Kaçak yapılaşma affının sürprizleri…

Ali Rıza Avcan

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 10 Mayıs 2018 tarihli 98. birleşiminde bir yasa kabul edilir. Yasanın numarası 7143, adı da “Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun“dur.

Bu yasanın 16. maddesiyle 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici madde hükmüne göre, “afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması amacıyla, 31.12.2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yetkilendireceği kurum ve kuruluşlara 31.10.2018 tarihine kadar başvurulması, bu maddedeki şartların yerine getirilmesi ve 31.12.2018 tarihine kadar kayıt bedelinin ödenmesi halinde yapı kayıt belgesi verilebilecek“, böylelikle yasa dışı olan yapı yasal hale gelecektir.

Bu, düpedüz cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimi öncesinde kaçak yapı sahiplerine iktidar partisine oy versinler düşüncesiyle sunulan bir seçim rüşvetidir.

Bu nedenle de yasayla getirilmiş olsa bile öncelikle Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir yasadır ve yasalara saygı duyup ona göre davranan yurttaşları aptal yerine koyan ahlaksız bir girişimdir.

Nitekim, bu affa karşı çıkan Türkiye Mimar ve Mühendisleri Odası (TMMOB) Genel Başkanı Emin Koramaz, yasanın kabulünden bir gün önce 9 Mayıs 2018 tarihinde düzenlediği basın toplantısı ile yasa teklifinin bu gerekçelerle geri çekilmesini istemiştir. 

Bu basın toplantısından bir gün sonra yasa teklifinin kabul edilmesi üzerine, başta TMMOB Şehir Plancıları Odası, Mimarlar Odası ve Peyzaj Mimarları Odası olmak üzere Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı birçok meslek odası çıkarılan yasayla bu yasaya dayanılarak düzenlenen “Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Tebliği“nin bir imar darbesi olduğunu belirterek bir seçim yatırımı olarak yürürlüğe giren kaçak yapılaşma affının barış değil kaos getirdiğini ifade etmişlerdir. (1) 

5948_11_45_37

Kentlerin planlı bir gelişmesini arzulayan tüm kesim, kurum ve bireyler bu yasanın gerekçesine ve içeriğine karşı çıkıp bunun bir seçim rüşveti olduğunu belirtmekle birlikte; yasanın kabulü ile ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi görüşme ve oy sayımı tutanaklarına baktığımızda, karşımıza çok ilginç ve şaşırtıcı bilgiler çıkmaktadır. (2)

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 10 Mayıs 2018 tarihli 98. birleşimi ile ilgili tutanakları incelediğimizde bu birleşime meclisteki toplam 537 milletvekilinden 223’ünün katıldığını, 5 milletvekilinin “red“, 217 milletvekilinin de “kabul” oyu verdiğini görüyoruz.

Yapılan açık oylama ile ilgili tutanakları incelediğimizde “red” oyu verenlerin,

1. HDP Diyarbakır milletvekili Sibel Yiğitalp,

2. HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan,

3. HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü,

4. HDP Batman milletvekili Mehmet Ali Aslan ve

5. HDP Şırnak milletvekili Aycan İrmez olduğunu ortaya çıkıyor.

Söz konusu yasanın kabulü yönünde oy kullanan milletvekillerini araştırdığımızda ise karşımıza son derece şaşırtıcı bir sonuç çıkıyor:

Bu sonuca göre yasayı kabul eden 209 milletvekilinin AKP’li, 8 milletvekilinin de CHP’li olduğunu şaşkınlıkla görüyoruz…

Bu şaşkınlık, “Kabul” oyu veren CHP’li milletvekillerinin adlarını araştırdığımızda daha da artıyor. Çünkü, kamuoyunda kaçak yapı affı olarak bilinen yasanın kabul edilmesi için oy veren CHP’li milletvekillerinin;

1. CHP Bursa milletvekili Lale Karabıyık,

2. CHP Mersin milletvekili Hüseyin Çamak,

3. CHP İstanbul milletvekili Sibel Özdemir,

4. CHP İstanbul milletvekili Barış Yarkadaş,

5. CHP İzmir milletvekili Musa Çam,

6. CHP Sakarya milletvekili Engin Özkoç,

7. CHP Samsun milletvekili Hayati Tekin ve

8. CHP Tokat milletvekili Kadim Durmaz

olduğunu anlıyoruz. 

Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 86. döneminin son oturumunda kabul edilen bu yasaya “kabul” oyu veren CHP’li milletvekilleri bunlar (!)

Üstüne üstlük bunlar arasında hepimizin solculuğu, devrimciliği ve demokratlığı ile tanıyıp bildiğimiz eski sendikacı Musa Çam var (!)

Yakın zamanda TMMOB Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi’nin “2018 yılının örnek politikacısı” olarak ödül verdiği iki CHP’li milletvekilinden biri olan CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Kültürpark mücadelesinde bizlerin yanında durup önüne konulan dilekçeyi imzalayan CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Hepimizin düne kadar; daha doğrusu bu yasanın kabulüne kadar tanıyıp bildiğini sandığı CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Ve tabii ki diğerleri…

Şimdi bu durumu görmezlikten ya da bilmezlikten gelip kulağımızın üstüne mi yatacağız?

Yoksa gerçeğin, her zaman ve koşul altında bilinmesi gereğinden hareketle, bu bilgiyi kendisine güvenip oy vermiş İzmirli seçmenlerle paylaşacak mıyız?

Bu yasaya karşı çıkıp kampanyalar düzenleyen kurum, kuruluş ve bireylere bunu söyleyecek miyiz?

Seçimler öncesinde bunu söylemenin ya da yazmanın zamanı mıydı?” diye soranlara ya da “bunu yazarak AKP’ye hizmet ediyorsunuz” diyenlere ne diyeceğiz peki?

Tabii ki her zaman için gerçeği araştırıp dosdoğru söyleyeceğimizi… Hiçbir gerçeğin bilinmemesi, fark edilmemesi ya da unutulmaması dileğiyle…

Resim1

Peki, o halde CHP’li bu sekiz milletvekili niye böyle davranıp böylesi bir karara katıldılar?

Bunun muhakkak bir açıklaması, bizleri ikna edecek bir gerekçeleri olmalıdır…

Özellikle de her şeyi yasalara uygun yapmaya çalışan, bugüne kadar hiçbir şekilde kaçak yapı yapmayan ve bu siyasetçileri milletvekili olarak seçen yurttaşlara açıklanıp söylenecek bir şeyler olmalıdır…

Tüm bir ülkeyi ve kentleri ilgilendiren böylesine büyük bir kötülük uğruna iktidar milletvekilleriyle işbirliği yapıp çıkarılan bu yasanın kabulü için niye oy verildiği bir an önce açıklanmalı ve dürüst insanlardan özür dilenmelidir…

Partileri tarafından yeniden aday gösterilmedikleri için mi yoksa AKP ile yarışmak adına mı veya başka bir nedenle mi?

Bütün bunların nedeni bir an önce açıklanmalı ve giderayak yapılan bu büyük kötülük için özür dilenmelidir…

Tabii ki, bu yasanın kabulünde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunmayan ve 5 HDP’li milletvekili gibi “red” oyu vermeyen 123 CHP’li milletvekilinin o anda ne yaptıklarını sorup tarihi sorumluluklarını hatırlatarak…


(1) https://www.tmmob.org.tr/icerik/imar-affi-duzenlemesi-geri-cekilmelidir

(2) https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem26/yil3/ham/b23136oylama.htm

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (3)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı manifestolarının ele alındığı dört bölümlük yazı dizimizin bugünkü bölümünde, tutuklu olarak 1 yıl 7 ay 11 gündür Edirne Cezaevi’nde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘a ait manifestoyu inceleyip değerlendireceğiz. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın manifestosu, barındırdığı toplam 2.071 sözcükle diğer cumhurbaşkanlığı manifestoları arasında en kısası olma özelliğine sahip.

Ayrıca, kendisi hakkında verilmiş bir hüküm olmamasına karşın yasal haklarını kullanmaktan yoksun olması nedeniyle, cumhurbaşkanlığı manifestosunu kendi ağzından dinleyemediğimiz tek aday durumunda.

Ele alıp inceleyeceğimiz bu manifestoyu da, avukatları aracılığıyla parti yetkililerine teslim etmiş durumda.

Manifesto kapsamındaki görüşlerini ise ya kısıtlı süreyle kullandığı ankesörlü telefonla ya da kendisini ziyaret eden eşi ya da avukatları eliyle paylaşıyor.

Sözün kısası, bu gün inceleyip değerlendireceğimiz manifesto, aslında esir alınmış bir cumhurbaşkanı adayına ait.

basak-demirtas-esim-tutuklanacaklarini-aylar-once-biliyordu-8686-dhaphoto7,0G4qpvRYR0uSyisnZWR-uA

12 punto ile yazılmış 9 sayfalık bu kısa manifestoda kentler, kent yönetimleri ve yerel yönetimler üzerine şu ifadelere yer verildiği görülüyor:

1)Toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile güçlendirilmiş bir yönetim sistemi kuracağız.

2)Acil toplumsal yaraların sarılması ve yönetim sisteminin çoğulcu mekanizmalara kavuşturulması sağlanacak.

3)Halkın seçme hakkı ve iradesinin gaspına dayanan kayyum uygulamasını sonlandırıp, görevden alınan belediye eş başkanlarını derhal görevlerine iade edeceğiz.

4)Demokratik Anayasa yapım sürecini iki yıl içinde tamamlayacağız. Anayasa, merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasi ve yerinden yönetimi temel alacak.

5)Kentleri yağmalayan, halkın barınma hakkını yok eden projeleri; tarihi, kültürel varlıkları ve ortak yaşam alanlarını gasp edenleri durduracağız.

6)Kanal İstanbul gibi doğayı ve kaynakları katleden israf projelerinin tümünü başlatılmış olsa dahi durduracağız.

Manifesto metninin geneli ile bu metin içinden seçtiğimiz bu altı tümceden anladığımız ise şu şekilde:

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın cumhurbaşkanı olması durumunda AKP iktidarı döneminde büyük hasar gören demokratik sistemi onarmak amacıyla uygulamaya konulacak “Demokrasiye Acil Geçiş Programı” çerçevesinde iki yıl içinde demokratik bir anayasanın hazırlanması sağlanacak; hazırlanan anayasa merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasiyi ve yerinden yönetim ilkelerini esas alacak; yerel yönetimler de dahil olmak üzere tüm yönetim mekanizmalarına toplumun tüm kesimlerinin katılımı sağlanıp yönetime çoğulcu bir yapı kazandırılacak; halkın seçme hakkı ve iradesine aykırı kayyum uygulamalarından vazgeçilerek tüm eş belediye başkanları görevlerine iade edilecek, Kanal İstanbul gibi doğal, tarihi, kültürel değerlerle ortak yaşam alanlarını ve kentleri yağmalayıp tahrip eden, halkın barınma hakkını yok eden projeler durdurulacak.

Halkların Demokratik Partisi‘nin (HDP) % 10 oranındaki seçim barajını aşıp aşmayacağı konusunun tartışıldığı böylesi gergin bir ortamda, kimse HDP adayı Selahattin Demirtaş‘ın birinci ya da ikinci turda cumhurbaşkanı seçileceğine inanmasa da; bu manifesto ile ortaya konulan katılımcı, çoğulcu demokratik düşünce, öneri ve çözümlerin seçim ortamını olumlu etkilediği, cumhurbaşkanı adayının esir alınmış halinin en keskin siyasi parti liderlerinin sözlerini bile yumuşattığı, Edirne Cezaevi’nden eşi ve avukatları aracılığıyla yaptığı zeki, esprili ve insancıl çıkışların; hatta kendisi tarafından yazılıp bestelenen şarkının bile ülkedeki gergin seçim atmosferine CHP adayı Muharrem İnce ile birlikte olumlu, iyimser ve hoş bir hava kattığı görülmektedir.

images

Kişisel zeka, yetenek ve becerileriyle öne çıkan; bu nedenle, yer yer ya da zaman zaman rakipleri tarafından bile hakkı teslim edilen  bu tür liderler, çoğu kez ülke yönetiminde yer almasalar bile içinde bulunulan toplumsal ve siyasi ortamla demokrasiye yaptıkları katkılarla her zaman hatırlanacaktır. 

Devam edecek…

Kent ve Kültür Üzerine* (1)

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Kent ve Toplum

Kentler, bağlı oldukları ekonomik ve toplumsal dizgelerin birer parçası, minyatürü, aynasıdırlar. Genel yapının tüm özellikleri, güzellikleri ve hastalıklarıyla birlikte onlara da yansır. Roma’da İtalya’yı, Londra’da İngiltere’yi, Jakarta’da Endonezya’yı, İstanbul’da Türkiye’yi tüm özellikleriyle kolayca bulabilirsiniz. 

Gideon Sjoberg, Sanayi Öncesi Kent (Pre-Industrial City) adlı yapıtında kentleri sanayi öncesi, sanayileşmekte olan ve sanayi sonrası kentler olarak sınıflandırırken, teknolojiyi belirleyici etmen, bir başka deyişle, bağımsız değişken olarak kullanmıştır. Ondan çok önce, Karl Marx, bu kez ekonomiyi bir belirleyici etmen olarak kullanarak, toplumları ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olmak üzere beşe ayırmıştır. Dikkati çeken odur ki, Marksçı öğretide toplumların gelişmişlik düzeyini belirleyen değişken üretim biçimi ve üretim ilişkileri gibi ekonomi ağırlıklı bir ölçüttür. Bu kademelenme içinde, kentin burjuvazi ile birlikte doğduğu görülür. Feodal toplumlarda bugünkü anlamında bir kentin varlığından söz edilemez. Feodalitede dinsel ve yönetsel işlevler, ekonomik işlevlerin ağırlık kazanmasına olanak bırakmamıştır. Feodal dönemin insan yerleşmelerinde varlıklılar ve seçkinler merkezde; yoksullar, azınlıklar, istenmeyen öğeler ise çevrede yer almaktadırlar.

Kent, Uygarlık ve Demokrasi

Ünlü kentbilimci Lewis Mumford, Kentlerin Kültürü adlı yapıtında, “Kent, bir topluluğun kültürünün ve erkinin yoğunlaştığı yer, zamanın bir ürünü, birikimidir” der. Gerçekten, kentsel yaşamla uygarlık arasında yakın bir ilişki olduğunu varsayan görüşler yaygındır. O kadar ki, bu görüşler, kimi dillerdeki kent ve uygarlık karşılığı sözcükler arasındaki benzerliği de kanıt olarak kullanma eğilimindedirler. Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliği uygarlıkların kentlerden kaynaklandığını düşündürmüştür. Yunanca’daki kent (polis) sözcüğünün de siyaset (politiae) ile ayni kökten kaynaklandığı bilinmektedir. Kentsel yaşamın uygarlığın beşiği olarak algılanması, kimi dillerde, kibarlık (civilité) ve görgü (urbanité) sözcüklerinin de kent kökünden türetilmelerine yol açmıştır. Bir başka deyişle, kibarlık ve görgü kent insanına özgü özellikler olarak algılanagelmiştir.

Öte yandan toplu yaşam kentte siyasallaşmakta, temsili demokrasi kurumlarının yanı sıra, kent doğrudan demokrasinin katılımcı yöntemlerinin de uygulandığı bir ortam olmaktadır. Batı dillerindeki “citizen” sözcüğü, hem yurttaşı, hem de kenttaşı (hemşehriyi) anlatmak üzere kullanılıyor. Antik Helen kentlerinin, tarihsel olarak, devletten daha önce gelen kurumlar olması, kenttaşlık kavramına yurttaşlıktan daha eski bir kavram gözüyle bakılmasına yol açmıştır.

Kentin insanlara siyasal bilinç kazandıran bir işlevi olduğunu öne sürenler olmuştur. Karl Marx, devrimin itici gücünü kent proletaryasında, yani kentlerde görmüştür. Mao ve Castro gibileriyse, tam tersine, devrimin kentlerde değil, kır yoksullarının öncülüğünde gerçekleşeceğini varsaymışlardır. Yazınımızın tanınmış kalemlerinden Fakir Baykurt’ta, Demirtaş Ceyhun’da, Talip Apaydın’da, kentin ve köyün farklı konumlarda tutulduğu, farklı değerlendirmelere konu yapıldığı dikkat çeker. Pozitif ya da negatif anlamda kent, her zaman katılımın aracı, ortamı olmuştur. Kentin gösteriler ve sokak hareketleri gibi negatif şiddet olaylarına sahne olmasına verebileceğimiz örnekler o kadar çoktur ki… Ümraniye, Gaziosmanpaşa, Kadıköy olayları, Adana, Kuşadası, Yalvaç ve Adalar’da kent yöneticilerine saldırılar bunlardan yalnız birkaçıdır.

Öte yandan kent, insana kent ve çevre değerlerine sahip çıkma bilinci kazandıran, kentlilik bilinç ve sorumluluğu aşılayan bir olumlu özelliğe de sahiptir. İster negatif, isterse pozitif anlamda olsun, bu sonuçları doğuran bağımsız değişkenin, salt kentleşmenin kendisi mi, toplum yapısının özellikleri mi, yoksa her ikisi mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Kentlerdeki siyasal şiddet olaylarını incelediğimiz bir çalışmada, biz asıl belirleyici etmenin toplumdaki göreceli yoksunluk olduğu sonucuna varmıştık. (Keleş/Ünsal, 1982)

Kent 182

Kent ve Özgürlükler

Alman atasözü, “kent havası insanı özgür kılar” diyor (Stadtluft macht Manfrei). Gerçekten de, tarihsel gelişim süreci içinde kentler özgürlüğün doyasıya yaşandığı yerler olarak algılanmışlardır. Kent tarihi gösteriyor ki, demokrasi  bilincini  geliştirmenin  iki  ön koşulundan biri, insanın kentine ait olduğun duyumsaması, ikincisi de, kentin üzerinde fiilen söz sahibi olabilmesidir. Kent, demokrasi ve özgürlük temalarını çağdaş bir yaklaşımla ele alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı (1985) ve Avrupa Kentli Hakları Şartı (Mart 1992 ve Mayıs 2004) da bu düşüncelerden esinlenerek hazırlanmış belgelerdir.

Kent havası acaba gerçekten insanı özgürleştiriyor mu? Bir kez, unutmamalı ki haklar ve özgürlükler birlikte bir bütün oluştururlar. Birine saygısızlık ötekine de saygısızlıktır. Konuşması, yazması, örgütlenmesi, tepkilerini dile getirmesi yasaklanmış bir insan kentte oturuyor olsa da özgür sayılamaz. (Keleş, 1995) İkinci olarak, kentlinin özgürlüğü, parçası olduğu toplumun özgürlükçü ve demokratik bir toplum olmasına bağlıdır. Devletin hak ve özgürlükler konusunda duyarlı olmadığı  bir  toplumda  kent  insanı nasıl özgür olabilir? Son olarak da, küreselleşmeyle körüklenen liberalizm ve liberal mantık, kentleşmeyi ve kentlerin oluşumunu bir yandan özendirirken, bir yandan da tahrip edici sonuçlar yaratmaktadır. Kentlerin sahip bulunduğu tarih, mimarlık ve doğa değerlerinin tüm kentli haklarıyla birlikte, gelecek kuşakların hakları gözardı edilerek, tahribi ve gasp edilmesi bu dünya görüşünün doğrudan sonucu gibi görünmektedir.

Bu yönden bakıldığında, Türkiye’de kent havasının insanları daha özgür kıldığı söylenebilir mi? Yoksa kent yaşamının kent insanını tutsak yapmakta olduğu daha gerçekçi bir değerlendirme midir? Bu sorunun yanıtlanabilmesi yönünden şu üç saptama önem taşımaktadır: Bir kez, kentleşme, sanayileşme ve kapitalist gelişme, tüketimi, insanların bencilliğini, rant arayış özlemlerini kamçılıyor. Bu da, insanların birbirleriyle ve yaşam ortamlarıyla olan ilişkilerindeki davranışlarını etkilemekten geri kalmıyor. İnsanın çevresine ve kentsel değerlerine yabancılaşmasının ardındaki temel nedenlerden biri budur.

İkinci olarak, kent havasının insanı özgür kılması, herkesin her dilediğini serbestçe yapabileceği yolunda yanlış bir sanı uyandırıyor. İşportacıların belediye kolluk güçlerinin gözü önünde ve çoğu kez de onların koruması altında, kaldırımları yürünemeyecek biçimde işgal etmeleri bu sorumsuzluğun açık bir örneğidir. Kasetçi dükkânları, günün 24 saatinde, gelip geçenlere, istekleri olmaksızın, avaz avaz, kendi tercihleri olan ve gürültü dozu ağır basan sesler sunabilmektedirler. Ankara’da, Gökdelen’in yanı başındaki böylesine bir gürültü kaynağını, komşusu olan Barolar Birliği Genel Başkanı’nın, tüm hukuk yollarını kullandığı halde, susturamadığını kendisinden dinlemiştim. Konut sorunları arsa mafyasının öncülüğünde çözüm bekler durumdadır. Özgürlüklerin bir sınırı olduğu, olması gerektiği düşüncesi kentlinin kafasında yer etmemişse, hangi özgürlükten söz edilebilir? Bu sınır konulamadığı içindir ki, “kente karşı işlenen suçlar” kentlerimizde çok sık rastladığımız olgular arasında yer almaktadır.

Son olarak, küreselleşme denilen olgu, sağladığı teknolojik olanaklar ve kolaylıklar yanında, değer dizgelerinde önemli sarsıntılara, çürümelere yol açabiliyor. Etik kurallara dayanan eski değer sistemlerinin iş bitiricilik ve köşe dönmecilik gibi kestirme yollardan zengin olmayı öngören yeni değer sistemleriyle hızla yer değiştirdiği alıcı ortamların başında kentler geliyor. Kimi özel radyo istasyonlarının yayınlarındaki “…factoring;… paralar trink” gibisinden reklamlardan hoşlananların sayısı hızla artıyor.

Değer kalıplarımızdaki bu sarsıntılar arasında, hükümetlerin, Hazine topraklarını satışa çıkarması, yabancı uyruklulara toprak satışına izin vermesi, ön yargılı ve sınırsız özelleştirme çabaları, yönetimde teftiş ve denetim karşıtlığı, kent yaşamını doğrudan etkileyen gelişmeler olarak dikkat çekiyor. Bu çerçevede, devlet ve siyaset adamlarının, tıpkı bir tacir gibi, para, arsa, emlak, villa, otel, motel, şirket ortaklığı, vergi oyunları gibi işlere giderek daha çok merak sarmaları, devlet ormanlarına el atmaları olağan durumlardan (ahval-i adiyeden) sayılır oldu.

Görüldüğü gibi, kent havasının insanı özgür kıldığı gerçeğini toplum yapısının genel koşulları belirliyor. Olguların birbirine bağlılığı burada da kendisini gösteriyor; boyutları ister yerel, ister ulusal, ister uluslararası olsun… Cengiz Bektaş’ın da dediği gibi, “Bir kez kültür kirlendi mi, ondan sonra her şey birbirini izliyor. Düpedüz söyleyeyim isterseniz: Kültür kirlendiği için sular kirleniyor, hava kirleniyor. Toprak kirleniyor… Silahlanabilmiş ülkelerin kültürlerini tertemiz sayabilir miyiz? Suları, havaları, toprakları tertemiz olsa da…” (Bektaş, 1997)

Kentlileşemeden Kentleşmek Üzerine…

Görülüyor ki, sorun insanlarımızın kentlileşemeden kentleşmekte olmalarındadır. O halde, kentlerimizi, insan kişiliğini her yönden geliştirmeye elverişli bir ortam yapmak zorunluluğu var. Yoksulluktan ve köylülükten kurtulmaya olanak bulamayan “yarı kentli” yurttaşı kentlileştirebilmek için bilinçli bir eğitim seferberliğini başlatmak zorundayız. Üstelik eğiticilerin,  yönetenlerin  eğitimine öncelik vererek…

İnsan davranışlarında kentli olmanın, gerçek anlamda yurttaş olmanın gerekli kıldığı değişiklikler olmaksızın, kent kültüründen kim söz edebilir ki! Bu sorunun yanıtını yine Cengiz Bektaş’tan bir alıntıyla aramayı sürdürelim:

Bu yazıyı, Kazdağı’nın Kuzey yönünde, daha doğrusu eteğinde yazıyorum. Gerçek bir cennetteyim. Bu cennete yakışmayan insanlar, suyun hemen dibinde et kızarttıkları için, ortalık dumana boğulduğu ve çok pis olduğu için, elli altmış metre uzaktayım. İçeriye bir adam girdi. Sanki kimse yokmuş gibi bağıra bağıra bir şeyler sordu, işleticiye… Sözcüklerinin arasında yabancılar da var. Besbelli Almanya’ya gitmiş. Gitmiş de ne olmuş ki! Kent görmüşlüğü bir yana bırakın, köyünün terbiyesini bile yitirmiş. Yitirmemiş olsaydı, bir yere girince, önce içerdekileri şöyle genelden selamlayacaktı. Sonra, sesini, başkalarını duyamayacağı, rahatsız olmayacakları denli kısacaktı. Nasıl kentli olunurdu ki? İnsanlar neden kentli olmuşlar? Nasıl olmuşlar? Gerçekten, insanlar, neden kenti kurmuşlar? Daha insan olmak için insanın yarattığı en karmaşık araç kent. Ama bugün de, daha da, en iyi insanı yaratabilecek düzeye gelemedi kent.

Bugün de kimileri öyle sanıyorlar ya!… Geniş yolları, caddeleri, yüksek, güzel yapıları, parkları oldu mu bir yerin, kent sayıyorlar ya orayı… Antik çağda da bir yerin tiyatrosu, dinleti (konser) yeri, okulu, koşu, yarışmalar (stadyum) yeri, tapınağı, kitaplığı olmadı mı, o kentleşmeyi kent saymıyorlar ya…

Siz gelin de yirminci yüzyılda Sivas’ı kent sayın… İsterse gökdelenleri olsun, isterse her yanını çağcıl yapılar, parklar kaplamış olsun… Sivas nasıl kent olabilir? Kendinden başka düşünenleri odun yakar gibi yakabilenlerden kentli mi olur? Kentli olmayanların oturdukları bir yer kent olabilir mi?

Kentli olmayanların çoğunlukta olmadığı bir yer elbette kent değildir. Sivas’ta hem azıcık kentlileşmiş, hem de devekuşu da olmayan insanlar var olsaydı, otuz beş aydın kişi yakılamazdı, insanlaşmamış olanlarca… Orada olup bitenler ya da kışkırtma var diyebilenler bakan olsalar ne olur ki! İşin temeli bu. Kent demek, orada insanca var olunabilen yer demektir.” (Bektaş, 1996)

Kent 185

Batı Avrupa’nın en büyük kentlerinde, sokaklarda, metroda, trenlerde, otobüslerde, lokantalarda yüksek, ama çok yüksek sesle konuşan,  parlamentonun bahçesindeki çimler üzerinde et kızartıp transistörlü radyosundan  etrafa türküler saçan kimler varsa, pasaportlarına bakmaya gerek kalmadan, köylülüğünü orada da sürdüren, kentlileşmeye karşı direnci yüksek insanlar olduklarını düşünebilirsiniz. Bizde de, metro istasyonlarında vagonların kapıları açıldığında yaşanan itiş kakışlar, insanda boğa güreşi yapılan arenaları çağrıştırmaz mı? Yürüyen merdivenlerin sağını solunu geliş geçişe kapalı tutmalar, birikmiş suların üzerinden taşıtla geçerken, hele de etrafta kadın varsa, gaza basmalar az rastlanan olaylar değil. Köylülük de, demek ki, kamusal alan gibi, mekâna bağlı olmayan, sırtta taşınabilen bir şey. Kentteki köylülüğün, uygarlık açısından, insanlık açısından, haklar açısından, köydeki köylülükten daha ciddi sorunlar doğurmakta olduğuna hiç kuşku yok.

Devam edecek…

(*) Mülkiye Dergisi, Cilt XXIX, Sayı: 246, s. 9-18

 

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (2)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan adayların cumhurbaşkanı oldukları takdirde neler yapacaklarını gösteren manifestolarda kente ve yerel yönetimlere dair neler vaat ettiklerini araştırıp incelediğimiz yazı dizimizin bugünkü bölümünde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) adayı olarak seçime katılan Recep Tayyip Erdoğan‘ın manifestousunu ele alacağız.

Recep Tayyip Erdoğan 15 Mart 2003 – 10 Ağustos 2014 tarihleri arasında 9 yıl 4 ay 25 gün süreyle başbakanlık, 10 Ağustos 2014 – 24 Haziran 2018 tarihleri arasında 3 yıl 10 ay 14 gün süreyle cumhurbaşkanlığı; toplam olarak 15 yıl 3 ay 9 ay başbakan ya da cumhurbaşkanı olarak ülkeyi en üst düzeyde yönetmiş; bu anlamda şimdiye kadar defalarca seçim bildirisi ya da hükümet programı hazırlamış bir siyasetçi.

Daha önceki seçim bildirilerini anımsadığımızda daha içerikli olduğunu, birçok konuya değindiğini, asıl önemlisi her bildiriyi büyük, abartılı projelerle doldurduğunu anımsıyoruz.

Ama bu kez adeta fazla hazırlık yapılamadığı için bir gecede hazırlanmış gibi bir manifesto ile karşı karşıya kalıyoruz.

Hem de bol bol “biz“, “bize” ve “bizdik” sözcükleri kullanmanın dışında öznesi “biz” olan hamaset dolu bir metinle karşılaşıyoruz.

Bütün bu “biz” söylemiyle yazılmış metnin bir partinin lideri ve adayı için hazırlandığını hatırladığınızda “biz“den kastedilenin o partiye ya da liderine oy verip destekleyenlerle sınırlı olduğunu, oy vermeyip desteklemeyenlerin ise “onlar” olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorsunuz.

Biz” olanın “millet” olduğu iddia edilse bile…

Cumhurbaskani-Erdogan-AK-Parti-secim-manifestosunu-acikladi-5468

12 punto ile yazılan toplam 22 sayfalık mmanifestoda kullanılan 4.695 sözcükten 72’sinin “biz“, 8’nin “bize“, 11’inin de “bizdik” olduğunu, hamaset diliyle adeta bir “kahramanlık menkıbesi” gibi yazılmış bu metinde 1071 Malazgirt savaşının, Söğüt’ün, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Süleymaniye’nin, Yavuz’un, Selahaddin Eyyubi’nin, Abdülhamit’in, Kut-ül Amare’nin, Seyit Onbaşı’nın, Çanakkale’nin, Sütçü İmam’ın, Hasan Tahsin’in, Nene Hatun’un, Şahin Bey’in, Gazze’nin, Somali’nin, Arakan’ın, “One minute“ın, Fırat Kalkanı’nın, Zeytin Dalı’nın ve tabii ki 15 Temmuz’un unutulmadığını görüyor ve 15 asırdır Okçular Tepesi’ni beklediklerini öğreniyoruz.

Dünyanın dört bir köşesindeki isimlerin teker teker sayıldığı bu metinde tek bir “kent” sözcüğüne rastlamayıp onun yerine kullanıldığını anladığınız “şehir” sözcüğünün 4 kez kullanıldığını, “yerel” ya da “mahalli” sözcüklerinin ise hiç kullanılmadığını görüyorsunuz.

Gezi kalkışmasıyla istikrarımıza kastettiler, şehirlerimizi talan ettiler, demokrasimizi hedef aldılar.

Mamur kılınacak şehirlerimiz, işlenecek bereketli topraklarımız, yetiştirilecek yavrularımız var.

Şehirlerimiz kültür sanat üreten kimlikli şehirler haline gelecek.

Kent sözcüğü yerine tercih ettikleri “şehir” sözcüğü ile ifade ettikleri topu topu bu üç tümce… Bunun dışında “kent” ya da “şehir”le ilgili başka bir şey yok!

Kent” ya da “şehir“lerle ilgili dolaylı iki sözcük ise, seçimlere az bir zaman kala bir seçim rüşveti olarak yasalaştırdıkları imar affıyla ilgili olarak, Ülkemizdeki bağımsız binaların yarısını oluşturan imarsız veya imara aykırı yapıların durumuna hukuki çözüm getirdik. Böylece kentsel dönüşüm ve planlı yapılaşma çalışmalarının önündeki engelleri kaldırmış olduk.” dediklerini görüyoruz.

Yaptıkları, yapacakları ve vaat ettikleri topu topu bu kadar!

Kentler ve yerel yönetimler üzerine başkaca bir şey söyledikleri yok!

Tabii ki 15 yıldır yaptıkları, yapmak istemedikleri, yapamadıkları hepimizin gözü önünde ya da hafızalarımızda…

O nedenle “Ahdim olsun ki” diye başlayan vaatlere aklı başında olan kimse inanmıyor, inandırıcı bulmuyor.

Çünkü “Ahdim olsun ki” diye başlayıp söylediklerinin nasıl yapılacağına ilişkin hiçbir açıklamaya gerek duyulmuyor. Bütün bunların yapılacağının tek garantisi, “Ahdim olsun ki” diyen kişinin kendisi.

dvye7zww4ag74e6

Aynı kişi eskiden, hepsi de çok anlamlı olmasa bile, bir takım gösterişli projeleri sıralamayı severdi. Bu kez Kanal İstanbul ve 1915 Çanakkale Köprüsü, bir de son mitinglerde ortaya attığı “Zihni Sinir Projesi” niteliğindeki “Millet Kıraathanesi Projesi” dışında bir proje sayamıyor.

Ele alıp incelemeye çalıştığımız manifestonun en iyi yanı da bu galiba.

Devam edecek

 

Modern Dünyada Tarım ve Özgürlük

Kitabın Adı: Modern Dünyada Tarım ve Özgürlük, MST-Topraksız Kır İşçileri

Yazarı: Abdullah Aysu

Yayınlayan: Epos Yayınları

1. Basım, Ankara, Mayıs 2018

319 sayfa.

abaysu-1024x730

Abdullah Aysu hakkında: (1954, Ankara) Çiftçi bir ailenin sekiz çocuğundan biridir. Beş yıl ziraat öğrenimi görmüştür. İktisat Fakültesi mezunudur.

Tarım Bakanlığı’nda yedi yıl çalıştıktan sonra 12 Eylül 1980’de bu görevinden ayrıldı. Uzun yıllardır tarımla uğraşmaktadır.

Türkiye Ziraatçılar Derneği İstanbul Şube Başkanlığı, Türkiye Tarımcılar Vakfı Genel Başkanlığı yaptı. Halen Hububat Üreticileri Sendikası (HUBUBAT-SEN) Genel Başkanlığı ve Çiftçi sendikaları Konfederasyonu (ÇİFTÇİ-SEN) Kurucu Genel Başkanlığı’nı yürütüyor.

Çeşitli uluslararası konferanslarda tarım, gıda ve ekoloji üzerine sunumlar yapan Aysu, Türkiye’de Tarım Politikaları (2001), Tarladan Sofraya Tarım (2002), Avrupa Birliği ve Tarım (2006), Küreselleşme ve Tarım (2008), Topraksızlar 25 Yaşında (2010), Gıda Krizi (2015) adlı kitapların yazarıdır. Ayrıca birçok derleme kitapta makalesi bulunuyor. Birgün gazetesinde ve Bianet’te yazıları yayınlanmakta, Özgür Gündem, Özgürlükçü Demokrasi ve karasaban.net’te tarım, gıda ve ekoloji üzerine haftalık yazılar yazmaktadır.

Tanıtım Bülteninden

Şirketlerin kâr hırsı ve Devletlerin şirketleri koruma politikaları bize çağımızın gerçeğini sunuyor:  İşsizlik ve yoksulluk artıyor, açlık ve beslenme yetersizliği artıyor, nüfusun büyük bir kesimi temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişmekte zorlanıyor, iyi beslendiğini düşünen insanlar yüksek düzeyde kimyasal kullanılarak yetiştirilmiş gıdalarla kendilerini zehirliyorlar,  bölgesel savaşlar artıyor, kısaca ekolojik tahribat kritik bir eşiğe geldi. Yoksulların geleceği giderek belirsizleşiyor.

Bu çağımızın gerçeğinin bir tarafı: Ve gerçekler sadece yok olanlardan ibaret değil – Gerçekler sadece devletlerin ve şirketlerin (sermaye akışının) egemenliğinden ibaret değil.

Abdullah Aysu bu kitapta bize “Dünyanın başka bir gerçeğini” gösteren ve kanıtlayan bir mücadeleyi tanıtıyor. Bu mücadele, umudu ya da hayali değil, “gerçek hayatta” modern dünyanın egemenlerine karşı yürütülen toprak ve özgürlük talebinin somut varlığını kanıtlıyor aynı zamanda…

Bu kitapta, toprağı büyük sermayeden bağımsız biçimde işleyebilmek ve özgürleşebilmek için kolektif ilkelere bağlı kalarak örgütlenen Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin kazanımları anlatılıyor: Topraksız Kır İşçileri Hareketi, “doğanın toplumsallaştırılması” olarak adlandırılan bir süreçte, ekoloji talanına ve bu talana eşlik eden kültür yıkımına tepki olarak, doğal varlıklardan kullanma payı almak amacıyla tarihsel haklarını talep ediyor.

Brezilya’nın 23 eyaletinde 1,5 milyondan fazla kır yoksuluyla birlikte hareket eden Topraksız Kır İşçileri Hareketi, boş araziler üstüne büyük bedeller ödeyerek kurdukları yerleşimler ve kamplarda kendi geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar. Geçimlerini hayvancılıkla ve meyve-sebze-hububat üreterek sağlamaya çalışıyorlar. Kurdukları üretim ve tüketim kooperatifleriyle sömürü düzeninden kaçınıyorlar.

Eğitim kurumları inşa etmişler: Çocukları için kreş, okul açmışlar, gençleri için eğitim merkezleri kurmuşlar…

Meslek edindirme kursları açmışlar, organik gıda ve tarım eğitimleri veriyorlar…

Topraksız Kır İşçileri Hareketi; doğayı ve insanı serbest sömürü alanı dışına çıkarma mücadelesi veriyor ve bu konuda oldukça da başarılı olmuşlar.

Abdullah Aysu bu kitapta Türkiyelilere Topraksız Kır İşçileri Hareketi’nin: “geç kaldınız”, “durmayın”, “daha fazla beklemeden belediyelerinizle, köylülerinizle, kadın ve erkeklerinizle harekete geçin” çağrısını iletiyor.

Topraksız Kır İşçileri Hareketi zamanımızın olumlu gerçeğini ve bu dünyaya ait örneğini gösteriyor.

apokitapkapak

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak için partileri tarafından aday gösterilen Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş ile 100.000’den fazla yurttaşın aday gösterdiği Meral Akşener‘in cumhurbaşkanı oldukları takdirde yapacaklarını gösteren seçim manifestolarında kentlerle yerel yönetimlere ilişkin vaatlerini ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağız.

Muharrem İnce 002İlk ele alıp inceleyeceğimiz manifesto, Cumhuriyet Halk Partisi’nin aday gösterdiği aday Muharrem İnce‘ye ait olacak.

19 Mayıs 2018 tarihinde Samsun’da açıklanan manifesto toplam 3.398 sözcükten oluşuyor. 

Manifestonun ilk bölümünde Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum ayrıntılı bir şekilde anlatılıp AKP iktidarının ülkeyi ne durumu getirdiği kısa, öz ve çarpıcı sözcüklerle ortaya konuluyor. 

12 punto ile yazılmış 14 sayfalık metnin dört sayfası sırf bu durumu anlatmaya ayrılmış.

Ülkenin içinde bulunduğu olumsuz koşulların anlatıldığı bu ilk bölümün arkasından gelen son kısımda ise, Muharrem İnce‘nin cumhurbaşkanı olarak seçilmesi durumunda neler yapacağı ve hedeflerinin ne olduğu anlatılıyor.

Cumhurbaşkanlığı görevinin üstlenilmesi durumunda yapılacak işler “Hukuk“, “Demokrasi“, “Kamu Yönetimi“, “Ekonomi“, “Dış Politika“, “Eğitim“, “Sağlık“, “Çevre“, “Tarım“, “Çalışma Hayatı“, “Kadın“, “Kültür ve Sanat“, “Spor” ve “Turizm” olmak üzere 14 bölümde ele alınıp her bir konuda yapılacak işlerin dökümü yapılmış.

Ülkenin içinde bulunduğu kötü koşulların anlatıldığı ilk bölümde kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili olumsuzluklar şu şekilde ifade edilmiş: 

Kendilerine ve yandaşlarına rant elde etmek için, her gün yapılan imar düzenlemeleri ile şehirlerimizi, kültürel mirasımızı ve doğal çevremizi tahrip etmekteler.”

“Sürdürülebilir çevre anlayışı tamamen ortadan kaldırılmış, şehirler beton yığını haline getirilmiş, halkın nefes alabileceği yeşil alanlar talan edilmiştir. Ardından, sanki bir erdemmiş gibi şehirleri yaşanmaz hale getirdiklerini itiraf etmektedirler.

Muharrem İnce‘nin cumhurbaşkanı olarak seçilmesi durumunda yapılacak işler ise “Demokrasi” başlıklı bölümde;

“Katılımcılık, birlikte yönetim ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda yükseltilecek olan demokratik toplum yapımızda yerel yönetimler ve sivil toplum ön plana çıkarılacaktır.”

“Yerel yönetimler güçlendirilecektir. Merkezde toplanmış ve verimsizliğe yol açan idari yetkiler bu yönetimlere devredilecektir.”

Çevre” başlıklı bölümde ise;

“Şehirleşmede, imar planlamasında, yerüstü ve yeraltı doğal kaynakların kullanımında, ulaştırma ve enerji projelerinde, çevrenin ve doğal hayatın korunması temel hedefimizdir.”

“Yerel yönetimlerin çevreyi ve doğayı korumalarına ilişkin sorumluluklarını arttıracağız. Yerel halkın çevre konusundaki karar alma süreçlerine gerçekçi ve etkin katılımı sağlanacaktır.”

şeklinde formüle edilmiştir.

Kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili bu vaatleri özetleyecek olursak, Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce bu göreve geldiğinde;

1. Yerel yönetimler, katılımcılık, birlikte yönetim ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda yükseltilecek demokratik toplum yapısında ön plana çıkarılacaktır.

2. Yerel yönetimler güçlendirilerek merkezde toplanmış ve verimsizliğe neden olan yönetsel yetkiler yerel yönetimlere devredilecektir.

3. Şehirleşmede ve imar planlamasında çevrenin ve doğal hayatın korunması sağlanacaktır.

4. Yerel yönetimlerin çevre ve doğayı koruma ile ilgili sorumlulukları arttırılacaktır.

Anayasanın cumhurbaşkanlarına verdiği görev ve yetkiler açısından oldukça fazla güce  sahip olan bir cumhurbaşkanı adayının, “katılımcılık“, “birlikte yönetim” ve “çoğulcu demokrasi” ilkelerinden ne anladığı, bu ilkeleri göreve geldiği takdirde nasıl uygulayacağı, bu ilkelerin yaşam bulmasını engelleyecek durum, koşul ve sorunları nasıl çözeceği, yerel yönetimleri hangi sürede nasıl ön plana çıkaracağı, ön plana çıkarılacağı söylenen yerel yönetimlerle merkezi yönetim arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği bilinmeden bu vaatlere inanmak oldukça zor görünmektedir.

Muharrem İnce 001

Ayrıca, vaatlerin ikinci sırasında yer alan verimsizliğe neden olduğu için merkezi yönetimden alınıp yerel yönetimlere verilecek yetkilerin neler olduğu, bunların verimsizliğinin neye göre nasıl ölçüleceği, verimsiz bulunmayan diğer yetkiler konusunda nelerin yapılacağı açık bir şekilde belirtilmeden; ayrıca, bir iki satırda ifade edilen bütün bu vaatlerin nasıl hayata geçirileceği açıklanmadan bu vaatlerin de gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, gerçekleşse bile nasıl bir uygulamaya konu olacağı henüz bilinmemektedir. 

Bu nedenle kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili öneri ve vaatlerin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce tarafından bu konuları iyi çalıştığını göstermek ve daha inandırıcı olmak amacıyla, katıldığı televizyon programlarıyla ya da yayınlayacağı basın bildirileriyle daha net ve anlaşılır bir şekilde açıklanması doğru olacaktır.

Devam edecek…

 

Kuş evleri (2)

Kuşları akıl eden ince bir düşüncenin yaptığı cami, köprü, han gibi büyük ve kunt yapılarda, insanların elinin uzanamayacağı duvarlarına o canlıların gelip orada yuva yapacağı öngörüsüyle ince işle yaptığı dantel dantel evler, köşkler, camiler…

Ve o her biri ayrı bir zevkle yapılan ev, köşk ya da cami benzeri evlere gelip yuva yapan, orada çiftleşen, yavrulayan, yavrularını besleyen ve büyüyen yavrularını uçuran kuşlar…

Kuşlar halen burada ama onlara evler yapan o ince, zarif, insaflı ve şefkatli yürekler şimdi nerede?

029
Sergileme – Nurcan Berkem – “Evde
030
Sergileme – Okan Özdemir – “Kuş evi
031
Sergileme – İpek Yılmaz – “Köprü
032
Sergileme – Ferhat Keskin – “Muhabbet
033
Sergileme – Hakan Tokuç – “Kuş evi
034
Sergileme – İhsan Üçtaç – “Eve yolculuk
035
Sergileme – Mustafa Kılıbç – “Zile, Yeni Hamam
036
Sergileme – Deniz Şeşen – “Kuş evi, Valide-i cedid
037
Sergileme – Mehmet Anıl Özer – “Yuvaya dönüş
038
Sergileme – Ömer Kara – “Üsküdar Valide Sultan
039
Sergileme – Enes Hulusi Çimen – “Kuş evi
040
Sergileme – Nuri Yontucu – “Yeni Valide Sultan
041
Sergileme – Halit Kartal – “Sohbet
042
Sergileme – Gülşah Doğanyer – “Doğancılar
043
Sergileme – Adem Türkel – “Yuvaya hazırlık
044
Sergileme – Oktay Karaduman – “Kuş yuvası
045
Sergileme – Halil Bereket – “Urfa kuş evi
046
Sergileme – Halil Bereket – “Urfa kuş takası
047
Sergileme – Mehmet Ali Şekeroğlu – “Kuş evi
048
Sergileme – Levent Ateş – “Kığılı
049
Sergileme – İlker Kurşun – “Taksim maksemi
050
Sergileme – Şükrü Levent Deniz – “Kuş evi
051
Sergileme – Işıl Büyükkal – “Kuş evi
052
Sergileme – Aygül Öztürk – “Nazlı kuş
053
Sergileme – Melih Bağcı – “Kuş evi
054
Sergileme – Ömer Özçelik – “Kuş evi
055
Sergileme – Hatice Cantürk – “Ev
056
Sergileme – Hatice Cantürk – “Ev

Hüseyin Alemdar şiirleri…

HÜSEYİN ALEMDAR
(1 Mart 1962 , Araklı / Trabzon – )


Ortaöğrenimini  Araklı’da tamamladı. 1979 yılında İstanbul’a geldi. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. Reklam ajanslarında çalıştı. Varlık ve Tasarım dergilerinde düzeltmenlik yaptı. Sinema sektöründe yönetmen yardımcısı, senaryo yazarı, kast sorumlusu ve yapım koordinatörü  olarak çalıştı (1983-1992). Aralıklarla ofis yönetiminden editörlüğe, yayıncılıktan reklamcılığa, hayvancılıktan seracılığa çeşitli işlerde çalıştı. 2004 yılından bu yana bir reklam ajansında “düzeltmen” olarak çalışıyor.

Şair ve sinemacı Orhon Murat  Arıburnu anısına 1990 yılında şiir,sinema ve fotoğraf  dallarında verilmek üzere Arıburnu Ödülleri’ni kurdu. 1995 yılından bu yana kurucusu olduğu Hera Şiir Kitaplığı’nın editörlüğünü yürüttü. Şair ve denemeci Cemal Süreya  anısına kurulan Cemal Süreya Kültür Derneği’nde kuruculuk, Cemal Süreya Şiir Ödülü’nde ödül sekreterliği yaptı.

İlk şiiri ‘Rıhtım’ 1982 yılında Kasımpaşa Subay Orduevi’nde askerlik görevini sürdürürken Oluşum dergisinde çıktı. İlk senaryosu ise başrolünü Müslüm Gürses’in oynadığı “Yıkıla Yıkıla” adlı bir Yeşilçam filmidir (1986).

Şiirleri, yazıları ve söyleşileri  1982 yılından bu yana Ada, Adam Sanat, Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Aşkın e Hali, Ay, Birgün, Broy, Cumhuriyet Kitap, Edebiyat Ortamı, Esmer, Göçebe, Gösteri, Hayâl, Hayvan, Hece, Milliyet Sanat, Mor Taka, Oluşum, Öküz, Öteki-siz, Parantez, Poetik’us, Poyraz, Rüzgâr Şiir Yaşam, Şairin Atölyesi, Şiirlik, Şiir Ülkesi, Şiiri Özlüyorum, Taraf, Temrin, Uç, Ünlem, Üryan, Varlık, Yaratım, Yasakmeyve, Yedi İklim, Yeni Düşün, Yeniyazı, Zalifre Yazıları vb. gibi dergi, fanzin, gazete ve eklerinde yayımlandı.

Şiirlerinde aşk, ayrılık, hüzün, ölüm ve yalnızlık gibi temaları coşkulu bir dille işledi. Son şiirlerinde Yeşilçam filmlerinin ve hayatında önemli bir yer tutan artistlerin dünyasını  hüzünlü ve incelikli bir anlatımla yazmaya çalıştı.

Ödülleri: “Toplanmış Sevgi Ölüleri” adlı şiir kitabıyla 1985 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü, “Cemal Süreya İçin On Beş Prelüd” ile 1990 yılında Yunus Nadi Ödülleri kapsamında bir kez verilen Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü, Vakitler İncelikler” adlı dosyasıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından verilen  2007 Attilâ İlhan Şiir Ödülü’nü ve Vakitler İncelikler kitabıyla Ergin Günçe Şiir Ödülü’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.

Yapıtları:

Şiir kitapları:

* Toplanmış Sevgi Ölüleri  (1986, Broy Yayınları, İst.)

* Gecede Gülümseme (1987, Cem Yayınevi, İst.)

* Aşk ve Prelüdler (1993, Broy Yayınları, İst.)

* Ten Kitabı (1998, Hera Şiir Kitaplığı ,İst., 88 sy.)

* Hüzün Kitabı (1999, Hera Şiir Kitaplığı , İst.,80 sy.)

* Sinema Kitabı (1999, Hera Şiir Kitaplığı, İst., 80 sy.) 

* Vakitler ve İncelikler (2008, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İst.) 

Deneme Kitapları:

* Kalpzaman Yeşilçam (Heyamola Yayınları, İst.

Hüseyin Alemdar 003

BEKLE PENCEREDE

Kente iniyorum camlarına gölge düşmüş
         pencerelerden
sevinçler dondurulmuş bir okul çocuğunun gözlerinde
hüzün ve acıları göğsünden sarkıyor esmer bir adamın
paslı kilitler vurulmuş karşı yüreklere açılan kapılara

pencereleri değil tüm kapıları da açsanız
                                        sığmam ki bu yürekle bu kente

Kentin değil çiçeklerin rengini unuttum, yüzünü
         sevdiklerimin
ey çiçekçi! hangi renk gül giderdi acılarevindeki
       sevgiliye
ey postacı! zarfın hangi yüzüne yazılırdı adresi
        alıcının
bağışlayın her ikiniz de bağışlayın
edindiğim yeni kimliğim de sorulmadan
                              nasıl kaçılır ki bu yürekle bu kentten

Ne çabuk değişti bu kent bu insanlar
ey kent bekçisi!
paslı kilitlerin paslı anahtarlarını kıran
bu gece kaçacağım bu yürekle bu kentten

Bu kentten bu yürekle!..

(1983 — 1984 (1984])

kapak.fh11

TUTUKLUYUM

Sevinçlerine el konulmuş kentlerde yaşıyorum
kötü sözediyorlar benden
saçlarını okşadığım sarışın çocuklara
en hüzünlü anlarımda omuzuma konuyor
                                                                 yaralı bir serçe
zor sığıyorum sokaklara!

Kuşlarına kurşun sıkılmış kentlerde yaşıyorum
saçlarıma dökülüyor kanlı kuş kanatları
her kanlı bir kanat kanlı bir bıçak
kanlı bir nefesle geçiyorum
bir sokaktan diğer bir sokağa

Karanfillerine kırağı çalınmış kentlerde yaşıyorum
ey zaman bilgini bilmiş ol
                        gündoğumu ile günbatımı donduruldu
sevdanın ne karasını ne de akını arama
                                                       bu tek kesit yaşamda
ellerime tutuşturuluyor
kundaklara sarılı kırmızı gül ölüleri
Anne, unuttum mu sanıyorsun
senin hüzünlerin bile gülümserdi
                                            her uçurum başlarında
söyle şimdi, nasıl dönebilirim ki sana
— Ey oğul, hayırsız oğul gittinde gider oldun…
Her gündoğumu kentler tutukluyor beni
tutukluyum
anla!…

(1985)

Hüseyin Alemdar 002

KENTLERE YAKIN OTURDUM

Pencerelere yakın oturdum
görebilmek için alnımdaki gökleri
ekmek kırıntıları attım güvercinlere
kuş kanatlarına düştü yüreğim
alnımdaki göklere uçtu güvercinler

Kapılara yakın dikildim
çağırabilmek için acıları sokaktan
canım diyebilmek için yeni bir cana
canevimde konukladım acıları
canlar tokalaştı benimle

Sokaklara yakın yürüdüm
bulabilmek için yitik gölgemi
elinden tuttum bir okul çocuğunun
gövdem yaptım kentleri
göğsümde kenetlendi kentin yükleri

Kentlere yakın oturdum
yüzümdeki kentlerle!

(1985)

Kent 056

YARALI

Yüzüm yaşama kırgın
yüreğim yaralı şimdi
— dağlarda hüznün rüzgârı —
uçuşur gider yalnızlığım
kör bir kuş esrikliğinde
kırlangıç zamanı ardıçlara

Yaralı bir kuştur şimdi o
zoraki yükselir
taş kovuklarına

Dönüp gelir delice bir kuş
kanatlarını yaşama çırparak
— dağlarda hüznün şarkısı —
uçuşur gelir yalnızlığım
ak kanatlı bir kuş duyarlığında
güvercin zamanı harmanlara

Yarası savmış bir kuştur şimdi o
iner sessizce
konar yüreğime.

(1981-1985 [1985])

Hüseyin Alemdar 001

Kuş evleri (1)

Eski zamanlar…

Canlıya, kurda kuşa değer verilip onların nerede barınacağının dert edinilip düşünüldüğü ince zamanlar… 

Şimdi ise kuşların tehlikeli olduğunu, kuş gribi taşıdığını, o nedenle öldürülüp yok edilmesi gerektiğini düşünen çağdaş zamanlar…

Ya da İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nde olduğu gibi binlerce flamingo, pelikan ve diğer canlının barındığı bir coğrafyada beton köprü, yol, ada, viyadük ve tünellerin yapılmaya çalışıldığı barbarlık zamanları…

İnsanoğlunun yeniden o eski ve ince zamanlardaki duyarlılığı, merhameti, şefkati ve saygıyı hatırlaması dileğiyle….

İki ayrı bölüm halinde paylaşacağımız 56 güzel fotoğraf, Vakıf Katılım şirketinin düzenlediği “Kuş Evleri” isimli fotoğraf yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunmuş fotoğraflardır.

001

Birincilik Ödülü – Murat İbranoğlu – “Üçüncü Mustafa Türbesi

002

İkincilik Ödülü – Levent Bayraktar – “Yeşil Kuş

003

Üçüncülük Ödülü – Mehmet Lokman Ayneli – “Kuş evi

004

Mansiyon – Münevver Ulusoy – “Masum güzel

005

Mansiyon – Yasin Çetin – “Gesi kuşevi

006

Mansiyon – Halil Bereket – “Urfa kuşevi

007

Sergileme – Bahattin Erkol – “Kuşlar ve kuşevi

008

Sergileme – Nuri Çoban – “Ayazma

009

Sergileme – Cemal Sepici – “Maaile

010

Sergileme – Abdurrahman Çetin – “Valide Camii Kuşevi

011

Sergileme – Kadir Tezel – “Ayazma Camii Kuşevi

012

Sergileme – Irina Andrei – “Yalnızlık

013

Sergileme – Ömer Açar – “Kuşevi

014

Sergileme – Hasan Zer – “Papağan

015

Sergileme – Arzu İbranoğlu – “Üçüncü Selim Türbesi

016

Sergileme – Murat Ayneli – “Urfa Kuşevi

017

Sergileme – Caner Başer – “Kumru

018

Sergileme – Levent Bayraktar – “Beyaz Ev

019

Sergileme – İsa Cıda – “Kuşevi

020

Sergileme – Hale Özveren – “Yeni Valide Camii Kuş Evi

021

Sergileme – Salih Kuş – “Son uçuş

022

Sergileme – Salih Kuş – “Sahipsiz kalan

023

Sergileme – Uğur Çimen – “Taşhan

024

Sergileme – Uğur Çimen – “Darphane

025

Sergileme – Seyit Konyalı – “Kayseri

026

Sergileme – Nevzat Turgay Işıkgöz – “Eyüp

027

Sergileme – Süleyman Ülker – “Küçük Ev

028

Sergileme – Özkan Bilgin – “Güvercin

Hakkımızı istiyoruz!

Mavi LogoBizler; her yaştan, her cinsiyetten tüm bireyler, bebek, çocuk ve gençler, yaşlı, çocuklu ve hamileler, engelliler, bisikletliler ve hayvan dostları, tüm kesimlerin ihtiyaçlarını gözeterek,

Yaya haklarının savunulması, kent içi düzenlemelerde yayanın öncelenmesi ve kentte yürümenin bir yaşam biçimine dönüştürülmesi amacıyla kurduğumuz Yaya Derneği’nin yönetici ve üyeleri olarak,  

24 Haziran 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerine katılan tüm siyasi partilerle aday olan partili ve bağımsız tüm adayların,

Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılında kabul ettiği Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi’nde yazılı olan yaya haklarına saygılı olmalarını ve bu hakların savunulup uygulanması için söz vermelerini bekliyoruz.

Bu bağlamda;

* Yayaların, kamusal alanlardan özgürce yararlanmasını,

* Kamusal alanların taşıt araçlarıyla işyerleri, inşaat ve yapılar tarafından işgal edilmemesini,

* Kamusal alanların, tüm bireylerin fiziki ve ruhsal sağlığını koruyup geliştiren, kolay toplumsal ilişkiler kurulmasını sağlayan ve yaya güvenliğini gözeten bir düzeye getirilmesini,

* Kentlerin, motorlu taşıtlara göre değil, yayaların ihtiyaçlarına göre şekillenmesini,

* Yayaların yalıtılmış alanlar yerine, kentin düzeniyle uyumlu erişilebilir alanlara sahip olmasını,

* Tüm cadde, sokak, meydan, kaldırım ve parkların daha fazla ağaçlandırılmasını,

* Kentle ilgili plan ve uygulamalarda, kent merkezindeki motorlu araç trafiğinin azaltılmasını,

* Yayanın tam ve engelsiz hareketini sağlayacak bütüncül bir taşıma sistemini oluşturmak amacıyla trafiğin yaya ve bisikletlilere uygun hale getirilmesini,

* Işıklı veya ışıksız her tür yaya geçidinde önceliğin yayaya verilmesini ve fiziki koşullarla uyumlu geçiş sürelerinin yaya lehine düzenlenmesini,

* Kamu kaynaklarının, kent içindeki motorlu taşıt trafiğini arttırmak yerine; insanların ferah, rahat ve güvenilir ortamlarda yürüyerek sağlıklı ve özgür olmasına yol açan; ayrıca, kentte yaşayan ya da çalışan herkesi, yaşadığı kenti sahiplenip korumaya özendirecek politikalara öncelik verilmesini,

* Kent içinde yürümenin bir yaşam kültürüne dönüşmesi için özendirici politika, strateji ve uygulamaların hayata geçirilmesini talep ediyoruz.

Ulusal ve uluslararası sözleşme, anlaşma, insan hakları bildirgesi, yasa, tüzük ve yönetmeliklerle edindiğimiz yaya haklarının benimsenip uygulandığı bir ortamda daha da geliştirilmesi için yaya odaklı uygulamaların özendirilip desteklenmesini, bu anlayışla hareket etmeyenler için hazırlanacak yasal düzenlemelerin uygulanmasını; böylelikle kentlerde biz yayalara ait alanların geliştirilip arttırılmasını talep ediyoruz.

Bir yerden bir yere hangi araçlarla ulaşırsak ulaşalım, bunun bir kısmında mutlaka hepimiz birer yayayız ve yaya olarak bizlere saygı duyulmasını istiyoruz.

Kısacası,

Yaşadığımız kentlerin gerçek sahipleri olarak, yaya olmaktan kaynaklanan haklarımızın tanınıp uygulanması en doğal hakkımız.

HAKKIMIZI İSTİYORUZ!

WhatsApp Image 2018-06-06 at 11.36.08