İZKA: İzmir’in kalkınmasını planlamak mı; yoksa, hafızayı zorlayarak kentin algısını değiştirmek mi?

Ali Rıza Avcan

Ülke kalkınmasını, 30 Eylül 1960 tarih ve 91 sayılı kanunla kurulan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) eliyle ülke bütününde ve merkezi ölçekte planlamayı sağlayan, bunu yaparken bölgeler arası eşitsizlikleri gidermeyi amaçlayan 20 yıllık başarılı bir planlama uygulaması, -ne yazık ki- 12 Eylül Faşist Cunta Dönemi‘nin altyapısını hazırlayan 24 Ocak 1980 kararlarıyla ortaya çıkan özelleştirmeci neoliberal dönüşüm fırtınası sonucunda DPT‘nin 2011 yılında kapatılması ile son bulmuş, onun yerine tüm bir ülke, İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) adı verilen Avrupa Birliği (AB) şablonlarıyla 26 ayrı bölgeye ayrılmış ve her bir bölgenin başına o bölgeden sorumlu 26 kalkınma ajansı kurulmuştur.

26 Kalkınma Ajansı Bölgesi

Bu kapsamda tüm bir ülke tarihi, coğrafi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geçmişleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan farklılıkları dikkate alınmadan gelişigüzel bir şekilde sanki hepsi aynı özellikteymiş gibi 26 ayrı bölgeye ayrılmış, bu kapsamda kendi içinde bir bütünlüğe sahip olan Ege Bölgesi birbirleriyle ilişkileri gözetilmeksizin üç alt bölgeye (İzmir, Kütahya-Afyonkarahisar-Manisa-Uşak ve Muğla-Aydın-Denizli) ayrılarak eskiden adeta Ege Bölgesi‘nin merkezi olan İzmir‘in Ege Bölgesi ile olan tüm ilişki ve etkileşimi koparılmıştır.

Bu durumu ilk yıllarda hararetle alkışlayan Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) ve İzmir Ticaret Odası (İZTO) gibi değişik sektörleri temsil eden meslek kuruluşlarının baronları geçen zaman içinde hata yaptıklarını anlamaya ve bu konuyu sık sık dile getirmeye başlamış, Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı (EGEV) gibi tüm Ege Bölgesi‘ni ilgilendiren kurumlar sırf bu nedenle iş yapamaz hale gelmiş, Gediz, Bakırçay ve Büyük Menderes gibi nehir havzalarının tek bir otorite eliyle yönetilip çevre sorunlarından arındırılması mümkün olmamıştır.

İzmir ilini oluşturan 30 ilçeyi kapsayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) görev alanı…

Türkiye‘de kurulan ilk kalkınma ajansı sıfatına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), faaliyete geçtiği 2006 sonrasında ülke gerçek ve geleneklerine yabancı kadro ve yöntemlerle İzmir‘i kalkındırmak gibi bir iddia ile yola çıkıp adeta suya yazarcasına üç ayrı bölge planı hazırlayıp bunlara dayanak olan analiz ve araştırmalar yaptığı, asıl kaynağını belediyelerden sağladığı finans gücü ile bazı projeleri desteklediği halde aradan geçen 20 yılın sonunda ilk yıllardaki gayret, heyecan ve çalışkanlığını bir köşeye koyarak; bir anlamda kendi asli görevine verdiği önem ve ağırlığı azaltarak gökdelenlerin üst katlarındaki lüks ofislerde kendisine yeni çalışma alanları, yeni uğraşlar bulmaya başlamış, kentin kalkınmasına verdiği destekten çok kentin geçmişine dair hangi kitabı çıkardığı, hangi toplantıyı yaptığı, hangi sergiyi açtığı ile anılır olmuştur.

Oysa kalkınma ajansları; bağlı olduğu Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın söylemine göre “1 ve 4 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çerçevesinde kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek, kaynakların yerinde ve etkin kullanımını sağlamak ve yerel potansiyeli harekete geçirmek suretiyle Cumhurbaşkanınca belirlenen politikalarla uyumlu olarak bölgesel gelişmeyi hızlandırmak, gelişmenin sürdürülebilirliğini sağlamak, bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik farklarını azaltmak üzere kurulmuşlardır.

Bu doğrultuda, kalkınma ajanslarının temel faaliyetleri:

  • Yerel yönetimlerin plânlama çalışmalarına teknik destek sağlamak,
  • Bölge plân ve programlarının uygulanmasını sağlayıcı faaliyet ve projelere destek olmak; bu kapsamda desteklenen faaliyet ve projelerin uygulama sürecini izlemek, değerlendirmek ve sonuçlarını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bildirmek,
  • Bölge plân ve programlarına uygun olarak bölgenin kırsal ve yerel kalkınma ile ilgili kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunmak ve bu kapsamdaki projelere destek sağlamak,
  • Bölgede kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ve bölge plân ve programları açısından önemli görülen diğer projeleri izlemek,
  • Bölgesel gelişme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik olarak kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirmek,
  • Bölgesel gelişmeye yönelik ajansa tahsis edilen iç ve dış kaynaklı fonları, bölge plân ve programlarına uygun olarak kullanmak veya kullandırmak,
  • Bölgenin kaynak ve olanaklarını tespit etmeye, ekonomik ve sosyal gelişmeyi hızlandırmaya ve rekabet gücünü artırmaya yönelik araştırmalar yapmak, yaptırmak, başka kişi, kurum ve kuruluşların yaptığı araştırmaları desteklemek,
  • Bölgenin iş ve yatırım imkânlarının, ilgili kuruluşlarla işbirliği halinde ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtımını yapmak veya yaptırmak,
  • Bölge illerinde yatırımcıların, kamu kurum ve kuruluşlarının görev ve yetki alanına giren izin ve ruhsat işlemleri ile diğer idarî iş ve işlemlerini, ilgili mevzuatta belirtilen süre içinde sonuçlandırmak üzere tek elden takip ve koordine etmek,
  • Yönetim, üretim, tanıtım, pazarlama, teknoloji, finansman, örgütlenme ve işgücü eğitimi gibi konularda, ilgili kuruluşlarla işbirliği sağlayarak küçük ve orta ölçekli işletmelerle yeni girişimcileri desteklemek,
  • Türkiye’nin katıldığı ikili veya çok taraflı uluslararası programlara ilişkin faaliyetlerin bölgede tanıtımını yapmak ve bu programlar kapsamında proje geliştirilmesine katkı sağlamak,” (1)

olarak belirlenmiştir.

Bütün bu görevler çerçevesinde, İZKA‘nın ve İZKA dışındaki İstanbul ve Ankara ajanslarının görevli oldukları bölgelerin kalkınıp gelişmesiyle halkın refahının artmasında ne ölçüde etkili olduğu konusunu ele alacak olursak; ajansların kurulduğu günden bu yana üç büyük kentin nereden gelip nereye gittiğini en iyi şekilde 2003 yılında DPT, 2011 yılında Kalkınma Bakanlığı, 2017 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanıp kısa adıyla SEGE olarak anılan 2003, 2011 ve 2017 yıllarına ait “İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması” sonuçlarında görürüz:

Kalkınma ajansları sonrasında İstanbul, Ankara ve İzmir’in gelişmişlik endekslerindeki ciddi düşüşler..

Yukarıdaki tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, bölgesel kalkınmayı sağlayacağı iddiasıyla 2006 yılından itibaren kurulmaya başlanan kalkınma ajanslarının her biri ayrı bir istatistiki bölge birimi olan İstanbul, Ankara ve İzmir açısından pek hayırlı olmamış, gelişmişlik düzeyi açısından ülkenin ilk üç gelişmiş ilindeki gelişmişlik düzeyleri 2003 yılına göre artacağına azalmıştır.

Diğer yandan tabii ki ajansın bu 20 yıllık faaliyetini değerlendirirken 2016’dan başlayıp 2023’e kadar devam eden 8 yıllık bir dönemde İZKA içindeki FETÖ örgütlenmesi nedeniyle doktoralı genel sekreterin görevden alınıp mahkum edilmesini, birçok görevlinin KHK‘lerle görevden uzaklaştırılmış olmasını, danışma kurulunun dağıtılmasını, ajans içinde FETÖ operasyonlarıyla soruşturmalarının yapıldığını ve bu süre içinde İZKA‘nın fiilen çalışamaz hale geldiğini de unutmamak gerekir. (3)

İZKA gelirlerinin % 60’ını belediyeler karşılıyor…

İZKA‘nın 2008-2025 dönemine ait gelir-gider bütçeleriyle kesin hesapları ve faaliyet raporlarını incelediğimizde, bu 18 yıllık sürede tahsil edilen toplam 1.326.493.961,06 kuruşluk gelirin İzmir‘in kalkınmasını planlayıp izlemek, ölçmek ve değerlendirmek açısından son derece yetersiz olduğunu; ayrıca, bu gelirin %50 ila % 60 arasında değişen büyük bir diliminin aslında merkezi yönetimden değil İzmir belediyelerinden gelen paylardan oluştuğunu, merkezi yönetimle meslek odalarından gelen payların ise son derece yetersiz olduğunu görür; böylelikle, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu geliri kullanarak verdiği maddi destekler açısından başarıya ulaşmasının mümkün olmadığını; özel sektörle ve yerel yönetimlerin İZKA tarafından hazırlanan her türlü plan, program, strateji, analiz ve araştırmayı pek de dikkate almadığını anlarız.

Her beş yılda bir hazırladığı bölge kalkınma planının hazırlık sonrasındaki uygulamasını izleyip ölçmesi ve değerlendirmesi gereken İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın bu çalışmaları yapmadığı yayınladığı faaliyet raporlarından anlaşıldığı için, hazırladığı planın bölge kalkınmasındaki yer ve etkisiyle İzmirlinin refahının artmasında, kentin yurtiçi ve dışı rakipleri karşısındaki yerinin güçlenmesinde, istihdam, işsizlik, yoksulluk ve çevre sorunları gibi toplumsal sorunların çözümlenmesinde ne ölçüde katkıda bulunduğu ile hazırlanan bölge planlarıyla diğer politika, strateji, plan, program, araştırma ve analizlerin özel sektör ve yerel yönetimler tarafından ne ölçüde dikkate alındığı ya da onların girişimlerine ne ölçüde yön verdiği belirlenerek bunlarla ilgili bilgilerin kamuoyu ile paylaşması gerekmektedir.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), mevzuatla belirlenen temel faaliyetleri çerçevesinde bütün bu görevleri yapması gerektiği halde yapmayıp 2019 yılından başlayarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin bu amaçla kurduğu Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)‘la işbirliği yapmak yerine adeta onun önüne geçip onun görevini yaparcasına arkeoloji, tarih, kültür ve sanat gibi konularda konferanslar, sempozyumlar, sergiler düzenlemeye başlamış, “Hafıza İzmir” adını verdiği çalışma alanı çerçevesinde kentin tarihi ile hafızasını ele alan yayınlar yapmaya başlamıştır.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) İzmir Hafıza Atölyesi konusunda birlikte çalışma kararı alıyorlar…

İçinde bulunduğumuz 2026 yılı itibariyle 20 yaşını dolduran İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir‘in kalkınıp gelişmesini sağlayacak onca görevi varken yedi yılı kapsayan 2019-2026 faaliyet döneminde kentin kalkınıp gelişmesi ile ilgisi olmayan 20 tarih araştırmasını yayınlamayı, bu yaparken de BASİFED, Türkerler İnşaat, İzmir Ticaret Odası, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi kurumlardan sponsorluk katkısı almayı adeta kendisinin ilk işi olarak kabul etmiş ve bu durum şu an itibariyle öyle bir noktaya gelmiştir ki, bu kentte bu işi yapması temel görevi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü son yıllarda tek bir ulusal ya da uluslararası projeyi hayata geçirmeyip tek bir ciddi yayın yapmazken “yeni ve güncel standartlara uygun bir arşiv yazılımı” sağlamak amacıyla İZKA‘nın kapısını çalmak zorunda kalmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) Şube Müdürlüğü ile birlikte yapılan tek işbirliği ise, İZKA‘nın yayın ilkeleri arasında “…daha önce herhangi bir yayınevi tarafından kitap olarak basılmamış olmak kaydıyla” şeklinde bir ilke kararı olduğu halde Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel‘in 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmış olan “İzmir Fikir ve Sanat İnsanları (1850-1950)” isimli kitabının bu yayın kuralına aykırı olarak 2025 yılında ikinci bir yayınevi olarak basılması suretiyle gerçekleşmiştir.

2000’de Kültür Bakanlığı tarafından basılan aynı kitap 2025’de İZKA tarafından yeniden basılmış…

Kentin tarihine ve hafızasına yönelik araştırma ve yayınlar yapmak tabii ki biz araştırmacılar açısından arzulanıp memnuniyetle karşılanan çalışmalar olmakla birlikte; bu kentte faaliyette bulunan tüm resmi, özel, sivil kurum ve kuruluşlar arasında asıl görevi kentin geçmişini araştırıp bunu belgeleyip arşivleyecek kurumlar; örneğin, biraz önce de belirttiğim gibi APİKAM ya da üniversiteler varken ilk görevi kent ile ilgili kalkınma dinamiklerini planlayıp izlemek ve denetlemek olan bir kuruluşun, İzmir açısından çok önemli bu görevi bir köşeye bırakarak adeta yöneticilerin kişisel merak ve ilgilerini tatmin edercesine bir tarih kurumuna dönüşmesi yadırganacak bir tutum olarak kabul edilmelidir.

İZKA, “Hafıza İzmir adını verdiği tema çerçevesinde yürüttüğü bu çalışmaları, AKP iktidarı tarafından 2010 yılında kurulan ve 2017 yılında İzmir Valiliği ile Türk Tarih Kurumu tarafından ortaya atılan İzmir‘in 25 Mart 1081 tarihinde Orta Asya bozkırlarından çıkıp gelen kara yağız Türkmen beyi Çaka Bey tarafından fethedildiği iddiasını, yaptığı araştırma ve yayınlarla destekleyen İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi ile birlikte yapmaya çaba göstermekte, bu amaçla Mart 2025’de söz konusu üniversite ile “Hafıza İzmir Atölyesi” isimli atölye çalışmasının başlatılması için protokoller imzalamaktadır.. (4)

Evet, böylelikle anlaşılmaktadır ki; 2006 yılında İzmir‘in kalkınıp gelişmesi konusunda görevlendirilmekle birlikte geldiğimiz 20 yılın sonunda bu alanda başarılı olamadığı bilinen bir ajans, üst yönetiminde yer alan Birlik Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve MÜSİAD gibi örgütlerle birlikte adeta kendilerini inandırmak istercesine Çaka Bey efsanesinin peşinden gitmekte, bu çerçevede İzmir‘in kent tarihi ve hafızasında yer alan kişi ve kurumları seçerek kamuoyu oluşturmaya başlamış; böylelikle Dr. Yasin Kayış ve Eyüp Şahin gibi emekli polis ve öğretmenlere, Ali Birinci gibi Türk Tarih Kurumu‘nun eski başkanlarına, Ömer Faruk Şerifoğlu gibi Zaman Gazetesi‘nin kültür sayfasından sorumlu sanat tarihçilerine, Enver Olgunsoy gibi iş insanlarına, Serhat Başar gibi belediye memurlarına kendi bilgi ve uzmanlık alanları dışında araştırma ve yayınlar yaptırarak ya da Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel gibi isimlere kendi koyduğu yayın kurallarını çiğneyerek ikinci bir kez yayın imkanı vermek suretiyle gelir temin etmenin yolunu bulmuştur.

Bütün bunları yaparken devamlı aynı isimlerle onların öğrencilerine büyük bütçeler ayırarak yürütülen tarih/hafıza projelerinin, kapsadığı sekiz antik yerleşim itibariyle hazırlandığı anlaşılan “İzmir Zaman Makinesi” (https://izmirtimemachine.com/) isimli dijital haritalama çalışmasının, 15, 16 ve 17 Mayıs 2026 tarihleri itibariyle aktif olmadığı görülen “İzmir Kent Kimliği Dijital Arşivi”nin (www.izmirkentkimligiarsivi.com) ve İZKA kültür yayınlarının künyesinde yazılı olan yasaklamaya rağmen müellifleri tarafından sahaflarda ya da müzayedelerde satılıyor olmasının İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin yükselmesi açısından nasıl bir fayda sağlayacağı hususunun dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır.

“Öteki/İzmir” sergisi ile ilgili iki ayrı kartın önlü arkalı yüzleri… Ne yazık ki, sergide fotoğrafları sergilenen sanatçıın adıyla ilgili tek bir bilgi yok!

Tarihi kayıtlara göre 1895’de Halifi Politi‘ye ait şarap fabrikasının faaliyette olduğu Havra Sokak‘taki tarihi “Politi Şaraphanesi“nin 2023-2024 döneminde TARKEM tarafından yürütülen restorasyonu sırasında binanın kültürel kimliğini; yani, hafızasını yok etmek amacıyla, o dönemdeki tüm uyarılarımıza rağmen daha sonraları kullanılan “Tarihi Akın Pasajı” adının kullanıldığını hatırlayacak olursak; 20 Nisan-20 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu tarihi mekanda “Hafıza İzmir” temalı “Öteki İzmir” adıyla bir fotoğraf sergisi düzenleyen İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın yapının gerçek kimliğine duyacağı saygı nedeniyle sergi ile ilgili tüm duyuru, afiş, davetiye ve diğer belgelerde “Politi Şaraphanesi” adını kullanacağını ummak iyi niyetli bir beklentiydi.

İyi niyetli beklentim bu şekilde olmakla birlikte; söz konusu sergiyi gezdiğim gün Havra Sokağı‘ndaki gürültücü kalabalığın arasından sıyrılıp sokağa bakan kapıyı açarak içeri girdiğimde genç bir müzeci arkadaşa teslim edilen sergiyle ilgili -tüm örnekleri yukarıdaki fotoğraflarda görülen- basılı belgelerde mekân adının “Tarihi Akın Pasajı” olarak yazıldığını, İZKA gibi kentin hafızasına önem verdiğini söyleyen resmi bir kurum ait serginin, bu serginin İzmir hafızasında yer etmesini sağlayacak olan sergi kataloğuna sahip olmadığını ve asıl önemlisi, “Tarihi Akın Pasajı” adının yazılı olduğu tüm basılı belgelerde sanata ve sanatçıya saygının gereği olarak içeride fotoğrafları sergilenen fotoğraf sanatçısı Emin Araç‘ın isminin yazılmadığını gördüm.

Ardından durup bütün bu gördüklerimi düşünmeye başladığımda ise;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın İzmir’in kalkınması işle ilgili asıl görev ve faaliyetleri dışında kalıp 2019’den sonra başlattığı kültür yayıncılığı ile 2025 yılından sonra geliştirdiği “Hafıza İzmir” temalı çalışmalara baktığımızda işin özünde yaptığı ya da yapmaya çalıştığı işi ciddiye alma gibi kurumsal bir tutumla demokratik ve katılımcı bir yönetim anlayışının olmayışı nedeniyle kentin hafızası ile ilgili en ufacık bir sergi organizasyonunda bile söylemle eylem arasındaki farklılıkları yakalamanın kolay olduğunu fark ettim.

Diğer yandan, toplumsal hafızanın unutulan ya da unutturulan yanlarını sadece araştırma ve yayınlar yaparak hatırlamanın yeterli olmadığını, bu tür çalışmalarla elde edilen bilgi ve anıların demokratik bir ortamda öğrenilip yaygınlaşması ve geniş toplum kesimlerince sahiplenilmesi gerektiğini düşünmeye başladım.

Ama böylesi bir çalışmayı layıkıyla yapmaya kalktığımızda ise yaşadığımız kent, bırakın hafızayı canlandırmak, onun yok edilmek ya da yeniden şekillendirilmek istendiği, bunun üzerine yeni yeni öykülerin yazıldığı, örneğin fethedilmiş olması uygun görüldüğü için gavurluğu yerine fetih ile kazanılmış bir Türk-İslam kenti olarak nitelenecek bir yerdi…

Çünkü onlara göre hafıza iyi şeyleri hatırlayıp kötü şeyleri unutmalıdır! Örneğin 1923 sonrasında “gavur İzmir” sıfatının yeniden şekillendirilmek istendiği toplumsal bir ortamda tüm cadde, sokak ve mahalle isimlerinin neden numaralandırıldığını, zorla ya da gönüllü olarak gidenlerin geride bıraktıklarının bir çırpıda emval-i metruke adıyla kimler tarafından kapışılıp paylaşıldığını, mezarlık ve ibadethanelerin neden bir çırpıda yok edilip görünmez kılındığını bilmek, bu konuların ayrıntılarını hatırlamak tehlikeliydi!

Çünkü hafızasını büyük ölçüde yitirmiş böylesi bir kentte, 5-6 Eylül olaylarının, 1967’de yaşanan Gomel skandalının, 2000’li yılların başında özelleştirilip haraç mezat satılan Sümerbank ve TEKEL‘i hatırlamanın ne ölçüde tehlikeli olduğu biliniyor, işte o nedenle yeniden restore edilen tarihi Tekel Sigara Fabrikası‘na bile “Kültür Sanat Fabrikası” adıyla yeni bir elbise biçiliyordu…

Kısacası bu kentin hafızası ile oynamak kimilerine göre tehlikeli, riskli bir konuydu… İşte o nedenle bu konu iktidarın emrindeki bir kalkınma ajansı ve üniversite eliyle kontrol altında tutulmalı, hafızanın nerede başlayıp nerede biteceği baştan bilinmeli, örneğin İzmir Alsancak Limanı‘nın satılacağı günlerde Pandora’nın Kutusu açılmamalıydı…

Aksi takdirde, İZKA yetkililerinin 2025 yılında eski Darağaç, yeni Umurbey mahallesi fabrikalarında çalışmış olanların kolektif hafızasını “emeğin miras hakkı” boyutunda ortaya çıkarıp toplumsal ilişkiler ağı sayesinde canlandırmayı hedeflediğimiz araştırma projesine ilk başta olumlu yaklaşıp birlikte çalışma önerisinde bulunmalarına rağmen proje çıktıları itibariyle özelleştirilecek Alsancak Limanı konusunda ne diyeceğimizi bilemedikleri ve bizim söyleyeceklerimizin kendi özelleştirmeci politikaları ile çelişeceğini sezmeleri üzerine bir süre sonra “bu çalışma bizim önceliklerimiz arasında bulunmuyor” gerekçesiyle bizimle birlikte çalışma fikrinden vazgeçtiklerinde yaşadığımız gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz…

“Karayağız Türkmen Beyi Çaka Bey” ve triumvira….

Çünkü merkezi iktidarının bir taşra kuruluşu olan İZKA açısından, temsil ettiği AKP iktidarının çıkarları dikkate alındığında “Hafıza İzmir“in de bir sınırı vardır ve bu sınırları zorlayan araştırma ve yayınlar hiçbir şekilde desteklenemez!

İşte o nedenle tüm mevzuat hükümleri İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refah düzeyinin artması için İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na görevler verip onları yerine getirilmesini bekliyorsa da, Türk Tarih Kurumu (TTK), İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi iktidarın ideolojik üstyapı kurumlarının hep birlikte fethedilmiş bir İzmir algısı ya da tasavvuru yaratması iktidar açısından daha da önemlidir… İşte o nedenle de İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) hafıza ile ilgili tehlikeli sularda bırakın İzmir‘e yeni bir kimlik, yeni bir elbise biçsin ve bunun farkında olanlarla olmayanlar onun bu misyonuna yardımcı olsunlar…

İşte bütün bu nedenlerle ve sonuç olarak;

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) yasal olarak görevi olmayan ve İzmir açısından herhangi bir önceliği bulunmayan kültür yayıncılığı yerine bir an önce sağlıklı, doğru, etkili ve sonuç alıcı bölge planlarının hazırlanması, izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi ile temel faaliyetlerine ağırlık vererek İzmir‘in kalkınması ve İzmirlinin refahının artması için çalışmalı, bunun için çaba harcamalıdır derim…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

İZKA hakkında daha önce yazdıklarım: https://kentstratejileri.com/2020/10/09/dokum-dokum-dokulen-bir-ajans-izmir-kalkinma-ajansi/

(1) Kalkınma Ajansları, https://www.sanayi.gov.tr/bolgesel-kalkinma-faaliyetleri/kurumsal-yapilar/01129b

(2) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü’nün İzmir Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği’ne hitaplı 07.07.2025 tarih, E-41204635-622.99-2596313 sayılı yazısı.

(3) Ahmet Bayram, “Firari FETÖ hükümlüsü eski İZKA Genel Sekreteri Can, Manisa’da yakalandı“, Anadolu Ajansı, 7.8. 2023, https://www.aa.com.tr/tr/gundem/firari-feto-hukumlusu-eski-izka-genel-sekreteri-can-manisada-yakalandi/2963139

(4)İZKA’dan İKÇÜ’ye ‘Hafıza İzmir Atölyesi’, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) arasında, “Hafıza İzmir Atölyesi” kurulumuna ilişkin iş birliği protokolü imzalandı“, 7 Mart 2025, https://ikcu.edu.tr/Haber/17992/i-zka-dan-i-kc-u-ye-hafiza-i-zmir-ato-lyesi, https://izka.org.tr/hafiza-izmir-atolyesi-imza-toreni-gerceklestirildi/, https://ikcu.edu.tr/Haber/18189/ikcu-den-kulturel-mirasin-korunmasina-katki-hafiza-izmir-atolyesi-basliyor

İzmir Körfezi dip çamurundaki tehlikeli ağır metalleri unutmak…

Ali Rıza Avcan

Uzun zaman oldu Gediz Nehri Ekosistemi; yani, nehri, havzası, deltası ve denize döküldüğü İzmir Körfezi ile ilgili yeni bir yazıyı kaleme almayalı…

Oysa bir zamanlar, özellikle de Gediz, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” gibi büyük bir saldırı altındayken birbirini izleyen onlarca yazıyı kaleme almış, Kütahya‘nın Murat ve Şaphane dağlarından doğup Foça yakınlarındaki Agriya Körfezi‘nden Ege‘ye; yani, İzmir Körfezi‘ne dökülen bu efsanevi nehri, eskilerin adlandırmasıyla Hermos‘u adeta milim milim anlatmaya çalışmış, açılan davalarda müdahil olup verilen mücadeleye katkıda bulunmaya çalışmıştım.

Tabii ki bu mücadeleye destek olması için kamu, özel ve sivil kurumlarca yazılmış binlerce sayfalık kitap, rapor, plan ve programları okuyarak en önemsiz bir konuda bile bilgi edinmeye çalışmış ve bu şekilde öğrendiklerimi başkalarına anlatarak ya da yazarak paylaşmaya çalışmıştım.

Aynı tehlike bugün de gündemde… Gediz, korunup yönetilmesi ile ilgili beceriksizlikler, kötü niyetli girişimler ve koyu bir cehalet nedeniyle yine kirlenip kapkara akıyor, çevresini, deltasını ve İzmir Körfezi‘ni kirletiyor, İzmir, ülkemiz ve dünyamız için büyük bir çevre sorunlarına yol açıyor…

Manisa yakınlarında Gediz (Hermos) Nehri, Fotoğraf: Sebah & Joaillier, 1890’lar
1860-1901 yılları arasında 16 kez taşan Koca Hermos yolları, ovayı ve her yeri işgal etmiş vaziyette…

Çünkü Gediz adını ağzına alan herkes, her grup, oluşum, platform, kurum, kuruluş ya da işletme aynen körlerin dokundukları fili kendilerince tarif ettikleri gibi Gediz‘i bir bütün olarak göremeyip kendi açısından, kendi çıkarı doğrultusunda, kendi meşrebince tanımlıyor ve kendini de ona göre konumluyor. Bu grup ve oluşumların bir kısmı doğrudan doğruya nehirle ilgileniyor, diğer bir kısmı sırf deltaya, deltadaki kuşlara yoğunlaşıyor, sona kalan bir grup ise sorunun sonuç kısmını oluşturan körfezdeki çamurla uğraşıyor.

Bu anlamda hiçbir kamu kuruluşuyla özel ya da sivil kuruluşun aklına korunup savunulacak çevrenin birbirine eklemlenmiş bütünlüğü üzerinden mücadeleyi bütünleştirmek gelmiyor…

Buna merkezi yönetim denilen AKP‘nin denetimindeki bakanlıklar, genel müdürlükler dahil olduğu gibi yerel yönetim denilen CHP denetimindeki belediyeler, meslek odaları, çevre örgütleri de dahil…

Böyle bir şeye gerek duymadıkları gibi bu konuda bireysel ölçekte çalışıp başarılar elde etmiş bilim insanlarına, uzmanlara, çevrecilere de saygı duymuyor, soruna adeta “bu iş bizim işimizdir, bizden sorulması gerekir” anlayışıyla yaklaşıyorlar.

O nedenle yıllarını deltanın korunmasına, Kuş Cenneti‘ne vermiş değerli bir bilim insanının uyarılarına, işi sırf proje yapıp para kazanmak olan bir derneğin dünden haberi olmayan delta gözlemcisi yüksek perdeden ayar vermeye kalkıyor, bunu yaparken de 2019’da başvurdukları UNESCO‘dan neden ses gelmediğini ya da o dernek kurucusunun belediye başkan danışmanı sıfatıyla “dereler körfezi temizliyor; o nedenle, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi‘ne gerek yok” deyip belediye başkanını ikna etmesi üzerine İZSU-TCDD ortaklığı ile gerçekleştirilmekte olan önemli ve yararlı bir projeden vazgeçilmesi nedeniyle bugün karşı karşıya kaldığımız sorunları açıklamaya kalkmıyor.

İşte o nedenle Gediz, bu tür kurum, kuruluş, grup ve kişilerin her biri için derlemek istediği kendi toplumsal rantını, proje gelirlerini ilgilendiren, böylesi bir ilgi oluşmadığı takdirde unutulan, ihmal edilen ya da başına ne gelirse gelsin ilgilenilmeyen bir değer olarak kalıyor…

İşte o nedenle Gediz Nehri Ekosistemi‘nin, Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Körfezi ile bir bütün olduğunu, bununla ilgili mücadelenin de ayrı ayrı değil, bir bütün olarak verilmesi gereğini hatırlatmak için bu yazıyı kaleme aldım.

Gediz Nehri Havzası

Bilindiği üzere Gediz Nehri Ekosistemi,

1) Kütahya’nın Murat ve Şaphane dağlarından doğup 6 il valiliği ile 3 büyükşehir, 19 büyükşehir ilçesi ve 3 ilçe belediyesinin yer aldığı toprakları geçip Foça yakınlarındaki Agriya Körfezi’nden İzmir Körfezi’ne dökülen 401 km uzunluğundaki Gediz (Hermos) Nehri,

2) 17.500 km² büyüklüğündeki Gediz Nehri Havzası,

3) Havza içinde bulunan 5 baraj (Demirköprü, Gördes, Küçükler, Afşar, Buldan) ve2 gölet,

4) 40.000 hektar büyüklüğündeki Gediz Deltası Sulak Alanı ile

5) Gediz Nehri’nin döküldüğü 200 km²’lik büyüklükteki ve 11,5 milyar m³’lük su kapasitesiyle 464 km’lik kıyı şeridine sahip İzmir Körfezi,

Aslında birbirinden ayrılması mümkün olmayan Gediz Nehri Ekosistemi’nin birbirini tamamlayan, bir bütün olarak ele alınması gereken parçalarıdır.

Böylesine büyük bir ekosistemden sorumlu kamu kurum ve kuruluşlarını tek tek tespit etmeye kalktığımızda ise karşımıza Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı 9, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı 5, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı 2, Sağlık Bakanlığı’na bağlı 2 genel müdürlük, 6 valilik, 3 büyükşehir belediyesi, 19 büyükşehir ilçe belediyesi, 3 ilçe belediyesi, 3 kalkınma ajansı, 9 adet organize sanayi bölgesi, İzmir Kuş Cenneti‘ni koruma ve geliştirmeden sorumlu İZKUŞ isimli bir belediyeler birliği, Ege Bölgesi valiliklerinin kurduğu 1 vakıf, 2 sulama birliği, 8 katı atık birliği; toplam olarak 73 adet kamu kurum ve kuruluşu çıkmaktadır.

Gediz Nehri Havzası adına yapılan bilimsel araştırmalarla planlama çalışmalarını incelemeye kalktığımızda ise karşımıza üniversitelerin yaptığı yüzlerce araştırma, tez ve makale dışında kamu kurum ve kuruluşlarınca hazırlanmış;

  1. Gediz Havzası Koruma Eylem Planı,
  2. Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı,
  3. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi,
  4. Gediz Havzası Hassas Su Kütleleri İyileştirme Eylem Planı,
  5. Gediz Havzası Nehir Havza Yönetim Planı Yeraltı Suları Veritabanı,
  6. Gediz Nehri Havza Yönetim Planı Yerüstü Suları Veritabanı,
  7. Gediz Deltası Sulak Alan Yönetim Planı gibi onlarca çalışma ve binlerce sayfa çıkacaktır.

Sayısı oldukça fazla kurum ve kuruluşların hazırladığı bu resmî belge, rapor, plan ve programlarla uygulamalardan görülebileceği gibi, Gediz Nehri Ekosistemi’ndeki bileşenlerini birbirinden ayırarak yapılan tüm çalışmalarda, ortaya konulan hedef ve amaçlara bugün itibariyle ulaşılamamış ve ulaşmak için de çözüm odaklı hiçbir çalışma yapılmamıştır.

Bu çerçevede Gediz Nehri Havzası ile ilgili sorunların çözümü öncelikle valiliklere bırakılmış olmakla birlikte 6 il valisinin yaptığı çalışmaların başarısız olduğu görüldüğünden iş Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı kurum ve kurullara (Havza Yönetimi Daire Başkanlığı, Su Yönetimi Koordinasyon Kurulu, Havza Yönetimi Merkez Kurulu, Havza Yönetim Heyetleri, İl Su Yönetimi Koordinasyon Kurulları) bırakılmış ve onlar da alandaki yerel yönetimlerle sivil toplumun desteğini almadan sırf kendi güçleriyle çözmek yoluna gittiklerinden Gediz Nehri Havzası ile İzmir Körfezi’nin temizliğinde başarılı olunamamıştır.

İşte o nedenle Gediz Nehri, kapladığı tüm havza alanındaki kolları ile birlikte sürekli kirlenmekte ve bu önlenemeyen kirliliği akıttığı İzmir Körfezi’ni kirleterek büyük bir çevre sorununa neden olmaktadır.

Uzun süredir Gediz Nehri Ekosistemi üzerine birçok çalışma yapılmış olmakla birlikte;

1) İzmir Körfezi için hayati önemde olan İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin süresi içinde etkin bir şekilde uygulanmamış olması.

2) İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi gibi büyük projelerde nehrin kirleten özelliğiyle körfeze tehlikeli ağır metalleri taşıyan yapısının dikkate alınmaması nedeniyle nehrin körfezi kirletmesi önlenmediği sürece körfezde yapılacak her çalışmanın sürdürülebilir olmadığı hususunun dikkate alınmaması,

3) DSİ tarafından Gediz Nehri üzerinde yapılan çalışmalarda nehrin yer yer beton kaplı bir kanala dönüştürülmesi,

4) Gediz Nehri Ekosistemi‘nin yönetiminde sadece merkezi yönetimin görevli, yetkili ve sorumlu kılınması nedeniyle nehrin geçtiği bölgede faaliyette olan; hatta kirleten konumundaki yerel yönetimlerle sivil toplumun dikkate alınmaması, yönetimde katılımcılığın sağlanamaması,

5) Ülke yönetimindeki kutuplaşma siyasetinin sonucu olarak merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında ortaya çıkan kopukluk ve mücadelelerin birlikte iş yapma kültürünün gelişmesini engellemesi. 

6) Gördes Barajı ile bağlaşığı olan diğer barajların yaşadığı sorunların henüz çözümlenmemiş olması.

Deniz dibinden çıkarılan çamurun ağır metal içerip içermediği hususu bilinmeden, bunun için ÇED raporu hazırlanmadan yapılan çalışmalar…

2016 tarihli İzmir Limanı ve Körfezi Rehabilitasyon Projesi‘nin ortaklarından TCDD Genel Müdürlüğü, aradan geçen 10 yıllık süre içinde işletmekte olduğu İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirilip satılması nedeniyle hem limanın yeni rıhtımlarla genişletilmesi hem de büyük gemilerin limana girişini sağlayacak olan navigasyon kanalının derinleştirilmesi işinden çekilmiş; böylelikle, söz konusu proje, hem projenin bütünlüğü hem de hedeflerinin bundan böyle gerçekleşmeyecek olması nedeniyle kadük; yani, işlevsiz hale düşmüştür.

Oysa 2872 sayılı Çevre Kanunu ile 29.07.2022 tarih ve 31907 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği“nin 19. maddesinin (b) fıkrası hükmüne göre 15 Ağustos 2016 tarihli ÇED raporuna göre proje ortaklarından TCDD Genel Müdürlüğü‘nün nihai ÇED raporunda yazılı taahhütlerine uymaması durumunda verdiği sözlere uyması için bir defaya mahsus olmak üzere ve bir yılı aşmamak üzere süre verilmesi, bu sürenin sonunda taahhüt edilen hususlara uymadığı takdirde tüm proje ortaklarına ait yatırımın durdurulması gerekmektedir. Yine aynı madde hükmüne göre yükümlülükler yerine getirilmedikçe durdurma kararının kaldırılmayıp 2872 sayılı Çevre Kanunu‘nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılması gerekir.

Projenin diğer ortağı İzmir Büyükşehir Belediyesi ise proje sanki devam ediyormuş gibi iddia ettiği 47 milyon metreküplük dip çamurunun çıkarılmasından kendini görevli sayarak işi yapmaya devam etmektedir.

Oysa 2016 tarihli ÇED raporuna göre İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğal yaşam adaları yapımında kullanacağı tarama malzemesinin miktarı 14.438.000 metreküp dip çamuru olup bunu da toplam 2,57 yılda (937 günde) yapması gerekmekteydi. (4)

Bu çerçevede İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 3 Mart 2026 tarihli ve “Körfez’den 1 milyon ton çamur çıkarıldı” haberini dikkate aldığımızda çıkarılan çamur miktarının 2016 yılından bu yana geçen 10 yıllık sürede hedeflenenin çok gerisinde kaldığı; ayrıca, çıkarılan dip çamuru bugüne kadar yapay yaşam adalarının yapımında kullanılmadığına göre tehlikeli ağır metallerle yüklü 1 milyon metreküp dip çamuruna ne yapıldığı, ne şekilde nereye götürüldüğü veya nereye döküldüğü de cevaplanması gereken diğer bir önemli konudur.

Üstüne üstlük Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘nın yapay yaşam alanı olarak adlandırılan adaların yapımını, sanki proje TCDD Genel Müdürlüğü‘nün taahhüt ettiği görevleri yerine getirmediği bir durumda getiriyormuş gibi 28 Kasım 2025 tarihinde proje kapsamından çıkardığını bildiğimiz bir durumda…

Bence bu konudaki en önemli sorun, 3 Mart 2026 tarihli belediye haberine göre deniz dibinden çıkarıldığı söylenen 1 milyon metreküp hacmindeki dip çamurunun, Gediz Nehri‘nin İzmir Körfezi‘ne taşıdığı cıva, kurşun, kadmiyum ve arsenik gibi tehlikeli ağır metaller açısından ne ölçüde kirli olduğu hususudur.

Çünkü, İZSU-TCDD işbirliğinde gerçekleştirilmek üzere 2013-2016 döneminde hazırlanan “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon ProjesiTCDD Genel Müdürlüğü ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yapılacak dip taraması ile ortaya çıkacak çamurun Gediz Nehri‘nin körfeze taşıdığı tehlikeli kurşun, cıva, kadmiyum ve arsenik gibi ağır metallerle ne ölçüde kirlendiğini belirleyip bunların nasıl imha edileceğini gösteren ayrı bir Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hazırlanmadığı için halen devam etmekte olan tarama çalışmalarına bir an önce son verilmesi gerekmektedir.

Oysa aynı konu İzmit Körfezi tabanından çıkarılan dip çamurunun çevresinde geniş tarım arazileriyle mera alanlarının bulunduğu boş taş ocaklarına atıldığı iddiasıyla İzmit Büyükşehir Belediyesi için gündeme getirilmekte, bu çalışmaları dikkatle izleyen CHP Kocaeli İl Örgütü ise bu şekilde çıkarılan dip çamurunun boş taş ocaklarına atılması ile ilgili işlemlerin ÇED sürecinden geçip geçmediğini, bunun için ÇED raporu alınıp alınmadığını sorup sorgulamaktadır. (1, 2, 3)

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise kendisine verilen yetkiler çerçevesinde, yine kendisi tarafından hazırlanacak Ekolojik Değerlendirme Raporu‘nun bitmesini beklemeksizin -belki de dip çamurunun ağır metaller itibariyle taşıdığı riskleri dikkate alarak- dip çukurunun kullanımına konu olacak yapay doğal yaşam adaları uygulamasından vazgeçmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise bir yandan proje ortağı TCDD Genel Müdürlüğü projeden çekilirken, diğer yandan da 1 milyon metreküp dip çamuruyla bugüne kadar hangi yapay adayı yaptığını gösterememekte; böylelikle, Foçalı balıkçılarla Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu‘nun çamurun Foça yakınlarındaki balık yataklarına atıldığına ilişkin iddialara yanıt verememektedir.

Sonuç niyetine…

1) Gediz Nehri, Gediz Nehri Havzası, havza içindeki baraj ve göletler, Gediz Deltası Sulak Alanı ve İzmir Körfezi’nden oluşan Gediz Nehri Ekosistemi’nin bugünküne göre daha iyi yönetilip ekosistemin daha iyi korunması, mevcut çevre sorunlarının acilen çözümlenmesi amacıyla merkezi yönetimin yerel kuruluşlarınca yerine getirilen planlama, yönetim ve denetleme çalışmalarının, işin içine havzadaki yerel yönetimlerle sivil toplum kuruluşlarının da dahil edildiği bir yönetim modeliyle güçlendirilip geliştirilmesi gerekmektedir.

2) Bilimin ve uygulamadan kaynaklanan pratiklerin bugün bize dayattığı bu gerçekler çerçevesinde, havza alanındaki merkezi idare kuruluşlarıyla tüm yerel yönetimleri ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren bir Gediz Nehri Ekosistemi Koruma Birliği’nin oluşturulması ve bunu sağlayacak hukuki yapılanmanın gerçekleştirilmesi için İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nce öneri niteliğinde karar verilerek girişimde bulunulması yerinde olacaktır.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Dilara Polat, “Dip çamuru temizliği gündem oldu. CHP sordu: ÇED raporu sürecinden geçti mi?”, Kocaeli Gazetesi, 14 Kasım 2023, https://www.kocaeligazetesi.com.tr/haber/17633749/dip-camuru-temizligi-gundem-oldu-chp-sordu-ced-surecinden-gecti-mi

(2) “CHP’den dip çamuru projesine suç duyurusu“, Bağımsız Kocaeli Gazetesi, 20 Aralık 2023, https://www.bagimsizkocaeli.com.tr/siyaset/chpden-dip-camuru-projesine-suc-duyurusu-h208392.html

(3) “Büyükşehir dip çamuru iddialarına cevap verdi”, 14 Kasım 2023, https://www.ozgurkocaeli.com.tr/haber/17636509/buyuksehir-dip-camuru-iddialarina-cevap-verdi

(4) ÇED raporu, Sh. 209

Kütüphane mi; yoksa, etüt merkezi mi?

Ali Rıza Avcan

Ülkemiz arkeolojisinin duayeni rahmetli Ekrem Akurgal‘a göre uygarlığın merkezi olup nüfusu Helenistik dönemde 100.000’e dayanan antik Smyrna kenti, 20 bin kişilik tiyatrosu, 12.000-14.000 parşömen ruloyu (kitabı) barındıran Ephesus‘daki Celcius, 16 kitap rafına sahip Sultanhisar‘daki Nysa Akharaka ve İskenderiye Kütüphanesi ile rekabet eden dört büyük odalı Bergama kraliyet kütüphaneleri ile tanınmasına rağmen; bugünkü 4,5 milyonluk devasa nüfusuna göre kültür ve sanat altyapısı açısından geri kalmış, sağda solda yapılanların da da artan nüfusa göre yetersiz kaldığı ve iyi yönetilmediği; ayrıca, yapımı kolay olduğu için çoğu kez kapalı salonlardan çok açık yazlık amfitiyatrolara sahip bir kent…

Sultanhisar, Nysa, Akharaga Kütüphanesi…

Bu durumu İzmir tiyatrolarını ele aldığımız 12 Ağustos 2024 tarihli ve “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri” başlıklı yazıda dile getirmeye çalışmış, 2023 yılı TÜİK verilerine göre İzmir‘de 64 tiyatro salonu varken aşağı yukarı aynı nüfusa sahip Atina‘da bu sayının 2,5 kat fazlasıyla 152 olduğunu belirtmiştik. (1)

Bu yazıyı yazmadan önce yaptığımız araştırmalarda ise 5 milyon 700 bin nüfusa sahip Barcelona’da 40 halk kütüphanesine ek olarak 200’den fazla belediye kütüphanesi ve 13 gezici kütüphane olduğunu, 3 milyon 638 bin nüfusa sahip Atina’da ise 71 adet belediye kütüphanesi olduğunu öğrendik. (2)(3)

Tiyatro salonu ve izleyicisi açısından yaptığımız bu kıyaslama elbette ki diğer kültür ve sanat etkinlikleriyle bilimsel çalışmalar açısından da geçerliydi…Sinema ve konser salonları, kütüphaneler açısından da aynı durum söz konusuydu…

İzmir’deki halk kütüphaneleriyle üniversite, belediye ve özel kütüphaneleri dile getirdiğimiz 14 Mart 2017 tarihli ve “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…” başlıklı bir başka yazımızda ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın 2012 yılı verilerine göre okullardaki kütüphaneler dışındaki toplam kütüphane sayısının 70’e ulaştığını, bunun 38’inin halk kütüphanelerine ait olduğunu, kütüphanelerden yararlananların sayısının ise 2011 yılı itibariyle 303.094’e ulaştığını belitmişiz. (4)

Ve aradan, kütüphanelerle ilgili bütün bu sayıların artan nüfusa göre daha da arttığı koskocaman bir 9 yıl daha geçmiş durumda…. Geçmiş olmasına geçmiş; ama, bu arada konu ile ilgili resmi istatistikleri hazırlayıp kamuoyu ile paylaşması gereken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) gibi resmi kurum ve kuruluşların İzmir‘deki tüm kütüphanelerle ilgili verileri bir arada gösteren istatistikleri hazırlamadıklarını, kamuoyunu bu konuda aydınlatmadıklarını görüyoruz…

Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hazırladığı resmi istatistiklerde sadece halk kütüphaneleriyle eğitim kurumlarına ait kütüphanelerle ilgili verileri belirtirken üniversitelere, belediyelere, vakıf, sendika, dernek gibi resmi, özel ve sivil kurumlara ait kütüphanelerle ilgili verileri vermiyor. Daha önceki yıllarda her bir üniversite kütüphanesi ile ilgili verileri derleyip paylaşan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) artık bundan böyle bu bilgileri kamuoyu ile paylaşmıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı sadece halk kütüphaneleriyle ilgili istatistikleri düzenliyor, bölge planını hazırlayan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) bu plan için hazırladığı mevcut durum analizinde bile sadece halk kütüphaneleriyle ilgili verileri kullanıyor. Belediyeler ise kendi kütüphaneleriyle ilgili verileri, işlerine yarayacak bazı bilgileri aradan cımbızlayarak sadece reklam amacıyla kullanıyor. İşte tam da bu durumda kimsenin aklına, İzmir‘deki bütün kütüphanelerle ilgili bilgileri bir araya getirip mevcut durumu görmek, bu rakamları İzmir‘in geleneksel rakibi olan Atina, Marsilya ve Barcelona gibi kentlerdeki kütüphanelerle mukayese ederek bu konuda bir yol haritası hazırlamak gelmiyor, hiçbir kurum ya da kuruluş böylesi bir plan ve programı hazırlamayı yapmayı düşünmüyor.

Varsa yoksa şurada şu kütüphaneyi, burada bu kütüphaneyi açtık diyerek ya da en büyüğünün kendisine ait olduğunu iddia ederek elde herhangi bir plan, program olmadan kendi reklamlarını yapmaya çalışıyorlar…

Hem de gelecekte nerede, ne büyüklükte bir kütüphane açacaklarını ve bu kütüphaneleri nasıl daha iyi yönetebileceklerini bilmedikleri böylesi bir ortamda kamu yöneticilerinin, belediye başkanlarının kendi koltuklarını korumak için insanların gözünün içine baka baka yalan söylediklerine tanık oluyoruz…

İçinde 170.000.000 basılı ve elektronik kitapla süreli yayın bulunduran British Library….

Gelelim doğru ve geçerli istatistiki bilgilerine sahip olmadığımız kütüphaneleri kendi içlerinde kime ait olduklarına ve hangi kurum ya da kuruluş tarafından yönetildiklerine göre altı gruba ayırabiliriz:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)‘nun 2024 yılı verilerine göre İzmir‘in 30 ilçesinden Güzelbahçe hariç olmak üzere 29 ilçesinde bulunan toplam 44 halk kütüphanesindeki kitap sayısı 673.226, yararlanan kişi sayısı 883.147, kayıtlı üye sayısı da 285.197 olup; bunların en büyüğü İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi‘ndeki kitap sayısı 65.942, okuyucu sayısı 123.348, üye sayısı 60.486 ve ödünç alınan materyal sayısı da 36.474’tür.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2024 yılı verilerine göre;

a) Resmi okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.611.963 kitap, 8.394 süreli yayın, 1.144 CD, 644 DVD, 7.069 afiş, atlas, harita vb., 208 bilgisayar, 54 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 289 zeka oyunu,

b) Özel okullarda 954 kütüphane, bu kütüphanelerde 1.171.923 kitap, 9.243 süreli yayın, 12.089 CD, 6.360 DVD, 9.110 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar, 1 etkileşimli tahta, 20 zeka oyunu,

c) Özel kurslarda 401 kütüphane, bu kütüphanelerde 35.954 kitap, 1.700 adet süreli yayın, 1.640 CD, 677 DVD, 1.271 afiş, atlas, harita vb., 2 bilgisayar olmak üzere;

Toplam 1.784 kütüphane, bu kütüphanelerde 2.819.840 kitap, 19.337 süreli yayın, 14.873 CD, 7.681 DVD, 17.450 afiş, atlas, harita vb., 212 bilgisayar, 55 etkileşimli tahta, 61 satranç masası, 309 zeka oyunu bulunmaktadır.

İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi…

Bakanlık, genel müdürlük, yargı ve denetim kurumları, bağımsız kuruluşlar, başkanlıklar gibi merkezi yönetim kurum ve kuruluşlarının İzmir il birimlerindeki kütüphanelere; örneğin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘na ya da İzmir Liman Başkanlığı‘na veya TCDD 3. Bölge Müdürlüğü‘ne ait hiçbir istatistiki veri bulunmamakta ya da bulunmasına rağmen yayınlanmamaktadır.

İzmir‘deki Ege, Dokuz Eylül, İzmir Katip Çelebi, İzmir Demokrasi, İzmir Yüksek Teknoloji, İzmir Bakırçay üniversiteleri gibi devlet üniversiteleriyle İzmir Ekonomi, Yaşar, Tınaztepe ve İzmir Konak Meslek Yüksekokulu gibi özel vakıf üniversitelerine ait kütüphanelere ait kütüphanelerin istatistikleri -ne yazık ki- bulunmamakta ya da bulunsa dahi kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Ancak İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Birimi Sorumlusu sayın Mehmet Erken‘in, Tınaztepe Üniversitesi haricindeki diğer (8) sekiz üniversitenin 2025 yılı faaliyet raporlarını dikkate alarak düzenlediği bilgi notunu dikkate alarak hazırladığım aşağıdaki tablo sayesinde İzmir’de bulunan 6 devlet, 2 özel üniversitenin sahip olduğu basılı kitap, dergi ve tez sayısı ile elektronik kitap, dergi, tez, multimedya materyali, veri tabanı ve kullanıcı sayılarını öğrenmemiz mümkün olmaktadır.

Ancak tabloyu daha ayrıntılı incelediğimiz takdirde merkezi olarak Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK)‘na bağlı olmasına rağmen üniversitelerin kütüphane istatistikleri konusunda tanımlar ve kavramlar konusunda bir standart oluşturmadığını, çoğu üniversitenin kütüphaneleri ile ilgili olarak olarak farklı kavram ve tanımları kullandığı, bu sakıncayı ortadan kaldırmak için doğru, güvenilir ve geçerli merkezi bir veri seti oluşturmadığı görülecektir. (5)

Yeni açılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi: Kültürpark Hasan Ali Yücel Kütüphanesi

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Açık Veri setinde (6) “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri” ve “Kütüphaneler” başlığıyla iki ayrı sayfa bulunmakla birlikte bu bölümlerde sadece ilçe belediyeleriyle halk kütüphanelerine ait isimlerle adres bilgileri yazılı olduğundan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait temel verileri öğrenmek mümkün olmamaktadır.

2025 yılı sonunda İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı tarafından çıkarılan 2025 Yılı Bülteni (7) sadece (9) (Kent kütüphanesi, Şato Kütüphanesi, adı daha önce Buca Yahya Kemal Beyatlı Kütüphanesi olan Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi, Konak Metro Kütüphanesi, Işılay Saygın Çocuk Kütüphanesi, Menemen Gençlik Kütüphanesi, Kültür 68 Kütüphanesi, İlber Ortaylı Kütüphanesi, Araştırma Kütüphanesi) kütüphane ile (2) gezici kütüphanenin adresleri, bu kütüphanelerin çalışma saatlerinin verilmesiyle yetinilmekte, kütüphanelerdeki kitap, elektronik kitap ve malzeme sayılarıyla okuyucu, üye ve emanet verilen kitap ve malzeme sayıları verilmemektedir.

Ancak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin daha sonraki tarihlerde düzenlemekle birlikte 5 Nisan 2026 tarihinde açılan Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ni bu açıklamaya dahil etmediği anlaşılan “Kütüphanelerimiz” başlıklı bilgi notu ve kütüphanelerin açıldığı tarihlerdeki belediye ve gazete haberlerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 1 Mayıs 2026 tarihi itibariyle 2 gezici kütüphaneye ek olarak toplam 10 adet sabit kütüphaneye sahip olduğunu, hem belediye hem de gazete haberlerinden bazı kütüphanelerdeki Türkçe ve İngilizce kitap sayılarıyla elektronik kitap, dergi ve sesli kitap sayılarını, bu arada Buca Yıkıkkemer‘deki kütüphanenin adından Yahya Kemal Bayatlı isminin kaldırılarak yerine “Buca Kadın ve Çocuk Kütüphanesi” adının verildiğini görerek elde ettiğimiz bu bilgi kırıntıları çerçevesinde aşağıdaki tabloyu düzenleyebildim.

Ancak bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Burhan Özfatura döneminde 1’i, Aziz Kocaoğlu döneminde 1’i, Tunç Soyer döneminde 4’ü, son belediye başkanı Cemil Tugay döneminde de şu ana kadar 4’ü açılmış olan bu kütüphanelerden yararlanan okuyucu sayılarıyla üye olanlara ve ödünç alınan malzemelere ait sayıların; yani, büyük harcamalarla kütüphane olarak düzenlenen mekanların gerçekten kütüphane mi, yoksa çoğu kez görüp tanık olduğumuz gibi öğrencilerin ders çalışma yeri olarak mı kullanıldığını öğrenmemiz mümkün olmadı.

Ayrıca kütüphaneleri İzmir’in sadece Konak, Buca ve Menemen ilçelerinde yoğunlaşıp, diğer 27 ilçeyi gezici kütüphanelerle idare etme dışında bu kütüphanelerdeki 66.893 düzeyindeki toplam kitap sayısının İzmir Atatürk İl Kütüphanesi’ndeki (65.942) kitaplar kadar olması da bu kütüphanelerin coğrafi dağılımındaki eşitsizlik kadar bilginin kent içindeki dağılım ve paylaşımındaki diğer bir adaletsizlikle yetersizliği göstermesi açısından son derece anlamlıdır diye düşünüyorum. Örneğin Kültürpark‘ın ortasında birbirinden 50 metre uzaklıktaki iki ayrı mekana birbirlerinden hiçbir farkı olmaksızın 20.000 iki ayrı kütüphane açmak yerine bu kütüphanelerden biri niye Bergama‘ya, diğeri de niye Selçuk‘a ya da belediye kütüphanesinin bulunmadığı bir ilçeye yapılmadı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi kütüphanelerini hem sahip oldukları malzemeler hem de kütüphane yatırımlarının adil bir şekilde kent içine dağıtılmaması nedeniyle yetersiz; hatta kötü buluyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ilçe belediyelerine ait kütüphaneler konusu ise daha karmaşık ve anlaşılmazdır. Bu karmaşık ve sorunlu durum, 9-10 Mayıs 2025 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) tarafından düzenlenen “Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri”nde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Kütüphanecilik ABD Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Akkaya tarafından sunulan “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti” başlıklı sunum dosyasındaki ayrıntılı bilgilerle ortaya konulmuştur. (8)

Bu tür kütüphanelerin en önemlisi ve bilineni 2009 yılı itibariyle 670.000 adet kitap, 4.800 adet dergi ve 7.400 adet gazeteyi barındırdığı söylenen Milli Kütüphane Vakfı‘nın yönetiminde yetersiz hizmetler veren İzmir Milli Kütüphanesi‘dir. Bu tür kütüphanelerin diğer bir örneği de TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi‘nin, bir zamanlar birlikte çalışma onuruna kavuştuğum Prof. Dr. Gürhan Tümer adına oluşturduğu kütüphane olup İzmir‘de bu tür kütüphanelerden kaç adet olduğu ve her birinin özellikleri -ne yazık ki- bilinmemektedir.

Bütün bu inceleme ve araştırmalar sonucunda vardığımız nokta ise İzmir‘deki tüm kütüphanelerin sayısı ile bu kütüphanelerdeki basılı ve elektronik yayınlarla diğer malzemelerin; ayrıca bu kütüphanelerden yararlanan insanların sayısı ile üye sayılarının ve ödünç alınan yayın ya da malzeme sayısının kesin olarak bilinmediği, bu konuda ne İzmir Valiliği ne de İzmir Büyükşehir Belediyesi ya da İzmir‘in her alandaki kalkınmasını planlayıp programlaması için kurulan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından güvenilir ve geçerli bir istatistiğin kamuoyu ile paylaşılmadığı gerçeğidir.

Ancak temel anlamda bilinen bir gerçek vardır ki; o da İzmir‘de kapladığı alan, barındırdığı basılı ve elektronik yayın, sahip olduğu malzeme, üye yaptığı kişi, çalıştırdığı kütüphane görevlisi sayısı itibariyle en büyük olan kütüphaneler sırasıyla Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphaneleri ile İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi olduğu gerçeğidir.

Bir belediye başkanı düşünün ki, yönettiği 10 ayrı kütüphanedeki toplam kitap sayısı, İzmir Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü tarafından yönetilen tek bir kütüphanedeki; İzmir Atatürk İlk Halk Kütüphanesi‘ndeki kitapların sayısına denk gelsin, üniversite kütüphanelerindeki ya da İzmir Milli Kütüphanesi‘ndeki kitap sayılarının yanına bile yaklaşamasın, mekan büyüklüğü açısından da Ege ve Dokuz Eylül Üniversitesi kütüphanelerinin büyüklüğüne dahi ulaşamasın ve sonra çıkıp meydana, “Gençler, İzmir’in en büyük kütüphanesini Kültürpark’ta sizler için açtık” desin ve bu ifadeyi Instagram’daki kendi şahsi hesabına taşısın….

Buna en hafif ifadeyle “başkan sen hayal mi görüyorsun?” sorusunu sorarlar, en ağır ifadeyle de “sen bir yalancısın!” derler…

Evet, yalancıdır; çünkü hem kendisine ait hem de diğer resmi kurum ve kuruluşlara ait kütüphanelerle ilgili veriler, bizler bu verileri Atina ya da Barcelona‘daki kütüphane verileri ile kıyaslayıp kültür, sanat ve bilim altyapısı itibariyle ne kadar geride olduğumuzu anlayıp başkalarına anlatmayalım isterler…

Diğer yandan İzmir‘deki kütüphanelerin araştırmacıların, bilim insanlarının, bir konuyu merak edip okumak isteyenlerin mekanı değil, evinde, yurdunda çalışacak yer bulamadığı için gelip buralardan yararlanan öğrenciler tarafından adeta bir etüt merkezi olarak kullanıldığını bilirler…

Geçtiğimiz haftalarda Şato Kütüphanesi‘nde, İlber Ortaylı Kütüphanesi‘nde ve Hasan Ali Yücel Kütüphanesi‘ne yaptığım ziyaretler ve kütüphane görevlileriyle yaptığım görüşmeler sonucunda buraların bir kütüphane olarak değil, bir ders çalışma yeri, bir etüt merkezi olarak kullanıldığını gösterdi.

Evet, bu kentte eğitim gören öğrencilerin ders çalışma yeri bulma konusunda büyük bir ihtiyaçları var ve bu ihtiyaç İzmir Milli Kütüphane dahil olmak üzere -ne yazık ki- etüt merkezleri tarafından değil kütüphaneler tarafından karşılanıyor. O nedenle herhangi bir kütüphaneye araştırma yapmak, kütüphane kaynaklarından yararlanmak amacıyla gittiğinizde tüm masaların ders çalışan öğrenciler tarafından işgal edildiğini görüp çalışacak masa bulamıyorsunuz.

Kütüphane dediğin…

O nedenle kentteki tüm resmi, özel ve sivil kuruluşların bir an önce bir araya gelerek kentteki kütüphane ve etüt merkezi ihtiyacını karşılamak amacıyla bir uygulama planı-programı hazırlayarak ve el ele vererek yola koyulmaları gerekiyor…

Ayrıca kütüphane kurmanın sadece kitap ve dergileri alıp raflara dizmek olmadığını bilerek üyelik ve okuma kulüpleri eliyle yakın çevrelerindeki çocukları, gençleri, kadınları ve yetişkinleri örgütlemeleri, okunacak malzeme sayısı ile birlikte okuyucu sayısını da arttırmaları gerekiyor…

Kütüphaneler raflardaki kitapların tozlandığı yerler değil, kitapların sürekli okunduğu ve bilgi yönetimi açısından daha fazlasının talep edildiği, uzmanları tarafından yönetilen yerler olmalıdır…

Özel teşekkür: Bu yazının hazırlanması aşamasında değerli katkılarını aldığım İzmir Konak Meslek Yüksekokulu Kütüphane ve Dokümantasyon Sorumlusu Mehmet Erken‘e teşekkür etmek isterim

……………………………………………………………………………………………………………………………

(1) Avcan, Ali Rıza, “İzmir tiyatrosunun unutulup dile getirilmeyen gerçekleri”, Kent Stratejileri Merkezi, 12.08.2024, https://kentstratejileri.com/2024/08/12/izmir-tiyatrosunun-unutulup-dile-getirilmeyen-gercekleri/

(2) https://www.shbarcelona.com/blog/en/libraries/

(3) https://www.xo.gr/dir-az/L/Libraries-Municipal-Libraries/Athens/?lang=en

(4) Avcan, Ali Rıza, “Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak, Kent Stratejileri Merkezi, https://kentstratejileri.com/2017/03/14/daha-saglikli-ortamlarda-kitap-okuyup-ders-calismak/

(5) “Üniversiteler”,

(6) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneleri Bilgileri https://acikveri.bizizmir.com/dataset/izmir-buyuksehir-belediyesi-kutuphaneleri-bilgileri , Kütüphaneler, https://acikveri.bizizmir.com/dataset/kutuphaneler

(7) İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı 2025 Yılı Bülteni,

(8) Akkaya, M. A., “İzmir’de Belediye Kütüphaneleri Hizmeti“, Belediye Kütüphaneleri İzmir Bölge Semineri, 9-10 Mayıs 2025, Powerpoint sunum dosyası, İzmir.

Kamu malı mı; yoksa, halkın ya da İzmir’in malı mı?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde belediye başkanımızın direniş adını verdiği garip bir eylemle militanlaştığı; ancak, o kadar kararlı gözükmesine rağmen işin nihayetinde azmini, mücadele direncini göstermek için ölüm orucuna başlayamadığı bir eylemle karşı karşıya kaldık…

Bu eylem sırasında belediye mülklerine vakıflar eliyle el konulmasını sağlayan kanun meclisten geçerken meclise uğramayıp kürsüye çıkmayan, söz konusu yasanın kabul edilmemesi için kendisine verilmiş muhalefet görevini yerine getirmeyip ret oyu vermeyen tüm İzmir milletvekillerinin, kanun çıktıktan sonra başlarına gelecekleri öngörüp politik bir mücadele hattı örgütlemeyen CHP yönetici ve üyelerinin, göze girmek isteyen belediye memur ve işçileriyle, onların sarı sendikalarının, CHP virüsü bulaşmış meslek odalarıyla İzmir Barosu‘nun ve CHP kuyrukçuluğu ile malul bazı sol parti ve kesimlerin belediyeden alınan Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın önünde gördük…

İzmir’in, halkın kahramanı!” Yeltsin’in yaptığı gibi tankların üstüne çıkamasa da polis panzerlerinin üstüne çıkmayı ve ölümüne mücadele edeceğini gösteren ölüm orucunu başlatamayan şehr-i eminimiz!

Toplanıp toplanıp nutuk atan belediye başkanının dizinin dibinden ayrılmayıp ardından da “harç bitti, yapı paydos!” anlayışıyla direnişi bir anda kesip geldikleri yerlere döndüler… Ardından da büyük laflarla başlayıp amacına ulaşmayan bu garip eyleme “Şanlı İzmir direnişi” adını verdiler.

Çünkü mülkiyetini bırakmak istemedikleri bina, bütün o şanlı direnişe rağmen düşman güçler tarafından işgal edilmiş, direnip yenilenlere ise cephe gerisine çekilmekten başka bir şey kalmamıştı!

Bu sözde direniş sırasında oraya gelip birikenlerin sık sık dile getirdikleri ya da kendi medyalarında çarşaf çarşaf yazılan sözler ise şu şekildeydi:

İzmirlinin malını kurban etmeyeceğiz!

İzmirlinin hakkını sonuna kadar savunacağız!

İzmir’in hakkını yedirmeyiz!

İzmir boyun eğmez

Şimdi aradan makul bir süre geçtikten sonra hamaset kokan bu sözleri okuyup tekrar tekrar düşündüğümüzde, insanın aklına, “neden bunca sözden sonra orada kalıp direnmeye devam etmediniz?“, hatta direnişi bir adım öteye taşıyarak “madem bu kadar kararlıydınız; neden, ölüm orucuna filan durmadınız?” diye sormak geliyor…

Tabii ki bu soruların muhatapları şimdi ortada olmadığına, kısa bir süre direnişe benzer eylemler yapıp cenk meydanını terk ettiklerine göre onlara bundan böyle şu soruları sorabiliriz:

Daha fazla düşündükçe, daha fazla merak ettikçe bu sorular çoğalır gider…

Hepimizin hatırlayacağı gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, Meslek Fabrikası olarak kullandığı Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nı 25 Kasım 2021 tarih, 1358 sayılı kararıyla, Mevlüt Adıgüzel tarafından kurulup bugünkü mütevellisinde yönetim kurulu başkanı olarak kızı Ebru Adıgüzel Tunaboylu ile yönetim kurulu başkan yardımcısı olarak damadı Erdem Tunaboylu ve İsmail Nalbant, Ayşe Adıgüzel, Özlem Sıkıcan ve Osman Mehmet Erduğan gibi isimlerin bulunduğu Adıgüzel Eğitim, Kültür, Araştırma, Yardımlaşma ve Sağlık Vakfı‘na tahsis ettiği halde, bu karar AKP‘li ve MHP‘li meclis üyelerinin açtığı dava sonucunda yeniden İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir; böylelikle, CHP yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 5 yıl önce bu binayı “İzmir’in malı” olarak görmeyip bu binanın –İzmir‘de değil- İstanbul‘daki özel bir vakfa tahsis edilmesi konusunda herhangi bir itirazının olmadığı anlaşılmıştır.

Gelelim her iki tarafın; yani AKP iktidarının ve CHP‘li belediyelerin uzun yıllardır hepimizin malı olan değerleri özelleştirme, ihale, kamulaştırma gibi yöntemlerle yandaşlarına, sermaye kesimlerine satma ve verme konusunda yapıp eylediklerine;

AKP iktidarı, hepimizin bildiği gibi iktidarda olduğu 24 yıllık süre içinde kamu mallarını özelleştirme, ihale, tahsis, kamulaştırma ve acele kamulaştırma gibi değişik yöntemlerle kendi yandaşlarına, kendisine finans kaynağı olan şirket ve holdinglere verdi, dağıttı, paylaştırdı. Bu konuda farklı bir görüşümüz ya da endişemiz yok, hepimiz fikir birliği içindeyiz. Üstüne üstlük bu yağma, soygun düzeni halen de devam ediyor. Bu kez de mahkemeler, vakıflar ve tapu üçlüsünün komplolarıyla Osmanlı vakıflarını hortlatıp kentlerde yeni gelir kaynakları, yeni rant kapıları arayarak elindekini daha da büyütmeye çalışıyor.

Henüz ülke yönetimini ele geçiremeyen CHP ve onun belediyeleri ise kendi beceriksiz yönetimleri ya da iktidarın kendilerini zorlamaları sonucunda içine düştükleri büyük borçları ödemek ya da kendi siyasi güçlerini beslemek adına belediyelerin elinde bulunan değerleri, onların da kamu malı olduğuna bakmaksızın belediye şirketleri eliyle özelleştirmeye, satıp savmaya çalışıyor; böylelikle iktidara giden yoldaki engelleri elindeki bu büyük mali güçle aşmaya çalışıyor.

CHP ve CHP‘liler bunu yaparken İzmir‘i gibi kendisinin kalesi olarak gördüğü büyük kentlerde, o kentlerin büyük iç ve dış göçlerle oluştuğunu dikkate almaksızın ve “ya AKP burayı da ele geçirirse” korkusu ya da paranoyası ile o kentte yaşayanların tümünü kendi arkasında tutmaya, bu tehdit sayesinde seçmenlerini bir arada tutup arttırmaya çalışıyor.

Bunu yaparken “öz be öz İzmirli olmak” ya da “yedi kuşaktır İzmirli olmak” ayrımını şovenist bir toplumsal histeri ile kışkırtmaya, İzmir‘deki her şeyi; her malı, her alışkanlığı, her tutum ve davranışı altında yatan kültürel zenginliği dikkate almaksızın bu kibirli “İzmirli olma” hali üzerinden tanımlamaya, kentteki her şeyin –Meslek Fabrikası dahil- İzmirlilere ait olduğunu iddia etmeye, İzmirli kızları güzel bulmaya, İzmir gevreğini ya da boyozunu yüceltmeye, İzmirli kadınları “Çağdaş cumhuriyetçi kadınlar” ya da “Ata’nın kızları” olarak tanımlamaya, bunu yaparken de İzmirlilerle İzmirli olmayan ya da kendini İzmirli olarak tanımlamayan Mardinli, Diyarbakırlı, Trabzonlu, Konyalı ve Erzurumlu vb. gibi hemşeri grupları arasında kendilerini daha üste taşımak suretiyle tehlikeli ayrımcılık oyunları oynamaya çalışıyor. Hatta bir adım daha atarak, İzmir‘in büyük bir ülkenin 81 ilinden sadece biri olduğunu unutarak İzmir‘de toplanan vergi gelirlerinin sosyo-ekonomik dengesizlikleri gidermek amacıyla diğer iller adına harcanmayıp kendisi için harcanmasını istiyor.

Bir kentte yaşayanları siyaset eliyle böylesine ayrıştırıp kendi aralarında birbirlerine karşı kışkırtıp tahrik eden bir “İzmir şovenizmi” yaratmanın en doğal sonucu da, o kentte yaşayanların bir süre sonra birbirlerine rahatlıkla “ya sev ya terket!” diyebilecekleri küçük faşist mekanlar yaratmaya benzer. Aynen Hitler‘in saf ırk olarak nitelediği Almanları “biz” olarak öne çıkarırken o ırkdan gelmediğini iddia ettiği çingeneleri, Slav halklarını ve benzerlerini “onlar” ya da “ötekiler” olarak yaftalayıp düşman olarak ilan etmesinde olduğu gibi…

Evet, 10 gün süreyle Meslek Fabrikası önünde toplaşanlar en sonunda “hiçbir yere” gitmediler… Çünkü Balkanlar’dan, Anadolu’dan, Girit ve diğer Ege adalarından gelip bu coğrafyada kentin hemşehrisi olarak bir araya gelen çoğunluk bu sahte mücadelenin arkasında durmadı…

CHP‘nin, CHP‘li belediyelerin ve onun beceriksiz, yeteneksiz ve defolu belediye başkanları, 10 günlük sahte ve geçici direniş kahramanları ne yaparsa yapsın, böylesi bir duruma düşmemesi, bu kentin hemşehrilerinin aşırı siyasi kutuplaşmalarla birbirine düşürülmemesi, AKP iktidarının bilerek ve isteyerek yaptığı aynı hatanın tekrarlanmaması, halkın “bizler” ve “onlar” şeklinde düşman kamplara ayrılmaması gerektiğini düşünüyor ve CHP‘nin iktidara gelmesi durumunda neler olabileceğini düşünüp öngören akl-ı selim sahibi insanlar olarak kendilerinin böylesine tehlikeli bir oyunu bırakmalarını öneriyorum.

Yoksa bile isteye halkı birbirine karşı düşürürler ya da pılıyı pırtıyı toplayıp geldikleri yere dönerler… Çünkü görüldü ki, 10 gün süreyle Meslek Fabrikası önünde toplaşanlar en sonunda yerlerinde kalmadıkları, kalamadıkları gibi “hiçbir yere” gitmediler, gidemediler… Çünkü asırlardır Balkanlar‘dan, Anadolu‘dan, Girit, Midilli ve diğer Ege adalarından gelip bu coğrafyada kentin hemşehrisi olarak bir araya gelen çoğunluk, bu timsah gözyaşlarıyla dolu sahte mücadelenin arkasında durmadı…

Fotoğrafın ustası: Birol Üzmez (siyah-beyaz seri)

Ali Rıza Avcan

Yolunuz eğer Kemeraltı‘ndaki Hisarönü Camii yakınlarındaki Mirkelamoğlu Han‘a düşerse, ayrıca gezip öğrenmeniz gereken bu tarihi hanın hemen girişinde eski plak ve kasetler satan, tabelasında “45’lik Plak Evi” yazılı ufak bir dükkanla karşılaşırsınız. Dükkana girdiğinizde de karşınıza gözlüklü, beyaz saçlı, samimi ve konuşkan biri; Birol Üzmez isimli bir sanatçı çıkar. Kendisi aslen Bolu, Akçakoca doğumlu olmasına rağmen kendini “Zonguldaklı“, özellikle de “Kdz. Ereğlili” sayar.

O nedenle, gayet iyi kullandığı sosyal medya hesaplarında o coğrafyadaki geçmişine, gençliğine, yapıp eylediklerine, hangi sanatçılarla tanıştığına, akrabalarına ve hatta yengelerine ilişkin bol bol bilgi ve fotoğraf bulup, adeta onun yaşamını ayrıntılarıyla öğrenip ezberlemeye başlarsınız…

45’lik Plak Evi” adını verdiği o ufacık dükkan ise adeta eski plak tutkunlarıyla kaset meraklılarının ve koleksiyoncuların Kabe‘si gibidir. Yurtiçi ya da dışından gelip dükkanı tesadüfen bulanlar ya da adresi bildiği için nokta atışıyla gelenler onun müşterileridir ve o müşterilerle çektiği fotoğrafları muhakkak sosyal medyasında kullanır, bizler de o sayede o Kabe‘ye kimlerin gidip kutsandığını öğreniriz. Bu fotoğraflar diğer yandan da Birol‘ün müşteri profilini de gösteren en önemli göstergelerden biridir…

Dükkanın içinde, çoğunlukla karşısındaki beton seki üzerinde oturup onun ısmarladığı çayların eşliğinde ve vitrindeki eski zamanlarda hepimizin bilip sevdiği sanatçıların plak ve resimlerini seyredip şarkılarını dinlediğimiz keyifli söyleşilerde; kâh Zonguldak, Kdz. Ereğli günlerine gider, kâh İzmir‘deki kültürel mirasın durumunu tartışıp bir şeyler yapmaya, çözümler bulmaya çalışırız. O, adeta bölgedeki elimiz ayağımız, gelişmeleri ilk öğrendiğimiz insandır. Kardıçalı Han‘daki yangını telefonla ilk ondan öğrenir ya da o an bizlere lazım olan bir görseli yerine gidip fotoğraflamasını rica ettiğimiz, bu konularda aklımıza gelen ilk isimdir.

Adres: “45’lik Plak Evi”, 914 Sokak, No.10 Mirkelam Han, Kemeraltı-Konak, İzmir

Kdz. Ereğli denince benim için de akan sular durur… Çünkü üniversite birinci sınıfta ders kitabı olarak okuduğum “Ereğli, Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” isimli muhteşem kent monografisi nedeniyle haberdar olup dördüncü ve beşinci sınıflarda sevgili hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat sayesinde tanıyıp daha sonraki yıllarda komşum oolan sevgili Prof. Mübeccel Belik Kıray‘ı ve ardından da İçişleri Bakanlığı denetçisi olduğum 1984 ve 1989 yıllarında iki ayrı kez denetlediğim Zonguldak, Kozlu, Çatalağzı, Armutlu, Kilimli, Hisarönü (Filyos), Alaplı, Ormanlı, Gülüç ve Kdz. Ereğli belediyelerini, bu süre içinde kaldığım TKİ ve Ereğli Demir Çelik misafirhanelerini, kentin altındaki maden ocaklarının neden olduğu “tasman” adı verilen çökmeleri, iki kez kömür ocaklarına inişimi ve bana armağan edilen dökme demirden mamul fener taşıyan madenci heykelini, Kozlu Belediyesi‘nin büyük saygı duyduğum muhasibi Çoşkun Bey‘i, görevden ayrıldıktan sonra Alaplı ve Gülüç belediyelerine danışmanlık yaptığım o güzel ve zorlu günleri anımsarım… İşte o duyduğum saygı ve unutamadığım anılar nedeniyle Birol‘la sık sık uğrar, okuduklarım ya da yaşadıklarım üzerinden Zonguldak ve çevresi ile ilgili söyleşir, bilmediklerimi ondan öğrenmeye çalışırım.

Karadeniz Ereğli, 1930’lu yıllar…

Bu meraklı ve müziksever “Zonguldaklı” arkadaşım, aynı zamanda iyi bir fotoğraf sanatçısıdır. Yazının başlığında da belirttiğim gibi bana göre İzmir‘deki fotoğrafın ustalarından biridir. Çünkü diğer bir sevdiğim fotoğrafçı Sebastião Salgado gibi fotoğraf konusu olarak maden ocaklarında çalışan kendisine yakın hissettiği işçileri, emekçileri tercih eder ya da Basmane, Tepecik gibi kentin çökmekte olan mahallelerindeki göçmenleri, zanaatkârları, Romanları ve seks işçilerini, onların kaldığı mekanlarla bekar odalarını belgesel tadında kendine konu yapar…

O yüksek, ulaşılmaz konu ve kişilerin değil; sıradan insanların, kömür karasına bulanmış işçilerin, şen şakrak çingenelerin, bir köçeğin, süslenip püslenip seks objesine dönüşen Roman kızlarının, çalışan çocukların halini belgeselci tadında ortaya koyar… O nedenle fotoğraflarında olan biteni tüm gerçekliğiyle ortaya koyan, fotoğrafa yansıttığı insanlarla özel bir bağ kuran, onları eleştirip değiştirmekten ve yargılamaktan kaçınan bir yan vardır… Özellikle renge bulanmamış siyah-beyaz fotoğraflarında…

Çünkü o, okullarda, akademilerde fotoğraf eğitimi almış, tezler yazmış bir sanatçı değil; zaman zaman kurslara gitmiş olsa da merakı ve emeği ile bu noktaya gelmiş, kendi kendini yetişirmiş, bunu yaparken de kendisi gibi fotoğraf sanatçılarını örgütlemeye çalışmış bir “alaylı“, bir fotoğraf emekçisidir.

Fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez‘in yaşam öyküsü ile hangi sergilere katılıp hangi ödülleri kazandığını yazıya eklediğim dosyadan öğrenebilirsiniz.,

Şimdi gelelim Birol Üzmez‘in koleksiyonlarından sizin için seçtiğim o güzel fotoğrafları izlemeye….

Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Madenciler”, 1989-1993
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Ege Mahallesi (Mortakya)”, 2006-2008
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Basmane, Tilkilik”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Tire Bandosu”
Birol Üzmez, “Eski Gördes, Nisan/2026”
Birol Üzmez, “Eski Gördes, Nisan/2026”
Birol Üzmez, “Gördes Evleri”, Nisan/2026
Birol Üzmez, “Nuh’un kayığı”, Eski Gördes Nisan/2026

Sonuç yerine;

Sevgili Birol zaman zaman benim yazılarımla ortaya koyduğum muhalif tavrımı, Türkçe’nin eleştiri ile ilgili sınırlarını zorlayarak yazdıklarımı beğenmeyip uygun bir dille beni uyarsa da; aslında ben de aynı tavrın, bu kez hiçbir sözcüğe gerek duymaksızın aynı sorun ve şikayetlerin onun fotoğraflarında gizli olduğunu görüyor ve bundan keyif alıyorum… Kâh faytonu kendi gücüyle çekmeye çalışan Roman faytoncunun insanüstü çabasında, kâh gülen Roman kadının ağzındaki sağlıksız dişlerde, kömür karası yüzün arkasından bakan madencilerin parlayan gözlerinde, “V” işareti yapan baretli işçinin zafer dolu yüzünde, asık yüzlü sevimli çocuğun havaya kaldırdığı madenci kazmasında, kahraman asker çeşmesine sevgilisi gibi sarılan Roman kızında, Tire‘yi işgal eden Yunan ordusundan geri kalan müzik aletlerini kullanarak bando kuran müzisyenlerin gülen yüzlerinde o sessiz, dile getirilmeyen isyanı, insanları uyaran itirazı, muhalefeti görüyorum hep…

O; yani, Birol Üzmez, diğerlerinin yaptığı gibi yapıp eylediklerini herkese beğendirmek amacıyla ürettiği görüntüleri nostaljik geçmişin özlem dolu histerisiyle sarıp sarmalayarak, onu süsleyip püsleyerek ya da tatlandırıp yumuşatarak değil; çoğu insanın görmek istemediği gerçeği insanların gözünün içine sokarak, kendini yerine koyduğu sıradan insanların derdini anlatarak yapmayı seviyor… Fotoğrafın kendi özgün dilinde, hiçbir dijital numaraya başvurmaksızın çıplak gerçeği apaçık ortaya koyuyor… Bu durumu zaman zaman kendisi kabul etmese bile…

İnsana, iyi ki böylesine fotoğrafçılar, böylesine sanatçılar var dedirtiyor…

Evet, bu haliyle aramızda kalıp yaşayan, çoğu kez eski plak satıcısı bir esnaf olarak görülen Birol Üzmez bana göre fotoğrafa canlılardan yana bir görev, bir sorumluluk yükleyen iyi bir fotoğraf sanatçısı, usta bir fotoğrafçı… Üstüne üstlük kendi kendini yetiştirmiş, “alaylı” bir değer…. O nedenle ona dair hangi fotoğrafı gördüysem alıp hemen saklıyorum…

Herkesin hayalindeki sevgili….

Ali Rıza Avcan

Bugün size, 1922’den bu yana kendini İzmir‘de güçlü hisseden her şahıs ve kurumun sahip olmak için birbiriyle didişip mücadele ettiği, devrimci sloganlar atıp uğruna nöbetler tuttuğu, bir zamanlar kentin zengin ve muktedirleri arasındaki rekabetin öznesiyken şimdilerde bir adım daha öteye geçerek özel mülkiyeti kutsayan kapitalist devletin kurumları arasındaki paylaşımın nesnesi haline dönüşen bir yapının,

Kentin hafızasını oluşturan diğer önemli birçok tarihi yapı; özellikle Yıldız Sineması ile Bıçakçı, Mirkelam ve Çakaloğlu hanları kendi haline bırakılırken, 2024’de kamulaştırılmasına karar verilip henüz kamulaştırılmayan Kardıçalı Han yangın ve yağmalarla yok edilirken,

Eski Surp Lusavoriç Ermeni Hastanesi‘nin yıkılmasıyla ortaya çıkan “Basmane Çukuru“, kamu malı olduğuna bakılmaksızın bizzat belediye başkanınca AKP yönetimindeki TMSF‘ye ikram edilirken,

Kentsel rant uğruna Kemeraltı‘ndaki Kaplanpaşa ya da Salepçioğlu hanları İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nün özelleştirme operasyonu çerçevesinde yıkılıp yok edilirken ses çıkarmayanların,

Vakıflar Genel Müdürlüğü‘nün belediye mülklerine el koymasını mümkün kılan kanun tasarısının görüşülüp kabul edildiği 20 Kasım 2025 tarihli TBMM görüşmelerine CHP‘nin 138 milletvekilinden 86’sının; yani % 62’sinin katılmadığı; örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait meslek fabrikası binasının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘nce el konulmasına karşı çıkıp timsah gözyaşları döken Murat Bakan, Sevda Erdan Kılıç, Seda Kaya Ösen, Rıfat Nalbantoğlu, Tuncay Özkan, Mahir Polat, Rahmi Aşkın Türeli ve Deniz Yücel gibi görevini yerinde ve zamanında yapmayan milletvekillerinin,

Şimdilerde hep bir ağızdan attıkları “Meslek Fabrikası İzmir halkının malıdır” sloganları ve kendilerini “solcu“, “sosyalist“, “devrimci” ya da “demokrat” olarak tanımlayan bazı muhalif gruplarla meslek odalarının CHP‘nin ve onun “pazarlamacı” belediye başkanının peşine takılarak sergiledikleri beraberlik çerçevesinde gelişen mülkiyet odaklı küçük burjuva hareketine konu olan tarihi yapının, kendisi kadar ilginç başka bir hikayesinden söz edeceğim.

Tuzakoğlu Un Fabrikası…

Ben, bu yapıyı sonradan kondurulan adlarıyla değil; tarihsel kaynaklardan aldığı adıyla, daha doğrusu Osmanlı‘nın İstibdat Dönemi‘ne isabet eden H. 21.06.1323 (23.08.1905) tarihinde II. Abdülhamit‘e başvurarak “mutasarrıf oldukları miri arazi üzerine inşa edecekleri fabrika” için izin isteyen Osmanlı tebaasındaki Nevşehirli (muhtemelen Karaman Rumu) Yovan Tuzakoğlu (Γιουβάν Τουζάκογλου) ve Vasil İstefanadi (Βασίλ Στεφανάδη)’nin adlarını anmak suretiyle “Tuzakoğlu Un Fabrikası” olarak adlandıracağım.

Osmanlı arşivlerine göre Yovan Tuzakoğlu ile Vasil İstefanadi saraydan aldıkları izin üzerine H. 14.04.1324 (07.06.1906) tarihinde ikinci bir dilekçe yazarlar İstanbul‘a…. Bu dilekçelerinde de fabrikalarında kullanılmak üzere Avrupa‘dan getirtecekleri aletler için gümrük resminden istisna edilmelerini talep ederler.

Söz konusu dilekçeye ne şekilde cevap verildiği belli olmamakla birlikte tarihi kayıtlarda 1908’den itibaren fabrikanın çalışmaya başladığı söylenmektedir.

Osmanlı arşiv belgelerine baktığımızda 1906-1922 döneminde Darağaç‘daki bu büyük un fabrikası ile ilgili başka bir belgeye rastlanmamakla birlikte; o tarihlerde “Dakik” adı verilen bu un fabrikalarının 1. Dünya Savaşı sırasında orduya verilen unların arasına daha fazla kazanç elde etme niyetiyle darı karıştırılması üzerine askeriyenin duruma el koyarak fabrikaları kuşatıp faaliyetlerine son verdiğine dair arşiv belgelerine de rastlamaktayız.

Bu çerçevede, 1906-1922 dönemindeki arşiv kayıtlarında bu fabrika ile ilgili herhangi bir belgeye rastlamamakla birlikte; İzmir‘in 9 Eylül 1922’deki kurtuluşundan tam 3 ay 12 gün sonra 21.12.1922 tarihinde düzenlenmiş yeni bir arşiv belgesi karşımıza çıkar. Eski yazıyla kaleme alınmış bu belgenin konusu, arşiv özetinde “3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği olarak yazıldığı için bu isteğe ne şekilde bir cevap verildiği hususunu bugün burada sizlerle paylaşarak o tarihlerde emval-i metruke olarak nitelenen bu binanın 1922 sonu itibariyle ilk müşterisinin bir ulusal kahraman olarak ortaya çıkması sizleri hem şaşırtabilir hem de emval-i metruke; yani, sahipsiz olduğu iddia edilen mal ve mülklere ganimet uygulaması ile el konulmasının nasıl bir yağma ve soyguna dönüştüğünü gösterir…

Albay Halil İbrahim Çolak…

Evet, bir “İttihatçı” olarak Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nda büyük yararlıklar gösteren, Karakol Teşkilatı‘nda çalışıp iki suikast düzenleyen, Kuva-yı Seyyare‘nin komutanı olarak Yozgat ve Düzce isyanlarının bastırılmasında başarılı olup 2. İnönü ve Sakarya savaşlarıyla Büyük Taarruz‘da yönettiği süvari fırkası ile zaferler kazanan, 12 Eylül 1922’de albaylığa terfi edilip 14 Eylül 1922’de ikinci kez emekli edilen, komutasındaki süvari fırkası ise 15 Eylül 1922’de lağvedilerek 1. Ordu emrine verilen, 4 Eylül 1922’de Kiraz‘ın, 5 Eylül 1922’de Ödemiş ve Tire‘nin, 7 Eylül 1922’de Torbalı‘nın, 8-16 Eylül 2022 tarihleri arasında da Urla, Seferihisar ve Çeşme‘nin kurtuluşunda önemli görevler yaptığı için bugün Torbalı Kent Müzesi önünde heykeli, Seferihisar‘da büstü bulunan Albay Halil İbrahim Çolak (1880-1944) acaba neden bu fabrikaya talip olmuş ve verdiği dilekçe karşılığında ne gibi bir cevap almıştı?

Kendisine ne zaman, ne şekilde cevap verildiği konusunu ele almadan önce başta Osmanlı ordusu başta olmak üzere birçok orduda geçerli olan fetih geleneklerinden biri olan ve fethedilen bir yerdeki düşmana ait her türlü mal ve canlının, o fethi gerçekleştiren askerler tarafından üç gün süreyle ganimet olarak yağmalanması, bu yağmadan sultana da pay ayrılması geleneğini hatırlamamız gerekiyor. Ayrıca padişahın savaşlara gitmemesi ya da savaşlarda devamlı yenilmesi sonucunda askerlerin yağmanın getirdiği zenginliklerden mahrum kalmaları nedeniyle homurdanmaya başlayıp sultanı savaş açması için sıkıştırıp zorladığı hepimizin bildiği tarihi gerçeklerdir.

Bu çerçevede, Osmanlı ordusunun geleneklerine sahip çıkan, albay Halil İbrahim Çolak gibi isyanları bastırırken köy yakan ya da “sakallı” namıyla ünlü Nureddin Paşa gibi çoğu komutan ve askerin bu gelenekleri unutmadıklarını ve Nureddin Paşa‘nın İzmir‘e ilk giren 1. Ordu komutanı olarak kaçtıkları için boş ve sahipsiz kalan Ermenilere, Rumlara ve diğerlerine ait ev, fabrika, bağ, bahçe, zeytinlik gibi değerlerin işgaline göz yumarak ya da emval-i metruke adı verilen resmi yöntemlerle el konulmasını sağlayarak yağmalattığı, bu çerçevede kentin girişinde her yerden görülüp dikkat çeken büyük bir fabrika binasının da herkesin gönlünde yatan bir savaş ganimeti olarak akılları çeldiği bilinmelidir.

Balkan savaşlarıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı‘nın kahramanı, gizli Karakol teşkilatının enteresan elemanı “suikastçi” albay Halil İbrahim Çolak da adeta savaşlar sırasında gösterdiği kahramanlıkların diyetini, bu fabrika binasının kendisine verilmesini isteyerek göstermiştir. Çünkü kendisi ordudan emekli olduğu Balkan savaşları sonrasında Bozüyük‘teki büyük bir kereste fabrikasının sahibi olmuş ve fabrikası işgal döneminde Yunan Ordusu tarafından tahrip edilerek zarar görmüş bir müteşebbis, bir fabrikatördür, ikinci kez emekli edildiği 14.12.1922 sonrasında madalya sahibi bir savaş gazisidir.

3. Süvari Fırkası Komutanı iken fırkanın lağvı ile terhis edilen Albay İbrahim’in emval-i metrukeden İzmir’deki Tuzakoğlu Un Fabrikası’nın kendisine verilmesi isteği.”

İzmir’in kurtuluşundan çok kısa bir süre sonra Albay Halil İbrahim Çolak tarafından verilen 21.12.1922 tarihli dilekçe ve bu dilekçeye verilen cevapları bugünün diline çevirdiğimizde, Bozüyük‘teki kendisine ait kereste fabrikasında Yunan Ordusu tarafından 310.000 lira değerinde tahribat yapıldığından bahisle o zararın karşılığı olarak Tuzakoğlu Un Fabrikası‘nın emval-i metruke olarak kendisine verilmesini talep ettiği görülmektedir.(1)

Bu dilekçe karşılığında Maliye Vekaleti‘nin gönderdiği cevap yazılarda bu tür sahipsiz taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunun yakında toplanacak uluslararası sulh kongresinde ele alınacağı ve o zamana kadar herhangi bir işlem yapmanın mümkün olmadığı belirtilerek bir anlamda top taca atılmakta; böylelikle, Albay Halil İbrahim Çolak‘ın talebine üstü kapalı bir şekilde olumsuz cevap verildiği görülmektedir.

Albay Halil İbrahim Çolak ikinci kez emekli edildiği 14 Aralık 1922’nin sonrasında ticari işlerine geri dönerek Bozüyük’te ikinci bir kereste fabrikası daha kurar. 1931 yılına gelindiğinde kurucusu olduğu Bozüyük Kereste Fabrikası, 1.600’a yakın işçinin çalıştığı sektörün önemli işletmelerinden biri hâline gelmiştir. Kendisi ayrıca Cumhuriyet Dönemi‘nin önemli işletmelerinden biri olan Alpullu Şeker Fabrikası’nın kurucu ortakları arasına katılmıştır.

1927-1943 yılları arasında 4 kez Ertuğrul ve Bilecik milletvekili olarak görev yapan Halil İbrahim Çolak, 64 yaşındayken vefat eder ve Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’ndaki mezarı daha sonraki yıllarda Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilir.

Albay Halil İbrahim Çolak’ın Torbalı Kent Müzesi önündeki heykeli…

Balkan ve Kurtuluş savaşlarının kahramanı albay Halil İbrahim Çolak‘ın, savaşın hemen bitiminde görüp sahiplenmek istediği Tuzakoğlu Un Fabrikası ile ilgili ilginç öykümüz burada sonlanmakla birlikte; bu öykünün bugün de başka isim ve kurumlar düzeyinde devam ettiği; böylelikle, ilk sahiplerinin terk etmek zorunda kaldığı bu binanın bugün de farklı “fatihler“in ve “kahramanlar“ın sahipsiz oyuncağı olduğu görülmektedir.

Evet, bir yanda Balkan ve Kurtuluş savaşlarındaki başarılarıyla ünlenen bir kahraman, diğer yandan da o tarihlerden bu yana herkesin sahip olmak istediğini, uğruna mücadeleler ettiği, çıkıp nutuklar attığı, nöbetler tuttuğu değerli bir tarihi yapı durmaktadır karşımızda…

Ayrıca, halen devam etmekte olan tartışmalarda belediye tarafı devamlı olarak Gazi Mustafa Kemal imzalı bakanlar kurulu kararını öne çıkararak Gazi Mustafa Kemal‘in bu ülke için önemli olan manevi kişiliği üzerinden bir üstünlük elde etmeye çalışmakla birlikte bu durumun özel bir durum olmayıp genellik taşıdığını aşağıdaki başka bir kararnameden anlarız.

İzmir‘in Darağaç Şehitler mahallesi Papağan sokağında Hacı Mehmet Ağa tarafından işgal edilerek üzerine bina inşa edilen Teodosya‘dan kalma 66 metrekarelik arsanın, ev sahiplerine pazarlıkla satışına ilişkin 22 Ekim 1934 tarih, 2/1449 sayılı bakanlar kurulu kararının da gösterdiği gibi, Gazi Mustafa Kemal‘in cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki tüm bakanlar kurulu kararları “Reisicumhur” olarak kendisi tarafından imzalanmakta, böylelikle belediye tarafından ısrarla öne çıkarılan bakanlar kurulu kararının Gazi Mustafa Kemal açısından özel bir değerinin olmadığı, diğer kararnameler gibi imzalanmış bir karar olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak;

Bütün bu araştırma, inceleme ve tartışmalar sonucunda, bu tarihi yapının devamlı olarak eski kimliğini hatırlatan, yağma ve talana konu olan geçmişiyle asıl sahibinin Yovan Tuzakoğlu ve Vasil İstefanadi olduğunu anımsatan, onlardan sonra başka hiç kimseye yar olmayacağını gösteren bir hafıza anıtı olduğunu söyleyebiliriz…

Beni hatırlayıp unutmayın” diyen bir eski zaman esiri, herkesin sahip olduğunu sandığı; ama ilk sahiplerinden sonra kimselere yar olmayan bir sevgili… Aynen satılmasına, özelleştirilmesine, yıkılıp yok edilmesine rağmen hafızalardaki yerini koruyan diğer İzmir fabrikaları; İzmir Elektrik, Sümerbank, Tariş fabrikaları, Bağ Yağları (Gomel) ve Şark Sanayi fabrikaları gibi…

Neyse ki bellek hiç unutmuyor ve savaş kahramanlarının da dahil olduğu geçmişi unutmak isteyenleri devamlı hatırlatıyor!

(1) Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı, BMGM Fon Kodu 30-10-0-0, Kutu No 140, Dosya No 4, Gömlek No 14

“Sürdürebilirlik” diyorum; ama, sürdüremiyorum…”

Ali Rıza Avcan

Neoliberal yaklaşımın dilimize pelesenk ettiği* sözcüklerden biri de, Latincenin “sustinere” sözcüğünden türetilip İngilizcede “Sustainability” halini almış olan “sürdürülebilirlik” sözcüğüdür.

Sözcüğün Almanca kökeni “Nachhaltigkeit” ise 1713’te Saksonya’da bir ormancılık risalesinde ilk kez “Ormandan yalnızca yeniden yetişebilecek kadar ağaç kesilmelidir” anlamında kullanılmış.

Sürdürülebilirlik” sözcüğünde ise ne ormanın hafızası ne yükün ağırlığı var. “Sürdürmek” ilk akla gelen şekliyle devam ettirmek anlamına geliyor. Kullanılan fiil, pasif, nötr, neredeyse bürokratik bir fiil. Çünkü “-ebilir” olanak bildirmekte, “-lik” de soyut isim yapmaktadır. Ortaya çıkan bileşik ise “devam ettirilebilme hali” gibi bir anlama geliyor. O nedenle de bu sözcüğün hiçbir imgesi, hiçbir duygusu, hiçbir bedeni bulunmamaktadır…

Sözcük önce;

📌İhtiyaçları doğal kaynakları tüketmeden ve gelecek nesillerin haklarını tehlikeye atmadan karşılama, karbon ayak izinin azaltılması gibi çevresel anlamda kullanılmış olsa da; zaman içinde

📌Kaynakları tüketmeden ekonomik büyümeyi sağlama, İnovasyon, Ar-Ge ve yeşil yatırımlarla sürdürülebilir tarım ve üretimi ifade etmek amacıyla ekonomik,

📌Toplumsal eşitlikle hak ve özgürlüklerin sağlanması, yaşam kalitesinin artırılması ve toplumsal bütünlüğün korunması anlamında toplumsal ve

📌Kültürel inanç ve uygulamalarla kültürel mirasın korunması, kültürün kendi varlığı olarak sürdürülmesi boyutunda kültürel anlamda kullanılmaya başlanmış;

Böylelikle, neredeyse yaşamla ilgili her şeyin sürdürülebilirliğinden söz edilmeye başlanmıştır.

Oysa bütün bu durum ve olguları Türkçedeki “süreklilik“, “sürdürmek“, “sürdürebilmek“, “devamlılık“, “devam ettirmek“, “daimi” ve “daimilik” gibi hepimizin bilip kullandığı sözcüklerle ifade etmek ve daha anlaşılır olmak varken İngilizcedeki “ability” sözcüğünün bire bir çevrilmesi suretiyle yaratılan “sürdürülebilirlik” sözcüğü geldi hayatımızın tam ortasına oturup gereksiz bir şekilde sık sık kullandığımız bir sözcük haline geldi…

Hem de devamlılığın, kendi sözcükleriyle sürdürülebilirliğin sağlanamadığı durumlarda sanki “şıracının şahidi” gibi gerçek dışı durumlara şahit yapılmak amacıyla kullanılan bir sözcük olarak…

Sayın Bedriye Emir, Müessesemizde başarılı geçen hizmetlerinizin bir hatırası olarak en iyi dileklerimizle… Sümerbank İzmir Basma Sanayii Müessesesi”

Bugünkü yazımın giriş bölümünü oluşturan “sürdürülebilirlik” sözcüğünün kullanımı ile ilgili görüş ve yorumlarımın tam da bu noktasında, kendi söylem ve yayınlarında “sürdürülebilirlik” sözcüğünü üstüne basa basa sık sık kullanan; ama, bunu uygulamalarına yansıtmayan biri resmi, diğerleri sivil ve ticari olmak üzere üç ayrı İzmir kurumunun bir zamanlar başarıyla yaptıkları işi bugün nasıl sürdüremediğini örnekleyerek anlatmaya, söylemleri ile eylemleri arasındaki ciddi kopukluğa dikkat çekmeye çalışacağım.

Bu üç kurumdan biri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘na bağlı olup hazırladığı 220 sayfalık 2024-2028 dönemi İzmir Bölge Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 32 kez kullanan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA),

İkincisi, kendisine ait 144 sayfalık 2023-2026 Stratejik Planı‘nda “sürdürülebilirlik” sözcüğünü 15 kez kullanan İzmir Ticaret Odası (İZTO),

Üçüncüsü de “sosyal, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirliği desteklemeyi” kendine misyon edinip sürdürülebilir yaşam için yaratıcı ve dönüştürücü çözümler üretmeyi vizyonu olarak belirleyen İzmir Ticaret Odası (İZTO) tarafından kurulmuş olan İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ)‘dir.

Şimdi ben de sizlere sürdürülebilirliği kendisine ilke edindiğini söyleyen bu üç kurumun kendilerine teslim edilen Cumhuriyet emaneti Sümerbank kumaş deseni kataloglarını, 2015-2018 sonrasında bilgi edinme hakkını kısıtlayıp yok edecek şekilde nasıl halktan kopardığının hikayesini anlatmaya çalışacağım:

1946 yılında Konak ilçesinin Umurbey mahallesi sınırları içinde ve Yeşildere kenarındaki geniş bir alanda kurulan ilk Sümerbank fabrikası için bir İngiliz şirketine 140 adet tezgah siparişi verilir ve burada 1947 yılından itibaren Nazilli Sümerbank Basma Sanayii için ham bez üretilmeye başlanır.

İmalathane daha sonra 5 Kasım 1953 tarihinde hizmete giren iplik ve dokuma işletmesi ve 1 Ocak 1955′ tarihinde hizmete giren basma işletmesi ile büyüyerek 27’si üretime, 10’u idari ve sosyal amaçlara hizmet eden 37 yapılık büyük bir fabrikaya dönüşür. Basma, pazen, saten, emprime, merserize döşemelik, divitin, hasse ve pike kumaşların üretildiği fabrikada 1960 yılı itibariyle 136 memur, 1.668 işçi, 1980 yılı itibariyle 140 memur, 2.168 işçi, kapatıldığı 2000 yılı itibariyle 50 memur, 679 işçi çalışmaktadır. (1)

Bu arada fabrikada üretilen kumaşların desenlerinin çizimi için 15.08.1955, 17.01.1957 ve 06.09.1957 tarihlerinde İsviçreli gravür uzmanı Georges Vuillamenet’in Sümerbank İzmir Basma Sanayi Müessesesi’nde çalıştırılması için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır, böylelikle Sümerbank kumaşlarında 1950’li yıllarla birlikte Avrupa ölçeğinde çağdaş desenlerin yer alması sağlanır.

İzmir Sümerbank Basma Sanayii Fabrikası, 1950’li yıllardan sonra gelişen özel dokuma, tekstil ve konfeksiyon sektörüne rakip olup zorlamaması, Sümerbank fabrikalarından çıkarılacak kalifiye elemanların özel sektöre devri ve elinde bulunan değerli taşınmazların rantından yararlanılması amacıyla 14 Ekim 2000 tarih, 2000/83 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu kararı ile kapatılmış, 159.626 m2’lik arazisi 19 Ağustos 2003 tarihinde eğitim hizmetlerinde kullanılmak koşuluyla bedelsiz olarak İzmir İl Özel İdaresi’ne devredilmiştir.

İzmir Sümerbank Direnişi, 2001

Fabrikanın özelleştirilip kapatılması aşamasında fabrika işçileri uzun bir süre kahramanca direnip mücadele etseler de, hem işçilerin üye olduğu TEKSİF sendikasının pasif tutumu, hem de Deniz Baykal‘ın genel başkanlığındaki CHP gibi muhalefet partilerinin fabrikaya ve işçilere sahip çıkmayışı nedeniyle her gün girip çıktıkları ekmek kapılarının kapanışına tanık olup direnişlerine son vermek zorunda kalırlar.

Fabrika, özelleştirme çalışmalarının ilk aşamasında özel bir vakıf üniversitesi inşa edilmesi amacıyla İzmir Ticaret Odası Eğitim Vakfı‘na verilmek istenmesine rağmen, işçilerle sivil toplum kuruluşlarının karşı çıkması nedeniyle eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere İzmir İl Özel İdaresi‘ne verilir ve ardından fabrika alanında lise eğitimi düzeyinde faaliyette bulunan 5 meslek okulu (Çok Programlı Anadolu Lisesi, Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Otelcilik ve Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Denizcilik Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, Ticaret Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi) Nevvar-Salih İşgören Kampüsü adı altında inşa edilip eğitim faaliyetine başlar.

İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu, fabrika taşınmazlarının İzmir İl Özel İdaresi‘ne devredildiği tarihten önce verdiği 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında, “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasına”, sonrasında verdiği 8 Nisan 2004 tarih ve 3500/2384 sayılı ikinci kararında da “basma işleme binasının; içinde yeterli miktardaki üretim araçlarının teknoloji ve müzecilik anlayışına uygun olacak şekilde sergilenmesi, endüstri müzesi yapılması, diğer üretim araçlarının ilgili kurumca uygun görülecek biçimde değerlendirilmesi” şeklinde karar vermiş olmasına karşın; bugüne kadar bu kararlar dikkate alınarak ayrı bir endüstri müzesi kurulmamış, kompleksteki üretim araçlarıyla ilgili ayrı bir tespit ve inceleme yapılmadığı için kurul kararına rağmen fabrikadaki üretim araçları aradan geçen süre içinde birer birer ortadan kaybolmuştur. (2)

19 Ağustos 2003 tarihli protokolle İzmir İl Özel İdaresi‘ne sadece fabrikanın taşınmazları devredildiği halde, bu devirden sonra fabrika binalarının korunması için hiçbir çaba harcamayan özel idare, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Kurulu‘nun 20.03.2001 tarih, 9212 sayılı kararında dile getirilen “endüstri arkeolojisi kapsamında anılan taşınmazlara ait üretim araçlarının mimari bütünlük içerisinde korunmasının esas alınması.” kararını dikkate almaksızın, bir kısım İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesinin yıkıntı halindeki fabrika binalarına izinsiz girerek buldukları kumaş desenleriyle üretim aracı niteliğindeki düğme, etiket ve baskı kalıbı gibi birçok taşınır malzemeyi sahiplenmesi üzerine, 44 yıllık Sümerbank emeğinin ürünü değerli taşınır kültür mirasını yetkisi olmadığı halde söz konusu kurul kararını çiğneyerek eğitim amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne vermiştir. (3)

İzmir İl Özel İdaresi‘nin 6360 sayılı yasa uyarınca kapatıldığı 2012 sonrasında Sümerbank mallarının paylaşımı konusunda İzmir Valiliği ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında, işin içine İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO)‘nın da dahil olduğu çetin bir mücadele yaşanmış ve en nihayetinde fabrikanın bulunduğu arsalar ve binalar Hazine‘ye, fabrika alanının karşısındaki lojmanların bulunduğu parsel ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne verilmiştir.

Halkapınar tesislerinde soyunma odalarında tespit edilen kumaş arşivlerinin saklandığı bazı çekmece sistemleri“, Fotoğraf: F. Dilek Himam, 2006.

200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan kültürel miras niteliğindeki bu muazzam koleksiyonun yetkisiz bir kurum tarafından İzmir Ticaret Odası‘na bağlı özel bir vakıf üniversitesine verilmesinden sonra hayata geçirilen tek yararlı iş ise, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ticaret Odası (İZTO) arasında yürütülen 2014 tarihli bir proje çerçevesinde bu koleksiyona sahip çıkılarak;

1. İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarım Bölümü tarafından bu kataloglardan seçilen desenli kumaşlarla dikilen dönem giysilerinin, önce 14-27 Kasım 2015 tarihleri arasında İzmir Ahmed Adnan Saygun Külltür Merkezi‘nde, 27 Ekim-13 Kasım 2016 tarihleri arasında Aydın Arkeoloji Müzesi‘nde, 19 Ocak-5 Mart 2017 tarihleri arasında Bursa Merinos Tekstil Sanayi Müzesi‘nde ve son olarak 12 Ocak-12 Şubat 2018 tarihleri arasında Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi‘nde “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi” adıyla sergilenmesi ve bu sergiler için aynı adla bir sergi kataloğunun hazırlanması, (4)(5)

2. 6.000’e yaklaşık kumaş deseninin yer aldığı “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adıyla oluşturulan http://www.tudita.com adresindeki İnternet sayfasının, 13 Kasım 2015 tarihinde yayına görmesi, (6) (7)

3. Fabrikadaki taşınır mallara tasarruf etme yetkisi olmayan İzmir İl Özel İdaresi‘nin, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun kararlarına rağmen kumaş desenleriyle ilgili kataloglarıyla baskı kalıbı, düğme ve etiketleri izin almaksızın fabrika alanından çıkaran İzmir Ekonomi Üniversitesi görevlilerine verdiği izin sonrasında fabrikaya giren ekip üyelerinden Fehmiye Dilek Er‘in bu malzemeleri kullanarak 2011 yılında “Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayi Müessesesi’ne Ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması” başlığıyla kendisiyle ilgili sanatta yeterlik tezini yazması,

4. Koleksiyondaki kumaş desenlerinin değerlendirilmesi suretiyle İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyeleri Ender Yazgan Bulgun, Elvan Özkavruk Adanır ve Dilek Himam Er tarafından hazırlanan “Türkiye Baskı Desenleri Tarihi: Sümerbank Örneği 1956-2001” ismini taşıyan 441 sayfalık bir kitabın İzmir Ekonomi Üniversitesi tarafından 2015 yılında yayınlanmış olmasıdır.

Aynen padişahın ihsanıyla Berlin‘e götürülen Bergama Zeus Tapınağı‘nın ihtiyaç duyduğu bakım ve restorasyonlar yapıldıktan sonra sahiplenilip Berlin‘deki Pergamon Müzesi‘nde sergilenmesinde olduğu gibi…

Ancak bugün eğitimde kullanılması amacıyla İzmir Ekonomi Üniversitesi‘ne verilen kumaş desenlerinden 6.000’inin yüklendiği “TUDİTA-Türkiye Dijital Tekstil Arşivi” adı verilen İnternet sayfası çalışmamakta, 200.000’i aşkın kumaş deseninden oluşan koleksiyon İzmir Ticaret Odası‘na ait İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘nde sergilenmek yerine yakın zamanda kişisel veri sızıntısıyla siber zorbalık skandalının yaşandığı İzmir Ekonomi Üniversitesi‘nin güvenlik açısından riskli depolarında saklanmakta, yayınlanan sergi kataloğu ve kitap ise sadece İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi kütüphanelerinde bulunmakta, kentteki Dokuz Eylül, Ege, Katip Çelebi, Yaşar ve Demokrasi üniversitelerinin kütüphaneleriyle İzmir Milli Kütüphane gibi kentin diğer önemli kütüphanelerinde bulunmamakta, Türkiye çapındaki hiçbir kitapçı ya da sahaf tarafından satılmamaktadır.

Kısacası, İzmir Sümerbank Basma Sanayii Müessesesi‘nin yıkıntı halindeki binalarından, taşınmaz malların asıl sahibi Sümer Holding A.Ş.‘den izin almak yerine yetkisiz İzmir İl Özel İdaresi‘nden alınan izinle sahiplenilen kumaş deseni katalogları ve diğer üretim araçları, 2015-2018 dönemi sonrasında eğitim amacıyla kullanılmamakta, bu taşınır kültür mirası halka, bilim insanlarına ve uzmanlara sunulmak yerine bu koleksiyonu elinde tutanların kişisel amaçlarına hizmet eden bir malzeme olarak kullanılmaktadır.

Ayrıca telif ve mülkiyet hakları açısından sanat eseri niteliğindeki her bir desenin aynı işi yapanlarca izinsiz kullanımını izleyip engellemek konusunda ne yapıldığı ise bilinmemektedir.

Cumhuriyet Dönemi‘nin kısıtlı kaynakları çerçevesinde, aralarında İsviçreli Georges Vuillamenet‘in de bulunduğu Sümerbanklı uzmanlar tarafından üretilen 200.000 adet kumaş deseninden oluşan bir koleksiyon, aradan geçen 10-11 yıllık sürenin sonunda bu üç kurumun bizlere taahhüt ettiği “sürdürülebilirlik” çerçevesinde ne yazık ki bugünlere gelememiş, bilgi edinme hakkı çerçevesinde ulaşıp yararlanabileceğimiz bir bilgi kaynağı olmaktan çıkmış ve kişisel veri sızıntılarının yaşandığı bir ortamda saklanıp bilimsel çalışma etiğine aykırı bir şekilde katalogları elinde bulunduran akademisyenlerin kariyer yolculuklarına malzeme olmuştur.

İzmir Sümerbank’tan geriye kalan…

2015-2018 döneminde İzmir Ticaret Odası (İZTO) ile İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) ve İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA)‘nın oluşturduğu işbirliği çerçevesinde dijital ve basılı yayınlara konu olan Sümerbank kumaş desenleri kataloğuna dijital ya da basılı yayınlar yoluyla erişmek artık mümkün olmamakta ve bu koleksiyon 2018’den bu yana bir koleksiyonu elinde bulunduran akademisyenin kendi kişisel çalışmalarına konu olmaktadır.

Hatta İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü ile ilgili İnternet sayfasının “Görsel Arşiv/Dijital Kataloglar ve Yayınlar” bölümünde “Defile Katalogları“, “Dergi 5,5” ve “Moda Kritiği Editoryal” linkleri bulunduğu halde Sümerbank kumaş desenlerine ait bir bölüm ya da link bulunmamaktadır.

İşte bütün bu nedenlerle, toplumun bilgi edinme hakkının sürdürülebilirliğini; yani, başka bir deyişle bilginin yaygınlaşıp toplumsallaşabilmesi için kamusal anlamda paha biçilmez bu kültürel mirasın özel kullanımdan çıkarılıp tescillenmesi suretiyle İzmir Ticaret Odası bünyesinde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı denetimindeki İzmir Ticaret Tarihi Müzesi‘ne devri suretiyle tüm bilim dünyasının ve halkın bilgi ve kullanımına sunulması uygun olacaktır.

Evet, o değerli kumaş desenlerini kendilerine emanet edilen fabrika içinde bırakıp gidenler asıl suçlu olmakla birlikte; o katalogları ve diğer üretim araçlarını o konuda yetkisiz olan İzmir İl Özel İdaresi‘nden izin alarak kendilerine mal edenler, bu katalogları temizleyip onararak yeniden kullanılır hale getirmek suretiyle ne kadar yararlı bir iş yapmışlarsa da; kataloglardaki bilgiyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmak suretiyle -bence- o suçun ortağı olmuşlardır….

O nedenle fabrikanın özelleştirildiği 2000-2001 yıllarında fabrika arsası ve binalarının İzmir Ticaret Odası’na verilmesi fikrine karşı çıkan fabrika işçileriyle sivil toplum kuruluşlarının ne kadar haklı olduklarını anlamış oluyoruz… Ya gerçekten fabrika tümüyle İzmir Ticaret Odası‘na verilmiş olsaydı, ne olurdu, nelere tanık olurduk acaba?

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(*) Bir sözü, kelimeyi veya ifadeyi yerli yersiz, sürekli ve alışkanlık haline getirerek sık sık tekrar etmek.

(1) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara.

(2) Şükür, R., Sümerbank İzmir Basma Fabrikası (1943-2000), Gece Kitaplığı, Şubat 2025, Ankara, sh.455

(3) Er, F. Dilek, Sümerbank İzmir Halkapınar Basma Sanayii Müessesesi’ne ait Desen Albümlerinin İncelenmesi, Arşivlenmesi ve Korunması, Yayınlanmamış Sanatta Yeterlik Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi,Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Anasanat Dalı, İzmir, 2011.

(4) Bozkurt, E., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arasında Sümerbank Desenleri, Arkitera, 26 Aralık 2017, https://www.arkitera.com/etkinlik/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari-arasi-sumerbank-desenleri/#goog_rewarded

(5) “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri Sergisi Açıldı, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 17 Kasım 2015, https://ffad.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/4045

(6) Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri, İzmir Ekonomi Üniversitesi, 5 Ocak 2018, https://mt.ieu.edu.tr/tr/news/type/read/id/5199

(7) Akdemir, N., “Bir Ulusu Giydirmek: 1956-2000 Yılları Arası Sümerbank Desenleri, Fashion Avenue, 11 Kasım 2015, https://nazakdemir.blogspot.com/2015/11/bir-ulusu-giydirmek1956-2000-yillari.html

“Şikayetçiyim, verdiğimi geri alamıyorum….”

Ali Rıza Avcan

İzmir‘in kanaat önderleri; milletvekili, siyasetçi, gazeteci ve hatta bazı akademisyenleri uzun bir süredir İzmir‘in merkezi yönetime ödediği vergilerden daha azını geri aldığını, ödediği vergilerin yatırım olarak kente geri dönmediğini, İzmir‘e hak ettiği kadar yatırım yapılmadığını ifade edip duruyor.

Bunu da özellikle bir zamanlar 1961 Anayasası‘nın getirdiği ulusal ölçekte bütüncül ulusal planlama anlayışının uygulayıcısı olup özelleştirmeci iktidarlar tarafından yok edilen Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)‘nın mirasçısı diyebileceğimiz CHP ve CHP‘li yöneticilerle milletvekilleri ve belediye başkanları yapıyor.

Örneğin CHP İzmir milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Rıfat Nalbantoğlu, Mülkiye mezunu bir ekonomist ve mali müşavir olarak bu konuları çok iyi bilmesine karşın; İzmir‘in vergi gelirlerinde Türkiye şampiyonu olduğunu iddia edip yapılan yatırımlar itibariyle 81 il arasında 77nci sırada yer almasını eleştirerek AKP iktidarına muhalefet etmekte (1) ya da akademisyen kimliği ile tanınan CHP İzmir milletvekili Yüksel Taşkın, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü‘nün istatistik tablolarındaki 1 trilyon, 155 milyar, 916 milyon 86 bin 5 liralık tutarı bilmediği için bu rakamı 951 milyar lira olarak telaffuz edip aynı muhalif koroya katılabilmektedir. (2) (3)

Bu durumu Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü‘nün 2025 yılı resmi verileri üzerinden açıklamaya kalktığımızda;

1) 6 trilyon 659 milyar 910 milyon 8 bin 600 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %49,97’sini; yani neredeyse yarısını sağlayan İstanbul‘a en az bu kadar yatırım yapılmasını,

2) 1 trilyon 736 milyar 54 milyon 231 bin 199 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %12,40’ını sağlayan Ankara‘ya en az bu kadar yatırım yapılmasını,

3) 1 trilyon 155 milyar 916 milyon 86 bin 5 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %8.26’sını sağlayan İzmir‘e en az bu kadar yatırım yapılmasını,

4) 1 trilyon 110 milyar 981 milyon 304 bin 529 liralık vergi tahakkuku ile ülkemizdeki tüm vergi gelirlerinin %8,45’ini sağlayan Kocaeli‘ne en haz bu kadar yatırım yapılmasını,

Böylelikle tüm vergi gelirlerinin % 0,61’ini oluşturan 88 milyar 410 milyon 154 bin 298 liralık vergiyi ödeyen Manisa ile diğer 75 il bir köşede dururken en fazla vergi ödeyen bu dört ilin vergi gelirlerini oluşturan %79,02’lik dilimi alıp gitmesini kabul etmemiz gerekmektedir.

Ülkenin bir bütün olarak gelişmesini savunan politika ve uygulamalar, herkesin kendi ürettiği kadarını alıp götürmesini değil; dayanışma içinde paylaşmayı önerir…

Böylesine yanlış, çarpık ve kötü niyetli bir anlayışın sonucu olarak da;

Sanki, İzmir ülkenin diğer bölge ve illerinden ya da ülke bütünlüğünden bağımsız federal bir devletmiş ve verdiği vergi kadar yatırım yapılmayarak ona haksızlık yapılıyormuş gibi bir algı yaratılarak mağduru oynayan bir politika izlenmektedir…

Sanki, Konak Belediyesi‘nin daha fazla tahsilatın yapıldığı Alsancak, Kültür ve Mimar Sinan gibi sosyo-ekonomik açıdan gelişmiş mahallelerine, o mahallelerin ödediği vergi kadar yatırım yapılsın, Gültepe, Basmane ve Kadifekale gibi daha az gelişmiş bölgelerine ise ödedikleri vergi kadar; yani, daha az yatırım yapılsın demeye benzer bir şeydir düşünülüp dile getirilen muhalefet…

Çoğu milletvekili, yerel siyasetçi ve belediye başkanı bu tür ucuz politikaların peşine düşüp gerçek dışı şeylerle muhalefet yapmaya çalışmakla birlikte; az da olsa İzmirli bazı iş adamları bu işin gerçeğini dürüstçe dile getirme cesaretini göstermektedir.

Örneğin kendisini yıllar önce tanıyıp çoğu İzmirli iş insanından farklı olduğunu anladığım Bülent Akgerman, Ege Sanayici ve İş Adamları Derneği (ESİAD) başkanı olduğu 2012 yılında bize ders niteliğinde şu cevabı veriyor:

Evet, sayın Akgerman bu saptamasında yerden göğe kadar haklıdır. Akgerman gibi samimi sanayiciler, iş adamları gerçeği görmemekte inat edenlerin aksine ülkenin farklı bölge ve illeri arasındaki gelişmişlik farklarını gidererek optimum dengeyi yakalamak amacıyla iller arası bu tür transferleri normal karşılayıp bunu kötü niyetli politikacılar gibi kullanmaya kalkmaz ya da üyesi olduğu CHP‘nin de merkezi yönetimde olduğu 1960’lı yıllarda aynı uygulamayı yaptığını hatırlayıp, bilmiyorsa öğrenip gelişmiş bölgelerle gelişmemiş bölgeler arasında yapılacak kaynak aktarımlarını normal karşılayıp kabullenir.

Ülkemizin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyleri itibariyle 2025 yılındaki durumu…

İzmir, çağlar boyunca; toprağın işlenmeye başladığı antik dönemlerde, ardından Roma ve Bizans imparatorluklarıyla beylikler döneminde, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde sahip olduğu verimli topraklardan ve ılıman Akdeniz ikliminden kaynaklanan doğal bir zenginliğe, bu zenginliği işleyen tarım, ticaret, sanayi ve hizmetlerden kaynaklanan bir öncelik ve üstünlüğe sahip olmuştur.

İşte o nedenle Osmanlı‘daki ilk sanayileşme, bu zengin tarım topraklarında, o toprakların ürettiği incir, üzüm, zeytin, pamuk gibi tarım ürünlerinin yetiştirilip işlenmesi suretiyle ortaya çıkmış, manifaktür üretimle ardından gelen sanayi devriminin kalesi fabrikaların bacaları bu topraklarda yükselmeye başlamıştır.

Doğanın gücü ve insan emeğinin bir araya gelip yarattığı bu büyük zenginlik, Ege Bölgesi‘nin ve özellikle de İzmir‘in en temel özelliği olmuş, uygarlığın merkezi olarak bildiğimiz kimliğini, bu zenginlikten alarak Akdeniz‘in en zengin liman kenti olarak tarihteki yerini almıştır.

Bu çerçevede, vergi ödemeyen merdivenaltı sektörler haricindeki kayıtlı vergi mükelleflerinin ödediği vergilerin karşılığını isteyip almanın bir hak olarak algılandığı, kente bu vergilerin tutarı kadar bir yatırım yapılmadığı takdirde bunu bir hak ihlali gibi takdim edip muhalefet etme anlayışı, aslında İzmir‘de yaşayanlarla diğer illerde yaşayanları birbirine düşürmeyi amaçlayan ve İzmir seçmenini konsolide etmeyi hedefleyen kutuplaştırıcı politika ve stratejilerin ürünüdür.

Çünkü bölgeler ve iller arasındaki gelişmişlik farklarını giderip dengelemek amacıyla İzmir‘den alınıp diğer bölge ve illere aktarılan mali kaynaklar aslında düşmana değil, yarın öbür gün işsizlik ya da başka bir nedenle İzmir‘e göç edebilecek insanların yaşadığı illere verilerek belki de o insanın göçmen kimliğiyle bu kente gelmesinin önü kesilmektedir… Ya da yarın öbür gün İzmir‘de deprem, yangın, heyelan, salgın gibi büyük bir yıkım olup İzmir‘e İzmir‘in verdiği vergiden daha fazla yatırım yapılması gereği akılda tutularak, bunu engelleyecek politikaların, kendi ayağına kurşun sıkan stratejilerin ortaya çıkıp gelişmesinin yolu açılmaktadır…

Sosyo-ekonomik eşitsizliklerin sadece ülke düzleminde değil; aynı zamanda İzmir genelinde ve mahalleler ölçeğinde de karşımıza çıkacağı bilinmelidir….

Bence bu noktada yapılması gereken tek şey, İzmir’in ödediği verdiği vergiden daha az yatırım alıyor diye şikayet etmek değil; İzmir ve İzmir gibi gelişmiş illerden alınıp az gelişmiş ya da gelişmemiş illere harcandığı söylenen vergilerin gerçekten bu illere harcanıp harcanmadığını araştırıp bu konuda bir haksızlık, bir adaletsizlik yapılıyorsa bunu gündeme getirip engel olmaktır.

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) “Ak Parti’ye yatırım çıkışı: İzmir 36 lira verip, 1 lira geri alıyor“, Gerçek İzmir Gazetesi, 23 Şubat 2026, https://www.gercekizmir.com/haber/AK-Parti-ye-yatirim-cikisi-Izmir-36-lira-verip-1-lira-geri-aliyor/188089

(2) https://x.com/yukseltaskinn/status/2025839404611215425

(3) “İzmir, Türkiye bütçesine 1 Trilyon TL’den fazla katkı sağladı, Haber Ekspres Gazetesi, 25 Mart 2026, https://www.haberekspres.com.tr/izmir-turkiye-butcesine-1-trilyon-tlden-fazla-katki-sagladi

(4) İzmirli sanayici verdiğini geri alıyor mu?“, Egede Son Söz gazetesi, 19 Şubat 2012, https://www.egedesonsoz.com/izmirli-sanayici-verdigini-geri-aliyor-mu

Bir kamu malı olarak İzmir Alsancak Limanı…

Ali Rıza Avcan

Bugün size İzmir‘i İzmir yapan değerlerin en önemlisinden, İzmir‘in ve İzmirlinin denizle derin ilişkiler kurup kendine özgü bir kültürün; örneğin, başlı başına bir İzmir tasarımı olarak bildiğimiz “İzmir Kayıkları“nın ortaya çıkmasını, uluslararası deniz ticareti sayesinde gelişip güçlenmesini sağlayan İzmir Alsancak Limanı‘ndan söz etmek istiyorum…

Ticaret hacmi açısından bir zamanlar İzmir‘i İstanbul‘un önüne koyan, Akdeniz deniz ticaretinde önemli bir yere sahip ülke ve şirket gemilerinin sürekli gelip yanaştığı, limana giden ya da limana gelen gemilerin kendine özgü “İzmir bayrağı“nı astığı, milyonlarca ton malın yüklenip indirildiği, bugünkü liman tesislerinin yapımına benim de doğduğum 1955 yılında başlanıp, 1959’da işletmeye alınan İzmir Alsancak Limanı‘ndan söz etmek istiyorum…

Tabii ki İzmir‘in Punta bölgesindeki bu tarihi limanın asıl olarak 1955-1959 döneminde değil, 1866’da işletmeye alınan İzmir-Aydın Demiryolu Hattının yapımı ile birlikte gündeme geldiğini unutmamak gerekir. Hem gelişen çağın büyük gemilerinin 1. Kordon‘daki rıhtıma yanaşamaması, hem de İzmir-Aydın Demiryolu Hattı ile Ege‘nin içlerinden gelen malların gemilere yüklenmesi ve buna karşılık limana gelen gemilerin getirdiği çoğunluğunu Avrupa mallarının oluşturduğu yükleri yine aynı demiryoluyla Ege‘nin içlerine transferi için, Darağaç bölgesindeki fabrikaların kendi özel iskeleleri dışında, bu alanda yeni bir rıhtım yapılması gerekliliği ortaya çıkmış ve 27 Kasım 1867 tarihinde yeni bir rıhtım inşaatına başlanmış ve 16 Ekim 1922 tarihi ile 12 Nisan 1933 tarihleri arasında da kısmen, bu tarihten sonra ise tamamen devlet tarafından işletilmeye başlanmıştır.

1922 Öncesi İzmir Alsancak Liman Haritası

Alsancak beton iskelesinin 13.03.1957 tarih ve 4/8783 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile TCDD’ye devri sağlanmış ve iskele 1.6.1959 tarihinden itibaren işletmeye açılmıştır.

22.01.1960 tarih ve 4/12662 sayılı Vekiller Heyeti kararı ile Denizcilik Bankası T.A.O.’na devri kararlaştırılmış ve iskele 27.04.1960 tarihinde söz konusu bankaya devredilmiştir. 1964 yılından itibaren 440 sayılı kanun çerçevesine alınan Denizcilik Bankası T.A.O., İktisadi Devlet Teşekkülü olarak faaliyetine devam etmiştir. İzmir Liman İşletmesi, Yüksek Planlama Kurulu’nun 16.12.1988 tarih ve 88/121 sayılı kararı ile ve 1 Ocak 1989 tarihi itibariyle TCDD’ye devredilmiştir.

İzmir Alsancak Limanı bölgesini gösteren 1922 tarihli Jacques Pervititch haritası…

Turgut Özallı Yıllar” olarak bilinen 1984 sonrasında ortaya çıkan özelleştirme furyasıyla değerini yitiren, yandaş ülke ve şahısların ucuza kapatma çabasıyla verimlilik ve kalite adına hiçbir şeyin yapılmadığı, o nedenle kendisinden sonra inşa edilen 19 İzmir limanı arasındaki yerini hızla kaybeden bir ortak değerden, bir kamu malından söz etmek istiyorum…

Kısıtlı kamu kaynaklarıyla inşa edildikten sonra uzun süre TCDD tarafından işletilen kamusal bir alan, yurtiçi ve dışı deniz ticaretinin yürütüldüğü bir merkezden söz etmek istiyorum…

I- Bu çerçevede İzmir Alsancak Limanı ile ilgili ilk kişisel bilgiyi, İzmir‘e geldiğim 1998’de İzmir Halkla İlişkiler Derneği yönetim kurulu üyeleri olarak Esra Arkas‘la yaptığımız bir görüşmede, limanın Arkas Holding tarafından satın alınacağı öğrenerek edinmiştim.

İzmir Alsancak Limanı… Yapım yıllarında…

II- Prometheus İzmir ofisinde çalıştığım 1999-2002 döneminde Gözlem Gazetesi ile işbirliği içinde düzenleyip proje koordinatörlüğünü yaptığım “Taşımacılık Zirvesi“nde, aralarında TCDD İzmir Limanı İşletmesi Müdürü Güngör Erkaya ile Ticaret Müdürü Turhan Başağa‘nın da bulunduğu taşımacılık sektörünün tüm aktörlerini yakından tanıyıp İzmir Alsancak Limanı‘nın bu sektör içindeki yerini ve önemini daha iyi öğrenmem mümkün olmuştu.

III- Bu öğrenme sürecini, daha sonraki yıllarda Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği genel koordinatörü olarak görev yaptığım 2004-2007 döneminde, limana yanaşan kruvaziyer yolcularını Kemeraltı Çarşısı‘na getirip götürecek otobüslerin organizasyonu ve liman alanındaki binalarda çalışan (eski) Gümrük ve Tekel Bakanlığı müfettişlerini ziyaretim nedeniyle sürdürüp çoğu kez limanın yanından geçen belediye otobüslerinin penceresinden limandaki yükleme/elleçleme kapasitesinin gelişimini izlemeye çalıştığımı hatırlıyorum.

IV- AKP iktidarının özelleştirme politikalarına tam gaz devam ettiği 2000’li yıllarda TCDD İzmir Alsancak Limanı, Özelleştirme Yüksek Kurulu‘nun 30.12.2004 tarih, 2004/128 sayılı kararı çerçevesinde 2007 yılında yapılan ihalede, 49 yıllığına “işletme hakkının verilmesi” yöntemiyle merkezi Hong Kong‘da bulunan çokuluslu Hutchison Holding ile onun yerel ortağı Mehmet Kutman‘a ait Global Yatırım Holding ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB)‘ne 1 milyar 275 milyon USD bedelle verilmekle birlikte Liman-İş Sendikası’nın kararlı mücadelesi ve açtığı davayı kazanması sayesinde 2009’da iptal edildi.

Limanla ilgili ikinci ihale aradan 5 yıl geçtikten sonra 21 Eylül 2012’de yapıldı. Bu yeni ihale için önceden hazırlanan mevzi imar planı değişikliğinde limana bir AVM’nin yapılması öngörüldüğünden bu değişiklik halkın, meslek örgütlerinin, yerel yönetimin ve sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılaşınca sadece bir firmanın teklif verdiği ihale iptal edildi.

Üç yıl sonra yeniden başlatılan özelleştirme ihalelerine tepki gösteren Liman İş Sendikası İzmir Şubesi Başkanı Serdar Akdoğan, “Devlet, İzmir Limanı’nda işleyişi bilinçli olarak aksatıyor. Hizmet verilemeyen, atıl, işlevsiz bir liman görünümüne sokup, devletin sırtındaki kamburu kaldıralım gibi bir yaklaşımla hareket ediliyor. Amaçları Aliağa’daki özel limanlara rant sağlamak. Kâr eden limanımızı, yandaş sermayeye rant yolu açmak için yok pahasına satacaklar. Ama direneceğiz,” diyordu. (1)

13 yıl devam eden bu başarısız özelleştirme girişimlerinden sonuç alınamayınca da, İzmir Alsancak Limanı 2017 yılında limanı kiralama, devretme veya satma yetkileriyle birlikte Varlık Fonu‘na devredildi.

İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirme ihaleleriyle Varlık Fonu‘na devredildiği yıllarda nasıl bir küçülme içine girdiğini, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) uzmanları Dr. Saygın Can Oğuz ile Cangül Kuş‘un 2023 yılında birlikte hazırladıkları “Bölgelerin Kalkınmasında Limanların Geliştirilmesi: İzmir Örneği” başlıklı makalede yer alan aşağıdaki tablonun çarpıcı verilerine dikkatinizi çekerek örnekleyebilirim: (2)

2018-2022 döneminde konteyner elleçleme konusunda Türkiye’deki limanlar %11,8, Aliağa bölgesi limanları %58,1 oranında gelişme gösterirken İzmir Limanı -%36,1 oranında gerileme gösteriyor.

V- İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun görevde olduğu aynı yıllarda, İzmir Alsancak Limanı‘nın verimliliğiyle kapasitesini arttırmak ve körfez içi su sirkülasyonuyla kalitesini iyileştirmek amacıyla TCDD ve İZSU işbirliğinde geliştirilen ve benim de doğru bulup desteklediğim “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile davacıları arasında yer aldığım “İzmir Körfez Geçişi Projesi” arasındaki olumsuz ilişkiyi ortaya koyup, geçiş projesinin rehabilitasyon projesi ile elde edilecek faydaları sıfırlayacağını anlatmaya çalışmıştım. Ama neyse ki, bizim örgütlü mücadelemiz sonucunda “İzmir Körfez Geçişi Projesi“, mahkeme tarafından iptal edilip uygulanmadığı için 2019 seçim kampanyasında bu projeyi çok iyi anlatıp savunan Tunç Soyer‘in gerçekten bu işin yanında olduğuna inanmıştık.

Ancak bunda da yanıldık… Çünkü seçim kampanyası sırasında rehabilitasyon projesini ezberlemiş gibi gözüken Tunç Soyer, iktidara gelir gelmez her bir şeyden anlayan danışmanının yönlendirmesiyle seçim döneminde söylediklerini unutarak “bu projeye gerek yok, dereler zaten Körfez’i temizliyor” söylemiyle körfezin temizlenip limanın genişletilmesinin önünü tıkamış oluyordu.

VI- Ardından 7 Nisan 2022’de İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından düzenlenen “Geçmişten Günümüze İzmir Limanı Sempozyumu“nda mimarlık, tarih ve arkeoloji gibi değişik alanlarda çalışan akademisyen ve uzmanlardan Tunç Çağı‘ndan bu yana İzmir‘in ve İzmir Limanı‘nın geçmişini öğrendik. Bu sempozyumda limanın bugünü ve geleceği konusunda konuşma hakkı tanınan tek akademisyen ise kendisini 12 Eylül döneminde tanıdığımız, genellikle iktidar ve sermaye çevreleri koruyup kollama işini kendisine misyon edinen ve “Sempozyum Açılış Dersi” adı altında bize “ders veren” sermayenin profesörü Prof. Dr. Kenan Mortan‘dı.

Prof. Dr. Mortan bu konuşmasında uzun uzun İzmir‘in ve limanın tarihinden söz edip lafı İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından hazırlanan İzmir Bölge Kalkınma Planı‘na getirerek ve bu arada neoliberal kapitalist zihniyetin “yenilik“, “girişimcilik“, “inovasyon“, “take-off” ve “start-up” gibi parlak sözcüklerini kullanarak o günlerde pek bir moda olup bugünlerde adından dahi söz edilmeyen İzmir Modeli ile kentteki sermaye örgütlerinin kurduğu İZQ Girişim ve İnovasyon Merkezi Projesi ve İZQ A.Ş. gibi şirketlere getirerek onları limanın gelişip güçlenmesi misyonunun ilaçları olarak sunmuştu…

İZKA, 2022’yi izleyen ilk liman toplantısının ikincisini Hafıza İzmir söyleşileri kapsamında 21 Mayıs 2025 tarihinde “İzmir ve Liman” adıyla yapacağını, bu toplantıda DEÜ öğretim üyeleri Prof. Dr. Emine İpek Özbek ile Doç. Dr. Neslihan Alfıstık‘ın liman ve kent kimliği üzerine görüş belirteceklerini duyurmakla birlikte toplantıyı bilinmeyen bir nedenle erteler ve aradan geçen uzun süre içinde bu toplantıyı yapmaz…

VII- İZKA aynı tutumunu, benim de içinde bulunduğum Prof. Dr. Arife Karadağ, Erol Şaşmaz, Orhan Berent, Orhan Beşikçi ve Dr. Turgay Gülpınar‘dan oluşan gönüllü araştırma grubumuzun, Nisan 2025’de “Emeğin Miras Hakkı” boyutunda başlattığı “Darağaç’ı Hatırlıyor ve Unutmuyorum” çalışmasına ilgi duyup kendilerinin “İzmir Hafıza Projesi” kapsamında birlikte çalışmak istediklerini belirtmiş olmasına karşın; yaptığımız görüşmelerde başka hiçbir şeyle ilgilenmeyip bize sadece İzmir Alsancak Limanı ile ilgili sorular sormalarından da anlaşılacağı üzere, onlara önerdiğimiz gönüllü/bağımsız işbirliği modeli sayesinde bağımsızlığını koruyacak olan çalışma grubumuzun İzmir Alsancak Limanı konusunda ortaya koyacağı alternatif çıktıları kontrol edemeyecek olmalarının etkisiyle sürdürmüş, bizzat kendilerinin önerdiği birlikte çalışma fikrinden bu konunun şimdilik gündemlerinde olmadığı gerekçesiyle vazgeçmiştir.

VIII- Ve ardından geçen kısa bir zaman bizi, İZKA‘nın ve onun değerli uzmanlarıyla sermaye ve iktidarı kollayan tüm resmi, özel ve sivil aktörün bugüne kadar yazıp çizip söylediklerini yalanlarcasına, onların hazırladığı tüm bölge planlarıyla stratejileri çürütürcesine, “start-up“, “girişimcilik“, “inovasyon” gibi uyduruk sözcükleri büküp ters çevirircesine İzmir Alsancak Limanı işletme hakkının Varlık Fonu tarafından, bilip ezberlediğimiz babadan, dededen kalma yöntemlerle Albayrak Grubu‘nun ortakları Muzaffer Albayrak, Mustafa Albayrak, Muhammet Sinan Albayrak‘ın 23 Ocak’ta birlikte kurduğu İstanbul merkezli Alport Alsancak Liman İşletmeciliği A.Ş.’ye devredildiği bugünlere, 18 Şubat 2026 tarihine getirir…

Artık bundan böyle hazırlanan onca plan, program, analiz ve anlatıya rağmen İzmir‘in en önemli ortak malı, İzmir‘in çok iyi bildiği yağmalama suretiyle iktidar destekçisi Albayrak Grubu‘na verilmiş, misyon tamamlanmış herkesin ağzı kapanmıştır.

Artık bundan böyle tüm İzmir kenti, doğalgaz dağıtımıyla marina işletmeciliğinde Kolin Holding’in, elektrik dağıtımında Gediz Elektrik‘in bağlı olduğu Aydem Holding‘in, liman işletmeciliği alanında Albayrak Grubu‘nun, inşaat ve gayrimenkul sektöründe Mehmet Cengiz‘in, Mesut Sancak‘ın, Rönesans Holding‘in fink attığı, kıyısından köşesinden kapış kapış paylaşılan, bu arada çok konuşan CHP‘li belediye başkanlarının değişik yöntemlerle teslim alındığı bir kente dönüşmüştür…

Hem de İzmir‘in şehr-i emini olduğu iddiasındaki Cemil Tugay‘ın ipe sapa gelmez birçok şey hakkında gevezelik yapıp Basmane‘deki doldurulmuş parseli TMSF eliyle sermaye çevrelerine peşkeş çektiği, Buca‘daki cezaevi arsasıyla İzmir Hilton Oteli‘ndeki belediye hissesini satmaya kalktığı bir dönemde yer yer ve zaman “İzmir Alsancak Limanı yük limanı olmaktan çıkarılsın” ya da “işletmesi bize verilsin” diyerek söz konusu limanın iktidara çok yakın isimlere, aralarında Yeni Şafak Gazetesi‘nin de bulunduğu Albayrak Grubu‘na devredilmesine bir muhalif belediye başkanı sıfatıyla itiraz etmeyip sessiz kaldığı, sesini çıkarmadığı bir dönemde…

Halkapınar‘daki tarihi Tuzakoğlu Un Fabrikası‘yla Hisarönü‘ndeki belediye ve Tepecik‘teki tebhirhane binalarının İzmir Vakıflar Bölge Müdürlüğü‘e devredildiği bir dönemde tartışmaya konu üç gayrimenkulden çok daha değerli olduğunu hepimizin bildiği İzmir Alsancak Limanı için hiç kimsenin elini kolunu bile kıpırdatmadığı gibi limanın işletme hakkı yandaş Alsancak Grubu‘na verildikten sonra çaresizlik içinde ortaya çıkıp “keşke bize verseydiniz” şeklinde bir muhalefetin yapıldığı tarihlerde…

2016 yılından bu yana İzmir Alsancak Limanı‘nı elinde bulunduran Varlık Fonu‘nun limanın geleceği konusunda hiçbir şey yapmayıp limanın küçülüp önemsizleştiği son yıllarda hiç kimse, muhalefet adına konuşan hiçbir kurum, meslek odası, dernek, vakıf, oluşum, platform ve benzerileri limanın bu içler acısı durumu için bir şeyler söylemezken, bu konuda alternatif çözümler önermezken liman Alsancak Grubu‘na verildikten sonra ses çıkarılıp itiraz edilmesi bence samimi politik bir tutumun kanıtı olamaz.

Diğer yandan da ne hikmetse, İzmir‘deki toplumsal kent mücadelesini yürüten meslek odaları, platformlar ya da gruplar Buca Cezaevi arsası, Basmane Çukuru ve İzmir Elektrik Fabrikası gibi kamu mallarını korumaya çalışılırken, bu taşınmazların önüne gidip basın açıklamaları yaparken hiç kimsenin, grup ya da kurumun aklına diğerleri gibi kamu malı olan İzmir Alsancak Limanı‘nın önüne gidip aynı itirazı yapmak gelmiyor… Hele ki çoğu CHP‘li ya da CHP’lileşmiş sol çevreler açısından, AKP iktidarıyla yandaşlarının menfaati doğrultusunda işlerin yapıldığı bir yerde, bir alanda… İzmir‘i, İzmir yapan önemli bir müştereğin önünde…

O nedenle sormak istiyorum; İzmir Alsancak Limanı‘nın işletme hakkı AKP iktidarı tarafından yandaş Albayrak Grubu‘na verildikten sonra bu kentte yaşayıp kent hakkını savunan, kent ve çevre mücadelesi verdiğini söyleyen hiçbir siyasi parti, meslek odası, platform, oluşum ve grup bu duruma niye itiraz etmedi, etmiyor? Niye bu konudaki muhalefetini dile getirmiyor? Niye imza kampanyaları düzenleyip toplantılar yapmıyor? Hele ki kamu malını peşkeş çekip kamu zararına sebep olanlar, kentteki CHP‘li belediye yöneticilerine, CHP örgütlerine ve çoğunluğunu CHP‘lilerin oluşturduğu İzmirlilere göre AKP iktidarının kendisi ve yandaşlarıyken…

Yoksa İzmir Alsancak Limanı kamu mallarının özelleştirilmesine karşı çıkan siyasi parti, örgüt ve kişiler için bir kamu malı değil midir? Ayrıca İzmir Alsancak Limanı‘nın özelleştirme sürecinde devamlı küçülüp zayıflaması hem ülke hem de İzmir açısından başlı başına bir kamu zararı değil midir?

Yoksa bu konuda, muhalefet ile iktidar arasında gizli bir ittifak mı vardır?

Unutmayalım ki, İzmir Alsancak Limanı, liman arkasındaki tüm endüstriyel miras alanının, Darağaç‘ın, Halkapınar‘ın ve Tepecik‘in anahtarıdır…

…………………………………………………………………………………………………………………………………………….

(1) Başol, P. Bir Özelleştirme Hikayesi ve İzmir Limanı’nda Yıllardır Süren Mücadele“, Kırmızı Gazete, 27 Kasım 2025, https://kirmizigazete.org/izmir-limaninda-yillardir-suren-mucadele/

(2) Oğuz, S. C., Kuş, C., “Bölgelerin Kalkınmasında Limanların Geliştirilmesi – İzmir Örneği“, Bölgesel Kalkınma Dergisi, Cilt 1, Sayı 3, 2023, s.312-331.

Görünen köy: Kötü yönetilen kamu malları…

Ali Rıza Avcan

Aklı başında olan herkes, sahip olduğu taşınır ve taşınmaz değerlerle nakit adı verilen parasını sayıp ne kadar olduğunu bilir, onları ya da onlarla ilgili notları, belgeleri, liste ve defterleri kasa ya da kilitli çekmece gibi emin yerlerde saklar, başkalarının eline geçmemesi için gereken tüm önlemleri alır…

Şayet aylık ya da yıllık bir bütçe yapıyorsa sağa sola not aldığı bilgileri kaydederek geliriyle gideri arasındaki dengeyi bulmaya çalışır, boğazından kesip alın teri ile tasarruf ederek biriktirdiklerini kaybetmemeye, hırsıza uğursuza yem etmemeye çalışır…

Hele ki bu taşınır ve taşınmaz mallar topluma, halka; yani, kamuya ait ise o zaman daha bir dikkatli olur, daha bir sorumlu hisseder kendisini…

Çünkü ters bir şey olduğunda kendisini topluma hesap vereceğini bilir…

İşte o nedenle namuslu olduğunu söyleyen, ahlak denilen insani değerlerden nasibini almış herkes, sorumlusu olduğu kamu malı niteliğindeki arsa, arazi ve binaların türlerine göre onların ne kadar olduğunu, edinme şekli ve tarihlerini, tapu kayıt bilgilerini, rayiç değerlerini, amortisman bilgilerini ve diğer özelliklerini tek tek bilerek ve bu bilgiler çerçevesinde o malları değerlendirerek korumaya çalışır…

O malların kendi malı olmadığını, tüm bir topluma, tüm insanlığa ait olduğu bilerek altın tepsi içinde sunarak pazarlıklar yapmaz, onları özel kişi ve kurumlara peşkeş çekmez… Hele ki, yandaş müteahhit Mehmet Cengiz‘e verdiği belediye hissesi olayında önce suçlu olduğunu kabul etmeyip 2024 seçimlerinde sırf oy alıp İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olmak uğruna uğruna “bir acemilikti” diye çıkıp özür dilemiş biri ise…

📌Ama benim 2015 yılında uğraşıp ortaya çıkardığım gibi belediyenin tablo ve fotoğraf koleksiyonlarını aslında alıp evine götürerek ya da yakıp imha etmiş gibi göstererek özel koleksiyonculara satılmasını, özellikle de ESHOT ve APİKAM arşivleriyle Pervititch‘in İzmir haritalarında olduğu gibi müzayede evlerinin ve bu işin ticaretini yapan sahaf ve koleksiyoncuların eline geçmesini sağlıyorsanız,

📌Son günlerde tanık olduğumuz gibi, Gazi M. Kemal imzasını taşıyan 1926 tarihli bakanlar kurulu kararıyla, o gayrimenkulün kimden alındığı ve ödemenin kime yapıldığı hususunu hiç merak etmeyip sorgulamadığınız ve sekiz yılda ve sekiz eşit taksitte satın aldığınız mir-i arazideki Tuzakoğlu Un Fabrikası için bugüne kadar 2 Ekim 2006 tarih, 26307 sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanan Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Kaydına İlişkin Yönetmeliğin 9. maddesinin (c) fıkrası uyarınca söz konusu taşınmazla ilgili dosyaya koymanız gereken taraflarca düzenlenen anlaşma tutanağı ile satış sözleşmesini ya da mahkeme kararı ile tapu senedini dosyasından çıkarıp mahkemeye sunamıyorsanız,

📌Yine aynı yönetmeliğe göre Hisarönü‘ndeki eski belediye binası için hazırlamanız gereken listelerle dosyayı mahkemeye sunmak yerine eski bir gazete haberini sunuyorsanız,

📌 Size ait olmayan eski İzmir hapishanesinin yerine inşaat ve yapı kullanma ruhsatlarını düzenlemeden inşa ettiğiniz Konak Katlı Otoparkı‘nın altındaki dükkanları, sırf bu nedenle ihale edemeyip bir süreden beri kendinize ait birimlerin bürosu olarak tahsis ediyorsanız,

📌 İzmir sınırları içinde sorumlu olduğunuz tüm somut ve soyut arkeolojik, tarihi, toplumsal ve kültürel değerleri belirleyip bir kültür envanteri haline getirmeyi bugüne kadar yapmamışsanız ve bu işleri yapması gereken daire başkanlıklarına bilgisiz ve ehliyetsiz kişileri getiriyorsanız,

📌Mevcut yasalar çerçevesinde hazırlanması işi görevleriniz arasında sayılıp sahip olduğunuz mevcut insan kaynağı, teknolojik imkanlar ve mali kaynaklar itibariyle doğrudan doğruya tarafınızca yapılması gereken envanter hazırlama işini, envanter hazırlama sırasında derlenen kurumsal ve kişisel verilerin yerli ve yabancı şirketlerin, hatta yabancı ülkelerin eline geçmesi riskini göze alarak ihaleyle özel firmalara vermeye ya da belediyede çalışan memurların akademisyen eşleri eliyle aslında üniversiteye yaptırmaya kalkıyorsanız,

📌Basmane Çukuru, Buca Cezaevi arsası, Hilton Oteli hissesi, Konak Pier, İnciraltı ve Çeşme Projesi gibi kentin kangrenleşmiş sorunları konusunda “paçanızı kurtarmak” uğruna AKP, TMSF ve sermaye çevreleriyle bir pazarlık/feragat sürecinin içine girmişseniz,

📌 Eski belediye başkanlarının vadesinde ödemeyip başka işlere harcadığı vergi ve sigorta primleriyle onların faizlerini sizden isteyen iktidarı bahane ederek ya da AKP iktidarıyla o iktidara güç veren sermaye çevrelerine şirin görünmek amacıyla elinizdeki değerli gayrimenkulleri elden çıkarmak için olağanüstü bir gayret gösteriyorsanız,

📌İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 2026 Yılı Performans Programı‘nda taşınmazların tapu bilgileri dikkate alınarak gerçekleştirilen envanter çalışması sonunda 30 Haziran 2025 sonu itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 4.431’i arsa, 5.418’i de diğer (kamu tesisleri, ticari gayrimenkuller) olmak üzere toplam 9.849 adet taşınmaza sahip olunduğu belirtilmekle birlikte; Vakıflar İzmir Bölge Müdürlüğü‘nün son günlerde el koyduğu 3 tarihi taşınmazla ilgili tartışmalarda da görüldüğü gibi bu envanterin hazırlanmasında dikkate alındığı söylenen tapu belge ve bilgileri ortaya çıkarıp mahkemelere sunmak yerine Gazi M. Kemal imzalı bakanlar kurulu kararları binaların cephelerine asılıp eski gazete haberleri mahkemelere sunuluyorsa; yani, belediyenin elindeki tüm gayrimenkullerin tapu bilgi ve belgeleri dikkate alınarak belirlenmesi işi gerçek anlamda henüz yapılmadıysa,

📌 2019-2024 döneminde düzenlenen tüm Sayıştay denetim raporlarında; “taşınmaz yönetimi ve kiralamaların usulüne uygun yapılmaması“, “Taşınmazların etkili, ekonomik, verimli yönetilememesi“, “taşınmaz tahsislerinin muhasebe kayıtlarında izlenmemesi“, “belediyeye bağış yoluyla gelen taşınırların muhasebe sisteminde kayıt altına alınmaması“, “belediye mülkiyetinde bulunan tarımsal ürün elde edilecek zeytin ağaçlarından faydalanılmaması” gibi ifadeler yer alıyorsa,

📌 2019, 2020, 2021, 2022, 2023 ve 2024 yıllarına ait Sayıştay denetim raporlarında yazılı eksiklik ve yanlışlıklarla hukuka aykırı uygulamaların neredeyse her denetim raporunda tekrarlanması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin emlak yönetiminde yıllar itibariyle herhangi bir iyileşmeden söz etmenin mümkün görülmediği anlaşılıyorsa,

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi, Türkiye İstatistik Kurumu ve İçişleri Bakanlığı işbirliği çerçevesinde 2007 yılında başlatılan “Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi” kapsamında büyük emeklerle hazırlanıp ortaya konulan ve aradan geçen süre içinde geliştirilen “3 Boyutlu İzmir Rehberi” uygulaması aşağı yukarı 1 yıldır çalıştırılmıyorsa,

📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sahip olduğu binlerce taşınmazı iyi yönetemediği Sayıştay denetim raporlarıyla kanıtlanan Emlak Yönetimi Dairesi Başkanı İsmail Mutaf, 2024 yılının Kasım ayında ödüllendirilip genel sekreter yardımcılığı görevine getiriliyorsa,

📌 Memurlarınızın, yakın bir dostumun yönlendirmesiyle bina sahipleri tarafından belediyeye bağışlanmak istenen Fevzi Paşa Bulvarı üzerindeki çok değerli tarihi Kadıoğlu Hanı‘nın bağışlama işini, bağış sonrasındaki idari işlemlerin çok uzun ve zor olduğu gerekçesiyle dikkate almayıp sürüncemede bırakması nedeniyle bağışçılar bu değerli taşınmazı bağışlamaktan vazgeçiyorsa,

📌İZBETON ya da EGEŞEHİR YAPI PLANLAMA şirketlerinde gördüğümüz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ortak olduğu şirketlerle bu şirketlerin kurduğu hibrit şirketlerin büyük miktarlarda zarar etmesi ya da kredi almak amacıyla sermayesini arttırmak istemesi nedeniyle belediyeye ait değerli taşınmazların belediye meclisi kararlarıyla bu şirketlere devredilmesi sayesinde daha düne kadar kamu malı olup bir çırpıda satılabilir, kiralanabilir ya da peşkeş çekilebilir hale getirilen şirket malları tek tek elden çıkarılıyorsa,

📌Türkiye‘de kurulan ilk kent arşivlerinden biri olup son yıllarda gözden çıkarılan memur ve işçilerle doldurularak çalışmaz hale getirilen Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM)‘nin 2012 yılından bu yana belediyeye ve kente ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi arşivleme konusunda yetersiz kalıyorsa, mevcut bilgi ve belgeler kaybolup sahaf, müzayede ve koleksiyonlarda ortaya çıkıyorsa, bağışçılarda bu konuda bir algı gelişiyorsa, APİKAM‘a ait bazı fotoğraflar internetteki e-satış sitelerinde satılıyorsa, bu tür yasa dışı satışların engellenmesi için ilgili yöneticileri uyarmamıza karşın sonuç değişmiyorsa,

İzmir halkına ait kamu mallarını koruma konusunda ehliyetsiz, yetersiz ve kötü niyetli olduğunuz, eş, dost, arkadaş ve yakınlarınızın servetlerine, mal varlıklarına ve özel koleksiyonlarına doğrudan ya da dolaylı yoldan katkıda bulunduğunuz anlaşılır…

Son söz niyetine;

Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait taşınmazlarla daha düne kadar kamu malı iken belediye şirketlerine devredilmesi nedeniyle kamu malı olmaktan çıkarılan değerli belediye taşınmazlarını koruyup kollayacak ve disiplin altına alacak bilgili, tecrübeli, kararlı ve asıl önemlisi kamu malına sahip çıkacak ahlak sahibi bir belediye yönetimi dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden…

Aynen şu sıralarda Boğaziçi Köprüsü‘nü satarak özelleştirmek isteyen AKP iktidarına karşı çıktığımız gibi, onlara özenip ya da yaranıp İzmir‘deki kamu mallarının da satılarak, devredilerek ya da feragat edilerek özelleştirilmesine, elden çıkarılmasına karşı çıkalım…