İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne “hayır” diyen Narlıdere Belediyesi şimdi nerededir?

Ali Rıza Avcan

16 Mayıs 2017 tarihinde başlattığımız bir seri yazı ile İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin ÇED sürecinde kendilerine gönderilen yazılara cevap verirken bu projeye değişik nedenlerle karşı çıkan Karşıyaka, Narlıdere, Çiğli ve Balçova belediyelerinin ÇED Raporu ekinde yer alan resmi yazılarının örneklerini yayınlayarak kendilerine ve kendilerine bağlı kent konseylerine şu soruyu sormaya devam ediyoruz.

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin hazırlık aşamasında isabetli ve doğru olarak “Hayır” dediğiniz halde bugün niye “Hayır” demiyorsunuz?

İlçenizdeki birçok plan, program ve uygulamaya aykırı olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin durdurulması için niye dava açmıyorsunuz ya da açılmış davalara müdahil olarak katılmıyorsunuz?

Bugün bu soruları, metnini aşağıda gördüğünüz resmi yazıyı hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü’ne gönderen Narlıdere Belediyesi’ne ve onun yıllanmış başkanı Abdül Batur’a soruyoruz.

Narlıdere Belediyesi Cevabı 001Narlıdere Belediyesi Cevabı 002                                         

Evet, sayın Başkan şu an itibariyle İzmir Körfez Geçişi Projesi için ne düşünmektesiniz ve yazınızdaki bütük karşı çıkış gerekçeleri değişmediği için bu süreçte ne yapmak niyetindesiniz?                                         

Daha büyük, daha büyük, daha büyük…

Ali Rıza Avcan

Her şeyin daha büyüğünü yapma saplantısına tıp dilinde “Gigantomani” diyorlar… Vikipedi’ye göre ise Gigantomani (Eski Yunanca γίγας gigas, “dev” ve μανία mania, “çılgınlık”) olağandışı veya gereğinden büyük boyutlu eserlerin, yapıların, binaların, anıtların üretilmesini tanımlamak için kullanılan bir sözcük.

Gigantonomi sözcüğünü ülke ya da kent boyutunda düşündüğümüzde ise akla devasa büyüklükte yollar, binalar, anıtlar, köprüler yapan Nazi Almanyası, Faşist İtalya gibi otoriter ülkeler, bu yolları, köprüleri, hava alanlarını yaptıran diktatörler, demokrasiden nasibini alamamış otoriter yöneticiler akla geliyor…

Ülkemizde ise en büyük köprüler, en büyük camiler, en büyük anıtlar,  en uzun  ve büyük bayraklar bulunduğumuz coğrafya ve kentlere kendi düşünce ya da iktidarımızın damgasını vururken kullandığımız simgeler olarak algılanmaktadır.

Bir dönem en yüksek gökdelene sahip olmak, daha sonraki yıllarda her yere en uzun direkte en büyük Türk bayrağını asmak, şimdi ise kentin, körfezin her yerinden görünür bir anıta sahip olmak herkesin birbiriyle yarıştığı bir moda, bir rekabet unsuru oldu.

Bu tür bir Gigantonomi durumu kişisel düzeyde olduğunda; yani en büyük arabaya, en büyük eve, en büyük çalışma masasına sahip olmak istediğinizde bu durum psikologlar tarafından kişisel bir tatminsizliğin sonucu olarak yorumlanıyor.

vehbim_kyaka_anittan
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı

Aynı şey bir kentin, bölgenin ya da ülkenin yönetiminde karşımıza çıktığında da bu durum yine “her şeyin en büyüğü” üzerinden kurulmak istenen bir iktidarın dosta düşmana gösterilmesine dayanan bir meydan okuma anlayışı olarak yorumlanıyor.

Bu durumu Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın bugüne kadar sergilediği performans üzerinden analiz etmeye kalktığımızda;  İzmir Körfezi’nin her yerinden görünen en büyük Türk bayrağına sahip olmak, Boğaz Köprüsü’ne en büyük Türk bayrağını asmak, belediyeye ait sosyal tesislere Ege Bölgesi’nin en büyük tırmanış duvarını yapmak şeklinde gelişen bu tutumun en son örneğinin halkın bağışlarıyla yapılan ve Cumhuriyet’in 50. yılına isabet eden 26 Ekim 1973 tarihinde törenle açılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı ile ilgili olduğunu görüyoruz.

Belediyeden, belediye başkanının yazdığı kitaptan ve çevremizdeki dostlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 1973 yılında yaptırılan anıtın, bir benzerini Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın rahmetli babası Kenan Akpınar‘ın belediye başkanlığı döneminde Konya Ereğli’nin Cumhuriyet Meydanı’na yapan ancak 12 Eylül Dönemi’nde Kenan Akpınar‘ın görevden uzaklaştırılması nedeniyle parasını alamayan heykeltraş Tamer Başoğlu tarafından 2,5 misli büyütülerek yaptırılacağını, mevcut anıtın çürüdüğüne ve onarım göremeyeceğine ilişkin bilirkişi raporlarının düzenlendiğini biliyoruz.

79_big
Konya Ereğli Atatürk Anıtı

Oysa tarihçi dostlarımız Prof. Dr. Engin Berber ile Yrd. Doç. Dr. Erkan Serçe‘nin birlikte yazdıkları 2011 tarihli “Karşıyaka Tarihi” isimli kitaba göre; “İzmir’de Karşıyaka’da Anayasa Meydanı’nda bulunan anıt, varlığını Mayıs 1966 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’ne borçludur. Dernek bir gazete ilanıyla Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için 1970’lerin başında bir yarışma düzenlemiş, 29 Ekim 1971’de dereceye giren eserler belirlenmiş, sonuçların 10 Kasım’da duyurulacağı belirtilmiştir. Dernek Başkanı Doktor Ziya Ersay Karşıyaka’da yapılacak anıtın, Cumhuriyet Alanı’ndaki anıttan daha büyük olacağını vurgulayarak, “Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Türkiye’de ilk defa Karşıyaka’da yapılacak bu anıtta kendi çehresiyle belirtilecektir. Anıt, Atatürk’ün Türk kadınına sağladığı medeni hakları ve bu konuda girişilen devrimleri güzel bir kompozisyon içinde verecektir” diyerek görüş bildirmiştir*. Yarışmada birinci gelen proje mimar Erkal Güngören ile heykeltraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri öneridir. Metin Haseki ile Murat Eriç’in önerisi mansiyona lâyık görülmüştür. Anıt 1972-73 yılları arasında tasarlanıp uygulanmıştır.¹

Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen‘in Mimarlık Dergisi’nin 1973 Temmuz tarihli 7. sayısındaki “Türkler’de Anıt” başlıklı makalede ise, “8000 m2’lik alanın ortasında yeralan ve meydanla bütünleşen anıt ışınsal bir düzenleme doğrultusunda göğe doğru yükselen yedi beton dikitten oluşmaktadır. İzmit’teki Anıtpark ile (1972-73, tasarım ve meydan düzenlemesi Erkal Güngören, tasarım ve rölyefler Ali Teoman Germaner) çevreyi de içine alarak gelişen, kentlinin kullanımına açık bir tasarım doğrultusunda geliştirilip uygulanmıştır. Bu özelliğiyle Grup Espas ilkeleri uzantısında mimar heykeltraş ortaklığında çözülen anıt ürkütücü resmî anıttan, insan boyutunu göz önünde bulundurarak halkın hizmetine sunulan, kullanıcının estetik yaşantıyı deneyimleyebildiği anıta geçişin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Düzenleme arkitektonik ve soyut geometrik biçimlenme dilinin anıt-heykele yansıtıldığı bir örnek olarak günümüze ulaşmıştır. Bu arkitektonik dil mimar Erkal Güngören’in tasarımının ürünüdür.² şeklinde tanıtılmaktadır. 

Mimar Sinan Fakültesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi ve anıtın mimarı Erkal Güngören‘in kızı Dr. Elâ Güngören’in verdiği bilgiye göre ise, “anıtın hem ideolojik/soyut bir boyutu hem de semantik/sembolik değeri (estetik değer) bulunmaktadır. Zamanla ilçe belediyesinin sembolü haline dönüşmüş, belediyenin logosu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca anıtın logoları kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerini süsleyerek gündelik hayatın içine çekilmiştir. Anıtın açılışının tarihi anlamlıdır ve tarihsel değerini oluşturur; dernek açılışı Cumhuriyet’in ilanının 50. Yıldönümü’ne rastlamasını hedefleyerek anıtı 26 Ekim 1973’te bir törenle halka açabilmiştir. Anıtın toplumsal değeri ise halen merasimlerde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.³

Sanatçıların ve bilim insanlarının ayrıntılarıyla anlatıp insani ölçülere yakın olması nedeniyle özel bir önem verdikleri ve Karşıyakalılar tarafından benimsenen bu anıt ne hikmetse birden bire yıkılarak 2,5 misli büyütülmeye kalkışılmıştır.

Bunu da her şeyin “büyük“, “en büyük” üzerinden görüp anlamlandırmaya alışkın bir belediye başkanının aklına aniden gelen düşüncelere borçluyuz… Kendisi bu durumu yazdığı en son kitapta aynen şöyle ifade etmiş:

Karşıyaka Belediye Başkanı seçildikten sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlama töreninde oradaydım. Benim de ilk bayramımdı. Çocuklarımızın cıvıltısı, Karşıyakalıların her zamanki çoşkusu ve buram buram özgürlük ve bağımsızlık atmosferi içinde gözümü anıttan alamıyordum.

Üzüntü verici durumdaydı; yıpranmış, boyası sıvası dökülmüş, yılların ihmaline ve kayıtsızlığına yenilmek üzereydi. Ağlamaklı olmuştum.

Kutlamaların oradaki bölümü bitti. Hemşehrilerimle kucaklaştım, hepsini tek tek uğurladım. Başkan yardımcılarıma ve müdürlerime, “Gitmeyin” dedim, orada kaldık.

Anıtı dolaşmaya başladım, tepeden tırnağa inceledim. Gördüklerim, içimi kararttıkça karartıyordu. Bir süre sonra arkadaşlarımın yanında gittim. Ağzımdan tek sözcük çıktı:

Yıkıyoruz, yenisini aynen ve daha görkemli yapıyoruz.

Evet, bu anlatımdan da görüldüğü gibi belediye başkanı her şeyden anlayan bir yönetici olarak anıtı uzun uzun inceledikten sonra yıkılıp yerine daha görkemli bir anıtın yapılmasına karar veriyor, hem de tek başına! Bırakın bu işten anlayan uzmanlara, mimarlara, mühendislere sormayı çevresindeki işten anlayan başkan yardımcısı ya da müdürlerine bile sorma gereğini duymuyor. Çünkü o her şeyi biliyor ve daha büyük, daha görkemli bir anıt yapmak istiyor!

Tabii ki bunun öyle pek kolay olmadığını, bu düşünceye karşı çıkanların olacağını, herkesin bu anıtın maliyeti olarak ifade edilen 10 milyon liralık fuzuli harcamayı sorgulayacağını bildiği için kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği gerekçeler bulması gerekiyor. İmdadına da, aynen kitabının 202. sayfasında yaptığı gibi engin hamaset becerisi yetişiyor. “Uzatmaya gerek yok” diyor; “Karşıyaka, Zübeyde annedir. Karşıyaka, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Karşıyaka, Türkiye Cumhuriyeti değerlerinin yaşayan ve yaşatan simgesidir” diye devam ederek kimsenin bu işe itiraz etmemesi için esaslı bir hamle yapıyor.

Oysa bu durum bize rahmetli Nadir Nadi’nin ulusal ortak değerlerimizin böylesine istismar edildiği bir ortamda sarf ettiği “Ben Atatürkçü Değilim” sözünü hatırlatıyor.

Ama ne hikmetse ortak ulusal değerlerimizin bu tür istismarına, hep 12 Mart ve 12 Eylül dönemleriyle faşizmin kurumsallaşmaya başladığı günümüz koşullarında daha çok rastlıyoruz. 12 Eylül döneminde kaçak yapı sahiplerinin sırf o binalar yıkılmasın diye binanın hemen önüne bir Atatürk büstü kondurduğunu hatırladığımız ya da birçok yolsuzluk, hırsızlık ve vurgunun bu tür istismarları yapanlarca gerçekleştirildiğini bildiğimiz için ne zaman hepimizin ortak ulusal değerlerinin birileri tarafından makul ölçülerin dışında kullanıldığını görsek, hep bir şeylerden şüpheleniyor, bu hamaset edebiyatının etkisinde kalan insanların sırf iyiniyetleri nedeniyle kandırılmasından korkuyoruz. 

Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk bayrağı, İstiklal Marşı gibi ortak ulusal değerlerin fiziki büyüklük ya da küçüklükle hiçbir ilgisi yoktur. Fiziki olarak büyük ya da uzun olmaları onlara fazladan bir değer kazandırmaz. Asıl önemli olan şey o değerlerin hepimiz tarafından anlaşılıp paylaşılarak gönüllerdeki yerinin büyütülmesidir.

O nedenle hepimiz açısından önemli olan bu değerlerin başkalarının amaçları için bu şekilde istismar edilmesine izin vermememiz gerektiğini düşünüyorum.

5593869412_314f963526_o
Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı

Ayrıca baskı, sömürü, esaret ve faşizmle mücadelenin yol ve yöntemi bu tür nesnelerin büyüklüğü ya da küçüklüğü ile değil; bu değerleri kabullenmiş olanların örgütlenip mücadele etmesiyle mümkün olacağı bilinmeli ve kabul edilmelidir. 

Anıtlar, bayraklar ve diğer semboller sadece ihtiyaç duyduğumuz heyecan, azim ve mücadele ruhunu bizlere verecek hafıza mekanları olup onların Gigantonomi saplantısından uzak tutulması gerekir.


¹ Berber, E.; Serçe, E.; Karşıyaka Tarihi, Çınar Ajans & Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. 2011, İzmir, s.342

² Sözen, M.; Türklerde Anıt, Mimarlık, Sayı 7, Temmuz 1973, s.20

³ Güngören, E.; Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, file:///C:/Users/Ali%20Rıza/Desktop/Karşıyaka%20Anıt/Atatürk,%20Annesi%20ve%20Kadın%20Haklar%20Anıtı.pdf

⁴ Akpınar, H.M.; Bir Başkan, Bir Şehir, Bir Aşk, Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Ltd. Şti., Nisan 2017, s.200

Krizler, kriz planları ve su kesintileri

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde Tahtalı Barajı isale hattındaki ciddi bir arıza nedeniyle İzmir’in büyük bir bölümü 3 gün süreyle susuz kaldı.

Bu süre içinde yaşanan sıkıntıyı en iyi şekilde bugüne kadar karşı karşıya gelip tanışmış olmasak da Facebook üzerinden arkadaş olduğum değerli gazeteci Gönül Soyoğul‘un mesajları üzerinden izledim.

Musluklardan suyun akışını sabırsızlıkla beklediğini ifade eden mesajları üzerine suyun bir an önce akması için dilekte bulundum.

Resim2

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Aziz Kocaoğlu ile sık sık bir araya gelerek uzun söyleşiler yapan bir gazeteci olarak, bundan sonraki ilk görüşmesinde 3 gün ya da daha fazla süreyle suların gelmediği bir durumda önceden hazırlanmış bir kriz planlarının bulunup bulunmadığını sormasını ve aldığı cevapla bizleri bilgilendirmesini diledim.

Evet işte şimdi tam da bu noktada, sayın Gönül Soyoğul‘un sormasını istediğim bu önemli soruyu sorup alabileceğimiz cevapları tahmin etmeye çalışmak isterim. Ama bunu yapmadan önce bu tür büyük boyutlu su kesintilerini tanımlarken kullandığımız “kriz” sözcüğü ile olası krizlerin iyi yönetilebilmesi için geliştirilen “kriz planı” kavramını açıklamaya çalışayım.

Kriz_yonetimi_cengizpak

Kriz” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’na göre “bir ülkede veya ülkeler arasında, toplum veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak tanımlanıyor.

Şu an itibariyle VPN kullanmayanlar için kapalı olan Vikipedi kaynaklarına göre ise kurum, kuruluş ve işletmelerin olası bir kriz karşısında nasıl davranacaklarını, neyi göze alıp neyi almayacaklarını, krizi nasıl aşabileceklerini, bir kriz olduğunda kimlerin neler yapacağını gösteren birbirinden farklı kriz senaryolarının krizler ortaya çıkmadan önce hazırlanarak bu konuda görevlendirilenlerle son tüketicilere anlatılması, onların bu amaçla eğitilmesi gerekiyor.

Konumuz olan “kriz” ve “kriz planları“nı büyük kentlere içmesuyu sağlayan işletmeler düzeyinde ele aldığımızda ise, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarıyla dağıtım şebekesinin kuraklık, deprem, sel, yangın gibi doğal yıkımlarla özelleştirme, terör, sabotaj ve savaş gibi özel durumlarda halka verilen suyun azalması, kirlenmesi ya da dağıtılamaması gibi durumların yaşanabileceğini önceden bilmemiz ve buna göre planlar yapmamız gerekiyor.  

Örneğin, 1995-96 yıllarında York Shire, 1998 yılında Sydney kentlerinin yaşadığı kuraklıklarda olduğu gibi suyun yönetiminden sorumlu olan otoritenin depolama, arıtma, dağıtım, izleme ve iletişim gibi alanlarda tüm olasılıkları dikkate alarak hangi risklerin hangi önlemlerle nasıl karşılanacağını, karşılanamayan risklerle ilgili zararların nasıl telafi edileceğini gösteren, Dünya Sağlık (WHO) Örgütü tarafından İçmesuyu Güvenlik Planı olarak tanımlanan kriz planlarını bu konularla görevli merkezi yönetim birimleriyle işbirliği ve eşgüdüm içinde önceden hazırlaması, yaşanan olumlu ya da olumsuz deneyimlerden elde edilen geri bildirimleri kullanarak bu planları devamlı güncellemesi, bu konuda görev alacak personeli belirleyerek eğitmesi ve zaman zaman yapılacak tatbikatlarla bu önlemlerin geçerliliğini test etmesi ve halkı da sürekli bilgilendirmesi gerekmektedir. 

İzmir kent bütünündeki içmesuyunu temin edip dağıtmak görevi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü’ne, kısa adıyla İZSU’ya ait olduğuna göre İZSU’nun bu durumlarda, örneğin bu kesintinin 10 gün ya da daha fazla süreyle devam etmesi durumunda ellerinde önceden hazırlanmış bir kriz planı var mıdır ve bu plan çerçevesinde temiz içmesuyunun belirtilen süre içinde halka nasıl dağıtılacağı İzmirliler tarafından bilinmekte midir? Bu son olayda gördüğümüz gibi kullanma suyunun tankerlerle halka dağıtılması dışında başka bir önlem, başka bir çözüm paketi düşünülüp bütün bunlar planlanmış mıdır?

Çünkü hem İzmir Büyükşehir Belediyesi hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü (İZSU) 2010 yılından bu yana hazırlanan stratejik planlar çerçevesinde stratejik yönetim anlayışına göre yönetilmektedir  

Stratejik planların hazırlanıp kabul edilmesi ve uygulanması ile ilgili mevzuat hükümlerine göre de olası krizlerde nasıl bir planın yaşama geçirileceğinin belirlenerek bir meclis kararı ile kesinleştirilmesi gerekiyor. Örneğin su kesintisinin şu kadar alanda ya da şu kadar nüfusa etkilemesi durumunda ya da suyun kaynağında kirlenmesi durumunda şunlar şunlar yapılacaktır, şu önlemler şu şekilde alınacaktır şeklinde… Bunun en iyi örneğini İzmir Metro sürücüleri için hazırlanan acil yol rehberlerinde görmek mümkündür. Sözünü ettiğimiz bu rehberlerde yazılı kurallara göre sürücüler hangi acil ve riskli durumlarda ne yapacaklarını önceden okuyup öğrenirler ve gerekli durumlarda bu önlemleri almaları kendilerinden beklenir. Hatta belirli aralıklarla girdikleri psiko-teknik test ve sınavlarla bu önlemleri uygulayabilecek dikkat, yetenek ve beceride olup olmadıkları yeniden yeniden ölçülür.

İzmir Metro örneğinde olduğu gibi, uzun süreli ya da yaygın su kesintileri durumunda belediye ve İZSU’daki personelle o hizmetten mahrum kalan halkın bu planlar kapsamında, belediyenin neler yapabilip yapamayacağını önceden bilmesi, ona göre önlem alması gerekir.

O nedenle de nasıl arızanın onarımı ile ilgili ayrıntılı bilgilendirmeler düzenli olarak yapılmışsa belirli bir süre içinde sunulamayan hizmetin karşılığında temiz içme ve kullanma suyunun hangi yöntemlerle, hangi sürede ve nasıl sağlanacağının halk tarafından da bilinmesi gerekir.

su-kesintisi_22082015133609-1

Eğer böylesi bir öngörüyle önceden bu gibi durumlar için herhangi bir plan ya da program yapılmamışsa, personele bu konuda bilgi ve eğitim verilmemişse ve halk da sayın Gönül Soyoğul gibi musluğunun başında bekleyip feryat ediyorsa, o halde hazırlanan stratejik plan nasıl bir plandır, uygulandığı söylenen stratejik yönetim anlayışı nasıl bir stratejik yönetim anlayışıdır?

Yazımın sonunu da, şimdi şu an itibariyle suya kavuşmuş olan sayın Gönül Soyoğul‘a geçmiş olsun diyerek ve aynı şeyin yeniden hem onun hem de bizlerin başına gelmemesi için dua ederek bitirmek isterim… 

Tabii ki kafamdaki o soruyu ilk görüşmesinde sayın Kocaoğlu’na sorması dileğiyle…


Yararlanılan Kaynaklar

* Water Plan Manual: Step-by-Step Risk Management for Drinking-water Suppliers, World Health Organisation (WHO) & International Water Association (IWA), 2009.

* Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 Su Yönetimi ve Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Kalkınma Bakanlığı, Ankara, 2014. 

* Orhon, D.; Sözen, S.; Üstün, B.; Görgün, E.; Karahan-Gül, Ö.; Su Yönetimi ve Sürdürülebilir Kalkınma Ön Raporu, 2002, İstanbul.

* Yayan, Cahit; İçme Suyu Güvenliği Planlarına İlişkin Dünyadaki Uygulamalar ve Türkiye, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015.

 

Devletin valisinin verdiği sözler…

Ali Rıza Avcan

Dün takımları tekrar ikinci lige çıkan Altaylı taraftarlarla konuşarak onların sevincine ortak olmaya çalıştım.

Çünkü futboldan çok fazla anlamıyor olsam da kurucularından biri sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat‘ın amcası Sabri Süleymanoviç olan¹; üstüne üstlük kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerlerinin çıkış tüneline girerken kimselere duyurmadan ‘Bizi hep hatırla olur mu Orhan? Hayatının sonuna kadar sakın unutma” dedikleri dostum Orhan Berent tarafından tarihi yazılan² Altay Spor Kulübü, kurulduğu günden bu yana İzmir’e spor alanında birçok ödül ve değer kazandırmış asırlık bir kent takımı.

eskialtayAltay Spor Kulübü‘nün tarihini okumamış, bugüne kadar hiçbir maçına gitmemiş olsam da konuştuğum kulüp yönetimine yakın taraftarların anlattıkları bana oldukça ilginç geldi ve bir kent yöneticisi olarak verdiği sözü yerine getirmeyen İzmir Valisi’nin tutumu ile ilgili yaşananları sizlerle paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bu kararı vermem de tabii ki bu konuları gündeme getirmemi isteyen taraftarların isteği de etkili oldu.

Şimdi dile getirmeye çalışacağım konu, Altay futbol takımının ikinci lige çıkmasını sağlayacak Altay-Kocaelispor Play-Off finalini oynayacağı Antalya’ya götürülecek İzmirliler ile ilgili.

Bu konu ile ilgili olarak dikkate aldığım 11 Mayıs 2017 tarihli Yeni Asır Gazetesi’ndeki Murat Arabacı imzalı “Sefeberlik – Kadın, erkek, yaşlı, genç binlerce İzmirli özledikleri bu büyük heyecanı yaşamak için yaklaşık 10 bin İzmirli sporsever, Antalya yollarına düşmeye hazırlanıyor” başlıklı haberi şu şekilde devam ediyor:

İki yıl sonra yeniden 2. Lig’e dönme şansı yakalayan Altay’ın, pazar günü Antalya’da Kocaelispor ile oynayacağı final maçı öncesi İzmir’i tatlı bir telaş sardı.

Sadece siyah-beyaz tutkunları değil, tüm kent, özlenen bu heyecanı yaşamak için Antalya yollarına düşmeye hazırlanırken, iki kent arasında büyük bir konvoy oluşacak. Finale 10 bini aşkın İzmirli gidecek. Kentin dört bir yanında organizasyonlar yapılıyor. Havayolu şirketleriyle görüşülüp, ek sefer ve özel uçak organizasyonu gerçekleştirildi. Altay 1914 Taraftarlar Derneği’nin öncülük ettiği organizasyonlarda sosyal medya etkin kullanılıyor.

Şimdiye kadar derneğe yapılan kayıtlarla 50’ye yakın otobüsün tamamen dolduğu öğrenilirken, tahsis edilen otobüs sayısının 150’ye çıktı. Antalya’ya da gitmeyi planlayan KSK, İzmirspor ile Bucasporlu bazı taraftarların Çorum maçında verdikleri desteği sürdürmek için otobüs organizasyonuna dahil olmak istediği öğrenildi.

Gazete haberinin belediyeden ve valilikten temin edilen otobüslerle ilgili son bölümü ise şu şekilde:

659x460-seferberlik-1494532034543

Kaynak: Yeni Asır Gazetesi

Vali’ye teşekkür Başkan’a sitem

Antalya’daki final öncesinde Altaylı taraftarların otobüs çağrısına İzmirli mülki amirler kayıtsız kalmadı. Altay’a dün sabah saatlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi 33 otobüs tahsis etti. Altay başkanı Özgür Ekmekçioğlu ve Yüksek Divan Kurulu Başkanı Erdoğan Tözge’yle bir araya gelerek, Antalya’ya da gideceğini dile getiren Başkan Kocaoğlu’nun “33 otobüs verilecek” açıklamasını yapması kimseyi mutlu etmedi.

Valilikten güzel haber

Altaylı bazı taraftarlar, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in 2. Lig’de Ankaragücü’nün şampiyonluğunu ilan ettiği Kayseri Erciyes deplasmanına ücretsiz ve sınırsız otobüs açıklamasını sosyal medyadan paylaşarak belediyenin otobüs tahsisinde rakamı düşük tutmasına tepki gösterdi. Antalya için belediyeden 60-70 otobüs desteği beklediği öğrenilen Altaylılar’a müjdeli haber, dün öğle saatlerinde İzmir Valiliği’nden geldi. Vali Ayyıldız’ın, 100 otobüs tahsis edildiğini açıklaması siyah beyazlı taraftarların bu kez yüzünü güldürdü.

Bu haberden ve taraftarlardan aldığımız bilgileri bir araya getirdiğimizde, Altaylı taraftarlarla diğer takım taraftarlarının Antalya’ya gidebilmesi için İzmir Valiliği’nin vereceği 100, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin vereceği 33 otobüsle birlikte, bir otobüsün ortalama 45-50 kişi aldığını düşündüğümüzde ortalama 6.000-6.500 İzmirli’nin Antalya’ya gitmeyi planladığını, Altay 1914 Taraftarlar Derneği’nin de Antalya’ya gitmek isteyenleri kaydederek uzun listeler hazırladığını, valilik tarafından verilecek otobüslerin organizasyonu ilgili olarak AKP eski İzmir İl Başkan Yardımcısı  Mehmet Deniz Şimşek ile irtibat kurulduğunu öğreniyoruz.

Yine Yeni Asır Gazetesi’nin 13 Mayıs 2015 tarihli nüshasında yayınlanan “Bir Hayalimiz Var” başlıklı haberde İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından söz verilen otobüslerden söz edilerek şu ifadelere yer veriliyor: 

Alsancak’tan yola çıkılacak

Altaylıların Antalya konvoyunun hareket merkezi belirlendi. Siyah beyazlı taraftarlar, Alsancak Stadı’nda yarın sabah 06.00’da buluşup Antalya’ya doğru hareket edecek. Tüm otobüslerin Alsancak Stadı’nda Altaylı taraftarı alıp saat 07.00 gibi Antalya’ya konvoy halinde hareket edeceği dile getirildi.

Valilik, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer katkılarla tahsis edilen otobüs sayısının 150’ye yaklaştığı belirtildi.

Görüştüğümüz Altaylı taraftarlar ise günü geldiğinde gerçeğin hiç de böyle olmadığını, valiliğin söz verdiği 100 otobüs yerine kapasiteleri 14+1 kişiden oluşan 30 adet Volt model Volkswagen minibüs gönderdiğini, 33 otobüs vaadinde bulunduğu için başlangıçta sitem ettikleri İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ise verdiği sözü tutarak 33 otobüs gönderdiğini; böylelikle birçok İzmirli taraftarın Antalya’ya gidemediğini anlatıyorlar. Tabii ki bunun doğal bir sonucu olarak imkânı olanların uçakla ya da özel otobüs firmalarıyla Antalya’ya gidip geldiğini, maç günü Antalya’daki Altay kulübüne ayrılan tribünlerin yeterli düzeyde kalabalık olmadığını ve bu nedenle çok üzüldüklerini ifade ediyorlar.

659x460-bir-hayalimiz-var-1494611831712
Kaynak: Yeni Asır Gazetesi

Altay Spor Kulübü Başkanı Özgür Ekmekçioğlu maçı kazanıp 2. lige yükseldikten sonra yaptığı açıklamada, “İzmir davayı sahiplendi. Sadece arma için değil, İzmir için bütünleşildi. Çorum’da yaşananların ardından İzmir tek yumruk oldu, verilen reaksiyonun kent için bir milat olduğunu düşünüyorum. Karşıyakalısı, İzmirsporlusu, Bucasporlusu, Göztepelisi, kısacası İzmirliyim diyen herkes yanımızda gördük, hissettik. Şampiyonluk meselesi sadece Altay’ın değil, İzmir’in meselesi oldu.” deyip büyük bir olgunlukla sorunu unutmuş gibi gözükse de, Antalya’ya giden ya da gidemeyen taraftarların verilen sözlerin tutulmayışını bir köşeye yazdıklarını ve bunu asla unutmayacaklarını anlıyor, devleti temsil eden valilik makamının verdiği sözü tutmayışını, yarın öbür gün diğer takımların da başına gelebilecek kötü bir yöneticilik örneği olarak kabul ediyoruz.

Futboldan, liglerden fazla anlamasam ve Altay’ın bugüne kadarki hiçbir maçına gitmesem de bir kentin mülki ve mahalli yöneticilerinin adı, niteliği ve düzeyi ne olursa olsun tüm spor kulüplerine hak ettikleri önemi vererek basına yansıttıkları vaadleri yerine getirmeleri gerektiğini bilir ve yönetim kalitesinin daha da gelişmesi adına bunu ifade etmek isteriz.


¹ Abadan Unat, Nermin; Kum Saatini İzlerken, İletişim Yayınları, Eylül 2007.

² Berent, Orhan; Altay, Alsancak’ın Sakini, İletişim Yayınları, Mayıs 2014.


Yeni Asır Gazeteleri

http://www.yeniasir.com.tr/spor/2017/05/12/seferberlik

http://www.yeniasir.com.tr/surmanset/2017/05/13/bir-hayalimiz-var

Diğer Gazeteler

https://www.focagazete.com/buyuksehirden-altaya-33-otobus/

İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne “hayır” diyen Karşıyaka Belediyesi şimdi nerededir?

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren başlayıp yazacağımız dört yazı ile İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin ÇED sürecinde kendilerine gönderilen yazılara cevap verirken bu projeye değişik nedenlerle karşı çıkan Karşıyaka, Narlıdere, Çiğli ve Balçova belediyelerinin ÇED Raporu ekinde yer alan resmi yazılarının örneklerini yayınlayarak kendilerine ve kendilerine bağlı kent konseylerine şu soruyu soracağız:*

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin hazırlık aşamasında isabetli ve doğru olarak “Hayır” dediğiniz halde bugün niye “Hayır” demiyorsunuz?

İlçenizdeki birçok plan, program ve uygulamaya aykırı olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin durdurulması için niye dava açmıyorsunuz ya da açılmış davalara müdahil olarak katılmıyorsunuz?

Bugün ilk soruyu, metnini aşağıda gördüğünüz resmi yazıyı hazırlayıp Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Müdürlüğü’ne gönderen Karşıyaka Belediyesi’ne ve Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a soruyoruz.

karsiyaka-belediyesi-icon


 

Yeni Microsoft Word Belgesi_Sayfa_1
Sayfa 1
Yeni Microsoft Word Belgesi_Sayfa_2
Sayfa 2

* İzmir Körfez Geçişi Projesi ÇED Raporuna eklenen resmi yazının belediyenin resmi görüşü ile ilgisi olmayan bazı sözcükleri okunamadığı için bu sözcükler “okunamadı” şeklinde yazılmıştır.

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (6)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2014 yılından bu yana sürdürdüğü yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetlerin sonucunu izleyip değerlendirmekte ve başarısını ölçmekte midir?

Bu soruyu, 16 Nisan 2017 tarihinde Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne gönderdiğimiz soru formunda, “2014-2017 döneminde çiftçiye ya da tarımla uğraşanlara dağıtılan araç, gereç ve malzemelerin kullanımı ile ilgili bir izleme ve denetleme çalışmasının yapılıp yapılmadığının bildirilmesini rica ederim.” şeklinde sorarak verilecek yanıtın resmi bir yanıt olarak doğru bilgileri içermesini arzuladık. 

011

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Halkla İlişkiler Merkezi (HİM) kanalıyla ilettiğimiz bu soruya, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nca iadeli taahhütlü olarak gönderilen 28.04.2017 tarih, 61566613-622.01-E.111644 sayılı yazıda ise aynen şu şekilde yanıt verildi:

Başvurunuzda 2014-2017 döneminde dağıtılan araçlar ile ilgili denetim yapılıp yapılmadığı ifade edilmektedir. 18 İlçe Ziraat Odası ve belediyemiz arasında yapılan protokol ile ortak makina kullanımı kapsamında verilen tarım alet ve makinalarının denetimi Daire Başkanlığımız elemanlarınca sürekli yapılmakta olup protokol hükümlerinde yer alan 6 aylık dönemlerde performans raporları istenmektedir. Ortak makina kullanımı Ziraat Odaları ile tesis yenileme ve yeni tesisler kurulması Kooperatif ve Birliklerle yapılmaktadır.

Projelerimizde hedeflenen sonuçlar ile yapılan harcamaların performans bilgilerini gösteren çalışmalar Strateji Daire Başkanlığımızca yapılmakta olup dönemsel olarak işlenmektedir.

Sorduğumuz sorunun içeriği ile verilen yanıtın içeriğini karşılaştırdığımız takdirde bize sadece 2017 yılı içinde 18 ilçe ziraat odası ile yapılan protokol çerçevesinde ortak kullanımı sağlanan tarım alet ve makinaları ile ilgili bilginin verildiğini, bunun dışında kalıp 2014-2017 döneminde çiftçiye ücretsiz dağıtılan meyve fidanları, küçükbaş hayvanlar, arı kovanları, ana arılar ve arıcılık bakım setleri konusunda herhangi bir bilginin verilmediği; ayrıca Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nın Strateji Daire Başkanlığı tarafından yapılmakta olan dönemsel performans çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmadığı anlaşılacaktır.

Oysa şu ana kadar düzenlenmiş performans raporları ile faaliyet raporlarına girmiş olan ücretsiz dağıtılan meyve fidanlarının sayısı 2015 yılı itibariyle 1.136.527 olup, bu sayıya 2016 ve 2017 yıllarında dağıtılan meyve fidanlarıyla küçükbaş hayvanlar, arı kovanları, ana arılar ve arıcılık malzeme setleri dahil edilmemiştir.

2016 ve 2017 yıllarına ait performans hedeflerinin % 100 gerçekleştiğini varsaydığımızda ise dağıtılan meyve fidanı sayısının 3.136.527, küçükbaş hayvan sayısının 6.000, arı kovanı sayısının 2.000, ana arı sayısının 2.500, arıcılık malzeme seti sayısının 400 olacağını varsaydığımızda; dağıtılan bitki, hayvan ve malzeme miktarının İzmir’in tarımsal üretiminde olumlu, anlamlı ve doğrudan bir etkisinin olup olmadığının anlaşılması açısından izlenip değerlendirilmesi gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.

007

Bu anlamda üzerinde öncelikle durulması gereken konu da, konunun sadece belediyeye ait bir mal varlığının ücretsiz dağıtılması suretiyle bu mal varlığının titizlikle izlenmesinden çok; bu kadar bitki, hayvan ve malzemenin dağıtılması suretiyle yapılan ayni yardımın toplam üretim üzerinde nasıl bir etki yarattığının bilinip ölçülmesine önem verilmesidir.

Böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım destekleri açısından anlamlı görülen bir süre sonra, “benim verdiğim fidanlar, küçükbaş hayvanlar ya da arıcılık malzemeleriyle İzmir’deki meyve, et, süt ya da bal üretimi şu kadar artmıştır, bu da benim yaptığım desteklemeler sayesinde gerçekleşmiştir” ya da “Bütün bu destekleri verdiğim halde şu, şu, şu nedenlerle üretim artışı gerçekleşmemiştir” şeklinde bir değerlendirme yapması mümkün olabilecektir. 

Şimdiki halde, böyle bir başarıya ulaşıldığını göstermek amacıyla; örneğin süt alımlarının yapıldığı kooperatifler üzerinden, o kooperatifin ortak ve üretim miktarı açısından nasıl olağanüstü boyutlarda büyüdüğüne vurgu yapılarak bir başarı hikayesi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu tür doping niteliğindeki desteklemelerde o dopingi bir hormon gibi alan mal ya da hizmet üreticisi firmalar ya da kooperatifler üzerinden, sadece onların büyüme eğilimleri ya da aldıkları uluslararası ödüller dikkate alınarak bir başarı değerlendirmesi yapılması hem yanlış hem de yanıltıcı olacaktır.

Ölçmek 001

Çünkü dağıtımı yapılan bitki, hayvan ve üretim malzemeleriyle yapılan dolaylı desteklerin hepsi İzmir’in bir bölgesi ya da ilçesi için değil; İzmir’deki tüm bölge ve ilçeler açısından geçerli olduğu için asıl başarı göstergesi, bir ilçe, bölge ya da firma veya kooperatif üzerinden değil, İzmir’in bütünü açısından elde edilecektir.

 

Taranacak körfez dip malzemesi yoksa tehlikeli mi?

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili dava süreçleri geçtiğimiz hafta başladı. Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB ile 87 çevre aktivistinin birlikte açtığı davalarla İzmir açısından çok önemli bir süreç başlatılmış oldu. Ayrıca önümüzdeki günlerde bu davacı kurum ya da kişilere yeni kurum ve kişilerin de müdahil olarak katılması bekleniyor. 

Biz de, “İzmir’in davası” olarak nitelediğimiz bu mücadeleye gerek buradan gerekse başka ortam ve kanallardan katılarak, destek vererek elimizden geleni yapmaya, sonuçta kazananın İzmir ve onun halkı olması için mücadele edeceğiz.

Bu mücadele sırasında da İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunda gördüğümüz eksiklik ya da yanlışları belirleyerek davayı yürüten kurumlarla avukatlara yardımcı olacağız.

Bu çerçevede bugün davacı kurum ve avukatlarının dikkatini çekmeye çalışacağımız bir konu, ÇED raporunun hazırlandığı süreçte bu yatırımla ilgili ÇED raporunu kabul eden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın taşra örgütü konumundaki İzmir Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nün hazırladığı ve ÇED Raporunun ekleri (Ek-B) arasında yer alan “İzmir Şehircilik ve Çevre İl Müdürlüğü Görüşü” başlığını taşıyan ve iki sayfadan oluşan belgedir.

İl Çevre 01İl Çevre 02

Bir örneğini bu yazımıza eklediğimiz söz konusu belgenin ikinci maddesinde aynen şöyle söylenmektedir:

ÇED Raporu dosyasında, denizden çıkarılacak tarama malzemesinin değerlendirilmesine yönelik çeşitli alternatif çalışmalarının devam ettiği, bu çalışmaların başında düşünülen alternatiflerden birinin, tarama malzemesi tamamının yaşam adası oluşturulmasında kullanılması olduğu belirtilmiş, tarama malzemesinin batırma tüp tünelin inşaat aşamasında üst malzemesi olarak kullanılması, proje kapsamında köprü ve batırma tüp arasında yer alan yapay ada etrafında oluşturulacak yapay sulak alan için kullanılması, habitat iyileştirmesinde ve mevcut durumda halen kullanılmakta olan Urla açıklarındaki Hekim Adası’nın güneydoğusundaki dökü yerlerinde değerlendirilmesi şeklinde diğer alternatifler belirtilmiştir. Bu kapsamda yaklaşık miktarı 3.500.000 m³ olarak belirtilen tarama malzemesinin değerlendirilmesi/bertarafı konuları ÇED Raporunda hassasiyetle incelenmelidir. Tarama malzemesine ilişkin Atık Yönetimi Yönetmeliği kapsamında yapılacak analiz sonuçları rapora yer almalı, maddenin belirtilen amaçlarla kullanılabilirliğine ilişkin bilimsel çalışmalar ve ekolojik değerlendirmeler ile bu kapsamda alınacak izinler raporda sunulmalıdır. Ayrıca kullanım fazlası malzemenin denizel ortama dökü yapmak suretiyle bertaraf edilmesi halinde, dökü yapılacak alanın koordinatları, denizel ortam yapısı, döküm işleminin denizel ekosisteme etkileri modelleme vb. bilimsel çalışmalarla açıklanmalıdır.*

Üzerine bir tarih yazılmış olmamakla birlikte, 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası’nda yapılan halkın katılımı toplantısı sonrasında Çevre Mühendisi Sema Yunatçı, Şube Müdürü Işın Özdemir ve İl Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Arslan tarafından imzalandığı anlaşılan bu belgede o tarih için 3.500.000 m³ miktarında olan tarama malzemesinin Atık Yönetimi Yönetmeliği kapsamında analiz edilerek sonuçlarının raporda yer alması istenmektedir. Hem de ÇED raporunu onaylayacak bakanlığın İzmir’deki taşra kuruluşu olan il müdürlüğü yetkililerinden oluşan bir heyet tarafından.

Ama bakanlıkça onaylanan rapora baktığımızda bu analizlerin yapılmadığı gibi sonuçlarının da rapora eklenmediğini, bu analiz çalışmalarının inşaat aşamasına bırakıldığını görüyoruz.  

Üstüne üstlük, projenin son aşamalarında taraması yapılacak 3.500.000 m³’lük malzeme miktarı, Gediz Nehri’nin körfeze döküldüğü alanda -4 metre kodunda yapılacak yeni taramalarla 6 kat artarak toplam 19.870.542 metreküpe ulaştığı halde.

Şimdi bu durumda şu soruyu sormak gerekir:

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nde oluşmuş bir heyetin istediği bu araştırmalar niye yapılmamış ve talep edilen şeyler yerine getirilmeden sözkonusu ÇED Raporu alelacele kabul edilmiştir?

s927882(1)

Sanırım bu soruya en iyi yanıt mahkeme aşamasında verilecek ve bakanlığın kendi içindeki bu açıklanamaz çelişki bu projenin iptali için iyi bir gerekçe oluşturacaktır?

Sahi bu analizler niye yapılmamıştır? Yoksa bu analizler sonrasında körfezin zemininden çıkarılacak malzemenin tehlikeli çıkmasından ve bunun da daha da büyüyecek yatırım bütçesi ve uzayacak yatırım süresiyle birlikte bütün planları alt üst etmesinden mi korkulmuştur?

Tabii ki aynı sorular, aynı tarihlerde İzmir Körfezi dibinden 46.990.000 metreküp tarama malzemesi çıkarmayı hedefleyen “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” için de geçerlidir…


* Kırmızı renkle işaretleme tarafımızca yapılmıştır.

Kuşların, balıkların duyacağı sesler…

Ali Rıza Avcan

Akustik, sesleri inceleyen bir bilim. Buna Türkçesi ile ses bilim demek de mümkün. 

Akustik bir bilim olarak katı, sıvı veya gaz halindeki maddelerde ses dalgaları yayılımının fiziksel özelliklerini inceliyor. Bunlar arasında gürültüye yol açan titreşimlerle gürültünün nasıl izlenip denetleneceği konusu da var.

Şu sıralarda sudan bir nedenle yasaklanmış olan Vikipedi bilgilerine göre, akustik ile uğraşan bilim insanları, sesi ve insanın bu sesi işitmesini inceleyip farklı nesnelerin sesle ne şekilde etkilendiklerini araştırıyor ve insanları zararlı yüksek seslerden koruma yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Vikipedi’nin kaynak olarak gösterdiği Türk Akustik Derneği (TAKDER), Avrupa Akustik Birliği (EAA), Uluslararası Gürültü Kontrol Mühendisliği Enstitüsü (I-INCE), Uluslararası Akustik Komisyonu (ICA), Uluslararası Akustik ve Titreşim Enstitüsü (IIAV), Ses Mühendisliği Derneği (AES) ve Amerika Akustik Derneği (ASA) kayıtlarını incelediğimizde akustiğin sadece insanın duyduğu seslerle değil, duyamadığı seslerle de ilgilendiğini öğreniyoruz. Bu kapsamda hayvanların sesten nasıl etkilenip kullandıkları (biyolojik akustik) konusuyla insanların sese verdikleri psikolojik ve fizyolojik tepkilerin, konuşma akustiği ile müziksel, mimari ve gürültü akustiği gibi konuyla ilgili birçok konunun incelenip araştırıldığını görüyoruz.

Örneğin bu kapsamda yapılan araştırmalar sonucunda canlıların duydukları ses frekanslarının insanda 64-23.000 Hz arasında değişirken yarasalarda 2-110.000 Hz, kedilerde 45-64.000 Hz aralığında olduğu belirlenmiş. Tabii ki Hz ve KHz değerleri sayısal olarak arttıkça sesin tizleşmesi nedeniyle insan tarafından duyulamaz hale geldiğini de unutmamak koşuluyla. 

Balıklar 001

Kuşlarda ise işitme duygusu çok hassas, sahip oldukları ses repertuvarı ise çok zengindir. Ayrıca karşılıklı iletişimlerinde sesin ton ve ritim değişikliği boyutunda net bir şekilde duyulması çok önemlidir. Özellikle de geniş sürüler içinde bulunduklarında anne ile yavru ya da eşler arasındaki iletişim bu anlamda yaşamsal bir öneme sahiptir. Yavruyla annesi arasındaki iletişimin gürültü ya da başka bir nedenle kopması genellikle yavrunun kaybına ya da annenin orayı terk etmesine yol açmaktadır.  Bu durumu en iyi şekilde koloni halinde yaşayan penguenlerle ilgili belgesellerde görebiliriz. Annenin yiyecek bulmak amacıyla koloniden her ayrılıp dönüşünde anne ile yavrusu arasındaki ilişki her ikisinin çıkardıkları seslerle sağlanmakta, bu sesler duyulamadığında çoğu kez yavru sahipsiz kalıp ölüme mahkum olmaktadır.

Durum bu şekilde olmakla birlikte; Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından 2017 yılı içinde yapımına başlanacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunda projenin uygulanacağı binlerce kuşun barındığı Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti ile İzmir Körfezi içindeki balıkların oluşacak gürültüden nasıl etkileneceği konusunda bu canlıların gürültüden etkilenme eşikleri yerine insanlara ait etkilenme eşiklerinin dikkate alındığı görülmektedir.

Bu iş için hazırlanan akustik raporda yatırımın işletmeye başlamasıyla birlikte birçok kaynaktan farklı düzey ve zamanlarda çeşitli gürültülerin üreme faaliyetine başlamış veya daha sonra başlayabilecek türleri olumsuz etkileyebileceği, araçlardan kaynaklanan gürültü seviyesinin yüksek olması durumunda üreme faaliyeti içerisinde olan türler arasında kuluçkayı hatta yavru bakımını bile yarıda bırakma risklerinin söz konusu olabileceği ifade edilip, alınacak önlemler ile bu gürültü düzeyinin, proje alanının kullanan yabanıl fauna bileşenlerini bu kesimlerden göç etmeye zorlayan bir düzeyde olmamasına özen gösterilecektir” denilmiştir.

Bunun dışında, “üreme dönemi başında ortaya çıkabilecek rahatsızlık sonucunda bazı bireyler yakın çevrede, aynı özellikteki habitatlara göç ederek oralarda üreme faaliyetlerine devam edebilirler. Bu türler için herhangi bir kayıp söz konusu olmayabilecektir. Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği kapsamında otoyol için gürültü haritası hazırlanmasına müteakip gürültü eylem planları hazırlanacaktır. Eylem planına göre gerekli kontrol tedbirleri alınacaktır. Alınacak önlemler ile bu gürültü düzeyinin, proje alanını kullanan fauna bileşenlerini olumsuz etkilemeyecek bir düzeyde olmasına dikkat edilecektir” denilirken üreme mevsiminin ortasında yerlerinden edilenlerin nerelere gidebilecekleri, bunun nasıl izleneceği ve bununla ilgili kararların nasıl verileceği yine açık ve net bir şekilde belirtilmemekte; “olmayabilecektir” ya da “dikkat edilecektir” gibi sorumluluktan kaçınan lastikli ifadelerle olası bir sorunun ya da krizin üstlenilmesinden titizlikle kaçınılmaktadır.

Ayrıca söz konusu projenin “kamu yararı” kapsamında bir proje olması ile inşaat faaliyetlerinin belirli bir zaman diliminde geçici süreyle gerçekleşecek olması gibi gerekçelerle adeta bu durumun olağan karşılanması için gerekçeler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa yol, köprü, tünel yapmak gibi kamu hizmetlerinin yanında daha önemli ve öncelikli bir görev olan vatan savunması çerçevesinde Çiğli ve Kaklıç askeri hava alanlarından kalkan Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait askeri uçakların uçuş rotalarının 2004 yılının Ağustos ayında, İzmir Kuş Cenneti’nde barınan 122 adet kuş türü zarar görmesin düşüncesiyle değiştirilmesi o günkü gazete haberlerine bakan herkesin hatırlayacağı olaylardandır.

Şimdi ise geçmişte bu kadar hassas davranılıp askeri uçaklara ait uçuş rotalarının bile değiştirildiği bu bölgenin tam ortasına yapılacak yollar, köprüler, viyadükler, yapay adalar ve batırma tünelller konusunda daha da ileri gidilerek bu konuda ortaya çıkabilecek her türlü kriz ya da sorunun, aslında akustiğin ya da gürültünün hayvanlar üzerindeki etkileri dikkate alınmaksızın hazırlanan Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği‘ne göre yapılacağı taahhüt edilerek gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel çevre sorunlarında mevzuata uyulmuş gibi bir görünüm kazandırılmaya çalışılmaktadır:

Projenin inşaat aşamasında gerçekleştirilecek çalışmalar sırasında hesaplanan gürültü düzeyi Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliğinde belirtilen sınır değerlerin üzerinde kalmaktadır. Söz konusu projenin kamu yararı kapsamında bir proje olması, aynı zamanda inşaat faaliyetlerinin belirli bir zaman diliminde geçici süreyle gerçekleşecek olması hususları göz önünde bulundurularak çalışmalar sırasında azami hassasiyet gösterilecek olup, inşaat aşamasında projeye ilişkin şikayet olması durumunda Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği kapsamında gerekli değerlendirmeler yapılarak, önlemler alınacak olup, inşaat faaliyetleri sırasında azami özen gösterilerek Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliğine uyulacağı taahhüt edilmektedir.

Bu taahhüdün verilmesinin hemen arkasından ise gürültü konusunda mevzuatta belirtilen standart değerlerin aşılması durumunda proje alanına gürültü perdeleri ve ağaçlandırma yapılması, gürültüyü azaltan mimari tasarım ve peyzaj uygulamalarına önem verilmesi, hız sınırlarının düşürülmesi, yollara düzenli bakılması ve uygun koridor/güzergahın seçimi gibi önlemlerin alınacağı belirtilmiş; ancak inşaat aşamasında alınabilecek önlemlerden söz edilmemiştir.

Ayrıca deniz içindeki taramalardan kaynaklanacak gürültü seviyelerinin, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanıp 30.12.2006 tarih ve 26392 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Açık Alanda Kullanılan Teçhizat Tarafından Oluşturulan Çevredeki Gürültü Emisyonu İle İlgili Yönetmelik (2000/14/AT)“in 5. maddesinde verilen tabloda tanımlanan motor gücü seviyelerine göre verilen formüller yardımıyla bulunduğu ve inşaat aşamasında bu seviyelere uyulacağı belirtilmektedir.

Resim1

Oysa söz konusu yönetmeliğin 1. maddesinde bu yönetmeliğin, “insan sağlığının korunması ve iç pazarın düzgün işleyişine katkıda bulunmak” amacıyla düzenlendiği; bu nedenle deniz içindeki balıkların ve diğer canlıların hem inşaat döneminde hem de İzmir Körfezi Geçişinin işletmeye açıldığı dönemde ortaya çıkacak gürültünün olumsuz etkilerinden korunması ile bir ilgisinin bulunmadığı dikkate alınmamıştır.

Özet olarak, Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti gibi hassas bölgelerde yapılacak böylesi büyük boyutlu bir projede öncelikle ortaya çıkacak gürültüden oralarda yaşayan kuşların, balıkların  ve diğer canlıların nasıl rahatsız olacakları araştırılmalı, bu tür bir tehlikeyi ortadan kaldırmak amacıyla insanlar için belirlenmiş kriterler yerine insanların duyamadığı sesleri algılayan hayvanlar için belirlenmiş kriterler esas alınmalı; aksi takdirde bizim hissetmeyeceğimiz en ufak bir gürültüde bölgede yaşayan birçok canlının bir daha gelmemek üzere buraları terk edeceği bilinmelidir.


İlgilisi için:

http://www.lsu.edu/deafness/HearingRange.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Hearing_range

http://ya2004.yeniasir.com.tr/08/21/index.php3?kat=ana&sayfa=ilks1&bolum=gunluk

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/08/21/gnd102.html

http://www.turizmdebusabah.com/haberler/kuslara-ozel-rota-18337.html

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerinin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

Bilindiği üzere tarım sektöründeki çiftçilerle ya da üreticilerle ilgili hizmetlerin planlanıp programlanması ve geliştirilip desteklenmesi asıl olarak merkezi yönetimine; daha doğrusu bu konuda görevlendirilen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na ait bir görevdir.

22360_20170316025315_ERC_2096

3 Haziran 2011 tarih, 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin “Görevler” başlığını taşıyan 2. maddesi hükmüne göre; “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görevi; bitkisel ve hayvansal üretim ile su ürünleri üretimin geliştirilmesi, tarım sektörünün geliştirilmesine ve tarım politikalarının oluşturulmasına yönelik araştırmalar yapılması, gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliliği, kırsal kalkınma, toprak su kaynakları, toprak , su kaynakları, biyoçeşitliliğin korunması, verimli kullanılmasının sağlanması, çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal desteklemelerin etkin bir şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi gibi ana faaliyet konularının gerçekleştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak; gıda, tarım ve hayvancılığa yönelik genel politikaları belirlemek, uygulanmasını izlemek ve denetlemektir.

Yine aynı kararnameye göre Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu görevleri merkezdeki Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Personel Genel Müdürlüğü, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Eğitim, Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, Özel Kalem Müdürlüğü eliyle; ayrıca taşra ve yurt dışı teşkilatı eliyle yürütür.

Türkiye’de tarım hizmetlerini doğrudan ya da dolaylı yoldan destekleyen diğer merkezi yönetim örgütleri ise sırasıyla;

  1. Kalkınma Bakanlığı,
  2. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,
  3. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,
  4. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,
  5. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),
  6. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),
  7. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),
  8. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  9. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),
  10. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),
  11. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),
  12. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),
  13. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  14. T. C. Şeker Kurumu,
  15. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),
  16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),
  17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),
  18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP), 
  19. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkezi ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumunun hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini dahi görebiliriz.

006.jpg

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek verdikleri söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım alanında hizmet vermeye başlamış, böylelikle büyükşehir belediyelerinin de tarım hizmeti vermesi mümkün hale getirilmiştir.

Ancak 2017 yılında 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda yapılan bir değişikle büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyelerinin tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunmaları mümkün kılınmakla birlikte 31 Aralık 2015 tarih, 2015/63 sayılı Yüksek Planlama Kurulu ile kabul edilen 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı‘nda sorumlu kuruluş ve işbirliği yapılacak kuruluşlar arasında büyükşehir ve ilçe belediyelerinin gösterilmemiş olması da bu kurumların kırsal kalkınmaya katılabilmesi açısından aşılması gereken önemli bir sorundur.

009

Bunun dışında yapılacak olan tek şey, bu yasal düzenleme sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapmaya başladığı yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleriyle merkezi yönetimin yaptığı hizmetler arasında ilişki, işbirliği ve eşgüdümü gözeten; ayrıca yapılabilirlik, verimlilik, etkinlik ve sürdürülebilirlik gibi ilkeleri dikkate alan bir planlama çalışmasının gerçekleştirilmesidir. 

Bunun için de öncelikle merkezi yönetim tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’yla Orta Vadeli Program’a, 2010-2013 dönemi Kırsal Kalkınma Planı’yla 2014-2020 dönemi Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi’ne ve 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı’na; ayrıca 2014-2023 dönemi Bölgesel Gelişme Ulusal Stratejisi’yle 2014-2023 dönemi İzmir Bölge Planı’na ve 2015-2019 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı’na uygun, onlarla uyum ve bütünlük içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne özgü tarımsal politika ve stratejilerle hedef, amaç, faaliyet ve projelerin belirlenmesi, gerçekleştirilen hizmetlerin başarısını gösterecek olan performans programlarıyla gerçekleştirilecek hizmetlerin yer, tarih, süre ve uygulayıcılarını gösteren eylem planının hazırlanması gerekmektedir.

Devam Edecek

Ulaşım ana planlarını kim kabul eder?

Ali Rıza Avcan

Şu son günlerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlamakta olduğu ve bizim de bu amaçla davet edildiğimiz toplantı ve çalıştaylarda görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerle katkıda bulunduğumuz İzmir Ulaşım Ana Planı güncellemesi işinin belediye içinde hangi kurul tarafından kabul edileceği hararetli bir şekilde tartışılmakta.

2009 yılında kabul edilip şimdi güncellenerek yeni bir senaryoya kavuşan İzmir Ulaşım Ana Planını belediye içinde eskiden olduğu gibi belediye başkanına bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) mi yoksa Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME) görüşü doğrultusunda İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi mi kabul edecek?

İşte şu sıralarda kafalardaki tek ve önemli soru bu…

Çünkü, bu kez hazırlanan ulaşım ana planı bir öncekinin aksine onaylanmak üzere bakanlığa gönderilmeye hazırlanıyor. O nedenle planın bakanlık öncesinde kim tarafından kabul edilmesi büyük bir önem taşıyor.

Şayet kabul işlemi bir öncekinde yapıldığı gibi belediye başkanına bağlı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) tarafından yapıldığı takdirde bakanlığın bu plan üzerinde bir değişiklik yapması durumunda ortaya bir sorun çıkmayacak.

Planlama 001

Ancak, söz konusu plan 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na göre belediyenin en üst karar organı olan belediye meclisi tarafından onaylandığı ve bu şekilde onaylanan plan üzerinde bakanlık tarafından bir değişiklik yapılarak geri gönderildiği ya da değişiklik yapılarak onaylandığı takdirde belediye meclisinin ne duruma düşeceği, nasıl bir karar alacağı da belli değil.

Çünkü hangi bakanlık olursa olsun bakanlıkların belediye meclislerinin ulaşım ana planlarıyla ilgili kararlarını reddederek geri göndermesi ya da kararı değiştirerek kabul etmesinin herhangi bir şekilde yasal bir zemini bulunmamakta.

Böylesi bir durumun gerçekleşmesi durumunda belediye meclisi bakanlıkça yapılan bu tasarrufu kabul edip sineye çektiği takdirde bunun halka nasıl izah edileceği akılları zorlayan zor bir soru…

Hele ki, bakanlığın şu sıralarda İzmir kamuoyunun gündeminde olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni plana dahil etmesi –ki, bu proje İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce Ulaşım Ana Planına dahil edilmediği takdirde, bakanlığın bu projeyi plana dahil edeceğine kesin gözüyle bakılıyor– durumunda buna nasıl bir tepki verileceği de merak konusu…

BURSA'DA TOPLU ULAŞIM ZAMLANDI BURSARAY'A YÜZDE 8, DİĞER BAZI HATLARA İSE YÜZDE 11 İLE YÜZDE 12 ORANINDA ZAM YAPILDI TOPLU ULAŞIMA ÜCRET AYARI

Yoksa belediye meclisi üyeleri, çoğu kez yaptıkları gibi neyi oyladıklarını bilmeden ellerini kaldırıp bakanlıktan dönen bir kararı el birliği ile değiştirirler mi? Yoksa, yakın zamanda “İzmir’in Dağlarında” marşını söyleyerek “Hayır!” diyen belediye meclisi üyeleri bu konuda da “Hayır!” derler mi?

Ama belediye meclisini ve üyelerini böylesi çetrefilli ve zor bir duruma düşürmemek amacıyla bulunan ve gün geçtikçe ağırlık kazanan çözüm, İzmir halkının “Hayır!” dediği İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Ulaşım Ana Planının ana eksenine yerleştirerek ve diğer yandan da belediye başkanının ağzından “zaten bu projeyi ilk ben düşünmüştüm, o nedenle projeyi destekliyorum” söylemleriyle birlikte AKP iktidarı ile “kentin alî menfaatleri uğruna” işbirliği yapmak şeklinde ortaya çıkıp somutlaşıyor.

Şimdi isterseniz bu çetrefilli durumları tartışmaktan, zor sorulara yanıt bulmaktan vazgeçip konuyu yasal yönleriyle tartışmaya başlayalım.

***

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun “Büyükşehir, ilçe ve ilk kademe belediyelerinin görev ve sorumlulukları” başlığını taşıyan 7. maddesinin (f) fıkrası hükmüne göre; “Büyükşehir ulaşım ana planını yapmak veya yaptırmak; ulaşım ve toplu taşıma hizmetlerini planlamak ve koordinasyonu sağlamak…” büyükşehir belediyelerinin görevidir.

Aynı kanunun “Ulaşım hizmetleri” başlığını taşıyan 9. maddesi ise Ulaşım Koordinasyon Merkezlerini (UKOME) düzenlemekte olup madde metni aynen şu şekildedir:

Ulaşım hizmetleri

Madde 9- Büyükşehir içindeki kara, deniz, su, göl ve demiryolu üzerinde her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesi amacıyla, büyükşehir belediye başkanı ya da görevlendirdiği kişinin başkanlığında, yönetmelikle belirlenecek kamu kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılacağı ulaşım koordinasyon merkezi kurulur. Büyükşehir ilçe ve ilk kademe belediye  başkanları  kendi   belediyesini ilgilendiren   konuların   görüşülmesinde  koordinasyon merkezlerine üye olarak katılırlar. Ulaşım koordinasyon merkezi toplantılarına ayrıca gündemdeki konularla ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının (oda üst kuruluşu bulunan yerlerde üst kuruluşun) temsilcileri de davet edilerek görüşleri alınır.

Bu Kanun ile büyükşehir belediyesine verilen trafik hizmetlerini plânlama, koordinasyon ve güzergâh belirlemesi ile taksi, dolmuş ve servis araçlarının durak ve araç park yerleri ile sayısının tespitine ilişkin yetkiler ile büyükşehir sınırları dahilinde il trafik komisyonunun yetkileri ulaşım koordinasyon merkezi tarafından kullanılır.

Ulaşım koordinasyon merkezi kararları, büyükşehir belediye başkanının onayı ile yürürlüğe girer.

Ulaşım koordinasyon merkezi tarafından toplu taşıma ile ilgili alınan kararlar, belediyeler ve bütün kamu kurum ve kuruluşlarıyla ilgililer için bağlayıcıdır.

Koordinasyon merkezinin çalışma esas ve usulleri ile bu kurullara katılacak kamu kurum ve kuruluş temsilcileri, İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Büyükşehir belediyelerine bu Kanun ile verilen görev ve yetkilerin uygulanmasında, 13.10.1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.”

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 9. maddesinin 5. paragraf hükmü uyarınca düzenlenip 15 Haziran 2006, 26199 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Büyükşehir Belediyeleri Koordinasyon Merkezleri Yönetmeliği“nin 5. maddesine göre ise büyükşehir belediye başkanına bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME) görev ve yetkilerini düzenleyen 18. madde hükmü aynen şu şekildedir:

Görev ve yetkileri

MADDE 18 – (1) UKOME, büyükşehir içindeki kara, deniz, göl, nehir, kanal ve demiryolu üzerinde her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesini sağlamak üzere; ulaşım, trafik ve toplu taşıma konularında üst düzeyde yönlendirici karar alma, uygulama, uygulatma ve ilgili mevzuattaki usulüne göre gereken tesisleri kurma, kurdurma ve işletme hak ve yetkilerine haizdir. Bu amaçla;

a) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde, mevzuatla yetkili kılındığı durumlarda mahalli ihtiyaç ve şartlara göre trafik düzeni ve güvenliğini sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almakla, 

b) Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde nazım plan çerçevesinde, arazi kullanım ve ulaşım planlama çalışmalarıyla büyükşehir ulaşım planını yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygulatmak için gereken karar ve tedbirleri almakla,

c) Trafiğin düzenli bir şekilde akımını sağlamak bakımından alt yapı hizmetleri ile ilgili tedbirleri almak, trafikle ilgili sorunları çözümlemek, trafikle ilgili olarak ülkeyi ilgilendiren veya mevzuat değişikliği gerektiren hususları İçişleri Bakanlığına iletmekle,

ç) Kara, deniz, göl, nehir, kanal ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarını belirlemek; otobüs, taksi, dolmuş ve servis durak yerleri ile karayolu, yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek, gerçek ve tüzel kişiler ile resmi ve özel kurum ve kuruluşlara ait otopark olmaya müsait boş alan, arazi ve arsaları geçici otopark yeri olarak ilan etmek ve bunların sahiplerine veya üçüncü şahıslara işletilmesi için izin vermek, izin verilen otoparklar ile karayolu üzerindeki diğer park yerlerinde özürlüler için işaretlerle belirlenmiş bölümler ayrılmasını sağlamakla,

d) Karayolu taşımacılığına ait mevzuat hükümleri saklı kalmak üzere, trafik düzeni ve güvenliği yönünden belediye sınırları içinde ticari amaçla çalıştırılacak yolcu ve yük taşıtları ile motorsuz taşıtların çalışma şekil ve şartları ile bu taşıtların teknik özelliklerini tespit etmek, çalıştırılabileceği yerler ile güzergâhlarını tespit etmek ve sayılarını belirlemek, bunlara izin ve çalışma ruhsatı vermekle,

e) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde, ulaşım, toplu taşıma ve trafik mevzuatının büyükşehir belediyesine verdiği yetki doğrultusunda uygulamaya yönelik yönlendirici karar almak ve görüş oluşturmakla,

f) İlçe ve ilk kademe belediyelerce düzenlenen yol ve kavşaklar ile büyükşehir belediyesince yapılan sinyalizasyon sistemlerinde aksaklık tespit edildiği takdirde uyarıda bulunmak ve düzeltilmesini sağlamakla,

g) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde kalan karayollarının bir kısmının veya tamamının yoldan faydalananların bir kısmına veya tamamına kapatılmasına, park edilecek yerler ile zaman ve süresinin ve araçların geliş ve gidiş yollarının ve yollara konulacak trafik işaretlerinin yerlerinin belirlenmesine karar vermekle,

ğ) Büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunun belirlediği sınırlar içinde araçların kullanacağı şeritleri ve yol kullanım esaslarını tespit etmek ve gerekli yasakları koymak, gerekli hal ve yerlerde en çok ve en az hız limitlerini belirlemekle,

görevli ve yetkilidir.

2GB

Bu madde düzenlemesinden; özellikle de (b) fıkrası hükmünden anlaşılacağı üzere Ulaşım Koordinasyon Merkezlerinin (UKOME) ulaşım ana planını yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygulatmak için gereken karar ve tedbirleri almak görevleri olmakla birlikte hazırlanan ulaşım ana planlarını kabul etmek ya da onaylamak görev ve yetkisi bulunmamaktadır. 

Çünkü 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun “Büyükşehir Belediye Meclisi” başlığını taşıyan 12. maddesinin ilk paragrafında “Büyükşehir belediye meclisi, büyükşehir belediyesinin karar organıdır ve ilgili kanunda gösterilen esas ve usullere göre seçilen üyelerden oluşur.” hükmü yer alıp; bu hüküm büyükşehir belediye meclisini, görevlerini tek tek saymak gibi bir yola gitmeksizin büyükşehir belediyesi ile ilgili her türlü konuda en üst karar organı olarak tanımlamıştır. Bu nedenle hazırlanan ulaşım ana planlarının Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) yerine, doğrudan doğruya büyükşehir belediye meclisi tarafından incelenerek kabul ya da reddedilmesi gerekmektedir.

İşte bu çerçevede hazırlık anlamında son demlerini yaşayan İzmir Ulaşım Ana Planı’nın kimin tarafından kabul edileceği, kapsamında İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yer alıp almayacağı ve onaylanmak amacıyla bakanlığa gönderilip gönderilmeyeceği; şayet gönderilirse nasıl bir onay süreci yaşayacağı İzmir Büyükşehir Belediyesi ile AKP hükümeti; daha doğrusu bundan sonraki süreçte “Cumhurbaşkanı” olarak adlandırılan “Başkan” ile olan ilişkisinin rengini ortaya koyacaktır….

Umarız bu ilişki, bir zamanlar belediye kapısında çekilen “abartılı saygı” fotoğrafı gibi eğilmeyi değil; dik durmayı gerektirir…