Küresel Isınma – Unutulan Gelecek (2)

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Derneği’nin (İFOD) 2017 yılında düzenledikleri 4. Uluslararası Fotoğraf Yarışmasının bu yıldaki teması “Küresel Isınma – Unutulan Gelecek” olarak belirlenmişti.

Bu uluslararası fotoğraf yarışmasının geçtiğimiz günlerde açıklanan sonuçlarına göre ödül kazanan ve sergilemeye hak kazanan fotoğrafların yarısını geçtiğimiz günlerde yayınlamıştık. Geriye kalan diğer yarısını ise bugün sizlerle paylaşıyoruz. 

041
Sergileme / Mohammad Rakibul Hasan / Bangladeş, “The Impact of Hyper Industrialization
042
Sergileme / Ngoc anh Bach / Vietnam, “Drought
043
Sergileme / Robert Pranagal / Polonya, “Dead Orchard
044
Sergileme / Robert Pranagal / Polonya, “Last Ride
045
Sergileme / Robert Pranagal / Polonya, “Personal Heaven
046
Sergileme / Fikret Yorgancıoğlu / Türkiye, “Intersection
047
Sergileme / Mehmet Gökyiğit / Kıbrıs, “Old Pier
048
Sergileme / Mehmet Gökyiğit / KIbrıs, “Collateral damage
049
Sergileme / Mustafa Varol / Türkiye, “Balıkçı
050
Sergileme / Esra  Tarı / Türkiye, “Sis ve doğa
051
Sergileme / Fatih Sabuncu / Türkiye, “Dağlarda yok oluş
052
Sergileme / Fatih Sabuncu / Türkiye, “Yaşam alansız
053
Sergileme / Sergey Anisimov / Rusya Federasyonu, “Nature ornament
054
Sergileme / Muharrem Ünal / Türkiye,  “Bianco lake
055
Sergileme / Onur Cepheli / Almanya, “Buz sahili
056
Sergileme / Didem Sevinç Bayazıt / Türkiye, “Korkutan gelecek
057
Sergileme / Semra Eyidil / Türkiye, “Kaçış
058
Sergileme / Çiçek  Kıral / Türkiye, “Yeşili koruyalım
059
Sergileme / Çağlar Doğan / Türkiye, “Muhtaç
060
Sergileme / Cemal Şamlı/ Türkiye, “Human
061
Sergileme / Yevhen Samuchenko / Ukrayna, “Forgotten future
062
Sergileme / Quang Le Nhat / Viet Nam, “Presevation
063
Sergileme / Hossein Farahani / İran, “The human footprint
064
Sergileme / Oleg Konstantinov / Rusya Federasyonu, “Disturbing tommorow
065
Sergileme / Hasan Akay / Türkiye, “İklim ve ulaşım
066
Sergileme / Hakime Küçük / Türkiye, “Denizde orman
067
Sergileme / Reyhan Türk / Türkiye, “Balıklar
068
Sergileme / Reyhan Türk / Türkiye, “Zamansız sis
069
Sergileme / Reyhan Türk / Türkiye, “Dünya hepimizin
070
Sergileme / Morteza Kanani / İran
071
Sergileme / Morteza Kanani / İran
072
Sergileme / Morteza Kanani / İran
073
Sergileme / Morteza Kanani / İran
074
Sergileme / Abdurrahman Kurt / Türkiye, “Tulumba
075
Sergileme / Sami Yılmaz / Türkiye, “Kuraklık
076
Sergileme / Celal  Gezici / Türkiye, “Sona doğru
077
Sergileme / Sohel Parvez Haque / Bangladeş, “Smile on Garbage
078
Sergileme / Sohel Parvez Haque / Bangladeş, “Erosion
079
Sergileme / Mehrdad Vahed Yousef Abad / İran
080
Sergileme / Danilo Lesjak / Slovenya, “Trees in the water”
081
Sergileme / Szczepan Kurzeja / Polonya, “Home Sweet Home
082
Sergileme / Kazi Md. Jahirul Islam Jahirul / Bangladeş, “Effects of rising sea levels
083
Göztepe Rotary Kulübü; Farkındalık Takdir Plaketi / Sergey Anisimov / Rusya Federasyonu, “Ice of Greenland

Geçmişin derslerinden yararlanmak…

Ali Rıza Avcan

Birkaç gün önce hepimizi sevindiren güzel bir haber aldık.

Bu habere göre, Alsancak 1480 sokak 10 numaradaki Nazım Hükmet Kültür Merkezi bundan böyle Kemeraltı Os-Ka Pasajı’ndaki tarihi Konak Sineması’na taşınıyormuş. 

konak-sinemaası-konak-belediyesi-13-691x967

Yani, 2012 yılından bu yana kapalı olan Kemeraltı’ndaki tarihi Konak Sineması, bu kez tiyatro, sinema ve konserlere ev sahipliği yapacak bir kültür merkezi olarak faaliyete geçecekmiş.

Haliyle, yaşadığı kenti ve Kemeraltı’nı seven biri olarak bu güzel habere fazlasıyla sevindim. Çünkü uzunca bir süredir kapalı olan Konak Sineması’nın bir kültür sanat merkezi olarak faaliyete geçmesiyle birlikte, Kemeraltı’nın daha da gelişeceğine ve geceleri girilmeye korkulan bir yer olmaktan çıkacağına inanıyorum.

Bu güzel haberi duyar duymaz, bundan tam yedi yıl önce Konak Sineması’nın yine buna benzer bir girişimle yeniden açılması sırasında yaşadığım tatsız olayları ve izlediğim acemilikleri anımsamaktan kendimi alamadım.

Tabii ki, yıllar öncesinde kalan acemiliklerden dersler çıkarıp, bu yeni girişim sırasında da aynı hataların tekrarlamaması gerektiğini düşünerek…

Takvimler, Merkezi Ankara’da bulunan Gezici Festival‘in 17. yaşını kutladığı 2011 yılını gösteriyordu. Organizasyon komitesinde bulunan sinemacı arkadaşlarım, 2-18 Aralık 2011 tarihlerinde yeniden İzmir’de olacaklarını haber vererek beni hem gala ve film gösterimlerine davet ediyorlar hem de festival etkinlikleri dışında nerelerde ne yapabileceğimizi soruyorlardı.

Gezici Festival, -bildiğim kadarıyla- ilk İzmir yolculuğunu 2004 yılında yapmış, o yıl yaşadığı birtakım sıkıntılar nedeniyle 2011 yılına kadar İzmir’e gelmemişti. Ancak İzmirli sinemaseverlerin başlattığı Gezici Festival’in İzmir’e de Gelmesini İstiyoruz imza kampanyası sonucunda bir kez daha İzmir’e gelmeye karar vermişlerdi.

Verdikleri haberlere göre festivalin galası, film gösterimleri ve ödül töreni yeniden açılacak tarihi Konak Sineması’nda yapılacaktı. 

27331826_1426601960795685_6168000170783604123_n

Aldığımız haberlere göre Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bir kısım akademisyen ve öğrenciyle sanatseverin bir araya gelerek kurdukları İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD), Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldıkları 500.000 lira tutarındaki yardımla Konak Sineması’nın tekrar açılması için girişimde bulunmuş ve festivalin açılış günü olan 2 Aralık 2011 tarihinde salonun festival açılışına hazır olacağı konusunda organizasyon komitesine söz vermişlerdi.

Ancak festivalin açılış günü geldiğinde Konak Sineması’ndaki inşaat henüz bitmemiş ve dernek yöneticilerinden biri de çıkıp bu durum nedeniyle festival organizasyonundan özür dilememişti. Üstüne üstlük sanki kendilerinde hiçbir kusur yokmuş gibi festival komitesi; özellikle de festivalin danışmanlığını yapan sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan hakkında oldukça kötü sözler söylemişlerdi.

Festivalin açılış konuşmasını yapan büyük sanatçı Tuncel Kurtiz ise inşaat çalışmalarının devam ettiği salonda, salonun o hali nedeniyle gelen davetlilerden özür dilemiş ve aynı zamanda bir emek ortamı olan inşaatın ortasında festival açmanın ilginçliğinden dem vurmuştu.

Benim dikkati çeken ve o nedenle de aklımda kalan diğer bir ayrıntı ise, çalışan işçilerin çıkış kapılarının hemen yanında sahnenin ya da perdenin zor görüldüğü yerlere bile koltuk monte etme çabalarıydı. Daha fazla seyirci ve daha fazla bilet anlayışına dayanan bu duruma bir sinemasever olarak tepki duymuş ve tepkimi dernek yöneticilerine iletmiştim.

Dernek yöneticileriyle yaptığımız diğer bir söyleşi konusu ise, böylesi bir profesyonel işin dernek çalışması gibi amatör, gönüllü bir düzeyde yürütülmesinin mümkün olmayışı ve bu çalışmaya devam etmek istiyorlarsa profesyonel ölçekte örgütlenmek zorunda oluşlarıydı. Onlar ise bütün bu çalışmaları dernek olarak yürütebileceklerini iddia ediyorlar, bizim bu işi bilmediğimiz gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlardı.

Oysa üniversitede araştırma yapmak ya da öğrenci okutmak ayrı bir şeydi, sinema işletmeciliği ise kendi alanında bilgi, birikim ve deneyim isteyen başka bir işti. Üniversitede görev yapan akademisyenlerden böylesi bir bilgi, birikim ve deneyimi beklemek ise resmen abesle iştigal etmekti.

0011Nitekim, amatörce gerçekleştirilen bu girişim çerçevesinde seyrettiğimiz festival filmleri için ödediğimiz ücretler karşılığında bizlere, o sıralarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Havagazı Kültür Merkezi’ni çalıştırdığı söylenen Erhan Ok ile Ayşe Emre Ermin’e ait  Ekru Turizm İnşaat Sanayi Organizasyon Danışmanlık ve Ticaret Limited Şirketi’ne ait biletleri vermişlerdi. O tarihten bu yana sakladığım 17 Aralık 2011 tarih ve 004252 numaralı 16.30 seansı için alınmış 6 liralık giriş bileti bence bunun en güzel örneğidir.

Tabii ki bu amatör ve kısa soluklu çalışma, çok kısa bir süre sonra bitti. Akabinde de inşaatı yapan şirketin alacakları nedeniyle sinemadaki bir kısım eşyanın haczedildiğini ve salondaki teknik donanımın icradan kaçırılarak satıldığını duymuştuk.

Oysa o dönemde Konak Sineması’nın bulunduğu Os-Ka Pasajı’nın hemen arkasındaki 1. Beyler Sokağı’nda Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf (TAKSAV)‘a ait büyük bir lokal açılmış, böylelikle bir kısım seyircinin bu vakıftaki toplantı, kurs ve lokale gelenlerden çıkabileceğini, birbirine yakın bu iki kültür ve sanat kurumunun birbirine destek vererek Kemeraltı’nın o bölgesinde özel bir bölge yaratabileceğini düşünmüştük. 

Bu durumda tabii ki, film temini ve dağıtımının günümüzde koskocaman bir sektör haline geldiğini ve sektör içinde acımasız kuralların geçerli olduğunu dikkate almadan bu işin amatör bir ruhla yaşama geçirebileceğini sanan acemiliğin büyük payı olduğunu da düşünüyorum.

Bu bağlamda, Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ndeki dostlarımız şayet bu yapıyı tekrar tüm halkın gidip geldiği bir sinema, tiyatro ve konser mekânı olarak kullanmak ve bunun sürekliliğini gerçekten sağlamak istiyorlarsa, İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği (İZSGD) isimli derneğin 2011 yılında yaptıklarını yapmamaya ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘ne daha fazla İzmirli’nin gelmesi; ayrıca, Kemeraltı esnafı ve emekçilerinin bu merkeze sahip çıkıp yaşatması için yeni  ve değişik yöntemler bulmaları gerekir diye düşünüyorum.

27655251_1434237020032179_606885682664805971_n

Çünkü, ben de birçok İzmirli gibi tarihi Konak Sineması’nın yeniden kapatılması gibi kötü bir haberi yeniden duymak istemiyorum.

Anılarımın Kardeşi İzmir

Kitap adı: Anılarımın Kardeşi İzmir

Yazar: Refik Durbaş

Yayınevi: Sözcükler Yayınevi

Birinci Basım: Ocak 2018

İstanbul, 207 sayfa

Refik Durbaş (1944). Erzurum’un Pasinler ilçesinde doğdu. İzmir Necatibey İlkokulu, Karataş Ortaokulu ve İzmir Namık Kemal Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. Uzun yıllar gazetecilik yaptı. İlk şiiri İzmir’de Ege Ekspres gazetesinin sanat sayfalarında yayımlandı. İkinci yeni etkisinde başladığı şiir serüveni toplumcu bir çizgide sürdü. Kendine özgü dili ve benzetmeleriyle alt düzeyde işlerde çalışanların dünyasını yansıtan şair olarak tanındı.

image-14806277891138686981

İlk gençliğimi İzmir’de yaşadım, son gençliğimi İzmir’de mi yaşayacağım bilemiyorum.

Canımdan çok sevdiğim annem İzmirli’ydi. Annemin hemen hemen bütün akrabası da, onun kardeşi ve abisi, dayım ve teyzem, onların çocukları ve torunları da bugün İzmir’de yaşamakta…

Hatta annemin teyzesi ve dayılarının çocukları, benim uzak ve yakın akrabalarım da…

İlkokulu, ortaokulu, liseyi İzmir’de okudum.

Onun melteminde uçurtma uçurdum.

İlk şiirlerimi onun imbatında yazdım.

İlk aşkımın adını onun rüzgârında ezberime aldım.

İzmir, aşkımdı çünkü benim.

İlk sevgilim…

Sığınağım…

Yalnızlığım ve kalabalığım…

Şimdiyse anılarımın kan kardeşi…

İzmir’de yaşarken böyle bir kitap yazmak hiç aklımın ucunda değildi.

Ama anılar birikiyor, zaman insanın ömrünü ve ecelini öğüttükçe…

Bu kitap, işte bu birikimin tortusu…

Çünkü İzmir biten değil, anıları sürekli tazeleyen bir kent…

Bu, çağlar boyunca da böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacak…

Okur, daha çok 60’lı yılların İzmiri’ni bulacaktır bu kitapta.

İzmir’in tarihini yazmak isterdim ama ne mümkün…

“Anılarımın Kardeşi İzmir”, adı üzerinde benim ilk gençliğimin, genç ihtiyarlığımın bir kişisel tarihi olarak okunsun isterim…

İZMİR

Kan kardeşi hayatın

armağanı anıların

yasemen kokar

Ay donalır şavkı vurur

meltemin sabahına

akşamın imbatına

İzmir yaşar ve yaşanır

ömrüm, İzmir misali

yasemen kokar

Ay çıplaktır, ışığı da

İzmir hem ay

hem ayın ışığı kokar

001

 

Küresel Isınma – Unutulan Gelecek (1)

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Derneği’nin (İFOD) 2017 yılında düzenledikleri 4. Uluslararası Fotoğraf Yarışmasının bu yıldaki teması “Küresel Isınma – Unutulan Gelecek” olarak belirlenmişti.

Bu uluslararası fotoğraf yarışmasının geçtiğimiz günlerde açıklanan sonuçlarına göre ödül kazanan ve sergilemeye hak kazanan fotoğrafların yarısını bugün, geriye kalan diğer yarısını ise önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız. 

001
1. FIAP Altın Madalya / Sudipto Das / Hindistan – “River that wheeps
002
1. FIAP Altın Madalya / Lorant Csakany / Sırbistan, “Give me your power
003
2. FIAP Gümüş Madalya / Mustafa Güloğlu / Türkiye, “Sanayii
004
2. FIAP Gümüş Madalya / Lorant Csakany / Sırbistan, “Your choice
005
3. FIAP Bronz Madalya / Nevzat Turgay Işıkgöz / Türkiye, “Junk yard
006 A
FIAP Mansiyon / Veysel Kaya / Türkiye, “Fidan
006 B
FIAP Mansiyon / Pranab Basak / Hindistan, “Hope
006
3. FIAP Bronz Madalya / Çağlar Doğan / Türkiye, “Yiten gelecek
007
FIAP Mansiyon / Fırat Kıztanrı / Türkiye, “Kuraklık
008
FIAP Mansiyon / Lorant Csakany / Sırbistan, “be green
009
FIAP Mansiyon / Mohammad Rakibul Hasan / Bangladeş, “The Effect of Climate Change
010
FIAP Mansiyon / Luca Grillandini / İtalya, “Agbobloshie dump
011
FIAP Mansiyon / Hakan Yayla / Türkiye,  “İsimsiz
012
FIAP Mansiyon / Hakan Yayla / Türkiye,  “İsimsiz
013
FIAP Mansiyon / Ahmet Zeki Okur / Türkiye, “Hasar
014
FIAP Mansiyon / Can Aydeniz / Türkiye, “Meleğin son iyiliği
015
FIAP Mansiyon / Berin Aydın / Türkiye, “Danger
016
FIAP Mansiyon / Celal Gezici / Türkiye, “Meke’nin Tükenişi
017
Sergileme / Fatma Gökmen / Türkiye, “Yeşile özlem
018
Sergileme / Oğuz Miraç Sönmez / Türkiye, “Toxic fog
019
Sergileme / Oğuz Miraç Sönmez / Türkiye, “Diggers
020
Sergileme / Serkan Özkan / Türkiye, “Duyarlı olmak
021
Sergileme / Kazım Kuyucu / Türkiye, “Susuzluk
022
Sergileme / Kazım Kuyucu / Türkiye, “Susuzluk
023
Sergileme / Mehmet Bedir / Türkiye, “Kazların durumu
024
Sergileme / Arif Miletli / Türkiye, “Rüzgar
025
Sergileme / Arif Miletli / Türkiye, “Duman altı
026
Sergileme / Oğuz İpçi / Türkiye, “Buz balıkçısı
027
Sergileme / Alaattin Şenol / Türkiye, “Dry planet
028
Sergileme / Osman Maaşoğlu / Türkiye, “Erezyon
029
Sergileme / Salih Kuş / Türkiye, “Son orman
030
Sergileme / Zehra Çöplü / Türkiye, “Sülfür
031
Sergileme / Zehra Çöplü / Türkiye, “Factories
032
Sergileme / Banu Diker / Türkiye, “Sandstorm
033
Sergileme / Derya Yazar / Türkiye, “Vietnam
034
Sergileme / Süleyman Bilgen / Türkiye, “Dumanlı yaşam
035
Sergileme / Pranab Basak / Hindistan, “Search for a drop
036
Sergileme / Belma Arslan / Türkiye, “Umuda yolculuk
037
Sergileme / Lorant Csakany / Sırbistan, “Compressed
038
Sergileme / Nihat Daş / Türkiye, “Yakın gelecek
040
Sergileme / Debarshi Mukherjee / Hindistan, “Destructive Downpour
039
Sergileme / Tekin Özcan / Türkiye, “Bacalar

Kent bilgi sistemleri

Ali Rıza Avcan

Benim kent bilgi sistemleri pratiği ile ilk tanışmam 1994 yılına dayanır. 

Daha önce yabancı dildeki kitaplardan okuyup öğrendiğimiz ve bir kenti bilgisayar ortamına sığdırmak olarak tanımladığımız ilk kent bilgi sistemini Kent Bilgi Sistem Merkezi (KEBİM) ismiyle İstanbul’daki Bahçelievler Belediyesi’nde oluşturmuş ve bu süreç içinde kent bilgi sistemlerinin bir kentin yönetimi için ne ölçüde önemli ve zor bir iş olduğunu fazlasıyla anlamıştık.

Bahçelievler Belediyesi, 1992 yılında devasa büyüklükteki Bakırköy Belediyesi’nin Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy ve Güngören şeklinde dörde ayrılması suretiyle kurulmuş ve 1992-1994 döneminde Refah Partisi’nin yönetiminde kalmış büyük bir belediyeydi. 1994 tarihli yerel seçimlerde ise, Türkiye’de ilk kez “Refah Partisi’nden teslim alınan belediye” özelliği ile ANAP’lı belediye başkanı mimar Saffet Bulut‘un yönetimine geçmişti.

Tümü yapılaşmış 1.674 hektarlık yerleşimin 11 ayrı mahallesinde, 1990 nüfus sayımına göre 322.234 kişi yaşıyordu. Bu sayı 2000 nüfus sayımında ise 478.623’e ulaşmıştı.

Bahçelievler 01

Bahçelievler 02

İlçe Altınyıldız Tekstil, Duran Ofset, SEK Süt Fabrikası gibi büyük üretim tesislerini barındıran İstanbul’un eski bir sanayi bölgesiydi. Ayrıca TGRT Haber, Zaman Gazetesi gibi o tarihlerde büyük ve etkili olan medya kuruluşlarının yer aldığı bir bölgeydi. 

Anavatan Partili belediye başkanlarının, genel başkanları Mesut Yılmaz’ın çok önem verdiği Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projelerini uygulamak için adeta sıraya girdiği, bu projeleri uygulayıp başarılı olmak istedikleri bir dönemdi.

Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut da bu projeleri uygulayarak hem genel başkanının gözüne girmek istiyor; hem de bu projeler sayesinde yeni gelir kaynaklarına kavuşarak kenti daha rahat yöneteceğini seziyordu.

Nitekim 1994-1997 döneminde oluşturduğu Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) projeleri sayesinde çok az sayıdaki emlak vergisi mükellef sayısını kısa bir sürede 4-5 kat arttırması mümkün oldu… Hem de zaman aşımına uğramamış son beş yılın vergilerini gecikme zamları ile birlikte tahsil etmek suretiyle…

Böylelikle, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile başlangıçta büyük bütçeler ayırdığı Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi Sistemi (KEBİM) sayesinde  ikinci bir dönem daha belediye başkanlığı yapmak suretiyle…

Tabii ki bunu yapabilmek için; daha doğrusu alandaki fiziki yapılaşmayı kadastro kayıtlarıyla uyumlu hale getirebilmek için önce bütün ilçenin imar planını, halihazır durumu esas alarak sil baştan yenileme becerisini gösterdi. Şayet bunu yapmasaydı, kadastro kayıtlarıyla çakıştıramadığı sayısal plan verilerini bilgisayar ortamına aktarmasının hiç bir anlamının olmayacağını iyi biliyordu.

Kebim Saha 01

İlçedeki halihazır yapılaşma üzerinden imar planlarının hazırlanması hem zor oldu hem de uzun sürdü. Ama sonunda herkes hazırlanan imar planından memnun kalmış, hem de tüm kadastral bilgilerin imar planı bilgileriyle uyumlu olması sağlanmıştı.

Ardından, hazırlanan bu yeni imar planına göre yasal hale gelen halihazır durumla ilgili sayısal verilerle yapılardaki bağımsız bölümlere ait sözel verilerin geniş bir ekiple sahadan toplanıp derlenmesi ve kontrol edilip bilgisayar ortamına aktarılması sağlandı.

Tabii bütün bu işlemler sırasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) gibi resmi kurum ve üniversitelerden bilgi ve katkı almakla birlikte; çoğu şeyi “karanlıkta yürümek” suretiyle keşfettik.  Yapılan birçok işlem çoğu kez daha doğrusunu eksiksiz  yapmak amacıyla iptal edilerek yeniden yapıldı. Böylelikle yaparak, deneyerek ve düzelterek; adeta ülkemiz koşullarına uygun bir kent sistem modelinin oluşturulması için ilk adımları atmış olduk.

Tabii ki bütün bunları, 1994’lü yıllar gibi bilgisayar ve iletişim teknolojisinin yeni yeni gelişmeye başladığı yıllarda yaptık. Çoğu kez fazla işlem yapmaktan kilitlenen bilgisayarların çalışmasını kapa-aç yöntemiyle çözmeye çalıştık ya da topladığımız verileri, Google’un kurulduğu ilk yıllarda yaptıkları gibi, bilgisayarları birbirine bağlayarak kapasitesini arttırdığımız hard disklere kaydetmeye çalıştık.

Kısacası ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemini, bu konunun yeterince bilinmediği, teknolojinin yeterince gelişmediği, veri denilen o sihirli şeyin ortalarda gözükmediği yıllarda yaptık, yapmaya çalıştık.

Tüm mahalle, sokak ve binalardan toplayıp bilgisayar ortamına aktardığımız sayısal ve sözel verileri daha sonra belediyenin elindeki imar, zabıta, vergi gibi değişik verilerle ve bilgisayar altyapısını oluşturduğumuz ve bu altyapıya tapu-kadastro kayıtlarını kaydettiğimiz dört ayrı tapu-kadastro müdürlüğündeki tapu bilgileriyle eşleştirilmesini, tapudaki günlük hareketlerin oluşturduğumuz Kent Bilgi Sistemi’ne anında transferini sağladık. Böylelikle o tarihler için yapılamaz denilen birçok şeyi başararak uzun, keyifli bir yolu katettik.

Çok iyi hatırladığım bir şey de, kurduğumuz sistemin bizden sonra nasıl güncellenip tazeliğini koruyacağı sorunuydu. Çünkü kurumların yeni yeni kurduğu bilgisayar sistemleri DOS ve UNIX adı verilen iki farklı sistem altında çalışıyor, çoğu kez bu iki ayrı sistemi birbiri ile ilişkiye sokmamız mümkün olmuyordu. Her iki sistemi pazarlayıp satan firmalar diğer sistemin yaşayıp var olmaması için türlü çeşitli engeller koyuyor, sadece kendi sistemlerinin kullanılmasını istiyorlardı. Bu çerçevede muhtarlıklara verdiğimiz bilgisayarlardaki veriler Kent Bilgi Sistemi’ne (KEBİM) nasıl aktarılacak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, TEK gibi kurumların verileriyle nasıl bir çakışma sağlanacaktı? Bütün bunlar büyük zorluklarla kurduğumuz sistemi bekleyen, belki de en önemli sorunlardı…

Sokaklar 01

Bütün bu sorun ve o zamanlar için bilinemeyen konulara karşın bu titiz çalışma öyle bir hale geldi ki, sistemin açılış törenine gelen o zamanın başbakanı Mesut Yılmaz‘ın sunum sırasında adını verdiği bir akrabasının Siyavuşpaşa Mahallesi’ndeki hangi binada yaşadığını, oturduğu binanın hangi özelliklere sahip olduğunu ve yaşadığı bağımsız bölümdeki diğer aile fertlerinin kimler olduğunu hiç zorlanmadan bulup kendisine söylediğimizde yaptığımız işten büyük bir gurur duyduk. Hem de bize önceden böylesi bir sorunun sorulacağı söylenmemiş, bir hazırlık yapmamız istenmemiş olmasına karşın… Verdiğimiz bilgiler üzerine Mesut Yılmaz‘ın yüzünde gördüğümüz o gülümseme ve bizlere söylediği güzel sözler aslında bizim başarımızı açık bir şekilde gösteriyordu…

Koskocaman bir kentin mahalle, cadde, sokak ve binalarıyla hatta her bir binada yaşayan ya da çalışanlarıyla bilgisayar ortamına aktarıldığı, kentle ilgili her türlü konu, karar ya da sorunun bilgisayar ekranlarına bakılarak çözümlendiği bir kentten kalkıp İzmir’de geldiğimizde; o tarihlerde Konak Belediyesi’nden yeni ayrılmış Balçova Belediyesi ile Konak Belediyesi arasındaki Üçkuyular ve İnciraltı bölgeleriyle ilgili sınır anlaşmazlıklarının kullanıla kullanıla parçalanmış haritalar üzerinden çözümlenmeye çalışılması, İstanbul ve İzmir’deki belediye yöneticileri arasındaki anlayış, yaklaşım ve teknoloji farkını somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu farkı, Ulusal Adres Veri Tabanı (UAVT) ve Coğrafi Adres Bilgi Sistemi (CABS) çalışmaları kapsamında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye İstatististik Kurumu (TÜİK) işbirliği içinde yürütülen Bornova ilçesindeki 36 mahalle ve 12 köyle ilgili adres verilerinin bilgisayar ortamına aktarmayı amaçlayan 2007 tarihli Bornova Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi Projesi‘nde proje koordinatörlüğü görevini yaparken de -bir kez daha- görüp; İzmir’in Kent Bilgi Sistemleri konusunda ne kadar gerilerden geldiğini fark etmiştim.

Kullandığımız teknoloji aradan geçen 13-14 yıl içinde oldukça gelişmiş olmakla birlikte bir kent bilgi sisteminin daha ilk adımını oluşturan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi çalışmalarında İzmir Büyükşehir Belediyesi yönetici ve çalışanlarında göremediğim bilgi, deneyim ve heyecan noksanlığı beni hep şaşırtmış ve düşündürmüştür.

Layers_of_information_lolly-e1455878622168Kent yönetiminde “akıllı” olma becerisinin öne çıkarıldığı ve “akıllı kent” kavramının yaygınlaştığı günümüz koşullarında ne yazık ki İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin elinde doğru düzgün kurulmuş, çalışan ve sürekli güncellenen bir kent bilgi sistemi yok.

2007-2009 yılları arasındaki dönemde ilçeler ölçeğinde oluşturulan Adrese Dayalı Coğrafi Bilgi Sistemi bile istenen düzeyde verimli çalışmıyor. Bu çalışmaları yapacak birimlerin başında ise; özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı bir bilişim şirketi olan Ünibel‘in genel müdürlüğünü yapan iyi bir bilişim uzmanının bu görevi bırakmasından hemen sonra bu göreve ve şirket yönetim kurulu başkanlığına emekli bir vali yardımcısının getirilmiş olması bu kadar önemli bir şin ne ölçüde ehline yaptırıldığını gösteren önemli bir kanıttır.

Bunun ötesinde, Ünibel‘e ait İnternet sitesi’nin “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünü açıp baktığımızda ise, yönetim kurulu üyelerinin uzmanlık bilgileri ile ilgili bir kısım olmakla birlikte yönetim kurulu üyelerinin hangi uzmanlık bilgisine sahip olduğunu gösteren özgeçmiş bilgilerine ulaşmanız mümkün olmuyor.

Evet, bence daha rahat bir ulaşım ve akıcı bir trafik düzenini oluşturmak adına bu kentin cadde, sokak, meydan, köprü ve tünellerinde seyreden araç, motosiklet ve  bisikletlerle ilgili geniş bir veri çalışmasına ihtiyaç olmakla birlikte; kesinlikle ve kesinlikle o çalışmadan önce bu kentin yapılaşması ile ilgili sayısal verilerle sözel verileri bir araya getirecek ve devamlı güncelleyecek bir kent bilgi sistemine ihtiyaç var.

Özellikle de kentin yönetiminde önemli rollere sahip valilik, emniyet, trafik, karayolları, Gediz Elektrik ve belediyeler gibi resmi kuruluşların bünyesinde; hatta her bir belediyenin kendi içinde birbirinden kopuk ve çoğu kez birbirleriyle uyumsuz çok sayıda bilgisayar ağının ya da sisteminin varlığını bildiğimiz için bu sistem ya da ağların birbirleriyle ilişkilendirilerek tek bir kent bilgi sisteminde birleştirilmesi, bence öncelikle yapılması gereken en önemli görevlerden biridir.  

0000000536435-1İşte o nedenle, bu konuda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm merkezi ve yerel yönetim birimlerinde yönetici olarak çalışanların, geçtiğimiz günlerde bir tesadüf neticesinde elime geçen Prof. Dr. Gürol Banger‘in “Kent Bilgi Sisteminin Esasları” isimli kitabını okumalarını öneriyorum.

Çünkü, bizim İstanbul Bahçelievler Belediyesi’ndeki Kent Bilgi Sistemi’ni (KEBİM) kurduğumuz 1990’lı yıllarda, kitapçı raflarında ya da kütüphanelerde bu tür yayınların bulunmadığını düşündüğünüzde; şimdi, elimizde yeteri kadar bilimsel kaynak ve teknolojinin bulunduğu günümüz koşullarında bir kent bilgi sistemini kurmanın o kadar da zor olmayacağını biliyorum.

Tabii ki ülkemizdeki ilk kent bilgi sistemi olarak bilinip tanınan İstanbul Bahçelievler Belediyesi Kent Bilgi Sistemi’nin (KEBİM) tasarım, planlama ve uygulama aşamalarında büyük emekleri bulunan Oya Berik Yanardağ‘ı, Gürkan Büyükturan‘ı, Hasibe Eren‘i ve Işık Kutlayan arkadaşlarımı da unutmamak koşuluyla…

 

Halkın Çözülüşü – Neoliberalizmin Sinsi Devrimi

Halkın Çözülüşü: Neoliberalizmin Sinsi Devrimi / Undoing the Demos Neoliberalism’s Stealth Revolution

Yazar: Wendy Brown

Çeviri: Barış Engin Aksoy
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Resmi: Juan Genovés
Kapak Tasarımı: Emine Bora
1. Baskı: Şubat 2018
Kitabın yazarı Wendy Brown ile yazılan söyleşinin Türkçe alt yazılı videosu:
maxresdefault

Bugün hayatın her veçhesine nüfuz etmiş olan neoliberal rasyonalite, her şeyi ve herkesi homo oeconomicus suretinde yeni baştan yaratıyor. Demokrasinin ilke ve kaideleri, bu akıl ve yönetişim düzeni tarafından, ekonomik terim ve ölçülerle çerçevelendiğinde neler oluyor peki? Bireysel ve kolektif özyönetime ve buna dayanak oluşturan kurumlara gösterilen bağlılık, sermaye değerini, rekabet konumunu ve kredi notunu artırmaya yöneltilen övgülerin altında ezilip yerinden edildiğinde? Halk yönetiminin beraberinde getirdiği ifade, müzakere, katılım, kamu yararı ve iktidar paylaşımı pratikleri ve ilkeleri, ekonomikleşmeye maruz kaldığında neler oluyor?

Çözülüp dağıtılan demos, insan sermayesi parçalarına dönüşüyor; adalet ancak büyüme oranları, kredi notları, yatırım iklimlerinin dayatmalarıyla ilişkili olarak gündeme geliyor; özgürlük insan sermayesinin değerini artırma buyruğuna tabi kılınıyor; eşitlik piyasa rekabeti içinde dağılıp gidiyor; halk egemenliği bütün bunlarla giderek daha bağdaşmaz oluyor. Liberal demokrasinin kurum, pratik ve âdetleri bu dönüşümden sağ çıkamayabilir. Radikal demokrasi düşleri de keza.

Halkın Çözülüşü’nde, neoliberalizmin demokrasinin temellerini nasıl sarstığını anlatıyor Wendy Brown. Neoliberal aklın, sağlama alıp canlandırmayı vadettiği siyasal biçime ve siyasal tahayyüle neden ve nasıl zarar verdiğini özgün ve dikkat çekici bir argümanla açıklıyor. Neoliberalleştirilen hukuku, siyasal pratikleri, yönetimi ve eğitimi titiz bir analize tabi tutarak, yeni sağduyunun haritasını çıkarıyor: Eğer bir geleceği olacaksa, demokrasinin bugün yeniden düşünmeye ve yeniden mücadeleye konu olması gerekiyor.

İçindekiler

Önsöz: Dağılan Demos

Neoliberal Akıl ve Siyasi Hayat
1. Dağılan Demokrasi: Neoliberalizmin Yeniden İnşa Ettiği Devlet ve Özne
2. Foucault’nun Biyopolitikanın Doğuşu Dersleri: Neoliberal Siyasi Rasyonalitenin Haritasını Çıkarmak
3. Foucault Tashihi: Homo Politicus ve Homo Oeconomicus

Neoliberal Aklın Yayılması
4. Siyasi Rasyonalite ve Yönetişim
5. Hukuk ve Hukuki Akıl
6. İnsan Sermayesinin Eğitilmesi

Sonsöz: Kaybedilen Yalın Demokrasi, Fedakârlığa ve Kurban Vermeye Dönüşen Özgürlük Dizin

Dağılan Demokrasi: Neoliberalizmin Yeniden İnşa Ettiği Devlet ve Özne, s. 17-23

Bu kitap, varoluşun tüm boyutlarını ekonomik ölçülere göre düzenleyen kendine has bir akıl biçimi olan neoliberalizmin, demokrasinin temel unsurlarını usul usul nasıl çözüp dağıttığını kuramsal düzeyde ele alıyor. Bu unsurlar arasında söz dağarcıkları, adalet ilkeleri, siyasi kültürler, yurttaşlık âdetleri, yönetim pratikleri ve hepsinden öte, demokrasi tahayyülleri var. İddiam, piyasalar ve paranın demokrasiyi yozlaştırması veya alçaltmasından, siyasi kurum ve neticelerin gitgide finans ve şirket sermayesinin hâkimiyeti altına girmesinden, yahut demokrasinin yerini plütokrasinin (zenginler tarafından zenginler için yönetim) almasından ibaret değil. Daha ziyade, günümüzde devlet idaresinde ve işyerinde, hukuk sahasında, eğitimde, kültürde ve gündelik faaliyetlerin muazzam bir kısmında hazır ve nazır bulunan neoliberal aklın, demokrasinin kurucu unsurlarının belirgin siyasal karakterini, anlamını ve işleyişini ekonomikleştirdiğini öne sürüyorum. Liberal demokrasinin kurum, pratik ve âdetleri bu dönüşümden sağ çıkamayabilir. Radikal demokrasi düşleri de keza. Dolayısıyla bu kitapta, hem rahatsız edici bir güncel durumun hem de bu sorunlu şimdi’nin içinde müstakbel demokrasi projeleri konusunda yaşanabilecek çoraklığın haritası çıkarılmaktadır. Demokrasinin sağlama alınmasını amaçlayan kurum ve pratikler, beslenmek için ihtiyaç duyduğu kültürler, canlanması için gereken enerjiler, demokrasiyi uygulamaya geçiren, gözeten veya arzulayan yurttaşlar – neoliberalizmin siyasi hayatı ve bugüne dek ekonomik olmamış alan ve faaliyetleri “ekonomikleştirmesi”yle birlikte bunların hepsi zora girmektedir.

Neoliberalizmin çağdaş liberal demokrasinin içini oyması ile daha radikal demokrasi tahayyüllerini tehlikeye atması arasındaki bağlantı nedir? Liberal demokrasinin pratik ve kurumları hemen her zaman vaatlerinin gerisinde kalsalar, vaat ettiklerini zaman zaman insafsızca tersine çevirseler de, liberal demokrasi ilkeleri hem evrensel özgürlük ve eşitlik idealine hem de halk tarafından halk için siyasi yönetim idealine tutunur, bu idealleri ayakta tutarlar. Diğer birçok demokrasi formülasyonu da bu idealleri benimsemiş; liberalizmin biçimciliği, özelciliği, bireyciliği ve kapitalizmden görece hoşnutluğunun olanak sağladığından daha farklı yorumlamış, çoğunlukla daha esaslı bir şekilde gerçekleşmeleri için uğraş vermiştir. Gelgelelim bu kitabın öne sürdüğü gibi, neoliberal akıl bu ideal ve arzuları reel liberal demokrasilerden tahliye etmekle meşgulse şayet, demokrasi projelerinin daha canla başla ateşleneceği platform neresi olabilir? Daha fazla veya daha iyi demokrasi arzusu, burjuva biçiminin küllerinden nasıl doğar? O uçucu liberal örneği bile ortalıkta yokken, halklar ne diye demokrasi istesin veya arasın? Dahası, demokratikliğini kaybeden özneler ve öznelliklerde bu siyasi rejime özlem, ne ezelden beridir gelen ne de içinde bulunduğumuz tarihsel durumun ürünü olan bu özlem nereden doğabilir? Bu sorular, ne tür halk ve kültürlerin demokrasi arayacağı veya inşa edeceği sorununun, esasen Batı dışındaki kesimleri ilgilendirmek şöyle dursun, bizatihi çağdaş Batı’nın kendisi için de belirleyici önemde olduğunu anımsatmaktadır. Antidemokratlar tarafından yıkılabileceği veya engellenebileceği gibi, demokrasinin dağılması, içeriden içinin boşaltılması da mümkündür. Dahası, demokrasi arzusu ne verili ne de yozlaşmayan bir şeydir; nitekim Rousseau ve Mill gibi demokrasi kuramcıları dahi, Avrupa modernliğinin sunduğu malzemeden demokratik ruhlar şekillendirmenin güçlüğünü kabul etmişlerdir. [1]

Her iki sözcüğün de muğlaklığı ve çokanlamlılığı, demokrasi ile neoliberalizmin ilişkisini kuramlaştırma girişimlerini zora sokmaktadır. “Demokrasi”, modern siyasi söz dağarcığımızın en tartışmalı ve en gelişigüzel kullanılan terimleri arasındadır. Genelgeçer anlayışa göre “demokrasi”, serbest seçimlerden serbest piyasalara, diktatörlere karşı ayaklanmalardan kanun ve nizama, hakların merkeziliğinden devletlerin istikrarına, bir araya gelmiş çokluğun sesinden bireyselliğin korunmasına ve kitlelerin diktasının dayatılmasının yanlışlığına kadar pek çok anlama gelmektedir. Kimilerine göre demokrasi Batı’nın en kıymetli hazinesidir, kimilerine göre ise Batı’nın aslında hiç sahip olmadığı şeydir, yahut esasen Batı’nın emperyal emellerinin cilasıdır. Demokrasinin o kadar çok çeşidi vardır ki –sosyal, liberal, radikal, cumhuriyetçi, temsili, otoriter, doğrudan, katılımcı, müzakereci, plebisit– bu tür iddialar çoğunlukla sağırlar diyaloğuna dönüşmektedir. Siyaset bilimi alanında, ampirik araştırmalar yapanlar terime ölçü ve anlamlarla istikrar kazandırmaya çalışırken, teorisyenler bütün bunları tartışmaya açıp sorunlaştırmaktadır. Siyaset teorisi alanında çalışanlar, çağımızda tek bir formülasyon (liberal) ve yöntemin (analitik) “demokrasi teorisi” üstünde kurmuş olduğu tekelden farklı ölçülerde memnun yahut mutsuzlardır.

Demokrasi” sözcüğünün Yunanca etimolojisi dahi muğlaklık ve tartışma yaratmaktadır. Demos/kratia “halkın yönetimi” veya “halk tarafından yönetim” demektir. Ama antikçağ Atinası’nda kimler “halk”tır? Mal mülk sahipleri mi? Yoksullar mı? Sayılmayanlar mı? Çoğunluk mu? Bu soru bizzat Atina’da ihtilaf doğurmuş, bundan dolayı Platon demokrasiyi anarşiye yakın, Aristoteles ise yoksulların yönetimi olarak görmüştür. Çağımızda Kıta Avrupası’ndan çıkan teori bağlamında, Giorgio Agamben demos’un hem siyasi topluluğun tamamına hem de yoksullara işaret etmesi bakımından –“tesadüfi olmayan”– sürekli bir belirsizliği olduğunu saptar. [2] Jac-ques Rancière ise (Platon’un Yasalar’ı üstünden) demosun bunların ikisine de değil, yönetme vasfı tanınmayanlara, “sayılmayanlar”a işaret ettiğini savunur. Bu nedenle Rancière’e göre demokrasi her zaman “paysız pay”ın patlak vermesidir. [3] Rancière’in iddiasını güçlendiren Etienne Balibar, demokrasinin imzası olan eşitlik ve özgürlüğün “dışlananların isyanıyla benimsetilmesi”, aynı zamanda da “bizzat yurttaşlar tarafından hiç bitmeyecek bir süreç içinde sürekli yeniden kurulması” gerektiğini savunur. [4]

Demokrasinin anlamının açık uçlu ve tartışmalı olduğunun kabulü elinizde tuttuğunuz yapıt için elzem; çünkü bir yandan demokrasinin halkın –bu halk kim olursa olsun– siyasi düzlemde kendi kendini yönetmesi çağrışımının değeri üstünde dururken, diğer yandan demokrasiyi belli bir biçimle sınırlandırılmaktan kurtarmak istiyorum. Bu bakımdan demokrasi, istibdat ve diktatörlüğün, faşizm yahut totalitarizmin, aristokrasi, plütokrasi yahut şirket-erkinin karşısında durduğu gibi, çağımıza ait bir fenomenin, neoliberal rasyonalitenin doğurduğu düzen içinde yönetimin yönetişime ve işletmeye dönüşmesinin de karşısındadır.

Neoliberalizm” de gevşek ve kaygan bir imleyendir. Neoliberalizmin sabit veya oturmuş koordinatları olmadığını, söylemsel formülasyonlarında, uyguladığı politikaların icaplarında, maddi pratiklerinde zamansal ve coğrafi çeşitlilik bulunduğunu söylemek akademi içinde basmakalıp bir yargı haline gelmiştir. [5] Bu basma-kalıp yargı, neoliberalizmin pek çok ve çeşitli kökenleri bulunduğunu ya da esasen eleştirmenlerinin kullandığı bir terim olduğu için varlığının dahi şüpheli göründüğünü kabul etmenin ötesine geçmektedir. [6] Bir ekonomi politikası, yönetişim tarzı ve akıl düzeni olarak neoliberalizm aynı anda hem küresel olan hem de sabit, farklılaşmamış, sistematik veya katışıksız olmayan bir fenomendir. İsveç’te refah devletçiliğinin süregelen meşruluğuyla, Güney Afrika’ da Apartheid sonrasının demokratikleştirici ve yeniden bölüşüme dayalı bir devlet beklentisiyle, Çin’de Konfüçyüsçülük, post-Mao-izm ve kapitalizmle, ABD’de köklü bir devletçilik karşıtlığı ile yeni bir işletmecilikten oluşan tuhaf bir kokteylle kesişmektedir. Üstelik neoliberal politikalar farklı kapılardan, farklı failler aracılığıyla içeri girmektedir. Şili’de neoliberalizm Salvador Allende’nin 1973’ te devrilmesinin ardından, Augusto Pinochet ve “Chicago Boys” olarak bilinen Şilili iktisatçılar tarafından dayatılan bir “deney” iken, sonraki yirmi yıl boyunca Küresel Güney’e dayatılan “yapısal uyum”un sorumlusu IMF olmuştur. Keza Margaret Thatcher ve Ronald Reagan iktidara ilk geldiklerinde cüretkâr serbest piyasa reformları peşinde koşmuştur, ama neoliberalizmin Avrupa-Atlantik ulusları içinde daha sinsice, demokratik bir söz dağarcığı ve toplumsal bilinci gasp edip bunların yerine ekonomik olanlarını getiren yönetişim teknikleri vasıtasıyla serpildiği de olmuştur. Dahası, zaman içinde neoliberal rasyonalitenin kendisi de –sadece değilse de bilhassa– üretime dayalı bir ekonomiden gittikçe finansallaşan bir ekonomiye geçişte değişime uğramıştır. [7]

Bir paradoks öyleyse. Neoliberalizm kendine özgü bir akıl tarzı, özne üretme tarzı, bir “davranış yönetimi” (conduct of conduct) ve değerlendirme sistemidir. [8] Hem tarihsel özgüllük taşıyan, Keynesçilik ve demokratik sosyalizmi hedef alan bir ekonomik ve siyasi tepkinin, hem de daha genelleşmiş bir pratiğin, o güne dek başka değer çizelgelerinin yönetimi altında olan saha ve faaliyetleri “ekonomikleştirme” pratiğinin adıdır. [9] Gelgelelim farklı farklı ülke, bölge ve sektörlerdeki somut örneklerinde, varlığını halen sürdüren kültürler ve siyasi geleneklerle muhtelif kesişmelerinde ve hepsinden öte, diğer söylem ve gelişmelerle girdiği yakınsama ve özümseme ilişkilerinde, neoliberalizm değişik şekiller almakta, değişik içerikler ve normatif ayrıntılar, hatta farklı ifade tarzları doğurmaktadır. Küresel ölçekte her yerde hazır ve nazırdır ama birleşmiş değildir, zaman ve mekân içinde kendi kendisine özdeş değildir.

Demokrasiyle ilgili örnekler de böylesine çeşitli olduğu halde, ileride anlaşılacak sebeplerden dolayı, bu çalışmada daha çok “neoliberalizm” için bir anlam belirlemekle meşgul olacağım. Ancak neoliberalizmin bu boyutlarının intizamsızlığı, kendi kendisine özdeş olmayışı, zamansal ve mekânsal değişkenliği ve hepsinden öte, yeniden şekillenmeye açık oluşunun–, neoliberalizmin çağımız diyebileceğimiz bir zamanda, Avrupa-Atlantik dünyası diyebileceğimiz mekândaki tekerrürüne odaklanan bir argüman bağlamında altını çizmek önem kazanıyor. Neoliberalizmin değişkenliği ve esnekliğine karşı uyanık olmak, şu anki versiyonunun onun özsel ve küresel hakikati diye belirlenmesine ve oluşturduğum hikâyenin teleolojik bir hikâyeye, ahir zamanlara doğru uygun adım yürüyüşte karanlık bir sayfaya dönüştürülmesine karşı bir ikaz mahiyetindedir. …

Notlar

[1] Rousseau’nun modernliğin sunduğu malzemeden demokratik özneler oluşturmanın güçlüğünü kavrayışının habercisi, “Eşitsizlik Üstüne Söylev”den Toplumsal Sözleşme’ye geçişidir. Mill Özgürlük Üstüne’de dosdoğru, hepimizin kendimiz için hürriyet, bireysellik ve hoşgörü istediğimizi, ama bunu başkalarına bahşetmeye pek yanaşmadığımızı söyler. John Stuart MillOn Liberty and Other Writings içinde, Stefan Collini (haz.), Cambridge: Cambridge University Press, 1989, 11 ve 16; Özgürlük Üstüne ve Seçme Yazılar, çev. Alime Ertan, İstanbul: Belge, 2000.

[2] Giorgio Agamben, Homo Sacer, Stanford: Stanford University Press, 1998, 176; Türkçesi: Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, İstanbul: Ayrıntı, 2001. 
[3] Jacques Rancière, Dissensus: On Politics and Aesthetics, New York: Continuum, 2010, 70; Türkçesi: Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev. Hakkı Hünler, İzmir: Aralık, 2006. 
[4] Etienne BalibarEqualiberty: Political Essays, İng. çev. James Ingram, Durham: Duke University Press, 2014, 207; Türkçesi: Eşitliközgürlük, çev. Oylum Bülbül, İstanbul: Metis, 2016, 272. Balibar’ın bu fevkalade metninin İngilizcesi, Halkın Çözülüşü’nün tam baskıya verildiği dönemde yayımlandı maalesef. Burada sunduğumdan çok daha geniş bir muameleyi hak ediyor. 
[5] Jamie PeckConstructions of Neoliberal Reason, New York: Oxford University Press, 2010; John Clarke, “Living With/in and Without Neo-Liberalism”, Focaal-European Journal of Anthropology, 51.1, 2008, 135-47; Franco BarchiesiPrecarious Liberation: Workers, the State and Contested Social Citizenship in Post-Apartheid South Africa, Albany: State University of New York Press, 2011. 
[6] Bugün neoliberalizm üstüne güzel bir düşünce tarihleri kümesi oluşmuş bulunuyor, sözgelimi PeckConstructions of Neoliberal Reason; Daniel Stedman JonesMasters of the Universe: Hayek, Friedman, and the Birth of Neoliberal Politics, Princeton: Princeton University Press, 2012; Pierre Dardot ve Christian LavalThe New Way of the World, New York: Verso, 2014; Türkçesi: Dünyanın Yeni Aklı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012; Philip MirowskiNever Let a Serious Crisis Go to Waste, New York: Verso, 2013; ve Angus BurginThe Great Per¬suasion: Reinventing Free Markets since the Depression, Cambridge, MA: Harvard University Press, 2012. Bu yapıtların her biri, savaş sonrası dönemin bazı muhalif akımlarından doğan, daha sonra bu sulardan hem beslenen hem ayrılan bir yönetim rasyonalitesi şeklini alan bir neoliberalizm anlayışına katkıda bulunmaktadır. Neoliberal siyasi rejim ve öznelliklere ait yeni güç ve kategorilerin kuramlaştırılması konusunda da, her birinin kendine özgü bir katkısı vardır. Bu çalışmalar hep birlikte, daha ortodoks bir Marksist görüşe, David Harvey’nin A Brief History of Neoliberalism (New York: Oxford University Press, 2005; Türkçesi: Neoliberalizmin Kısa Tarihi, çev. Aylin Onacak, İstanbul: Sel, 2015) kitabında örneğini bulan, neoliberalizmin 1970’lerde düşen kâr oranlarına yanıt olarak kapitalizmin yeniden biçimlendirilmesi olduğu görüşüne zımnen karşı çıkıştır. Düşünceye daha çok odaklanan analizin kapsamını genişletip kemer sıkma politikalarının yükselişini ve yaygınlaşmasını inceleyen bir yapıt için bkz. Mark BlythAusterity: The History of a Dangerous Idea, New York: Oxford University Press, 2013; Türkçesi: Kemer Sıkmak: Tehlikeli Bir Fikrin Tarihi, çev Duygu Argın, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2017. Neoliberal beyin takımlarının (think tank) neoliberal politika ve rasyonaliteyi hâlâ nasıl şekillendirdiği üstüne bir çalışma için bkz. P. W. ZuidhofImagining Markets: The Performative Politics of Neoliberalism, Zone, yakında çıkacak. Çok fazla şeyi imler hale gelen neoliberalizmin büyük ölçüde kullanışsız olduğu iddiası için bkz. Taylor C. Boas ve Jordan Gans-Morse, “Neoliberalism: From New Liberal Philosophy to Anti-Liberal Slogan”, Studies in Comparative International Development, 44.2, 2009, 137-61. 
[7] Bu geçişin önemi üstüne gelişkin analizler için, diğer çalışmaların yanı sıra, bkz. Michel FeherRated Agencies: Political Engagements with Our Invested Selves, Zone, yakında çıkacak; Gerald F. DavisManaged by the Markets: How Finance Reshaped America, New York: Oxford University Press, 2009; “After the Corporations”, Politics and Society, 41.2, 2013 ve “Finance Capitalism 2.0: How BlackRock Became the new J. P. Morgan”, Emek ve İstihdam İlişkileri Birliği Konferansı, 7 Ocak 2012, University of Michigan, webuser.bus.umich.edu/gfdavis/Presentations/Davis%20LERA%20tak%201-7-12.pdf.
[8] Michel FoucaultThe Birth of Biopolitics: Lectures at the Collège de France, 1978-79, Michel Senellart (haz.), İng. çev. Graham Burchell, New York: Picador, 2004; Türkçesi: Biyopolitikanın Doğuşu, çev. Alican Tayla, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015. 
[9] Koray Çalışkan ve Michel Callon, “Economization, Part 1: Shifting Attention from the Economy Towards Processes of Economization”, Economy and Society, 38.3, 2009, 369-98; Timothy Mitchell, Rule of Experts: Egypt, Techno-Politics, Modernity, Berkeley: University of California Press, 2002; Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil, Londra: Verso, 2011; Türkçesi: Karbon Demokrasi: Petrol Çağında Siyasal İktidar, çev. Fırat Berksun, İstanbul: Açılım Kitap, 2014. 

DVIDJNUWkAIpbaF

Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

26 Ocak 2018 tarihinde yayınlanan bu yazı serisinin ilk bölümünde 2016 yılı içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin tanıtımını yaparak “Önsöz” ve “Sunuş” bölümlerindeki eksiklik ve yanlışlıkları göstermiştik. 

Bugün ise kentteki üç devlet üniversitesinde görev yapan akademik bir kadro tarafından hazırlanan mevcut durum analizi hakkındaki tespit, değerlendirme ve yorumlarımızı sizlerle paylaşacağız:

395 sayfadan oluşan Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin toplam 128 sayfasını işgal eden mevcut durum analizinde, “Küçük Menderes Havzasının Yapısal Durumu” ana başlığı altında havzanın doğal yapısı [coğrafi konum, iklim, jeolojik, jeomorfolojik, hidrojeolojik ve toprak özellikleri, vejetasyon (Bitki örtüsü), doğa koruma alanları (Bayındır Ovacık Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Meryemana Tabiat Parkı, Efeoğlu Tabiat Parkı, Gümüldür Tabiat Parkı)], sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı (demografik yapı, istihdam, yerleşim yapısı ve Küçük Menderes Havzası kültür varlıkları, tarım, turizm, yenilik ve girişimcilik alt yapısı) ve çevre ve enerji altyapısı (havzadaki mevcut ve planlanan çevre yatırımları ile su ve enerji kaynakları) ile ilgili bilgilere yer verildiği görülmektedir.

Bütün bu araştırılıp yazılan bilgiler, havza ile ilgili ayrıntılı ve güncel verileri kapsamakla birlikte; böylesi bir planlama ya da strateji çalışmasında bu tür mevcut güncel bilgilere başvurulmasının asıl nedeni, plan hedefi olarak belirlenecek sonuçlarla bunlara temel oluşturacak mevcutlar arasında anlamlı ve doğru ilişkiler kurulması düşüncesidir.

Bu düşünce çerçevesinde şayet hazırlanan strateji belgesinde bu havzadaki ekolojik turizmle ilgili hedefler yer alacaksa, bu hedeflerin nasıl bir mevcut üzerinden geliştirileceğinin analiz edilmesi ve mevcut olanla hedeflenen arasında yapılabilir ve sürdürülebilir bir gelişme çizgisinin oluşturulması gerekir.

Bu basit örnekten hareketle, stratejilerin belirlendiği dönemde havzada ekolojik turizm yapan tesis sayısı, bu tesislerin özellik ve kapasiteleri, bu tesislere gelen turistlerin sayısı gibi sağlıklı veriler önceden biliniyorsa, bunların nicelik ve nitelik olarak gelişmesi ile ortaya çıkacak ulaşılabilir yeni hedeflerin belirlenmesi mümkün olabilir. Ama şayet bu konuda elimizdekini gösteren herhangi bir veri yoksa ya da bu  veriler hazırlanan strateji belgesinde gözükmüyorsa mevcut olanla ulaşılacak hedef arasında anlamlı bir ilişkinin kurulması her zaman için mümkün olmayacaktır. 

Bu düşünceden hareketle, 128 sayfalık mevcut durum analizini inceleyip bu veriler ışığında aynı belgenin arka sayfalarında yazılı hedeflere bakıp birbirleri ile mukayesesini yapmaya kalktığımızda, belirlenen çoğu hedef proje ile ilgili olan mevcut durum bilgisinin, mevcut durum analizinde yer almadığını görürüz: 

I – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi üzerinde yaptığımız inceleme sonucunda, Küçük Menderes Havzası’ndaki ekoturizmin geleceği ile ilgili birçok hedef bulunmakla birlikte bu konu ile ilgili mevcut durum analizinde sadece Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait turizm işletme belgeli ve turizm yatırım belgeli konaklama tesisleri ile ilgili verilere yer verildiği, belediye belgeli konaklama tesislerinden hiç söz edilmediği, havza sınırları içindeki Bayındır ilçesinde yıllardan bu yana ekolojik turizm faaliyetlerini yürüten Marmariç Ekolojik Yerleşimi ve Marmariç Ekolojik Yaşam Derneği ile Gağgı Çiftliği ile ilgili tek bir bilgiye yer verilmediği görülmektedir.

720x720nc-izm-10-12-16-gaggi-ciftligi2
Gağgı Çiftliği, Bayındır

II – Mevcut durum analizinin turizmle ilgili bölümündeki bilgi ve verilerin ilçeler ölçeğinde değerlendirildiği, bu ilçelerin ulusal ve uluslararası turizm sektörünün geçerli yönetim birimleri olan turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda ele alınmadığı görülmüştür.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış Türkiye Turizm Stratejisi 2023 belgesinde iç ve turizm boyutundaki bölümleme, turizm bölgeleri (destinasyonlar), turizm gelişim koridorları ve turizm kentleri boyutunda tanımlandığından ve bu strateji çalışması kapsamında ele alınan Küçük Menderes Havzası turizm ölçeğinde fiili olarak İzmir ve Kuşadası destinasyonları arasında paylaşıldığından havzadaki turizmle ilgili tespit, değerlendirme ve çıkarımların coğrafi anlamdaki havza kavramı üzerinden değil; turizm ölçekli mekânlar (bölgeler/destinasyonlar, gelişme koridorları, kentler vb.) düzleminde yapılması; en azından bu iki ayrı yönetim düzeyi arasında uyumlu bir ilişki ağının kurulması daha doğru ve uygun olurdu.

III – Ayrıca Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin asıl iddiası, havza açısından çok önemli olan tarımsal ürünlere yönelik kooperatifleri hem nicelik hem de nitelik yönünden geliştirmek olmakla birlikte, hazırlanan mevcut durum analizinde İzmir İl Tarım Müdürlüğü tarafından hazırlanan yıllık istatistik verileri dışında havzada faaliyette olan tarım kooperatifleri ile ilgili verilere yer verilmediği; bu nedenle Küçük Menderes Havzası’nda kaç adet kooperatifin faaliyette olduğu, bu kooperatiflere kaç çiftçi ya da üreticinin ortak olduğu, bu kooperatiflerin her yıl hangi miktarlarda ne ürettiği ve kazandığı gibi konularda hiçbir bilginin verilmediği görülmüştür.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başka bir çalışması olup Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, -çok fazla sağlıklı olmamakla birlikte- İzmir genelindeki tarım kooperatifleri hakkında birtakım veriler yer aldığı halde Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi gibi farklı bir kooperatifleşme önerisinde bulunan bir çalışmanın mevcut durum analizinde, Küçük Menderes Havzası’ndaki tarım kooperatifleri hakkında bu öneriye temel olacak bilgilerin bulunmaması büyük bir eksikliktir. 

tarım-toprakları

IV – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin mevcut durum analizi bölümünde ayrıca kooperatifler dışındaki diğer tarımsal örgütlenmelerle havzadaki tarım topraklarının mülkiyeti, tarımın finansmanı ve sözleşmeli tarım gibi can alıcı bir çok konuda bilgi verilmediği görülmektedir.

Havza ölçeğindeki tarım faaliyetlerinin temelini oluşturan halihazırdaki tarım topraklarındaki mülkiyetin dağılımı, tarımsal örgütlenmenin düzeyi, tarımın finansmanı, sözleşmeli tarımın yaygınlığı ve tarım sektöründeki yoksullaşma gibi temel bilgilerinin verilmeyişi ve bu bilgi ve verilerle belirlenen hedef ya da projeler arasındaki ilişkinin net bir şekilde ortaya konulmayışı, hazırlanan bu strateji belgesinin geçerliliği, etkinliği, güvenilirliği ve uygulanabilirliği açısından önemli bir sorundur. 

V – Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi belgesinin “Yenilik ve Girişimcilik“le ilgili mevcut durum analizinde,  sadece bölgedeki organize sanayi bölgelerinin sayısıyla her bir ilçedeki yüksek öğrenim görmüş nüfusun miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okullara göre eğitimin düzeyi ve hayvancılık istatistiklerine yer verildiği görülmüştür.

1343980145

Resmi, özel ve sivil kurumlarla üniversitelerin havza ile ilgili ya da havza içinde yaptıkları Ar-Ge yatırımları, bu yatırımların GSYİH’ya oranı, Ar-Ge harcaması yapan kurum sayısı, Ar-Ge ve yenilik ekosistemi, kurumların, bireylerin ve işletmelerin patent başvuru sayıları, temel araştırma, uygulamalı araştırma, deneysel geliştirme, teknolojinin ticarileştirilmesi ve danışmanlık verileri, KOSGEB’in “Girişimcilik Destek Programı” gibi programlarının havza ile ilgili verileri ve benzerleri dururken organize sanayi bölgelerinin sayısı, yüksek öğrenim görmüş nüfus miktarı, iş gücünün niteliği, bitirilen okul dağılımı ve hayvancılık istatistiği gibi yenilikçilik ve girişimcilik açısından dolaylı ilişkisi olan verilerin dikkate alınmış olmasının nedeni anlaşılamamış; nitekim bilgi ve verisi verilen bu konularla sonuçta ortaya çıkan hedef ya da projeler arasında da doğrudan bir ilişki de kurulamamıştır.

Devam Edecek…

Jean-Jacques Sempé

17 Ağustos 1932, Bordeaux doğumlu Fransız karikatürist ve çizer Jean-Jacques Sempé , ayrıntılara önem veren ince işli ve geniş mekanlı çizimlerin sahibidir.

Özellikle Pıtırcık kitaplarının çizeri olarak tanınan Sempé, 1957’den itibaren Paris Match, Punch, L’Express, Pilote, New York Times, New Yorker, vs. gazete ve dergilerde çizerlik yapmıştır..

Bugün sizlerle paylaştığımız çizgiler ise şehirde yaşayan insanların gündelik koşuşturmacaları ve açmazlarıyla kentlerin geçirdiği mimari dönüşümü mizahla yorumlayan, her yaştan okura seslenen usta işi karikatürlerden oluşmaktadır.
 
İçinde yaşadığımız çağa nüktedan bir gözle yeniden bakmamızı sağlayan Sempé, çoğu zaman sözsüz, yer yer kısa cümlelerle tamamladığı karikatürleriyle ince ince güldürüyor; geniş geniş düşündürüyor. 

Çizdiği kentler esas olarak sakin sessiz, konforlu Fransız kentlerine ait olsa da sıkışık trafiği, yayaları ve gökdelenleri dikkate aldığınızda yaşadığımız kentlere de benzediğini görürüz.

3 dessin-de-sempe-1A22c0379fd8f27be67ccb3fe7d3e404f862SempeRNS62SempeRNS273fc72880323d360d0af3491e57019db--jacques-jean81SBc9ZouVL587ad7866889da24e424679b77379d936026339173_a3a644b59f_b6306238246_99f5751bf6_b7585074910_53196dc613_b7585075930_f714309c93_b7585076336_e99c02df7d_bb6686b63c82483f8fc8d954100a216d0bed0b285f9d4d57a665f1e05bbee526cby-jean-jacques-sempe-1386345776_orgby-jean-jacques-sempe-1386345984_orgCGZbAynWQAAD3blDUddWooW4AAJFsGimg_43f6-5efcimg013img022jean-jacques-salle-d-atente-3nkpmaxresdefaultMisc 034Sempe1962-5tumblr_mbqyo1N0sl1qenve3o1_1280tumblr_me5zwpyddp1qenve3o1_1280

Kamu yatırım ve hizmetlerinde adil olmak… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir ve bu kentin içinde yer aldığı Ege Bölgesi, tabii ki İstanbul ve Marmara Bölgesi’ni dışarıda bıraktığımızda, ülkemizin diğer bölge ve illerine göre hem ekonomik hem de toplumsal ve kültürel yönden gelişmiş bir kent ve bölge…

Türkiye İş Bankası’nın 2015 yılı Nisan ayında hazırlattığı 2013 Verileriyle Türkiye’de İllerin Gelişmişlik Düzeyi Araştırması‘na göre İstanbul iller arası gelişmişlik sıralamasında birinci, Ankara ikinci, İzmir de üçüncü sırada bulunmakta. Antalya, Bursa ve Kocaeli ise bu üç büyük kenti izleyen en gelişmiş iller olarak dördüncü, beşinci ve altıncı sıraları işgal etmekte…

Türkiye’nin en gelişmiş illerini oluşturan bu 1. bölgeden sonra gelen Muğla Konya, Adana,  Eskişehir, Gaziantep, Denizli, Kayseri, Mersin, Tekirdağ, Trabzon, Balıkesir, Aydın, Samsun, Sakarya, Manisa, Hatay ve Çanakkale illeri ise 2. derecede gelişmiş iller grubunu oluşturuyor.

Aşağıdaki çizelgenin incelenmesinden anlaşılacağı gibi Batman, Gümüşhane, Bayburt, Adıyaman, Yozgat, Kilis, Bingöl, Kars, Iğdır, Şırnak, Ağrı, Ardahan, Siirt, Bitlis, Muş ve Hakkari illeri ise en az gelişmiş illeri bir araya getiren beşinci grupta yer alıyorlar.

ar_07_2015_Sayfa_10ar_07_2015_Sayfa_13

Eskiden; daha doğrusu ülke genelinin kalkınmasını esas alan 1960 sonrası planlama çalışmalarında kamu yatırım ve hizmetlerinin bu birbirinden farklı düzeylerde gelişmiş bölge ve iller arasında adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamak amacıyla daha gelişmiş bölgelerden elde edilen fayda ve kaynakların daha az gelişmiş bölgelere aktarılmasına özel bir önem verilir; böylelikle tüm ülkenin aynı gelişme düzeyine çıkması için özel bir çaba gösterilirdi.

Türkiye, Planlı Dönem olarak adlandırılan bu yıllarda uzun vadeli kalkınma stratejileri, orta vadeli kalkınma planları (beş yıllık kalkınma planları) ve Bölgesel Rekabet Edebilirlik Operasyonel Programı (BRROP) ile bölgesel kararlar alarak ve bölgelerin eşitsizliğine yönelik politika ve projeler üreterek bölgeler ve iller arasındaki farklılıkları gidermeye çalışmıştır.

Tabii ki bölge ve iller arasındaki bu dengelemenin bir çırpıda olmayacağı bilinir; ancak her kalkınma planı hazırlığında daha önceki kalkınma planı ile sağlanan sonuçlar değerlendirilerek yeni dengeli ve adil kalkınma hedeflerinin belirlenmesine çalışılırdı.

neoliberalism-tiago-hoisel

Ancak kalkınma planlarının hazırlık ve uygulamasında esas alınan bütün bir ülkeyi esas alan kapsayıcı planlama anlayışının, küreselleşmeci neoliberal zihniyetin dayatması sonucunda terk edilerek onun yerine rekabetçi bölgesel kalkınma anlayışının yerleştirildiği 2000’li yıllardan bu yana, bu planları hazırlamak üzere kurulup görevlendirilen her kalkınma ajansı, ülkemizde neredeyse kendi bölgesi dışında başka bölgelerin bulunduğunu ve bu bölgeler arasında sanki hiç karşılıklı ilişki ve etkileşim yokmuş gibi kendilerini diğer bölge ve illerden yalıtarak planlar yapmaya başladılar. Çünkü kendilerinden diğer bölgelerin önüne çıkmalarını sağlayacak bir rekabeti gözetmeleri isteniyor, bölgeler arası rekabet sonucunda öne çıkan bölgelerin dünya ölçeğinde markalaşarak oyunu kazanacağı söyleniyordu.

İşte bu gerçeklere dayanmayan yanlış kurgu sonucunda, önce İzmir, asırlardır kendini var eden Ege Bölgesi bütününden koparılarak il ölçeğinde tek bir bölge olarak tanımlandı ve oluşturulan İzmir Kalkınma Ajansı eliyle hazırlanan bölgesel planlar boyutunda düne kadar varlığını borçlu olduğu diğer komşu bölge ve illerle yarışarak öne çıkması istendi. Önümüze konulan bu oyunun yanlış senaryosuna göre artık bundan böyle Manisa, Aydın, Denizli, Balıkesir, Uşak ve Muğla gibi iller eskiden olduğu gibi İzmir’in ortakları değil; yarışıp geçmek zorunda olduğu rakip kentler, rakip bölgeleriydi. 

Batı Avrupa ülkelerinin kendi özel koşullarında geliştirdiği bölgeleme şablonunun ülkemiz koşulları dikkate alınmadan alınıp aynen uygulanması gibi bir anlayıştan yola çıkan bu uygulamanın  yanlışlığı, çok kısa bir zaman içinde anlaşıldı ve İzmir Kalkınma Ajansı bugün, kurulduğu 2006 yıllarına göre eski gücünü, önemini, etkisini ve parlaklığını kaybetti.

Şimdi artık herkes; özellikle de Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) gibi bölgesel kuruluşların yöneticileri İzmir’i Ege Bölgesi’nden koparmanın yanlışlığından, istatistiki bölge olarak tanımlanan yapay bölgelemeler üzerinden kalkınmanın mümkün olmadığından ve bu uygulamanın yanlışlığından söz etmeye başladılar.

2000’li yılların başında büyük ve iddialı söylemlerle takdim edilen bölgesel kalkınma  anlayışı, bugün artık eskisi gibi herkesi etkilemiyor.

2006 yılında ülkemizde kurulan ilk kalkınma ajansı unvanına sahip İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ise merkezi yönetimden alması gereken mali kaynakları alamayıp çoğu hizmetini belediyelerden sağladığı paylarla yürüten, bu nedenle de aradan geçen 12 yılın sonunda, başlangıçta ifade edilen iddialı hedeflere ulaşamayan; hatta 2015, 2016 ve 2017 yıllarını en önemli organı olan Kalkınma Kurulu’ndan yoksun bir şekilde rölantide çalışarak geçiren yerel kalkınma örgütü olarak tanınıyor.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, sanırım memleketçilik şovenizmi ile desteklenen bu yanlış bölgecilik anlayışının bir yan ürünü olarak bazı belediye yöneticileri, sanayiciler, iş adamları ve akademisyenler, İzmir’in üretip devlete verdiğinden daha az bir payı geri aldığını, İzmir’e verilmeyen bu fazlanın başka bölge ve illerdeki işlere verildiğini söyleyerek bu iddialarını raporlarla belgelemeye, bu iddiayı bir siyasi söylem olarak ifade edip kendileri lehine bir mağduriyet yaratmaya çalışıyorlar.

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir, üretip ortaya koyduklarıyla tüm ülke genelindeki diğer il ve bölgelerden bağımsız, kendi başına var olan bir bölge ya da eyalet değil…

Anadolu’nun ve Ege’nin kaynaklarıyla gelişmiş bir bölge ya da bugüne kadar kent olarak, Anadolu’ya, Ege’ye, Anadolu’nun diğer bölge ve illerine kadim bir borcu var…

Bu borç hem tarihi, doğal, ekonomik, toplumsal ve kültürel nedenlere, hem de bir ülke bütününde var olmanın getirdiği siyasi bütünlüğe dayanıyor…

DAYANISMA-1024x410

Silahlanma harcamaları, savaşlar, kahramanlıklar, milli birlik ve beraberlik söylemi gündeme geldiğinde unutulan bu konu, yoksa bunu raporlayan, siyasal bir söylem haline getirenler açısından barış zamanlarında bir anlam ifade etmiyor mu ?

Ne dersiniz?

Gelişmiş ve gelişmemiş, zengin ve fakir, sömüren ve sömürülen, parça ve bütün gibi kavramlar; bir elmanın ya da madeni bir paranın iki farklı yüzü gibi birbirine bağlı, birbirini bütünleyip var eden diyalektik bir gerçeklik değil mi yoksa?

Şükrü Erbaş şiirleri…

ÜÇ NOKTA
Büyük konuşanlar
Alınlarında eğri olmayanlar
Yalnız yükseği görenler
Herkesin ortasında yürüyenler
Bütün ışıkları yananlar
Sesi menevişsizler
Güzü küçümseyenler
Gözyaşına arkasını dönenler
Kendini mutluluk bilenler
Sessizlikten korkanlar
Yalnız eşyalarına gülümseyenler
Öyküsünde öteki olmayanlar
Kederle kirlenenler
Aynası buğusuzlar
Kışa yolu düşmeyenler
Kalbi ölüm mühürlüler
Penceresi dışa açılmayanlar
Aşktan utananlar
Güzelliği kimsesizler
Dili şiddet olanlar
Gövdesi sözünden önce gelenler
Dünyaya dokunmayanlar
Unutanlar unutanlar
Ey tek heceli darlık…
O mevsimim ki herkesten yapılmış
Üç noktayla biten bir cümleyim artık…

Şükrü Erbaş 001

Uslandı zannetme Dervişli Cemal’i
Üç nokta beş harfin budalasıdır.
Derviş Cemal

SUYUM, UNUM, BU⁄DAYIM
Ben bir iyiliğim, diyorum
yitiklik duygusundan doğan.
Çoğalmak istedikçe azalmaktan alırım
güzelliğimi.
Seçilmiş bir yalnızlığın içinden
seslenirim, mahcup ve özgür;
sevdiği herkesi bir kedere
dönüştüren kalbimle.
-Karlı bir boşuğa inen gece
çocuk kalır odamın yanında-
Kalabalığı kanıt gösteririm
kalabalığın kendine:
Hiçbir yakınlık hiçbir hayale
su taşımaz
buğday olmaz
un vermez…

Kendini sevmeni süsleme
diyor, kitaba bakan dostum;
bencil bir acısın sen.
Kimseye sezdirmeden gülümsüyorum
kalbimdeki kalabalığa.
Öyleyse neden odama düşüyor
çekilen her perdenin yalnızlığı?
Ağzının pasını
topuklarından aldığım çocuk…
-Suyum, unum, buğdayım-
Herkesin başkasını konuştuğu
bu aynalar pazarında
seni kimselere
söylemeden öleceğim.
Ocak 2000

Şükrü Erbaş 005

BİR GÜN BU SÖZLER DE

Senin o gözlerinin gamzelendiği

Çay bahçesi gökyüzüne karıştı çoktan

Bahçe değil zülüflerinden bir salıncaktı

Kedilere çınarlardan dökülür dökülürdü

Bir baş dönmesiyle evler hayaldi

Bir baş dönmesiyle dünya hatıra

Alanlarının ortasında bir saat kulesi

İnsanlar sonsuzluğa bakıyor hâlâ

Ceplerde bir avuç çakıl taşı

Hangi denizi ne kadar ısıtırsa

Sönmüş ateşlerde bir pervane

Masadan masaya yakıyor kanatlarını

Herkesin kalbinde bir Şehrazat masalı

Sabaha çıkmıyor kimsenin gecesi

Ölüm izin verdikçe gider otururdum

Bozkır izin verdikçe görünürdü deniz

Sonra o parmaklarda halkalanan rüzgar

Dünyanın bütün acılarıyla tıkanırdı

Bir gün bu sözler de gök bahçelerinde

Bir nar masalı biliyorum

Ey gövdede çiçeklenen zaman

Kendini sevmeden kimseyi sevmezmiş insan

Pervane, 2014

Şükrü Erbaş 003

KAPILAR BİZDEN ÖNCE

Kapının hızlı ya da yavaş kapatılmasıyla,

az ya da çok bir öfke geride bırakılır.

KAFKA

Sır kapısı. Kader kapısı. Ruh kapısı.

Eski Hayatlardan bir yorgun Hatıra

Yeni hayatlardan bir kanat heves

Odalarla sokakların bıçak ağzı

Giderek yüzümüze benzeyen yüzü hayatın

Dünyaya açılan alın yazımız

Erkeklerin bulutlara değen kaşları

Kızların kilitlere düğümlü kirpikleri

O gözyaşları mihrabımız

Duasını yalnız bizim duyduğumuz

Güneş geçirmeyen korku

Çatıların koltuk değneği

Yıldızlarla soluk alan yalnızlığımız

Rüyaların çifte sürgüsü

Açılır seviniriz, kapanır seviniriz

Çatık kaşımız. Aralık ağzımız.

           Gölgeli yüzümüz.

Yazmışım bir nazlı zamanda

Bir nazlı kağıda:

“Yanlış bir kapıyım ben

Önünde yanılmış bir çocuğun durduğu.”*

Tüter hâlâ canımın ocağında arzusu

Bir kanadı gökyüzüne uzanır

Bir kanadı kapanır gövdeme simsiyah…

* Yolculuk’tan

Pervane, 2014       

Şükrü Erbaş 004