Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren kentlerimizde, semtlerimizde ve mahallelerimizde halka daha kolay ulaşmak ya da yaşadığımız yerlerle ilgili talep, ihtiyaç ve sorunlarımızı örgütlü bir şekilde daha kolay ifade edip sonuca ulaşabilmek amacıyla oluşturmaya çalıştığımız mahalle örgütlenmeleri ile ilgili düşüncelerimizi, bu düşüncelerle ilgili önerilerimizi sizlerle paylaşmaya, sizlerden gelen tepkilerle de bu paylaşımları zenginleştirmeye çalışacağız…

Mahalle örgütlenmeleri ile ilgili her arkadaş sohbetimizde her parti üyesi, her belediye yönetici ya da çalışanı, her kent konseyi katılımcısı ya da her siyasi gruptan, her ideolojiden arkadaşımız mahalle örgütlenmelerinin önem ve gerekliliğini yola çıkıp o güne kadar yaptıkları çalışmaları ve elde ettikleri başarıları anlatmaya başlar… Ama çoğuz kez yapılan başarısızlıklar, bu uğurda yaşanan hezimetler anlatılmaz.

VLUU L200  / Samsung L200

Geçtiğimiz yıllarda üyesi olduğum siyasi parti, çalışanı veya yöneticisi olduğum halkla ilişkiler şirketi ya da  danışmanı olduğum belediye başkanları adına ben de mahalle çalışmalarına katıldım. Bu işi ilk kez yapmanın acemiliğiyle ve adeta karanlıkta yürüyerek birçok başarı ya da başarısızlığın nedeni oldum. Tabii ki, bu arada mahalle örgütlenmelerinin nasıl olması gerektiği konusunda daha fazla düşünmeye, bu konudaki ulusal ve uluslararası deneyimleri incelemeye çalışarak…

Evet, o anlamda bilgili ve deneyimli olduğum; yaptığım hatalardan ders çıkardığım, bazı hataları bile bile yeniden yaşadığım ve yaptığım güzel şeylerden de keyif aldığım doğrudur…

1994-1997 döneminde İstanbul’da Bahçelievler, İzmir’de Balçova, Çiğli ve Güzelbahçe, Bursa’da Osmangazi belediyeleri gibi büyük küçük birçok belediyede yöneticisi olduğum ya da koordine ettiğim Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projeleri nedeniyle mahalle örgütlenmesinin ne olduğunu ya da olmadığını birebir yaşayarak deneyimledim.

Bu dönemde, daha sonraki yıllarda kendisine iktidarın yolunu açacak olan mahalle örgütlenmelerinin mimarı olan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle diğer ilçe belediyelerinde yaptıklarını izleme ve irdeleme olanağına da kavuştum.

Ardından İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda hiçbir belediyenin desteği olmaksızın aynı bölgede bulunan derneklerin, vakıfların, meslek odalarının ve mahalle halkının katılımı ile oluşturduğumuz “Alsancak Sivil Katılım Platformu” ile onu izleyen “Alsancak Bölge Kurulu“nun 2,5-3 yıllık deneyimi ile bu sorunun diğer bir boyutunu, tümüyle sivil olma boyutunu deneyimledim.

Şimdi hem o deneyimler, hem de daha sonraki mahalle çalışmalarım ya da izlediklerim; ayrıca ulusal ve uluslararası literatürü izleyerek okuduklarım itibariyle bu konudaki görüşlerimi ve önerilerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle mahalle örgütlenmeleri konusundaki anlayışla, yani başka bir deyimle bizi bu çalışmalara yönlendiren amaç ve hedefin ne olduğunu soruşturmakla yola çıkmak istiyorum:

Niçin mahalle çalışması yapmak istiyoruz? Amacımız ve hedeflerimiz nedir?

Bunu bir partinin mahalle düzeyinde örgütlenmesi için mi yapmak istiyoruz yoksa bir ideolojinin, bir siyasetin mahallelerdeki kılcal damarlarını oluşturmak için mi yapıyoruz? Yoksa arkamıza mahalle örgütlenmelerini alarak belediyelerde, kent konseylerinde, belediye meclislerinde etkin ve etkili mi olmak istiyoruz? Yoksa gerçekten mahalle halkının, mahallede yaşayan ve çalışanların kendi aralarındaki beraberliklerini güçlendirip geliştirmek, onların sorunlarının çözümüne yardımcı mı olmak istiyoruz? Şayet yardım ediyorsak ya da katkıda bulunuyorsak, bunu niçin, niye yapıyoruz?

İşte bu sorunun cevabının hem kendimize hem de bu konu ile ilgili olanlara ve mahalle halkına çok iyi anlatılması gerekiyor…

Kendim, partim, siyasetim ya da gerçekten mahalle halkı adına mı?

Tabii ki, bu soruyu yanıtlarken her şeyin siyah-beyaz mantığıyla kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığını düşünmemek gerekiyor. Kendim, partim ya da siyasetim dediğinizde işin içinde bir miktar mahalle ve halkından yana bir pay olduğunu veya “ben bu işi mahalle ve halkı için yapıyorum” dediğinizde de sizi bu işe yönlendiren kişisel egonuzun, üyesi olduğunuz partinin ya da sahip olduğunuz ideolojinin, siyasetin etkili olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Ama en azından hangisinin daha ağırlıklı ve etkileyici olduğunu kendi kendimize sorma ve dürüst bir yanıt alma imkanımızın da olduğunu düşünüyorum.

Bence bu işin en iyi ölçülerinden biri, sizin o mahalle çalışmasını kimlerle çalışmak istediğinizdir. Şayet yanınıza parti çalışmalarında iyi anlaştığınız ya da iyi mahalle çalışması yaptığını gördüğünüz birini alıyorsanız veya daha önce o mahalleye hiç gitmemiş, sırf toplumsal olaylarda yer almak ve görünmek için çırpınan birini kendinize yol arkadaşı yapmışsanız sizin o çalışmayı niye yapmak istediğinizin cevabı açık bir şekilde ortadadır.

Evet, mahalle örgütlenmelerinde yer almak için, gerçekten böylesi bir çalışmaya ihtiyaç duyan, böylesi bir örgütlenmenin getirdiği şeylerden yararlanacak olan biri olmanız gerekiyor öncelikle… Bu da sanırım, “önce kendi evinin önünü süpüren” anlayışıyla önce kendi mahallemizde, önce kendi çevremizde bir araya gelip kendi sorun ve ihtiyaçlarımızı karşılayan bir beraberliğin oluşturulması gereğini ortaya çıkarıyor. Ta ki, bu işi kendine meslek edinen bir halkla ilişkiler profesyoneli olmadığınız sürece…

Kent 104

Önce kendi mahalleni örgütleyecek ya da o örgütlenme içinde yer alacak ve çalışacaksın ki hem kendi özgüvenini oluşturabilesin hem de başka mahalle örgütlenmelerine örnek olabilesin… 

O mahallede yaşamadığın ya çalışmadığın, oraya hep dışarıdan bir misafir gibi gittiğin sürece, oranın sorunlarını yaşamadığın sürece “oralı” olman, orayı benimsemen ve benimsenmen, örnek alınman, sözünü dinletmen ne yazık ki mümkün olmaz…

Evet, bu yazımızın sonucunda, “mahalle örgütlenmeleri o semtte ya da mahallede yaşayan ya da çalışanlar tarafından yapılırsa daha başarılı olur” gibi aslında herkesin bildiği bir noktaya geldik diye bizi yadırgayanlar olabilir; ama bu basit gerçek çoğu girişimdeki heyecan, umursamazlık ya da cehalet nedeniyle dikkate alınmadığı veya umursanmadığı için “mahalle örgütlenmeleri tarihimiz” (!) sırf bu nedenle kaybedilen birçok başarısızlık, birçok yenilgiyle doludur…

Devam Edecek…

İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) kuruluşunu, kurulduğu günden bugüne gelen 13 yıllık çalışmasını ve geleceğini ele alıp incelemeyi hedeflediğimiz dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Mart 2002 tarihinde yayınlanmış olan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın sayfa ve satırlarını izleyerek Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) kuruluş amaçlarını ve bir kent arşivi ve müzesi olarak yapılmak istenenleri incelemeye çalışacağız.

Sözkonusu kitapçığı yazan Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a göre, böylesi bir kent müzesinin kuruluşundaki asıl sorun, İzmirlilerin veya başka bir deyimle kent sakinlerinin kentin tarihi geçmişiyle ilişkisinin kopukluğunda yatmaktadır. Bu çerçevede her iki yazar da, “Bir bakıma insanların yaşadığı mekana yabancılaşması ve kendisini içinde bulunduğu ortama ait hissetmemesi anlamına gelen bu durum, her kent için olduğu gibi İzmir açısından da talihsizliktir. Çünkü hemen hemen her kuşağın ürettiği kültürel birikimin bir sonraki kuşağa aktarılamaması önlemez bir sonuç olarak yaşanmaktadır. Bu durumun ‘hafıza kaybı’ demek olduğu açık değil midir! Üstelik kırdan kente göç olgusunun büyük bir hızla değiştirdiği kentli nüfus kompozisyonu da dikkate alınırsa, İzmir’in tarihsel birikim ve kimliğinin tamamen yok olacağını söylemek abartı olmayacaktır.¹ demektedirler.

1462883958

İzmirlinin yaşadığı kentin tarihi geçmişiyle olan kopukluğunun giderilmesi ve İzmir’in doğasına ve kimliğine uygun bir geleceğin şekillenebilmesi için İzmir’de yaşayanların yaşadıkları kentle kurdukları aidiyet bağının güçlendirilmesi gerekmektedir.  Bu bağın kurulup geliştirilmesi, insanların yaşama ya da çalışma nedeniyle bulundukları mekanı tanıması, bilmesi, benimsemesi ve kendilerini orada güven içinde hissetmeleriyle sağlanabilir. Çünkü insanların tanıyıp bilmedikleri ve kendilerini oraya ait hissetmedikleri her mekan onlara yabancıdır. Evlerine gitmek istediklerinde ilk yapacakları şey, o yabancı yerleri terk ederek bilip tanıdıkları ve kendilerine ait hissettikleri kendi mekânlarına dönmektir.  

Bu anlamda insanın yaşadığı ya da çalıştığı mekânla kurduğu ilişkinin ya da uyumun dışarıdan gelen yoğun ve sürekli etkilerle değişip bozulması, onun mekânla ilişkisini koparıp giderek oraya yabancılaşmasına ve güven duygusunun zedelenmesine yol açar. Bundan böyle eskiden kendisine ait hissettiği birçok sokak, mahalle, semt ve kent, oraya başkalarının gelip işgal etmesi, mekanda büyük değişiklik yapılması gibi nedenlerle artık ‘kendisinin ‘olmaktan çıkarak ona ‘yabancı’ hale gelmeye; hatta onun oraya gitmesini engellemeye bile başlar.

Bu değişimin, yaşamın doğal akışı içinde kendi hızına uyumlu olması durumunda insanın değişimi ile mekanın değişimi uyumlu olacağı için ortaya hiç bir sorun çıkmaz. Ancak mekandaki değişim hatta bozulma ya da çözülme insandaki değişimden; daha doğrusu onun kendi değişim hızından daha fazla olduğunda; işte sorun tam da o noktada ortaya çıkmaya başlar….

İzmir’e iç ve dış göçler nedeniyle gelenlerin büyük sayılara varması, kentin bunları kendi içine kabul edip içermede yaşadığı sorunlar ve gelenlerin kente ait olmamaları ya da olamamaları nedeniyle hep ‘dışarıda‘ kalmaları, ‘içeride‘ olanları önce tedirgin etmeye, sonrasında kızdırıp öfkelendirmeye, hatta gelenleri dışlamaya, onları yokmuş gibi kabullenmeye ve çoğu kez ‘eski sakin sessiz güzel günlere‘ yönelik özlemlerle dolup nostalji yapmalarına neden olmaktadır.

Bu anlamda kentin eski sakinleriyle göçlerle gelip kente uyum göstermeyen/gösteremeyen/göstermek istemeyen, üstüne üstlük kentteki pastadan pay alıp dilimlerin küçülmesine neden olan bu yeni sakinler arasındaki bu toplumsal yarılma ya da fay hatlarının ortadan kaldırılarak ya da yumuşatılarak yeni bir toplumsal sözleşmenin sağlanabilmesi için İzmir’in geçmişi ile geleceği arasında sağlıklı, doğru ve sürdürülebilir bağlar kurmayı bilen aidiyet duygusu gelişmiş İzmirlilere ihtiyaç duyulmaktadır. 

Bu anlamda belki de, “eski” sakinlere İzmir’in eskiden bir ‘Cennet‘ ve ‘Prenses‘ olmadığını, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli kozmopolit bir yapıya sahip bu kentin geçmişinde her şeyin güllük gülistanlık olmadığını; yangınlar, yağmalar ve göçler gibi toplumsal sorunlarla belleğini yitirmiş bir kent olduğunu ve bu anlamda hiç kimsenin suçsuz ya da günahsız olmadığını; öte yandan da, İzmir’e göçlerle gelen “yeni” sakinleri açısından bir kurtuluş yeri, bir özgürlük alanı olmadığını ortaya koyup gösterecek ve bu doğru bilgileri kentlilere anlatacak birilerine ihtiyaç vardır da diyebiliriz.

C5WlOXeW8AIPe66

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM) kuruluşu, işte tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Bu durum Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a göre “…kentin geçmişi ve kültürüyle uyumlu değişime katkıda bulunan ve kentli bilincine sahip hemşehrileri yaratabilmek için işlevli olan kurumlardan birisi de kent müzeleri ve arşivleridir.² şeklinde ifade edilerek Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘ne (APİKAM) kentin değişiminde önemli bir rol verilmiştir.

Bu anlamsal çerçeve ile kurulan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde (APİKAM) kentin hafızası olarak nitelenen arşivin gelişip güçlenmesi için;

1. İzmir’in tarihsel olarak ilişkide bulunduğu Venedik, Floransa, Cenova, Dubrovnik, İskenderiye, Marsilya, Londra, Amsterdam ve benzeri pek çok kentle akademik ilişkinin kurulması, belge değişimlerinin yapılması, ortak projelerin gerçekleştirilmesi, kongre ve sempozyumların düzenlenmesi,

2. Ankara Milli Kütüphane’den alınan 2.000 adet Ege bölgesi kadı defterlerinin yanı sıra Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan İzmir ve çevresi ile ilgili belgelerin, 

3. Marsilya Ticaret Odası arşiviyle Venedik Devlet Arşivi’ndeki belgelerin; ayrıca, İngiltere’deki Public Record Office, Foreign Affairs belgeleriyle diğer Avrupa arşivlerindeki belgelerin,

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘ne (APİKAM) kazandırılması gerektiği belirtilmiştir.

Ayrıca yapılabilecek projeler çerçevesinde İzmir Kent Tarihi Kitabı‘yla İzmir’le ilgili belgesellerin hazırlanabileceği, sözlü tarih çalışmalarının yapılabileceği, aile tarihlerinin düzenlenebileceği, kentin fiziksel evrimini gösteren maketleme çalışmalarının yapılabileceği, turizm boyutunda Kültür ve Turizm Bakanlığıyla işbirliklerinin kurulabileceği ifade edilmiştir.

0034_Restorasyonun baslamasi töreni

Oluşturulan arşiv ve müzenin gerçek hedefleri ise aşağıdaki alıntı metinde bütün açıklığı ifade edilmiştir:

İzmir Kent Müzesi çalışmalarında İzmir’in tarihsel derinliğini, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, kozmopolit yapısını göz önünde bulunduracak, ötekileştirmeyi reddederek, bilimselliği ve objektifliği ilke edinecektir. Toplumun içindeki her ferdin anlatılabilir bir tarihi olduğuna inanarak, büyük kalabalıkların tarihsel hikayesini işleyecektir. Kent adına ne kadar şanlı bir geçmişimiz olduğunu kanıtlama anlayışından uzak olup, ortak belleğin evrimine katkıda bulunma sürecindeki devamlılığı sergilemeyi, müzemiz ilke olarak kabul etmektedir. Ayrıca geçmişe dayanan, bugünün önemli bir kısmını görmezden gelen ve geleceğe ender olarak katkıda bulunan bir devamlılık değil, geleceğin temelini oluşturmada odak noktası olarak bugüne dayanan ve geçmişten destek için yararlanan bir devamlılık sergilenecektir.³


¹ Yetkin, Dr.Sabri, Yılmaz, Dr. Fikret; İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Mart 2002, s.21

² A.g.e. s.23

³ A.g.e. s.38

Devam Edecek…

 

Hınzır sorular… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün gündeme yeniden kent konseyleri ile ilgili hukuki düzenleme ve uygulamaları getirerek bazı hınzır sorular sormak istiyorum…

Daha doğrusu yasal olmayan yöntemlerle yanlış yerlerde konumlananları rahatsız edecek bazı sorular sorup cevaplarını vermek istiyorum.

Böylelikle sahip olunanların nasıl bir hukuksuzlukla edinildiğini bir nebze olsun hatırlatmak istiyorum.

aacr-hub-page-image

Kadın ve gençlik meclisi başkanları dışındaki diğer meclis başkanlarının doğal üye olarak yürütme kurulunda yer alması mümkün müdür?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin Yürütme kurulu başlıklı 11 inci maddesinde, “Yürütme kurulu, genel kurul tarafından birinci dönem için iki, ikinci dönem için üç yıl görev yapmak üzere seçilen, kadın ve gençlik meclis başkanlarının da yer aldığı en az yedi kişiden oluşur…” hükmü yer aldığı; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 03.03.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 6807-45260 sayılı mütalaa yazısında “kent konseyinin yürütme kurulunda kadın ve gençlik meclislerinin başkanları doğrudan yer almakla birlikte diğer meclis ve çalışma gruplarının baĢkanları ancak genel kurul tarafından seçilmeleri durumunda yürütme kurulunda görev alacakları, doğrudan görev alamayacakları” belirtildiğinden kadın ve gençlik meclisi başkanları dışında kalan diğer meclis başkanlarının (engelli, muhtarlar, emekliler, mülteciler, çocuk vb.), aday olup seçilmedikleri sürece yürütme kurullarında yer almaları mümkün olmayacaktır.

Kent konseyi başkanı iken temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişiyle ilişkisi biten katılımcının başkanlık görevi devam eder mi?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“, bir kurum, kuruluş ya da kişinin temsilcisi olarak kent konseyi genel kuruluna katılanların yürütme kurulu ile başkanlık görevine aday olabileceğini belirttiğinden; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 02.08.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 22187-45964 sayılı mütalaa yazısında  temsil ettiği oda veya dernekteki temsil görevi biten kişinin kent konseyi başkanlığının da sona ereceği belirtildiğinden temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişi ile temsiliyet ilişkisi sonuçlanan kişilerin kent konseyi başkanlığı görevinin de otomatikman sona ermesi gerekir.

Kent konseyine katılmak üzere başvuran kurum, kuruluş ve kişilerin üyeliği için yürütme kurulu ya da genel kurul tarafından karar alınmasına gerek var mıdır?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, yasal olarak kent konseyine katılması mümkün olan kurum, kuruluş ve kişilerin başvurularının kabul edilmesi ya da reddedilmesi diye bir prosedür olmadığı için müracaatçının başvurusunun kabulü için bekletilmesi ya da başvurunun kabul edilmemesi yasal değildir. O nedenle, üye olmak amacıyla başvuruda bulunan herkesin kabul ya da red işlemine başvurulmaksızın ve üye olamayacağı hususu kanıtlanana kadar üye olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

meeting

Kent konseyi yürütme kuruluna seçilecek kurum, kuruluş ve kişilerin kendi aralarında gruplanarak seçimlerin her bir grup içinde ayrı ayrı yapılması hukuken mümkün ve demokratik bir işlem midir?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, kent konseylerine üye olan değişik nitelikteki (dernekler, meslek kuruluşları vb.) katılımcılar arasında mesleklerine göre ayırımlar yaparak seçimlere gitmek faşist rejimlerde, özellikle de Mussolini İtalya’sında görülen mesleki ayrıma dayanan eski ‘korporatist’ örgütlenmeleri anımsatmakla birlikte; esasen, bu kategorilere girmeyen katılımcılar açısından hukuk ve demokrasi dışı bir uygulama olacaktır. Yasal olarak katılımcı olması mümkün siyasi parti temsilcilerinin çoğu kent konseyinde sakıncalı muamelesi görüp bu kategorilerden biri olarak kabul edilmemesi ve yürütme kurulu üyeliğine alınmaması bu anlamda en somut örneklerden biridir. 

 

“İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivine” (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.

İnşaatı 8 Şubat 2002 tarihinde başlayıp açılışı 10 Ocak 2004 tarihinde yapılan, başlangıçtaki adı “İzmir Kent Müzesi ve Arşivi” (İKEMA), daha sonraki adı “Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi” (APİKAM) olan kurumun kuruluşunu, çalışmalarını, yaptıklarını ve yapamadıklarını, bugün içinde bulunduğu durumu ve geleceğini inceleyip değerlendirerek bu kurumun İzmir’in kültür, bilim ve sanat dünyasına olan katkılarını belirlemeye çalışacağız.

Çünkü, 1922 yılında geçirdiği büyük yangın ve yıkım sonrasında insanının ve belleğinin büyük bir kısmını yitiren; bu nedenle de bugün birçok tarihi, kültürel, ekonomik ve toplumsal gerçeği ve bilgiye ulaşamayışımız, bu bilgi ve belgeleri yabancı kaynaklardan edinmeye çalışmamız, “küllerinden yeniden doğduğu” söylenen İzmir kentinin acı gerçeklerinden biri.

Bu acı gerçeği kabullenip, kaybolup zayıflayan kent belleğini yeniden kurma ihtiyacından kaynaklanan önemli bir girişimi ve bunun ayrıntılarını, Mart 2002 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı dizisinden yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın başında yer alan “Sunuş” ve “Önsöz“ün yazarları olan kuruculardan; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina ile müze ve arşivin kurulma fikrini ortaya atıp bu fikri büyük zorluklarla takip eden ve sonuçta başarıya ulaşan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz‘ın yazdıklarından öğrenmeye çalışacağız.

bf5eb3f6-5ffe-4d71-893a-b43294d178dcİzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina sözkonusu kitapçığın “Sunuş” bölümünde aynen şöyle diyor:

“Dünyada pek çok ülkede, kentlerin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel arşivin ve müzecilikteki çağdaş sergileme yöntemleriyle bölgenin geçmişini izlenebilir kılan kent müzelerinin bulunduğu bilinmektedir. Kent müzeleri ve arşivlerinin evrensel ölçekteki yaygınlığı ve hayranlık uyandıracak örnekleri yanında ülkemizde bu kurumların hiç bulunmadığı gerçeğini birlikte düşünecek olursak, ortada açıklanması güç bir durumun olduğunu söylemek zorlama sayılmayacaktır. Üstelik Türkiye sınırları içinde bulunan kentlerin uzun ve zengin bir geçmişe sahip olduklarını ve dünyada kuruluş tarihi yüz elli yıldan fazla olmayan kentlerde bile söz konusu kurumlara rastlanabildiğini de değerlendirme kattığımızda, bu çelişki kendisini daha fazla hissettirmektedir. Tarihsel geçmişini binlerce yıl deyimiyle ifade ettiğimiz İzmir’in de, yerel bir kent arşivi ve bu arşivdeki belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir kent müzesi bulunmamaktadır.”

Evet, bu giriş paragrafından da anlaşılacağı üzere Ahmet Piriştina, binlerce yıllık geçmişe sahip olan İzmir’de, kentin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel bir arşivle bu belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir müzenin kurulmasında geç kalındığını, bu yapıldığı takdirde İzmir’in de dünyada hayranlık uyandıracak örnekler arasına katılacağını ifade etmektedir. Devamında ise;

0004“Kent müzesi ve arşivlerinin geçmişte yaşanılan zamanı birleştiren özelliklerini düşündüğümüzde, kentli bilinci üretme konusunda oynadıkları rol kendiliğinden anlaşılacaktır. Çünkü kent sakinlerinin yaşadıkları mekana, yani kente aidiyet bağı oluşturmaları kentli bilincinin varlığıyla yakından ilgilidir. Bu bilincin oluşması, kentin geleceği belirlenirken, geçmiş bağların kopartılmaması gerektiği fikrini de beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, çağdaş yerel yönetim anlayışına göre, müze ve arşiv, diğer temel hizmet birimleri gibi kentsel bir kurum olarak kabul edilmektedir ve sonuçları hemen görülmüyor olsa bile, kent yaşantısına yaptığı kalıcı etkiler bilinmektedir. Bu yaklaşımın belirlediği bir yerel yönetim anlayışından hareket ederek, Türkiye’de bir ilki İzmir için gerçekleştirmenin anlamlı bir girişim olacağını kararlaştırıp, uygulama çalışmalarına başladık. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi için, geleneksel bir hizmet kurumunun yetmiş yıl hizmet verdiği erken Cumhuriyet dönemi yapısı olan itfaiye binasını düzenleyerek, farklı bir alanda ama bu kez yeni bir kentsel kurumun yer alacağı işleviyle İzmirliler için hizmete devam etmesinin anlamlı olacağını düşündük. Çünkü bina, Türkiye Cumhuriyeti’nin  itfaiye istasyonu olarak inşa ettirdiği ilk hizmet yapısıdır ve bu açıdan bir dönüşümü simgelemektedir. Kentin geçmişi hakkında kendisi de bir belge olan binayı kent müzesi ve arşivine dönüştürerek, mekanı yeni işleviyle bütünleştirmeyi hedefledik.

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin ülkemizde bir ilk adım olması dileğiyle.”

Görüldüğü gibi belediye başkanı Ahmet Piriştina, neoliberal söylemin “marka kent“, “yönetişim“, “tasarım“, “inovasyon“, “girişimcilik” gibi şu sıralarda herkesin diline pelesenk olmuş moda deyim ve kavramları kullanmadan, sadece ve sadece “çağdaş yerel yönetim anlayışı” çerçevesinde kentin ihtiyaçlarını dikkate alan iyi bir yerel yönetici olarak bu konuda nasıl düşündüklerini, neler yaptıklarını ve neleri hedeflediklerini 2000’li yılların sade, yalın diliyle anlatıyor. 

0010_binani

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi fikrini ilk ortaya atıp bu düşüncenin peşinden giden ve sonuçta bu müze ve arşivin kurulmasını sağlayan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz ise birlikte hazırladıkları “Önsöz“de aynen şunları söylüyorlar:

“Kent müzeleri ve arşivleri, kentlerin önde gelen prestij kurumlarıdır. Bulundukları kentleri diğer kentler nezdinde temsil eder ve tanınmasına katkıda bulunurlar. Bu özellikleri nedeniyle dünyada yaygın bir uygulama alanına sahip olan kent müzeleri ve arşivlerinin önemi, ne yazık ki Türkiye’de kavranabilmiş değildir. Bundan ötürü ülkemizde hiçbir kentin müzesi ve arşivi yoktur. Ancak sevindirici ve isabetli bir kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’de bir kent müzesi ve arşivi kurma çalışmasını başlattı. Bu girişimin pek çok açıdan anlamlı olduğu açıktır. Ancak kente sağlayacağı akademik zenginlik ve katkı, projenin mutlaka vurgulanması gereken boyutlarından birisidir. Ayrıca İzmir girişimi Türkiye’de bir ilkin gerçekleşme yolunu açarken, bir model üretmenin sorumluluğunu da üstlenmiş bulunmaktadır. Çünkü bu kurum yapacağı çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle, kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağından, bundan sonra diğer kentlerin girişimlerine de öncülük edebilecektir. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi yapacağı çalışmalarla kentsel bir hizmet kurumu olduğunu kanıtlayacak ve benzer kurumların yaygınlaşmasını teşvik edecektir.

Kent Müzesi ve Arşivi, İzmir’in gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında tanıtılmasında önemli bir araç olacaktır. Kentin tarihi ve kültürünün tanıtımı sürecinde dünyadaki diğer kent müzeleri ve arşivleriyle geliştireceği ilişkiler, turizm, karşılıklı kültürel etkinlikler ve hatta ticari alanlarda yeni imkanlar sağlayabilecektir. Çünkü günümüz dünyasında ticari ilişkiler bile kültürel paylaşım zemininde kurulmaktadır. Diğer taraftan Kent Müzesi ve Arşivi bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularında işlevli olacaktır. Yaşadıkları kenti tarihi, kültürü ve tarihsel mekanlarıyla tanıyan İzmirlilerin eliyle, kentin mirasını geleceğe aktarmak mümkün olabilecektir.”

Bu anlatımdan da görüldüğü gibi, İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin kurucusu olan bu iki değerli bilim insanı, oluşturulan kurumun hem tarih hem de diğer bilim ve disiplinler itibariyle görevlerini sıralarken ortaya konulan modelle  bu tür kurumların yapacakları çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağını vurgulamakta; ayrıca bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularındaki işlevlerine dikkat çekmektedirler.

apikam-14

Yazımızın bu ilk bölümüne İzmir Kent Müzesi ve Arşivi‘nin kurucuları olan sevgili Ahmet Piriştina ile değerli bilim insanları Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a bu değerli hizmetleri nedeniyle teşekkür ederek son verirken, yazımızın gelecek bölümünde kent müzesi ve arşivinin anlamıyla burada nelerin yapılmasının planlandığından söz edeceğimizi belirtmek isteriz.

Devam Edecek…

Kültürpark gerçekten “kültür”park mı?

Ali Rıza Avcan

Şu sıralar, kültürel değerlerin korunması konusunda duyarlı olan arkadaşlarımızla birlikte İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na vereceğimiz ortak bir dilekçenin hazırlığını sürdürüyor, bunun için araştırmalar ve görüşmeler yapıyoruz.

Çünkü, geçtiğimiz yıl kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılan, geçtiğimiz günlerde de ehil olmayan kişilere restore ettirilmesi nedeniyle estetik bütünlüğü bozulan ünlü sanatçılar Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura‘ya ait Kaskatlı Havuz’un kenarındaki genç kız heykellerini tescilleterek koruma altına almak; böylelikle bundan böyle bu heykeller hakkında bir şey yapılacağı zaman önce o işin projesinin hazırlanmasını, Kurul’dan izin alınmasını ve restorasyonun da işinin ehli kişi ya da kuruluşlar tarafından yapılmasını istiyoruz.

Böylesi bir girişim için de haliyle okuyor, araştırıyor, bu kentteki ve Kültürpark’taki heykelleri, anıtları, rölyefleri ve benzerlerini tek tek belirleyerek bugün nerede ne vaziyette olduklarını, ortadan kaybolanların da başına neler geldiğini öğrenmeye çalışıyoruz.

Bütün bu araştırmaların sonucunda da Giritli mübadil bir aileden gelip Girit’ten ilk gelişlerinde Bornova’ya yerleşen, daha sonra İzmir Erkek Lisesi’nde okuyan, İstanbul’daki akademi eğitimi sırasında her fırsatta İzmir’e gelip burada değişik heykel, anıt ve rölyefler yapan, 24 Aralık 1979 tarihinde İzmir’de vefat edip Hacılarkırı Mezarlığı’na defnedilen büyük sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’e tüm bir yaşamı boyunca toplam 10 eseri armağan ettiğini öğreniyoruz.

İzmir’e armağan ettiği ilk eseri, aynı zamanda kendisinin de ilk heykeli olan 1940 tarihli “Atbaşları” heykelidir. Bildiğimiz gibi Kültürpark’ın yapımında çalışıp ölen 168 adet atın anısına yapılan bu heykel halen Kültürpark’ta bulunmaktadır.

1940-atbaslari
1940 – “Atbaşları

1951 yılında yapılıp İzmir Enternasyonal Fuarı Arkeoloji Müzesi önündeki Türk Büyükleri dizisi içinde yer alan beton dökme ve boyalı “Yavuz Sultan Selim” büstü ile 1952 yılında Hakkı Atamulu ile birlikte Kültürpark için yaptığı rölyefin bugün nerede olduğu bilinmiyor.

1951-yavuz-sultan-selim-bustu
1951 – “Yavuz Sultan Selim
1952-hakki-atamulu-fuar-rolyef
1952 – “Rölyef” – Mehmet Şadi Çalık & Hakkı Amulu

1954 yılında diğer bir ünlü sanatçı Turgut Pura ile birlikte yaptığı “Genç kız heykelleri” ise o tarihten bu yana İzmir’i İzmir yapan önemli sembollerden biri olarak Kaskatlı Havuz’un kenarını süslemektedir.

1954-fuar-yatan-genc-kizlar-2
1954 – “Genç Kızlar

genc-kiz-heykeli-kirik-bacak

2016 – Ayağı Kırık “Genç Kız

genc-kiz-heykeli-onarilan-bacak

2017 – Onarılarak bir kayık küreğine dönüştürülen “Genç Kız” ayağı

Mehmet Şadi Çalık‘ın 1954 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı’ndaki Sümerbank Pavyonu için yaptığı 250x200x20 cm boyutlarındaki kadın figürü ve koç başından oluşan alçı rölyef ile 1957 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı Sanayi Odaları Pavyonu önüne konulan yükseklikleri yaklaşık 2-4 m arasında değişen, ikisi iç içe, demir borulardan yapılmış, altısının üstü alçı levhalarla kapatılmış ve renkli boyanmış prizmalardan oluşan demir-alçı “Kompozisyon” isimli yapıtın da bugün nerede olduğu, başlarına nelerin geldiği bilinmiyor.

1954-fuar-sumerbank-rolyefi
1954 – “Genç Kız ve Koç “Rölyefi
1957-fuar-kompozisyon
1957 – “Kompozisyon

1960 yılında Kültürpark’ın Lozan Kapısı yakınına yerleştirilen 700x200x250 cm boyutlarında alçıdan mamul, beyaz boyalı “27 Mayıs Devrim Anıtı“nın akıbeti ise diğerlerine göre daha kötü oluyor. Çünkü temsil ettiği toplumsal olaylar nedeniyle 1980’li yılların başında koruması gerekenler tarafından parçalanarak imha ediliyor.

1960-fuar-devrim-aniti
1960 – “27 Mayıs Devrim Anıtı

1964 yılında Büyük Efes Oteli’nin giriş holüne yerleştirilmek üzere yapılan ve Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ya (Halikarnas Balıkçısı) armağan edilen “Antik Ege” adlı rölyef ve onun eşi olan “Artemis heykeli” ise bugün bu beraberliklerini ne yazık ki sürdüremiyorlar. Selçuk Müzesi’ndeki aslının kopyası alınarak üretilen “Artemis heykeli” bugün Swissôtel Büyük Efes Oditoryumu’nun girişindeki yerini korurken otelin satılması sırasında envantere alındığı söylenen “Antik Ege” rölyefinin nerede olduğu bilinmiyor.

1963-efes-oteli-rolyef
1964 – “Antik Ege” Rölyefi
artemis-heykeli-002
1964 – “Artemis

1971 yılında Yapı Kredi Bankası Kordon Şubesi duvarına yerleştirilen “İlerleme ve Kalkınma” ve “Bağımsızlık ve Özgürlük” isimli rölyeflerinin ise, sözkonusu banka binasının yakın zamanda yıkılması nedeniyle nerede olduğu bilinmiyor.

1971-yapi-kredi-9-eylul-50-yil-rolyefi
1971 – “Bağımsızlık ve Özgürlük
ilerleme-ve-kalkinma-rolyefi
1971 – “İlerleme ve Kalkınma

Sanatçının 1977 yılında yaptığı “Süleyman Ferit Eczacıbaşı” heykeli ise, neyse ki Konak Katlı Otoparkı’nın yanındaki parktaki yerini, özgün konumunda olmasa da koruyor.

1977-suleyman-ferit-eczacibasi-heykeli
1977 – “Süleyman Ferit Eczacıbaşı

Tabii ki bu listeye bu araştırmayı yaparken öğrendiğimiz Turgut Pura‘nın Kültürpark’ta kaybolan heykellerini, sevgili büyüğümüz Şevki Figen‘in Turyağ Genel Müdürü iken sponsorluğunu yaparak Kültürpark’a armağan ettiği ve daha sonraki yıllardaki ısrarlı takibine karşın bulamadığı “Gülümseyen Atatürk” heykelini dahil etmiyoruz.

Ama bu kısa araştırma sonucunda net bir şekilde görüyoruz ki, kendi içimizden çıkıp dünyaca tanınan değerli sanatçıların bizlere armağan ettiği eserleri, hem de Kültürpark gibi korunaklı bir kamu alanında koruyamıyor, onlara sahip çıkamıyoruz. Koruyamadığımız gibi Kültürpark yönetimi olarak onların bozulmasında, yıkılmasında ve ortadan kaybolmasında suç ortağı olarak, hatta suçlu olarak payımız oluyor.

Ondan sonra da çıkıp, “Kültürpark, kurulduğu yıllarda örnek alındığı Moskova’daki Gorki Park gibi bir kültür, sanat parkıdır, öyle olmalıdır” diyoruz.

Diyoruz ama kültüre, sanata dair elimizdeki bu değerleri, bu eserleri yeterince koruyup kollayabiliyor muyuz?

Hayır!; hem de net bir şekilde hayır !

Bugün bizce, kamu yönetiminin sürekliliği boyutunda suçlu koltuğuna oturup hesap vermesi gerekenler, Kültürpark’a bakmayanlar, onu ve onun içindeki eserleri koruyamayanlar yine ortaya çıkıp kültür sanat merkezi yapacaklarını, böylelikle o bölgeyi çöküntü alanı olmaktan çıkaracaklarını söyleme gafletinde bulunabiliyorlar…

Şayet ülkenin içinde bulunduğu bu zor günlerde yeni otoriter bir sistemin kurucusu olacak anayasaya nasıl “Hayır!” diyorsak; bilgisiz, ilgisiz ve umursamaz bir şekilde bu değerli eserleri, kültürel varlığımızı koruyamayan yönetimlere, bu eserlerin yok olmasına neden olanlara da “Hayır!” diyebilmeliyiz.

Sanırım ilk söyleyeceğimiz “Hayır!“, devamında söyleyeceğimiz diğer “Hayır!“larla birlikte ülkemizi ve kentimizi aydınlıklara taşıyacaktır…

Kaynaklar:

  1. Çalık, Siren; Şadi Çalık, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Aralık 2004
  2. http://www.mimarlikmuzesi.org/Gallery/sadi-calik-heykel-olmayan-yerde-heykel-yapmak-icin-yasamak_11.aspx

“İzmir Öykü Günleri” ve Kent

Salim Çetin

İzmir’in büyük kültürel etkinliklerin yapıldığı bir kent olmasını kim istemez ki?

Öyle ya taşra olmama, kültürel üretimin içinde bulunma kentlerin aynı zamanda ayırt edici özelliğidir diye tanımlıyoruz…

Eğer uluslararası ya da ulusal çapta yaratıcı etkinlikleri organize edemiyorsanız haliniz harap.

Bundan şehir birçok bakımdan etkileniyor. Bir kez taşra olmayı gönüllü olarak kabul ediyorsunuz,  kendiniz bir şey üretmiyor üretileni tüketmeye talip oluyorsunuz. Artık bu olumsuzlukları uzatmak mümkün…

Niye anlatıyoruz bunları?

17-18 Şubat günlerinde “İzmir Öykü Günleri” yapıldı.

Bence, ulusal çapta özgünlüğü olan edebiyatla kenti buluşturan bir etkinlikti.

Üstelik bu tip okuma-yazma içerikli etkinlikler doğası gereği entelektüel yanı olan çalışmalardır.

oyku-gunleri-15-kez-merhaba-dedi-18022017-212647

Dolayısıyla çağrılan konuklar, katılımcılar kamuoyu oluşturabilecek özgül ağırlığa sahip insanlardır.

Etkinlikleri sadece katılanların sayılarına indirgeyerek hesap yapanların bu durumu göz önünde tutmasını öneririm.

Bu etkinlik on beşinci defa düzenleniyor. Erdal İzgi zamanında başlamıştı, Muzaffer Tunçağ, Hakan Tartan ve şimdi Sema Pektaş başkanlığında devam ediyor.

O halde içerik ve sunumda yenileşmelere gitmek gerekiyor. Artık öyküsünü okuyan öykücünün görsel bir sunumla okuma edimine destek sağlaması gerektiğine inanmaktayım.

Ayrıca etkinliğin içeriğini oluştururken Türkiye’deki en iyi öykü yazan ödülü almış edebiyatçıları mı çağıracağız? Yoksa bu bir kentin tümünün içinde yer alacağı bir faaliyet mi olacak? Ya da başka bir deyişle Yunus Nadi Edebiyat Ödülü gibi o yılın en seçkin edebiyatçılarını mı seçeceğiz?

Böyle bir kriter yerelde kalan edebiyatçıyı ve öykücüyü çoğu zaman etkinliğin dışında bırakıyor.

Oysa düzenlemeyi yapan kuruluş, Konak Belediyesi ve dolayısıyla yerel dediğimiz süreçlerin yönetiminden sorumlu. Dolayısıyla burada ince bir çizgi var; İzmir’deki edebiyatçı çeşitli nedenle etkinliğin dışında kaldığında etkinliğe sahip çıkmıyor ya da görmezlikten geliyor. Gereksiz kırgınlıklar baş gösteriyor. Oysa edebiyat yapısı gereği insanın duygu dünyasında olumlu şeylere yer açan, iyimser olmayı, dayanışmayı, iyi dediğimiz duygunun var olduğunu bize gösteren, yaşattıran bir şey değil midir?

O halde dostlukları kent için birlikte yapılacak ve ayrıştırmayı öteleyecek seçimleri bulmak zorundayız.

İzmir farklılıklarını ortaya koyan bir kenttir; nitekim yerel yönetimlerin bir etkinliği on beş yıl sürdürmesi İzmir’in bir farklılığı olsa gerektir.

Bir şeyi daha belirtmeliyim; bu tip etkinlikler olmasa bu duyarlıklar yaratılmamış olunsa “Tarık Dursun K. Yazar Evi” muhtemelen açılmamış olurdu diye düşünenlerdenim.

Bu arada hemen şunları da söylemeliyim bu konuda daha yapılacak çok şey var gibi.

Cevat Şakir Karaağaçlı, Necati Cumalı, Atila İlhan, Samim Kocagöz ve daha onlarca önemli edebiyat insanı İzmir’in değerleri olarak ilgi bekliyor.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun tabloları, mektupları ile kişisel eşyalarından oluşan sergisi haklı olarak beğeniyle karşılandı geçtiğimiz ay içinde açıldığında. Neden İzmirli yazarlar için buna benzer sergiler ve farklı çalışmalar yapılmasın ki.

izmirde-oyku-gunleri-15-kez-merhaba-diyor-04022017-115528

Söz edebiyatın gücünden, bir kente kattıklarından açılmışken İzmir’in çevresinde yer alan Urla, Çeşme, Foça gibi küçük, şirin yerleşim yerleri aklıma geliyor. Birçok sanat insanı buralarda oturuyor. Bu insanların sinerjisinden yararlanmak oradaki yerel yönetimlerin becerisine kalmış. Bu insanları görmek, entelektüel güçlerini ve bilgilerini o kente katmalarını sağlamak bence önemli.

Bitirirken “İzmir Öykü Günleri” etkinliği özgün bir etkinliktir, dolayısıyla bunun kıymetinin bilinmesi gerekir diye düşünürüm. Ayrıca edebiyat etkinlikleri o kentin aynı zamanda entelektüel gelişiminde önem arz eder, düşünsel gelişime katkı sağlar… Bu açıdan da görülmelidir.

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (4)

Ali Rıza Avcan

Turan, Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte hem çiftlikleri, yazlık evleri barındıran bir sayfiye yeri, hem de İzmir’le yakın çevresindeki Bayraklı ve Karşıyaka’nın kömür ve akaryakıt ihtiyacını karşılayan depoları, iskeleleri ve giderek tüm ülkeye hizmet veren yağ, sabun ve deterjan fabrikalarının bulunduğu bir sanayi bölgesi olma kimliğine sahip olmuştur.

Turyağ – Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Ltd. Şti.

Bölgede hatırlanıp bilinen ilk üretim tesisi, önce daha çok meşe palamutundan dokuma sanayi için gerekli olan tanen maddesinin elde edildiği küçük bir yağhane iken giderek büyüyüp fabrika boyutlarına ulaşan, bu arada bitkisel yağ dışında bunun yan ürünlerinden imal ettiği sabun ve deterjanlarla ünlenen; hatta mahalleye adını veren Tükiye Yağ ve Mamulatı Sanayi Limited Şirketi‘ne ait Turyağ fabrikasıdır.

turan-002
Turan: İskeleler, gemiler, fabrikalar ve bacaları…
turan-003
Turan – Arkada istim dumanını salıp giden Basmane-Karşıyaka banliyö treni…
turan-004
Önceleri meşe palamutunun işlendiği ilk fabrika…
turan-005
Bugün İZBAN hattı ile Anadolu Caddesi’nin geçtiği yerleşim…
turyag-002
Denizden Turyağ fabrikası
turyag-003
Fabrika giriş kapısı
turyag-004
Fabrikanın havadan görünüşü
turyag-001
Ünlü Turyağ bacası
turyag-sami-guner
Sami Güner’in objektifinden Turyağ fabrikası

1916 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan küçük bir yağhane ile başlayan üretim, işyerinin 1918 yılında Emlak Dairesi tarafından satın alınıp 10 yıl süreyle özel şahıslara yaptığı kiralamalarla devam etmiş, fabrikalaşma süreci ise bu işyerinin 1928 yılında önce bir Alman şirketi, ardından da 1929’da bir İngiliz şirketi olan Eastern & Overseas Products Ltd. tarafından satın alınması ile başlamıştır. Bu dönemde bitkisel margarin üretimine yönelik yatırımların yapıldığı fabrika, 1932 yılında ilk bitkisel margarini piyasaya sunmuştur. Tüketiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Turyağ margarini, el değmeden hazırlanan bir sisteme sahipti.

1938’de yılda 500 tonu bulan zeytinyağı ve 2 bin 500 tonluk küspe ihracatı yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen yatırım yapmaya devam eden Turyağ, ürün çeşitlerini hızla artırdı. Savaş yıllarında ise ordunun ve yatılı okulların bitkisel yağ ve makine yağı ihtiyacının tamamını karşılıyordu.

1957’de sermaye artırımına giden Turyağ‘a Yapı ve Kredi Bankası ortak oldu. 1965’de dünyanın en büyük kuruluşlarından Henkel‘in ortaklığı ile Turyağ yeni bir döneme geçti. 1983’de Turyağ‘ın ilk sofra margarini olan “Yayla” piyasaya sunuldu. 1994 yılında ise Yapı Kredi Bankası, elindeki hisseleri Henkel‘e devretti. 1996’da Türk Henkel yönetimine geçen Turyağ‘ın merkezi İstanbul’a taşındı.

2007’de Çallı Gıda ve Arı Rafine ve Yağ Sanayi A.Ş. konsorsiyumu, 2014 yılında da Cargill Gıda Türkiye tarafından satın alındı.

Şükrü Tül, bir yağhaneden bir fabrikaya dönüşerek bulunduğu bölgeye adını veren Turyağ’ın yaşam öyküsünü “Tepekule’den Bayraklı’ya” adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:

Eski Aya Triada’daki yağhane cumhuriyetle birlikte büyüdü. 19 Haziran 1934 tarihinde İngiliz kökenli Eastern and Overseas Products Ltd. yağhaneyi satın aldı ve üretime geçti. “Turyağ”, Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Limited Şirketi olarak tescil edildi. Türkçe kısa adı ile Turan Yağ ve Sabun Fabrikaları oldu. Kısa adıyla TYF, bulunduğu yer ile özdeşleşmiş oldu; artık Aya Triada çoktan unutulmuş; kıyıya Turan denilir olmuştu. Fabrikanın kuruluş amacı; “Fabrikamızın maksadı teşekkülü, yerli mahsulattan istihsal etdiği yağları asidlerinden ve sair muzur mevaddan tathir ve tasfiye ederek bunları dahili ve harici piyasalara sevk ve ihraç eylemekdir…” olarak özetlenmektedir.

Fabrikanın en önemli ürünü olan Turyağ ise akıllara kazınacak ve şirketin sonraki adı olarak süregidecektir. Üretilen “Nebati tereyağı” çabucak piyasada tanınır. Yemeklik yağ olarak yalnızca “nebati tereyağı” değil zeytinyağı, susamyağı, haşhaş yağı, pamuk yağı da fabrikanın üretim alanıdır. Bitkisel tereyağ olan Turyağ ile birlikte Hindistan cevizinden yapılan Kokozin ve margarin de yeni bir ürün olarak piyasaya girer. Yağlar bakkallarda açık tenekelerde satılmaya başlar. Bakkallar yağı tenekeden çıkarmak için demirden yapılma, mangalda kül karıştırmak ve hamur topağı kesme işinde kullanılan üçgen yüzlü kürekçikleri kullanmaya başlarlar. Anneler akşamüstü acıkmaları için ekmeğin üzerine bu yeni yağı sürerler, bir de şeker ekerler… İçeriği bitmiş yağ tenekelerinin büyükleri iri çiçeklere; örnekse ful gibi güzel kokululara saksı olur. Küçük tenekeler ise çelimsiz çiçeklerin saksısı olurlar.

Çamaşır sabunu ve türevleri olarak “Sakarya sabunu”, “Turan çamaşır sabunu”, “Marsilya sabunu”, “Haley sabunu”, “Arab sabunu” yanısıra “Tursil çamaşır tozu” bir yenlik olarak çıkar. O zamanlar çamaşırların bahçedeki tellerde kuruduğu bir çağda; sarı renkli ve üstünde havada uçuşan bembeyaz çamaşırların resimlendiği kutusuyla Tursil, tüm kadınların gönlüne yerleşmiştir. Tursili bilmeyen taşra halkına “lekeleri çıkaran ilaç getirdim” diyen kimi açıkgözlere de fırsat doğmuştur. Beyaz naylon gömleklerinin kollarına döktükleri mürekkep lekesini beş dakikada çıkararak, küçük naylon torbacıklara koydukları deterjanları ilaç diye satar olmuşlardır. Tuvalet sabunlarının birbirinden ilginç isimleri vardır: “Turan”, “Rozmari”, “Fatma”, “Verda”… traş sabunları ile birlikte “Perlodent diş macunu ve “Ece temizleme tozu” da üretim yelpazesinde yerlerini alırlar. Bununla da yetinilmez “Baronia” marka krem, “Turyağ şampuanı”, tuvalet yağ ve saç fiksatifi ile kozmetik alanında ürün verilir.

Kısa sürede Turan ve Turyağ kentle özdeşleşir. O sırada bir bellek derlenmesine gerek duyan İzmir için kimi şeyler yerine oturmamıştır. Mübadele’nin ardından yeni damak tadları, yeni bilgiler kente doğru gelmiştir ama daha henüz yerli yerine oturmamıştır yaşama kültürü. Turyağ bunun üstüne, ekmeğe sürülerek yenecek kadar tatlı, lezzetli bir şey olarak yerleşir.

Turyağ yöneticileri de yemek kültürüne hizmet etmek ve ürettikleri yağı tutundurmak için küçük kitapçıklar basarlar. İçlerinde garip yemek tarifleri vardır. Hiçbiri İzmirli, Giritlili, Rumelili, Konyalı, Egeli olmayan yemek tarifleri… İngilizce’den çevrildikleri belli gibidir; “Yeşil biberli pirzola”, “Ciğer köftesi”, “Kıyma kızartması”, “Güvercin dolması”, “Paça kızartması” gibi… Tatlı olarak da “Punch cake”i, “Tava pastası” diye alırlar kitapçıklarına. Bana göre en özgün görüneni, bir Türkan Şoray filmini çağrıştırdığı için, adından ötürü “Mine pastası”dır…

ciger-koftesi
Ciğer köftesi (*)
guvercin-dolmasi
Sapanlı çocuklar dışında güvercinlere kıyan olur mu acaba? (*)
kiyma-kizartmasi
Ciğerden “sote”, kıymadan “köfte” yapan bir halka önerilen şeyler… (*)
paca-kizartmasi
Biz “paça”yı başka yemeklerde kullanırız… (*)
yesil-biberli-pirzola
Yeter ki pirzola olsun, biz yanına yeşil biber değil her şeyi koyarız… (*)

Mine pastası, Turyağ ile yapılır ve nefis olurmuş. Turyağ köpürtülerek eritilir, içine şeker, limon, iki yumurta sarısı, tuz, maya tozu ve un eklenerek yapılırmış. Yarım saat kadar dinlenmeye bırakılır, sonra da yağlanmış bir kaba konarak üstüne reçel sürülür, daha da üstüne yeni bir hamur katmanı konurmuş. Son katman dört çorba kaşığı Turyağ, dört çorba kaşığı un, aynı ölçüde şeker, bir çay kaşığı tarçın karıştırılarak hamur elde edilir, nohut tanesi gibi yuvarlaklar yapılırmış. Alttaki hamurun reçelli üst katına tane tane dizilerek fırınlanırmış ardından.¹

turyag-006-turyag-fabrikasi-lojmani-sol-fermuar-fabrikasi-mulku-sag
Soldaki bina Turyağ lojmanı, sağdaki bina da fermuar fabrikası mülkü…

Turyağ köklü bir İzmir firması ve markası olarak yola çıkmış olmakla birlikte zaman içinde İzmir’den kopmuş ve gerek firmadan gerekse ürettiği markalardan geriye fazla bir şey kalmamıştır. 2000’li yılların başında Tariş, Tarişbank, Egebank, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Ticaret Odası gibi İzmir’in köklü firma ve kuruluşları kendi kurum tarihlerini yazdırmış olmasına karşın Turyağ ve Piyale bu fırsatı kaçırdıkları için bugün o büyük ve köklü firmalardan geriye kalan – müzayedelerle gündeme gelen kitap, katalog, fatura, takvim, ajanda gibi malzemeler dışında- fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Oysa 1970’li yıllardan sonra İzmir’le ilgili tüm resmi yıllıklarda İzmir’deki sanayi kuruluşlarını temsilen fotoğraflarına sürekli olarak yer verilen Turyağ bugün İzmir’in belleğinden çıkmış gibidir. Yarın öbür gün şayet bir İzmir Sanayi Müzesi kurulacak olursa oraya Turyağ adına konulacak tek bir malzeme, tek bir yayın bulunmamaktadır.

Hatta, 1916 yılında kurulup bu kentte 91 yılını geçirmiş bu fabrika ya da firma için, bu kentte faaliyet gösteren üniversitelerde tek bir yayının yapılmadığını ve tek bir teze  ya da araştırmaya konu olmadığını, Turyağ hakkında yazılmış olan tek bir yüksek lisans tezinin 1989 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kapsamında Zehra Kutlu’nun yazdığı “Turyağ Anonim Şirketinde Halkla İlişkiler Faaliyetleri” isimli yüksek lisans tezi olduğunu söyleyebiliriz. 

Oysa Turyağ, öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, sonrasında da İzmir’in toplumsal tarihinde yer etmiş, Turyağ ve “Turyağlı kültürü” diyebileceğimiz toplumsal bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuş belleğimizin önemli yapı taşlarıdır. Turyağ’da çalışanlar, yöneticilik yapmış olanlar, Bayraklı’daki “Turyağ Evleri“ni yapanlar ve orada yaşayanlar, Turyağ‘dan “mal çeken” şoförler, Turyağ‘ın olduğu bölgedeki yolun bacadan çıkan kimyasal tozlar nedeniyle kaygan olduğunu bilip tedbirli davranan İzmirliler… Hep bu kültürün, hep bu toplumsal olgunun bireyleri, aktörleridir…

turyag-008-muzaffer-ceyhan-yerlikaya-1975-soforlerin-daha-dikkatli-gitmeleri-icin-yapilan-eylem
Sürücülerin daha dikkatli gitmeleri için 1975’de yapılan bir eylem – Kaynak: Muzaffer Ceyhan Yerlikaya
turan-010-gulay-kaynak
Sayın Gülay Kaynak’ın verdiği bilgiye göre annesinin arkadaşı Arife teyze ve Turan sırtları

İşte o nedenle, kendisini sevgili arkadaşımız Pervin Mısırlıoğlu sayesinde çok başarılı işlere imza atan İzmir Küçük Millet Meclisi (İkMM) çalışmalarımız sırasında tanıdığımız ve uzun yıllar Turyağ genel müdürlüğünü yaptığını bildiğimiz Sayın Şevki Figen’e, Turyağ‘da yöneticilik yapmış diğer İzmirliler’e, Turyağ‘da çalışıp hayatta onlara, onların ailelerine ve onları araştırıp dinleyecek tarihçilere, özellikle de sözlü tarih yapanlara, bu kentten sorumlu İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO) ve üniversiteler gibi resmi, özel ve sivil kuruluşlara bu konuda büyük görevler düştüğünü, Turyağ ile ilgili kişisel ve toplumsal belleğin öğrenilip kaydedilmesi ve yayınlanması suretiyle kentimizdeki sanayi tarihine katkıda bulunulmasının gerek kent ve kurum tarihi gerekse yaratılan onca markanın gelişimini öğrenmek açısından üstün yararlar sağlayacağını düşünüyoruz.

Akaryakıt Depoları

Turan denilince akla gelen ikinci ticari faaliyet konusu ise bu bölgenin uzun yıllardan bu yana akaryakıt ve kömür deposu olarak kullanılmış olmasıdır.

turan-006
Petrol tankları
petrol-ofisi-001
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-002
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-003
Petrol Ofisi depoları

Catherine Filipucci, Mark Ransome, Jean-Pierre Giraud, George Galdies ve Cinzia Braggiotti gibi İzmirli levantenlerin verdikleri bilgilere göre Turan bölgesi akaryakıt depolaması ve nakliyesi açısından her zaman için uygun bir bölge olmuştur. Bu durumda en etkili olan şeyse, muhtemelen hem buna uygun iskeleleriyle denizle olan bağlantısı hem de 1868’den sonra bölgenin tam ortasından geçen demiryoluyla birlikte bir istasyonunun inşa edilmiş olmasıdır.

Şimdiki Güney Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu bölgedeki büyük çiftliğin sahibi George Raul Stano’nun kızı olan Catherine Stano Filipucci (1917-2006) babasının Standart Oil Company’nin yöneticisi olduğunu, Turan’daki fabrikanın sahibi olan Mr. Smith’in Birinci Dünya Savaşı sırasında şirketi İngiltere’ye taşıdığını ve daha sonra geri döndüğünü söylemektedir.

Cinzia Braggiotti ise annesinin büyükbabası olan Albert Braggiotti‘nin Ege Petrol adıyla daha sonraki yıllarda Exxon Mobil’e dönüşecek olan Socony – Vacuum Corp.‘un ve Standart Oil Company of Newyork’un genel acentesi olduğunu, Socony’nin Turyağ’dan önce sahilde kendisine ait bir iskelesi olduğunu, daha sonra Mobil Oil’e katıldığını ve 1950 yılında İzmir’de ofis açtığını söylemektedir.

Bilindiği üzere ilk yöneticisi Osmanlı Bankası’ndan ayrılan Lucien Dandoria olan Ege Petrol, 1930’lu yıllarda İzmir Bölgesi’nde Shell Oil’in distribitörü olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fernand Bragiotti’nin harekete geçmesi ile etkisiz hale gelmiş, Harry ve Bill Giraud tarafından satın alınması üzerine İstanbul’a taşınmıştı. 1964 yılında ise Jean-Pierre Giraud ve Enrico Aliotti ortaklaşa yönetimi ele geçirmişlerdir.

Ayrıca bölgede 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Romen Steaua Romana petrol şirketinin de faaliyette bulunduğu bilinmektedir.²

Kömür Depoları

Turan bölgesi ile ilgili söylemlerde Osmanlı Dönemi ile bunu izleyen Cumhuriyet Döneminde burada kömür depoları olduğu, Alsancak Darağacı’ndaki elektrik fabrikasında kullanılan kömürlerin burada depolanarak sahildeki iskeleden nakliyesinin yapıldığı belirtilmekle birlikte bunu gösteren ya da belgeleyen bir kaynağa, fotoğrafa rastlanmamıştır.

¹ Tül, Şükrü; Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.66-68

² Baltazzi, Alex; http://www.levantineheritage.com/note63.htm

(*) 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı hatırası olarak Turyağ tarafından Abajoli Matbaası‘na bastırtılan yemek tarifleri kitabının sayfa görüntüleri için Yoanna Hacısamiyuloğlu Taşkıran‘a teşekkür ederiz.

Devam Edecek…

 

KNK Kent Konak Dergisi

Ali Rıza Avcan

Bugün sizlerle birlikte, uzunca bir süredir arkadaş, dost çevrelerinde dile getirip söylediklerimin genel olarak kabul gördüğü bir konuyu, bu kez yazarak paylaşmak istiyorum…

Konak eski belediye başkanı Hakan Tartan zamanında çıkarılmaya başlanan ve yayınına yeni belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında da devam edilen “KNK Kent Konak Dergisi”

Derginin tüm sayılarının elimde olduğunu söyleyemem… Hele ki ilk 19 sayısını, yolumu o dönemlerde Konak Belediyesi’ne düşürmediğim için hiç görmedim… Dergiden haberdar olduğum 2014 yılında Konak Belediyesi  Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne gidip abone kaydımı yaptırmakla birlikte bazı sayılar ne yazık ki elime geçmedi… Üstüne üstlük belediyeye, belediyenin Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ne ya da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) her gidişimde eksik sayıları temin etme konusunda özel bir çaba sarf etmeme karşın 30 sayılık tam seriyi henüz tamamlayamadım… O nedenle de, bundan sonra yapacağım tespitlerin ve ifade etmeye çalışacağım görüşlerin tüm bir yayın serisini kapsamayacağını işin başında itiraf etmek zorundayım…

3_2_2015_16_01_318459

Aslında benim yaşam dilimimde görüp bildiğim ülkemizde kent ve kent kültürüyle ilgili dergi yayıncılığında, kuruluşunda benim de katkımın bulunduğu İstanbul’daki Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın 1992-2008 döneminde her üç ayda bir çıkardığı ve toplam 64 sayıdan oluşan muhteşem “İstanbul” dergisinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı‘nın desteği, İstanbul üzerine düşünüp söyleyen ve yazan farklı bilim, disiplin ve ilgi alanlarından gelen bilim insanlarıyla sanatçıların, uzmanların ve aktivistlerin desteği ile her bir sayısının ayrı bir hazine olduğu bu dergi, bugün bile sahafların arayıp bulmaya ve bulundurmaya çalıştıkları kült bir kent dergisi özelliğini korumaktadır.

kapak

İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda ise kendine kenti ve kent kültürünü konu edinen, bu konuları edebiyat, kültür ve sanatla zenginleştiren sevgili arkadaşımız Tufan Atakişi‘nin “İzmir İzmir Kent Kültürü Dergisi” ile tanıştım. 1996 yılında yayınlanmaya başlayan bu dergiyi o tarihten sonra elimden geldiğince okumaya ve desteklemeye çalışmakla birlikte; geçtiğimiz yıl bu dergi -ne yazık ki- yeterince destek görmediği için, 20 yıllık başarılı bir yayın yaşamından sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. Oysa ben kentle ve özellikle de İzmir’le ilgilenen birçok akademisyeni, yazarı ve uzmanı o dergideki yazılarıyla tanıyıp öğrenmiş, İzmir’i İzmir yapanlardan biri olan ve hep kendi ayakları üstünde duran bu derginin hep var olmasını arzulamıştım.

tepekuleYine aynı tarihlerde İzmirli tarihçiler ve tarih dostlarıyla birlikte oluşturduğumuz “İzmir Tarih Çevresi” platformu olarak “İstanbul Dergisi” gibi bir dergi çıkarmayı hedeflemiş; ancak adı “İzmir” olmamakla birlikte bu düşünceden hareketle gelişen bir girişim çerçevesinde dostumuz Hakan Kazım Taşkıran, Engin Berber, Ersin Doğer, Erkan Serçe, Sabri Sürgevil ve Şükrü Tül‘ün yayın kurulu üyesi olarak yer aldığı “Tepekule Tarih – Yerel Tarih Araştırmaları Dergisi“ni 2000 yılının “İlkbahar” ve “Yaz” aylarında iki sayı olarak yayınlamış, bizler de bu derginin okunup ayakta kalması için epey bir çaba göstermiştik.

resim1

Yine aynı tarihlerde “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını” olarak yayınlanmaya başlayan ve akademik düzeyde daha çok tarihin ve arkeolojinin yer aldığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi” ise, arkasında koskoca bir büyükşehir belediyesi desteği olmasına ve bugün her biri ayrı bir yerde farklı konumlarda bulunan Murat Katoğlu, Ünal Ersözlü, İrfan Akgündüz, Berrin Tekdemir, Ali Sabuktay, Mustafa Özturanlı, Namık Kuyumcu gibi isimlere karşın 2000 Nisan-2003 Mart döneminde ancak altı sayı yayınlanmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

izmir-life

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi“nin daha çok akademik düzeyde ve tarih ağırlıklı olması nedeniyle ortaya çıkan boşluk, 2001 Eylülü’nden bu yana İ. Hakkı Kesirli tarafından yayınlanan “İzmir Life” Dergisi ile başarılı bir şekilde doldurulmuş; böylelikle bir kent dergisinde sadece tarihin değil; bunun yanında kültür, sanat, eğlence, popüler kültür gibi diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının da yer alması gerektiği net bir şekilde gösterilmiştir.

İzmir’de yaşadığım son 20 yıllık sürede gördüğüm gibi, “İstanbul Dergisi” gibi değişik bilim, disiplin ve ilgi alanlarını kapsayan iyi ve uzun soluklu bir kent dergisinin İzmir ölçeğinde de yayınlanması ile ilgili her türlü dergi girişimi, derginin yönetim ya da yayın kurulunda akademik ve yerel tarihçilerle tarihseverlerin ağırlık kazanması nedeniyle giderek bir tarih dergisi olma kimliğine dönüşmüş; böylelikle tarihçiler ve tarihseverler dışında tüm bir kenti kucaklayan bir kent yayıncılığı -ne yazık ki- hayata geçirilememiştir. 

Şimdi işte tam da bu noktada, arkasına Konak Belediyesi’nin mali gücünü aldığı için 30 sayıdır yayınlanan “KNK Kent Konak” dergisinin bugüne kadar sergilediği yayın politikası ve içerik itibariyle kendini nasıl tanımladığı ve kimlere hitap ettiği konusuna gelmek istiyorum.

Evet, Konak Belediyesi’nin 30 sayıdır çıkardığı bu dergi ne dergisidir? Dergi olarak iddiası ve kimliği nedir? Bir tarih dergisi midir yoksa tüm Konak halkına hitap etmeyi hedefleyen bir kent dergisi midir?

İçerdiği konulara, konu başlıklarına baktığımızda bu derginin bir “kent dergisi” olmaktan çok bir “tarih dergisi” olmaya yönelik bir yayın politikası yürüttüğünü görürüz. Çünkü bu dergide Kemeraltı bile anlatılmaya kalkıldığında Kemeraltı’nın bugünü, burada yaşayan ya da çalışanların güncel sorunları, sıkıntıları değil; daha çok Kemeraltı’nın geçmişi ya da anıları anlatılmaktadır. İzmir anlatılmaya kalkıldığında İzmir’in bugününden ve geleceğinden çok geçmişi, yanıp yıkılması ya da bir “prenses” olması öne çıkarılmaktadır. Basmane’deki çukura yapılacak 67 katlı gökdelenden çok bir zamanlar oradaki binalardan, Kültürpark’a yapılacak yeni kültür-sanat merkezinin getirip götüreceklerinden ya da hatalı bir şekilde restore edilen Kaskatlı Havuz kızlarından bahsetmek yerine paraşüt kulesinin nasıl yapıldığından söz açılmaktadır. Kısacası bu dergi bugünü yaşayıp geleceği sorgulamak yerine daha çok geçmişle, tarihle ilgilenmekte, uğraşmaktadır.

Evet, tarihten, geçmişten ve anılardan hiç söz etmeyelim demiyorum. Ama bunun yanında bir belediye yayınında bugünden ve gelecekten, yaşadığımız sıkıntı, sorun, şikayet, talep ya da beğeni ve güzelliklerden de söz edilmesi gerekmez mi? Kısacası adında “Kent” sözcüğünün geçtiği bir belediye yayınında tarih bilimi dışında diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının, kentten ve kentsel konularında da yer alması gerekmez mi?

Bence bu durum, bu derginin yayın politikasının, programının net bir şekilde belirlenmediğini, yayıncı ile hedef kitle (kentli) arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamadığını göstermektedir. 

Dergi ile ilgili diğer bir eleştiri konusu ise derginin alışılmadık boyutlarından kaynaklanmaktadır.

Olağanüstü boyutlarıyla tanınan ünlü “P” dergisinin bunu sanatsal kaygılarla farklılık yaratan bir konsept içinde yaptığını bildiğimizde bunu olağan karşılarız. Ancak aynı durum bir belediye yayınında ortaya çıktığında bu durum pratik olmayan israfçı yanıyla bir sorun olarak öne çıkar. Ardından da sorarsınız: Bu olağanüstü irilik, kâğıtçıya ve matbaacıya para kazandırmak dışında neye yaramaktadır, niçin böyle bir yola gidilmektedir?

Benim cetvelle ölçtüğüm boyutlarıyla 26,8 cm X 37,5 cm iriliğinde olan bu dergiyi katlamadan bir evrak çantasına koymak mümkün olmamaktadır. O nedenle koltuğunuzun altında ya da çantanızda taşımanız öyle kolay bir iş olmayacaktır. Hele ki, derginin arka sayfalarında yer alan “Ne Nerede?” bölümündeki telefon numaralarını seyir halindeyken kullanmaya kalktığınızda bu çok daha zor bir iş olacaktır…

Bu konuyu belediye içindeki yönetici ve çalışanlara sorup fikirlerini aldığımda bana bunun derginin doktor, avukat gibi serbest çalışanların muayenehane, ofis gibi mekanlarında gelen giden müşterilerin okuması için ortadaki sehpaya konulmak için yapılmış olabileceğini ifade ettiler. Ancak kendi doktorum, dişçim de dahil olmak üzere hiçbir ofiste, muayenehane ve benzerinde ortadaki sehpada makul ölçülü “İzmir Life” ve diğerleri dışında bu dergiye rastlamadım.

Benim bu durumum belki bir tesadüftür, belki bu dergiyi gerçekten muayehanesinde, ofisinde gelen gidenlerin okuması için ortadaki sehpaya yerleştirenler vardır düşüncesiyle bu durumun ne ölçüde geçerli olduğunun, ortada gerçekten böyle bir ihtimalin olup olmadığının; ayrıca “İzmir Life” gibi diğer dergilerin böyle bir yöntemi niye kullanmadığının araştırılmasını, bu durumun bir ihtiyaçtan kaynaklandığının kanıtlanmasını istiyorum.

Belki böylelikle, bütçesi bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan belediyelerde daha tasarruflu yayın politikaları izlenebilir diye düşünüyorum.

Belki böylelikle, derginin boyutları çantada, koltuk altında ya da cepte taşınacak şekilde daha makul ölçülere çekilebilir, derginin büyüklüğü nedeniyle rahatsız edici hale gelen fotoğraf çözünürlükleri normal boyutlarına geri döner, derginin içeriği farklılaşıp zenginleşebilir ve daha fazla insan tarafından okunabilir diye düşünüyorum.

knk-yaz-2016jpg_22-07-2016_16-15-54

KNK Kent Konak Dergisi” ile ilgili bu önerilerin belediyenin diğer bir yayını olan “Konak Gazetesi” eliyle yapıldığını ya da yapılabileceğini söyleyecek olanlara ise önerdiğimiz bu politika, içerik ve uygulama değişikliklerinin, belediye ve belediye başkanının tanıtımını yapan “Konak Gazetesi“nin yayın politikası, içeriği ve hedef kitlesi ile ilgisinin bulunmadığını, yapılacak işin niteliği açısından onun işi olmadığını söyleyebiliriz.

Velhasıl, böyle bir dergi çıkarmak düşüncesi teşekkürü hak eden güzel bir fikir olmakla birlikte; bu güzel fikri, yaşamın her alanını kucaklayan yeni yayın politikalarıyla zenginleştirmek, okuyucu ile daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve okuyucudan gelen geri bildirimler dikkate alıp her geçen gün farklılaşıp zenginleşmek suretiyle geliştirilmesini de dikkate almak koşuluyla…

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Yeraltı suları…

Ali Rıza Avcan

Tartıştığımız konulara son günlerde yeni bir sorun daha eklendi: Yeraltı sularının kullanımı; özellikle de hiçbir bedel ödemeksizin, bedava kullanılan yeraltı suları konusu…

Bu sorun, Coca Cola firmasının yeraltından çekip kullandığı sular için gündeme gelmekle birlikte bu konu sadece Coca Cola ve onun şişelerine koyduğu yeraltı suyu ile sınırlı değil…

Onun dışında yeraltı suyunu hiçbir izin talep etmeksizin, bedel ödemeksizin çekip kullanan ve ardından da kirlettikten sonra ortama salan daha birçok sanayi kuruluşu var… Örneğin İzmir’in Aliağa sanayi bölgesindeki demir çelik haddehaneleri ve diğer sanayi kuruluşları bu şekilde hepimize ait olan ve her geçen gün azalan yeraltındaki suları istedikleri gibi çekip kullanıyor ve kirletiyorlar… Hem de milyonlarca metreküp yeraltı suyunu….

08_underground-dams-in-kermannn

Aliağa’daki bu durumu Aliağa Belediyesi’nin stratejik planını hazırladığım 2010-2011 yıllarında belirlemiş, 2014 yılında yine aynı ilçede yürüttüğüm bir seçim kampanyası sırasında da bu durumun devam ettiğini öğrenmiştim. İZSU’nun Aliağa biriminden öğrendiğim bilgilere göre Aliağa sanayi bölgesindeki abonelerle ilgili yıllık tahakkuk-tahsilat rakamları yılda 10 ya da 20.000 lira gibi komik düzeylerdeydi. Sadece içmesuyu tahakkuk ve tahsilatı ile ilgili olan bu rakamın dışında fabrikaların asıl yerin altından çektikleri muazzam miktardaki sular ve bu suların kullanımı sonrasında ortama salınan atık sular için hiçbir bedel talep edilmiyor ve ödenmiyordu.

Oysa su kıtlığının çekildiği yıllarda PETKİM’e ait barajdan su alan ve bunun parasını ödeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü, aynı bölgedeki kendisine ait içmesuyu kuyularının su kapasitesini azaltan bu sanayi tesislerine ait su kuyularını kontrol edemiyor, onların başına bir sayaç koyamıyor ve bedelini o fabrikaların sahiplerinden talep edemiyordu.

Dünyanın ve ülkemizin büyük bir su sıkıntısı çektiği bir ortamda bu büyük bir haksızlıktı. Hem de bize; yani kamuya ait suların bu şekilde amacı kâr elde etmek olan şirketlere, firmalara, fabrikalara bedava kullandırılması büyük bir suçtu…

Onun üzerine bunun yasal zeminini araştırmaya başladık…

Önce 16 Aralık 1960 yılında kabul edilmiş 167 sayılı “Yeraltı Suları Hakkında Kanun“a baktık. Ardından yine aynı konuyu düzenleyen 20 Kasım 1981 tarih, 2560 sayılı “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu“u, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Kanunu“u, 3 Temmuz 2005 tarih, 5393 sayılı “Belediye Kanunu“nu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ait 7 Nisan 2012 tarih, 28257 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik“le yine aynı bakanlığa ait 11 Şubat 2014 tarih, 28910 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yüzeysel Sular ve Yeraltı Sularının İzlenmesine Dair Yönetmelik“i inceledik.

Sonrasında da bu tür yeraltı sularını kullanan sanayi kuruluşlarından abonelik isteyip ücret talep eden Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nin (ASKİ) girişimleri nedeniyle Yargıtay’a ya da Danıştay’a intikal eden ve çoğu kez yeraltı suyunu hesapsız kitapsız ve ücretsiz kullananları haklı çıkaran yüksek yargı kararlarını bulduk çıkardık.

Sonuçta gördük ki, her zaman olduğu gibi yeraltı sularının belirlenmesi, çıkarılıp kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesi gibi birbiriyle ilişkili konuların parçalara bölünerek merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında paylaştırılması ve bu paylaşımın zaman içinde merkezi yönetimden yana ağırlık kazanması, çoğu kez merkezi yönetime dahil bakanlık ve genel müdürlüklerin bu işin parsasını toplamaya yönelik çabaları neticesinde yasal anlamda bir boşluğun ortaya çıktığını ve bu boşluğu akıllıca kullanan sanayi kuruluşlarının yeraltı sularını hiçbir hesaba dayanmaksızın bedava kullandıklarını; üstüne üstlük hukuki anlamda da haklı bulunduklarını anladık.

Aslında böylesine iki başlı bir yönetimin ortaya çıkmasından şimdilik her iki taraf da memnun gözüküyor. Birileri bu konu üzerinde durup kendilerine bir soru sorduğunda ise topu diğer tarafa atarak belayı savuşturmayı çoktan öğrendikleri ve benimsedikleri için düzen şimdilik onların istediği şekilde işleyip duruyor. Tabii ki bu durumdan en fazla memnun olanlar ise yeraltı suyunu hiçbir ölçü dinlemeksizin bedava kullanan sanayi kuruluşlarının sahipleri, patronları oluyor…

California's Central Valley Heavily Impacted By Severe Drought

Bu karşılıklı memnuniyetin en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU Genel Müdürlüğü ve İZFAŞ’ın 8-11 Ekim 2015 tarihleri arasında ortaklaşa düzenlediği 3. Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi‘nin dokuz maddeden oluşan sonuç bildirgesinde bu konuya hiç yer verilmemiş olmasıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun konu ile ilgili birimi İZSU kent halkına yeterli, sağlıklı içmesuyu temin etmekte zorluk yaşadıklarını belirterek tek kişilik bir aboneden bile her ay 40 ya da 50 lirayı almayı normal karşılarken, milyonlarca metreküp su kullanan sanayi tesislerini abone yapmakta, onların kullandığı suyu hesap etmekte ve onlardan ücret talep etmekte çekingen davranmakta, bu düzenin değişmesi için hiçbir girişim ya da talepte bulunmamakta, ellerindeki olanakları kullanarak kamuoyu oluşturmamakta, biz içmesuyu abonelerinin faturalarını azaltacak olan bu sorun konusunda kulağının üstüne yatmayı tercih etmektedir.

O nedenle, su hakkı için mücadele eden bizlerin yıllardır hazırlandığı söylenen Su Yasası hükümlerinin daha adil, hukuki ve eşitlikçi olması için bu konu üzerinde önemle durmamız, konuyu hukuk, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler dahil her yönden araştırmamız, içmesuyu abonelerine yapılan haksızlıklar konusunda hep birlikte halkı aydınlatmamız gerektiğini düşünüyorum.