekliyoruz.
Tabii ki öncelikle, “Hak, Hukuk ve Adalet!” diyerek yürüyüşlere, şenliklere ve fener alaylarına katılan belediyelerin, belediye başkanlarının, milletvekillerinin, yerel ve ulusal siyasetçilerin ve her zaman yanımızda olan İzmirlilerin, doğa savunucularının, ekolojistlerin aramıza katılmalarını bekleyerek…
İzmir’e geldiğimden ilk günlerde, çözülecek yeni bir düğüm gözüyle baktığım ve daha sonrasında bu düğümü çözerek yaşamımın tamı tamama dört yılını verdiğim tarihi Kemeraltı Çarşısı’na şu sıralarda gereken önemi vermediğimi, adeta onu ihla etmeye başladığımı hissediyorum.
Oysa daha ilk günlerde cadde, sokak, çıkmaz ve merdivenlerini, sokak geçişlerini, gözden ırak kalmış kuytularını keşfederek, hangi meslek grubu ya da esnafın nerede yoğunlaştığını araştırıp öğrenerek, sonrasında da her dükkanı, sahip ve çalışanlarını neredeyse ismiyle, her sokağı numarasıyla ezberlediğim, gerginlik üzerine oturmuş toplumsal coğrafyasını aklıma yazdığım Kemeraltı, son zamanlardaki sosyal medya paylaşımlarında pek yer bulamasa da aklımdan hiç çıkmadı, yüreğimin en hassas bölgesindeki varlığını hep korudu.
Bu ihmalkarlık ya da vefasızlığı fazlasıyla hissettiğim için bayram sonrasında ilk yaptığım şey, Kemeraltı’na giderek kulaktan duyduğum bazı yeni gelişmeleri, bir türlü bitmek bilmeyen belediye yatırımlarını görmeye, pazarda ya da markette bulamadığım yiyecekleri arayarak ihtiyaçlarımı gidermeye ve sahaf dostum Hakan Kazım Taşkıran’ı ziyaret edip derin bir İzmir ve Kemeraltı sohbeti yapmaya ayırdım.
İyi de yapmışım. Böylelikle yolda gördüğüm esnaf arkadaşlarla ayaküstü sohbetler yaparak, unuttuğum mekanları anımsayarak, yeni yapılan ya da açılan yerleri fark ederek, kapanan yerler için üzülerek, kitap, fotoğraf, pul, eski eşya ve müzik üzerinden güzel bir sohbeti koyulaştırarak keyifli bir Kemeraltı günü yaşadım.
O nedenle bundan böyle ara ara ya da zaman zaman Kemeraltı ile ilgili görüp duyduklarımı ya da hissettiklerimi, yolunda giden ya da gitmeyen şeyleri sizlerle paylaşarak bu tarihi bölge ve çarşının kimliğini koruyarak ayakta durması için çaba göstermeye devam edeceğim. O nedenle bu yazının başlığını, 1’den ötesini getirmek amacıyla numaralamaya dikkat ettim.
***
Bugün size sözünü edeceğim şeylerden ilki, İzmir Ticaret Odası tarafından restore ettirilen Başdurak Camii’nin altındaki yeniden düzenlenip Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı olacak.
“Kemeraltı’ndaki Başdurak Cami Altında Yer Alan Dükkanların Turistik Çarşı Olarak Kente Kazandırılması Projesi” ismini taşıyıp 2011 yılında başlayan çalışmada “Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın 24 saat yaşayan bir merkez olabilmesi için bünyesinde cazibe noktalarının yaratılması gerekmektedir. Bu doğrultuda hem tarihi bir yapıyı turizme kazandırmak hem de içerisinde geleneksel el sanatları ile özel tasarım ürünleri yaşatacak bir turistik çarşı kurmak hedeflenmiş.“
2011 yılında başlatılan bu çalışmada önce Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yapılan 10 yıllık sözleşme uyarınca Başdurak Camii ile bu caminin altındaki dükkanların ve şadırvanların röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri İzmir Ticaret Odası tarafından hazırlatılmış, ardından da caminin altında yapılan toplam 28 dükkan, restorasyon karşılığı kiralama modeline göre kiralanmaya başlanmış.
Gördüklerimize ek olarak çarşıda bulunan görevliden aldığımız bilgilere göre 28 dükkanın çoğu 10 yıllığına kiralanmış durumda. Geriye sadece 4-5 dükkan kalmış durumda. Kiralanan dükkanların bir kısmı çalışmaya başlamış durumda, büyük bir kısmının da kepenkleri kapalı durumdaydı. Dükkanlar arasında hediyelik eşya satışı yapanlar dışında Alsancak Dostlar Fırını gibi gıda satış yeri olarak kullanılanlar da bulunmaktaydı.
Bu durumuyla yapılan Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı‘nın Kemeraltı’na yeni bir soluk, yeni bir anlayış getireceği kesin. Hem bu nedenle hem de İzmir Tarih Projesi adını verdikleri bir çalışma çerçevesinde uzun uzun raporlar yazıp toplantılar yapan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle çok ortaklı TARKEM‘in bugüne kadar yapamadıklarının aksine ortaya somut, güzel, anlamlı ve yararlı bir şey koymuş olmaları nedeniyle İzmir Ticaret Odası‘nı ve bu projeyi oluşturduğuna emin olduğum sevgili arkadaşımız Dr. Hitay Baran‘ı kutlamak, kendisine teşekkür etmek gerekiyor.
Ancak iki önemli noktayı unutmayıp vurgulamak koşuluyla…
Birincisi, bu yeni yapılan çarşının ve dükkanların çevresindeki diğer işyerlerinden; özellikle de Kızlarağası Hanı’ndaki benzerlerinden farklı olması, hediyelik eşya satan işyerlerinin ucuz Uzakdoğu ve Hindistan kaynaklı ürünleri satmamaları amacıyla ülkemize, özellikle de İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarım ve üretimi konusunda İzmir Ticaret Odası‘nın onlara yardımcı olması ve liderlik yapması koşuluyla…
İzmir Ticaret Odası Eğitim ve Sağlık Vakfı‘nın geçtiğimiz yıllarda bu tür İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarımı ve üretimi konusunda yaptıklarını, açtığı yarışmayı hatırladığım için o tarihlerde yapılmış çalışmaların, bu yeni girişim çerçevesinde sürdürülerek bu yeni çarşının başlangıçtaki hedefler doğrultusunda varlığını ve farklılığını sürdürmesinin yararlı olacağını düşünüyorum.
İkinci olarak da, bu çarşıdaki 28 ayrı işyerinin en kısa sürede çevrelerindeki diğerlerine benzememesi ve bir bütün olarak algılanıp kabul görmeleri, bir anlamda örnek olabilmeleri için bu dükkanların kiralanması ve işletilmesi ile ilgili bir işletim modelinin çarşının kuruluş amaç ve hedefi doğrultusunda oluşturularak yaşama geçirilmesini öneriyorum. Çünkü bir şeyi yapmak nasıl bir başarıysa, yapılanı koruyup sürdürmenin de başka bir başarı olduğuna ve bu iki başarı birlikte gerçekleşmediği sürece yapılanların beyhude olacağına inanıyorum.
İzmir’e, özellikle de Kemeraltı’na ait yeni güzelliklerde buluşmak, doğru, anlamlı, yararlı ve somut şeyleri gerçekleştiğini görüp keyiflenmek dileğiyle….
AKP iktidarının İzmir üzerindeki egemenliğini sergileyip vurgulamak amacıyla bir “siyasi proje” olarak önümüze koyduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, uzun vadede İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecektir.
Bu anlamda İzmir Körfez Geçiş Projesi yapıldığı takdirde İzmir, ikinci bir Efes olmaya adaydır.
Neden derseniz İzmir Körfez Geçişi Projesi yapıldığı takdirde İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin başına gelecek belaları sırasıyla açıklayalım:
İzmir Körfez Geçişi Projesi, iktidarın verdiği talimat uyarınca 2015 yılında İzmir halkına sorulmadan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü ile Yüksel Proje A.Ş. tarafından hazırlanarak ÇED raporu düzenlenmiştir.
Hazırlanan ilk ÇED raporunda, bu proje içinde yer alan köprü ayaklarıyla yapay beton adanın İzmir Körfezi’nin zayıf su akıntılarıyla su kalitesini ne şekilde etkileyeceği hiç dikkate alınmamıştır.
Çünkü İzmir Körfezi’ndeki akıntıyı ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırarak Körfez’e daha büyük gemilerin girmesini ve Alsancak Limanı’nın genişletilip geliştirilmesini sağlamak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından ortaklaşa geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ne ait ÇED raporu o tarihte henüz onaylanmamıştır.
Ne tesadüftür ki, Körfez’deki akıntıyı ve suyun kalitesini arttırmayı amaçlayan bir proje ile bu akıntıyı azaltıp su kalitesini düşürecek başka bir proje aynı anda ortaya çıkmakta ve bu iki proje arasındaki olumlu ya da olumsuz etkileşimi dikkate alan bir çalışma yapılmamıştır.
Hal böyle iken bu etkileşimi dikkate almayan proje önerisiyle 2015 yılında İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin halkı aydınlatma toplantısı yapılır ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırlayacağı gündeme getirilmez.
Bu çetrefilli sorun ancak 2016 yılının Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi’nde düzenlediği “seminer” isimli proje tanıtım toplantısında, projeye karşı çıkanların sorularıyla ortaya çıkar ve projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş. alelacele yeni bir ÇED raporu hazırlayarak diğer projenin hedeflediği % 40 oranındaki iyileşmeyi kendi projeleri ile sıfırlayan bu sorunu çözmeye çalışır.
Bulunan çözüm, tek bir akademisyene hazırlattırılan rapora bir iki sayfa daha eklenerek bulunur. Çözüm, yapılacak köprünün ayaklarına; daha doğrusu binlerce kuşun ve diğer canlının yaşadığı alana rastlayan geniş bir bölgede daha fazla dip taraması yapmaktır.
Böylelikle, bırakın diğer projedeki iyileşmeyi ortadan kaldırmayı o projeye katkıda bulunacaklarını bile iddia ederler. Hem de tek bir akademisyenin bilgisayarda hazırladığı tek bir simülasyonla…
Ancak bu hesaplama sırasında çok önemli bir şey unutulmuştur:
Gerek yatırımların yapıldığı süreçte gerekse sonrasında Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla Körfez’in dolmaya devam edeceğini…
Çünkü İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi kapsamında yapılan hesaplara göre İZSU ve TCDD, Körfez’in iki ayrı bölgesinde yapacağı tarama sonrasında akıntıları ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırmayı hedeflemiştir.
İzmir Körfez Geçişi Projesi ise bu proje sonrasında Körfez’in en sığ bölümlerinde -4 metre derinliğinde bir tarama yaparak, köprü ayaklarıyla yapay beton ada imalatından kaynaklanan olumsuzlukları giderecek; hatta öne sürdüğü iddialara göre akıntılarla su kalitesindeki artışı % 40’ın üzerine çıkaracaktır.
Bu hesapta unutulan şey ise bunun köprünün yapılışı sırasında yapılan tek bir çalışma olduğudur.
Yarın öbür gün İzmir Körfez Geçişi Projesi, araç garantili Yap-İşlet-Devret Modeli çerçevesinde işletmeciye teslim edildiğinde;
Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla yeniden dolan deniz tabanını kim, ne şekilde ve hangi sıklıkla temizleyecektir?
Limana giriş çıkış yapan gemilerin geçiş alanında böyle bir ihtiyaç olmadığı sürece, köprünün ayaklarındaki sığlaşma için yeni bir yatırım yapmayı kim isteyecektir?
Bu temizlik işini işletmeciye vermek mümkün olacak mıdır?
Muhakkak ki, böylesi bir yükümlülük sözleşmede yer almayacağı için işletmeci bunu kabul etmeyecek ve Körfez tabanının temizlenmesi ise yine kamu kaynaklarını kullanan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD‘na; yani Hazine‘ye düşecektir.
Böylelikle taahhüt edilen araçlar ister köprü, tünel ve kara yolundan geçsin, ister geçmesin yıllık gelirini garantilemiş olan işletmeci böyle bir işi yapmaktan kaçınacak ve şimdi köprü, yapay ada ve tünelin varlığı nedeniyle daha da zorlaşan tarama işlemlerinin maliyeti yine İzmir halkına kalacaktır.
Fotoğraf: Doğa Derneği
Bu işte de öyle böyle küçük bütçelerle değil; milyon dolarlık bütçelerle gerçekleşecek ve belki de o işin projesini de Yüksel Proje hazırlayacak, yapımını da köprü işletmesini alan holdingin ya da grubun başka bir şirketi üstlenecektir.
Her ne hikmetse, kimin müşteri kimin satıcı olduğu belli olmayan bu vahşi kapitalist düzende bizim adımıza yapıldığı söylenen bütün bu köprü, tünel, yol, liman ve diğerlerinin asıl kazananları, bizi bizden fazla düşünen ya da dillere pelesenk olan söylemle “İzmir’i çok seven” bu sermaye grupları oluyor her nedense…
İZMİR SEVGİLİM Ne zaman özlesem o İzmir saçlarında nice aşklara tanık olur imbat Gözlerinde gece yaldız yağıyor denize Ve elinde nergisleriyle gelen
Belki de adı İzmir bir sevgilidir Rüzgarıyla deniziyle nergisleriyle gelen Belki de sevgilim işte bu şehir En eski şarabını sunar ince elleri yaşarım gür sularla soylu coğrafyasıyla Esrik öpücükleri
Aşklar ve kentler birlikte yaşar Birlikte soluk alır eski fotoğraflar da bile İkiye bölebilir misiniz hasreti Bir şarkıyı maviye sevinci Ayrı koyarsanız İzmir’le İzmirliyi Kırılır tuz-buz olurlar billurlar gibi
Ey Dinçer doğdun gezdin sevdin ne güzel Sen Homer’den beri İzmirliydin Yüzün güneşiyle yanık için nergisiyle serin Hani el ele koşmuştunuz ya vapura bir gün Kazı duvarına teşekkür ederim diye Pasaport’ daki taş iskelenin.
DİNÇER SÜMER
941’DE İZMİR
941’de izmir, bela çiçeği sahil boyu karanlık sevdalı bulutların hali yağmur da ne kadar tembel yağıyor kendimizi akan suya bıraktık serseriler misali
941’de izmir izmir şehrinin ışıkları yanıyor çıktı şair namzedi attilâ ilhan çıktı yelken gibi sokaktan banyolar’a doğru şöyle uzanıyor bir cebinde kiralık ihtiyar bir kitap bir cebinde kehribar kuru üzüm ve incir sahilde iki ahbap
kardeşim ihsan ahmed izmir şehri yağmurlu bir şehirdir yağmur çilerken çocuk gibi içlenir yum gözlerini hele bir tahayyül et hani – derd-üt gam içre perişan – yıldızlar gökte hani her akşam bostanlı’dan öte
kardeşim cemşid hun hoş geldin hayırlı akşamlar gözlerinden mi yaktın söyle cigaranı tütün değil ya dünyalar dağıtamaz efkârını hem sabahtan çarşıda yoktun ekmek alabildin mi fırından yine galiba kıyamet kopmuş yine pîr aşkına kırılmış camlar
941’de izmir her şey nasıl geçmiş nasıl kaybolmuş rüyada gibi hiç farkına varmadan şimdi ben burdayım sen izmir’de o bağdat’ta ve daha başımızdan neler geçer kimbilir kimbilir kardeşim hayatta
ATİLLA İLHAN
İZMİRLİ TEĞMEN
kışlamız gömülünce karanlığa îneceğim sokağa pencereden. bir saat içinde varırım dağa. gel dağa çıkalım izmirli teğmen. karışıyor bir yezit her şeyime, dolara satılıp ölmek neyime? bir çift te sözüm var adnan beyime, gel dağa çıkalım izmirli teğmen, kuvayı milliye kanı damarda, asker ocağının şanı damarda, bekler bizi yüzbin yiğit dağlarda, gel dağa çıkalım izmirli teğmen.
NAZIM HİKMET, 1959
HADİ İZMİR’E
yorgunsun hoşgelmişsin kara gece nöbetinden hoşgelmişsin yat uyu yerin hazır hak etmişsin uykuyu helal olsun uykun bahtiyar sağlığın ama bir uzak iskelede başka olurken deniz sakla uykunu biraz o uzak iskeleye
bak sakın telaşlanma bitiverdi iki aylık bir çocuğun kendisi bir şey değil bir çocuğun iki aylık tanrısı bitiverdi iki aylık bir çocuğun kendisi haydi kalk, sakla biraz haydi kalk haydi dedim açıp sonsuz bir camı bir uzak iskeleye şimdi tam sırasıdır her şey hazırken böyle şimdi bunu gömelim
nasılsa girdi bu karaşafak aramıza haydi şimdi ölüm vakti değil aramızda ölüm ki bir olağan acının anısıdır şimdi anıya yer yok aramızda
ne güzel uyurduk biz kavgasız gürültüsüz bir yara bile olsa şuramızda buramızda sular gibi karışık olan uykumuzda senin kara gecen paslı benim çocuğum ölü bir uzun yaşamayı beygirler gibi koştuğumuzda hatırlarsın uzakta koştuğumuzda sayılara vurdular bizi haydi kalk
haydi kalk yoruldum bir patlıcan nasıl büzülürse bostanda durup da olmayı beklerken haydi kalk haydi kalk dedim senden aldım kendimden ölümü bir güzel ezberledim anladım yorgunsun kara gece nöbetinden çocuk öldü ben yoruldum ölüm nöbetinden saatimi kurdum, saatini de kurdum haydi kalk haydi kalk şimdi bunu gömelim.
neden öldü ben burdaydım sen ordaydın belki de bahar filan vardır erzincanda ne bilelim haydi kalk trenler kalkıyor duyuyorum biliyorum yorgunsun her geceden, biriken her geceden haydi kalk şimdi bunu gömelim haydi kalk bitiverdi haydi kalk yorgun güzelim haydi kalk hadi artık öldüm biliyor musun hadi kalk İzmirlere filan gidelim
Birçok arkadaşım, dostum bayramın yaklaştığı şu günlerde ülkemizin ve özellikle de Ege adalarının sokaklarıyla plajlarını, lokanta ve kafeteryalarını doldurup sosyal medyada bol bol yemek, manzara ve grup fotoğrafları paylaşırken dün biz; Doğa Derneği ve Seferihisar Orhanlı Köyü Doğa Okulu’ndan arkadaşlarım Güven Eken, Galip Ener ve İngiliz biyoçeşitlilik uzmanı Adam’la birlikte Gediz Deltası’na giderek İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamındaki köprü ve viyadüklerin yapılacağı yerlerde keşif yaptık.
Ben, daha önce bu konuyu günler ve haftalarca okuyup araştırmış, yazıp çizdiklerini sizlerle paylaşmış biri olarak böylesine bir şaşkınlık ve üzüntüyü yaşayacağımı ummuyordum.
Çünkü (derken bir kumru, bu yazıyı yazdığım balkon kapısı açık odaya girip karşımdaki dosyaların üzerine konarak ufak bir misafirlik yaptı ve bana bir bakış fırlattıktan sonra tekrar geldiği yerden uçup gitti. Ardından da -ister istemez- belki de biraz sonra sözünü edeceğim kuşların selamını getirdi diye düşünmeden edemedim.) bu projenin böylesine binlerce Karabaş ve gümüş martısıyla Akdeniz martısının, flamingolarla diğerlerinin yaşadığı, barındığı bir yerde yapılacağını bu kadar somut, bu kadar açık bir şekilde düşünmemiştim. O nedenle karşımdaki kuşlara ve onların yavrularına bakarak defalarca “köprünün burada yapılacağından gerçekten emin misiniz?” diye sordum durdum.
Tabii ki eve gelir gelmez hemen basılı haritalarla projenin ÇED raporuna bakarak bir değerlendirme yaptım ve ne yazık ki, durup keşif yaptığımız, yürüyüp çevreyi incelediğimiz yerlerin köprü, viyadük ve yonca kavşakların yapılacağı yerler olduğunu anladım.
Gezip gördüğümüz yerler öylesine güzel, sakin sessiz, binlerce kuşun deniz kenarında ya da karada uçup barındığı yerlerdi ki, buraya, hem de onların yaşayıp konakladıkları yerin tam ortasına koskocaman bir köprü yapılacağını aklım, fikrim ve yüreğim kabul etmek istemiyordu.
Aşağıdaki haritadan da göreceğiniz gibi önce Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyindeki 10046 sokakla 10047 sokağın birleştiği köşeye, daha sonra onun daha da kuzeyindeki 10050 sokakla 10051 sokağın köşeye giderek kuşların bulunduğu sahili ve adaları izledik, ardından yürüyerek bu bölgeyi arkadaki art alandan ayıran seddenin üstüne çıktık ve mevcut durumu anlamaya çalıştık. Sonrasında da Mavişehir’in içine girerek Mavişehir 122 Blokları denilen yerdeki koyu, o koydaki kuşları, o koyun taş ve kayadan yapılmış dolgu ile nasıl doğal bir kıyı olmaktan çıkarıldığını izledik.
Gördüğümüz şey düpedüz yüksek bloklardan, beton binalardan oluşan bir işgalin Gediz Deltası’na doğru yayıldığıydı. Bu müthiş, rahatsız edici ve barbarca bir işgaldi. Kuşların yaşam alanlarını ele geçirmeye, onların orada barınmasını sağlayan şeyleri yok etmeye yönelik, kuşları ve diğer canlı varlıkları oradan kaçırmaya ve ardından yapılacak bloklara “Martı“, “Albatros” ve “Flamingo” gibi isimler vermeye yönelik vahşi bir saldırıydı. Bu saldırı belki de orada barınan kuşlar açısından şu aralar bazı İzmirliler’in duyduğu “İstanbullu” korkusuna benzer bir korkuydu.
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017Gediz Deltası, “Akdeniz Martısı“, 30 Ağustos 2017
O nedenle, dünyanın ve ülkemizin en ıssız, bilinmedik yerlerine giden, yakınımızdaki Yunan adalarının cadde, sokak ve köylerini çekip paylaştıkları fotoğraflarla neredeyse adım adım bizlere öğreten İzmirliler’in, bu bölgedeki yapılaşmayı gizleyip İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni allayıp pullayan medya mensuplarının ve özellikle de bu projeye sessiz kalan Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımın, dostlarımın bayram tatili sonrasında öncelikle bu bölgeye giderek, bisiklete binip oralara gidenlerin ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı bisiklet yollarında, dikkatlerini yola vermenin yanında biraz da etraflarını gözden geçirerek durumu fark etmelerini ve İzmir’in üstüne üstüne gelen bu büyük İzmir Körfez Geçişi Projesi belasına dur demelerini, sessizliklerini bozarak bu nadir bölgenin korunması için çaba göstermelerini diliyorum.
İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.
Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.
Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.
Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.
Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.
O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz.