Bir kentin kimliği fetih ya da işgal üzerinden değil; barış üzerinden okunmalıdır…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde AKP iktidarı tarafından İzmir’e giydirilmek istenen yeni bir kisve, yüklenmek istenen yeni bir kimlik adı altında İzmir’in fethinin 936. yılını kutladık.

Bu fetihten ve kutlamalardan kimlerin haberi oldu, kimler sevindi ya da üzüldü, kimler fethin kutlandığı etkinliklere katıldı, İzmir’deki hangi akademik ya da yerel tarihçi bu etkinlikleri izleyip katkıda bulundu bilmiyorum ama İzmir’in ve İzmirlinin bunlardan pek haberi olmadı, pek de ilgi göstermedi.

Çünkü işin farkında olan her İzmirli biliyor ki, AKP iktidarı ve onun zihniyetinde olan egemen güçler sahiplenemedikleri, nüfuz edemedikleri yerlere, kentlere girebilmek için orayı İslami bir fetih anlayışıyla ele geçirip bayraklarını o kentin kalesine dikmek, kendi sembol ve siluetlerini adeta bir damga gibi o kentin üstüne vurmak istiyorlar.

Bunu nasıl önce İstanbul’un fethi adına İstanbul için, ardından Çanakkale’de ve son olarak Kut’ül Amare savaşlarını yenilgiden zafere dönüştürerek yapmaya çalıştılarsa şimdi de İzmir’de bir fetih senaryosu yaratarak gerçekleştirmeyi deniyorlar.

Tabii ki bunun yanında bu kentin belediye başkanını teslim alıp yönlendirerek ya da bir AKP projesi olarak halka sorulmadan yapılmak istenen “İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında körfezin tam ortasına ampul şeklinde bir yapay ada yaparak da sembolleştirmek istiyorlar.

Resim2
“İzmir Körfez Geçişi Projesi” kapsamında İzmir Körfezi’ne yapılacak yapay adanın şekli

Böylelikle “Gavur İzmir” olarak görüp adlandırdıkları bu kenti İslamlaştıracaklarına inanıyorlar. O nedenle yaptıkları/yapacakları büyük yatırımlar yanında fetih organizasyonu gibi büyük etkinlikler düzenleyerek bu kenti halen İslamlaştırılıp fethedilmemiş bir “gavur kent” olarak gördüklerinin ipuçlarını veriyorlar.

İzmir’in 25 Mart 1081 tarihinde Çakabey tarafından fethedildiğini önemseyip; ama daha sonra Bizans ve Cenevizliler tarafından defalarca ele geçirilidği gerçeğini gözardı ederek düzenlenecek bu etkinliklerden haberim, geçen sene Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne yaptığım bir görüşmede, bu konularla görevli belediye görevlisinin önüme uzattığı Katip Çelebi Üniversitesi’ne ait resmi bir yazıyı okumamla oldu. Ardından aynı görevlinin böylesi bir organizasyon karşısında ne yapılması gerektiği konusundaki sorusuna da “ben olsam, bu tür girişimlerin etkisiz olması için aynı tarihlerde daha büyük boyutlarda uluslararası bir etkinlik düzenler, böylelikle etkinliğin gölgede kalmasına ve devamı konusundaki cesareti kırmaya çalışırım” cevabını verdim. Çünkü böylesi saçma bir iddia ile yapılacak ilk girişimin başarılı olması durumunda tutunup devam etmesinin daha kolay olacağı düşüncesiyle, aynen 23 Nisan kutlamalarına bir alternatif olarak her yıl aynı tarihlerde düzenlenen Kutlu Doğum haftası örneğinde olduğu gibi ondan daha fazla ses getirecek başka bir büyük ve uluslararası etkinliğin düzenlenmesi suretiyle bu anlamsız girişimin önünün kesilmesini sağlamış olabilirdik.

Ardından da İzmir Valiliği düzleminde yaptığım araştırmalarla bu organizasyonun amacını, içeriğini ve programını öğrenmeye çalışmış ve bu durumu değişik düzlemlerde ifade ederek kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmıştım.

Öğrendiğim bilgilere ve daha sonra ortaya çıkan kutlama programına göre, “1081 Çakabey ve İzmir Fetih Kutlamaları” esas olarak Ankara’daki Türk Tarih Kurumu tarafından düzenleniyor, İzmir Valiliği ile Ege ve Katip Çelebi üniversiteleri tarafından destekleniyordu.

Etkinliğin kesinleşmiş programına baktığımızda da, 24-26 Mart 2017 tarihleri arasında “1081 İzmir’in Türkler Tarafından Fethi Kutlamaları ve Uluslararası Çaka Bey Sempozyumu” ve “1081 Çaka Bey Türk Tarih Kurumu İzmir Kitap Günleri“yle “Türk Tarih Kurumu Fotoğraf ve Resim Sergisi“nin düzenlendiğini, Selçuk’taki İsa Bey Camii’nde Çaka Bey ve şehitler anısına mevlit okutulduğunu, “Fetih Kupası Yıldızlar ve Gençler Halı Saha Futbol Karşılaşmaları“, “Fetih Kupası İlkokullar Arası Satranç Karşılaşmaları“, “Halk Sağlığı İl Müdürlüğü Genel Sağlık Taraması“, “Kulüplerarası Çaka Bey Bisiklet Yarışları“, “Süper Stage Pist Etkinliği (Fetih Rallisi)” adı altında yarışmalar yapıldığını, tarihi mehteran birliğinin gösteri yaptığını, halkın ve öğrencilerin Sahil Güvenlik Komutanlığı’na ait bir arama kurtarma gemisini ziyaret ettiklerini, yarışmalarda kazananlara ödüllerin verildiğini ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserde zeybek gösterisinin yapıldığını öğreniyoruz.

Kutlama etkinliği programıyla gazete haberlerine baktığımızda ise elindeki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) ile İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA) gibi bu konularda görevli yetkili ve sorumlu iki kurum olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda ilgisiz ya da habersiz kaldığı, kutlama programına da belediye başkan vekili gibi düşük bir düzeyde katıldığı görülmektedir.

20170325_2_22629731_20276837_High
İzmir’i fethediyoruz…

Oysa bizler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentin tarihinin araştırılması ile ilgili iki önemli birimi ile birlikte sus pus olmayıp bu işin doğrusunu söyleyip karşı çıkmasını, 1081 yılında böyle bir ele geçirme durumu olsa bile izleyen yıllarda bu durumun devam etmediğini, “fethedildi” denilen yerin uzun yıllar “gavurlar“ın elinde kaldığını; bu anlamda İzmir’in kent kimliğinin fetih ya da işgal etmek eylemleri üzerinden değil; farklı kültürlerin bir arada yaşayacağı barış dolu bir Ege/Akdeniz kenti ideali üzerinden okunmasını önerebilir ve bu karşı çıkışını da biz İzmirliler ile paylaşabilirdi.

Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından biz İzmirlilere sorulmadan, fikrimiz alınmadan; adeta tepeden inme bir zorlamayla bir seçim vaadi olarak hazırlanıp karşımıza çıkarılan; o nedenle de demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir anlayışla hazırlanmadığını; ayrıca uluslararası düzeydeki RAMSAR Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası ile İnciraltı gibi kentimizin doğal zenginliklerine zarar vereceğini bildiğimiz İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde önemli bir aşamaya gelmiş durumdayız.

2014 tarihli son yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak karşımıza çıkan, şimdilerde de gönüllü olarak başbakanlıktan vazgeçmeye hazır olan İzmir milletvekili ve Başbakan Binali Yıldırım’ın “çılgın projeler” adıyla sunduğu 35 projeden biri olan; ancak aldığı yenilgiyle İzmir halkı tarafından kabul görmeyen “Altın Gerdanlık, İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili nihai ÇED Raporu’na itiraz edebileceğimiz son gündeyiz. Artık bugünden sonra yapacağımız tüm itirazları, mevcut yasal düzenlemeler nedeniyle vatandaş görüşü olarak değil; açacağımız ya da müdahil olacağımız davaların tarafı olarak yapabileceğiz.

İşte o nedenle değerli dostumuz ve yoldaşımız Arif Ali Cangı‘nın hazırlayıp “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook sayfamızda bizimle paylaştığı dilekçe örneğini sevinçle karşılıyor ve grup üyesi olan tüm arkadaşların bu dilekçeyi düzenleyerek İzmir Valiliği İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne şahsi olarak göndermelerini rica ediyoruz.

Köprü Karikatür

Biz ise, Kent Stratejileri Merkezi – KSM olarak Doğa Derneği Gediz Deltası Sorumlusu Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Körfez Geçişi Projesi nihai ÇED Raporu’nda yazılı olan sorunları belirleyerek ayrı bir dilekçe hazırladık ve bu dilekçedeki konuları “Yeniden İzmir Körfez Geçişi Projesi” adını verdiğimiz yeni bir yazı dizisinde ayrıntılarıyla birlikte izleyen yazımızdan itibaren sizlerle paylaşacağız.

Tabii ki, bu paylaşım sürecinde sizlerin görüş, düşünce, öneri, uyarı ve eleştirilerini de dikkate almak suretiyle…

Devam Edecek…

Oynamak mı yoksa seyretmek mi istersiniz?

Johan Huizinga

Oyun ve Oyunbozan*

Kurallara karşı çıkan veya bunlara uymayan oyuncu, bir oyunbozandır… Oyunbozan, sözde oyuncudan tamamen başka bir şeydir. Bu sonuncusu oyunu oynuyormuş gibi yapmaktadır. Görünüşte oyunun büyülü çemberini kabul ediyormuş gibi davranmaya devam eder. Oyuncular topluluğu onu oyunbozandan daha kolayca affederler, çünkü oyunbozan onların evrenini tahrip etmektedir. Oyunbozan mızıkçılık ederek, ötekilerle beraber geçici olarak içine kapandığı bir evrenin nispi değerini ve kırılganlığını keşfeder. Oyunun yarattığı yanılsamayı, inlusio’yu (*), kelimenin gerçek anlamıyla ‘oyuna girişi’ anlam dolu bu kelimeyi yok eder. Hemen oyundan atılmalıdır, çünkü oyuncular topluluğunun varlığını tehdit etmektedir.¹

(*) İroni, illüzyon

Oyun ve Cemaatleşme*

Oyuncular topluluğu, oyun bitmiş olsa bile, sürekliliğe yönelik genel bir eğilim göstermektedirler. Elbette en küçük bir misket oyununun veya en önemsiz bir briç partisinin kulüp kurmaya yönelttiği söylenemez. Ancak istisnailiğin içinde birlikte yaşama, önemli bir şeyi birlikte paylaşma, ötekilerden hep birlikte ayrılma ve genel ölçülerin dışına çıkma duygusu, yalnızca oyun süresiyle sınırlı kalmayan bir cazibe oluşturmaktadır.²

Oyun 007

Oyun ve Hukuk*

Dava, hak olan ve olmayan şeyi kabul ettirmek için; kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar vermek için; kimin kazandığını, kimin kaybettiğini belirlemek için yapılan bir mücadeledir.³ 

Nilgün Toker Kılınç** (O, artık “hür” bir akademisyen)

Bugün sporu bir oyun olarak tartışmanın zemini, işbölümü zemininde örgütlenmiş modern toplumda oyunun anlamını düşünmek olabilir. Bu bakımdan oyun, serbest zaman etkinliği olarak, belirlenmemiş etkinlikler alanı olarak ele alınarak işe başlanmalıdır. Belirlenmemiş, özgür etkinliklerin anlamı ve taşıdığı imkanlar üzerine düşünmek, modern toplumun belirlenmişlik zincirinden bireyin kurtulması ve özgürleşmesi projesinde oyunun anlam ve işlevini tartışmaktır. Oyuna katılan öznelerden toplumsal bir anlama yükselme şeklinde ortaya konulabilecek bu tartışmanın, aslında kapitalist üretim ilişkilerince belirlenen ve bu anlamda bir tür işlik olarak tasavvur edilen toplumda, işlik dışı yaşam alanları yaratma imkanının, bizzat bu iş bölümüne dayalı toplumsal yapının sürdürülmesi için kapitalizm tarafından boş bırakılmış bir alanda aranmasının, sistemin olumsuzlanma aracılığıyla aşılması yönündeki bir proje için oldukça dinamik öğeler içereceği açıktır. Bu anlamda, oyun, devrimci bir politik projenin hareket noktası olmak için oldukça anlamlı bir zemine sahiptir.

Oyun 60
Ancak, modern toplumun post-kapitalist ilgilere göre geçirdiği dönüşüm, bugün belirlenmemiş yaşam alanlarının bağıyla bağlanmış önemli bir tartışmaya yol açmış ve toplumun, toplumsallık bağıyla bağlanmış öznelerden değil, tersine her türlü ortak bağdan yoksun atomize bireylerin kendileri dışında yaratılan bir bağıntı sistemi içerisinde varoluşlarını sürdükleri bir kütlesel kitleden oluştuğu bir zamanda özgür etkinliğin varlığının, bu dışsal bağıntı sisteminin ilgasına dayalı olduğu şeklinde tezler ileri sürülmeye başlanmıştır. Kitle toplumu, esas itibariyle imge, sembol ve mitler aracılığıyla biçimlendirilen ve bu biçimlenmeyi seyretme etkinliği aracılığıyla neredeyse kendiliğinden gerçekleştiren bir toplumdur. Başka deyişle, oyun kavramının kökensel içeriğinde bulunan ve Platon tarafından iyi toplumun yaratılmasında bir araç olarak kavramsallaştırılan bir niteliğin, biçimlendirme işlevinin, bir egemenlik sisteminin bekası için tüm toplumsal yaşam alanlarına yayıldığı bir zamandayız. O halde belki de şimdi oyunu tartışmanın zemini aynı zamanda seyretmeyi tartışmak olmalıdır. Tüm insansal etkinliklerin çalışma ve seyretmeye indirgendiği bir anda oyuna katılma ve oyunu seyretme arasındaki mesafe ya da ilişkinin ne olduğu, daha doğrusu seyretmeyi dönüştürücü bir etkinlik olarak kavrayıp kavrayamayacağımızı da düşünmeliyiz.


* Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1995; 
¹ a.g.e. s. 29,
² a.g.e. s. 29,
³ a.g.e. s. 104
 
** Oyuna Girme – Oyunu Seyretme: Platon’a Karşı Aristoteles, Toplum ve Bilim Dergisi 2005, Sayı 103, S.7-20
 

Kent ve karikatür

Bugün, 2016 tarihli 33. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’na Türkiye ile dünyanın değişil ülkelerinden katılan karikatür sanatçılarının gönderdiği toplam 1.361 karikatür arasından kente ve kent yaşamına dair olduğunu görüp ayırdığımız 30 güzel karikatürü sizlerle paylaşmak, kente karikatürün o muzip ve hınzır gözüyle bakmayı istedik…

600x450(18)
A. Lakis Haryadi, Endonezya
600x450(33)
Abdullah Üçyıldız, Türkiye
600x450(45)
Ahmet Aykanat, Türkiye
600x450(85)
Alexander Pshenyanikov, Ukrayna
600x450(146)
Andrey Klimov, Rusya Federasyonu
600x450(151)
Angel Boligan Corbo, Küba
600x450(159)
Arıf Sutristanto, Endonezya
600x450(165)
Arıf Sutristanto, Endonezya
600x450(183)
Ayat Naderi, İran
600x450(185)
Ayşe Isın, Türkiye
600x450(284)
Czeslaw Przezak, Polonya
600x450(347)
Elahe Khoraman, İran
600x450(348)
Elif Yıldız, Türkiye
600x450(482)
Hamed Mortazavi Alavi, İran
600x450(617)
Jitet Kustana, Endonezya
600x450(687)
Luka Lagator, Karadağ
600x450(702)
Mahmut Tarhan, Türkiye
600x450(718)
Mansoure Dehghani, İran
600x450(805)
Moacır Knorr Gutterres, Brezilya
600x450(811)
Mohammad Ali Khalaji, İran
600x450(869)
Muammer Olcay, Türkiye
600x450(883)
Musa Gümüş, Türkiye
600x450(938)
Nikola Listes, Hırvatistan
600x450(939)
Nuhsal Işın, Türkiye
600x450(998)
Paula Volmar Mattos Vilanova, Brezilya
600x450(1088)
Rodrigo Mineu, Brezilya
600x450(1111)
Saeed Sadeghi, İran
600x450(1139)
Samane Saberi, İran
600x450(1182)
Shahram Rezaei, İran
600x450(570)
İvan Lazarevic, Sırbistan

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (6)

Ali Rıza Avcan

Bayraklı ilçesine bağlı Turan mahallesinin dününü, bugününü ve geleceğini bir mahalle monografisi boyutunda ele alıp irdelemeye çalıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde, mahallenin büyük bir kısmını oluşturan Atatürk Ormanı‘nı ele alıp anlatmaya çalışacağız.

1968 yılında başlayıp 1982’de biten bir ağaçlandırma çalışması sonucunda İzmir Valiliği’nin 26 Kasım 1980 tarih, 05.04.15-4/2672 sayılı çağrı yazısı üzerine 9 Aralık 1980 tarihinde Vali Nazmi Çengelci’nin başkanlığında yapılan toplantıda kurulmasına karar verilen Atatürk Ormanı, 1982 yılı kayıtlarına göre toplam 367,30 hektarlık bir proje alanında 360,28 hektarlık bir uygulama alanını kapsamaktadır. 

Proje dosyasındaki 1982 yılı kayıtlarına göre bu ormanın 191,20 hektarı (% 52,05) orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen hazine arazisinden, 36,24 hektarı (% 9,86) Orman Genel Müdürlüğü adına tahsis işlemi devam eden Hazine arazisinden (2046 Ada, 7 Parsel), 88,08 hektarı (% 24) Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilecek olan Hazine arazisinden (2261 Ada, 2 Parsel), 43,40 hektarı (% 11,81) Orman Genel Müdürlüğü’nce kamulaştırılacak özel arazilerden (2261 Ada, 2 Parsel) ve 8,38 hektarı da (% 2,28) mülkiyeti henüz çözümlenmemiş alanlardan oluşmaktadır.

İzmir Valiliği’nin aldığı bu karara göre orman kadastrosu yapılıp Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis edilen 191,20 hektarlık Hazine arazisinin 150,82 hektarı alınan karar uyarınca ağaçlandırılacak, geriye kalan 40,38 hektarı ise toprak kalitesinin kötü olması (Andezit kaya) nedeniyle ağaçlandırılmayacaktır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin verilerine göre Turan mahallesi toplam 221,25 hektarlık (2.212.548,76 m²) bir alanı kapsadığına göre, Atatürk Ormanı‘nın mahalle sınırları dışına taştığını kabul etmemiz gerekiyor.

Atatürk Ormanı Harita 002
Atatürk Ormanı
Atatürk Ormanı Harita 001
Atatürk Ormanı Kadastrosu

Haritaya baktığımızda ise Atatürk Ormanı‘nın güneyden Anadolu Caddesi ve Ege Deniz Bölge Komutanlığı arazisiyle, batıdan Gümüşpala mahallesi, kuzeyden çevre yolu ve Doğançay mahallesi, doğudan da Cengizhan, Alparslan ve Fuat Edip Baksı mahalleleri ile çevrelenmiş durumda olduğunu ve esas olarak Yamanlar Dağı’nın doğu yamaçlarında yer alan Alurca Vadisi’nde ve çevresinde yayıldığını görüyoruz.

Atatürk Ormanı resmi ve özel kuruluşların web sayfalarıyla tüm internet dünyası açısından adeta mevcut olmayan bir yer. İzmir Orman Bölge Müdürlüğü ile İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Bayraklı Belediyesi’ne ait web sayfalarını açıp baktığınızda “Atatürk” ismiyle onurlandırılmış 367 hektar büyüklüğündeki bu kent ormanına hiç yokmuş gibi hiç yer verilmediğini, bu orman ve özellikleri hakkında tek satır bile olsun tanıtıcı bilginin bulunmadığını , tek bir görüntüsünün yayınlanmadığını, tanıtımının yapılmadığını görüyorsunuz. Atatürk Ormanı bu haliyle görüp bildiğimiz ama hakkındaki bilgilere ulaşamadığımız bir kent sırrı gibi orada duruyor ve ne yazık ki hiçbir resmi kurum ya da yetkili tarafından sahiplenilmiyor.

Bu konudaki tek istisna ise, 2010-2012 yılları arasında bu ormanın doğusundaki 4.119 metrekarelik alanda Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yaptırılan Gemi Trafik Hizmetleri Merkez Binası ve Trafik Gözetleme İstasyonu inşaatının, inşaatın yapıldığı alanın 1. derece doğal SİT alanında kalması nedeniyle Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin açtığı dava sonucunda durdurulması ile ilgili internet gazetesi haberleri.

55eaa846f018fbb8f88e5e1f (1)

Bu haberlere baktığınızda değişik kamu kuruluşlarının bu ormanlık alanı adeta kemirircesine sağından solundan daraltmaya çalıştığını ve bu konudaki tek savunma hareketinin Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nden geldiğini, sözkonusu meslek odasının her zaman yaptığı gibi kamu yararını gözeterek dava açtığını ve sonuç aldığını görerek seviniyorsunuz.

Ama bu haberlerde bile konunun Atatürk Ormanı ile değil; Cumhuriyet’in 50. yılı olan 1973 yılında oluşturulduğu anlaşılan ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘yla ilişkilendirildiğini görüyorsunuz. Oysa burasının 1973 yılında ‘50. Yıl Gazeteciler Cemiyeti Hatıra Ormanı‘ olarak tanımlanmış olmasına karşın, aradan 9 yıl geçtikten sonra 1982 yılında İzmir Valiliği tarafından Atatürk Ormanı olarak tanımlandığını ve koruma altına alındığını biliyoruz. 

Ancak aradan geçen 35 yıl içinde Atatürk Ormanı‘nın bu bölgeden sorumlu İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’nün ve ona bağlı Ağaçlandırma Şefliği’nin gündeminden düştüğü anlaşılmaktadır. Çünkü İzmir Orman Genel Müdürlüğü’ne gidip Atatürk Ormanı hakkında bilgi istediğimizde bile, görevlilerin bu ormanla ilgili 1982 tarihli son proje dosyasını -bütün samimi çabalarına karşın- 1-2 saat süreyle aradıklarına, buldukları resmi belgelerin en yenisinin 1982 tarihli olduğuna ve bu tarihten sonra hiçbir işlemin yapılmadığına tanık olduk.

Ayrıca yetkililerle yapılan özel görüşmelerde Atatürk Ormanı‘nın artık orman sınıflamasına göre “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlandığını, ormanın oluşumunda yanlış bir tercih sonucu okaliptüsün seçilmesi ya da bu ağaçlara ağırlık verilmesi nedeniyle bugün bu bölgenin yeniden ıslah edilmesi gerektiği düşüncesinde olduklarını, bölgede önemsedikleri tek ağaç varlığının Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın batısında yer alan küçük bir fıstık çamı kolonisi olduğunu öğrendik. Nitekim onlardan aldığımız orman haritası ve orman kadastro haritası da bu durumu doğruluyordu.

Oysa 1981-1982 döneminde Atatürk Ormanı’na 6.000 adet kızılçamı, 10.000 adet Halep çamını, 30.000 adet fıstık çamını, 5.500 adet serviyi, 4.000 adet Kıbrıs akasyasını, 3.000 adet akasyayı, 300 adet çınarı, 500 adet akçaağacı, 1.000 adet sahil çamını, 1.000 adet sediri, 200 adet iğdeyi, 20 adet erguvanı, 100 adet karabiberi, 1.000 adet demir ağacını, 20 adet porsuku, 50 adet hatmiyi, 100 adet ateş dikenini, 100 adet zakkumu, 100 adet palmiyeyi, 100 Fenixin tahsis edilip dikilmesini öngören resmi belgeyi gördüğümüzde yaratılmak istenen şeyin bugünkü gibi bozuk bir okaliptüs ormanı değil; iklime ve coğrafyaya uygun bütün ağaç, ağaççık ve çalıların bir arada yer aldığı bir arboretum olduğunu anlamanız hiç de zor değil.

8
Sancar Maruflu

Oysa bugün Atatürk Ormanı ormancıların nitelemesiyle “bozuk okaliptüs ormanı” olarak tanımlanan; o nedenle de ıslah edilmediği sürece hem devletin kamu kurumları hem de büyük inşaat şirketlerinin, müteahhitlerin rant iştahları karşısında savunulamayacak, gözden ilk çıkarılacak yerlerden biri gibi gözükmektedir. Hele ki, bazı askeri bölgelerin; özellikle de Atatürk Ormanı‘nın hemen yanındaki Ege Deniz Bölge Komutanlığı sahasının bazı inşaat firmalarının ya da meslek odalarının iştahını kabarttığını hissettiğimiz günümüz koşullarında…

SCX-3200_20170331_13141101Atatürk Ormanı‘nın geliştirilip güçlendirilmesi için İzmir’in değerli bir markası olarak gördüğümüz sevgili Sancar Maruflu‘nun başkanlığındaki İzmir Atatürk Ormanı-Kültürpark’ı Koruma ve Anıt Yaptırma Derneği‘nin Atatürk Ormanı‘nın kuruluşundan bu yana yaptığı değerli çaba ve çalışmaları, hatta bu ormanda seyir teraslarıyla arkeolojik ve askeri müzeyi, piknik alanlarıyla çocuk bahçesi ve çayhaneyi, gölge altı oturma alanlarıyla havuzu da kapsayan büyük bir zafer anıtı yaptırabilmek amacıyla neler yaptığını bilip kendisine teşekkür etmekle birlikte; bu tür çalışmalarla yapacağımız yeni katkı ve desteklerin de artarak yoğunlaşması gerektiğini, özellikle İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Bayraklı Belediyesi’nin bu konuyu bir görev kabul ederek el atmasının uygun olacağını düşünüyor, Atatürk Ormanı‘nın yeni rant alanı olma ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla bir an önce nitelikli bir kent ormanı haline getirilmesi gerektiğini tüm resmi, özel ve sivil kuruluşlarla İzmir ve Bayraklı halkıyla tüm kamuoyuna hatırlatmak istiyoruz…

130285242

 

Koleksiyon, Koleksiyonerlik ve Müzecilik

Bugünkü kitap tanıtımımızı kentlerde gidip ziyaret ettiğimiz, beğendiğimiz ya da beğenmediğimiz, beğendiğimiz için defalarca gidip ziyaret ettiğimiz, orada olmaktan, o havayı solumaktan keyif aldığımız bir mekâna; müzelere ve o müzelerdeki koleksiyonlara ayırmak istedik…

Bunun için de kütüphanemizdeki biraz eski ve ama yararlı bir kitabı alarak işe başlamak istiyoruz… Tanıtmak istediğimiz kitap, çoğumuzun tanıdığı ve halen İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin direktörü sanat tarihçisi Levent Çalıkoğlu‘nun ‘Çağdaş Sanat Konuşmaları‘ adlı dizinin dördüncü kitabı olarak düzenlediği ve 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Koleksiyon, Koleksiyonerlik ve Müzecilik‘ adlı kitap.

Roplam 166 sayfadan oluşan bu güzel kitap Levent Çalıkoğlu‘nun “Yeni Bir Dikkat Alanı: Koleksiyon-Koleksiyonerlik ve Müzecilik” bölümü ile başlıyor. Çalıkoğlu bu bölümde koleksiyon olgusu ile koleksiyonculuk arasındaki ilişkiyi sorgulayarak koleksiyonların müzelere dönüşümünü anlatıyor. Ardından da bir iktidar aracı olarak ortaya çıkıp müzelere dönüşen koleksiyonların ve müzelerin iyi yönetilmesi için bizlere ipuçları veriyor:

“...sağlıklı bir koleksiyon yönetim politikası oluşturmadan önce dikkat edilmesi gereken durumları şöyle özetleyebiliriz:

Bir koleksiyon yönetim politikası oluşturmadan önce müzenin vizyon ve misyonu, tütü ve çalıştığı sahanın iyi tanımlanması gerekir. Koleksiyonun kapsamı (ne, nerede, ne zaman ve neden) ayrıntılı bir şekilde açıklanmalıdır.

Koleksiyon yönetim politikası hem müzenin toplumsal statüsünü belirleyen hem de olası sonuçları ile tüm müze çalışanlarını ilgilendiren disiplinler arası bir içeriğe sahiptir.

Yasal düzenlemeler bir koleksiyon politikasının oluşturulmasında kritik rol oynar. Edinim ve elden çıkarma teşebbüslerinde yasaların getirmiş olduğu düzenlemeler iyi etüt edilmeli, geri dönüşümü mümkün olmayan bir koleksiyon politikası oluşturulmamalıdır.

Hedefleri doğrultusunda müze-toplum ilişkilerinin iyi tespit edilmesi, karşılıklı güven duygusunu oluşturacak kültürel atılımların net bir şekilde tarif edilmesi gerekir. Özellikle sanat müzelerinde sanat ile izleyici arasında estetik ilişki her zaman için eş bir beğeni duygusu taşımaz. Bu durumlarda sanat eseri ile toplumsal beğeni arasında ara yollar bulunmalı, her iki sahanın birbirini ezmesi veya önüne geçmesi engellenmelidir.¹

İyi bir koleksiyon yönetim politikası ancak bu politikayı etik kurallara bağlı olarak uygulayacak deneyimli ve sorumluluk sahibi bir kadro ile mümkün olabilir. Bu durumda hazırlanan politika planından kim veya kimlerin sorumlu olacağı ve bu planların kimler tarafından uygulanacağı ancak doğru bir personel politikası ile belirlenebilir.

SCX-3200_20170330_10243001Kitabın diğer bölümlerinde ise ülkemizin sanat tarihi ve kuramları, koleksiyonculuk, müzecilik, küratörlük gibi alanlarda önde gelen isimleri Ali Artun, Tamur Atagök, Yusuf Taktak, Serhan Ada, Burçak Madran, Bedri Baykam, Genco Gülan, Şeniz Atik, Şennur Şentürk ve İpek Duben ile yapılan söyleşilerle koleksiyon olgusunun tarihsel gelişimi ile kendi deneyimleri çerçevesinde koleksiyonerler ve müzeler konusu üzerinde durulmakta, bu söyleşilere katılanların soruları yanıtlanmakta; böylelikle kuramcı, tarihçi ve uygulayıcı gözüyle geniş bir dünya önümüze serilmektedir.

Bence her sanatseverin, her müze ziyaretçisinin ve kentle ilgilenen herkesin alıp okuması ve kütüphanesine yerleştirmesi gereken bir kitap… Hele ki henüz “tükendi” aşamasına girmeden…

Disiplinlerüstü çalışmak…

Ali Rıza AVCAN

Farkındaysanız çoğu belediyenin yaptığı cadde ve sokaklar ya da yeşil alanlar çok kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Kısa süre önce yaptıkları bu yolları ya da parkları ya yıkıp yeniden yapıyorlar ya da kıyısından köşesinden onararak tekrar eski haline getirmeye çalışıyorlar. Üstüne üstlük bizim onlara vergi, harç ya da ücret adı altında ödediğimiz paraları heba ederek, bu işi yapan müteahhit ya da taşeronları zengin ederek…

Belediyelerin bu “yeniden yap-yık-yeniden yap” şeklinde kısır döngüye dönüşmüş gayretlerini izleyen uzmanlar ise, her biri değişik disiplinlerden gelen ve işinin uzmanı olan insanlar için bu durumu farklı açılardan; özellikle de kendi bakış açılarıyla yorumlayabilirler. Örneğin mühendisler muhtemelen kullanılan malzemenin yanlış seçildiğini ya da kalitesiz olduğunu, mimarlar projenin yanlış çizildiğini, işletmeciler proje süreçlerinin iyi yönetilmediğini, psikologlar o yol ya da yeşil alanları kullanacak olan insanların tutum ve davranışlarının dikkate alınmadığını, coğrafyacılar yer seçiminin iyi yapılmadığını, botanikçiler seçilen bitki ve ağaçların bölgeye uygun olmadığını, iletişimciler ise iyi bir halkla ilişkiler modelinin geliştirilmediğini söyleyebilirler. Kısacası her uzman olaya kendi penceresinden bakar ve sahip olduğu bilgi, birikim ve deneyimi dikkate alarak bir neden bulmaya çalışır.

O anlamda bir kentteki tüm projelerde sadece mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının ya da tasarımcıların yer alması, bunun dışında kalan diğer bilim ve disiplinlerden gelenlerin dışarıda bırakılması, onların bilgi, birikim ve deneyimlerinin dikkate alınmaması o projede önemli bazı şeylerin gözden kaçmasına; kısacası o projenin daha başlangıçta eksik, yanlış ya da yetersiz olmasına neden olabilir.

ds_newminor

Verdiğimiz bu örneklerde de vurgulamaya çalıştığımız gibi, değişik bilim ve disiplinler bir sorunu kendi bakış açılarından, kendi yöntem ve terminolojilerini kullanarak yorum getirirler. Halbuki, özellikle karmaşık konu ve projelerde ekonomik sorun, fiziki sorun, toplumsal sorun diye bir şey yoktur; ekonomik yönü, fiziki yönü, toplumsal yönü olan sorunlar vardır ve bu sorunlar arasında karmaşık ilişkiler vardır. 

Aslında bir konu, sorun ya da projeye bakışta gündeme gelen bilim ve disiplinler, bizim yapay olarak yarattığımız sınıflandırmalardan da başka bir şey değildir. Doğa ve onun ürünü olan insan, o sınıflandırmalara göre düzenlenmemiştir. Üstelik bilimsel bilginin bütünü bugün uygulanandan daha değişik şekillerde de düzenlenebilir. Çünkü hiçbir şeklin ya da bilginin diğerine ontolojik üstünlüğü yoktur. Bilimin bilgi dağarcığı ve ilgi alanları genişleyip derinleştikçe bilimsel bilginin örgütlenmesi de değişikliklere uğrayabilmektedir. Bu anlamda bilimsel bilginin bilimsel disiplinlere ayrışmasını geniş bir kapalı alanın odalara bölünmesine benzetebiliriz. Bir oda mimarlık, bir oda plancılık, bir oda mühendislik, bir oda sosyal bilimler odası gibi. 

Kapitalizm, “akademizm” adı altında bilgiyi bu şekilde kendi içinde küçük odalara ayırıp her bir oda arasında kalın duvarlar örerek bilgiyi parçaladığı, böldüğü ve her bir odadakilere kendilerinin çok önemli, olmazsa olmaz bir şekilde belirleyici olduğunu, kendileri olmadan hiç bir şey yapılamayacağını; hatta en önde gelenin kendileri olduğunu söylediği için bugün birçok ortamda; üniversitelerde, iş yerlerinde ya da projelerde farklı bilim ve disiplinlerden gelenlerin kendi aralarında yaşadıkları bu mesleki rekabet duygusuyla birbirlerini çiğnemeye, kendilerini önemseyip diğerlerini ötelemeye çalıştıkları için ortaya konulan birçok iş, işlem ya da proje baştan eksik, sakat, yanlış ve yetersiz kalmakta, yapılan işin sürdürülebilir olması mümkün olmamaktadır.

Bilginin kendi içinde değişik uzmanlık dallarına ayrılarak ve her bir dalda kendi yöntem, terminoloji, süreç, sorgulama alanı ve içeriklerini belirlemeleri doğal bir şey olmakla birlikte kendi aralarındaki ilişkileri demokratik bir şekilde geliştirmeleri ve bilgiyi, bu demokratik, çoğulcu beraberlik içinde insanlığa sunmaları beklenir. Çünkü ancak bu şekilde ele alınan teknik ya da toplumsal süreçlerin tüm yönleri kavranıp doğru, etkin ve sürdürülebilir çözümler üretilebilir.

Yapılan bir işin başarıya ulaşması ve o başarının kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için okuduğumuz üniversite, fakülte ya da üyesi olduğumuz meslek örgütlerinde bizi diğerlerinden ayırt etmek ya da aidiyet duygunu geliştirmek amacıyla içimize atılan o ayrılık tohumlarının ürünü olan mesleki fanatizmi aşıp başka bilim ve disiplinlerden gelenlerle disiplinlerüstü bir anlayışla birlikte çalıştığımız takdirde, hem sahip olduğumuz bilgi ve deneyimler daha fazla zenginleşme olanağına kavuşacak hem de birlikte yaptığımız işler, işlem ya da projeler eskisine göre daha başarılı, kalıcı ve etkili olacaktır.

front-cover

Bütün bu nedenlerle son söz olarak; yerel yönetimlerde ele alınan her bir konuyu ya da sorunu başarıyla çözmek, iyi işler yapmak amacıyla oluşturulan proje ekiplerinde mühendis, mimar, şehir plancısı, tasarımcı gibi çoğu teknik bilimlerden gelen uzmanların yanına toplumsal bilimlerden gelen sosyologların, psikologların, tarihçilerin, coğrafyacıların, iletişimcilerin, iktisatçıların, işletmecilerin ve benzerlerinin de dahil edilerek onların da söylediklerinin dikkate alınması daha başarılı, sürdürülebilir ve etkili işlerin, projelerin yapılması yol açacağını, aynı işin “yık-yap-yık” şeklinde tekrar tekrar yapılmasının önüne geçilebileceğini hatırlatmak isteriz.

Kemeraltı… Bir fotoğraf diyarı…

Konak Belediyesi’nin 2012 yılında İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) katkılarıyla düzenlediği “Kemeraltı” konulu fotoğraf yarışmasının amacı, binlerce yıllık geçmişe sahip İzmir’deki bu tarihsel dokunun güncel yaşamla buluşturulup evrensel miras olarak yaşatılması ve bu bilincin canlı tutulmasını sağlamak olarak belirlenmişti. 

261 kişi 1.116 fotoğrafla katıldığı yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olanlar dışında 2 sanatçıya mansiyon, 1 sanatçıya da Kemeraltı Esnaf Derneği özel ödülü verilerek 23 sanatçının (Atilla Özdemir, Bülent Suberk, Cihan Karaca, Enver Tosun, Fatih Balkan, Hakan Kuyumcu, Hakan Yaralı, Kenan Kaygusuz, Mehmet Mutlu, Mehmet Yasa, Meriç Kul, Nejat Gündüç, Orkun Avcı, Özge Karadaş, Selçuk Yabrak, Süleyman Ülker, Tacettin Yüksel, Tayip Başak, Tolga Taçmahal, Tufan Ülker, Türkay Ayyıldız, Veli Öztürk, Yusuf Aslan) 31 fotoğrafı da sergilemeye değer bulunmuştur.

Bu fotoğraf yarışmasının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın etkileyici görünümleri neredeyse aynı kalan tarihi Kemeraltı çarşısının güzelliklerini keyifle izlemeniz dileğiyle…

z_afis_4

1
Ümit Tayam – Birincilik Ödülü
2
Bülent Suberk – İkincilik Ödülü

3

Kemal Özkılıç – Üçüncülük Ödülü

4
Mehmet Yasa – Mansiyon
5
Egemen Ön – Mansiyon
6
Zeki Yavuzak – Kemeraltı Esnaf Derneği Özel Ödülü

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu bir Kültürpark yönetimi için…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlerin kültür ve sanat politikalarıyla ilgili bir panelde konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal, İZFAŞ’ın sorumluluğundan alınan İzmir Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir Kültürpark Şube Müdürlüğü kurduklarını ve bu şube müdürlüğünün görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla ayrı bir yönergeyi hazırlamakta olduklarını, hazırlanan bu yönerge çerçevesinde Kültürpark ile ilgili tüm tarafların oluşturulacak bir kurul içinde değerlendirileceğini ifade etti.

Kültürpark 02

Sunum sonrasında kendisine yönelttiğimiz sorular ve yaptığımız söyleşide ise kendisine şayet demokratik bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlarsa, bu yönergenin hazırlığı konusunda da demokratik olmalarını, hazırlandığı söylenen bu yönergenin Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşlar tarafından inceleme, araştırma ve tartışmalar yapılarak birlikte hazırlanması gerektiğini söyledik.

Çünkü bu tür tek taraflı yapılan hukuki düzenlemelerin sadece tek bir tarafın görüşleri dikkate alınarak hazırlandığında, yeterince katılımcı ve çoğulcu olmaması nedeniyle antidemokratik bir yapıya sahip olacağına inanıyoruz.

İşte o nedenle, bu yazımızda İzmir Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların katılmasını önerdiğimiz inceleme, araştırma ve tartışma sürecinde nelerin dikkate alınması gerektiğini belirlemeye çalışacağız.

Yeşil Alanlar Stratejik Planı ve Eylem Planı

Bize göre, Kültürpark’ın işletim modelinin tartışılacağı önemli bir sürecin başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından eksikliğini halen hissettiğimiz bir yeşil alanlar strateji planı ile eylem planının hazırlanması gerekmektedir. Böylelikle Kültürpark vesilesiyle tüm kentteki yeşil alanlarla ilgili politika ve stratejilerin, hedef ve amaçların, gerçekleştirilecek faaliyet ve projelerin demokratik bir platformda tartışılarak belirlenmesi, bunlarla ilgili bir eylem planının hazırlanması uygun olacak ve bu anlamda hazırlanacak stratejik planla eylem planı içinde yer bulacak olan Kültürpark’ın kentteki diğer yeşil alanlarla ilişkisi ele alınıp değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu çalışmalar sayesinde hem kentteki yeşil alanların bölge, kent, semt ve mahalle parkı boyutunda fonksiyonel tanım ve sınıflamaları yapılabilecek hem de planlanan yeni yeşil alanların yeri ve işlevini belirlemek kolay olacaktır.

Kültürpark için daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir yönetim modeli…

Kentteki yeşil alanların nitelik ve fonksiyonlarına göre tanımlanıp bunlarla ilgili faaliyet ve projelerin planlandığı bu aşamada ele alınıp değerlendirilecek diğer bir konu ise bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ortaya koyan yönetim modelleri olmalıdır. Bir mahalle ya da semt parkı kim ya da kimler tarafından ne şekilde yönetilmelidir? Bir kent veya bölge parkının yönetimine kimler, ne şekilde dahil edilmeli, bu tür yeşil alanların sürdürülebilirliği için neler yapılmalıdır?

Evet, bu tür soruların sorulup cevaplarının araştırılacağı, yeşil alan ve parklarla ilgili önemli ilke kararlarının alınacağı, bu önemli kararlar alınırken ISO 9000 ve 14000 toplam kalite ve çevre yönetim standartlarıyla kullanıcı memnuniyet düzeylerinin dikkate alınacağı aşama, aslında planların ve programların yapıldığı bu aşama olmalıdır.

Kültürpark 102

Tabii ki kentteki yeşil alan ve parklarla ilgili bu tür ilke kararlarının alınacağı, planların hazırlanacağı süreçlere konu ile ilgili tüm aktörlerin; iç ve dış paydaşların hiçbir sınırlama konulmaksızın, gönüllülük ilkesi çerçevesinde katılmak isteyen herkesin dahil edilmesi, belediyenin de yeşil alan ve parkları birlikte yönetmeye hazır olması gerekmektedir.

Kültürpark’ın yeni yönetim modelinde dikkate alınmasını önerdiğimiz hususları ise özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

♦Kültürpark’ın yönetiminde kamu görevlilerinin yanında konunun uzmanı akademisyen ve profesyonellerle Kültürpark’tan yararlananların ya da konuyla ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri mutlaka yer almalıdır.

♦ Kültürpark, “Kültürpark Üst Yönetimi”, “Kültürpark Danışma Kurulu” ve “Kültürpark Gönüllüleri” şeklinde birbiri ile ilişkili üçlü bir yapı tarafından birlikte yönetilmelidir.

Kültürpark Danışma Kurulu, Kültürpark ile ilgili tüm meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının ve sivil yurttaşların, üniversitelerin, Konak Belediyesi temsilcisi ile Kültürpark’ın çevresindeki mahalle muhtarlarının katılımı ile oluşmalı, bu meclise katılım için herhangi bir sınırlama getirilmemeli, katılım tümüyle gönüllülük esasına dayandırılmalıdır.

Kültürpark Üst Yönetiminin, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen kamu görevlileriyle uzmanlardan; ayrıca Kültürpark Danışma Kurulu tarafından seçilen temsilcilerin katılımı ile oluşması, yönetimde belediye ve Kültürpark Danışma Kurulu temsilcileri arasında eşit/adil bir dengenin sağlanması uygun olacaktır.

Kültürpark Gönüllülerinin ise tümüyle Kültürpark sevgisi ile çalışacak, yaptığı gözlemler, ürettiği fikirler ve önerilerle Kültürpark Danışma Kurulu‘na ve Üst Yönetimine katkıda bulunacak esnek bir yapılanma olarak örgütlenmesi önerilmektedir. 

Bu öneriler tabii ki, zengin bir tartışma ortamında ele alınıp geliştirilmiş, olgunlaşmış düşünceler değildir. Gelişip olgunlaşması için daha fazla incelenip araştırılmasına ve tartışılmasına gerek vardır.

Kültürpark 20.02.2017

Ama en azından tartışmayı başlatabilecek fikir ve öneriler de olabilirler… Biz de bu düşüncelerin bir tartışmayı başlatmasını, bu konudaki bir hareketi ateşlemesini bekliyor ya da umuyoruz…

Bunu sağlamak amacıyla da, Ali Özkır‘a ait “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı yayınlanmamış doktora tezini, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunun “Dosyalar” bölümüne ekliyoruz. 

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu sivil bir Kültürpark yönetimini oluşturmak ve Kültürpark’ı geliştirerek yaşatmak dileğiyle…

Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (2)

Ali Rıza Avcan

Mahalle… Eskilerden gelen, o nedenle de geçmişe özlem duygumuzda ağırlığı olan sihirli bir sözcük… Çoğumuzun geldiği yer… İster gecekondu olsun, ister apartman; hepimiz bir köyün ya da kentin mahallesinden geliyoruz ve kendimizi oraya ait hissediyoruz… O nedenle mahalle komşularımız, arkadaşlarımız, esnafımız; hatta “mahallemizin delisi” bile bizim için önemli, unutulmaz…

Geçmişte kalanları, mahalle komşularımızı, arkadaşlarımızı unutmamakla, onlarla yaşadıklarımızı belleğimizin bir köşesinde muhafaza etmekle birlikte; şimdi yaşadığımız yerleri bir mahalle gibi hissediyor muyuz? Çevremizdeki yüzlerce, binlerce apartmanda, o apartmanların her bir dairesinde yaşayanları “mahallelimiz” sayıyor muyuz? Onlarla aynı yerde yaşadığımızı dikkate alarak bizden sayıyor muyuz? O binalar, daireler ve dükkanlar arasında tanıdığımız ya da tanımadığımız insanlar üzerinden bağlantılar, ilişki ağları kuruyor, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz ilişkileri biliyor muyuz? Başka bir açıdan, kendimizi yaşadığımız yere, bulunduğumuz mahalleye ait hissediyor muyuz? Kısacası yaşadığımız yerleri tanıyor ve sahipleniyor muyuz?

Bu soruların yanıtı, ne yazık ki çoğumuz için kısa bir “hayır” oluyor. Çoğumuz sadece yaşadığımız apartmana, hatta adına ev dediğimiz dairelere odaklanmış durumdayız. O dairenin balkon ya da pencerelerinden baktığımızda karşımızda kaç adet ağaç olduğundan, onların cinslerinden, mahallemizdeki kedi ve köpeklerin çetin kış koşullarında ne yaptığından, kimin hangi marketten alış veriş yaptığından, hangi esnafın hangi esnafla rekabet ettiğinden çoğumuzun haberi bile yok ne yazık ki…. Tabii ki bütün bunlara doğru yanıtlar verecek ufak bir mutlu azınlığı bir köşede bırakmayı da unutmamak koşuluyla…

O zaman bu mahalle örgütlenmesini biz nasıl becereceğiz? Kimden kimseden haberdar olmadığımız bu evrende kimlerle bir araya gelip, birilerinin eski korkuların ürünü kaygılarla ısrarlı bir şekilde “teşkilat” dediği, bizlerin ise “örgüt” demekte ısrar ettğimiz beraberliği nasıl oluşturacağız, işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma ilişkilerini nasıl güçlendireceğiz? 

Evet, şayet mahallenin sorunlarını çözmek ya da kolaylaştırmak amacıyla bir araya gelmek istiyorsak önce kendi yaşadığımız mahalleliyi tanımamız, öğrenmemiz gerekiyor.

Bu tanıma süreci, mahallede kaç adet cadde, sokak, ev, ticarethane olduğunu da kapsıyor o evlerde ve iş yerlerinde kimlerin yaşadığını, aralarında ne tür ilişkiler geliştiğini bilmeyi de kapsıyor. Diğer bir deyimle yaşadığımız yeri, hem fiziki yapılanması hem de insan coğrafyası ve ilişkileriyle birlikte avucumuzun içi gibi bilmemizi gerektiriyor.

Tabii ki bütün bu bilgilerin, hemen yola çıkıp önüne her gelene sorular sorarak, sohbetler ederek toplanması mümkün ve doğru değil. Yoksa adınızın “meraklı“ya çıkmasına ya da o mahallede yaşıyor olmanıza karşın sizden şüphelenilmesine, “acaba bunları durduk yerde niye, kimin adına araştırıp topluyor“sorularının sorulmasına neden olabilirsiniz.

merakli-ve-dedikoducu-teyze-listelist_batch

Bu bilgilerin bir kısmı, örneğin cadde, sokak, iş yeri sayısı gibi mahalleyi tanımlayan fiziki bilgileri resmi ve özel bilgi kaynaklarından öğrenebilir; hatta cadde ve sokaklara çıkıp bunları yerinde tespit ederek, fotoğraflar çekerek belirleyebilirsiniz. Bu bilgilere, orada yaşayanlarla olan ilişkilerinizden kaynaklanan kişisel ve toplumsal bilgileri de ekleyebilirsiniz.

Örgütlenme çalışmasının bu ilk aşamasında, bizim Bayraklı ilçesi Turan mahallesi için yaptığımız gibi bir mahalle monografisi bile hazırlayabilirsiniz. Mahallenin geçmişini, bugününü ve yarınını ele aldığınız bir araştırma çalışması ile birçok bilgiyi derlemeniz ve bu bilgileri birlikte çalışacağınız diğer insanlarla paylaşmanız mümkün ve doğru olabilir.

Ardından, bu işin asıl püf noktası olan “mahallenin meraklı teyze ve amcalarını” bulmanız gerekebilir. Bu teyzeler, hepimizin bildiği gibi bir sokağa ya da bir apartmana girdiğinizde ya tülün arkasından ya da hafif açık bırakılmış kapının ardından sizi izleyen, hangi kapıya girip çıktığınızı merak eden, hatta kendi aralarındaki sohbetlerle topladıkları bilgileri bütünleyen “mahallenin mobese kameralarıdır“. 

Meraklı amcalar“ın yeri ise genellikle mahalle kahveleri olmakla birlikte, “meraklı teyzeleri” bulmak esnafın ya da komşuların desteği olmadıkça, “meraklı amcalara” göre daha zor olabilir. Şayet yerleşimdeki adetler, İzmir’de ya da Ege’de olduğu gibi kapı önü sohbetlerini mümkün kılıyorsa işiniz o zaman daha bir kolay hale gelir.

Onlarla tanıştığınızda, sohbet edip ilişkiyi güçlendirdiğinizde ve yaptıkları şey nedeniyle onları onurlandırdığınızda mahalle ile ilgili her düzeydeki bilgi artık emrinizdedir. Bundan böyle sizin sormadığınız ya da merak etmediğiniz şeyleri bile gelip size anlatarak kendi aralarındaki dedikoduya ortak bile edebilirler.

Bu teyzeler ya da amcalar sahip oldukları zengin bilgi ve ilişkiler nedeniyle adeta mahallenin doğal lideri ya da kanaat önderi gibi bir işleve sahiptirler. Her şeyden haberleri olduğu, her şeyi bildikleri için ellerindeki bu bilgi onlara bir süre sonra “akıl danışılan kişi” unvanını kazandırarak, “mahallenin muhtardan sonra gelen kişisi” unvanını almalarına bile neden olabilir…

dsc_0225

Tabii ki mahalle hakkında bilgi edinmenin diğer bir kaynağı da, mahalle muhtarlarının kendisidir. Ancak muhtarlarla olan ilişkilerde biraz dikkatli olmamız gerekebilir. Çünkü onlar mahalle halkı tarafından seçilmekle birlikte aynı zamanda kaymakama ya da valiye bağlı kamu görevlileridir. O nedenle onları da işe dahil etmediğiniz; daha doğrusu mahalle örgütlenmesine katmadığınız ve yönetici konumuna koymadığınız takdirde bilgi verme isteklisi olmaları çoğu kez mümkün olmaz. Hatta, sizin mahalleyi örgütleme merakınız onun iktidar alanını tehdit edebileceği için sizi gizli örgütlenme suçu ile itham edip şikayet bile edebilirler. 🙂

O anlamda, arkanızda bir belediye, bir siyasi parti ya da kurum olmadığı sürece bütün bu işleri ortak bir mahalle konusu ya da sorunu üzerinden götürmeniz, örneğin cadde ve kaldırımların onarılması ya da mahalleye daha sık otobüs seferi yapılması için bir imza kampanyası düzenlediğiniz takdirde hem muhtara ve “meraklı teyze ve amcalara” hem de diğer mahalle halkına yaklaşmanız, daha sağlıklı ilişkiler kurmanız daha doğru, sağlıklı ve etkileyici olabilir.

Devam Edecek…