Uzunca bir süredir yaşadığımız kentlerin bulvar, cadde, sokak ve meydanlarındaki binalar kentsel yenileme adı verilen bir harekat çerçevesinde yıkılıp yıkılıp yapılıyor. Ortalığın toz duman olduğu bu ortamda yaşadığımız binaların üstünde dolanan yüksek vinç kuleleri, inşaatlara gelip giden kamyonlar, betoniyerler ve diğer iş makineleri yolları ve kaldırımları bozuyor.
İnşaatlar için hiçbir trafik kuralını dikkate almadan gelip giden bu araçların yaya ve araç trafiği üzerindeki olumsuz etkileri artan kazalar, gerçekleşen ölüm ve yaralanmalarla hepimizi rahatsız ediyor.
Yakın çevremizdeki inşaat gürültüleri, havada uçuşan tozlar hastalarımızı, yaşlılarımızı ve uyuyan çocuklarımızı huzursuz edip koskocaman bir inşaatın ortasında yaşadığımız hissini uyandırıyor.
Hepimiz kentlerimizdeki bu plansız ve programsız yoğun inşaat faaliyetlerinden şikayetçiyiz ve bu tür çalışmaların en yakın zamanda bir düzene kavuşmasını, kendi normal akışına ulaşmasını bekliyoruz.
Buna bir de belediyelerin kent içindeki çok geniş alanları; yolları, kaldırımları ve yeşil alanları çok uzun sürelerle kapatarak inşaat yapmaları olayını kattığımızda kent içindeki inşaatlardan kaynaklanan şikayetlerimizin daha da artması doğal olmaktadır.
Bu durumun en son örneği birçok Karşıyakalı’nın spor, dinlenme, gezme, eğlenme ve benzeri amaçlarla kullandığı ve bunu bir alışkanlığa dönüştürdüğü Karşıyaka-Bostanlı-Mavişehir arasındaki sahil şeridinin 450 gün süreyle kullanıma kapatılması oldu.
Bu nedenle artık birçok Karşıyakalı sahilde spor yapamaz ve yürüyemez, sahilde oturup ya da piknik yapıp yorgunluğunu gideremez, Beşikçioğlu Camii karşısındaki Yasemin Kafe’de oturduğunda denizi göremez, tenis kortlarında ya da basket sahalarında oynayamaz, bisiklete binemez oldu. Uzun yıllar sonucunda oluşan toplumsal ve bireysel alışkanlıklarını sürdüremez hale geldi.
Hatta bu durum nedeniyle İzmir’deki tüm bisikletçiler geçtiğimiz günlerde yeşil alan düzenlemesinin yapıldığı yerde ilk protestolarını gerçekleştirerek belediyenin inşaat ve yatırımlarla ilgili daha akıllı çözümleri uygulamaya koymasını talep ettiler.
Çünkü artık bir çok kimsenin kullanamaz olduğu bu alanlar, yaklaşan yerel seçimlerin finansmanını sağlamak amacıyla yıkılıp yeniden ve yeniden yapılmaya başlandı.
Sanki bütün bu inşaatlar sonucunda ortaya çok farklı bir şey çıkacakmış gibi yapılanlar defalarca yıkıldı, yapıldı ve her inşaatın sonucunda ortaya hep aynı şeyler çıktı…
Kısacası her seferinde aynı şeyler yıkıldı ve yerine hep aynı şeyler yapıldı… Değişen şey sadece o işi yapan müteahhit ya da taşeronlarla belediye bütçesinden çıkan paraların miktarı oldu…
Oysa bir kent içinde bu tür büyük boyutlu inşaatların daha ufak kısımlara bölünerek ve her bir kısımdaki inşaatın kısa sürede sonuçlandırılarak diğer bölümlere geçilmesi suretiyle yapılmakta olan inşaatın aynı sürede tüm yaşam alanımızı işgal etmemesi; böylelikle uzun sürede oluşan günlük alışkanlıkların zarar görmemesi, herkesin alıştığı şeyleri istediği şekilde yapması sağlanabilirdi.
O nedenle, kamu yatırımlarının kent içindeki geniş alanları bu ölçüde işgal etmesi durumunda o kentte yaşayanların bu inşaatlardan zarar görmemesi, halkın huzur ve sağlık içinde yaşayabilmesi için İnsan‘ın rahat ve konforunu önceleyen, bu durumu inşaat faaliyetlerinin öncesinde dikkate alıp planlayan, halktan kaynaklanan talep ve şikayetleri anında karşılayan bir yönetim anlayışının bir an önce yaşama geçirilmesi gerekmektedir.
Bastian Chlond, takma adı “Karabük” olan bir Alman demiryolu fotoğrafçısı… 1979, 1981, 1982 ve 1983 yıllarında Türkiye’ye gelerek o tarihlerde kullanılmakta olan buharlı lokomotiflerin, istasyonların ve yolcu trenlerinin fotoğraflarını çekmiş.
Sevgili arkadaşım Orhan Berent‘in verdiği bilgiler ve linkleri kullanarak hem İzmir’deki hem de Manisa, Samsun, Balıkesir, Amasya ve Konya’daki istasyonlara, buharlı lokomotiflere, katarlara ait toplam -tabii ki şimdilik- 45 fotoğrafını derleyebildim.
Şimdi ise İzmir’e ait 23 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşarak, Basmane ve Alsancak garlarıyla Hilal geçidinin; ayrıca lokomotiflerin rampa çıkışında duman ve istim vermesi nedeniyle çok güzel pozların yakalandığı Gürçeşme yarmasının ve yamaçlardaki gecekonduların o yıllardaki halini hatırlatmak istiyorum.
44006 plaka nolu buharlı lokomotif, Alsancak Garı – 23.08.198144062 plaka nolu lokomotifin çektiği katar Basmane Garı’nda yolculuğa hazır – 04.08.197945132 plaka nolu buharlı lokomotif Basmane Garı’nda – 22.08.198145132 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Basmane Garı’nda – 23.08.1981Basmane Garı’ndaki 1912 yapımı 45132 plaka nolu buharlı lokomotif46103 plaka nolu buharlı lokomotif Alsancak Garı’nda – 06.08.197956503 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Şirinyer yakınlarında – 06.08.197956503 plaka nolu buharlı lokomotif Alsancak Garı’nda – 23.08.198156504 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Şirinyer yakınlarında – 23.08.198156531 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Gürçeşme Yarması’nda – 22.08.198156531 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Kemer istasyonunda – 22.08.198156531 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği 1323 hat numaralı Alsancak-Denizli postası Kemer istasyonu yakınlarında – 23.08.198156531 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği İzmir–Buca banliyö treni56533 plaka nolu lokomotifin çektiği katar Basmane Garı’nda – 22.08.198156533 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Hilal geçidinde – 22.08.198156533 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Hilal geöidinde – 22.08.198156549 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Hilal geçidinde – 06.08.197956549 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Basmane Garı’nda – 23.08.198157013 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Gürçeşme yarmasında – 22.08.198157013 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Kemer istasyonu yakınlarında- 2.08.198157013 plaka nolu buharlı lokomotifin çektiği katar Kemer istasyonu yakınlarında-23.08.1981Otoray – 06.08.197957014 plaka nolu buharlı lokomotif Hilal geçidinde – 23.08.1981
Bir süre önce birbirini takip eden iki ayrı yazımda, İzmir’de kent ölçekli toplumsal muhalefetin yetersizliğinden ve bu eksikliği gidermek amacıyla örgütlü olan ya da olmayan tüm kesimlerin bir araya gelerek tüm bir kenti kucaklaması gerekliliğinden söz etmiştim.
Gördüğüm kadarıyla kent boyutundaki bu mücadeleyi bugüne kadar Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı bir kısım meslek odası; özellikle Mimarlar Odası ile Şehir Plancıları Odası’nın İzmir şubeleri kurumsal ölçekte tek başına ya da diğer sivil toplum kuruluşlarıyla herhangi bir örgüte üye olmayan sivilleri yanlarına alarak sürdürmeye çalışıyor.
Bu tür kent mücadelelerinde, Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası gibi meslek örgütleri diğer meslek örgütlerine göre daha fazla öne çıkmakla birlikte; diğerlerinin, örneğin TMMOB çatısı altında bulunan inşaat, makina ve ziraat mühendisleri odaları gibi büyük ve etkin örgütlerle İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası ve İzmir Barosu gibi diğer meslek örgütlerini -ne yazık ki- her düzeydeki kentsel mücadelede yanımızda göremiyoruz.
Ayrıca hukuki anlamda “yarı kamu kurumu” niteliğindeki TMMOB’nin bazı kent mücadelelerinde ilgili meslek odası başkanı üzerinden, bazı mücadelelerde de kendi aralarındaki koordinasyonu sağlamak amacıyla oluşturdukları TMMOB İzmir Koordinasyon Kurulu (İKK) Dönem Sekreteri üzerinden öne çıktığını, bu farklılığın zamana, mücadelenin konusuna ya da hedefine göre değiştiğini görüyoruz.
Öte yandan her kentsel sorun ya da mücadelede tüm meslek odalarının aynı şekilde düşünmediğini, o nedenle bazen birbirlerinden farklı düşünüp farklı tutumlar aldıklarını ya da pasif kalıp mücadeleden uzak durduklarını fark ediyoruz. Bu durumun hatırlayabildiğimiz en yeni örneği, Karşıyaka Yamanlar’da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılmak istenen ve halen dava aşamasında olan katı atık istasyonu konusunda diğer meslek odaları aşağı yukarı aynı şeyleri düşünüp ifade ederken Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin farklı ve bizce doğru bir tavır alması olmuştur.
Mimarlık, mühendislik, planlamacılık, avukatlık, hekimlik ve diş hekimliği gibi mesleki faaliyetleri esas alan ve organları demokratik seçimlerle belirlenen; bu nedenle de “demokratik meslek örgütü” olarak nitelenen TMMOB, İzmir Tabip Odası, İzmir Barosu ve İzmir Diş Hekimleri Odası gibi meslek örgütleri sahip oldukları örgütlülük, entelektüel bilgi, birikim ve deneyim, insan kaynağı ve mali olanaklar açısından antikapitalist kent mücadelesinin en önemli bileşenlerinden biri olmakla birlikte haliyle bu mücadelenin tek örgütü değildir.
Bu anlamda, İzmir ölçeğinde örgütlenecek bir antikapitalist kent mücadelesinin “demokratiklik“, “katılımcılık” ve “çoğulculuk” ilkeleri çerçevesinde yatay bir şekilde örgütlenebilmesi için, TMMOB, İzmir Tabip Odası, İzmir Diş Hekimleri Odası, İzmir Barosu gibi demokratik meslek örgütlerinin yanı sıra dernek, vakıf, sendika, birlik, platform, meclis, oluşum, inisiyatif, koza, kolektif gibi isimler taşıyan diğer sivil toplum örgütlerinin, kent konseylerinin, örgütlenememiş ya da herhangi bir örgüte üye olmamış tüm halk kesimlerinin bu beraberliğe dahil edilmesi gerekmektedir.
Bunun aksini iddia etmek ya da yapmaya çalışmak; gayet tabiidir ki, o niyet ya da gayretin antidemokratik otoriter ve seçkinci yanını ortaya koyacaktır.
Çünkü Dünya’da ve Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan toplumsal hareketlerin ortaya koyduğu gerçeklerle, 2013 Haziran’ında İstanbul’da yaşadığımız Taksim Direnişi tecrübesi bize bunu öğretmektedir.
Çünkü orada; yani Taksim’de, örgütlü ya da örgütlenememiş, örgütlenmesine izin verilmemiş tüm halk kesimleri kurum olup olmadıklarına bakılmaksızın haklarına sahip çıkmış, yaşam tarzına yönelik müdahalelere HAYIR! demiş, kimse hangi mesleğe, hangi unvana, hangi işe sahip olduğuna ya da olmadığına göre ötekileştirici bir ayrıma konu olmamıştır…
O nedenle, İzmir’deki antikapitalist kent mücadelesi örgütlü ya da örgütsüz, kurumsal ya da kurumsal değil herkesi, tüm bir kenti kapsayıp kucaklamalı, hiç kimse dışarıda bırakılmamalıdır…
Bir kenti tanımlarken ve onu çizginin gücüyle anlatmaya çalışırken illüstrasyonları çok seviyor ve her fırsatta kullanmaya çalışıyorum.
Grafik sanatlarının ayrı bir alanı olarak tanımlanan illüstrasyon, resim sanatının abartılı ya da doğada benzeri görülemeyecek ve deneysel olarak kurgulanamayacak kompozisyonlarla resmedilmesi anlamına geliyor.
Bu anlamda gerçekçi resim sanatının bir dalı sayılabileceğini söyleyenler de bulunmakta. Genellikle reklam, eğitim ve fantastik anlatımlara destek amacıyla çiziliyor veya bizzat kendisi sanatsal çalışma olarak tasarlanıyor.
İllüstrasyon denince prehistorik dönemin mağara resimlerinden, günümüzde gazetelerde çizilen karikatürlere kadar hemen her şey akla geliyor.
Vikipedi kayıtlarına göre ilk illüstrasyon çizerleri genellikle siyasi amaç gütmekteydi. Nitekim bu anlamda illüstrasyon denince benim ilk aklıma gelen yayın da bu sanatı çok iyi şekilde kullanan ve İngiltere’de 14 Mayıs 1842 tarihinden 2003 yılına kadar yayınlanan The Illustrated London News isimli haftalık haber dergisidir.
Yıllar önce Mesut Öner‘ın kitapları arasında bu haftalık haber dergisinin 19 ve 20. yüzyıllarla ilgili Yunanistan çizimlerinin tümünü kapsayan bir albümü gördüğümde bu iş keşke Osmanlı dönemi Türkiye’si için de yapılsaydı diye düşünmeden edememiştim.
Bildiğim kadarıyla grafik sanatların; özellikle de illüstrasyonun Türkiye’deki ilk uygulayıcısı İhap Hulusi Görey‘dir. Onun sıklıkla hatırladığımız Milli Piyango biletlerindeki, rakı şişesi etiketlerindeki, birçok işyeri ve malın afiş, etiket ve ilanlarındaki çizimleri grafikle illüstrasyon arasında gidip gelen güzel, ilginç örneklerle doludur.
İllüstrasyonun kentlerin tanıtımındaki kullanımı, Londra, Paris, Roma, Berlin gibi Avrupa kentleriyle tüm bir Kuzey Amerika kentlerinde çok yaygın olmakla birlikte ülkemiz kentleri için çok sınırlı kalmış, bir dünya kenti olarak tanımlanmış olmasına karşın İstanbul bile illüstrasyonla pek anlatılmamış, illüstrasyonun nesnesi haline gelmemiştir.
Bugün sizinle bu eksikliği büyük ölçüde gidermeye aday 4. İstanbul Temalı İllüstrasyon Yarışması‘nda ödül kazanan eserlerle benim değişik yerlerden bulup bugüne kadar biriktirebildiğim İzmir’le ilgili bazı illüstrasyonları paylaşmak istiyorum.
Tabii ki İnternette satışa konu olduğu için “damgalı” olarak adlandırdığım ticari illüstrasyonlar dışında….
Birincilik – Mustafa Alcan – “Minimal İstanbul”
Üçüncülük Ödülü – Sevda Kaçtı – “Kalbim İstanbul”Mansiyon – Deniz Yıldırım – “Ver Elini İstanbul”Mansiyon – Hamdi Levent – “Labirent”Mansiyon3 – Batuhan Bayrak – “Derin”Mansiyon – Aytaç Öztürk – “Galata’nın Işıltısı”
İZMİR İLLÜSTRASYONLARI
Arkeolojik illüstrasyonla İzmirWitkamp, Pieter Harme. Amsterdam 1839 (aslında gravür de denilebilir)İzmir Enternasyonal Fuarı Yerleşim Planıİzmir Saat Kulesiİzmir Havagazı Kültür MerkeziKlaus S. Henningİzmir Haritası
Şimdi sizden, özellikle de grafik sanatı ile uğraşan arkadaşlarımdan ricam, bugüne kadar İzmir için çizilip hoşunuza gitmiş olan illüstrasyonları Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubumuzda paylaşarak her birimizin dağarcığındaki bu zenginliği gösteren küçük bir koleksiyonu bir araya getirmek, bu çizimlerin daha da artması için çizerleri özendirmek; böylelikle İzmir’i başarılı illüstrasyonlarla anlatma ve tanıtma çabasına destek olmanızdır.
2010 yılının Temmuz ve Aralık ayları arasındaki altı aylık sürede, Aliağa Belediyesi’nin 2011-2015 dönemi stratejik planının eğitim ve uygulama danışmanlığını yaptım.
Ardından 2013 yılının Ağustos ayı ile 2014 yılının Ocak ayı arasındaki altı aylık sürede, CHP Aliağa eski ilçe başkanı olan avukat Özlem Şan Oğuzhan‘ın Aliağa belediye başkanı aday adaylığı sürecinde kampanya danışmanlığını yaparak yardımcı olmaya çalıştım.
Hazırlanmasına danışmanlık yaptığım stratejik planla kazanmasına çalıştığım belediye başkan aday adayının seçim bildirgesine Aliağa ve çevresindeki tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal değerlerin daha iyi bilinmesi, korunması ve tanıtılması amacıyla çalışmalar yapılması gerektiğini yazarak bunu sağlamak amacıyla aynen “İzmir Kent Kitaplığı” serisine benzer bir “Aliağa Kent Kitaplığı” serisinin hazırlanmasını önemli bir hedef olarak göstermeye çalıştım..
Bu amaçla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce o tarihe kadar çıkarılmış olan tüm yayınları Aliağa’ya getirerek bir kütüphane oluşturmaya; böylelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı güzel bir çalışmanın Aliağa’da da yapılması için belediye yöneticilerini ikna etmeye çalıştım.
Ancak 2014 tarihli yerel seçimler öncesinde avukat Özlem Şan Oğuzhan‘ın aday adaylığı CHP Genel Merkezi tarafından kabul görmediği ve sonrasında CHP içi sürtüşme ve çatışmalar nedeniyle belediye başkanlığını seçimini MHP adayı avukat Serkan Acar‘ın kazanması üzerine “Aliağa Kent Kitaplığı” fikrinin bir hayal olarak kalacağını düşünmeye başladım.
Ancak aradan 3 yıl geçtikten sonra, 2017 yılında yapılan Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nda birlikte olduğumuz değerli hocam Prof. Dr. Ersin Doğer, Aliağa Belediyesi adına Aliağa tarihi ile ilgili bir kitap yazdığını ancak henüz yayınlanmadığını söylediğinde fazlasıyla sevinmiş ve bu kitabın çıkışını sabırsızlıkla beklemeye başlamıştım.
Bu hafta başında Çaltılıdere’nin sulak alan statüsünden çıkarılışını Aliağalı dostlarımla görüşmeye gittiğimde Aliağa Belediyesi’ne de uğrayarak bu kitabın peşine düştüm.
2014 seçimlerinde gazeteci kimliği ile tanıdığım Şenol Gök beni bu kez Aliağa Belediyesi Basın Danışmanı olarak karşıladı ve yaptığımız keyifli sohbet sonrasında bana bir değil; tam dört kitabı armağan etti:
* Sebahattin Karaca‘nın Aliağa’nın Kentleri,
* Cevat Yıldırım‘ın Güzelhisar, Aliağa Çevresi ile Birlikte,
* Murat Çekilmez ve Emel Dereboylu Poulain editörlüğünde hazırlanan Myrina ve Gryneion, Arkeolojik Yüzey Araştırmaları, Belgeler ve Yeni Araştırmalar 1. Cilt ve
* Prof. Dr. Ersin Doğer‘in Aliağa Tarihi, İlk Çağ’dan 21. Yüzyıla.
Bu kitapları alıp çantama attığımda ise stratejik planı hazırladığımız ya da seçim kampanyasını yürüttüğümüz süreçte bilimsel kaynak bulmada zorlandığımızı, belediye yetkililerini bu kitaplara konu olan tarihi kentlere götürüp anlatma fırsatını bile bulamayışımızı, onlardaki merakı uyandırmak amacıyla Prof. Dr. Ersin Doğer‘in, içinde Aliağa tarihi ile ilgili bölümlerin de bulunduğu “İlk İskanlardan Yunan İşgaline Kadar Menemen ya da Tarhaniyat Tarihi“kitabını alarak belediye başkanı ile yardımcılarına armağan ettiğimi hatırlayarak bu kitapların Aliağa ve çevresinin tarihi ile ilgili büyük bir açığı kapattığını ; bu nedenle de Aliağa Belediyesi Basın Danışmanı Şenol Gök‘e hem de bu fikri yaşama geçiren Aliağa Belediye Başkanı Serkan Acar‘a teşekkür etmenin bir farz olduğunu düşünmeye başladım.
Tabii ki, bu yayın serisinin burada bırakılmayıp; yeni çıkacak diğer kitap, dergi ve yayınlarla devam ettirilerek daha da zenginleşmesi dileğiyle…
Bir süre önce Mesut Güngör ile yaptığım bir sohbet sırasında çantasından çıkarıp masanın üstüne koyduğu küçük bir broşürün adıydı “İzmir Kent Hareketi“.
Sanırım ben dahil bugün birçok kişinin bilmediği; hatta haberinin bile olmadığı küçük, değerli, bugünkü anlamıyla mücevher kıymetinde bir belge.
1994 yılında İzmir boyutunda bir kent mücadelesi vermek için bir araya gelen Zuhal Amato (Okuyan), Nezih Aytaçlar, Bingül Başarır, Ahmet Burak, Elvan Feyzioğlu, Ercan Günaydın, Mesut Güngör, Ali Osman Karababa, Gökalp Müstecaplıoğlu, Fetay Soykan, Bahar Ulusoğlu Darn ve Coşkun Üsterci gibi kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları bir broşür.
Tarihi Haziran 1994, sayısı broşürün kendisi bir taslak olduğu için sadece “0”. Broşürün sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü ise Radyo Aktif Birleşik İletişim Ltd. Şti. adına Ahmet Burak.
İzmir kentinin toplumsal mücadeleler tarihi açısından çok önemli olduğunu düşündüğüm bu broşürü özetlemek yerine tarihi anlamda değerli olan her bir sayfasını sizlerle paylaşmanın daha doğru olacağına inanıyorum.
Ancak bunu yapmadan önce, İzmir ölçeğinde anti-kapitalist kent mücadelesinin dağınık ve yetersiz olup henüz tüm İzmir’i kucaklayan merkezi bir örgütlenmenin sağlanamadığı günümüz koşullarında tüm bir kenti, bu kentteki kurum ve kişileri kucaklayacak bir kent mücadelesini örgütlemek isteyenlerin 1994 tarihli bu 24 yıllık belgeden çok şey öğreneceğini; anti kapitalist kent mücadelesinin sadece “çevre“, “imar” ve “yapılaşma” konu ve sorunlardan ibaret olmadığını, bu sorunların yanında “sağlık“, “ulaşım“, “göç“, “konut“, “eğitim“, “yoksulluk“, “güvenlik“, “çocuklar“, “gençlik” “engelliler“, “yaşlılar“, “kadınlar“, “işçiler“, “emekçiler“, “emekliler“, “kültür“, “sanat“, “tarım“, “katılım“, “yönetim“, “turizm” ve “mülkiyet” gibi kentte yaşamaktan ya da çalışmaktan kaynaklanan birçok konu ve sorunla ilgili olduğunu hatırlatmak isterim.
Tabii ki bütün bu konu ve sorunlarla ilgilenmek için bir araya gelişin tek başına yeterli olmadığını; bunun yanında, kent ve kent yaşamı ile ilgili her türlü bilginin edinilmesi, üretilmesi ve uygulanması suretiyle alternatif kent politika, strateji, plan ve programlarını hazırlanması gerektiğini ve yüksek bir disiplin, çalışma azmi ve heyecanla uygulama koşuluyla.
1994 yılında bir girişim olarak kalan İzmir Kent Hareketi‘nin en kısa sürede doğru, etkili, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir şekilde oluşturulması dileğiyle…
Bugün sizlerle Gfk Araştırma‘nın 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2015 ve 2016 yıllarında “Merak“, “Cesaret“, “Özgürlük“, “Değişim“, “Yolculuk” ve “Güven” temalarını dikkate alarak düzenlediği fotoğraf yarışmalarında dereceye giren fotoğraflarla Gfk Araştırma‘nın 2015 yılı takviminde yer alan fotoğraflardan oluşan toplam 40 fotoğraflık koleksiyonu paylaşmak istiyoruz.
Herkese keyifli izlemeler dileğiyle…
2009 Yılı Birincisi – Seda Açıkoğlu – “Kolomb’un Telaşı“2009 Yılı İkncisi – Çağrı Güneysu – “Günlük Rutinde Merak“2009 Yılı Üçüncüsü – Murat Tomruk – “Merak Disiplini” 2009 Jüri Özel Ödülü – Melda Diker – “Merak Kediyi…“2010 Yılı Birincisi – Birol Kayrak – “Gölgenin Gücü“2010 Yılı İkincisi – Mehmet Serhat Gürsoy – “Çekiliiiin“2010 Yılı Üçüncüsü – Muharrem Mermertaş – “Zıpla“2010 Yılı Jüri Özel Ödül – Murat Tomruk – “Formula Uzungöl“2011 Yılı Birincisi – Ali Emrah Bakkaloğlu – “Bağlantılar“2011 Yılı İkincisi – Zuzana Cizmarikova – “I love Jogging“2011 Yılı Üçüncüsü – M. Serhat Gürsoy – “Masal“2012 Yılı Birincisi – Emre Bostanoğlu – “Yılların Değiştirdikleri“2012 Yılı İkincisi – İhsan İlze – “Ne ekersen…“2012 Yılı Üçüncüsü – Burçay Erçetin – “Değişime ayak uydurmak lazım“2012 Yılı Jüri Özel Ödülü – Federica Martinez – “Gran Via Has Changed“2012 Yılı Mansiyon Ödülü – Tuba Kırallı- “”Geçen Yıllar“2013 Yılı Birincisi – Hazel Özkan – “Yolcular“2012 Yılı İkincisi – Veli Dölek – “Gurbet Yolcusu“2013 Yılı Üçüncüsü – İhsan İlze – “Karlı Dağlar ve At Arabası“2015 Yılı Takvimi – 12015 Yılı Takvimi – 22015 Yılı Takvimi – 32015 Yılı Takvimi – 42015 Yılı Takvimi – 52015 Yılı Takvimi – 62015 Yılı Takvimi – 72015 Yılı Takvimi – 82015 Yılı Takvimi – 92015 Yılı Takvimi – 102015 Yılı Takvimi – 112015 Yılı Takvimi – 122015 Yılı Takvimi – 132015 Yılı Takvimi – 142015 Yılı Birincisi – Federico Martinez – “Martilla“2015 Yılı İkincisi – Aylin Erözcan – “Nenemin Kucağında“2015 Yılı Üçüncüsü – Radu Galan – “Sevgi Güvendir“2015 Yılı Jüri Özel Ödülü – Elif Fatma Şenal – “Bir tatlı huzur“2016 Yılı Birincisi – Çınar Yüksel – “Savaşa Hayır“2016 Yılı İkincisi – Gürsel Egemen Ergin – “Umut“2016 Yılı Üçüncüsü – Merthan Kortan – “Kader“
Size bu gün iyi, güzel bir haber vermek istiyorum:
2017 yılının başından bu yana “bağcıyı dövmek yerine üzümü yemek” anlayışıyla sıkı bir şekilde takip ettiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 33 değerli tablonun ortadan kaybolması konusu, 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığım başvuru ve bu başvurunun kabul edilerek İçişleri Bakanlığı’ndan onay istenmesi üzerine şu an itibariyle İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü düzeyinde soruşturuluyor.
Daha önce sizlerle paylaştığım bilgileri hatırlayacak olursanız, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Burhan Özfatura’nın başkanlığı döneminde sanat danışmanı Alev Bursalıoğlu tarafından belediye depolarında bulunup iki yıl süreyle İzmir Resim ve Heykel Müzesi uzmanları tarafından onarılan, sonrasında belediye demirbaş kayıtlarına geçirilerek özel bir katalog hazırlanıp sergisi düzenlenen 27 yerli ve yabancı ressama ait 33 değerli tablonun belediye kayıtlarında olup olmadığını kendilerine yazılı olarak sormuş ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Aysel Özkan’ın imzasını taşıyan cevabi yazıyla bu tabloların belediye kayıtlarında bulunmadığını öğrenmiştim.
Bunun üzerine tamı tamamına altı ay süreyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili tüm birim ve birim yöneticilerine yazılar yazarak bilgi istemiş ancak hiçbir yerden resmi bir yanıt alamamıştım.
Yaptığım tüm iyi niyetli girişimlere tek bir yanıt verilmemesi üzerine 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak hem tabloların bulunmasını hem de bu tabloların kaybolmasına neden olan tüm belediye yetkilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiştim.
Bu girişimim tüm çabalarıma karşın ne İzmir ne de İstanbul merkez medyasında yayınlanmış; hatta bu haberin yayınlanmasından titizlikle kaçınılmıştı.
Bu olayı haber yapan tek gazete ve gazeteci ise Evrensel Gazetesi ve onun çevre muhabiri Özer Akgün idi.
İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığım şikayetin ciddi bulunması üzerine, İzmir Cumhuriyet Savcılığı soruşturma kapsamında belediye başkanlarının da olması nedeniyle İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma izni istemişti.
İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nca talep edilen soruşturma izninin verilmesi üzerine de bu konuda soruşturma yapmak üzere görevlendirilen İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri geçtiğimiz günlerde soruşturmaya başlayarak benden başlamak üzere bu konuda bilgisi ve ilgisi olan herkesin ifadelerini almaya başladı.
Şimdi bu soruşturmanın bir an önce sonuçlandırılarak hem 33 değerli tablonun bulunarak orijinal olup olmadıklarının belirlenmesini hem de görevlerini ihmal ederek ya da kötüye kullanarak bu tabloların kaybolmasına neden olanların cezalandırılmasını bekliyoruz.
Tarihe not düşmek adına ve bu tablolardan birine veya birkaçına belki bir yerlerde rastlarsınız düşüncesiyle kaybolan ve henüz bulunamayan tabloların fotoğraflarını gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait sergi kataloğunu bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Aydın Akdeniz, Hera, 67×95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Cengiz Arsal, Peyzaj, 36×29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)
Aygün Arslan, Bir Varoluş Biçimi, 65×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Atilla Atar, Dönüşüm, 83×103 cm, Litografi
Cavit Atmaca, İnciraltı, 41×49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Sevgi Avcı, Peyzaj, 110×110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)
Nazım Baykişiyev, İsimsiz, 90×90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)
Ethem Baymak, Bosna Hersek’ten, 42×50 cm, Tuval Üzerine YağlıboyaEthem Baymak, Bosna Hersek’den, 49×53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Aliye Berger, Mevleviler, 50×42 cm, Pastel
26 Şeref Bigalı, Dertli, 89×130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)Şeref Bigalı, Mezar Taşı, 55×65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)Şeref Bigalı, Gri Kompozisyon, 66×100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)
Mehmet Boztaş, Buca’dan, 50×60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
Cemalettin Çoğulu, Natürmort, 69×77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Metin Eloğlu, Soyut, 40×34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Nurettin Ergüven, Yeşilli Kompozisyon, 41×60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Mustafa Esirkuş, Boyunduruk Korkusu, 94×73 cm, Karışık Teknik
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Balık, 69×28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)
Adem Genç, Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu, 125×115 cm, Tuval Üzerine Akrilik
Yaşar Ali Güneş, Kızlar, 59×64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)Yaşar Ali Güneş, İsimsiz Güzellik, 60×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Mustafa Hazar, Doğaçlama, 100×100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Mehmet Tüzüm Kızılcan, Füreya Anısına ETüd 1, 48×48 cm, Seramik
Bilun Marmara, Natürmort, 90×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Ünsal Toker, Eflatun Kompozisyon, 26×53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya
Feriha Tuğran, Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar, 90×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
Umur Türker, Tören, 125×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)
Paul Wunderlich, Maskeli Figür, 63×48 cm, Özgün Baskı (1991)
İsmail Yalçın, Sirk, 65×55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
İsmail Yıldırım, Her Gün Cumartesi, 73×92 cm, Karışık Teknik (1996)İsmail Yıldırım, Siyah-Beyaz Kompozisyon, 50×40 cm, Özgün Baskı (1993)
Adrian Zisu, Bakırlar, 40×40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Bu kitabın odak noktası kapitalizmdir: Para. İklim. Gıda. Emek.
Başka bir deyişle bu kitap, sermayenin mantığını, kapitalizmin tarihini ve kapitalist uygarlığın tarihini incelemektedir.
Kapitalist uygarlık, insanları doğadan ayrıştırmadı, aksine bireysel yaşamları sıkı sıkıya birbirine bağlayarak geniş coğrafyaları kapsayan bir hayat dokusunun içine yerleştirdi. Kapitalizm, yaşamlarımızı, kahvaltılarımızı, çalışma günlerimizi, amaçlarımızı, cinsiyetlerimizi, emek sömürüsünü, kadınların ücretsiz çalıştırılmasını ve köleleştirilmesini, doğanın talan edilmesini dünya-tarihsel etkinlik sürecindeki parçalar haline getirdi.
Çevreci, feminist ve Marksist düşünceye dayanan Jason W. Moore Hayatın Dokusundaki Kapitalizm ile yerleşik ekoloji görüşlerinde tanınmayan bir sentez sunuyor: Kapitalizm, doğa, iktidar ve zenginlik bileşiminden oluşan bir “dünya-ekolojisidir”. Elbette ekolojik sorunlarımızın kaynağı, kapitalizmin ucuz emek, ucuz gıda, ucuz enerji ve ucuz hammadde (: kâr-daha fazla para ve iktidar) yaratma kapasitesidir. Sermayenin (Dört Ucuzlar yani) emek, gıda, enerji ve hammaddeden yararlanma kapasitesi Dünya-ekolojisini/kapitalizmi ve nihayet hayatın dokusunu oluşturur: Dünya-ekolojisi tam olarak sermayenin/iktidarın üretim/para kazanma ve yönetme süreçleri ve biz sıradan insanların da çalıştığı, amaçlarının peşinden koştuğu, milliyetlere, cinsiyetlere, kültürlere ayrıldığı gündelik hayatın ta kendisidir.
Dünya ekolojisi kapitalizmdir. Kapitalizm, genelde görmeye alıştığımız gibi dar bir ekonomik ve sosyal ilişkiler bütününden ibaret değildir, kapitalizm daha ziyade, hayatın bütününe yerleşmiş olan sermayenin, iktidarın ve üretim/yeniden-üretimin dünya-ekolojisi olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm ve doğa (doğa kendini para ve iktidar hırsına karşı korumaya başladığından itibaren) içiçe geçmiştir. İnsanlar ise bu dokunun içine hapsolmuştur.
Bu kitap bir davettir. İnsanlığın doğada işgâl ettiği yeri, bu yerin tarihe bakışımızı nasıl etkilediğini, ekolojik kriz analizini ve tüm hayatın kapitalizmden özgürleştirilmesi tartışmasına davettir.
İÇİNDEKİLER
Teşekkür
GİRİŞ: Çifte İçsellik
KISIM I – İKİCİLİK’TEN DİYALEKTİĞE: DÜNYA EKOLOJİSİ OLARAK KAPİTALİZM
1. Nesneden Oikos: Kapitalist Dünya Ekolojisinde Çevre İnşası
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 6 Haziran 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi‘nin internet sayfasında yayınlanan “Başkan açıkladı: O proje bana ait!” başlıklı söyleşide İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili olarak önce şöyle söyledi:
“Zaten bu projeyi ilk belediye başkanı olduğumda o zamanki Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Bey ile görüşürken ben attım ortaya. Kordon yolunu yapmaya çalışıyorlardı. Kordon Yolu’nu yapmayın, bu bize ulaşım anlamında bir katkı sağlamıyor. Eğer bir şey yapmak istiyorsa hükümet, Körfez geçişini yapın demiştim. Sonra o bugüne geldi. Bunu merkezi hükümet yapmak istiyor. Ciddi bir yatırım, büyük bir yatırım. Ne zaman biter? Bence kısa sürede bitmesinden ziyade, belki bu tüp geçide bizim arkadaşların bir kısmı kamuoyunda gereklidir, gereksizdir diye tartışmalar var. Bana göre İzmir ekonomik olarak büyümesini 2010’dan beri sürdürdüğü düzeyde sürdürürse, bu tüp geçide 10 sene içerisinde mutlaka çok büyük ihtiyaç olacak. Zaten başlanması bitmesi derken belki 2-3 sene önce biter ama geç kalmasındansa önce bitmesi iyidir. Ben de bu projeyi destekliyorum. Benim isteğim, dileğim projenin tamamının tüp geçit olarak gerçekleşmesiydi. Köprü olmamasıydı. Maliyet çok yükseldiği için bu şekilde karar verildi.
Liman yanaşma kanalı Yenikale Burnu’ndan, limana kadar mutlaka derinleştirilmesi gerekiyor. Zaten onun projesi de bitti, ÇED raporu da bitti. Limanı TCDD çalıştırdığı için onlarla ile birlikte yaptık. Karşı tarafta da biz yeri belirlenen 13,5 kilometre bir sirkülasyon kanalı yapıyoruz. Yani suyun İzmir Körfezi’ne su güneyden giriyor, kuzeyden çıkıyor. Yoğun sirkülasyon böyle. Oradaki kanalla buradaki kanal bir yerde birleşip sirkülasyonu sağlayacak. Oradan viyadüklerle geçmek söz konusu olduğunda, biz altyapılar genel müdürlüğünü ziyaret ettik yazılar yazdık. Burada yapacağımız 250 metre genişliğindeki sirkülasyon kanalının mutlaka ayaksız geçilmesi gerektiğini belirttik. Onlar da bu mesafeyi açtılar. 500 metreyi ayaksız geçiyorlar. Dolayısıyla sirkülasyonda mutlaka her yapının bir zararı olacaktır ama bizim söylediğimiz kriterlere uyulursa çok fazla bir zararı olmayacağına inanıyorum. Mimarlar Odası’nın çevre mühendislerinin, şehir planlamacılarının üzerinde durduğu ana konu iki tarafta da birinci derecede doğal SİT var. Öbür tarafta sulak alan var. Buralardan yüzeyden geçilmesinin mahsurlu olduğu görüşündeler. O da doğrudur. Zaten benim tüp geçit ile geçilmesindeki önerim de bütün bu mahsurları ortadan kaldıracak bir öneriydi. Hem doğal SİT’leri ortadan kaldıracak, hem doğal sirkülasyondaki sıkıntıyı sıfırlayacak. Denizin 20 metre altından girip karşıya geçecek. Orta büyüklükteki gemilerin geçebilmesi için 16 metre derinliğin taranması lazım. Bizim de sirkülasyonu hızlandırmak için 250 metre genişliğinde, 8 metre derinliğinde bir sirkülasyon kanalı yapmamız gerekiyor. Biz onun çalışmalarını yapıyoruz. Dokuz Eylül Deniz Bilimleri ile birlikte çalışıyoruz. Bunlar bittikten sonra da kısım kısım inşaat faaliyetlerine başlayacağız.”
Ardından Ege’de Son Söz isimli İnternet gazetesinin 13 Kasım 2017 tarihli “Başkan Kocaoğlu’ndan adaylık çıkışı: Elimiz mahkum…” başlıklı haberine göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Belediye Meclisinin Kasım ayı olağan toplantısında, “Körfez geçişi konusu var. İzmirli isterse yaparız diyorlar. Ben vatandaşın en fazla oyuyla seçilmiş kardeşinizim. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanıyım. Ben Tüp geçişi istiyorum. Duymayan bir daha duysun. Ben tüp geçişin tartışmasız yapılmasını istiyorum. Madem ki merkezi hükümet bunu uygun görmüş para harcayacak, yapılsın. Kimseye sormayın istiyor musunuz diye. Yapın kardeşim” diyerek sahip çıktığı İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kimseye sorulmadan hemen yapılmasını istemiş.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili en son çıkışı ise, 28 Kasım 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi‘nin İnternet sayfasında yayınlanan “İzmir’de yılbaşında suya yüzde 10 zam kararı“başlıklı haberlerine göre İZSU’nun 2018 mali yılı bütçesinin görüşüldüğü belediye meclisi toplantısında oldu ve kendisi aynen şunları söyledi:
“Yüzülebilir Körfez Projesi’ne ayrılan bütçenin düşüklüğünün nedeni ve vazgeçilip geçilmediği yönündeki soruları yanıtlayan Kocaoğlu, Büyük Körfez Projesi’ni Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın İzmir Körfez Geçişi Projesi’yle çakışması nedeniyle askıya aldıklarını açıkladı. ÇED onayı sonrası yapılacak hizmetlerle ilgili proje ihalesi süreci hazırlıklarını başlattıklarını belirten Kocaoğlu, “Yalnız bizim projemiz Körfez Tüp Geçit projesi (İzmir Körfez Geçişi) ile çakıştı. ÇED raporunu aynı müşavirlik firması hazırladı. Görüldü ki İzmir Büyükşehir Belediyesi 1,5 milyar TL para harcayarak 13,5 km uzunluğunda, 22 metre genişlikte ve 8 metre derinlikte sirkülasyon kanalı açtığında körfez suyu sirkülasyonu yüzde 40 artacak. Ancak, ÇED raporuna göre tüp geçit yapılırsa sirkülasyondaki iyileşme oranı yüzde 10’a düşüyor. Tüp Geçit ÇED’inde tekrar bir çalışma yapılıyor. Sirkülasyonu yeniden yüzde 40’a çıkarmak için 17 milyon metreküplük deniz dibinde tarama yapılması gerektiği ortaya konuyor. Biz işimizi askıya aldık. Boşa kürek sallayacak halimiz yok. İyileştirmeye devam edeceğiz. Toplam 2 buçuk – 3 milyon metreküp çamur çıkartıp yolumuza devam edeceğiz. Ne zaman tüp geçit ihaleye çıkar, iyileştirme için 17 milyon metreküplük tarama da ihaleye çıkarsa o zaman İzmir Büyükşehir Belediyesi 13,5 km’lik sirkülasyon kanalının ihalesine çıkacaktır. Öbür türlü boşa kürek sallanmaz”
İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamında -8 m derinliğinde taranacak sirkülasyon kanalı (yeşil renkle işaretli hat) ve -4 m derinliğinde taranacak alan (turuncu renkle işaretli alan)
Öncelikle Aziz Kocaoğlu‘nun yaptığı bu üç açıklamadaki maddi hataları, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne ait ÇED raporlarını dikkate alarak düzeltmeye, ardından da bu üç açıklama arasındaki kesin çelişkileri vurgulamaya çalışayım.
1. Projelerin ismi “Körfez Tüp Geçiş Projesi” ve “Büyük Körfez Projesi” değil; kelimesi kelimesine “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ve “İzmir Körfez Geçişi Projesi“dir.
2. ÇED raporuna göre İzmir Körfezinin kuzeyine yapılacak Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının uzunluğu 13,5 km değil 13 km, genişliği 22 metre değil ilk haberde söylendiği gibi 250 metre olacaktır.
3. “Burada yapacağımız 250 metre genişliğindeki sirkülasyon kanalının mutlaka ayaksız geçilmesi gerektiğini belirttik. Onlar da bu mesafeyi açtılar. 500 metreyi ayaksız geçiyorlar.” anlatımı da doğru değildir. Çünkü “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili ÇED raporunun 59 ve 63. sayfalarında aynen şu anlatımlar yer almaktadır:
“Köprünün arka açıklıkları ise 110 m olacaktır. Diğer kısımlarda yine 50 m’lik standart açıklıklar kullanılacaktır. Büyük açıklıklı bir köprü kullanılarak sirkülasyon kanalı içine ayak yerleştirilmeyecektir. Bu durumda kanal üzerinde seyahat edebilecek olan küçük tekneler için 270 m’lik çok geniş bir yatay gabari sağlanacaktır.”
“Körfez köprüsü uzunluğu 4.175 metre olup, sirkülasyon kanalı ana açıklığı 270 m, arka açıklıkları 110 metre olacaktır. Diğer kısımlarda ise 50 m’lik standart açıklıklar kullanılacaktır. Bu durumda toplam açıklık sayısı 77, toplam ayak sayısı ise, iki adet yan yana köprü düşünüldüğünde 2 X 77 = 154 adet olacaktır. Ancak yan yana iki köprünün aksları aynı doğrultuda olduğu için köprüye karşıdan bakıldığında sadece 77 ayak görülecektir.“
4. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi % 10 oranına indireceği ifadesi doğru değildir. Çünkü, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü Beşiktepe tarafından hazırlanıp “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ÇED raporuna eklenen Kasım 2015 tarihli “İzmir Körfezi Geçişi Kapsamında Yapılacak Olan Adanın Körfez Akıntı Sistemine Olan Etkisinin Modellenmesi Final Raporu“na göre “İzmir Körfez Geçişi Projesi”, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile sağlanacak % 40 oranındaki iyileşmeyi tümüyle sıfırlayacaktır.
Şimdi gelelim İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun gününe ve içinde bulunduğu koşullara göre değişen pazarlıkçı tutumuna:
İlk önce, “bu projeyi ilk ben düşünmüştüm ve yapılmasını istiyorum” demişti.
Ardından adeta meydan okur bir tarzda “fazla sorup sorgulamaya gerek yok, projeyi hemen yapın bakalım” şeklinde kışkırtıcı bir tavır göstermişti.
Şimdi de “senin projen benimkini olumsuz etkiliyor, o nedenle önce sen yap, ardından ben yapayım” diyor.
Aslında bütün bu söylenenlerin, birbiriyle ilişkili bütüncül bir düşünce ya da yaklaşımın ürünü olmadığı, önceden belirlenmiş temel bir stratejiye dayanmadığı ortada. Her bir tavır, farklı zamanlarda farklı ruh halleri içinde ortaya çıkan fevri çıkışlar olarak yorumlanmakta ve basit esnaf kurnazlığıyla düşünülüp ortaya atılan pazarlık çıkışları olarak algılanmaktadır.
Ancak hangi düşünceyle, nerede ve ne şekilde ifade edilirse edilsin İzmir Büyükşehir Belediyesi düzleminde yapılacak bu tür açıklamaların öncelikle doğru, güncel ve eksiksiz bilgilere dayanması, ifade edildiği koşullardaki durumu yansıtması, ardından da yanlış bile olsalar bir politika ve strateji bütünlüğünü içinde ifade edilmesi gerekmektedir.
Ayrıca uzunca bir süredir ifade etmeye çalıştığımız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi büyük projelerin yönetiminde yeterli düzeyde bilgi, birikim ve deneyime sahip olmadığı gibi aynı dönemde aynı mekanda yapılacak böylesi iki büyük projenin karşılıklı ilişki ve etkileşimini analiz edip planlayacak ve programlayacak bilgi ve beceriden yoksundur.
Nitekim bu yoksunluk neticesinde her iki büyük projenin ÇED raporları aynı firma tarafından hazırlanmış olsa bile, bir proje ile sağlanan faydanın diğer bir proje ile yok edilmesi sorunu bir türlü çözülememiş ve bu sorunun çözümü için tek bir akademisyenin hazırladığı bilimsel niteliği şüpheli rapor dahi yeterli görülmemiştir.
Bütün bu gelişmeler sonucunda, İzmir Büyükşehir Belediyesi 2013 yılında hazırladığı kendisine ait “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile hararetli bir şekilde sahiplenip desteklediği 2015 tarihli “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin birbiri ile uyumlu olmadığını ancak 2017 yılının son aylarında fark etmiş ve “kervanın yola düzüldüğü” bir dönemde bu uyumsuzluğu bahane ederek “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“nin uygulamasından -şimdilik- vazgeçmiştir.
Öte yandan İzmir Körfezi’ndeki akıntıları % 40 oranında arttırarak su kalitesini daha da iyileştirmeyi amaçlayan ve bunu sağlayacak olan proje ile ilgili ÇED raporunun onaylanması için tam 3 yıl bekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu projeyi bu şekilde ertelemesi, aslında yapıldığı takdirde 880 metre uzunluğundaki beton adası ve 4 büyük, 154 küçük köprü ayağı ile İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecek olan “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin önünü açmaktan başka bir şey değildir.
Öte yandan gözden kaçırılmaması gereken diğer bir önemli ayrıntı ise, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” şayet İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından askıya alınmış ve bu durum en yetkili ağız tarafından kamuoyuna açıklanıp yine aynı yetkili ağız tarafından bu proje dışında iyileştirme amacıyla körfezde 2,5-3 milyon metreküplük tarama çalışmaları yapılacağı ifade ediliyorsa bu çalışmalar için de ayrıca bir çevresel etki değerlendirme analizinin yapılması, ayrı bir ÇED raporunun düzenlenmesi ve onaylatılması gereğinin gözden uzak tutulmaması gerekmektedir.