“İzmir Öykü Günleri” ve Kent

Salim Çetin

İzmir’in büyük kültürel etkinliklerin yapıldığı bir kent olmasını kim istemez ki?

Öyle ya taşra olmama, kültürel üretimin içinde bulunma kentlerin aynı zamanda ayırt edici özelliğidir diye tanımlıyoruz…

Eğer uluslararası ya da ulusal çapta yaratıcı etkinlikleri organize edemiyorsanız haliniz harap.

Bundan şehir birçok bakımdan etkileniyor. Bir kez taşra olmayı gönüllü olarak kabul ediyorsunuz,  kendiniz bir şey üretmiyor üretileni tüketmeye talip oluyorsunuz. Artık bu olumsuzlukları uzatmak mümkün…

Niye anlatıyoruz bunları?

17-18 Şubat günlerinde “İzmir Öykü Günleri” yapıldı.

Bence, ulusal çapta özgünlüğü olan edebiyatla kenti buluşturan bir etkinlikti.

Üstelik bu tip okuma-yazma içerikli etkinlikler doğası gereği entelektüel yanı olan çalışmalardır.

oyku-gunleri-15-kez-merhaba-dedi-18022017-212647

Dolayısıyla çağrılan konuklar, katılımcılar kamuoyu oluşturabilecek özgül ağırlığa sahip insanlardır.

Etkinlikleri sadece katılanların sayılarına indirgeyerek hesap yapanların bu durumu göz önünde tutmasını öneririm.

Bu etkinlik on beşinci defa düzenleniyor. Erdal İzgi zamanında başlamıştı, Muzaffer Tunçağ, Hakan Tartan ve şimdi Sema Pektaş başkanlığında devam ediyor.

O halde içerik ve sunumda yenileşmelere gitmek gerekiyor. Artık öyküsünü okuyan öykücünün görsel bir sunumla okuma edimine destek sağlaması gerektiğine inanmaktayım.

Ayrıca etkinliğin içeriğini oluştururken Türkiye’deki en iyi öykü yazan ödülü almış edebiyatçıları mı çağıracağız? Yoksa bu bir kentin tümünün içinde yer alacağı bir faaliyet mi olacak? Ya da başka bir deyişle Yunus Nadi Edebiyat Ödülü gibi o yılın en seçkin edebiyatçılarını mı seçeceğiz?

Böyle bir kriter yerelde kalan edebiyatçıyı ve öykücüyü çoğu zaman etkinliğin dışında bırakıyor.

Oysa düzenlemeyi yapan kuruluş, Konak Belediyesi ve dolayısıyla yerel dediğimiz süreçlerin yönetiminden sorumlu. Dolayısıyla burada ince bir çizgi var; İzmir’deki edebiyatçı çeşitli nedenle etkinliğin dışında kaldığında etkinliğe sahip çıkmıyor ya da görmezlikten geliyor. Gereksiz kırgınlıklar baş gösteriyor. Oysa edebiyat yapısı gereği insanın duygu dünyasında olumlu şeylere yer açan, iyimser olmayı, dayanışmayı, iyi dediğimiz duygunun var olduğunu bize gösteren, yaşattıran bir şey değil midir?

O halde dostlukları kent için birlikte yapılacak ve ayrıştırmayı öteleyecek seçimleri bulmak zorundayız.

İzmir farklılıklarını ortaya koyan bir kenttir; nitekim yerel yönetimlerin bir etkinliği on beş yıl sürdürmesi İzmir’in bir farklılığı olsa gerektir.

Bir şeyi daha belirtmeliyim; bu tip etkinlikler olmasa bu duyarlıklar yaratılmamış olunsa “Tarık Dursun K. Yazar Evi” muhtemelen açılmamış olurdu diye düşünenlerdenim.

Bu arada hemen şunları da söylemeliyim bu konuda daha yapılacak çok şey var gibi.

Cevat Şakir Karaağaçlı, Necati Cumalı, Atila İlhan, Samim Kocagöz ve daha onlarca önemli edebiyat insanı İzmir’in değerleri olarak ilgi bekliyor.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun tabloları, mektupları ile kişisel eşyalarından oluşan sergisi haklı olarak beğeniyle karşılandı geçtiğimiz ay içinde açıldığında. Neden İzmirli yazarlar için buna benzer sergiler ve farklı çalışmalar yapılmasın ki.

izmirde-oyku-gunleri-15-kez-merhaba-diyor-04022017-115528

Söz edebiyatın gücünden, bir kente kattıklarından açılmışken İzmir’in çevresinde yer alan Urla, Çeşme, Foça gibi küçük, şirin yerleşim yerleri aklıma geliyor. Birçok sanat insanı buralarda oturuyor. Bu insanların sinerjisinden yararlanmak oradaki yerel yönetimlerin becerisine kalmış. Bu insanları görmek, entelektüel güçlerini ve bilgilerini o kente katmalarını sağlamak bence önemli.

Bitirirken “İzmir Öykü Günleri” etkinliği özgün bir etkinliktir, dolayısıyla bunun kıymetinin bilinmesi gerekir diye düşünürüm. Ayrıca edebiyat etkinlikleri o kentin aynı zamanda entelektüel gelişiminde önem arz eder, düşünsel gelişime katkı sağlar… Bu açıdan da görülmelidir.

Kentsel Politika Teorileri

Kentle, kentsel politikalarla ilgili yeni bir kitap… Yepyeni, sımsıcak bir yayın… 1995 yılında editörlüğü Jonathan S. Davies ile David L. Imbroscio tarafından yapılan ve asıl ismi “Theories of Urban Politics“, bizdeki ismi ise “Kentsel Politika Teorileri” olan kitap… 2017 Şubat ayında Litera Yayıncılık tarafından yayınlandı. Emek Şevket Ataman tarafından çevrilen 512 sayfalık bu kitabın fiyatı şimdilik 36 lira.

jd
Jonathan S. Davies

Kitabın editörlerinden Jonathan S. Davies, Warwick Üniversitesi Yönetişim ve Kamu Yönetimi Enstitisü’nde Kamu Politikası Doçenti imiş. Görevli olduğu bölümün adından da anlaşılacağı üzere kamu yönetiminin yerini yönetişim denilen siyasi iktidar modelinin almasını isteyip savunanlardan biri. Siyaset üzerine yaptığı doktorasını, 2000 yılında York Üniversitesi’nde tamamlamış. “Partnerships and Regimes: The Politics of Urban Regeneration in the UK” ve “Challenging Governance Theory: From Networks to Hegemony” kitaplarının yazarı. Ayrıca “Urban Politics: The Sage Library of Political Sciences: New Directions” kitaplarının editörlüğünü David L. Imbroscio ile birlikte yapmış. “Policy Studies” dergisinin editör kurulunda görevli olan yazarın, yönetişim, kentsel politika ve kamu politikaları konusunda çok sayıda makalesi bulunmakta.

5669670595_a69647e49b_b
David L. Imbroscio

Kitabın diğer editörü David L. Imbroscio ise Louisville Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kentsel ve Kamusal Sorunlar profesörü olarak çalışıyor. “Reconstructing City Politics: Alternative Economic Development and Urban Regimes” ve “Urban America Reconsidered: Alternatives for Governance and Policy” kitaplarının yazarı. Ayrıca “Making a Place for Community: Local Democracy in a Global Era” kitabının ortak yazarı, “Critical Urban Studies: New Directions” kitabının ortak editörüynüş. Çalışmaları çeşitli akademik dergilerde ve derlemelerde yayınlanmış. Kent Sorunları Derneği’nin yönetim kuruluyla “Journal of Urban Affairs” dergisinin editör kurulunda görev yapıyormuş. 

İlgilendikleri konuları, yazdıkları kitap ve makaleleri; ayrıca incelememize konu olan kitabın sayfalarını biraz karıştırdığımızda bu iki akademisyenin, yakın zamanda ülkemizde ve İzmir’de yeni yeni büyük projelerle ve “yönetişim“, “tasarım“, “yenilikçilik“, “yer/place” gibi sihirli sözcüklerle çıkan “yerli malı, yurdun malı” kişi, kurum ve anlayışların  kaynağına ulaştığınızı, bu tür düşünce, siyaset ve uygulamaların asıl merkezine ulaştığınızı anlıyorsunuz. 

c3f2bkywaaaqns

Kentsel Politika Teorileri” kitabı “Teşekkür“, “Katkıda Bulunanlara İlişkin Bilgiler”, “Tablo ve Şekil Listesi“, “Önsöz“, “Başlarken: Yirmi Birinci Yüzyılda Kentsel Politika” bölümleri dışında toplam beş kısımdan oluşuyor:

Giriş” başlığını taşıyan birinci bölümde Peter John‘un “Neden Kentsel Poltika Çalışılmalı?” başlıklı makalesi,

Güç – Toplumsal Gücün Tarihi” başlığını taşıyan ikinci bölümde Alan Harding‘in “Toplumsal Gücün Tarihi“, Karen Mossberger‘in “Kentsel Rejim Analizi“, Mike Geddes‘in “Marksizm ve Kentsel Politika“, Serena Kataoka‘nın “Post Ön Ekli Kentsel Politika Teorileri” başlıklı makaleleri,

Yönetişim – Yeni Kurumsalcılık ve Kentsel Politika” başlığını taşıyan üçüncü bölümde Vivien Lowndes‘in “Yeni Kurumsalcılık ve Kentsel Politika“, Hank Savitch ve Ronald K. Vogel‘in “Bölgecilik ve Kentsel Politika“, Stephen Greasley ve Gerry Stoker‘in “Kentsel Siyasi Liderlik“, Anne Mette Kjaer‘in “Batı Dünyası Dışında Küreselleşme ve Kentsel Sorunlar” başlıklı makaleleri,

Toplum” başlığını taşıyan dördüncü bölümde Mara S. Sidney‘in “Yoksulluk, Eşitsizlik ve Toplumsal Dışlanma“, j. Phillip Thompson‘un “Irk ve Kentsel Politika Teorileri“, Judith A. Garber‘in “Cinsiyet ve Cinsellik“, Helen Sullivan‘ın “Sosyal Sermaye“, Gordana Rabrenovic‘in “Kentsel Toplumsal Hareketler” başlıklı makaleleri,

Zorluklar” başlığını taşıyan beşinci ve son bölümde ise Clarence N. Stone‘nun “Kim Yönetiyor? Vatandaşlar ve Kentlerin Siyasi Düzeni” isimli makaleleri yer alıyor.

Yaşadığımız kentlerde kendimizi içinde hissettiğimiz sıkıntı ve sorunlardan şikayet etmek, sızlanmak ve bunları başkalarıyla paylaşmak, sorunlara şimdiye kadar öğrendiğimiz ezberlerle çözüm aramak yerine konuyu, sorunu gerçekten anlamak, öğrenmek ve doğru çözümler bulmak istiyorsak, ister sizin görüşlerinizi ifade etsin ister görüşlerinizin tam karşısında olsun lütfen bu araştırmaları, makaleleri ve benzeri yayınları okuyalım, öğrenelim.

Böylelikle biz burada, kendi kentimizde kendi sorunlarımızla boğuşurken aynı sorunları yaşayan başka dünya kentlerinde başka insanlar neler yapıyor, sorunlara nasıl çözüm buluyor, ortak sorunlarımızın kaynağı ya da çözüm noktası olan düşünceler nasıl geliştiriliyor; lütfen bütün bunları izleyelim, okuyalım ve öğrenelim… 

 

“Kutu kutu pense”…

Zuhal Acarkan

Soğuk bir gün. İşten eve dönüyorsunuz. Sizi çok yormuşlar bugün. Gerginsiniz. Tek düşünceniz eve varmak. Belki üzerinizdeki ağırlıkları atmak, arkasından ılık bir duş sizi rahatlatabilir. Ama uzun bir yürüyüş yolunuz var. Yürüyorsunuz. Birden yürüyüş temponuza uygun bir şarkı mırıldanmaya başlıyorsunuz. Şarkı pelesenk gibi dilinize yapışıyor. Söylüyorsunuz, tekrar söylüyorsunuz. Etrafa bakıyorsunuz kimseler yok. Adımlarınız değişiyor. Müziğinize uyan adımlara dönüşüyor. Yetmiyor, hem yürüyorsunuz, hem şarkı söylüyorsunuz, hem de kimseye çaktırmadan dans ediyorsunuz. Fred Astair gibi?!… Bu sizi neşelendiriyor.  Aman ne güzel!.. Derken fark ediyorsunuz ki, evinizin bulunduğu sokağı geçmişsiniz. Hay Allah!…

Videoyu sonuna kadar izlemek zorunda değilsiniz. O bu güzelliğiyle, bir konuya girebilmem için orda. Konu oyun. Oyun nedir sorusuyla başlamak istemedim. Çünkü bu soru dipsiz bir kuyu gibi. Biz bu kuyuya birazdan girmeğe çalışacağız.

Çocuklar oyun oynar, Oyun oynayan çocuklar oyun nedir diye sormaz. Onlar yalnızca oynar. Meraklı yetişkin olarak siz ona sorduğunuzda oyun nedir diye, şaşırarak yüzünüze bakar. İşte görmüyor musun? Oynadığı oyunu gösterir ve işte bu oyun der muhtemelen. Onlar oyunun ne olduğunu bizden iyi bilirler. Çünkü onlar oynayandır. Oyunu her yönüyle yaşayan onlardır. Çoğu kez küçümseriz onları. Ne yapıyor bu çocuk (lar)? Bir yığın saçmalık. Anlamsız gelir bizlere. Tanıdığım bir ailenin çocuğu evde ne kadar terlik, ayakkabı varsa dolaptan indirir, onları arka arkaya dizer tren gibi sürmeğe kalkardı. Hele bir tanesi sıradan çıksın. Büyük bir ciddiyetle onu yerine koyar, devam ederdi sürmeğe. Annesi de dahil gerçekten ne yaptığını, yapmak istediğini anlayamazdık. Ama o büyük bir ciddiyetle oynardı terliklerle. Neler geçerdi kafasından? Neredeydi? Her nerede ise doğru bir yerdeydi. Düş gücünün götürdüğü yerde.

Bir yetişkin için saçmalıklarla dolu olsa da oyun, çocuk için ciddi bir eylemdir. Çünkü oyun onun işidir.   Yetişkinler kendi işlerini nasıl ciddiye alıyorsa,  Oyun da çocuk için ciddiye alınması gereken bir uğraştır. Nedir diye sorduğumuzda çok sayıda açıklama ve tanım var. Örneğin;

  • Eğlenmek için herhangi bir amaç gütmeden yapılan eylemler,
  • Oyalanma ya da dinlenme amacıyla yapılan eylem ve etkinlikler,
  • Herhangi bir engel olmaksızın özgürce yapılan eylemler gibi.

Felsefeciler, psikologlar, eğitimciler, antropologlar “oyun”u inceleme konusu yapmışlar. Her biri konuyu kendi uğraş alanlarının çerçevesinde ele almışlar. Sonuç olarak oyunla ilgili çok farklı görüşler ortaya atılmış. Bazılarına göre oyun dinlenme ve rahatlama aracıdır. Bazılarına göre bizi yaşama hazırlar. Bazıları için zihinsel gelişimde gerekli bir etmendir. Kimileri için oyun kültürel bir olgudur. Özünde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bu açıdan sanatla ortak yanları vardır. Hatta felsefeciler, psikologlar, eğitimciler oyunun sanatın temeli olduğu görüşünü paylaşırlar. Oyun çocuğun düş gücünü disipline eder ve böylece sanat ortaya çıkar (R. Hartley, R. Goldenson). Nasıl oyunda gerçekliklerin dünyasından uzaklaşılıyorsa sanat da oyun gibi gerçeklerden kaçıştır (S. Freud). Ayrıca oyunla yaşamın hoş olmayan yanlarından kaçar, deneyimleri çözümler, unuturuz. İnsanlar dışa vuramadıkları korkularını oyun yoluyla ifade edebilir, korkularıyla yüzleşebilir..

a

Adam Blatner ve Alice Blatner oyunun yararlarını şöyle sıralarlar.

  1. Düşüncede esneklik yaratır.
  2. Girişkenlik ve doğaçlamayı geliştirir.
  3. Dahil olabilme ve iletişime geçme yeteneği ve uyum sağlama becerisi kazandırır.
  4. Sorgulama ve alternatif çözümler arama, problem çözme ya da yeni teknik ve stratejiler öğrenilir.

b

Oyun insanın doğasında vardır. Yetişkinler de oyun oynayabilir.. Ama nedense oyun yalnızca çocukların uğraşıymış gibi anlaşılıyor. Burada oyundan anlaşılan özgürce oynanan yapılandırılmamış oyundur. Modern toplumda yaşam, yarışma ve kazanma üzerine kurulduğundan insanda özgürce oynama isteğini öldürüyor. Oyunu iki türde ele alabiliriz. Yapılandırılmış oyun ve dramatik oyun. Yapılandırılmış oyun oynayandan önce belirlenmiş belli kalıpları olan oyunlardır. Örneğin; futbol, tavla, tenis, golf, kâğıt oyunları gibi. Dramatik oyun ise önceden belirlenmemiştir. Özgür ortamlarda oynayanların o an keşfettikleri, özgürce belirledikleri oyunlardır. Özünde yaratıcılık ve düş gücü vardır.

Çocuk oyunları daha çok dramatik oyunlardır. Evcilik oyunu, doktorculuk oyunu, atlı savaşçı oyunu gibi oyunlar dramatik türden oyunlardır.

c

Bu oyunlarda “mış gibi” yapılır. Sonuçta çocuk bir şeyler öğrenir, toplumsallaşır. Dramatik oyunlarda bir nesne başka bir nesne yerine koyulabilir. Oklava yağız bir at olur. Bir tahta parçası bir kılıç ya da keman, tencere şık bir şapka ya da kask, masanın altı ev olabilir.  Düş gücünün ve yaratıcılığın kullanıldığı oyunlardır. Bu oyunlardaki dramatik süreçlerde çocuk zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini gerçekler. Çocuğun ilerde sağlıklı bir birey olması için bu gelişmeler gereklidir. Yine bu süreçlerde çocuk yetişkinlikteki yaşama hazırlanır.

Acaba günümüzde, özellikle büyük kentlerde çocuklar bu süreci yaşayabiliyorlar mı? Çocukların önünde engeller var mı? Prof. Dr. Bekir OnurMüze ve Oyun Kültürü” adlı kitabında engellere değiniyor.

  1. Ev dışı güvenliği ile ilgili kaygılar (Mahalle yaşamının yok olması,).
  2. Anne ve babaların çalışma saatleri (Uzun saatler çalışmaları eve yorgun gelmeleri, çocuklarıyla oynayacak zamanlarının olmaması).
  3. Çocukları başarıya odaklı bir yaşama zorlama. İlerde başarılı bir yaşam, iyi bir gelecek kurabilmeleri için oyun çağındaki çocukların anne baba ve öğretmenleri tarafından zorlanması, gelecek yaşamlarının şimdiden kurulmaya çalışılması (özel dersler, dershanelere gitme, durmadan belli derslere çalışma, kurslara katılma gibi. ). Sonuç olarak, çocuklar zamanından önce yetişkin olmaktadırlar.
  4. Özgürce, bol bol oynayacakları boş zamanların azalması. Onun yerine programlanmış boş zaman etkinliklerinin artması (bazı beceri ve sanat kurslarına gitme gibi).
  5. Çekirdek aileyle birlikte oturulan mekânların iyice küçülmesi, ev içi yaşamda çocukların özgürce zıplayıp oynayacakları yerlerin azalması.
  6. Televizyon seyretmenin artması. Çekirdek aileyle birlikte küçülen mekânlar, anne babanın eve yorgun gelmesi çocuklarla ilgilenecek zamanın azalması sonucu çocukların boş zamanları olsa bile bu zamanı televizyon karşısında tüketmeleri..
  7. Kamu kuruluşları tarafından oluşturulan çocuk mekânlarının yetişkinler tarafından planlanıp hazırlanması (Parklar, bahçeler, müzeler).

Çocuk hakları sözleşmesinde oyunun çocuğun hakkı olduğu vurgulanır. Buna dayanarak, günümüzde her kuruluş çocuklar için bir şeyler yapıyor. Başta yerel belediyeler olmak üzere, dernekler, okullar ve birçok kurum ve kuruluş çocuk etkinliği yapmağa çalışıyor.. Yapılanlar ne kadar doğru konusuna girmeden önce şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Her çaba yine de “yetişkinleştirilmiş çocuk“ yaratmağa hizmet etmekte.  Çocuklar için kurslar, yarışmalar, gidelim görelim etkinlikleriyle sınırlı kalmakta. Yetmiyor. Çocuklarla ilgili ne yapılıyorsa çocuklara hiç sorulmadan yetişkinlerin öngörüsü doğrultusunda verilen kararlar yaşama geçiriliyor. Bu da yetmiyor çocuklar için oyun merkezleri oluşturuluyor. Alışveriş merkezlerinde, AVM’lerde, her türlü denetimden yoksun, çocuklar için hazırlanılmış dünya kadar oyun hizmete sunuluyor. Sunulan oyunların nitelikleri tartışılır. Bu yerlerde oyun her şey gibi bir rant alanı olarak karşımıza çıkıyor.

Yetmiyor. Yerel belediyelerin yeşil alan dediği yerlere, pedagojik olarak hiçbir yararı olmayan yine yetişkinler tarafından düşünülmüş, üretilmiş oyuncaklar yerleştiriliyor. Bu oyuncaklarla birlikte oynamak yerini birinin oynamasına bırakıyor. Böylece oyunun çok önemli işlevlerinden biri olan toplumsallaşma ve ait olma duygusu gerçekleşemiyor ya da, birlikte bir şeyler yaratma olmadığı için birer robot gibi bir takim eylemleri yerine getiriyorlar.  Oyun da oyuncak da, modern toplumu biçimlendiren bireyci yalnızlığın bir göstergesi oluyor. Böylece. bireyci kültürden çocuklar da nasibini alıyor.  Bu kültürün getirdiği bir başka olumsuzluk geleneksel çocuk oyunlarının yok olmasıdır.

d

Bu oyunlar değerlidir. Çocuklar tarafından yaratılmışlardır. İçinde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bilişsel, duygusal, bedensel tüm yetilerini kullanabilme ve onları daha da geliştirme şansı bulur. Düşünür, stratejiler geliştirir. İnsan ilişkileriyle ilgili değerli bilgiler öğrenir.

Çocukları bireyci kültürden toplulukçu kültüre geçirebiliriz. Katılımcı bir anlayış bunu sağlayabilir. Konumuz belediyeler ve kent stratejileri olduğunda bu katılımcı kültürü oluşturmak kent yetkililerine düşer. Çocuk parkları ve bahçeleri oluşturulurken çocukları dahil etmek, onların verecekleri kararlarla oyun alanlarını oluşturmak ya da onlar için bir şeyler yaparken onların fikrini almak yeterlidir. Çocuğun karar sürecinde söz sahibi olması yeterlidir.

Katılımda zorlama olmamalıdır. Çocukların katılımını sağlayacağız diye çocuğu katılıma zorlamak da katılımcı anlayışa terstir. Bu bizim toplumumuzda sıkça yapılan bir yanlıştır. Çocukları karar süreçlerine katmanın yol ve yöntemlerini iyi bilerek bu iş yapılmalıdır. Çocuğun bilinçli katılımı çocuğu geliştirir. Bu süreçte çocuk kendiyle ilgili bir şeyler öğrenir ve öğrenme kalıcı olur.

Bu arada değinmekten büyük bir haz duyacağım bir konu var. Çocuklar için katlımcı kültürün en iyi yaşanacağı yer çocuk müzeleridir. Ne yazık ‘İlklerin kenti İzmir’imizde bir çocuk müzesi yoktur.

Oyun ve oyuncak kültürüyle ilgili ürünlerin ticarileşmesi, kültür pazarları tarafından yönlendirilmesi katılımın önünde büyük bir engeldir. En azından belediyelerin bu tür ürünlere itibar etmemesi çocuklar açısından iyi olur.

Dikkat ederseniz hala bir oyun tanımı veremedim, Vermek niyetinde de değilim. Çünkü tanımın geçerli olması için  “ayarını mani, efradını cami” olması gerekir. Oyunla ilgili böyle bir tanım mümkün değil gibi görünüyor. Çünkü oyun kendi içinde karşıtlıklar taşıyor.

Oyun yaşanır. Tıpkı çocuklar gibi. Oyunu anlamak için oyun oynamak gerek sanırım. Bu oyunlar dramatik olmalı. Çocuklar gibi, utanarak, coşarak, şaşarak yaşamalı. Biz yetişkinler için belki de yaşamın kendisi oyun. Böyle düşünen düşünürler var. Bana sorarsanız oyun yaşamın da üstünde bir süreç. Ayrıca konumuz yaşamın oyun olup olmadığını sorgulamaktan çok, çocuklar için bu konuda ne yapıldığı olmalı. Kolay gelsin.


Kaynaklar:

1. McCaslin, Nellie; Yaratıcı Drama, Sınıf İçinde ve Dışında, Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim Danışmanlık Tic. Ltd. Şti.

2. Onur, Bekir; Müze ve Oyun Kültürü, İmge Kitapevi.

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (4)

Ali Rıza Avcan

Turan, Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte hem çiftlikleri, yazlık evleri barındıran bir sayfiye yeri, hem de İzmir’le yakın çevresindeki Bayraklı ve Karşıyaka’nın kömür ve akaryakıt ihtiyacını karşılayan depoları, iskeleleri ve giderek tüm ülkeye hizmet veren yağ, sabun ve deterjan fabrikalarının bulunduğu bir sanayi bölgesi olma kimliğine sahip olmuştur.

Turyağ – Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Ltd. Şti.

Bölgede hatırlanıp bilinen ilk üretim tesisi, önce daha çok meşe palamutundan dokuma sanayi için gerekli olan tanen maddesinin elde edildiği küçük bir yağhane iken giderek büyüyüp fabrika boyutlarına ulaşan, bu arada bitkisel yağ dışında bunun yan ürünlerinden imal ettiği sabun ve deterjanlarla ünlenen; hatta mahalleye adını veren Tükiye Yağ ve Mamulatı Sanayi Limited Şirketi‘ne ait Turyağ fabrikasıdır.

turan-002
Turan: İskeleler, gemiler, fabrikalar ve bacaları…
turan-003
Turan – Arkada istim dumanını salıp giden Basmane-Karşıyaka banliyö treni…
turan-004
Önceleri meşe palamutunun işlendiği ilk fabrika…
turan-005
Bugün İZBAN hattı ile Anadolu Caddesi’nin geçtiği yerleşim…
turyag-002
Denizden Turyağ fabrikası
turyag-003
Fabrika giriş kapısı
turyag-004
Fabrikanın havadan görünüşü
turyag-001
Ünlü Turyağ bacası
turyag-sami-guner
Sami Güner’in objektifinden Turyağ fabrikası

1916 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan küçük bir yağhane ile başlayan üretim, işyerinin 1918 yılında Emlak Dairesi tarafından satın alınıp 10 yıl süreyle özel şahıslara yaptığı kiralamalarla devam etmiş, fabrikalaşma süreci ise bu işyerinin 1928 yılında önce bir Alman şirketi, ardından da 1929’da bir İngiliz şirketi olan Eastern & Overseas Products Ltd. tarafından satın alınması ile başlamıştır. Bu dönemde bitkisel margarin üretimine yönelik yatırımların yapıldığı fabrika, 1932 yılında ilk bitkisel margarini piyasaya sunmuştur. Tüketiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Turyağ margarini, el değmeden hazırlanan bir sisteme sahipti.

1938’de yılda 500 tonu bulan zeytinyağı ve 2 bin 500 tonluk küspe ihracatı yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen yatırım yapmaya devam eden Turyağ, ürün çeşitlerini hızla artırdı. Savaş yıllarında ise ordunun ve yatılı okulların bitkisel yağ ve makine yağı ihtiyacının tamamını karşılıyordu.

1957’de sermaye artırımına giden Turyağ‘a Yapı ve Kredi Bankası ortak oldu. 1965’de dünyanın en büyük kuruluşlarından Henkel‘in ortaklığı ile Turyağ yeni bir döneme geçti. 1983’de Turyağ‘ın ilk sofra margarini olan “Yayla” piyasaya sunuldu. 1994 yılında ise Yapı Kredi Bankası, elindeki hisseleri Henkel‘e devretti. 1996’da Türk Henkel yönetimine geçen Turyağ‘ın merkezi İstanbul’a taşındı.

2007’de Çallı Gıda ve Arı Rafine ve Yağ Sanayi A.Ş. konsorsiyumu, 2014 yılında da Cargill Gıda Türkiye tarafından satın alındı.

Şükrü Tül, bir yağhaneden bir fabrikaya dönüşerek bulunduğu bölgeye adını veren Turyağ’ın yaşam öyküsünü “Tepekule’den Bayraklı’ya” adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:

Eski Aya Triada’daki yağhane cumhuriyetle birlikte büyüdü. 19 Haziran 1934 tarihinde İngiliz kökenli Eastern and Overseas Products Ltd. yağhaneyi satın aldı ve üretime geçti. “Turyağ”, Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Limited Şirketi olarak tescil edildi. Türkçe kısa adı ile Turan Yağ ve Sabun Fabrikaları oldu. Kısa adıyla TYF, bulunduğu yer ile özdeşleşmiş oldu; artık Aya Triada çoktan unutulmuş; kıyıya Turan denilir olmuştu. Fabrikanın kuruluş amacı; “Fabrikamızın maksadı teşekkülü, yerli mahsulattan istihsal etdiği yağları asidlerinden ve sair muzur mevaddan tathir ve tasfiye ederek bunları dahili ve harici piyasalara sevk ve ihraç eylemekdir…” olarak özetlenmektedir.

Fabrikanın en önemli ürünü olan Turyağ ise akıllara kazınacak ve şirketin sonraki adı olarak süregidecektir. Üretilen “Nebati tereyağı” çabucak piyasada tanınır. Yemeklik yağ olarak yalnızca “nebati tereyağı” değil zeytinyağı, susamyağı, haşhaş yağı, pamuk yağı da fabrikanın üretim alanıdır. Bitkisel tereyağ olan Turyağ ile birlikte Hindistan cevizinden yapılan Kokozin ve margarin de yeni bir ürün olarak piyasaya girer. Yağlar bakkallarda açık tenekelerde satılmaya başlar. Bakkallar yağı tenekeden çıkarmak için demirden yapılma, mangalda kül karıştırmak ve hamur topağı kesme işinde kullanılan üçgen yüzlü kürekçikleri kullanmaya başlarlar. Anneler akşamüstü acıkmaları için ekmeğin üzerine bu yeni yağı sürerler, bir de şeker ekerler… İçeriği bitmiş yağ tenekelerinin büyükleri iri çiçeklere; örnekse ful gibi güzel kokululara saksı olur. Küçük tenekeler ise çelimsiz çiçeklerin saksısı olurlar.

Çamaşır sabunu ve türevleri olarak “Sakarya sabunu”, “Turan çamaşır sabunu”, “Marsilya sabunu”, “Haley sabunu”, “Arab sabunu” yanısıra “Tursil çamaşır tozu” bir yenlik olarak çıkar. O zamanlar çamaşırların bahçedeki tellerde kuruduğu bir çağda; sarı renkli ve üstünde havada uçuşan bembeyaz çamaşırların resimlendiği kutusuyla Tursil, tüm kadınların gönlüne yerleşmiştir. Tursili bilmeyen taşra halkına “lekeleri çıkaran ilaç getirdim” diyen kimi açıkgözlere de fırsat doğmuştur. Beyaz naylon gömleklerinin kollarına döktükleri mürekkep lekesini beş dakikada çıkararak, küçük naylon torbacıklara koydukları deterjanları ilaç diye satar olmuşlardır. Tuvalet sabunlarının birbirinden ilginç isimleri vardır: “Turan”, “Rozmari”, “Fatma”, “Verda”… traş sabunları ile birlikte “Perlodent diş macunu ve “Ece temizleme tozu” da üretim yelpazesinde yerlerini alırlar. Bununla da yetinilmez “Baronia” marka krem, “Turyağ şampuanı”, tuvalet yağ ve saç fiksatifi ile kozmetik alanında ürün verilir.

Kısa sürede Turan ve Turyağ kentle özdeşleşir. O sırada bir bellek derlenmesine gerek duyan İzmir için kimi şeyler yerine oturmamıştır. Mübadele’nin ardından yeni damak tadları, yeni bilgiler kente doğru gelmiştir ama daha henüz yerli yerine oturmamıştır yaşama kültürü. Turyağ bunun üstüne, ekmeğe sürülerek yenecek kadar tatlı, lezzetli bir şey olarak yerleşir.

Turyağ yöneticileri de yemek kültürüne hizmet etmek ve ürettikleri yağı tutundurmak için küçük kitapçıklar basarlar. İçlerinde garip yemek tarifleri vardır. Hiçbiri İzmirli, Giritlili, Rumelili, Konyalı, Egeli olmayan yemek tarifleri… İngilizce’den çevrildikleri belli gibidir; “Yeşil biberli pirzola”, “Ciğer köftesi”, “Kıyma kızartması”, “Güvercin dolması”, “Paça kızartması” gibi… Tatlı olarak da “Punch cake”i, “Tava pastası” diye alırlar kitapçıklarına. Bana göre en özgün görüneni, bir Türkan Şoray filmini çağrıştırdığı için, adından ötürü “Mine pastası”dır…

ciger-koftesi
Ciğer köftesi (*)
guvercin-dolmasi
Sapanlı çocuklar dışında güvercinlere kıyan olur mu acaba? (*)
kiyma-kizartmasi
Ciğerden “sote”, kıymadan “köfte” yapan bir halka önerilen şeyler… (*)
paca-kizartmasi
Biz “paça”yı başka yemeklerde kullanırız… (*)
yesil-biberli-pirzola
Yeter ki pirzola olsun, biz yanına yeşil biber değil her şeyi koyarız… (*)

Mine pastası, Turyağ ile yapılır ve nefis olurmuş. Turyağ köpürtülerek eritilir, içine şeker, limon, iki yumurta sarısı, tuz, maya tozu ve un eklenerek yapılırmış. Yarım saat kadar dinlenmeye bırakılır, sonra da yağlanmış bir kaba konarak üstüne reçel sürülür, daha da üstüne yeni bir hamur katmanı konurmuş. Son katman dört çorba kaşığı Turyağ, dört çorba kaşığı un, aynı ölçüde şeker, bir çay kaşığı tarçın karıştırılarak hamur elde edilir, nohut tanesi gibi yuvarlaklar yapılırmış. Alttaki hamurun reçelli üst katına tane tane dizilerek fırınlanırmış ardından.¹

turyag-006-turyag-fabrikasi-lojmani-sol-fermuar-fabrikasi-mulku-sag
Soldaki bina Turyağ lojmanı, sağdaki bina da fermuar fabrikası mülkü…

Turyağ köklü bir İzmir firması ve markası olarak yola çıkmış olmakla birlikte zaman içinde İzmir’den kopmuş ve gerek firmadan gerekse ürettiği markalardan geriye fazla bir şey kalmamıştır. 2000’li yılların başında Tariş, Tarişbank, Egebank, İzmir Ticaret Borsası, Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Ticaret Odası gibi İzmir’in köklü firma ve kuruluşları kendi kurum tarihlerini yazdırmış olmasına karşın Turyağ ve Piyale bu fırsatı kaçırdıkları için bugün o büyük ve köklü firmalardan geriye kalan – müzayedelerle gündeme gelen kitap, katalog, fatura, takvim, ajanda gibi malzemeler dışında- fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Oysa 1970’li yıllardan sonra İzmir’le ilgili tüm resmi yıllıklarda İzmir’deki sanayi kuruluşlarını temsilen fotoğraflarına sürekli olarak yer verilen Turyağ bugün İzmir’in belleğinden çıkmış gibidir. Yarın öbür gün şayet bir İzmir Sanayi Müzesi kurulacak olursa oraya Turyağ adına konulacak tek bir malzeme, tek bir yayın bulunmamaktadır.

Hatta, 1916 yılında kurulup bu kentte 91 yılını geçirmiş bu fabrika ya da firma için, bu kentte faaliyet gösteren üniversitelerde tek bir yayının yapılmadığını ve tek bir teze  ya da araştırmaya konu olmadığını, Turyağ hakkında yazılmış olan tek bir yüksek lisans tezinin 1989 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kapsamında Zehra Kutlu’nun yazdığı “Turyağ Anonim Şirketinde Halkla İlişkiler Faaliyetleri” isimli yüksek lisans tezi olduğunu söyleyebiliriz. 

Oysa Turyağ, öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, sonrasında da İzmir’in toplumsal tarihinde yer etmiş, Turyağ ve “Turyağlı kültürü” diyebileceğimiz toplumsal bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuş belleğimizin önemli yapı taşlarıdır. Turyağ’da çalışanlar, yöneticilik yapmış olanlar, Bayraklı’daki “Turyağ Evleri“ni yapanlar ve orada yaşayanlar, Turyağ‘dan “mal çeken” şoförler, Turyağ‘ın olduğu bölgedeki yolun bacadan çıkan kimyasal tozlar nedeniyle kaygan olduğunu bilip tedbirli davranan İzmirliler… Hep bu kültürün, hep bu toplumsal olgunun bireyleri, aktörleridir…

turyag-008-muzaffer-ceyhan-yerlikaya-1975-soforlerin-daha-dikkatli-gitmeleri-icin-yapilan-eylem
Sürücülerin daha dikkatli gitmeleri için 1975’de yapılan bir eylem – Kaynak: Muzaffer Ceyhan Yerlikaya
turan-010-gulay-kaynak
Sayın Gülay Kaynak’ın verdiği bilgiye göre annesinin arkadaşı Arife teyze ve Turan sırtları

İşte o nedenle, kendisini sevgili arkadaşımız Pervin Mısırlıoğlu sayesinde çok başarılı işlere imza atan İzmir Küçük Millet Meclisi (İkMM) çalışmalarımız sırasında tanıdığımız ve uzun yıllar Turyağ genel müdürlüğünü yaptığını bildiğimiz Sayın Şevki Figen’e, Turyağ‘da yöneticilik yapmış diğer İzmirliler’e, Turyağ‘da çalışıp hayatta onlara, onların ailelerine ve onları araştırıp dinleyecek tarihçilere, özellikle de sözlü tarih yapanlara, bu kentten sorumlu İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası (İZTO) ve üniversiteler gibi resmi, özel ve sivil kuruluşlara bu konuda büyük görevler düştüğünü, Turyağ ile ilgili kişisel ve toplumsal belleğin öğrenilip kaydedilmesi ve yayınlanması suretiyle kentimizdeki sanayi tarihine katkıda bulunulmasının gerek kent ve kurum tarihi gerekse yaratılan onca markanın gelişimini öğrenmek açısından üstün yararlar sağlayacağını düşünüyoruz.

Akaryakıt Depoları

Turan denilince akla gelen ikinci ticari faaliyet konusu ise bu bölgenin uzun yıllardan bu yana akaryakıt ve kömür deposu olarak kullanılmış olmasıdır.

turan-006
Petrol tankları
petrol-ofisi-001
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-002
Petrol Ofisi iskelesi
petrol-ofisi-003
Petrol Ofisi depoları

Catherine Filipucci, Mark Ransome, Jean-Pierre Giraud, George Galdies ve Cinzia Braggiotti gibi İzmirli levantenlerin verdikleri bilgilere göre Turan bölgesi akaryakıt depolaması ve nakliyesi açısından her zaman için uygun bir bölge olmuştur. Bu durumda en etkili olan şeyse, muhtemelen hem buna uygun iskeleleriyle denizle olan bağlantısı hem de 1868’den sonra bölgenin tam ortasından geçen demiryoluyla birlikte bir istasyonunun inşa edilmiş olmasıdır.

Şimdiki Güney Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu bölgedeki büyük çiftliğin sahibi George Raul Stano’nun kızı olan Catherine Stano Filipucci (1917-2006) babasının Standart Oil Company’nin yöneticisi olduğunu, Turan’daki fabrikanın sahibi olan Mr. Smith’in Birinci Dünya Savaşı sırasında şirketi İngiltere’ye taşıdığını ve daha sonra geri döndüğünü söylemektedir.

Cinzia Braggiotti ise annesinin büyükbabası olan Albert Braggiotti‘nin Ege Petrol adıyla daha sonraki yıllarda Exxon Mobil’e dönüşecek olan Socony – Vacuum Corp.‘un ve Standart Oil Company of Newyork’un genel acentesi olduğunu, Socony’nin Turyağ’dan önce sahilde kendisine ait bir iskelesi olduğunu, daha sonra Mobil Oil’e katıldığını ve 1950 yılında İzmir’de ofis açtığını söylemektedir.

Bilindiği üzere ilk yöneticisi Osmanlı Bankası’ndan ayrılan Lucien Dandoria olan Ege Petrol, 1930’lu yıllarda İzmir Bölgesi’nde Shell Oil’in distribitörü olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fernand Bragiotti’nin harekete geçmesi ile etkisiz hale gelmiş, Harry ve Bill Giraud tarafından satın alınması üzerine İstanbul’a taşınmıştı. 1964 yılında ise Jean-Pierre Giraud ve Enrico Aliotti ortaklaşa yönetimi ele geçirmişlerdir.

Ayrıca bölgede 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Romen Steaua Romana petrol şirketinin de faaliyette bulunduğu bilinmektedir.²

Kömür Depoları

Turan bölgesi ile ilgili söylemlerde Osmanlı Dönemi ile bunu izleyen Cumhuriyet Döneminde burada kömür depoları olduğu, Alsancak Darağacı’ndaki elektrik fabrikasında kullanılan kömürlerin burada depolanarak sahildeki iskeleden nakliyesinin yapıldığı belirtilmekle birlikte bunu gösteren ya da belgeleyen bir kaynağa, fotoğrafa rastlanmamıştır.

¹ Tül, Şükrü; Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.66-68

² Baltazzi, Alex; http://www.levantineheritage.com/note63.htm

(*) 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı hatırası olarak Turyağ tarafından Abajoli Matbaası‘na bastırtılan yemek tarifleri kitabının sayfa görüntüleri için Yoanna Hacısamiyuloğlu Taşkıran‘a teşekkür ederiz.

Devam Edecek…

 

Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümseyen Yüzü (2)

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) yine iyi düzenlenmiş bir yarışma ile bizlere güzel fotoğraflar armağan ettiler…

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) birlikte düzenledikleri 3. Uluslararası Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki konusu “Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümser Yüzü” idi.

Dünya ve çevre sorunlarını hatırlatarak göz önüne sermeyi amaç edinen ve üçüncüsünü düzenlenen bu yarışmada dünyada artan gerilim ve kargaşa arasında barışın ve huzurun unutulmaması için, insani değerlere dikkat çekerek farkındalık yaratacak fotoğraf karelerinin katıldığı yarışma, 9 Ocak 2017 tarihinde sonuçlandı.

Pier Francesco Baroni, Ali Rıza Demir, Yrd. Doç. Drt. A. Beyhan Özdemir, Berna Kızıltan ve Yusuf Tuvi‘den oluşan jüri 629 adet katılımcının gönderdiği toplam 2.084 fotoğraf arasından seçim yaparak altın, gümüş ve bronz madalya alanlarla mansiyon alan 6 sanatçıyı ve sergilemeye değer bulunan 63 fotoğrafı belirlemiş, İbrahim Aysündü‘yü FIAP En İyi fotoğrafçı olarak ilan etmiştir.

Biz, ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan toplam 71 fotoğraftan ilk 36’sını geçtiğimiz günlerde yayınladığımız bugün geriye kalan 35 fotoğrafı paylaşıyoruz.

1026-baris_ve_hosgoru

abdullah-inat-sergileme-ozgurluk
Abdullah İnat – Sergileme – “Özgürlük
afshin-azarian-iran-sergileme-leam-from-animals
Afshin Azarian (İran) – Sergileme – “Leam from animals
afshin-azarianiran-sergileme-nations-together
Afshin Azarian (İran) – Sergileme – “Nations together
ajharul-pathan-hindistan-sergileme-play-for-smile
Ajharul Pathan (Hindistan) – Sergileme – “Play for smile
alev-ozcan-sergileme-hosgoru
Alev Özcan – Sergileme – “Hoşgörü
alev-ozcan-sergileme-savasin-cocuklari
Alev Özcan – Sergileme – “Savaşın çocukları
alexandr-kovshun-ukrayna-sergileme-tour-of-town
Alexandr Kovshun (Ukrayna) – Sergileme – “Tour of town
andrej-belovezcik-slovakya-sergileme-children-day
Andrej Belovezcik (Slovakya) – Sergileme – “Children Day
areen-basak-hindistan-sergileme-playmates
Areen Basak (Hindistan) – Sergileme – “Playmates
berin-aydin-sergileme-kitap
Berin Aydın – Sergileme – “Kitap
debiprasad-mukherjee-hindistan-sergileme-messenger-of-peace
Debiprasad Mukherjee (Hindistan) – Sergileme – “Messenger of peace
emine-toprak-sergileme-tutamiyorum
Emine Toprak – Sergileme – “Tutamıyorum
emine-toprak-sergileme-yureginiz-sevgi-kuslari-ile-dolsun
Emine Toprak – Sergileme – “Yüreğiniz sevgi kuşları ile dolsun
ender-bayindir-sergileme-sleeping
Ender Bayındır – Sergileme – “Sleeping
erdem-arif-yigit-sergileme-barisi-resmediyorum
Erdem Arif Yiğit – Sergileme – “Barışı resmediyorum
esengul-alici-sergileme-sevkat
Esengül Alıcı – Sergileme – “Şevkat
filiz-kilic-sergileme-birlik
Filiz Kılıç – Sergileme – “Birlik
huseyin-naci-oyman-sergileme-10-07-2016
Hüseyin Naci Oyman – Sergileme – “10.07.2016″
imge-ildem-sergileme-gulen-duslerim
İmge İldem – Sergileme – “Gülen düşlerim
jophel-ybiosa-filipinler-sergileme-hopeful-child
Jophel Ybiosa (Filipinler) – Sergileme – “Hopeful child
kenan-kahraman-sergileme-colorful-in-peace
Kenan Kahraman – Sergileme – “Colorful in peace
nilgun-kosen-sergileme-yuzler
Nilgün Kösen – Sergileme – “Yüzler
nimai-chandra-ghosh-hindistan-sergileme-peaceful-family
Nimai Chandra Ghosh (Hindistan) – Sergileme – “Peaceful family
nimai-chandra-ghosh-hindistan-sergileme-peaceful-mother
Nimai Chandra Ghosh (Hindistan) – Sergileme – “Peaceful mother
oguz-buktel-sergileme-iki-evsiz
Oğuz Büktel – Sergileme – “İki evsiz
sadik-can-sergileme-oyun
Sadık Can – Sergileme – “Oyun
salihg-yildirim-sergileme-bayrak
Salih Yıldırım – Sergileme – “Bayrak
saptarshi-kar-hindistan-sergileme-peace
Saptarshi Kar (Hindistan) Sergileme – “Peace
sergey-moskvin-rusya-sergileme-boy-and-pigeons
Sergey Moskvin (Rusya) – Sergileme – “Boy and pigeons
sener-tekci-sergileme-sadik-dost
Şener Tekci – Sergileme – “Sadık dost
sukru-levent-deniz-sergileme-dinlerin-kardesligi
Şükrü Levent Deniz – Sergileme – “Dinlerin Kardeşliği
tirthankar-ghosh-hindistan-sergileme-say-cheese
Tirthankar Ghosh (Hindistan) – Sergileme – “Say cheese
yusuf-tatliturk-sergileme-aslanim
Yusuf Tatlıtürk – Sergileme – “Aslanım
ali-leylak-sergileme-hbr-2
Ali Leylak – Sergileme – “HBR
ali-leylak-sergileme-hbr
Ali Leylak – Sergileme – “HBR

 

 

 

KNK Kent Konak Dergisi

Ali Rıza Avcan

Bugün sizlerle birlikte, uzunca bir süredir arkadaş, dost çevrelerinde dile getirip söylediklerimin genel olarak kabul gördüğü bir konuyu, bu kez yazarak paylaşmak istiyorum…

Konak eski belediye başkanı Hakan Tartan zamanında çıkarılmaya başlanan ve yayınına yeni belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında da devam edilen “KNK Kent Konak Dergisi”

Derginin tüm sayılarının elimde olduğunu söyleyemem… Hele ki ilk 19 sayısını, yolumu o dönemlerde Konak Belediyesi’ne düşürmediğim için hiç görmedim… Dergiden haberdar olduğum 2014 yılında Konak Belediyesi  Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne gidip abone kaydımı yaptırmakla birlikte bazı sayılar ne yazık ki elime geçmedi… Üstüne üstlük belediyeye, belediyenin Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ne ya da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) her gidişimde eksik sayıları temin etme konusunda özel bir çaba sarf etmeme karşın 30 sayılık tam seriyi henüz tamamlayamadım… O nedenle de, bundan sonra yapacağım tespitlerin ve ifade etmeye çalışacağım görüşlerin tüm bir yayın serisini kapsamayacağını işin başında itiraf etmek zorundayım…

3_2_2015_16_01_318459

Aslında benim yaşam dilimimde görüp bildiğim ülkemizde kent ve kent kültürüyle ilgili dergi yayıncılığında, kuruluşunda benim de katkımın bulunduğu İstanbul’daki Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın 1992-2008 döneminde her üç ayda bir çıkardığı ve toplam 64 sayıdan oluşan muhteşem “İstanbul” dergisinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı‘nın desteği, İstanbul üzerine düşünüp söyleyen ve yazan farklı bilim, disiplin ve ilgi alanlarından gelen bilim insanlarıyla sanatçıların, uzmanların ve aktivistlerin desteği ile her bir sayısının ayrı bir hazine olduğu bu dergi, bugün bile sahafların arayıp bulmaya ve bulundurmaya çalıştıkları kült bir kent dergisi özelliğini korumaktadır.

kapak

İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda ise kendine kenti ve kent kültürünü konu edinen, bu konuları edebiyat, kültür ve sanatla zenginleştiren sevgili arkadaşımız Tufan Atakişi‘nin “İzmir İzmir Kent Kültürü Dergisi” ile tanıştım. 1996 yılında yayınlanmaya başlayan bu dergiyi o tarihten sonra elimden geldiğince okumaya ve desteklemeye çalışmakla birlikte; geçtiğimiz yıl bu dergi -ne yazık ki- yeterince destek görmediği için, 20 yıllık başarılı bir yayın yaşamından sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. Oysa ben kentle ve özellikle de İzmir’le ilgilenen birçok akademisyeni, yazarı ve uzmanı o dergideki yazılarıyla tanıyıp öğrenmiş, İzmir’i İzmir yapanlardan biri olan ve hep kendi ayakları üstünde duran bu derginin hep var olmasını arzulamıştım.

tepekuleYine aynı tarihlerde İzmirli tarihçiler ve tarih dostlarıyla birlikte oluşturduğumuz “İzmir Tarih Çevresi” platformu olarak “İstanbul Dergisi” gibi bir dergi çıkarmayı hedeflemiş; ancak adı “İzmir” olmamakla birlikte bu düşünceden hareketle gelişen bir girişim çerçevesinde dostumuz Hakan Kazım Taşkıran, Engin Berber, Ersin Doğer, Erkan Serçe, Sabri Sürgevil ve Şükrü Tül‘ün yayın kurulu üyesi olarak yer aldığı “Tepekule Tarih – Yerel Tarih Araştırmaları Dergisi“ni 2000 yılının “İlkbahar” ve “Yaz” aylarında iki sayı olarak yayınlamış, bizler de bu derginin okunup ayakta kalması için epey bir çaba göstermiştik.

resim1

Yine aynı tarihlerde “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını” olarak yayınlanmaya başlayan ve akademik düzeyde daha çok tarihin ve arkeolojinin yer aldığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi” ise, arkasında koskoca bir büyükşehir belediyesi desteği olmasına ve bugün her biri ayrı bir yerde farklı konumlarda bulunan Murat Katoğlu, Ünal Ersözlü, İrfan Akgündüz, Berrin Tekdemir, Ali Sabuktay, Mustafa Özturanlı, Namık Kuyumcu gibi isimlere karşın 2000 Nisan-2003 Mart döneminde ancak altı sayı yayınlanmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

izmir-life

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi“nin daha çok akademik düzeyde ve tarih ağırlıklı olması nedeniyle ortaya çıkan boşluk, 2001 Eylülü’nden bu yana İ. Hakkı Kesirli tarafından yayınlanan “İzmir Life” Dergisi ile başarılı bir şekilde doldurulmuş; böylelikle bir kent dergisinde sadece tarihin değil; bunun yanında kültür, sanat, eğlence, popüler kültür gibi diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının da yer alması gerektiği net bir şekilde gösterilmiştir.

İzmir’de yaşadığım son 20 yıllık sürede gördüğüm gibi, “İstanbul Dergisi” gibi değişik bilim, disiplin ve ilgi alanlarını kapsayan iyi ve uzun soluklu bir kent dergisinin İzmir ölçeğinde de yayınlanması ile ilgili her türlü dergi girişimi, derginin yönetim ya da yayın kurulunda akademik ve yerel tarihçilerle tarihseverlerin ağırlık kazanması nedeniyle giderek bir tarih dergisi olma kimliğine dönüşmüş; böylelikle tarihçiler ve tarihseverler dışında tüm bir kenti kucaklayan bir kent yayıncılığı -ne yazık ki- hayata geçirilememiştir. 

Şimdi işte tam da bu noktada, arkasına Konak Belediyesi’nin mali gücünü aldığı için 30 sayıdır yayınlanan “KNK Kent Konak” dergisinin bugüne kadar sergilediği yayın politikası ve içerik itibariyle kendini nasıl tanımladığı ve kimlere hitap ettiği konusuna gelmek istiyorum.

Evet, Konak Belediyesi’nin 30 sayıdır çıkardığı bu dergi ne dergisidir? Dergi olarak iddiası ve kimliği nedir? Bir tarih dergisi midir yoksa tüm Konak halkına hitap etmeyi hedefleyen bir kent dergisi midir?

İçerdiği konulara, konu başlıklarına baktığımızda bu derginin bir “kent dergisi” olmaktan çok bir “tarih dergisi” olmaya yönelik bir yayın politikası yürüttüğünü görürüz. Çünkü bu dergide Kemeraltı bile anlatılmaya kalkıldığında Kemeraltı’nın bugünü, burada yaşayan ya da çalışanların güncel sorunları, sıkıntıları değil; daha çok Kemeraltı’nın geçmişi ya da anıları anlatılmaktadır. İzmir anlatılmaya kalkıldığında İzmir’in bugününden ve geleceğinden çok geçmişi, yanıp yıkılması ya da bir “prenses” olması öne çıkarılmaktadır. Basmane’deki çukura yapılacak 67 katlı gökdelenden çok bir zamanlar oradaki binalardan, Kültürpark’a yapılacak yeni kültür-sanat merkezinin getirip götüreceklerinden ya da hatalı bir şekilde restore edilen Kaskatlı Havuz kızlarından bahsetmek yerine paraşüt kulesinin nasıl yapıldığından söz açılmaktadır. Kısacası bu dergi bugünü yaşayıp geleceği sorgulamak yerine daha çok geçmişle, tarihle ilgilenmekte, uğraşmaktadır.

Evet, tarihten, geçmişten ve anılardan hiç söz etmeyelim demiyorum. Ama bunun yanında bir belediye yayınında bugünden ve gelecekten, yaşadığımız sıkıntı, sorun, şikayet, talep ya da beğeni ve güzelliklerden de söz edilmesi gerekmez mi? Kısacası adında “Kent” sözcüğünün geçtiği bir belediye yayınında tarih bilimi dışında diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının, kentten ve kentsel konularında da yer alması gerekmez mi?

Bence bu durum, bu derginin yayın politikasının, programının net bir şekilde belirlenmediğini, yayıncı ile hedef kitle (kentli) arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamadığını göstermektedir. 

Dergi ile ilgili diğer bir eleştiri konusu ise derginin alışılmadık boyutlarından kaynaklanmaktadır.

Olağanüstü boyutlarıyla tanınan ünlü “P” dergisinin bunu sanatsal kaygılarla farklılık yaratan bir konsept içinde yaptığını bildiğimizde bunu olağan karşılarız. Ancak aynı durum bir belediye yayınında ortaya çıktığında bu durum pratik olmayan israfçı yanıyla bir sorun olarak öne çıkar. Ardından da sorarsınız: Bu olağanüstü irilik, kâğıtçıya ve matbaacıya para kazandırmak dışında neye yaramaktadır, niçin böyle bir yola gidilmektedir?

Benim cetvelle ölçtüğüm boyutlarıyla 26,8 cm X 37,5 cm iriliğinde olan bu dergiyi katlamadan bir evrak çantasına koymak mümkün olmamaktadır. O nedenle koltuğunuzun altında ya da çantanızda taşımanız öyle kolay bir iş olmayacaktır. Hele ki, derginin arka sayfalarında yer alan “Ne Nerede?” bölümündeki telefon numaralarını seyir halindeyken kullanmaya kalktığınızda bu çok daha zor bir iş olacaktır…

Bu konuyu belediye içindeki yönetici ve çalışanlara sorup fikirlerini aldığımda bana bunun derginin doktor, avukat gibi serbest çalışanların muayenehane, ofis gibi mekanlarında gelen giden müşterilerin okuması için ortadaki sehpaya konulmak için yapılmış olabileceğini ifade ettiler. Ancak kendi doktorum, dişçim de dahil olmak üzere hiçbir ofiste, muayenehane ve benzerinde ortadaki sehpada makul ölçülü “İzmir Life” ve diğerleri dışında bu dergiye rastlamadım.

Benim bu durumum belki bir tesadüftür, belki bu dergiyi gerçekten muayehanesinde, ofisinde gelen gidenlerin okuması için ortadaki sehpaya yerleştirenler vardır düşüncesiyle bu durumun ne ölçüde geçerli olduğunun, ortada gerçekten böyle bir ihtimalin olup olmadığının; ayrıca “İzmir Life” gibi diğer dergilerin böyle bir yöntemi niye kullanmadığının araştırılmasını, bu durumun bir ihtiyaçtan kaynaklandığının kanıtlanmasını istiyorum.

Belki böylelikle, bütçesi bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan belediyelerde daha tasarruflu yayın politikaları izlenebilir diye düşünüyorum.

Belki böylelikle, derginin boyutları çantada, koltuk altında ya da cepte taşınacak şekilde daha makul ölçülere çekilebilir, derginin büyüklüğü nedeniyle rahatsız edici hale gelen fotoğraf çözünürlükleri normal boyutlarına geri döner, derginin içeriği farklılaşıp zenginleşebilir ve daha fazla insan tarafından okunabilir diye düşünüyorum.

knk-yaz-2016jpg_22-07-2016_16-15-54

KNK Kent Konak Dergisi” ile ilgili bu önerilerin belediyenin diğer bir yayını olan “Konak Gazetesi” eliyle yapıldığını ya da yapılabileceğini söyleyecek olanlara ise önerdiğimiz bu politika, içerik ve uygulama değişikliklerinin, belediye ve belediye başkanının tanıtımını yapan “Konak Gazetesi“nin yayın politikası, içeriği ve hedef kitlesi ile ilgisinin bulunmadığını, yapılacak işin niteliği açısından onun işi olmadığını söyleyebiliriz.

Velhasıl, böyle bir dergi çıkarmak düşüncesi teşekkürü hak eden güzel bir fikir olmakla birlikte; bu güzel fikri, yaşamın her alanını kucaklayan yeni yayın politikalarıyla zenginleştirmek, okuyucu ile daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve okuyucudan gelen geri bildirimler dikkate alıp her geçen gün farklılaşıp zenginleşmek suretiyle geliştirilmesini de dikkate almak koşuluyla…

Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümseyen Yüzü

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) yine iyi düzenlenmiş bir yarışma ile bizlere güzel fotoğraflar armağan ettiler…

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) birlikte düzenledikleri 3. Uluslararası Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki konusu “Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümser Yüzü” idi.

Dünya ve çevre sorunlarını hatırlatarak göz önüne sermeyi amaç edinen ve üçüncüsünü düzenlenen bu yarışmada dünyada artan gerilim ve kargaşa arasında barışın ve huzurun unutulmaması için, insani değerlere dikkat çekerek farkındalık yaratacak fotoğraf karelerinin katıldığı yarışma, 9 Ocak 2017 tarihinde sonuçlandı.

Pier Francesco Baroni, Ali Rıza Demir, Yrd. Doç. Drt. A. Beyhan Özdemir, Berna Kızıltan ve Yusuf Tuvi‘den oluşan jüri 629 adet katılımcının gönderdiği toplam 2.084 fotoğraf arasından seçim yaparak altın, gümüş ve bronz madalya alanlarla mansiyon alan 6 sanatçıyı ve sergilemeye değer bulunan 63 fotoğrafı belirlemiş, İbrahim Aysündü‘yü FIAP En İyi fotoğrafçı olarak ilan etmiştir.

Biz, ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan toplam 71 fotoğraftan ilk 36’sını bugün sizlerle paylaşıp, geriye kalan diğer 35 fotoğrafı ise önümüzdeki günlerde yayınlayacağız.1026-baris_ve_hosgoru

01-mehmet-kilicoglu-altin-madalya-baris
Mehmet Kılıçoğlu – Altın Madalya – “Barış
02-murat-sarikamisli-gumus-madalya-sadece-gul
Murat Sarıkamışlı – Gümüş Madalya – “Sadece Gül
03-ismail-buyuksimsek-bronz-madalya-hurriyet
İsmail Büyükşimşek – Bronz Madalya – “Hürriyet
04-ibrahim-ausundu-mansiyon-cizgiler
İbrahim Aysündü – Mansiyon – “Çizgiler
05-mahmoud-zakeri-iran-mansiyon-predestination
Mahmoud Zakeri (İran) – Mansiyon – “Predestination
06-mansiyon-berrin-aydin-guvercin
Berrin Aydın – Mansiyon – “Güvercin
07-nihat-torun-mansiyon-elif-ve-baris
Nihat Torun – Mansiyon – “Elif ve Barış
08-xiaoxi-liao-cin-mansiyon-smile
Xiaoxi Liao (Çin) – Mansiyon – “Smile
aytul-akbas-sergileme-baris-1
Aytül Akbaş – Sergileme – “Barış
aytul-akbas-sergileme-baris-2
Aytül Akbaş – Sergileme – “Barış
baris-barlas-sergileme-semazen
Barış Barlas – Sergileme – “Semazen
celal-erdem-sergileme-dans
Celal Erdem – Sergileme – “Dans
erdal-turkoglu-sergileme-kafes
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Kafes
erdal-turkoglu-sergileme-peace
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Peace
hakan-kuyumcu-sergileme-renklerin-kardesligi
Hakan Kuyumcu – Sergileme – “Renklerin Kardeşliği
hatice-karakan-sergileme-baris-maci
Hatice Karakan – Sergileme – “Barış Maçı
huu-hung-truong-vietnam-sergileme-happy-old-age
Huu Hung Truong (Vietnam) -Sergileme – “Happy old age
ibrahim-aysundu-sergileme-mutluluk
İbrahim Aysündü – Sergileme – “Mutluluk
ibrahim-aysundu-sergileme-mucadele
İbrahim Aysündü – Sergileme – “Mücadele
ismail-buyuksimsek-sergileme-inanclar
İsmail Büyükşimşek – Sergileme – “İnançlar
ismail-tutun-sergileme-1
İsmail Tütün – Sergileme
ismail-tutun-sergileme-2
İsmail Tütün – Sergileme
kazim-kuyucu-sergileme-baris
Kazım Kuyucu – Sergileme – “Barış
mehmet-musebbih-ergin-sergileme-sevgi
Mehmet Müsebbih Ergfin – Sergileme – “Sevgi
mehmet-tezcan-sergileme-tutacak-el-bulmak
Mehmet Tezcan – Sergileme – “Tutacak el bulmak
mehran-cheraghchi-bazar-iran-sergileme-love
Mehran Cheraghchi Bazar (İran) – Sergileme – “Love”
murat-sarikamisli-sergileme-sadece-gul
Murat Sarkamışlı – Sergileme – “Sadece Gül
nevzat-turgay-isikgoz-sergileme-haykiris
Nevzat Turgay Işıkgöz – Sergileme – “Haykırış
ramazan-dari-sergileme-hosgoru-kardeslik
Ramazan Darı – Sergileme – “Hoşgörü, Kardeşlik
ravindra-ranasinghe-sri-lanka-mansiyon-tears-to-smile
Ravindra Ranasinghe (Sri Lanka) – Sergileme – “Tears to smile
salim-simsek-sergileme-yurtta-sulh-cihanda-sulh
Salim Şimşek – Sergileme – “Yurtta Sulh Cihanda Sulh
sebahattin-arslan-sergileme-bakis
Sebahattin Arslan – Sergileme – “Bakış
shaikha-al-salti-oman-sergileme-purity-of-childhood
Shaikha Al-Salti (Oman) – Sergileme – “Purity of Childhood” 
sudipto-das-india-sergileme-smile-smile-smile
Sudipto Das (Hindistan) – Sergileme – “Smile, smile, smile
serife-keser-sergileme-teller
Şerife Keser – Sergileme – “Teller
tufan-bilir-sergileme-sevgi
Tufan Bilir – Sergileme – “Sevgi
derya-yazar-sergileme-we-are-all-black-and-white
Derya Yazar – Sergileme – “We are all black and white

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Yeraltı suları…

Ali Rıza Avcan

Tartıştığımız konulara son günlerde yeni bir sorun daha eklendi: Yeraltı sularının kullanımı; özellikle de hiçbir bedel ödemeksizin, bedava kullanılan yeraltı suları konusu…

Bu sorun, Coca Cola firmasının yeraltından çekip kullandığı sular için gündeme gelmekle birlikte bu konu sadece Coca Cola ve onun şişelerine koyduğu yeraltı suyu ile sınırlı değil…

Onun dışında yeraltı suyunu hiçbir izin talep etmeksizin, bedel ödemeksizin çekip kullanan ve ardından da kirlettikten sonra ortama salan daha birçok sanayi kuruluşu var… Örneğin İzmir’in Aliağa sanayi bölgesindeki demir çelik haddehaneleri ve diğer sanayi kuruluşları bu şekilde hepimize ait olan ve her geçen gün azalan yeraltındaki suları istedikleri gibi çekip kullanıyor ve kirletiyorlar… Hem de milyonlarca metreküp yeraltı suyunu….

08_underground-dams-in-kermannn

Aliağa’daki bu durumu Aliağa Belediyesi’nin stratejik planını hazırladığım 2010-2011 yıllarında belirlemiş, 2014 yılında yine aynı ilçede yürüttüğüm bir seçim kampanyası sırasında da bu durumun devam ettiğini öğrenmiştim. İZSU’nun Aliağa biriminden öğrendiğim bilgilere göre Aliağa sanayi bölgesindeki abonelerle ilgili yıllık tahakkuk-tahsilat rakamları yılda 10 ya da 20.000 lira gibi komik düzeylerdeydi. Sadece içmesuyu tahakkuk ve tahsilatı ile ilgili olan bu rakamın dışında fabrikaların asıl yerin altından çektikleri muazzam miktardaki sular ve bu suların kullanımı sonrasında ortama salınan atık sular için hiçbir bedel talep edilmiyor ve ödenmiyordu.

Oysa su kıtlığının çekildiği yıllarda PETKİM’e ait barajdan su alan ve bunun parasını ödeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü, aynı bölgedeki kendisine ait içmesuyu kuyularının su kapasitesini azaltan bu sanayi tesislerine ait su kuyularını kontrol edemiyor, onların başına bir sayaç koyamıyor ve bedelini o fabrikaların sahiplerinden talep edemiyordu.

Dünyanın ve ülkemizin büyük bir su sıkıntısı çektiği bir ortamda bu büyük bir haksızlıktı. Hem de bize; yani kamuya ait suların bu şekilde amacı kâr elde etmek olan şirketlere, firmalara, fabrikalara bedava kullandırılması büyük bir suçtu…

Onun üzerine bunun yasal zeminini araştırmaya başladık…

Önce 16 Aralık 1960 yılında kabul edilmiş 167 sayılı “Yeraltı Suları Hakkında Kanun“a baktık. Ardından yine aynı konuyu düzenleyen 20 Kasım 1981 tarih, 2560 sayılı “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu“u, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Kanunu“u, 3 Temmuz 2005 tarih, 5393 sayılı “Belediye Kanunu“nu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ait 7 Nisan 2012 tarih, 28257 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik“le yine aynı bakanlığa ait 11 Şubat 2014 tarih, 28910 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yüzeysel Sular ve Yeraltı Sularının İzlenmesine Dair Yönetmelik“i inceledik.

Sonrasında da bu tür yeraltı sularını kullanan sanayi kuruluşlarından abonelik isteyip ücret talep eden Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nin (ASKİ) girişimleri nedeniyle Yargıtay’a ya da Danıştay’a intikal eden ve çoğu kez yeraltı suyunu hesapsız kitapsız ve ücretsiz kullananları haklı çıkaran yüksek yargı kararlarını bulduk çıkardık.

Sonuçta gördük ki, her zaman olduğu gibi yeraltı sularının belirlenmesi, çıkarılıp kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesi gibi birbiriyle ilişkili konuların parçalara bölünerek merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında paylaştırılması ve bu paylaşımın zaman içinde merkezi yönetimden yana ağırlık kazanması, çoğu kez merkezi yönetime dahil bakanlık ve genel müdürlüklerin bu işin parsasını toplamaya yönelik çabaları neticesinde yasal anlamda bir boşluğun ortaya çıktığını ve bu boşluğu akıllıca kullanan sanayi kuruluşlarının yeraltı sularını hiçbir hesaba dayanmaksızın bedava kullandıklarını; üstüne üstlük hukuki anlamda da haklı bulunduklarını anladık.

Aslında böylesine iki başlı bir yönetimin ortaya çıkmasından şimdilik her iki taraf da memnun gözüküyor. Birileri bu konu üzerinde durup kendilerine bir soru sorduğunda ise topu diğer tarafa atarak belayı savuşturmayı çoktan öğrendikleri ve benimsedikleri için düzen şimdilik onların istediği şekilde işleyip duruyor. Tabii ki bu durumdan en fazla memnun olanlar ise yeraltı suyunu hiçbir ölçü dinlemeksizin bedava kullanan sanayi kuruluşlarının sahipleri, patronları oluyor…

California's Central Valley Heavily Impacted By Severe Drought

Bu karşılıklı memnuniyetin en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU Genel Müdürlüğü ve İZFAŞ’ın 8-11 Ekim 2015 tarihleri arasında ortaklaşa düzenlediği 3. Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi‘nin dokuz maddeden oluşan sonuç bildirgesinde bu konuya hiç yer verilmemiş olmasıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun konu ile ilgili birimi İZSU kent halkına yeterli, sağlıklı içmesuyu temin etmekte zorluk yaşadıklarını belirterek tek kişilik bir aboneden bile her ay 40 ya da 50 lirayı almayı normal karşılarken, milyonlarca metreküp su kullanan sanayi tesislerini abone yapmakta, onların kullandığı suyu hesap etmekte ve onlardan ücret talep etmekte çekingen davranmakta, bu düzenin değişmesi için hiçbir girişim ya da talepte bulunmamakta, ellerindeki olanakları kullanarak kamuoyu oluşturmamakta, biz içmesuyu abonelerinin faturalarını azaltacak olan bu sorun konusunda kulağının üstüne yatmayı tercih etmektedir.

O nedenle, su hakkı için mücadele eden bizlerin yıllardır hazırlandığı söylenen Su Yasası hükümlerinin daha adil, hukuki ve eşitlikçi olması için bu konu üzerinde önemle durmamız, konuyu hukuk, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler dahil her yönden araştırmamız, içmesuyu abonelerine yapılan haksızlıklar konusunda hep birlikte halkı aydınlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

Şehrin Marksist Bir Hikâyesi: Metromarksizm

Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve sizlere önereceğimiz kitap Andy Merrifield‘in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi“.

İLk kez 2002 yılında yayınlanan kitabın özgün adı “Metromarxism: A Marxist Tale of the City. Ülkemizde ise Phoenix Yayınevi tarafından Eylül 2012 tarihinde Ankara’da basılmış. Şu anki etiket fiyatı ise 22,50 TL.

Kitaptan önce isterseniz biraz yazarından söz edelim.

maxresdefault

Andy Merrifield, 1960 Liverpool, İngiltere doğumlu. Cambridge Üniversitesi Murray Edwards College’da Beşeri Coğrafya bölümünde profesör olan Merrifield, okulu erken yaşta bırakarak çeşitli işlerde çalıştı ve çeşitli ülkeleri dolaştı. 1980’li yılların ortasında Liverpool Politeknik Üniversitesi’nde coğrafya, felsefe ve sosyoloji alanlarında lisansını tamamladı. Doktorasını coğrafya üzerine Oxford Üniversitesi’nde yaptı, David Harvey ile çalıştı. Uzun yıllar İngiltere ve ABD’de coğrafya kürsülerinde öğretim görevliliği yaptı. 2003’te akademiyi bırakarak Fransa’da bir köyde yaşamaya başladı. 2011’de akademiye dönene kadar burada geçirdiği süreyi, Türkçe’ye de çevrilen Eşeklerin Bilgeliği: Kaotik Bir Dünyada Sükunet Arayışı (Doruk Yayınları, 2014) kitabında anlattı. Türkçe’ye çevrilen diğer kitapları, Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi (Phoenix Yayınları, 2012), Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü (Doruk Yayınları, 2013) ve Karşılaşma Siyaseti (Tekin Yayınevi, 2015)’dir. Merrifield’ın 2013 tarihli The Politics of Encounter: Urban Theory and Protest under Planetary Urbanization ve 2014 tarihli The New Urban Question kitapları, “Kent-Mekân-Direniş Kitaplığı” kapsamında çevrilmektedir. Merrifield’ın diğer kitapları şunlardır: The Urbanization of Injustice (1997), Dialectical Urbanism (2002), Guy Debord (2005), Henri Lefebvre: A Critical Introduction (2006).

0000000539443-1

Andy Merrifield’in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi” isimli kitabı ise “Giriş” ve “Sonsöz” dışında sekiz bölümden oluşuyor:

Birinci bölüm “Karl Marx, Akla Yatkın Algılarla Metalar ve Şehirler“, ikinci bölüm “Friedrich Engels“, üçüncü bölüm “Walter Benjamin Dünyevi Aydınlığın Şehri“, dördüncü bölüm “Henri Lefebvre, Şehir Devrimi“, beşinci bölüm “Guy Debord“, altıncı bölüm “Manuel Castells, Althusser’in Şehri ve Toplumsal Hareketler“, yedinci bölüm “David Harvey, Kentleşmenin Jeopolitiği“, sekizinci bölüm ise “Marshall Berman, Marksist Bir Kent Romansı” başlıklarını taşıyor.

Kitabın Dr. Ayhan Kavak‘a göre değerlendirmesi ise şu şekilde:

Andy Merrifield’in kitabı yaşananları sistemleştirmesi açısından faydalı bir kaynak. “Şehrin Marksist Bir Hikayesi” alt başlığını içeren “Metromarksizm” kitabı böylesi sorunları değerlendiren önemli bir eser. Şehrin salt kapitalizm için değil, bilakis Marksizm için de işlevsel rol oynadığı izleğinden giderek, mekanın diyalektik doğasını izahta kavuşturmayı soruşturmakta.

Mekan olarak kentlerin görünmeyen arka sokaklarındaki insanlığın çığlığını duyurması ve yaşanılan mekanlara ne türden devrimci müdahale edileceğinin ipuçlarını Marx ve Engels’ten başlayarak Walter Benjamin, Henri Lefebvre, Guy Debord, Manuel Castells, David Harvey ve Marshall Berman’ın kuramları ve yaşamlarını harmanlayarak ön açıcı bir metin hazırlamış.

Yazar Andy Merrifield, eleştirel perspektifle yazdığı eserinde, dönüştürülmüş ve yenilenmiş bir şehir hayatı hakkını serimlemekte önümüze. Kent yaşamının dinamik sürecinin canlandırılmasında başarılı olduğu kuşku götürmez. Kapitalizmin gündelik hayatı sömürmesi ve kentlere sirayet ettirilen Taylorcu robotlaştırmaya inat, sokakların siyasetini alternatif hale getirmeden mustarip bakış açısıyla Metromarksizm eserinin çatısını kurgulamış.

Marx’ın düşünce sistematiğinde merkezi bir rol oynamayan kent olgusunun asıl Engels’te açığa çıkmasını, Manchester gözlemleriyle belirginlik kazandığına tanıklığa çağırıyor. Gerçi Engels’te kentin sorunlarının, devrimin sorunları çözülene değin ertelenmesi yakalansa dahi, mevcut evrilmeye temel oluşturmasının ayırdına varıyoruz.

Metropolün dokusunu, sanayileşme ve kentleşme sürecinde modernitenin diyalektik deneyimini ilk anlayanın W. Benjamin olduğunu öğrenmek ilginç geldi. Lefebvre, Debord, Castells, Harvey ve yakın zamanda kaybettiğimiz Berman’ın bakış açılarıyla yaşanılan mekanların yeniden üretilmesinin bir hak olduğunun altı çizilmekte. Kapitalist şehre karşı mazlum ve madunların yaşam alanlarının hakkaniyetle üretilmesinin reçetesi hoyrat saldırganlık olan Tokikentlerle olmayacağının da ayırtına ulaşmak kabil elbet. Mevcut kentlerin yaşanılacak ortamlara dönüştürülmesi tartışmaya açılırken, yazar Andy Merrifield, kentlerde Hegel’in gece uçan Minerva’nın  Baykuş’una karşılık, engin gün ışığında da uçabilen gece kuşunu düşlemekten geri durmaz.

Hasılı, zengin deneyim ve tartışmalar ışığında kitabın okunması kazandırıcı bir edim olacaktır. Kentlere sahip çıkmaya koyulan insanlığın ufkunu genişleteceği kanısındayım. Yerel seçimde kentine, parkına, doğasına ve bilcümle yaşam alanına sahiplenmeye yönelenlerin, kapitalizmin kentleri işgaline “dur” demelerinin temel argümanlarını edinmeleri elbette çok önemli. Kent ve mücadele alanları hakkında bilgi birikimimizi artırmak istiyorsak, And Merrifield’in Phoenix yayınlarından çıkan “Metromarksizm” kitabını okumak gerek.“(*)

(*) Dr. Ayhan Kavak