Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri (7)

Kent konseylerinin yapılanmasını ve çalışmalarını ele aldığımız yazı dizimizin bugünkü bölümünde kent konseyleriyle belediyeler arasındaki bütçe, ödenek ve para ilişkilerine, belediyelerin kent konseylerine bütçe, ödenek ya da para verip vermeyeceği, yardımda bulunup bulunmayacağı üzerine yapılan tartışmalara değineceğiz.

Bilindiği üzere, İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne 6 Haziran 2009 tarih, 27250 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelik değişikliği ile 16/A maddesi eklenmiş ve bu madde düzenlemesine göre “belediyeler kent konseylerine, bütçelerinde ödenek ayırmak suretiyle ayni ve nakdi yardım yapar ve destek sağlar” hükmü getirilmiştir.

Bu düzenleme, kent konseylerinin ayni ve nakdi yardım yapması açısından gerekli ve yeterlidir.

4_20120216_1528378559

Ancak bu düzenlemeyi yetersiz bulan bazı görüş sahiplerine göre kent konseyleri ile ilgili her türlü harcamanın ilgili belediye tarafından karşılanması, bu yardımın hiçbir şekilde sınırlanmamasını istenmektedir. 

Karşı görüşte olanlar ise kent konseyleri ile belediyeler arasında böylesine kuvvetli bir mali ilişki kurulması durumunda kent konseylerinin demokratik seçimlerle belirlenmiş bağımsız yapısının bundan zarar göreceğini, belediye ile kent konseyi arasında her zaman için belediye yararına bir bağımlılık ilişkisinin kurulacağını, böylelikle ödenek alan kent konseylerinin artık belediyenin herhangi bir birimine dönüşeceğini; ayrıca kent konseylerinin yardım yapması gereken tek iç paydaşının sadece belediyeler olmadığını, belediye dışında kaymakamlık ya da valilik gibi yardım yapabilecek birden fazla paydaş olduğunu ve kent konseyleri ruhunun alınan ödenek ya da para ile iş yapmak değil; böylesi bir araya gelişten kaynaklanan sinerjinin, bu sinerjinin ürünü olan “sosyal sermaye“nin harekete geçirilmesi olduğunu ifade etmektedirler.

Bizim görüşümüz ise, kent konseyi ile belediye arasındaki bu ayni ve nakdi yardımda bulunma yükümlülüğünün, katkıda bulunacak kurumların kent konseyi üzerinde hakimiyet kurmasına yol açmayacak şekilde belediye dışındaki diğer kurumlara da yaygınlaştırılması; yani kent konseyi katılımcısı kurum, kuruluş ve kişilerin maddi ve manevi katkılarıyla oluşan sinerjinin değerlendirilmesinden yanadır. Nitekim 1998-2001 döneminde Alsancak bölgesindeki meslek odalarıyla dernek, vakıf ve sivil yurttaşların katılımı ile oluşturduğumuz Alsancak Sivil Katılım Platformu, daha sonra Konak Belediyesi’nin katılımı ile Alsancak Bölge Kurulu‘na dönüşen birlikteliğin oluşturduğu güç ve sinerjinin belediyelerin ya da diğer resmi kuruluşların yapacakları yardımlardan daha değerli, daha anlamlı ve daha kalıcı olduğunu bizlere göstermiş, kanıtlamıştır.

Kent konseyleri görevli oldukları alanda gerçekten toplumsal yaşam ve mücadelenin bir çekim odağı oldukları, bunu hedefleyip gerçekleştirdikleri takdirde; o yerleşim alanında faaliyet gösteren tüm resmi, özel ve sivil kurum, kuruluş ve kişilerin kent konseyi çevresinde toplanıp bir araya gelmeleri mümkün olur. Bu durum beklenen, toplumsal bir reflekstir. İnsanların birlikte yaşadıkları ya da çalıştıkları kentlerde bir arada olmaktan kaynaklanan bir çok konu ya da sorunun ele alınıp tartışılması suretiyle gerçek bir halk forumuna dönüştürülecek kent konseyleri işte o durumda, para ve ödenek isteyen değil; aksine katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin gönüllü olarak katkıda bulunmak isteyecekleri, bunun  için adeta birbirleriyle yarışacakları gerçek bir toplumsal güce dönüşebilir.

İşte o zaman, kent konseyleri paraya, ödeneğe ihtiyaç duymadan birçok şeyi yapabilir, birçok sorunu çözebilir ya da çözümünü kolaylaştırabilir.

zekat-vermek

İşte o zaman, kent konseylerinin, katılımcısı olan belediye, kaymakamlık, valilik ve benzerlerinden ayrı bir kimliği, bağımsız, özgür bir kişiliği olabilir. Bu yapılamadığı, becerilemediği ya da istenmediği, arzulanmadığı takdirde ise belediyelerden ya da başka kuruluşlardan, özellikle de uluslararası finans kuruluşlarından bağış, hibe, yardım adı altında para beklenen, bunun için avuç açılan bir yapıya dönüşülür ki, bu durumda da o kent konseyi temsil iddiasında bulunduğu kent halkı, hemşehrileri adına nasıl söz söyleyebilir, neler isteyebilir?

İşin öz ve kısası ise şudur;

Kent konseyleri akıllı politika, strateji ve taktiklerle mücadele ederek kendi toplumsal güçlerini yaratmadıkları, güçlü bir cazibe merkezi olmadıkları ve gücü, başkalarından istedikleri bütçe, hibe ve yardımlarla oluşturmaya çalıştıkları sürece ne kaale alınacak kadar güçlü olabilirler ne de halk adına söz söyleyip onun temsilcisi olmaya kalkışabilirler…

Devam Edecek…

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi – 5

Bugün, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin uygulandığı ilk etap Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındayız.

Büyük iddia ve söylemlerle başlatılan projenin ilk hezimete uğradığı ve suçu herkesin birbirinin üzerine attığı yerdeyiz…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun kızıp proje mahallini bizzat gezdiği yerdeyiz…

Tabii ki daha sonra suçlunun bulunup büyük bir ittifakla ifşa edildiği İzmir’in en önemli, en tanınmış tarihi kıyısındayız…

20131024_9840_97294
Projede öngörülen
pasaport-iskelesi-izmir
Projede öngörülen

İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü ve aynı zamanda ‘İzmir-Deniz Projesi‘nin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, İzmir Akdeniz Akademisi’nin bit toplantısında sorduğumuz bir soruya karşılık suçu uygulamayı yapan müteahhitlere atıp aradan sıyrıldığı halde 2017 yılının ilk günlerinde Arkitera Dergisi’ne verdiği bir demeçte aynen şöyle söylüyor:

İzmirdeniz projesi yola çıkış ve ele alınış biçimi ile Türkiye’de benzeri olmayan örnek bir proje. Biraz iddialı bulunabilir ama bugüne kadar İzmirdeniz’de izlenen süreçlerin diğer projelerde olmadığını görüyorum. İzmirdeniz projesi yukarıda aktarmaya çalıştığım vizyon ve stratejilerin operasyonel bir uzantısı olarak şekillendi. Yine ülkemiz pratiğinde çok da alışık olunmayan bir biçimde, tasarım ilkeleri, katılımcı bir süreçle önceden tarif edilen bir tasarım stratejisi ile hazırlandı.

Bu anlatımdan da anlaşılacağı üzere, İzmirdeniz Projesinin bundan önce yapılmış hiçbir projeye benzemeyen örnek bir proje olduğu iddia edilmektedir.

Bu öyle bir projedir ki, ortaya koyulan vizyon, strateji, tasarım ilkeleri ve katılımcı süreç itibariyle övünülen, örnek alınması istenilen mükemmel bir projedir.

İçerdiği zengin görseller, yöneltilen soruların içeriği ve verilen yanıtların tarzı itibariyle sadece projenin anlatımını ve meziyetlerinin övülmesini amaçlayan bu röportajda ne yazık ki, projenin uygulamasından kaynaklanan olumlu ya da olumsuz hiçbir bilgi, değerlendirme ya da yorum bulunmamaktadır.

Oysa demeci veren kişi, bu önemli ve ‘örnek‘ projenin koordinatörüdür. O nedenle projenin tasarımı ve uygulaması kadar kullanımdan kaynaklanan geri bildirimleri de izleyip değerlendirmesi, gerekli çözümleri üretmesi ve bunları kamuoyu ile paylaşması gereken bir kamu görevlisidir. Projenin ilk kez hayata geçtiği Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki uygulamadan başlayarak Bostanlı, Bayraklı, Güzelyalı ve Sahilevleri gibi diğer etaplarının tasarım, uygulama ve kullanımdan kaynaklanan eksiklik ve yanlışlıklarını izlemesi, buraları kullanan halkın tepkisini öğrenmesi, proje uygulaması ile ortaya çıkan yatırımların kullanımından kaynaklanan sorunları da irdelemesi gereken bir görevlidir.

Şimdi biz gelelim, sayın Velibeyoğlu‘nun yapmadığı değerlendirme ve yorumları, Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki ilk etap için yapmaya çalışalım:

İlk olarak Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki rıhtım zemininde, adeta İzmir’in simgesi olarak kabul edilen dalgalı zemin kaplamasının önce kırılması ardından da eskisini aratan kötü bir imalatla yapılmasını hatırlatalım.

piceri
Örnek alınacak kaldırımlar…
kordon2
Fotoğrafın çekildiği zemin (!)

O tarihlerdeki tüm medya kuruluşlarının bunu manşetlerine taşımasına, hatta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun kızıp inşaat mahalline gidişine yol açan bu kalitesiz, özensiz zemin kaplaması bugüne kadar sağından solundan biraz düzeltilmiş olmasına karşın halen yerindedir ve konuyu bilen herkesin o rıhtımda yürüyüp o zemine baktıkça yüreği sızlamaktadır.

Sorun, işi yapan müteahhite ya da taşerona atılıp çüzlmekle birlikte aynı kötü tasarım, özensizlik ve kalitesiz bu rıhtımın yakınındaki diğer çevre tasarım ve düzenlemelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Yazımıza eklediğimiz fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi bina bloklarının arasında yer alan boşluklar oralardaki yeşil doku kaldırılarak hunharca betonlanmış, proje için hazırlanan grafiklerde bol bol yeşil renk kullanıldığı halde o mekanların bugünkü görünümünde grinin her tonunun manzaraya hakim hale gelmesi sağlanmıştır.

jooojjojojojojojo
Söylenip çizilen…
01
Uygulanıp ortaya koyulan…
02
Arkalığı olan bütün oturma bankları deniz yerine yola bakıyor…
03
Grinin tüm tonları…
04
Neyse ki hortumun rengi yeşil…
05
Taksilerle içiçe bir oturup dinlenme yeri…
06
Eski ile yeni arasındaki fark nedir?
07
Söylemi ve reklamı oldukça güçlü; ama eylemi yok bir proje (!)
11
Bu orta yerdeki yeşil sandığı sakın bir tabut sanmayın; o sadece işçilerin el aletlerini koydukları alelade bir kutu

Düzenlemesi yapılan alanlarda genellikle dairesel tasarımlar kullanıldığından bu formda yapılmış çoğu oturma grubunda insanların sırtlarını denize dönecek şekilde oturmaları öngörülmüştür. Oysa düzenlemesi yapılan yer, insanların denize dönerek oturmak isteyecekleri denize nazır bölgelerdir (!)

Yine aynı alan düzenlemelerinde görev aldığı dönemde İzmir’in gelişmesi için büyük çalışmalar yapan Vali Kazım Dirik’in bir büstü başı denize gelecek, üstüne üstlük hemen önündeki çöp konteynerlerini görecek şekilde yerleştirilmiştir. Büyük bir saygısızlığın örneği olan bu uygulama sizce örnek alınması istenen hangi tasarım projesine uymaktadır?

08
Vali Kazım Dirik Büstü
09
Vali Kazım Dirik Büstü
10
Bu büst şayet şu an görevde olan bir devlet büyüğünün olsaydı, ne olurdu?

İzmir’in değerli ismi Vali Kazım Dirik için uygun görülen yer, uygun görülen alan burası mıdır?

Burası kesin olan bir şey var ki; o da böylesi bir meydan düzenlemesi ile sanırım İzmirlilerden çok Vali Kazım Dirik’in denizle ilişkisinin güçlendirilmesine önem verilmiş. Tabii ki tek bir eksiklikle… Büst ile deniz arasında, yerin altına ve üstüne yapılmış bilinen bütün çöp biriktirme teknolojilerini sıralayarak…

Bugün aradan, hem de proje uygulamasındaki mevcut eksiklik ya da yanlışlıkları giderebilecek onca yıl geçtikten sonra proje uygulama alanına gittiğinizde diğer belediyelerin ya da kamu kurumlarının örnek alabileceği, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ne görebilirsiniz? O sahildeki işyeri sahiplerine, o işyerlerinde çalışanlara, o rıhtımdan geçenlere şu ana kadar yapılanların ne anlama geldiğini sorduğunuzda, yıkılan eski ile yapılan yeni arasında belirgin bir fark olup olmadığını araştırdığınızda, sözünü ettiğimiz röportaja konu olacak şekilde ne bulursunuz ve ne söylersiniz?

Takdiri size kalmıştır…

Devam Edecek…

Romanlar: “Farklılığımız zenginliğimiz,birlikteliğimiz geleceğimiz”

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen “Romanların Yoğun Olarak Yaşadığı Yerlerde Sosyal İçermenin Desteklenmesi Teknik Destek Projesi – SİROMA” kapsamında düzenlenen “Farklılığımız Zenginliğimiz, Birlikteliğimiz Geleceğimiz” başlıklı fotoğraf yarışmasının amacı; toplumda Roman kültürüne ilişkin farkındalık düzeyini yükseltmek, Roman vatandaşların sosyal ve ekonomik yaşama katılım durumlarına dikkat çekmek, Romanlara yönelik basmakalıp düşüncelerin de ötesine geçerek, konuyla ilgili yaklaşımları fotoğraf yoluyla ifade eden bir platform oluşturmak ve SİROMA Projesi’nin görünürlüğünü arttırmak olarak belirlenmiştir.

Son kabul tarihi 30.12.2016 olan ve sonuçları 2017 yılı başında açıklanan yarışmada birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödülü alan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan fotoğraflardan oluşan toplam 23 fotoğrafı ilginize ve beğeninize sunuyoruz.

turan-topalar-birincilik-odulu-yolculuk
Turan Topalar – Birincilik Ödülü – “Yolculuk
alev-ozcan-ikincilik-odulu-roman
Alev Özcan – İkincilik Ödülü – “Roman
emine-toprak-ucunculuk-odulu-suskun
Emine Toprak – Üçüncülük Ödülü – “Suskun
adnan-demir-sergileme-kalayci
Adnan Demir – Sergileme – “Kalaycı
ahmet-zeki-okur-sergileme-sevgi
Ahmet Zeki Okur – Sergileme – “Sevgi
batuhan-yildirim-sergileme-gunese-selam
Batuhan Yıldırım – Sergileme – “Güneşe Selam
birsen-bildi-sergileme-roman-dugunu
Birsen Bildi – Sergileme – “Roman Düğünü
devrim-ozgur-unlu-sergileme-oyun
Devrim Özgür Ünlü – Sergileme – “Oyun
dilek-erim-sergileme-modernligin-golgesinde
Dilek Erim – Sergileme – “Modernliğin Gölgesinde
enver-aydin-sergileme-bizim-mahalle
Enver Aydın – Sergileme – “Bizim Mahalle
erdal-turkoglu-sergileme-pencere
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Pencere
fahrettin-beceren-sergileme-toplayici
Fahrettin Beceren – Sergileme – “Toplayıcı
gurhan-sahin-sergileme-calisma
Gürhan Şahin – Sergileme – “Çalışma
mehmet-aslan-sergileme-roman-yasam
Mehmet Aslan – Sergileme – “Roman Yaşam
murat-bakmaz-sergileme-yikik
Murat Bakmaz – Sergileme – “Yıkık
mustafa-gezer-sergileme-roman-orkestrasi
Mustafa Gezer – Sergileme – “Roman Orkestrası
nadire-gunday-sergileme-bakis
Nadire Günday – Sergileme – “Bakış
oguz-korkmaz-sergileme-dersler
Oğuz Korkmaz – Sergileme – “Dersler
serkan-colak-sergileme-sokak
Serkan Çolak – Sergileme – “Sokak
servet-cinar-sergileme-zor-hayatlar
Servet Çınar – Sergileme – “Zor Hayatlar
tuna-akcay-sergileme-keskin
Tuna Akçay – Sergileme – “Keskin
volkan-karagulleoglu-sergileme-merdivenler
Volkan Karagülleoğlu – Sergileme – “Merdivenler
huseyin-turk-sergileme-mutlugiller
Hüseyin Türk – Sergileme – “Mutlugiller”

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

“Bunu Ben Çektim”, 821 Sokak (2)

İzmir Agorası yakınındaki 821. sokakta yaşayan küçük çocukların, ellerine bir fotoğraf makinesi verildiğinde yaşadıkları çevre ve insanlara dair neler çektiklerini; böylelikle ait oldukları sokağı, mahalleyi ve kenti nasıl algıladıklarını görmeye ve değerlendirmeye bugün de devam ediyoruz…

Tabii ki, geçen sefer de söylediğimiz gibi bu deneyimi akıl edenlere, uygulatanlara ve uygulayanlara bir kez daha teşekkür etmek koşuluyla…

serra-akcan
Serra Akcan
821-sokak-1
821. Sokak
821-sokak-2
821. Sokak
rasim-agas-1
Rasim Ağas (8), Konak-İzmir
rasim-agas-2
Rasim Ağas (8), Konak-İzmir
ruvin-robin-kurayci-1
Ruvin (Robin) Kuraycı (10), Halep-Suriye
ruvin-robin-kurayci-2
Ruvin (Robin) Kuraycı (10), Halep-Suriye
sidika-muhammed-1
Sıdıka Muhammed (11), Halep-Suriye
sidika-muhammed-2
Sıdıka Muhammed (11), Halep-Suriye
soner-copnur-1
Soner Çopnur (12), Konak-İzmir
soner-copnur-2
Soner Çopnur (12), Konak-İzmir
tuana-ertan-1
Tuana Ertan (8), Konak-İzmir
tuana-ertan-2
Tuana Ertan (8), Konak-İzmir
yasin-turkan-1
Yasin Türkan (10), Konak-İzmir
yasin-turkan-2
Yasin Türkan (10), Konak-İzmir

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (3)

Ali Rıza Avcan

Turan mahallesi, bir yerleşim yeri karakterini kazanmaya başladığı tarihlerden sonra öncelikle Bayraklı’ya, sonrasında da karşı sahildeki İzmir’e akaryakıt ve kömür depolarıyla lojistik anlamda hizmet veren, daha sonraki yıllarda da küçük ölçekli imalathane ve fabrikaları yanında denizden ve karadan kolay ulaşımı nedeniyle öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, daha sonrasında da İzmir’in önemli bir üretim, depolama ve dağıtım bölgesi olarak görev üstlenmiştir. 

13. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerinde ‘Kürdelen’ olarak adlandırılan ve muhtemelen Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney etekleriyle Soğukkuyu mevkiinde yoğunlaşan Kordelion nahiyesinin banliyösü olarak kabul edilen ‘Teganion’nun sahilinde ve Arulca (Doğanbey) Vadisi’nin yamaçlarındaki bahçeli evler ya da çiftlikler şeklinde dağılmış olan yerleşim, 1860’lı yıllarda İzmir-Bayraklı-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun döşenmesi, bu bölgede ‘Triadha’ ismiyle bir istasyonun açılması ve 20 Temmuz 1865’de Karşıyaka istasyonunun, Bornova istasyonu için düzenlenen ‘küşat resmi’ (açılış töreni) ile faaliyete girmesiyle¹ canlılık kazanmış, yerleşim bundan böyle demiryolu ile sahil arasında yoğunlaşmış olmalıdır. Demiryolunun yapımı sırasında Mersinli (Halkapınar), Bayraklı ve Karşıyaka’ya istasyon binası yapılmakla birlikte Triadha’ya istasyon binası yapılmadığı anlaşılmaktadır.

erkin35_p1040621
İZBAN öncesi Turan tren istasyonu (Kaynak: Wowturkey)
erkin35_p1040627-1
İZBAN İstasyonu yapılırken yakındaki ev… (Kaynak: Wowturkey)

Nedim Atilla’nın verdiği bilgiye göre hat henüz İngilizlerin elindeyken, 1889 yılının Ekim ayında bir işçinin trenden düşerek ölmesi üzerine, yeterli güvenlik önlemi alınmadığı gerekçesiyle Osmanlı Nafıa Nezareti, Karşıyaka’ya çalışan banliyö trenlerini yasaklamış ve bu yasak kararı o dönem için büyük tepkilere yol açmıştır. Nafıa Nezareti, tepkileri ancak iki yıl sonra ciddiye alarak 1891’de yeniden Karşıyaka’ya seferleri başlatmış, böylelikle hem Karşıyaka’nın hem de aradaki Bayraklı ve Triadha istasyonlarının trafiği artmıştır.²

db_arc29691
Bayraklı geçilmiş, Turan’a yaklaşılmaktadır… (*)
db_arc32681
Artık Turan istasyonuna girilmiştir… (*)
db_arc32661
1970’li yıllardan özlenen bir manzara… (*)
17573-56918_at_turan__7th_march_1977
Artık Turan istasyonundayız… (*)
17572-56918_at_turan__7th_march_1977
Tarihler 7 Mart 1977’yi göstermektedir… (*)
db_pr06481
Trenimizin hedefi Naldöken’dir artık (*)

Société Ottomane du Chemin de fer de Smyrne-Cassaba et Prolongements (SCP) şirketinin 1898-1899 tarihli tarifesinden de anlaşılacağı üzere İzmir’den ‘Triadha’ya kadar 8 kilometrelik yolu tek yönlü olarak gelip gidenlerden birinci sınıfta 2 kuruş, ikinci sınıfta 1,25 kuruş, üçüncü sınıfta 0,75 kuruş alınmakta; biletini gidiş-dönüş şeklinde satın alanlardan ise birinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 3 kuruş, ikinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 2 kuruş, üçüncü sınıfta seyahat etmeleri durumunda da 1,25 kuruş alınmaktadır.

1898-99-izmir-kasaba-demiryolu-sirketi-ucret-tarifesi
SCP 1898-99 ücret tarifesi

Bölgenin, şimdinin Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na ait askeri alanın yamaçlarına,  yerli Rum halk açısından kutsal bir değeri bulunan ayazması, bir öğretmen ve iki sınıflı okulu ile birlikte Aya Triada Manastırı’nın yapılıp 29 Ağustos 1898 tarihinde açılması birlikte daha da geliştiği, İzmir’de, Karşıyaka’da, Bayraklı’da ve çevre köylerde oturan yerli Rumların yılın belirli günlerindeki dini bayramlarda buraya geldiği, sözü çokça edilen uçurtma şenliğine katıldıkları, böylelikle Triada’nın daha  (Triadha) arasındaki toplumsal ilişkilerin arttığı  söylenebilir.

Nikos Kararas’ın verdiği bilgilere göre bu bölgede yaşayan ortalama 300 kişinin 50’si Rum, 40’ı Ermeni, 10’u Musevi, geriye kalan 200’si ise İtalyan levantenidir.³

Bölgedeki güzel yaz evlerinde oturanların en tanınmışları, 1898-1899 tarihli ticaret rehberlerindeki ilanlarına göre Frank Caddesi’nde mağazaları olan Pierre Ksenopoulos, Kritiko Han’da işyeri olan Nicolas Iokimoglu, Bakır Bezesteni’nde işyeri olan D. Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti idi.  Don Marco’nun evi ise daha yüksek bir tepedeydi.

ksenopoulos-evi-001
Pierre Ksenopoulos Evi

magasins-xenopoulo-190x300Reklam metni çevirisi: “En uygun fiyatla mal satmakla şöhret yapmış bulunan Frenk sokağı büyük mağazaları, P. Xenopoulo ve şürekası. Kuruluş tarihi 1850, 50, FRenk sokağı 52-İzmir

İpekli ve yünlü kumaşlar, elbise ve konfeksiyonlar için garnitür çeşitleri, kurdele, dantel, işleme çeşitleri, korseler, şemsiyeler, seyahat örtüleri, şapka, çorap, kumaş çeşitleri, perdelikler ve halılar.

Zengin fantazi mendil çeşitleri, ev ve tualet eşyaları, tual ve çarşaf çeşitleri, özel mefruşat bölümü, vs., vs. Bina içinde toptan satış deposu. Pazarlıksız satışlar.” 

Bugün 1649 sokak No. 80-82-84-86-88 adresindeki güzel evin Pierre Ksenopoulos’a ait olduğu hususu kesin olmamakla birlikte, İzmir Valisi Rahmi Bey’in bu evi ziyaret ederek Pierre Ksenopoulos ve konukları Fransız Amirali Rollin, Elzear Guiffray, eşi Jeanne Guiffray ve küçük oğlu Marcel Guiffray ile resim çektirdiği bilinmektedir.

soldan-saga-fransiz-deniz-komutani-rollin-elzear-guiffray-vali-rahmi-bey-m-ksenopoulo-marcel-jeanne-guiffray
Üstte soldan sağa Elzear Guiffray, Fransız amirali Rollin, Vali Rahmi Bey, Pierre Ksenopoulos,    altta Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray – Ksenopoulos’un Turdan’daki evinin bahçesinde
marcel-jeanne-guiffray-vali-rahmi-bey-ksenopoulosun-evi
Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray, Vali Rahmi Bey

Sicilya kökenli Stano ailesinin bugünkü bireylerinden biri olup 1917-2006 yılları arasında yaşayan Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre, bugün Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu yerde babası Giorgio Raoul Stano’nun 250 Akr (101,175 hektar) büyüklüğündeki çiftliğinde zeytin bahçeleri ve üzüm bağlarının yanında bir de fırın bulunmaktadır.

Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre bir pamuk tüccarı olarak Sicilya’dan gelen babası Giorgio Raoul Stano önce Alsancak’taki İngiliz Demiryolu Kumpanyası’nda (O.R.C.), daha sonra da Turan’daki Standart Oil şirketinde yönetici olmuş. Stano ailesi önceleri Alsancak’ta yaşarken 1922 tarihli İzmir Yangınından 5 yıl sonra Turan’a taşınmış ve 1939 yılına kadar orada yaşamaya başlamışlar.

14 Mart 1914’de Turan’daki çiftlik evinin hemen yakınındaki karakolda doğduğunu söyleyen Ferdinando Stano, 1922’deki yangın gecesinde 1. Kordon’daki evlerinden Turan’daki çiftliğe yürüyerek kaçışları sonucunda Turyağ fabrikasının içine girdiklerini, Mösyö Perez‘in yardımıyla çiftliğe geldiklerini, evin Turan’dan ve İzmir’den gelenlerle birlikte kalabalık olduğunu, daha sonra gelen Türk ordusunun ise kendilerinden damdaki inekleri, domuzları istediğini anlatmaktadır. 

Stano ailesinin uzun yıllarını geçirdiği bu ev ve çiftlik, 1939 yılından hemen önce askeri yığınak kurma gerekçesiyle az bir bedelle askeriye tarafından satın alınmış olup, bugün Ege Deniz Ordu Komutanlığı’nın askeri sahasında bulunmaktadır.

Adil Akçamlı ise Arulca (şimdiki Doğanbey) köyüne kadar uzanan ve verimli topraklara sahip olan bu çiftliğin Bill (?) Stano’ya ait olduğunu belirttikten sonra Bill (?) Stano’nun ava meraklı biri olduğunu, bir sürek avı sırasında tüfeğinin namlusunun patlaması nedeniyle bir gözünü kaybettiğini belirtmektedir.

Yine Adil Akçamlı’nın verdiği bilgiye göre; “Bill Stano’nun Oskar ve Fero isimli oğulları ve dört kız kardeşleri ile birlikte çiftliğin tüm işlerini yapıyorlardı. Demiryolu hattı geçtikten sonra kıyı şeridine evler ve küçük bir yağ imalathanesi kuruldu. (Şimdiki Turyağ) Bayraklı’nın aşağı kesimleri içinde derin dolap kuyuları, meyve ağaçları ve çiçek bahçeleriyle yemyeşil bir görüntü sergiliyordu. Arazi sahipleri aralarında anlaşarak halkın geçmesi için önceleri dar patikalar, sonradan bunlar genişletilerek sokaklara bölünerek mahalle oldular. O mahallede yetişen ağaç, çiçek isimleriyle anıldılar.

Taşımacılığın zorlaştığı yamaçlarda ikamet edenlerin nüfus yoğunluğundan ortada iki sokağı birleştiren geniş alan düzeltilerek toprak yol yapıldı.

Bu geniş sokağa [(1609)(aslında 1649)] en çok yetişen Rumca İncirli (Mura) adını verdiler. Sonradan Muradiye ismini aldı.

kaleya-evi-002
Caleya Evi

Alex Baltazzi’nin verdiği bilgilere göre yerleşimin Karşıyaka’ya doğru son evleri ise Maltalı Caleya ailesiyle tanınmış Paterson ve Edgar Giraud ailelerine aittir.


¹ A. Nedim Atilla, İzmir Demiryolları, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Ekim 2002, İzmir, s.111

² A.g.e. s.111

³ Alex Baltazzi, 2009, http://www.levantineheritage.com/note63.htm

⁴ Rauf Beyru, 18. ve 19. Yüzyıllarda İzmir, 1973-İzmirs.71 

Pelin Böke, İzmir 1919-1922 Tanıklıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ekim 2006, İstanbul, s.148, 193-196

⁶ Adil Akçamlı, Uygarlığın Anıtı Bayraklı, Mayıs 2000, İzmir, s.239

(*) Fotoğraflar, sevgili arkadaşımız araştırmacı, yazar Orhan Berent‘ten alınmıştır.

Devam Edecek…

“Bunu Ben Çektim”, 821 Sokak (1)

Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü geçtiğimiz günlerde çok güzel bir çalışma yaptı ve bu çalışma sonucunda hem bir fotoğraf sergisi açtı hem de bir fotoğraf albümü yayınladı.

Fotoğraf sanatçısı Serra Akcan‘ın yürütücülüğü, Sinan Kılıç‘ın proje danışmanlığı çerçevesinde geçmişte  Agora yakınındaki 821. sokakta yaşayan çocuklara verdikleri fotoğraf makineleriyle çekilen fotoğraflardan oluşan bir atölye çalışması gerçekleştirerek bu çalışmaları Bunu Ben Çektim“, 821 Sokak isimli bir albümde bir araya getirdi. 

Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’ne bağlı Kent Tarihi Birimi tarafından desteklenen bu çalışmalar, 3-20 Ekim 2016 tarihleri arasında Konak Belediyesi Tarık Dursun K. Yazar Evi’nde fotoğraf sanatçısı Serra Akcan  tarafından gerçekleştirilmiş, yayınlanan albümün fotoğraf metinleri ise sevgili arkadaşımız yazar Ahmet Büke tarafından hazırlanmıştır.

Biz bugün toplam Agora 821 Sokak’ta yaşayan 17 çocuğun çektiği fotoğraflardan oluşan sergi ve albümün ilk 11 çocuğa ait 22 fotoğrafını yayınlıyoruz. Önümüzdeki günlerde ise geriye kalan 6 çocuğun 12 fotoğrafını yayınlayarak bu güzel çalışmanın daha da yaygınlaşıp örnek olması için katkıda bulunmayı sürdüreceğiz.

Bize böylesi bir çalışmanın yapılabileceğini gösteren ve gerçekleştiren Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü sevgili arkadaşımız Salim Çetin‘e, fotoğraf metinlerini yazan Ahmet Büke‘ye, bu çalışmanın yürütücülüğünü yapan Serra Akcan‘a, danışmanlığını yapan Sinan Kılıç‘a ve bizi bu çalışmanın değişik aşamalarıyla ilgili fotoğrafları Facebook’ta paylaşarak bilgilendiren Theodora Hacudi‘ye teşekkür etmek isteriz.

Gönül ister ki, atölye çalışması sırasında çocuklara verilen fotoğraf makineleri çalışma sonrasında çocuklara armağan edilmiş olsun ve aradan 1-2 yıl geçtikten sonra gidip yine aynı çocuklardaki gelişim izlensin, onların yeni fotoğrafları sergilensin, yayınlansın… Belli olmaz, bizim bu düşünüp önerdiğimiz şeyler şu an itibariyle hayata geçirilmiş bile olabilir…

abdurrahman-mennan-1
Abdurrahman Mennan (9) Halep, Suriye doğumlu
abdurrahman-mennan-2
Abdurrahman Mennan (9), Halep, Suriye doğumlu
ahmet-yesilcimen-1
Ahmet Yeşilçimen (8), Konak, İzmir doğumlu
ahmet-yesilcimen-2
Ahmet Yeşilçimen (8), Konak, İzmir doğumlu
asli-fullar-1
Aslı Fullar (11), Konak, İzmir doğumlu
asli-fullar-2
Aslı Fullar (11), Konak, İzmir doğumlu
berat-cem-safak-1
Berat Cem Şafak (10), Konak, İzmir doğumlu
berat-cem-safak-2
Berat Cem Şafak (10), Konak, İzmir doğumlu
efe-kizilaslan-1
Efe Kızılaslan (11), Konak, İzmir doğumlu
efe-kizilaslan-2
Efe Kızılaslan (11), Konak, İzmir doğumlu
ilknur-arsoy-1
İlknur Arsoy (11), Savur, Mardin doğumlu
ilknur-arsoy-2
İlknur Arsoy (11), Savur, Mardin doğumlu
mahsun-ozkul-1
Mahsun Özkul, Konak, İzmir doğumlu
mahsun-ozkul-2
Mahsun Özkul, Konak, İzmir doğumlu
muhammed-cerrah-1
Muhammed Cerrah (10), Halep, Suriye doğumlu
muhammed-cerrah-2
Muhammed Cerrah (10), Halep, Suriye doğumlu
murat-cinar-kurt-1
Murat Çınar Kurt (12), Konak, İzmir doğumlu
murat-cinar-kurt-2
Murat Çınar Kurt (12), Konak, İzmir doğumlu
narin-gok-1
Narin Gök (8), Konak, İzmir doğumlu
narin-gok-2
Narin Gök (8), Konak, İzmir doğumlu
nazar-sepetli-1
Nazar Sepetli (12), Akhisar, Manisa doğumlu
nazar-sepetli-2
Nazar Sepetli (12), Akhisar, Manisa doğumlu

 Devam Edecek…

Proje nedir?

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Proje, projeler, projeler, ler, ler (!)

Herhalde son zamanlarda en çok karşılaştığımız kavram…

Yerli yersiz kullanımı ise bazılarımızı çileden çıkarıyor.

Şu kısacık soru bile kendi içinde öyle büyük bir anlam ve süreci barındırmaktadır ki …

Kelime anlamı Türk Dil Kurumu’na göre ‘düşünülüp tasarlanmış şey’ ya da ‘tasarı’.

Kullanım oranı da bir o kadar fazla; ‘mimari proje’, ‘tesisat projesi’, ‘inşaat projesi’, ‘ar-ge projesi’, ‘ür-ge projesi’, ‘ulaşım projesi’, ‘sinema projesi’, ‘kültürel proje’, ‘yatırım projesi’…

Birbirine girmiş kavramlar; proje, üretim/ürün (mal/hizmet), etkinlik, faaliyet, süreç, hayal………….????????

Kısa bir tanım yaparsak proje, belirli bir konu hakkında ne amaçla, hangi gerekçe ile, nerede, hangi zaman aralığında, ne kadar bütçeyle, kiminle,  kime/neye, hangi yöntem ve faaliyetlerle, hangi risklerle, nasıl doğrulanabileceği sorularının tamamını net bir cevapla ortaya koyan, çarpan etkisi ve sürdürülebilirliği (mali, kurumsal, politik) belli olan bir plan bütünüdür.

Ülkemizde neredeyse her kurum her yerde projelerinden bahsederek bunların nasıl başarıyla sonuçlandığını anlatmakta, başarı ve becerilerini projeleri üzerinden gösterip kanıtlamaya çalışmaktadır.

Buna karşılık bizler, daha bundan 2 sene önce yapılmış bu önemli ve büyük projeleri (!) hatırlamakta bile zorlanıyoruz.. Hatta çoğu zaman, projelerini ballandıra ballandıra anlatan kurumların bir süre sonra o projeleri (!) unuttuğunu ve hatırlamak bile istemediğini görüyoruz…

İşte tam da bu noktada;  proje nedir ve ne değildir? diye soruyoruz.

Bu soruyu dile getirmenin en kolay yolu, unutulan, atlanılan bir iş/plan ya da proje değildir. Çünkü proje, bir ihtiyaç nedeniyle hazırlanır ve gerçek bir proje o ihtiyacı karşılayıp bittiğinde bile olumlu ya da olumsuz yeni ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olur.  Aslında bu sonsuz bir döngüdür; olsa olsa bu bütünsel yaklaşımın sonucunda ilk çıkış noktası hafızalardan silinse bile, çıktıları her zaman yeni projeleri doğurur ve  yön verir.

O halde, proje ne değildir?

Bir mendil üreticisinin 1 ayda 100 adet mendil üretmesi tabii ki proje değildir.

Bir mendil üreticisinin, İzmir devlet hastanelerinde çalışan 40-50 yaş aralığındaki kadın doktorlardan, ‘bilmem ne’ hastalığını önlemek amacıyla bir ayda x adet ‘bilmem ne’ özelliğinde mendil siparişi almak hedefi ile planlama yapması başlı başına bir projedir. Bu projenin çıktısı satış grafiğidir ve bu grafiğe bağlı yeni bir bütünsel planlama gerekliliğini ortaya çıkarır.

Bu kısa tanımın ardından, kent yaşamı ya da yönetiminde uygulanacak stratejilerde ‘proje’nin yeri nedir? sorusunu sormamız gerekir.

Yerel yönetimler tarafından uygulanan projeler (proje tanımına uygun olan planlı faaliyetler bütünü) bir kentin sadece ilk 5 yılını değil, önündeki tüm bir geleceği etkiler. Projeler sürdürülebilirlik ilkesi gereği eğer doğru amaçlarla işlerlik kazanırsa, bir kentin tüm geleceği değiştirebilir.

Aynı şekilde yanlışlığı ya da eksikliği nedeniyle yürütülemeyen başarısız projeler de kentin geleceğini şekillendiren can damarlarına zarar verebilir.

Bu nedenle, her fikri olanın fikrinin hayata geçirilmesi, maalesef kentin/kentlinin geleceğini sorumsuzca tehlikeye atmak demektir. O nedenle, gerekli süreçleri geçirmeyen, ihtiyaç ve durum analizi yapılmayan, sorun ağacı paydaş olan kentlilerle tartışılmayan, risk unsurları dikkate alınmayan, ekip oluşumu ve görev paylaşımı doğru yapılmayan, finans kaynakları olmayan hiç bir projenin başarıya ulaşamayacağı gözönünde bulundurulmalıdır.

Zaten doğru bir proje hazırlamak için gerekli olan aşamaları eksiksiz bir şekilde tamamlamış olan projeler sürdürülebilirlik ilkesi gereğince bitmez; mevcut projenin sonuçları, ilgili alanlarda yeni projelerin bir önceki adımını oluşturur.

project-principles

İşsizlik bir sorunsa, işsizliği bitirmek bir projeler bütünüdür. Tek bir hamleyle çok adımlı bir merdivenin ilk basamağından en üst basamağına çıkılırsa arada atlanılan basamakların gerektirdiği süreçleri yerine getirilmemiş olması, bizim ya doğru hedef kitlelere eksik hizmet götürmemize ya da yanlış hedef kitlelere ulaşmamızı yeterli hizmet sunmamıza neden olabilir.

Projeden bahsederken en çok karşımıza çıkan örneklerden biridir;

Bir kurum ya da kişi gelip der ki; “Bir projem var. Bu ülkede xxx yok, bununla ilgili bir festival / konferans / fuar yapalım ki herkes duysun bilsin.

Yapalım. Yaptık. Ya sonra?

Etkinlik yapılır ve bir şekilde finanse edilir. Etkinlik biter, 3 gün, 1 hafta, 10 gün yazılı görsel medyada kalır, böylelikle tanıtım vesaire yapılır .

Sonra, etkinlik sonuçları nerede kullanılır, yapılan bu etkinlik sonrasında kurumlar ya da sektörler arası işbirliği ne ölçüde devam eder, bu nasıl sağlanır, konu ile ilgili olarak hangi noktadan hangi noktaya ne kadar mesafe kat edilir, ekonomik  ya da toplumsal göstergeler ne ölçüde değişir ya da değişmiştir? Etkinlik sonrası izleme süreci yapılmış mıdır? Kısacası yapılan etkinlik gerçekten iyi tasarlanmış ve yönetilmiş midir?

Aslında yapılan her etkinliğe bir de bu gözden bakmak gerekir ki; yapılan etkinlik ortaya somut çıktılar koyabilsin.

İşte bu anlamda proje mevcut ya da öngörülen bir ihtiyaca  yönelik yapılır; yani yapılacak bir festival belki de bu ihtiyacı karşılamaya cevap vermeyebilir.

Maalesef yapılan birçok ulusal ve uluslararası etkinlik, örgütlenen muazzam büyüklükteki organizasyonlarla gerçekleştirilse bile, etkinliğin çıkış noktası olan ihtiyaçları  unutarak  sadece etkinlik üzerinde odaklanılmasına, asıl ihtiyacın unutulmasına, bu ihtiyacın bu etkinlikle gerçekten karşılanıp karşılanmadığını sorgulayan bir anlayışın unutulmasına neden olmaktadır.

Etkinliğin eksiksiz ve istenilen şekilde organize edilmesi ilk başta işin başarılı yapıldığı izlenimini yaratsa bile aslında beklenen etkinin yaratılabilmesi için etkinliğin bir proje adımı olarak ele alınması, bu adımın atılması ile ihtiyacın ne ölçüde karşılandığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Projerle ilgili diğer bir diğer yanılsama da, projeleri hibe olarak gören anlayıştır. Oysa projeler hibe demek değildir!

Son zamanların en büyük karmaşa yaratan kavramlarından biridir hibe. Evet, bir çok ulusal ve uluslararası hibe programı çeşitli alanlardaki projelerin bütçelerine değişik oranlarda hibe vermektedir. Hibe programı için ihtiyacı projelendirmek gerekir. Ancak bu demek değildir ki, tüm projeler hibe ile hayata geçirilir. Oysa hibe, projeleri hayata geçirmek amacıyla kullanılan finansman yöntemlerinden sadece biridir. İşte o anlamda hibeleri doğru kullanmak başlı başına bir strateji işi olup, hibe yöntemiyle gelen finansmandan doğru zamanda doğru alanda faydalanmak gerekir.

resim1

Bazı zaman olur ki, büyük bir projenin belli bir adımını yeniden planlayıp hibeden faydalanmak işin en doğrusu olacağı için uygulanabilir. Bu gibi stratejik kararlar vermeniz gerektiğinde, o proje ile ilgili önceden hazırlanmış stratejik plan ve programlarınızın elinizde hazır bulunması gerekebilir.

Bazı zaman olur ki, projeniz için hiç bir destek mekanizması bulamazsınız. Bu noktada kaynak yaratma yöntemleri ve araçları devreye girer ki; bu işin püf noktaları çok daha başkadır.

Son olarak bazı hizmetler vardır ki kendi bütçenizle yaptığınızda değer kazanır, başka türlü bir farkındalık yaratmanıza neden olabilir.

Önemli olan finansman değildir, projenin nasıl kurgulandığıdır. Çünkü bilim ve uygulama göstermiştir ki, sürdürülebilir bir proje daima kaynak bulur.

Sözün özü;

İyi olan hep kazanır!!!

 

Bu toprakların; bu ada ve denizlerin ressamı…

Verdiği bilgilerin doğruluğu ve geçerliliği ölçeğinde hepimizin güvendiği Vikipedi kaynaklarına göre Naif sanat, çocuksu bir basitlik taşıyan bir sanat türüdür. Tür olarak primitif sanatla oldukça benzeşir. Naif sanatın çok az sanat eğitimi almış, ya da hiç eğitim almamış insanlar tarafından yaratılmış olduğunu söylemek bu türü fazlasıyla basite indirgemek olur.

Naif sanat adı özellikle resimde kabul gören bir akademi ve okullu resim biçimi olduğunu var sayar. Ancak pratikte de naif sanatçıların okulları vardır. Zaman içinde bu tarz kabul görmeye başlamıştır.

Naif sanatın özellikleri, resmin temel özellikleriyle tuhaf bir ilişki içindedir. Çizimde veya perspektifte yapılan hatalar, çoğunlukla taze bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Bu resimlerde dokuların büyük yer bulduğu, ham renklerin kullanıldığı, ve incelikten çok basitliğin öne çıktığı görülebilir. Ancak bu tür öyle popüler ve tanınır hale gelmiştir ki, şimdiki örneklerinin çoğuna sözde naif bile denilebilir.

Naif resim sanatı konusunda öne çıkıp ün yapmış ressamların en bilinenleri Edward Hicks (1780-1849), Henri Rousseau (1844-1910), ünlü Gürcü ressam Niko Pirosmani (1862-1918), Alfred Wallis (1855-1942) ve bugün resimlerini sizinle paylaşacağımız Lesvoslu (Midilli) ressam Theophilos Hacımihail‘dir.

Prof. Gülten İmamoğlu, bu dünyaca ünlü naif ressamın yaşam öyküsünü, resminin özelliklerini ve gelişimini şu şekilde anlatmaktadır:

“Halk ressamları yüzyıllar boyu “eğitimli” sanatın giremediği yerlere “doğal” sanatı tüm içtenlikleriyle kolaylıkla ulaştırmışlardır. Bu ressamlar; halkın geleneklerini, göreneklerini, dini ve ulusal değerlerini ve yaşanılan dönemin sosyal ve siyasi olaylarını eserlerinde yansıtmış ve geniş halk kitlelerini etkilemişlerdir. Pek çoğu hayalden yapılmış olan halk resimleri primitif bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar gerçek dışıdır. Teknik zayıftır. Resimler halk masallarına uygun halkın anlayabileceği ve sevebileceği türdendir.

Halk ressamlarının eserleri günümüzde sanat tarihinin önemli bir dalı olma özelliği taşımakta ve günümüz çağdaş sanatına da kaynak oluşturmaktadır.

Halk ressamlarının en önemlilerinden biri yirminci yüzyılın Yunan halk resim sanatının en önemli temsilcisi olan Theofilos Hacımihail’dir (Theofilos Hatzimihail). Literatürde Theofilos ile ilgili çok az bilgi bulunmaktadır. Theofilos tıpkı diğer halk ressamları gibi kendi kendini eğitmiştir.

midillideki-varia-825x1745

Doğduğu Midilli Adası Varya Köyü

Theofilos’un Midilli’nin Varya semtinde 1867-1870 yılları arasında bir tarihte doğduğu tahmin edilmektedir. Babası Gabriil Kefalas ayakkabıcı, annesi Pinelopi Hatzimihail ise azizlerin biyografisini yazan bir babanın kızıdır. Okul yıllarında başarılı bir öğrenci değildir. Ancak resim sanatına ilgisi bu dönemde başlar. Son derece hayalperest ve yerinde duramayan bir kişiliğe sahiptir. 18 yaşında iken İzmir’in Yunanistan başkonsolosluğunda kapı muhafızı olmak için evden ayrılır. 1897’de Volus’a gider ve burada pek çok ev ve dükkanın duvarlarına resimler çizer. Bu resimlerin bir bölümü günümüze kadar gelmiştir. Hayatının önemli bölümünü Pilio’da toprak sahibi Giannis Kontos’un yanında geçirmiştir. Giannis Kontos Theofilos’u koruyup kollarken Teofilos da Kontos için pek çok resim yapmıştır. Günümüzde Theofilos Müzesi olarak bilinen yer Kontos’un evidir. Theofilos ressamlığın yanı sıra karnaval dönemlerinde ulusal seremoniler için tiyatro düzenlemelerinde rol almış ve hem Büyük İskender gibi önemli kahramanları canlandırmış hem de bu roller için kullandığı kostümleri bizzat hazırlamıştır.

ayasofya-cami-oldugunda-1175x74

Ayasofya Cami Olduğunda

aydindaki-buyuk-kahvehane-765x171

Aydın’daki Büyük Kahvehane

Theofilos 1927’de Midilli’ye dönmüştür. Bir efsaneye göre Midilli’ye dönüşün nedeni bir merdiven üstünde resim yaparken insanların önünde bir kişi tarafından merdivenden aşağı itilmesidir. Midilli’de de insanlar O’nu kızdırmaya devam etmişler ama Theofilos resim yapmayı asla bırakmamıştır. Bazen çok az paraya bazen bir parça yiyecek ve şaraba inanılmaz önemli duvar resimleri yapmıştır. Yapmış olduğu sanat eserlerinin önemli bölümü kah geçen yılların doğal etkisiyle kah da sahiplerinin zarar vermesiyle bugüne kadar gelememiştir. Midilli’de ki bu dönemde sanat eleştirmeni ve yayıncı Stratis Eleftheriadis (Teriade olarak bilinmektedir) ile tanışmıştır. Bir söylentiye göre Theofilos 1934 yılı Mart ayında besin zehirlenmesinden ölmüştür. Teriade, Theofilos’un eserlerini dünyada uluslar arası sanat çevrelerine ulaştırarak ressamın tanınmasını sağlamıştır. Ancak ne yazık ki bu uluslararası tanınma ve şöhret Theofilos’un ölümünden bir yıl sonra gelmiştir şöyle ki; eserleri Yunanistan’dan parlak bir halk ressamının eserleri olarak Louvre müzesinde sergilenmiştir.

aydinli-zeybek-kaptan-tsiritoghlu-01

Aydınlı Zeybek Kaptan Tsiritoghlu – 1930

aydinli-zeybek-kaptan-tsiritoghlu-02

Aydınlı Zeybek Kaptan Tsiritoghlu (Ayrıntı) – 1930

Eserlerinin konuları O’nun ruh halinin iki temel özelliğini yansıtmaktadır; vatan sevgisi ve romantizm. Vatan sevgisi son derece duygusal ağırlıklıdır. Öyle ki antik dönemden başlayarak Yunanlıların Osmanlılara karşı direnişi başlattığı 1821 yılına kadar yetişen önemli Yunan kahramanlarının (Büyük İskender, Konstantinos Paleologos, Kolokotronis gibi) resimlerini yapmıştır. Resimlerinde tarihsel olayları, kahramanlıkları oldukça sık işlemiştir. Duygusal yanının, romantizminin ağır bastığı resimlerde ise kullandığı kadın figürlerini önemli romantik eserlerden (Romeo ve Juliet, Aretusa ve Erotokrito gibi) esinlenerek yapmıştır. Elbette eserlerinde doğduğu ve çok sevdiği Varya semtinin ve yaşadığı diğer yerlerin etkisini de unutmamak gerekir.

Theofilos’un sanatı halk resim sanatının tüm özelliklerini içermektedir. Resimlerinde genellikle doğal yollardan elde edilerek üretilmiş olan canlı renkler dikkati çeker. Elbette özgünlük, içtenlik ve dürüstlük de diğer önemli özelliklerdir. Bütün bunlar eserlerindeki teknik yetersizlikleri ve tarihi bilgi eksikliklerini kolayca telafi edebilmektedir.

baglama-calan-osmanli-1215x675

Bağlama Çalan Osmanlı – 1927

baglama-calan-osmanli-ayrinti

Bağlama Çalan Osmanlı (Ayrıntı) – 1927

Theofilos’un eserleri görülmek istenirse en uygun yol Midilli’ye gidip Varya semtindeki Theofilos Hacimihail Müzesini ziyaret etmektir. Bu müze Teriade’nin bağışları ile 1964 yılında yaptırılmıştır. Müzede Teriade’nin özel kolleksiyonundan müzeye hibe edilen Theofilos’a ait 86 adet eser sergilenmektedir.”

Gençliğinde Lesvos’tan kalkıp İzmir’deki Yunanistan Konsolosluğu’nda kançılarya (kapı muhafızı) olarak çalışan Theophilos Hacımihalis yaşadığı kent İzmir’de, Aydın’da ve dolaştığı Ege kentlerinde yerli halkın zeytin toplarken, horon teperken resimlerini yaparken, efeleri ya da efe gruplarını günümüze taşırken aslında Ege’nin her iki yanında yaşayan halkların ortak kültürünü ortaya koymakta, o nedenle resimlerin yapıldığı tarihlerden bu yana bu topraklarda, bu adalarda yaşayan, bu ortak denizin kokusunu içine çeken herkes bu resimlerde kendinden bir şeyler bulmakta, onu ve resimlerini kendisi gibi sevmektedir.

constantinopleda-yeniceriler-74x186
İstanbul’da Yeniçeriler
cakici-efe-catisma-sahnesi-arpaz-beyi-osman-magarada-theophilos
Çakıcı Efe Çatışma Sahnesi (Arpaz Beyi Osman Mağarada)
g-23
Theophilos Hacımihalis, 1930
izmirde-iki-guresci-755x1885
İzmir’de İki Güreşçi
izmirde-iki-guresci-ayrinti
İzmir’de İki Güreşçi (Ayrıntı)
izmirdeki-saint-fotinis-kilisesi-can-kulesi-120x735
İzmir’deki Aya Fotini Kilisesi Çan Kulesi (1932)
izmirli-osmanli-kizlari-80x1145
İzmirli Osmanlı Kızları (1930)
izmirli-simitci-84x1195
İzmirli Simitçi (1933)
larissadaki-buyuk-firin-735x1785
Larissa’daki Fırın 
larissadaki-buyuk-firin-ayrinti
Larissa’daki Fırın (Ayrıntı)
midillide-zeytin-toplama-755x179
Midilli’de Zeytin Toplayanlar (1933)
midillide-zeytin-toplama-ayrinti
Midilli’de Zeytin Toplayanlar (Ayrıntı) – 1933
sultan-hamit-doneminde-islam-seyhi-1195x72
Sultan Hamid Döneminde İslam Şeyhi – 1930
theophilosun-volos-yakinlarindaki-iolkosta-firinci-velentzas-icin-yaptigi-cakici-resmi-1909
Theophilos’un Volos yakınlarındaki İolkos’ta, Fırıncı Velentzas için yaptığı Çakıcı resmi

 

zeybekler-795x187
Zeybekler

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 6

Dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Yerel Gündem’21 projesinin devamı olarak 10 yıldır uygulamada olan kent konseylerinde görüp yaşadığımız deneyim ve duyumlar çerçevesinde merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi olan vali ve kaymakamlarla belediyelerin kent konseyleriyle olan ilişkisinin gerçekten bir katılım ilişkisi olup olmadığını tartışıp sorgulayacağız.

resim1

2016 yılı içinde İzmir Kent Konseyi’nin çalışma yönergesini değiştirmek amacıyla yaptığımız çalışmalar sırasında kent konseyleri konusunda adı ön sıralara çıkmış, bu tür çalışmalarda Çanakkale, Nilüfer, Odunpazarı, Kadıköy, Çankaya gibi hep örnek gösterilen ülkemizdeki 18 ayrı kent konseyinin yönergelerini inceleyip birbirleriyle karşılaştırarak analiz etmemiz sırasında gördük ki; gerek bu tür yasal düzenlemeler yapılırken gerekse bu düzenlemeler uygulanırken kent konseylerinden beklenen şey, valiliklerin, kaymakamlıkların ve belediyelerin karar alma ve uygulama süreçlerine gerçekten katılması değil; aksine, belediye yönetimlerinin kent konseyi çalışmalarına katılması, hatta müdahalede bulunması şeklinde anlaşılıyor ve gerçekleşiyor.

Valilik/kaymakamlık-kent konseyleri ya da belediyeler-kent konseyleri ilişkisinde merkezi yönetimin il ya da ilçedeki temsilcisi olan vali ya da kaymakamın, çoğu kez bu işin belediyeye ya da belediye başkanına ait olduğunu düşünmesi nedeniyle bir adım geride durarak kent konseylerini belediyelere bırakması, konseyleri belediye yönetiminde faaliyet gösteren bir birim gibi kabul etmesi şeklinde ortaya çıkıyor.

Belediye ve kent konseyi yönetiminin iktidar partisinden olmaması durumunda bu hususa daha da bir dikkat edilip, aynen İzmir’de olduğu gibi Kent konseyi-valilik ve onun birimleri arasındaki ilişkiler en alt düzeye indiriliyor. Bunun en somut örnekleri ise valilik temsilcisi olarak seçilen yürütme kurulu üyelerinin yürütme kurulu toplantılarıyla konseyin diğer etkinliklerine katılmaması ve bu durumun her iki taraf açısından normal karşılanır bir hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. O nedenle de her zaman için kent konseyi-valilik ya da kent konseyi-kaymakamlık ilişkileri hep beklenen düzeyin altında gerçekleşiyor. Kazara bu ilişkiler biraz canlanacak olsa belediye, özellikle de belediye başkanı düzeyinde “orada benden habersiz neler oluyor acaba” şeklinde bir endişe, bir şüphe bile oluşmaya başlıyor (!)

Aslında kent konseylerinin kuruluş ruhunun özü olan ‘yönetişim’ zihniyeti açısından yanlış ve sakıncalı olan bu durum; yani kent konseyi-merkezi yönetim ilişkisinin zayıflayıp yok olduğu bu durum, kent konseyinin tümüyle belediyenin, daha doğrusu belediye başkanının ve onun bürokratlarının eline düşmesine neden oluyor. Belediye bazen bunu sağlamak amacıyla mevcut yasal düzenlemeleri dikkate almadan kent konseyi genel kuruluna ve yürütme kuruluna kendinden daha fazla ‘adam sokmaya’ çalışıyor, yaptığı ya da yapmaktan kaçındığı yardımların sonuçlarıyla kendi iktidar alanını genişletmeye çalışıyor, aradaki ilişkiyi bir katılım ilişkisi olmaktan çıkarıp bir egemenlik ilişkisine dönüştürüyor.

Bu anlamda, belediye-kent konseyi ilişkilerinde, belediyenin egemenlik alanını genişletip güçlendiren en önemli organlardan biri de genel sekreterlik kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü baştan beri genel sekreterin kim olacağı belediye başkanının takdirine bağlı olduğu için, onun önerdiği üç aday arasından yürütme kurulu tarafından seçilseler bile eninde sonunda her zaman için belediye başkanının belirlediği, ona bağlı, onun sözünden çıkmayan, adeta onun ‘ajanı’ gibi çalışan bir konuma sahip oluyorlar. Uygulamada gördüğümüz çoğu genel sekreter tipi hep bu tespiti doğrulamakta, kişisel olarak daha demokratik olanlar ya da olmak isteyenler ise “bıyıkla sakal arasındaki” ikircikli halleriyle her iki taraf için güvenilmez, hatta şüphe ile bakılan ayrı bir tiplemenin konusu olmaktadırlar.

resim3

Bu durum bazı kent konseylerinde öyle bir duruma ulaşmaktadır ki, genel sekreterlere çalışma yönergeleriyle ya da fiili uygulamalarla tanınan yetkiler genel sekreterleri adeta ikinci bir kent konseyi başkanı haline getirmektedir. Hele ki genel sekreterlere kent konseyini temsil etme yetkisinin verildiği durumlarda genel sekreterlerin kent konseyi adına konuşmalar yaptığı, beyanatlar verdiği, imzalar attığı ve protokolde yer aldığı bile görülmektedir. Hatta bazı özel durumlarda genel sekreterler, başkandan ya da onun bürokratlarından aldıkları güçle kent konseyi başkanıyla yürütme kurulu üyelerini , kent konseyi katılımcılarıyla çalışanlarını tehdit etme, şantaj yapma ve aba altından sopa gösterme cesaretini bile gösterebilmektedir.

Oysa genel sekreterler kent konseyi genel kurulu tarafından değil, belediye başkanının gösterdiği üç aday arasından, kent konseyi genel kurulunun seçtiği yürütme kurulu tarafından seçildikleri için temsili demokrasi anlamında bir yönetme güçlerinin olmaması gerekmektedir.

resim2

Ama kent konseyleri projesi adı verilen bu düşünce baştan beri yanlış ve eksik olduğu için ‘yönetişim’ ya da ‘iyi yönetişim’ adı altında, insanın var olduğu çağlardan bu yana hepimizin iyi bildiği bir oyunu, hem de bir iktidar oyununu kent konseyleri içinde oynanmasına izin vermekte ve aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın buna bir çözüm bulmamaktadır. Hem de ‘katılım’, ‘katılımcı demokrasi’, ‘diyalog’, ‘konsensus’, ‘şeffaflık’ gibi birtakım sihirli, ikna edici sözcükleri, kavramları o kadar sık, o kadar çok kullanmasına karşın…

Tabii ki bu arada kaybeden her zaman için bu iktidar oyununu uzaktan izleyen ya da bu oyundan bihaber olan kent ile onun halkına, o kentin hemşehrilerine olmaktadır…

Devam Edecek