Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (3)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı manifestolarının ele alındığı dört bölümlük yazı dizimizin bugünkü bölümünde, tutuklu olarak 1 yıl 7 ay 11 gündür Edirne Cezaevi’nde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘a ait manifestoyu inceleyip değerlendireceğiz. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın manifestosu, barındırdığı toplam 2.071 sözcükle diğer cumhurbaşkanlığı manifestoları arasında en kısası olma özelliğine sahip.

Ayrıca, kendisi hakkında verilmiş bir hüküm olmamasına karşın yasal haklarını kullanmaktan yoksun olması nedeniyle, cumhurbaşkanlığı manifestosunu kendi ağzından dinleyemediğimiz tek aday durumunda.

Ele alıp inceleyeceğimiz bu manifestoyu da, avukatları aracılığıyla parti yetkililerine teslim etmiş durumda.

Manifesto kapsamındaki görüşlerini ise ya kısıtlı süreyle kullandığı ankesörlü telefonla ya da kendisini ziyaret eden eşi ya da avukatları eliyle paylaşıyor.

Sözün kısası, bu gün inceleyip değerlendireceğimiz manifesto, aslında esir alınmış bir cumhurbaşkanı adayına ait.

basak-demirtas-esim-tutuklanacaklarini-aylar-once-biliyordu-8686-dhaphoto7,0G4qpvRYR0uSyisnZWR-uA

12 punto ile yazılmış 9 sayfalık bu kısa manifestoda kentler, kent yönetimleri ve yerel yönetimler üzerine şu ifadelere yer verildiği görülüyor:

1)Toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile güçlendirilmiş bir yönetim sistemi kuracağız.

2)Acil toplumsal yaraların sarılması ve yönetim sisteminin çoğulcu mekanizmalara kavuşturulması sağlanacak.

3)Halkın seçme hakkı ve iradesinin gaspına dayanan kayyum uygulamasını sonlandırıp, görevden alınan belediye eş başkanlarını derhal görevlerine iade edeceğiz.

4)Demokratik Anayasa yapım sürecini iki yıl içinde tamamlayacağız. Anayasa, merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasi ve yerinden yönetimi temel alacak.

5)Kentleri yağmalayan, halkın barınma hakkını yok eden projeleri; tarihi, kültürel varlıkları ve ortak yaşam alanlarını gasp edenleri durduracağız.

6)Kanal İstanbul gibi doğayı ve kaynakları katleden israf projelerinin tümünü başlatılmış olsa dahi durduracağız.

Manifesto metninin geneli ile bu metin içinden seçtiğimiz bu altı tümceden anladığımız ise şu şekilde:

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın cumhurbaşkanı olması durumunda AKP iktidarı döneminde büyük hasar gören demokratik sistemi onarmak amacıyla uygulamaya konulacak “Demokrasiye Acil Geçiş Programı” çerçevesinde iki yıl içinde demokratik bir anayasanın hazırlanması sağlanacak; hazırlanan anayasa merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasiyi ve yerinden yönetim ilkelerini esas alacak; yerel yönetimler de dahil olmak üzere tüm yönetim mekanizmalarına toplumun tüm kesimlerinin katılımı sağlanıp yönetime çoğulcu bir yapı kazandırılacak; halkın seçme hakkı ve iradesine aykırı kayyum uygulamalarından vazgeçilerek tüm eş belediye başkanları görevlerine iade edilecek, Kanal İstanbul gibi doğal, tarihi, kültürel değerlerle ortak yaşam alanlarını ve kentleri yağmalayıp tahrip eden, halkın barınma hakkını yok eden projeler durdurulacak.

Halkların Demokratik Partisi‘nin (HDP) % 10 oranındaki seçim barajını aşıp aşmayacağı konusunun tartışıldığı böylesi gergin bir ortamda, kimse HDP adayı Selahattin Demirtaş‘ın birinci ya da ikinci turda cumhurbaşkanı seçileceğine inanmasa da; bu manifesto ile ortaya konulan katılımcı, çoğulcu demokratik düşünce, öneri ve çözümlerin seçim ortamını olumlu etkilediği, cumhurbaşkanı adayının esir alınmış halinin en keskin siyasi parti liderlerinin sözlerini bile yumuşattığı, Edirne Cezaevi’nden eşi ve avukatları aracılığıyla yaptığı zeki, esprili ve insancıl çıkışların; hatta kendisi tarafından yazılıp bestelenen şarkının bile ülkedeki gergin seçim atmosferine CHP adayı Muharrem İnce ile birlikte olumlu, iyimser ve hoş bir hava kattığı görülmektedir.

images

Kişisel zeka, yetenek ve becerileriyle öne çıkan; bu nedenle, yer yer ya da zaman zaman rakipleri tarafından bile hakkı teslim edilen  bu tür liderler, çoğu kez ülke yönetiminde yer almasalar bile içinde bulunulan toplumsal ve siyasi ortamla demokrasiye yaptıkları katkılarla her zaman hatırlanacaktır. 

Devam edecek…

İzmir’in Nevruz’u…

Ali Rıza Avcan

Dün, Alsancak Gündoğdu Meydanı’ndaki Nevruz bayramı kutlamasındaydım.

Barış, demokrasi ve özgürlükten yana tüm meslek örgütleriyle sendika ve partilerin, sivil toplum kuruluşlarıyla platformların katılıp destek verdikleri, bir arada oldukları keyifli bir beraberliğin ortağıydım… 

İlk kez 2015 yılında yapılan, 2016 yılında devam ettirilen, 2017 yılında ise Valilikçe yasaklanan kutlamanın bu yılki programına göre etkinlik gündüz 12.00-17.00 saatleri arasında yapılacaktı.

Bir kutlamaya bu şekilde beş saatlik uzun bir sürenin ayrılması ve bunun hafta içi bir günde gerçekleştirilmesi; ayrıca gelenlerin bir süre sonra ayrılması nedeniyle büyük bir meydanda kalabalık bir görüntünün yakalanması oldukça zordu. Ama yine de o büyük meydanda beklenilenden daha fazla sayıdaki katılımcının bir araya geldiği ve bunun geçen her dakikada daha da arttığını gördüm.

Ayrıca Nevruz’u kutlamak amacıyla Gündoğdu’ya gelenlerin kara tarafından çift sıra bariyerlerle çevrelenmiş; daha doğrusu “hapsedilmiş” olması, tek giriş noktasının eski NATO binası önünde bulunması ve diğer mitinglerde gördüğümüzün aksine Alsancak tarafında herhangi bir giriş-çıkış kapısının açılmaması, bu kutlamaya daha fazla insanın katılmaması amacıyla emniyet güçlerinin geliştirdiği gizli stratejilerden biriydi.

001 (2)

Çünkü böylelikle Sevinç Pastanesi’nin önüyle Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kalabalıkların bu kutlamayla ilişkisinin koparılması suretiyle, o bölgedeki halkın kutlamalara ilgisiz kalması mümkün olacak, oluşturulan bütün zorluklara karşın katılmak isteyenlerin eski NATO Binası’na kadar yürümeyi göze alması gerekecekti. 

Ama ben, varlığımla orada olup yapılan onca baskı, adaletsizlik ve haksızlığa karşı durmak, yaşanan sevince ortak olmak ve dostlarla merhabalaşmak amacıyla Alsancak İzban İstasyonu’ndan başlayarak eski NATO Binası hizasındaki girişe kadar yürüyerek kutlama alanına girdim, sonrasında bu giriş kapısından Gündoğdu Meydanı’na kadar geldiğim yolun aksi yönünde geri yürüyerek platformun kurulduğu alana ulaştım ve çıkarken de bütün bunların tersini yaptım.

Aslında polisin bu tür mekan düzenlemeleri, insanların toplumsal bir etkinliğe katılmasını zorlaştıran, çevreye yığdığı üniformalı ve sivil polisler, zırhlı araçlar, tepede dolaşıp duran helikopter ve dronlarla herkesi korkutup sindirmeyi amaçlayan bilinçli çabalardı.

Ama bütün bu gizli strateji ve çabalara karşın barıştan, demokrasiden ve özgürlüklerden yana insanların bir araya gelerek Nevruz’u çoşkuyla kutlaması, içinde yaşadığım kentin ve ülkenin geleceği açısından oldukça umut veren bir gelişmeydi.

Kutlama alanında uzun bir süre oynanan oyunları seyredip yapılan konuşmaları dinledikten sonra dışarı çıkıp o bariyerlerin arkasındaki İzmir’in ne vaziyette olduğunu görmeye karar verdim.

Karşıma çıkan manzara ise oldukça ilginçti….

Bir yanda, meydanda insanlar müzikler dinleyip halaylar çekip gelen baharı barış dilekleriyle kutlarken Kıbrıs Şehitleri’nin kafelerinde, lokantalarında insanlar kendi hallerinde yiyip içiyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyor, karşılarına çıkan kahve falı tekliflerini kabul ediyor, Kitapsan önündeki müzik grubundan “Gülnihal” şarkısını dinliyor, sanki Gündoğdu Meydanı’nda kalabalık bir grubun ayrı bir Nevruz kutlaması yaptığından haberleri yokmuş gibi günlük yaşamlarını kendi hallerinde sürdürüyorlardı.

Ortada açık ve net bir şekilde iki ayrı İzmir’in olduğunu görüyordum….

Biri allı güllü, pırıltılı elbiseleriyle, halaylarıyla, Kürtçe türküleriyle ve barış haykırışlarıyla Nevruz bayramını kutluyor, diğeri ise ötekinin yaptığından habersiz ya da ilgisiz bir şekilde kendi İzmir’ini yaşıyordu.

Bu duruma belki birileri, “İzmir’de farklı din, dil, düşünce, ideoloji, mezhep ve etnik köken üzerinden farklı insan grupları bir arada yaşayabiliyorlar, böylesi bir uyumu bir sorun olmadan hayata geçirebiliyorlar” diye olumlu yaklaşabilir; ama ya görünen şey, uyumlu bir beraberliği, barış içinde bir arada olmayı yansıtmıyorsa?

Kentte yaşayan insanlar ve gruplar arasında gerilim yaratan farklılıklar varsa ve bu farklılıklar bir kesimin bariyerler içine alınması suretiyle kabul görüyorsa?

asla-ve-asla-yalnYz-yasamayacagiz2-izmir-izgazete_1

Daha farklı bir anlatışla, Nevruz kutlaması yapan kitlenin çevresine iki sıra halinde döşenen bariyerler, aslında bu iki İzmir arasındaki farkı, sınırı ya da uçurumu anlatıyorsa?

Sanırım bu çift sıra bariyerleri sorun dahi etmeyen İzmirliler açısından, bu iki ayrı İzmir sorununun fark edilerek gündeme getirilmesinin ve tartışılmasının zamanı -belki de- gelip geçmektedir…

Korkarım ki, bu tartışmayı yapmanın zamanını henüz kaçırmamışızdır….