İzmir Kent Hareketi

Ali Rıza Avcan

Bir süre önce Mesut Güngör ile yaptığım bir sohbet sırasında çantasından çıkarıp masanın üstüne koyduğu küçük bir broşürün adıydı “İzmir Kent Hareketi“.

Sanırım ben dahil bugün birçok kişinin bilmediği; hatta haberinin bile olmadığı küçük, değerli, bugünkü anlamıyla mücevher kıymetinde bir belge.

1994 yılında İzmir boyutunda bir kent mücadelesi vermek için bir araya gelen Zuhal Amato (Okuyan), Nezih Aytaçlar, Bingül Başarır, Ahmet Burak, Elvan Feyzioğlu, Ercan Günaydın, Mesut Güngör, Ali Osman Karababa, Gökalp Müstecaplıoğlu, Fetay Soykan, Bahar Ulusoğlu Darn ve Coşkun Üsterci gibi kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları bir broşür.

Tarihi Haziran 1994, sayısı broşürün kendisi bir taslak olduğu için sadece “0”. Broşürün sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü ise Radyo Aktif Birleşik İletişim Ltd. Şti. adına Ahmet Burak.

İzmir kentinin toplumsal mücadeleler tarihi açısından çok önemli olduğunu düşündüğüm bu broşürü özetlemek yerine tarihi anlamda değerli olan her bir sayfasını sizlerle paylaşmanın daha doğru olacağına inanıyorum.

Ancak bunu yapmadan önce, İzmir ölçeğinde anti-kapitalist kent mücadelesinin dağınık ve yetersiz olup henüz tüm İzmir’i kucaklayan merkezi bir örgütlenmenin sağlanamadığı günümüz koşullarında tüm bir kenti, bu kentteki kurum ve kişileri kucaklayacak bir kent mücadelesini örgütlemek isteyenlerin 1994 tarihli bu 24 yıllık belgeden çok şey öğreneceğini; anti kapitalist kent mücadelesinin sadece “çevre“, “imar” ve “yapılaşma” konu ve sorunlardan ibaret olmadığını, bu sorunların yanında “sağlık“, “ulaşım“, “göç“, “konut“, “eğitim“, “yoksulluk“, “güvenlik“, “çocuklar“, “gençlik” “engelliler“, “yaşlılar“, “kadınlar“, “işçiler“, “emekçiler“, “emekliler“, “kültür“, “sanat“, “tarım“, “katılım“, “yönetim“, “turizm” ve “mülkiyet” gibi kentte yaşamaktan ya da çalışmaktan kaynaklanan birçok konu ve sorunla ilgili olduğunu hatırlatmak isterim.

Tabii ki bütün bu konu ve sorunlarla ilgilenmek için bir araya gelişin tek başına yeterli olmadığını; bunun yanında, kent ve kent yaşamı ile ilgili her türlü bilginin edinilmesi, üretilmesi ve uygulanması suretiyle alternatif kent politika, strateji, plan ve programlarını hazırlanması gerektiğini ve yüksek bir disiplin, çalışma azmi ve heyecanla uygulama koşuluyla.

1994 yılında bir girişim olarak kalan İzmir Kent Hareketi‘nin en kısa sürede doğru, etkili, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir şekilde oluşturulması dileğiyle…

001002003004005006007008009010011012013014015016017018019020021022023024025026027028029030031032

Gfk Fotoğraf Yarışmaları 2009-2016

Bugün sizlerle Gfk Araştırma‘nın 2009, 2010, 2011, 2012, 2013, 2015 ve 2016 yıllarında “Merak“, “Cesaret“, “Özgürlük“, “Değişim“, “Yolculuk” ve “Güven” temalarını dikkate alarak düzenlediği fotoğraf yarışmalarında dereceye giren fotoğraflarla Gfk Araştırma‘nın 2015 yılı takviminde yer alan fotoğraflardan oluşan toplam 40 fotoğraflık koleksiyonu paylaşmak istiyoruz.

Herkese keyifli izlemeler dileğiyle…

001
2009 Yılı Birincisi – Seda Açıkoğlu – “Kolomb’un Telaşı
002
2009 Yılı İkncisi – Çağrı Güneysu – “Günlük Rutinde Merak
003
2009 Yılı Üçüncüsü – Murat Tomruk – “Merak Disiplini” 
004
2009 Jüri Özel Ödülü – Melda Diker – “Merak Kediyi…
005
2010 Yılı Birincisi – Birol Kayrak – “Gölgenin Gücü
006
2010 Yılı İkincisi – Mehmet Serhat Gürsoy – “Çekiliiiin
007
2010 Yılı Üçüncüsü – Muharrem Mermertaş – “Zıpla
008
2010 Yılı Jüri Özel Ödül – Murat Tomruk – “Formula Uzungöl
009
2011 Yılı Birincisi – Ali Emrah Bakkaloğlu – “Bağlantılar
010
2011 Yılı İkincisi – Zuzana Cizmarikova – “I love Jogging
011
2011 Yılı Üçüncüsü – M. Serhat Gürsoy – “Masal
012
2012 Yılı Birincisi – Emre Bostanoğlu – “Yılların Değiştirdikleri
013
2012 Yılı İkincisi – İhsan İlze – “Ne ekersen…
014
2012 Yılı Üçüncüsü – Burçay Erçetin – “Değişime ayak uydurmak lazım
015
2012 Yılı Jüri Özel Ödülü – Federica Martinez – “Gran Via Has Changed
016
2012 Yılı Mansiyon Ödülü – Tuba Kırallı-  “”Geçen Yıllar
017
2013 Yılı Birincisi – Hazel Özkan – “Yolcular
018
2012 Yılı İkincisi – Veli Dölek – “Gurbet Yolcusu
019
2013 Yılı Üçüncüsü – İhsan İlze – “Karlı Dağlar ve At Arabası
020
2015 Yılı Takvimi – 1
021
2015 Yılı Takvimi – 2
022
2015 Yılı Takvimi – 3
023
2015 Yılı Takvimi – 4
024
2015 Yılı Takvimi – 5
025
2015 Yılı Takvimi – 6
026
2015 Yılı Takvimi – 7
027
2015 Yılı Takvimi – 8
028
2015 Yılı Takvimi – 9
029
2015 Yılı Takvimi – 10
030
2015 Yılı Takvimi – 11
031
2015 Yılı Takvimi – 12
032
2015 Yılı Takvimi – 13
033
2015 Yılı Takvimi – 14
034
2015 Yılı Birincisi – Federico Martinez – “Martilla
035
2015 Yılı İkincisi – Aylin Erözcan – “Nenemin Kucağında
036
2015 Yılı Üçüncüsü – Radu Galan – “Sevgi Güvendir
037
2015 Yılı Jüri Özel Ödülü – Elif Fatma Şenal – “Bir tatlı huzur
038
2016 Yılı Birincisi – Çınar Yüksel – “Savaşa Hayır
039
2016 Yılı İkincisi – Gürsel Egemen Ergin – “Umut
040
2016 Yılı Üçüncüsü – Merthan Kortan – “Kader

Kaybolan tablolar…

Ali Rıza Avcan

Size bu gün iyi, güzel bir haber vermek istiyorum:

2017 yılının başından bu yana “bağcıyı dövmek yerine üzümü yemek” anlayışıyla sıkı bir şekilde takip ettiğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 33 değerli tablonun ortadan kaybolması konusu, 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığım başvuru ve bu başvurunun kabul edilerek İçişleri Bakanlığı’ndan onay istenmesi üzerine şu an itibariyle İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü düzeyinde soruşturuluyor.

Daha önce sizlerle paylaştığım bilgileri hatırlayacak olursanız, İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Burhan Özfatura’nın başkanlığı döneminde sanat danışmanı Alev Bursalıoğlu tarafından belediye depolarında bulunup iki yıl süreyle İzmir Resim ve Heykel Müzesi uzmanları tarafından onarılan, sonrasında belediye demirbaş kayıtlarına geçirilerek özel bir katalog hazırlanıp sergisi düzenlenen 27 yerli ve yabancı ressama ait 33 değerli tablonun belediye kayıtlarında olup olmadığını kendilerine yazılı olarak sormuş ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Aysel Özkan’ın imzasını taşıyan cevabi yazıyla bu tabloların belediye kayıtlarında bulunmadığını öğrenmiştim.

Bunun üzerine tamı tamamına altı ay süreyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilgili tüm birim ve birim yöneticilerine yazılar yazarak bilgi istemiş ancak hiçbir yerden resmi bir yanıt alamamıştım.

Yaptığım tüm iyi niyetli girişimlere tek bir yanıt verilmemesi üzerine 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak hem tabloların bulunmasını hem de bu tabloların kaybolmasına neden olan tüm belediye yetkilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiştim.

Bu girişimim tüm çabalarıma karşın ne İzmir ne de İstanbul merkez medyasında yayınlanmış; hatta bu haberin yayınlanmasından titizlikle kaçınılmıştı. 

Bu olayı haber yapan tek gazete ve gazeteci ise Evrensel Gazetesi ve onun çevre muhabiri Özer Akgün idi. 

İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığım şikayetin ciddi bulunması üzerine, İzmir Cumhuriyet Savcılığı soruşturma kapsamında belediye başkanlarının da olması nedeniyle İçişleri Bakanlığı’ndan soruşturma izni istemişti.

İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nca talep edilen soruşturma izninin verilmesi üzerine de bu konuda soruşturma yapmak üzere görevlendirilen İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri geçtiğimiz günlerde soruşturmaya başlayarak benden başlamak üzere bu konuda bilgisi ve ilgisi olan herkesin ifadelerini almaya başladı.

Şimdi bu soruşturmanın bir an önce sonuçlandırılarak hem 33 değerli tablonun bulunarak orijinal olup olmadıklarının belirlenmesini hem de görevlerini ihmal ederek ya da kötüye kullanarak bu tabloların kaybolmasına neden olanların cezalandırılmasını bekliyoruz.

Tarihe not düşmek adına ve bu tablolardan birine veya birkaçına belki bir yerlerde rastlarsınız düşüncesiyle kaybolan ve henüz bulunamayan tabloların fotoğraflarını gösteren İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait sergi kataloğunu bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyoruz.

010203040506

07 Aydın Akdeniz, Hera, 67x95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Aydın Akdeniz, Hera, 67×95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya

08

09 Cengiz Arsal, Peyzaj, 36x29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)
Cengiz Arsal, Peyzaj, 36×29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)

10

11 Aygün Arslan, Bir Varoluş Biçimi, 65x80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Aygün Arslan, Bir Varoluş Biçimi, 65×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya

12

13 Atilla Atar, Dönüşüm, 83x103 cm, Litografi
Atilla Atar, Dönüşüm, 83×103 cm, Litografi

14

15 Cavit Atmaca, İnciraltı, 41x49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Cavit Atmaca, İnciraltı, 41×49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya

16

17 Sevgi Avcı, Peyzaj, 110x110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)
Sevgi Avcı, Peyzaj, 110×110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)

18

19 Nazım Baykişiyev, İsimsiz, 90x90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)
Nazım Baykişiyev, İsimsiz, 90×90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)

20

21 Ethem Baymak, Bosna Hersek'ten, 42x50 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Ethem Baymak, Bosna Hersek’ten, 42×50 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
22 Ethem Baymak, Bosna Hersek'den, 49x53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Ethem Baymak, Bosna Hersek’den, 49×53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya

23

24 Aliye Berger, Mevleviler, 50x42 cm, Pastel
Aliye Berger, Mevleviler, 50×42 cm, Pastel

25

26 Şeref Bigalı, Dertli, 89x130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)
26 Şeref Bigalı, Dertli, 89×130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)
27 Şeref Bigalı, Mezar Taşı, 55x65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)
Şeref Bigalı, Mezar Taşı, 55×65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)
28 Şeref Bigalı, Gri Kompozisyon, 66x100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)
Şeref Bigalı, Gri Kompozisyon, 66×100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)

29

30 Mehmet Boztaş, Buca'dan, 50x60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
Mehmet Boztaş, Buca’dan, 50×60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)

31

32 Cemalettin Çoğulu, Natürmort, 69x77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
Cemalettin Çoğulu, Natürmort, 69×77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya

33

34 Metin Eloğlu, Soyut, 40x34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Metin Eloğlu, Soyut, 40×34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

35

36 Nurettin Ergüven, Yeşilli Kompozisyon, 41x60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Nurettin Ergüven, Yeşilli Kompozisyon, 41×60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

37

38 Mustafa Esirkuş, Boyunduruk Korkusu, 94x73 cm, Karışık Teknik
Mustafa Esirkuş, Boyunduruk Korkusu, 94×73 cm, Karışık Teknik

39

40 Bedri Rahmi Eyüboğlu, Balık, 69x28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)
Bedri Rahmi Eyüboğlu, Balık, 69×28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)

41

42 Adem Genç, Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu, 125x115 cm, Tuval Üzerine Akrilik
Adem Genç, Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu, 125×115 cm, Tuval Üzerine Akrilik

43

44 Yaşar Ali Güneş, Kızlar, 59x64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)
Yaşar Ali Güneş, Kızlar, 59×64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)
45 Yaşar Ali Güneş, İsimsiz Güzellik, 60x70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Yaşar Ali Güneş, İsimsiz Güzellik, 60×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)

46

47 Mustafa Hazar, Doğaçlama, 100x100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Mustafa Hazar, Doğaçlama, 100×100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)

48

49 Mehmet Tüzüm Kızılcan, Füreya Anısına ETüd 1, 48x48 cm, Seramik
Mehmet Tüzüm Kızılcan, Füreya Anısına ETüd 1, 48×48 cm, Seramik

50

51 Bilun Marmara, Natürmort, 90x70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
Bilun Marmara, Natürmort, 90×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)

52

53 Ünsal Toker, Eflatun Kompozisyon, 26x53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya
Ünsal Toker, Eflatun Kompozisyon, 26×53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya

54

55 Feriha Tuğran, Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar, 90x80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
Feriha Tuğran, Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar, 90×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)

56

57 Umur Türker, Tören, 125x150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)
Umur Türker, Tören, 125×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)

58

59 Paul Wunderlich, Maskeli Figür, 63x48 cm, Özgün Baskı (1991)
Paul Wunderlich, Maskeli Figür, 63×48 cm, Özgün Baskı (1991)

60

61 İsmail Yalçın, Sirk, 65x55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
İsmail Yalçın, Sirk, 65×55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)

62

63 İsmail Yıldırım, Her Gün Cumartesi, 73x92 cm, Karışık Teknik (1996)
İsmail Yıldırım, Her Gün Cumartesi, 73×92 cm, Karışık Teknik (1996)
64 İsmail Yıldırım, Siyah-Beyaz Kompozisyon, 50x40 cm, Özgün Baskı (1993)
İsmail Yıldırım, Siyah-Beyaz Kompozisyon, 50×40 cm, Özgün Baskı (1993)

65

66 Adrian Zisu, Bakırlar, 40x40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
Adrian Zisu, Bakırlar, 40×40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

6768

Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji

Jason W. Moore – Hayatın Dokusundaki Kapitalizm: Sermaye Birikimi ve Ekoloji, (Capitalism in the Web Life: Ecology and the Accumulation of Capital)

Çeviren: Alaz Munzur, Epos Yayınları, 432 sayfa, 2017

Bu kitabın odak noktası kapitalizmdir: Para. İklim. Gıda. Emek.

Başka bir deyişle bu kitap, sermayenin mantığını, kapitalizmin tarihini ve kapitalist uygarlığın tarihini incelemektedir.

Kapitalist uygarlık, insanları doğadan ayrıştırmadı, aksine bireysel yaşamları sıkı sıkıya birbirine bağlayarak geniş coğrafyaları kapsayan bir hayat dokusunun içine yerleştirdi. Kapitalizm, yaşamlarımızı, kahvaltılarımızı, çalışma günlerimizi, amaçlarımızı, cinsiyetlerimizi, emek sömürüsünü, kadınların ücretsiz çalıştırılmasını ve köleleştirilmesini, doğanın talan edilmesini dünya-tarihsel etkinlik sürecindeki parçalar haline getirdi.

Çevreci, feminist ve Marksist düşünceye dayanan Jason W. Moore Hayatın Dokusundaki Kapitalizm ile yerleşik ekoloji görüşlerinde tanınmayan bir sentez sunuyor: Kapitalizm, doğa, iktidar ve zenginlik bileşiminden oluşan bir “dünya-ekolojisidir”. Elbette ekolojik sorunlarımızın kaynağı, kapitalizmin ucuz emek, ucuz gıda, ucuz enerji ve ucuz hammadde (: kâr-daha fazla para ve iktidar) yaratma kapasitesidir. Sermayenin (Dört Ucuzlar yani) emek, gıda, enerji ve hammaddeden yararlanma kapasitesi Dünya-ekolojisini/kapitalizmi ve nihayet hayatın dokusunu oluşturur: Dünya-ekolojisi tam olarak sermayenin/iktidarın üretim/para kazanma ve yönetme süreçleri ve biz sıradan insanların da çalıştığı, amaçlarının peşinden koştuğu, milliyetlere, cinsiyetlere, kültürlere ayrıldığı gündelik hayatın ta kendisidir.

Dünya ekolojisi kapitalizmdir. Kapitalizm, genelde görmeye alıştığımız gibi dar bir ekonomik ve sosyal ilişkiler bütününden ibaret değildir, kapitalizm daha ziyade, hayatın bütününe yerleşmiş olan sermayenin, iktidarın ve üretim/yeniden-üretimin dünya-ekolojisi olarak anlaşılmalıdır. Kapitalizm ve doğa (doğa kendini para ve iktidar hırsına karşı korumaya başladığından itibaren) içiçe geçmiştir. İnsanlar ise bu dokunun içine hapsolmuştur.

Bu kitap bir davettir. İnsanlığın doğada işgâl ettiği yeri, bu yerin tarihe bakışımızı nasıl etkilediğini, ekolojik kriz analizini ve tüm hayatın kapitalizmden özgürleştirilmesi tartışmasına davettir.

0001732771001-1

İÇİNDEKİLER

Teşekkür

GİRİŞ: Çifte İçsellik

KISIM I – İKİCİLİK’TEN DİYALEKTİĞE: DÜNYA EKOLOJİSİ OLARAK KAPİTALİZM 

1. Nesneden Oikos: Kapitalist Dünya Ekolojisinde Çevre İnşası

2. Hayatın Dokusundaki Değer

3. Biricik Metabolizmaya Doğru: Kapitalist Dünya-Ekolojisinde İkicilikten Diyalektiğe

KISIM II – SONSUZ BİRİKİM, TARİHSEL DOĞA

4. Ekolojik Fazlanın Azalma Eğilimi

5. Doğanın Sermayeleştirilmesi veya Tarihsel Doğanın Sınırları

6. Dünya-Ekolojik Devrimleri: Devrimden Rejimlere

KISIM III – TARİHSEL DOĞA VE SERMAYENİN KÖKENLERİ

7. Antroposen ve Kapitalosen: Doğa ve Ekolojik Krizimizin Kökenleri Üzerine

8. Soyut Toplumsal Doğa ve Sermayenin Sınırları

KISIM IV –  UCUZDOĞA’NIN YÜKSELİŞİ VE FERAGATİ

9. Ucuz Emek? Zaman, Sermaye ve İnsan Doğasının Yeniden Üretimi

10. Uzun ve Yeşil Devrim: Uzun Yirminci Yüzyıl, Ucuz Gıda Zamanı ve Hayat

SONUÇ: UCUZ DOĞA’NIN SONU MU?

 

Bir şöyle, bir böyle halleri…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 6 Haziran 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi‘nin internet sayfasında yayınlanan “Başkan açıkladı: O proje bana ait!” başlıklı söyleşide İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili olarak önce şöyle söyledi:

Zaten bu projeyi ilk belediye başkanı olduğumda o zamanki Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Bey ile görüşürken ben attım ortaya. Kordon yolunu yapmaya çalışıyorlardı. Kordon Yolu’nu yapmayın, bu bize ulaşım anlamında bir katkı sağlamıyor. Eğer bir şey yapmak istiyorsa hükümet, Körfez geçişini yapın demiştim. Sonra o bugüne geldi. Bunu merkezi hükümet yapmak istiyor. Ciddi bir yatırım, büyük bir yatırım. Ne zaman biter? Bence kısa sürede bitmesinden ziyade, belki bu tüp geçide bizim arkadaşların bir kısmı kamuoyunda gereklidir, gereksizdir diye tartışmalar var. Bana göre İzmir ekonomik olarak büyümesini 2010’dan beri sürdürdüğü düzeyde sürdürürse, bu tüp geçide 10 sene içerisinde mutlaka çok büyük ihtiyaç olacak. Zaten başlanması bitmesi derken belki 2-3 sene önce biter ama geç kalmasındansa önce bitmesi iyidir. Ben de bu projeyi destekliyorum. Benim isteğim, dileğim projenin tamamının tüp geçit olarak gerçekleşmesiydi. Köprü olmamasıydı. Maliyet çok yükseldiği için bu şekilde karar verildi.

Liman yanaşma kanalı Yenikale Burnu’ndan, limana kadar mutlaka derinleştirilmesi gerekiyor. Zaten onun projesi de bitti, ÇED raporu da bitti. Limanı TCDD çalıştırdığı için onlarla ile birlikte yaptık. Karşı tarafta da biz yeri belirlenen 13,5 kilometre bir sirkülasyon kanalı yapıyoruz. Yani suyun İzmir Körfezi’ne su güneyden giriyor, kuzeyden çıkıyor. Yoğun sirkülasyon böyle. Oradaki kanalla buradaki kanal bir yerde birleşip sirkülasyonu sağlayacak. Oradan viyadüklerle geçmek söz konusu olduğunda, biz altyapılar genel müdürlüğünü ziyaret ettik yazılar yazdık. Burada yapacağımız 250 metre genişliğindeki sirkülasyon kanalının mutlaka ayaksız geçilmesi gerektiğini belirttik. Onlar da bu mesafeyi açtılar. 500 metreyi ayaksız geçiyorlar. Dolayısıyla sirkülasyonda mutlaka her yapının bir zararı olacaktır ama bizim söylediğimiz kriterlere uyulursa çok fazla bir zararı olmayacağına inanıyorum. Mimarlar Odası’nın çevre mühendislerinin, şehir planlamacılarının üzerinde durduğu ana konu iki tarafta da birinci derecede doğal SİT var. Öbür tarafta sulak alan var. Buralardan yüzeyden geçilmesinin mahsurlu olduğu görüşündeler. O da doğrudur. Zaten benim tüp geçit ile geçilmesindeki önerim de bütün bu mahsurları ortadan kaldıracak bir öneriydi. Hem doğal SİT’leri ortadan kaldıracak, hem doğal sirkülasyondaki sıkıntıyı sıfırlayacak. Denizin 20 metre altından girip karşıya geçecek. Orta büyüklükteki gemilerin geçebilmesi için 16 metre derinliğin taranması lazım. Bizim de sirkülasyonu hızlandırmak için 250 metre genişliğinde, 8 metre derinliğinde bir sirkülasyon kanalı yapmamız gerekiyor. Biz onun çalışmalarını yapıyoruz. Dokuz Eylül Deniz Bilimleri ile birlikte çalışıyoruz. Bunlar bittikten sonra da kısım kısım inşaat faaliyetlerine başlayacağız.”

Ardından Ege’de Son Söz isimli İnternet gazetesinin 13 Kasım 2017 tarihli “Başkan Kocaoğlu’ndan adaylık çıkışı: Elimiz mahkum…” başlıklı haberine göre İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Belediye Meclisinin Kasım ayı olağan toplantısında, “Körfez geçişi konusu var. İzmirli isterse yaparız diyorlar. Ben vatandaşın en fazla oyuyla seçilmiş kardeşinizim. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanıyım. Ben Tüp geçişi istiyorum. Duymayan bir daha duysun. Ben tüp geçişin tartışmasız yapılmasını istiyorum. Madem ki merkezi hükümet bunu uygun görmüş para harcayacak, yapılsın. Kimseye sormayın istiyor musunuz diye. Yapın kardeşim” diyerek sahip çıktığı İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kimseye sorulmadan hemen yapılmasını istemiş.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili en son çıkışı ise, 28 Kasım 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi‘nin İnternet sayfasında yayınlanan “İzmir’de yılbaşında suya yüzde 10 zam kararı başlıklı haberlerine göre İZSU’nun 2018 mali yılı bütçesinin görüşüldüğü belediye meclisi toplantısında oldu ve kendisi aynen şunları söyledi:

Yüzülebilir Körfez Projesi’ne ayrılan bütçenin düşüklüğünün nedeni ve vazgeçilip geçilmediği yönündeki soruları yanıtlayan Kocaoğlu, Büyük Körfez Projesi’ni Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın İzmir Körfez Geçişi Projesi’yle çakışması nedeniyle askıya aldıklarını açıkladı. ÇED onayı sonrası yapılacak hizmetlerle ilgili proje ihalesi süreci hazırlıklarını başlattıklarını belirten Kocaoğlu,  “Yalnız bizim projemiz Körfez Tüp Geçit projesi (İzmir Körfez Geçişi) ile çakıştı. ÇED raporunu aynı müşavirlik firması hazırladı. Görüldü ki İzmir Büyükşehir Belediyesi 1,5 milyar TL para harcayarak 13,5 km uzunluğunda, 22 metre genişlikte ve 8 metre derinlikte sirkülasyon kanalı açtığında körfez suyu sirkülasyonu yüzde 40 artacak. Ancak, ÇED raporuna göre tüp geçit yapılırsa sirkülasyondaki iyileşme oranı yüzde 10’a düşüyor. Tüp Geçit ÇED’inde tekrar bir çalışma yapılıyor. Sirkülasyonu yeniden yüzde 40’a çıkarmak için 17 milyon metreküplük deniz dibinde tarama yapılması gerektiği ortaya konuyor. Biz işimizi askıya aldık. Boşa kürek sallayacak halimiz yok. İyileştirmeye devam edeceğiz. Toplam 2 buçuk – 3 milyon metreküp çamur çıkartıp yolumuza devam edeceğiz. Ne zaman tüp geçit ihaleye çıkar, iyileştirme için 17 milyon metreküplük tarama da ihaleye çıkarsa o zaman İzmir Büyükşehir Belediyesi 13,5 km’lik sirkülasyon kanalının ihalesine çıkacaktır. Öbür türlü boşa kürek sallanmaz” 

-4 Metre Taranacak Alan 002
İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamında -8 m derinliğinde taranacak sirkülasyon kanalı (yeşil renkle işaretli hat) ve -4 m derinliğinde taranacak alan (turuncu renkle işaretli alan)

01.84. Sirkülasyon Kanalı İle Yapay Ada Arasında Tarama Yapılacak Alan

Öncelikle Aziz Kocaoğlu‘nun yaptığı bu üç açıklamadaki maddi hataları, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne ait ÇED raporlarını dikkate alarak düzeltmeye, ardından da bu üç açıklama arasındaki kesin çelişkileri vurgulamaya çalışayım.

1. Projelerin ismi “Körfez Tüp Geçiş Projesi” ve “Büyük Körfez Projesi” değil; kelimesi kelimesine “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ve “İzmir Körfez Geçişi Projesi“dir.

2. ÇED raporuna göre İzmir Körfezinin kuzeyine yapılacak Akıntı İyileştirme (Sirkülasyon) Kanalının uzunluğu 13,5 km değil 13 km, genişliği 22 metre değil ilk haberde söylendiği gibi 250 metre olacaktır.

3.Burada yapacağımız 250 metre genişliğindeki sirkülasyon kanalının mutlaka ayaksız geçilmesi gerektiğini belirttik. Onlar da bu mesafeyi açtılar. 500 metreyi ayaksız geçiyorlar.” anlatımı da doğru değildir. Çünkü “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili ÇED raporunun 59 ve 63. sayfalarında aynen şu anlatımlar yer almaktadır:

“Köprünün arka açıklıkları ise 110 m olacaktır. Diğer kısımlarda yine 50 m’lik standart açıklıklar kullanılacaktır. Büyük açıklıklı bir köprü kullanılarak sirkülasyon kanalı içine ayak yerleştirilmeyecektir. Bu durumda kanal üzerinde seyahat edebilecek olan küçük tekneler için 270 m’lik çok geniş bir yatay gabari sağlanacaktır.”

Körfez köprüsü uzunluğu 4.175 metre olup, sirkülasyon kanalı ana açıklığı 270 m, arka açıklıkları 110 metre olacaktır. Diğer kısımlarda ise 50 m’lik standart açıklıklar kullanılacaktır. Bu durumda toplam açıklık sayısı 77, toplam ayak sayısı ise, iki adet yan yana köprü düşünüldüğünde 2 X 77 = 154 adet olacaktır. Ancak yan yana iki köprünün aksları aynı doğrultuda olduğu için köprüye karşıdan bakıldığında sadece 77 ayak görülecektir.

01.26. Boykesit4. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi % 10 oranına indireceği ifadesi doğru değildir. Çünkü, Dokuz Eylül Üniversitesi  Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Şükrü Beşiktepe tarafından hazırlanıp “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ÇED raporuna eklenen Kasım 2015 tarihli “İzmir Körfezi Geçişi Kapsamında Yapılacak Olan Adanın Körfez Akıntı Sistemine Olan Etkisinin Modellenmesi Final Raporu“na göre “İzmir Körfez Geçişi Projesi”, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile sağlanacak % 40 oranındaki iyileşmeyi tümüyle sıfırlayacaktır. 

Şimdi gelelim İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun gününe ve içinde bulunduğu koşullara göre değişen pazarlıkçı tutumuna:

İlk önce, “bu projeyi ilk ben düşünmüştüm ve yapılmasını istiyorum” demişti.

Ardından adeta meydan okur bir tarzda “fazla sorup sorgulamaya gerek yok, projeyi hemen yapın bakalım” şeklinde kışkırtıcı bir tavır göstermişti. 

Şimdi de “senin projen benimkini olumsuz etkiliyor, o nedenle önce sen yap, ardından ben yapayım” diyor. 

Aslında bütün bu söylenenlerin, birbiriyle ilişkili bütüncül bir düşünce ya da yaklaşımın ürünü olmadığı, önceden belirlenmiş temel bir stratejiye dayanmadığı ortada. Her bir tavır, farklı zamanlarda farklı ruh halleri içinde ortaya çıkan fevri çıkışlar olarak yorumlanmakta ve basit esnaf kurnazlığıyla düşünülüp ortaya atılan pazarlık çıkışları olarak algılanmaktadır.

Ancak hangi düşünceyle, nerede ve ne şekilde ifade edilirse edilsin İzmir Büyükşehir Belediyesi düzleminde yapılacak bu tür açıklamaların öncelikle doğru, güncel ve eksiksiz bilgilere dayanması, ifade edildiği koşullardaki durumu yansıtması, ardından da yanlış bile olsalar bir politika ve strateji bütünlüğünü içinde ifade edilmesi gerekmektedir.

Ayrıca uzunca bir süredir ifade etmeye çalıştığımız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi büyük projelerin yönetiminde yeterli düzeyde bilgi, birikim ve deneyime sahip olmadığı gibi aynı dönemde aynı mekanda yapılacak böylesi iki büyük projenin karşılıklı ilişki ve etkileşimini analiz edip planlayacak ve programlayacak bilgi ve beceriden yoksundur.

Nitekim bu yoksunluk neticesinde her iki büyük projenin ÇED raporları aynı firma tarafından hazırlanmış olsa bile, bir proje ile sağlanan faydanın diğer bir proje ile yok edilmesi sorunu bir türlü çözülememiş ve bu sorunun çözümü için tek bir akademisyenin hazırladığı bilimsel niteliği şüpheli rapor dahi yeterli görülmemiştir.

Bütün bu gelişmeler sonucunda, İzmir Büyükşehir Belediyesi 2013 yılında hazırladığı kendisine ait “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” ile hararetli bir şekilde sahiplenip desteklediği 2015 tarihli “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin birbiri ile uyumlu olmadığını ancak 2017 yılının son aylarında fark etmiş ve “kervanın yola düzüldüğü” bir dönemde bu uyumsuzluğu bahane ederek “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“nin uygulamasından -şimdilik- vazgeçmiştir. 

Resim1Öte yandan İzmir Körfezi’ndeki akıntıları % 40 oranında arttırarak su kalitesini daha da iyileştirmeyi amaçlayan ve bunu sağlayacak olan proje ile ilgili ÇED raporunun onaylanması için tam 3 yıl bekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu projeyi bu şekilde ertelemesi, aslında yapıldığı takdirde 880 metre uzunluğundaki beton adası ve 4 büyük, 154 küçük köprü ayağı ile İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecek olan “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin önünü açmaktan başka bir şey değildir.

Öte yandan gözden kaçırılmaması gereken diğer bir önemli ayrıntı ise, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” şayet İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından askıya alınmış ve bu durum en yetkili ağız tarafından kamuoyuna açıklanıp yine aynı yetkili ağız tarafından bu proje dışında iyileştirme amacıyla körfezde 2,5-3 milyon metreküplük  tarama çalışmaları yapılacağı ifade ediliyorsa bu çalışmalar için de ayrıca bir çevresel etki değerlendirme analizinin yapılması, ayrı bir ÇED raporunun düzenlenmesi ve onaylatılması gereğinin gözden uzak tutulmaması gerekmektedir.

 

 

 

“Metin Altıok Ağıtı”

Ben bu dünyada bir pıtrağım

Görebiliyorsam eğer…

          Sonbahar yapraklarından sehpa örtüsü yaptığımızdandır.

Düşünebiliyorsam eğer…

          “Rakılar içip resimler astığınızdan”dır.

Hep güzeli arıyorsa meğer…

          Kahvaltıda bir dilim ekmeğimin zeytinden gözü, reçelden ağzı,

          makarnadan burnu olduğundandır.

Hissedebiliyorsam eğer…

Ekmek içlerinde yoğurulmuş tilkiden oyuncağım olduğundandır

          içki sofrasında.

Okuyabiliyorsam eğer…

          Masal kitabımda zümrüd-ü ankanın resmi olduğundandır.

Özleyebiliyorsam eğer…

          “Aramızda dağlar varken, elin elime yakın olduğundandır.”

Affedebiliyorsam eğer…

          “Fare deliğinde sinek babam” olduğundandır.

Merhamet edebiliyorsam eğer…

          Bingöl dağlarından gelen sincap postuyla konuştuğumdandır.

Acı çekebiliyorsam eğer…

          Acım şiiri ne, şiirini bana işlediğindendir.

Gülebiliyorsam eğer…

          Adım “Zozima Zoziteralo” olduğundandır.

Paylaşabiliyorsa meğer…

          Ölümün acısını, evladı yakılan analardan saklamak zorunda

          kaldığımdandır.

 

                                                  “O gün çok güzel bir gündü,

                                                  Ama çabucak geçip gitti.

                                                  Bir mektup yazsam;

                                                                      Sayın Pazartesi

                                                                      22 Ekim 1979

                                                                      ANKARA

                                                  Desem, acaba gider mi?”

 

                                                                                                             Zeynep Altıok

 

Metin-Altıok

DÜŞERİM

Bazen oturduğum yerde

Kendi kendime dalıp giderim,

Bulanık geçmişimle.

Genişleyen halkalar çizerim,

Bir düşün uyanık imgesine.

Gölünüze taş düşerim.

Sizse hep konuşursunuz

Sığınıp kof sözlere,

Kaçarak kendinizden

Uğuldayan hüznünüzle.

Telaşla geceyi bulursunuz.

Gözünüze yaş düşerim.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_43

YIKICILAR GELDİLER

Ve evin yüzü burkuldu,

Bir kıpırtı vardı şakaklarında.

Yıkıcılar geldiler, çatıdan başladılar;

Kiremitleri topladılar birer birer.

Tahtaları söktüler, kanırtıp çivileri

Ellerinde keserler.

 

Anımsar mısın denize karşı oturmuştuk.

İkimiz de arkamızı dönmek istememiştik kıyıya.

Susmuştuk uzun bir hesaplaşmayla.

İki sevgili vardı yan masada;

Umurlarında bile değildi deniz,

Alınları birbirine değecekti az daha.

 

Yıkıcılar geldiler,

Çıkardılar kapı ve pencerelerin pervazlarını.

Kör gözleri ve açılmış ağzıyla

Kaldı temelleri üstünde umarsız ev.

Sıra balyozlardaydı artık,

Çelik iskeletini evin ortaya çıkarmak için.

 

Benim göğüs kafesimde bir iskete,

İskeletimin bekçisi, içten bağlı kemiklerime.

Sıçrayıp duruyordu ordan oraya,

Duyuyordum kıpırtısını içimde.

Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.

Oturuyorduk; ben kızgın çölüm, sen yıldızsız göğünle.

 

Yıkıcılar geldiler;

Düştü gürültüyle yüzü köhne evin,

Göründü bazı odaları ve iç duvarları.

Ayrı renklere boyanmış sofası, isli mutfağı.

Bir kesit kalmıştı geriye şimdi o evden

Eski bir yaşantıyı simgeleyen.

 

Çıkıp yürümüştük kıyı boyu

Benim sıvası dökük yüzüm, senin çocuk gözlerinle.

Oysa sen yürümeyi sevmezsin.

Nasıl da değişmişti görünüşü

Yıllardır görmediğimiz kentin!

Yürümüştük anısıyla eski cumbalı evlerin.

 

Yıkıcılar geldiler, yıktılar bütün duvarları.

Yalnız temel kaldı geriye ve birkaç tuğla kırığı.

İş araçlarındı artık,

Bir canavar ağzıyla deşmek için toprağı.

Ve temizleyecekler kazılan yerlerde

Bizden kalan balçığı.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_42

RÜZGAR

Sanki bir çocuk hayaleti

Koşuyor, koşuyor da

Tozuyor durmadan

Ardında kalan izi.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

At diye bindiği

Kuru söğüt dalını,

Uçarı bir sevinçle

Sekerek sürükler gibi.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

Oyuna dalmış besbelli,

Alıp başını gitmiş

Ve yitirmiş düzlükte

İncecik gövdesini.

Rüzgar geniş eğriler çiziyor,

Yine kendisinin sildiği.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_45

YALNIZLIK

Yalnızlık belki de gece yarısı

Işık sızan bir penceredir ama,

Kimi zaman da bozkırda

Çıplak dağlarda,

Yerde yatan bir taştır

Yorgun ağırlığıyla.

 

Yalnızlık kale kapısında,

Fındık kabuğunda,

Atılmış bir ayakkabıda çöpler arasında,

Kozasında ipekböceğinin,

Gergin bir örümcek ağında,

Ama daha çok oteldedir

Küçük bir taşra kasabasında.

 

Hey yolcu; acıyım unutma,

Ben de varım orda.

 

Akan sudadır yalnızlık,

Adak ağacında;

Issız bir yamaçta

Sallanan renkli çaputlarıyla.

Her biri bir başka dert simgesi.

Sessiz yatırdadır yalnızlık,

Devrik bir mezar taşında.

 

Eski bir konsolda, kendine aşık

Ve saat tıkırtısında,

Uğuldayan rüzgardadır

Dallar arasında,

Bir kadeh rakının

Puslu beyazlığında,

Yalnızlık asıl yürektedir ama.

 

Hey yolcu; acıyım unutma,

Ben de varım orda.

 

Işık sızan bir pencere olabilmişsen,

Bozkırda çıplak dağlar,

Fındık kabuğu, kale kapısı,

Yerde duran kara taş

Ve atılmış ayakkabı çöpler arasında;

Hem kalabalık,

Hem de yalnızsın bana kalırsa.

 

Saymaya gerek yok gerisini,

Söylendi ve kesildi.

Ama ben tarttım kendimi,

Bastırdım elimi göğsüme;

Kentleri düşündüm, yoksul köyleri

Ve kendimi biraz da

Pıhtı bir gecede dostlardan uzakta.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_55

KONYAK, KİTAP VE KAHVE

Tenha bir eylül bahçesinde

Bir bardak konyak, kitap ve kahve

Otururken dalmış kendi kendime,

Güz rüzgarı geçiyor kitabımın içinden

Ot kokan nefesiyle.

Hızla çevirerek sayfalarını

Savuruyor bütün harfleri

Gözlerimin önünde,

Koparıp kimbilir hangi sözlerden

İrili ufaklı belki binlerce.

Telaşla kapatıyorum kapağını kitabın

Bastırıp üstüne elimle.

Bakıyorum her şey yerli yerinde,

Tenha bir eylül bahçesinde

Bir bardak konyak, kitap ve kahve.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_64

SONE -XIII

Birbirine benzer bütün ara istasyonlar;

Sarıya boyanmış yapılar arasında,

Yutkunup duran huzursuz ağaçlar

Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda.

Katardan ayrılmış yük vagonları

Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde.

Uzaklardan sürekli köpek havlamaları

Karışır bir trenin isli düdük sesine.

Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak,

Bekler belki de bir posta trenini,

İçinde bir deniz kayalara vurarak,

Parçalar hışımla kendi kendini.

Ara sıra giderim o küçük istasyonlara;

Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_96

SONE -IV

Bende vardı, ama ben yıllar yılı,

Bende olanı hep sizde de aradım.

Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı,

Yüreğinizi sezdirmeden yokladım.

Dem çekse bir güvercin karşı çatıda;

Sizdekini arardım bırakıp bendekini.

Böyle böyle gördüm işte sonunda,

Bir yılanın deri değiştirmesini.

İnsanın talihsiz oyunudur bu,

Yıkımı yine kendi elinden olur.

Engelleyemez paylaşmak duygusunu;

Gün gelir yorulur, kendini de unutur.

“Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;”

Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.

Fazıl Say - Metin Altıok Ağıtı_Sayfa_50

BİR GÜN ÖLÜRÜM

Uzak, solgun çocukluğum;

Akşam alacası, kasaba,

Çatılarda kargalar.

Hüzünlü gençliğim;

Sabahçı kahveleri,

Umutsuz aşklar.

Bir anı tüneği şimdi

Yaşadığım geçmiş yıllar.

 

Ben derim ki;

Ömrüm, ömrüm!

Mumlar neden eriyip sönerler de

Tersine doğru yanmazlar

Uzayarak yeniden

Ve insan doğmak ister mi

Bir daha ölmek için?

 

Ölümü arayarak geçti

Bunca yılım.

Kötü annem

Beni komşunun oğlu kadar seven,

Yok olan babamdı belki

Ölüm tutkumu pekiştiren.

 

Elbet bir gün ölürüm.

Ömrüm, ömrüm

Ve yanan mum

Kara bir fitil bırakan ardında

Ne kadar benziyor birbirine.

 

Zifiri karanlıktı gece.

Mum bitti yanmadı tersine.

Beyaz mürekkeple yazdım

Bu şiiri karanlığın üstüne.

 

Ben derim ki;

Geçip gider zaman.

Geri alınmaz bazı şeyler.

 

Ömrüm, ömrüm

Ve yanan mum biter.

 

Soğur cehennem bile!

notlar-metin-altiok01-620x330

SÜRGÜN

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Sabah akşam imza veren.

Bilmemem gereken

Şeyler öğrendim;

Taraf tutmaz

Tanrı bilirim

Kaybetmekten

Korktuğu için.

Sorular sordum

Sormamam gereken.

Kendime bir

Kefen biçtim

Kendi tenimden.

Sınırlarımı aşmak

Yasaktır bana.

Yoksul yüreğim

En kuytu kahvem.

Acıya tezhibim,

Hüzne redif.

Yalnızlığın gözlerine

Sürme çeken.

Öyle biriyim ki;

Geceleri uykusuz

Kuyuları dinleyen.

Adım büyücüye

Çıktı bu yüzden.

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Kutsallığı zincir gibi

Parmağında çeviren.

Umudu depremden,

Aşkı külden

Bekleyen benim

Aranızda

Yerim yok zaten

Heybesinde yılan

İşaretleri,

Baldıran zehiri

Yüzüğünün içinde

Ve yanında

Kav taşıyan ben;

Tekinsizim size göre

ibret için

Yakılması gereken

Merhabam kalmadı

Kimseyle.

Haç çıkardım

Namaza dururken.

Herkes tanır beni

Alnımdaki döğmelerden.

İnançsızım, dinsizim

Yeminle yalan

İkiz kardeşken

Kendine sürgün

Bir garip kişiyim;

Bulanık sularda

Yüzünü ararken sevda,

Bir tutam saç derisiyle

Uçuşurken rüzgarda.

Her şey ne kadar

Kendisidir düşünün

Hızla kokuşurken dünya!

Rıh dökülürken

Kan damlalarına,

Cesetler gördüm

Irmak boylarında

Çalıların arasında.

Faili meçhul

Cinayetler bilen

Çaresiz bir adamım

Adını bile kekeleyen.

Bilmemem gereken

Şeyler öğrendim.

Sorular sordum

Sormamam gereken.

Gördüm apaçık

Görmemem gerekeni.

Söylenmezi söyledim.

Suçum büyük

Ve taammüden.

fft1_mf13397-1

SONE -1

Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;

Aşındırarak bütün güzel duyguları.

Bir yarım umuttur elimizde kalan,

Göğüslemek için karanlık yarınları.

Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,

Damağımda kösnüyle gezinirken;

Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,

Dışarda rüzgar acıyla inilderken.

Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,

Seninle bir döşekte sevişirken bile.

Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri,

Çarşılarda, pazarda ellerinde file.

Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka;

Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.

 

 

Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Cem TERZİ, Emel YUVAYAPAN, Erkin BAŞER

Yordam Kitap, İstanbul-2013, 336 sayfa.

Onur Hamzaoğlu Olayı“, son dönemlerde yaşanan ve pek çok gerçeği daha da çarpıcı olarak gözler önüne seren bir örnek olarak zihinlere kazındı. Akademik/bilimsel çalışma ve özgürlüğün Türkiye’deki sınırlarını gösterdiği gibi, birbirinden bağımsız gibi görünen akademik faaliyet ile toplum hayatı ve yargı sisteminin nasıl kopmaz bca birbirine bağlı olduğunu da ortaya koydu. Peki neydi Onur Hamzaoğlu Olayı.

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bir sanayi bölgesi olan Kocaeli-Dilovası’nda bilimsel bir araştırma yapmış ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıştı: Annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metallere ve eser elementlere rastlanıyordu! Bu ürkütücü bulgular karşısında hızla önlem alması beklenen yerel ve merkezî yöneticiler, “araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla Onur Hamzaoğlu’na karşı çok yönlü bir saldırı başlattı… Böylece, bir bilim insanı, Galileo’dan 400 yıl sonra ama tıpkı onun gibi, vardığı bilimsel sonuçlardan vazgeçmeye zorlanıyor, vazgeçmediği için de cezalandırılmaya çalışılıyordu. Bu, aynı zamanda tüm bilim dünyasına karşı bir yıldırma girişimi idi.

hdk-essozcusu-onur-hamzaoglu-fasizm-bize-bir-cephe-sorumlulugu-dayatiyor-1479454329

Ne var ki, ülkenin dört bir yanında bilim dünyası ve ilerici kamuoyu Onur Hamzaoğlu’na sahip çıktı. Hamzaoğlu, akademik özgürlük mücadelesinin simgesi haline geldi. Başından itibaren mücadelenin yürütücülerinden olan “Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi“nin girişimiyle oluşturulan elinizdeki kitap da mücadelenin bir parçasıdır. 2-3 Haziran 2012 tarihinde, Şirince’de gerçekleştirilen çalıştayda yapılan sunumlardan oluşan kitapta Onur Hamzaoğlu Olayı ve bu olay üzerinden bilimsel özgürlük ve toplumsal sorumluluk konuları tartışılıyor, kapitalizmin toplumu olduğu gibi doğayı ve bilimi de bir kıskaca sıkıştırmak istediği gösteriliyor.

 

545b3170f493b80fc49e0726

Bu Bir Yüz Karasıdır!

İzzettin Önder

22.11.2013, Cumhuriyet Kitap

Onur Hamzaoğlu, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Hamzaoğlu, öğretim üyesi kimliği ve bilinci ile Dilovası’nda çok ciddi bir araştırma yapmış ve kamuoyunu, üniversiteleri ve siyasileri ayağa kaldıracak derecede ürkütücü sonuçlara ulaşmıştır. Ulaştığı sonuçları kamuoyu ile paylaşmaya kalkan Hamzaoğlu’nun başına ise gelmedik kalmamış; bir yandan üniversite soruşturma açmış, diğer yandan da üniversitenin izin vermesi durumunda Hamzaoğlu TCK. madde 213’e göre 2-4 yıl arası hapis talebi ile yargılanacaktır.
Kısacası, Hamzaoğlu’nun bilimsel duyarlılıkla giriştiği araştırma sonucunda elde ettiği fevkalade önemli sonuçları kamuoyu ile paylaşması sonucunda gerçekten üniversite ve kamu organları ayağa kalkmış, ama bu kalkış, olması gereken biçimde, toplumsal yarar doğrultusunda değil, tam tersine toplumun aleyhine, sermayenin çıkarı doğrultusunda gelişmiştir. 

İşte, Cem Terzi, Emel Yuvayapan ve Erkin Başer dostlarımızın hazırlamış oldukları Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim: Onur Hamzaoğlu Olayı bu trajik gelişmenin kısa hikâyesini kamuoyuna sunmaktadır. Kitapta meslektaşlarımız çeşitli makaleleri ile konuyu derinlemesine ele almış ve incelemiş bulunmaktadır. 

BİLİM İNSANININ SORUMLULUĞU VE BİLGİNİN METALAŞMASI 
Bir bilim insanı, mesleki konumu ve sorumluluğu gereği bilimsel araştırmalar yapar ve elde ettiği sonuçları, gereğinin yapılması amacıyla, ilgili makam ve kamuoyu ile paylaşır. Bu yönü ile bilgi, tüm kamunun yararlanmasına açık bir tür kamu malı niteliğindedir. Hal böyle iken, gelişmiş ekonomilerde ve Türkiye’de de yapılan düzenlemelerle, üniversitelerde bilgilerin bir ticari kuruluşla işbirliği içinde ve kullanım hakkının ilgili ticari kuruluşa terk edilme koşulu ile üretilmesi hükmü getirilmiştir. 

Üniversitelere yönelik kamusal desteğin giderek kısıldığı günümüz koşullarında, maalesef bazı üniversitelerimizin de, bilgiyi metalaştırırcasına, “üniversite-sanayi işbirliği” görüşü ile kutsandığı bu süreç, temel olarak iki amaca dayanmaktadır. Bunlardan birincisi araştırmaların sermaye denetimi içinde tutulması, ikincisi ise sermayelerin birbirleri ile mücadelede bilgi avantajının elde tutulmasıdır. Toplumsal yarara aykırı olan her iki amacın da giderek yaygınlaşması, doğanın ve toplumun sermaye kıskacına alınması sonucunu derinleştirmektedir. Böylece bilim metalaştırılarak, doğa ve topluma değil, sermayeye hizmete yönlendirilmektedir. 

Bilimsel çalışmalar ve bu çalışmalardan elde edilen bulgular önceki bulguları geçersiz kılabilir, hatta tıp vb. alanlardaki yeni buluş ve gelişmelerde görüldüğü üzere, geçmiş uygulamaların olumsuz sonuçlarını dahi açığa çıkarıyor olabilir. Geçmiş bulgulara göre üretim planlaması yapmış olan bir sermaye ünitesi yeni bulgular karşısında değersizleşeceğinden, böylesi sonuçlar ortaya koyabilecek araştırmaları engelleyebilir ya da araştırma bulgularını bir süre için gizleyebilir. Bu nedenlere dayalı olarak, sermaye dokusunun gelişmesi ve sermayeler arasında rekabetin kızışması, bilimsel faaliyetlerde toplumsal yararı birinci amaç olmaktan uzaklaştırmaktadır. İleri Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de üniversiteler ve TÜBİTAK vb. kamu araştırma kurumlarının araştırmalarını bir özel kuruluş desteğini alarak yürütmesi koşulu, maliyetin önemli bölümünün kamuya yüklendiği araştırmaların konusunda sermaye hâkimiyetini öne çıkardığı gibi, araştırma sonuçlarının mülkiyetinin de özel sermayeye devredilmesini amaçlamaktadır. 

BİLİM İNSANINA KARŞI CADI AVI 
Onur Hamzaoğlu olayında bu genel koşulun dışına çıkılmış ve salt insani ve kamu yararının güdülmüş olduğu görülmektedir. Şöyle ki, sanayinin yoğunlaştığı Dilovası bölgesinde doğan bebeklerin ilk kakalarında ve süt veren annelerin ilk sütlerinde ağır metallerin bulunması bölgede yüksek kanser riskinin bulunduğu anlamına gelmektedir. Her aklı selim sahibinin ve bu amaçla işbaşında bulunması gereken üniversite ve kamu organlarının bu durum karşısında incelemenin derinleştirilmesi ve halk sağlığı adına gerekli önlemlerin alınması yoluna gider diye düşünülür. 
Oysa, maalesef, Onur Hamzaoğlu olayında, kitapta tüm safhaları ile çok net ortaya koyulduğu üzere, bu yola gidilmemiş, tam tersine, bulguları yayınlamış olmasından dolayı hocanın cezalandırılması ve susturulması yoluna gidilmiştir. Diğer bir ifade ile, üniversite yönetiminin Onur Hoca’nın üzerine gitmesi, ünlü düşünür Merton’un “…bilimsel bulgular toplumsal işbirliği ile oluşturulur ve daha önce üretilen bilgilerin devamı niteliğindedir ve bunlar topluma tahsis edilir… Akademik bilginin ürünü ‘kamusal bilgi’dir. Araştırma sonuçları toplumla paylaşılır. Bilgi, sınır tanımadan, engelle karşılaşmadan herkese ulaşır.” şeklinde ifade ettiği komünalizm ilkesine aykırılık teşkil eder. 

Merton’un toplumsal yararı hedefleyen yaklaşımı karşısında Onur Hamzaoğlu’nun maruz kaldığı baskı, toplumsal yarar karşısında sermayenin kâr hırsı ve bu hırsın dürtüsünde toplumu ve doğayı tahrip etmede bir beis görmemesi ve bu amaçla toplumsal yarara yönelik olması gereken bilimsel faaliyetleri de kendi denetimi altına almasının sonucudur. Sanayi kuruluşları faaliyetlerini çevreye zarar vermeden yürütebilir, ancak bunun için ilave maliyete katlanmak gerekir. Sanayi atıklarının güvenli şekilde yok edilmesi veya hava ve su kirliliğinin önlenmesi teknolojileri bilinmektedir, fakat bu tür önlemlerin alınması firmalara ek maliyet getirmektedir. 

Çevrenin korunması bir insan hakkı konusu olup, bu alanda bazı önleyici yasa ve düzenlemeler de yapılmaktadır. Ancak, hem bu konudaki yasalar ve düzenlemelerin yetersizliği, hem de etkin denetimlerin yapılmıyor olması sermayenin kar hırsının frenlenmemesi sonucunu doğurmaktadır. Kısacası, çevre konusunda kamu otoriteleri halkın yararı doğrultusunda gerekli çabayı göstermemektedir. Hal böyle olunca, kar hırsı ile güdülenen sermaye, denetimden azade olarak, doğayı ve toplumu kirletmekte ve tüketmektedir. 

SERMAYENİN ÇARKINA ÇOMAK SOKMAK… 
Onur Hamzaoğlu, Dilovası toplu cinayet koşulunu bilimsel yöntemlerle ortaya koyarken, söz konusu çevre kirliliğine neden olan sanayi kuruluşlarının kâr dürtülerine çomak sokmuş olmaktadır. Sermaye kuruluşlarının böylesi müdahalelere karşı duyarlı olması ve doğa ya da halkın yararı karşısında kendi kâr hırsını gütmesi, sermaye açısından kısa dönemde anlaşılabilir olmakla beraber, çevre kirlenmesi ya da doğanın tahribi uzun dönemde bizzat sermayenin de aleyhinedir. Üniversitenin bu bağlamdaki rolü, salt emekçilerin ve çevre halklarının anlık hak ve çıkarlarını korumaktan öte, tüm toplumun geleceğinin güvence altına alınmasını sağlayacak bir ekonomik üretim ilişkisi modelini topluma sunmaktır. Sermayenin devamlı kâr ve birikim dürtüsü Dilovası’nda kanserojen çevre oluşturmakta, 22 Eylül 2013 günü kaybettiğimiz Prof. İzzettin Barış’ın tüm yaşamını verdiği Fibrous Zeolite de (asbest) kansere neden olmakta, bunun da ötesinde küre elimizden kayıp gitmektedir. Sermaye savaşlarla toplumsal yıkım ve ölümlere yol açmaktadır. 

0000000558218-1

Tüm bu acı ve felaketlerin sebebi sermaye değil, sermayenin özel mülkiyet biçiminin tanımladığı kapitalist sistemdir. Bu nedenle, bugün karşılaştığımız hemen tüm sorunlara parçalı değil bütünsel yaklaşım yaparak, ekonomik sistemi insan ve doğa uyumu içinde tanımlayan bilimsellikten yana olmalıyız. Bu kitaba konu olan Onur Hamzaoğlu Olayı, bu zorunluluğu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. 

Takatuka ya da tekatu nedir?

Ali Rıza Avcan

Demiryollarında haç şeklinde birbirini dik kesen rayların kesişim noktalarına halk ağzında “takatuka“, demiryolcu dilinde “tekatu“, yabancı dillerde de “diamond”  (elmas) ya da “diamondcross” (elmas haç) dendiğini ve bu şekilde yapılmış demiryolu geçişlerinden birinin İzmir’de olduğunu ilk kez Orhan Berent‘in İnternetteki 28.06.2006 tarihli yazısından öğrenmiştim.

Orhan Berent, “Hilal İstasyonu” başlıklı yazısında aynen şunları söylüyordu:

Basmane ve Alsancak’tan gelen demiryolunun kesiştiği yer alan Hilal mevkii demiryolcu dilinde buraya ‘tekatu’, halk arasında da ‘takatuka’ deniyordu. Daha önce 1976 ve 1977 yıllarında, buharlı lokomotiflerin İzmir banliyölerinde çalıştığı sırada İngiliz gezgin Robin Lush burada çok güzel fotoğraflar çekmişti. Daha sonra 1979 yılında ‘Karabük’ takma adını kullanan bir Alman demiryolu sevdalısı da Hilal’de fotoğraflar çekmişti.” (1)

15816_44017_hilal_crossing_21_march_76

44017 plaka numaralı lokomotifin çektiği katar Hilal Geçidinde – 21.03.1976

15836_46102_hilal_crossing_izmir_21_march_76

46102 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 21.03.1976

15839_46106_hilal_crossing_izmir_21_march_76

46106 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 21.03.1976

17554_46104_hilal_crossing_izmir_7_march_77

46104 plaka numaralı lokomotif Hilal geçidinde – 07.03.1977

17557_4407157000_at_hilal_crossing_7_march_77

44071 ve 57000 plaka numaralı lokomotiflerin çektiği katar Hilal geçidinde – 07.03.1977

Orhan Berent ayrıca 19. yüzyılın ortalarında yapılan İzmir-Aydın ve İzmir-Kasaba (Turgutlu) demiryolu hatlarının birbirleriyle 90 derece açı ile kesiştiği ve o günlerde o kesişim noktasına yakın istasyonun Hıristiyan haçına benzediği için Rumlar tarafından “Stavros“, Cumhuriyet döneminde de bunun karşıtı olan “Hilal” adının verildiğini, dünyada çok az yerde bulunan bu teknik yapının varlığından, bu bölgede çalışan demiryolcularla birkaç araştırmacı dışında çoğu akademisyenin ve İzmirlinin haberdar olmadığını belirtiyordu.

Daha sonrasında ise Orhan Beşikçi‘nin 29.102012 tarihinde kentyasam.com haber portalinde yazdığı “Tekatu“, 16.07.2017 tarihinde Milliyet gazetesinde yazdığı “Hilal Kavşağı’nın (Tekatu) benzeri var mı?” başlıklı yazılarını okudum. (2) (3)

Orhan Beşikçi de bu yazılarında bu tür kavşakların dünyada sadece İngiltere’de, Batı Hindistan’da ve ABD’nin California eyaletinin Calton kentinde bulunduğunu, İzmir’e özel bir zenginlik olan bu değerin tescillenerek tanıtılması için önerilerde bulunduğunu öğrendim.

Devamında da İnternet üzerinden yaptığım araştırmalar sonucunda İzmir dahil dünyanın sekiz yerinde (Avustralya’nın Victoria eyaletinin güney batısındaki Ararat kentinde, Hindistan’ın Nagpur, Eski Delhi ve Kerala eyaletindeki Ernakulam yerleşimlerinde, Galler’in Welsh Highland Railway hattındaki Portmadog‘da, ABD Pennsylvania eyaletinin Darby kenti ile Chicago‘da, İngiltere’de New Castle) bu tür geçitlerin bulunduğunu belirledim.

Avustralya’daki Ararat ve Hindistan’daki Ernakulam geçişlerinin fotoğraflarını bütün araştırmalarıma karşın bulamadığım için sizinle İzmir hariç 5 geçişin fotoğraflarını paylaşmak isterim.

Nagbur 001
Hindistan, Nagbur geçidi
Eski Delhi Tren İstasyonu 001
Hindistan, Eski Delhi istasyonu yakınındaki geçit

 

Galler - Portmadog
Galler, Portmadog geçidi
Chicago Diamondcross 001
ABD, Chicago geçidi
New Castle 005
İngiltere, New Castle geçitleri

Genellikle İngiliz demiryolculuğunun klasik bir uygulaması olan karşılıklı dik geçiş noktalarının tüm dünyada sadece sekiz adet olması ve bu sekiz geçişten birinin İzmir’de bulunması haliyle İzmir açısından büyük bir fırsat ve sahip olunan büyük bir değerdir.

O nedenle de, Hilal İstasyonu’ndaki bu tekatunun olası bir yok etme ya da hasara karşı tescillenerek korunması gerekmektedir.

hilal_1118
Hilal (Stavros) geçidi

İşte bu düşünce ile 05 Mart 2015 tarihinde bu geçiş yerinin 2863 sayılı yasa uyarınca tescillenmesi talebi ile İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne yaptığım başvuru, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’nun 25.12.2015 tarih, 3952 sayılı kararı ile “TCDD İşletmesi 3. Bölge Müdürlüğü’nün görüş yazısında belirtilen hususlar da dikkate alınarak, ayrıca 2863 sayılı yasada belirtilen tescil kriterlerini taşımadığı belirlendiğinden” gerekçesiyle kabul edilmemiştir.

TCDD İşletmesi 3. Bölge Müdürlüğü’nün İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne gönderdiği görüş yazısında belirtilen hususların ne olduğu tarafımızca bilinmemekle birlikte 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu‘nun “Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları” başlığını taşıyan 6. maddesinin (a) fıkrası hükmüne göre 19. yüzyılın sonuna kadar yapılmış taşınmazların korunması gereken taşınmaz kültür varlığı olarak tescillenmesi gerekip bu işlemde sözünü ettiğim tren yolu yapısının ülkemizdeki tek yapı örneği olduğu da dikkate alınmalıdır.

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’na yaptığımız başvuruda Hindistan’ın dünya çapında tanınmış Nagpur geçidinin tescilli olduğunu özellikle belirtmiş olmama karşın, söz konusu kurul bu geçişin dünya örneklerini araştırmadığı gibi Nagpur‘daki geçidin tescilli olduğu gerçeğini de görmezlikten gelmiş; böylelikle elimizdeki bir değerin korunması fırsatını kaybetmiştir.

Evet, Orhan Beşikçi‘nin de önerdiği gibi TCDD bu geçidin aynen Hindistan Nagpur’daki geçit gibi dünya ölçeğinde bilinip tanınması için elinden geleni yaparken bir yandan tescillenip korunması için girişimde bulunmalı, bu nadide 19. yüzyıl yapısının olası özelleştirmelere kurban gitmemesini sağlamalıdır. 

(1) http://web.deu.edu.tr/berent/tren/geziler/trgz_280606.html

(2) http://www.kentyasam.com/orhan-besikci-yazar-32.html

(3) http://www.milliyet.com.tr/hilal-kavsagi-nin-tekatu-benzeri-ege-2485542/

Yararlanılan kaynaklar

https://en.wikipedia.org/wiki/Level_junction

http://www.sinfin.net/railways/tourist/touristcym.html

 

Dikkat inşaat sahası!

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Konya Şubesi ile Anadolu Selçuklu Fotoğraf Derneği’nin (ASFOD) birlikte düzenlediği ASFOD Ramazan Özkaya Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın “Dikkat inşaat sahası” konulu bu yılki yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 38 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

Yaşadığımız kentlerdeki yıkıp yapmaya odaklı inşaatlardan, cadde ve sokaklarımızı işgal eden betoniyer ve kamyonlardan, televizyon ve sinemalardaki inşaat firması reklamlarından bıkıp usandığımız bir ortamda herkese keyifli izlemeler diliyorum…

001
Birincilik Ödülü, Murat İbranoğlu – “Demirler
002
İkincilik Ödülü, Selman Vefa Yıldırım – “İnşaat
003
Üçüncülük Ödülü – ERkan Örtücü – “İnşaat
004
Erdal Türkoğlu, Sergileme – “Lego
005
Murat İbranoğlu, Sergileme – “İnşaatta Yaşam
006
Şaban Ok, Sergileme – “Yorgun
007
İbrahim Aysündü, Sergileme – “Yansıma
008
Caner Başer, Sergileme – “Renkler
009
Seçkin Yenici, Sergileme – “Cami
010
Cihan Karaca, Sergileme – “İnşaat
011
Sertaç Nurtan, Sergileme – “Beton Sahası
012
Erkan Kalenderli, Sergileme – “Harç
013
Deniz Yılmaz, Sergileme – “Restorasyon
014
Nurten Öztürk, Sergileme – “İsimsiz
015
Sare Kural, Sergileme – “Kalıp
016
Seyit Konyalı, Sergileme – “Kamış
017
Zeliha Begöz, Sergileme – “İnşaatçılar
018
Şenol Sevim, Sergileme – “Kasket” (?)
019
Yılmaz Topçu, Sergileme
020
Mehmet Vurmaz, Sergileme – “İnşaat Sahası
021
Kadir Yılmaz, Sergileme – “Mola Ateşi
022
Hasan Güzel, Sergileme – “İzolasyon Ustası
023
Didem Sevinç Bayazıt, Sergileme – “İnşaat Yansıma
024
Hasan Alper Eryiğit, Sergileme – “Gölgeler
025
Süleyman Üzümcü, Sergileme – “İskele
026
Emre Polatel, Sergileme – “Geometrik İnşaat
027
Ahmet Akkuş, Sergileme – “Demirci
028
Ahmet Okatalı, Sergileme – “Göçükte kalan işçi
029
Ali Can, Sergileme – “Onuncu Kat
030
Ali Can, Sergileme – “Yardımlaşma
031
Arif Hüdaverdi Yaman, Sergileme – “Tepede çalışanlar
032
Mehmet Yılmaz, Sergileme – “İş molası
033
Rahmi Çevik, Sergileme – “Baretlerim Var
034
Ahmet Akkuş, Dağ Mühendislik Özel Ödülü – “Kalıpçı
035
Deniz Ener, İMO Konya Şubesi Özel Ödülü – “Gece çayı
036
Abdullah Koç, Karatay Belediyesi Özel Ödülü – “Boya işleri
037
Ramiz Şahin, Konya Hazır Beton Özel Ödülü – “Demir ustası
038
Ahmet Teke, Selçuklu Belediyesi Özel Ödülü – “İnşaat işçisi

Karşıyakalı olmak…

Ali Rıza Avcan

1997 yılı sonu, 1998 yılı başından bu yana Karşıyaka’da yaşıyorum.

Aşağı yukarı 20 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor olmama ve kendimi ilk günden bu yana Karşıyakalı hissetmeme karşın bazı Karşıyakalılar “doğma büyüme Karşıyakalı” olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar.

Onlar için “Karşıyakalı olmak” demek, Karşıyaka’da doğup büyümek, Karşıyaka’da okumak ve çalışmak, Karşıyakaspor’u tutup maçlarına gitmek anlamına geliyor.

Ben o anlamda, onların “Karşıyakalı” standartlarına sahip olmadığım için beni kendilerinden saymıyorlar ya da nezaketen ses çıkarmasalar bile tutum ve davranışlarıyla bana kendilerinden olmadığımı hissettiriyorlar.

Oysa, önce babam, daha sonrasında da annem Soğukkuyu Mezarlığı’na defnedildiler ve uzun süredir orada yatıyorlar.

Anne ve babam Karşıyaka topraklarında yatıyor olmasına karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

Oysa, bu kente geldiğim ilk yıl; yani Cumhuriyet’in 75. yıl kutlamalarının yapıldığı bir dönemde Cumhuriyet Dönemi ile ilgili belleği ortaya çıkarmak amacıyla, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullanılan İplikçizade Köşkü‘nün tarihsel önemini vurgulayan bir anı tabelası yaptırarak yaşadığım bu coğrafyaya kendimce ilk çiviyi çakmaya çalışmıştım. Çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları şirketinin katkısını alarak yaptırdığım o tabela, maddi anlamda pek değerli olmasa da zengin manevi anlamı ile halen Yalı Caddesi 360 numaralı Çağlayan apartmanının bahçesindeki varlığını korur. 

Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi belleğini canlandırmak için çabalamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

2017 yazında Karşıyaka Belediyesi tarafından yıprandığı ve riskli olduğu gerekçesiyle yıktırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için başta Tufan Atakişi olmak üzere “Karşıyakalı” arkadaşlarımla birlikte mücadele ettiğim halde; kendisinin anadan babadan “Karşıyakalı” olduğunu söyleyen bazı arkadaşlarım siyasi, ticari ve kişisel nedenlerle çıkıp tek bir söz bile söylemediler, 1972-19733 yıllarında öğrenci harçlıklarıyla ve Karşıyakalıların bağışları ile yapılan bu sivil anıtın yıkılmaması için kıllarını bile kıpırdatmadılar.

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılmaması için mücadele edip anıtın kepçelerle yıkıldığı gün oturup ağlamama karşın, beni halen “Karşıyakalı” saymıyorlar.

O nedenle kendini “Karşıyakalı” olarak gören ya da tanıtanları diğerlerinden; yani “Karşıyakalı” olmayanlardan doğru ve sağlıklı bir şekilde ayırt edebilmek için ne yapabileceğimi araştırıp soruşturmaya başladım.

İlk aklıma gelen şey, kimin “Karşıyakalı” olduğunu ya da olmadığını ortaya koyacak resmi nüfus kayıtları ve bu kayıtlar dikkate alınarak düzenlenen Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) istatistikleri oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) bildiğim kadarıyla, 2007 yılından bu yana her yıl düzenlediği Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verileriyle bir il ya da ilçede oturanlardan hangilerinin o il ya da ilçe nüfus kaydında, hangilerinin diğer illerin nüfus kayıtlarında olduğunu listeliyor; böylelikle bir il ya da ilçede yaşayanların nüfusa kayıtlı oldukları yerler itibariyle dağılımını ortaya koyuyordu.

Bu kayıtlara göre, Karşıyaka’da yaşayan nüfusun ne kadarının Karşıyaka nüfusuna, ne kadarının diğer illerin nüfuslarına kayıtlı olduğunu öğrenmemiz mümkün olacak, böylelikle Karşıyaka nüfusunun kayıtlı olunan iller itibariyle dağılımı görebilecektim.

Tabii ki bunu yaparken, başka yerlerden Karşıyaka’ya göç ettikten sonra nüfus kayıtlarını Karşıyaka’ya getirmiş olanların ve o nüfustan gelen yeni nesillerin aslında başka il ve ilçelerden gelmiş olmalarına karşın “Karşıyakalı” olarak kabul edileceğini gözden kaçırmamak koşuluyla… 

Ayrıca TUİK verilerinin kayıtlı olunan yerin ilçe bazında düzenlenmeyişi nedeniyle nüfus kaydı “İzmir” olarak gösterilenlerin içinde İzmir’in diğer ilçelerinde, örneğin Göztepe‘de doğması nedeniyle Konak ilçesi nüfus kaydında gözükenlerin de olduğunu unutmamak koşuluyla…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) 2011-2016 dönemi Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerini kullanarak hazırladığımız aşağıdaki tablonun incelenmesinden anlaşılacağı üzere, kaydı Karşıyaka’da olan nüfusun toplam Karşıyaka nüfusu içindeki oranı 2011 yılında % 42,60, 2012 yılında % 41,85, 2013 yılında % 41,35, 2014 yılında % 48,50, 2015 yılında % 48,59, 2016 yılında da % 48,68 olup bu durum bize net bir şekilde Karşıyaka nüfusunun yarısından fazlasının nüfus kaydı açısından “Karşıyakalı” olmadığını gösteriyor.

Resim2

Bu tablo sayesinde ayrıca, 2016 yılında Karşıyaka nüfusu içindeki Manisalıların % 4,74 oranıyla ikinci, Ankaralıların % 3,37 oranıyla üçüncü, kaydı yurt dışında olanların % 2,97 oranıyla dördüncü, İstanbulluların ise % 2,92 oranıyla beşinci sırada olduğunu görebiliyoruz.

Ancak bütün bu verilerin incelenip değerlendirilmesi sonucunda, 2016 yılı itibariyle nüfus kaydı Karşıyaka’da olan % 48,68 oranındaki nüfus içinden ne kadarının nüfus kayıtlarını daha sonra buraya aldırdığı ya da ne kadarının İzmir’in diğer ilçelerine kayıtlı olduğu bilinmediği için, kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olanların gerçek sayı ve oranını, devletin bizlere sunduğu resmi verilerle öğrenmenin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, kendisinin kuşaklar boyu ve doğma büyüme “Karşıyakalı” olduğunu söyleyenlerin ne ölçüde doğru söylediklerini başka bir yöntemle; Karşıyaka’nın bir yerleşim yeri olarak geçmişini ortaya koyan tarihi bilgilerle doğrulayabiliriz düşüncesiyle tarih kitaplarına baktığımızda ise, Prof. Dr. Mübahat S. Kütükoğlu ile Prof. Dr. Ersin Doğer’in verdiği bilgilere göre “15. yüzyılın (1467 ve 1478) ve 16. yüzyılın (1528 ve 1575) Tapu Tahrir Defterlerine göre bu bölgede kendisine bağlı 9 adet köyü ile birlikte var olan bir köy, Kürdelen“, “Kördelen“, “Gürdelen” veya “Gördelen” adlarıyla anıldığını, bu köyün isminin  19. yüzyılla 20. yüzyılın başlarında buraya yerleşen Levanten nüfusun etkisiyle “Kordelio” olarak değişim geçirdiğini görürüz. (1)

Bu sonuçta da bize, boğup büyüme ya da kuşaklar boyu buralı olma hali üzerinden tanımlanan “Karşıyakalılık” olgusunun tarihi olarak pek de eskilere gitmediğini, olsa olsa 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyıla ait toplumsal bir duygu olduğunu gösterir.

Yine aynı tarihe kayıtlara göre, hem İzmir hem Karşıyaka yerleşimlerinin nüfusları Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Cumhuriyet’in kuruluş dönemlerinde yurt içi ve dışından art arda gelen zorunlu göçlerle artmış; bu anlamda bir sonra gelen, bir önce gelenlerce hep “göçmen” ya da “muhacir” olarak nitelenip dışlanmıştır. 

Bu nedenle, gerek İzmir gerekse Karşıyaka açısından hiçbir zaman için buranın ilk sahipliği şeklinde bir “yerlilik” ortaya çıkmamış, nüfusu göçlerle devamlı bir şekilde beslenip yenilenen bu topraklarda her yeni gelen bir önce gelen tarafından “yabancı” olarak algılanmış ve uzun bir süre kabul görmemiştir.

Bu göçler ve değişim aslında bugün de devam etmekte ve Karşıyaka yurt dışından ya da çevre illerle Ankara ve İstanbul’dan gelen zorunlu ya da gönüllü göçlerle devamlı beslenmekte, gelenlerin özellikleri açısından zengin bir çeşitliliğe sahip olmaktadır.

Bu durum bugün öyle bir hale gelmiştir ki, nüfus kaydı Karşıyaka’da olanlar ya da Karşıyaka’da doğmuş olanlar uzunca bir süredir azınlığa düşmüş, kendini “Karşıyakalı” olarak tanımlayan nüfus gün geçtikçe önemini ve etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. 

O nedenle, bundan böyle bir zamanlar buraya göç edip yerleşmiş olanları ve halen gelmekte olanları “Karşıyakalı” olup olmadıkları üzerinden yabancılayıp ötekileştirmek yerine getirdikleri kültürel zenginlikle birlikte kabullenmek, onları önce “İzmirli” daha sonra da “Karşıyakalı” yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü “Karşıyakalı” olmak demek; kuşaklar boyu ve doğma büyüme Karşıyaka’da olmak, yaşamak ve bununla övünmek değil; kendini Karşıyaka’ya ait hissedip Karşıyaka’yı sevmek, onu ve değerlerini koruyup kollamak için çalışmak; hatta mücadele etmek demektir. 

Belki de, Karşıyaka’nın daha da gelişip özlediğimiz, arzuladığımız hale gelmesi burada önceden var olanlarla sonradan gelenler arasındaki bu uyumlu ilişkiye ve bu uyumdan kaynaklanacak enerjiye bağlıdır… 

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 025

O nedenle, gerçekten kuşaklar boyu “Karşıyakalı” olup, Karşıyaka’da doğup büyüyüp kendini “Karşıyakalı” hissedenlerin bu yeni gelen insanlara karşı çıkmak, onları ötekileştirmek yerine onları hep birlikte “Karşıyakalı” yapmak amacıyla benimsemelerini, gelenleri kendilerine benzetmek için çaba harcamalarını bekliyor ve diliyorum.

Her şeye karşın kendini “Karşıyakalı” olarak hissedip; yok olan doğasına, denizine, flamingolarına, anıtlarına ve insanlarına karşı kendini sorumlu gören bir insan olarak…


(1) Kütükoğlu, M.S.; XV. Ve XVI. Asırlarda İzmir Kazasının Sosyal ve İktisadi Yapısı, İzmir 2000. s.11-12