Çocuk, Oyun ve Oyuncak Müzeleri Üzerine…

Ali Rıza Avcan

Bugün sizinle bundan tam 7 yıl önce; yani 5 Şubat 2010 tarihinde kendime ait blogda çocuk, oyun ve oyuncak müzesi olgusu üzerinden o tarihlerde yeni kurulmuş olan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi ile ilgili tespit, değerlendirme ve yorumlarımı ifade etmeye çalıştığım eski bir yazımı paylaşmak istiyorum. Böylelikle aradan geçen 7 yıl içinde belediye başkanları değişmiş olsa da hem sözkonusu müze ölçeğinde hem de müzecilik anlayışı itibariyle nelerin değiştiğini ya da değişmediğini yakalama fırsatımız olur diye düşünüyorum…

***

Toplumsal belleğin, egemen gücün çıkarları doğrultusunda biçimlendirilip iktidarın hegemonyal aracına dönüştürüldüğü mekânlar olarak tanımlanabilecek müzeler, Güç’ün gücüne güç katarak kutsandığı, iktidarın en etkin ve somut ideolojik araçlarından biridir. Bu bağlamda “çocuk”“oyun” ve “oyuncak” gibi alt temalar dikkate alınmak suretiyle çocuğu konu alan müzecilik anlayışı ve uygulaması da, “yetişkin” olarak somutlanan güç’ün etkisinden, belirleyici, yönlendirici iktidarından kurtulamaz. Müzenin oluşumuna ilişkin ilk fikrin ortaya çıkması, bu fikrin kabul görüp uygulamaya konulması, müze tasarımının biçimlendirilmesi hep bu iktidarın kararına, kurucu iradesine, tercihlerine, onun hegemonyasına tabidir. Demokratik, katılımcı bir müze yapılanması düşüncesine, müzelerin toplumsallaşması anlayışına ters düşen bu tür müze oluşumlarında her şeye karar veren, her şeyi uygulamaya koyan şey, bu iktidarın özel bir biçimi olarak karşımıza çıkan ve “büyümeyi, ciddi adam olmayı çocuklaşmamak koşuluna bağlayan yetişkinci anlayış”ın bir “ürün”ü olan yetişkinlerdir.

Boston Childrens Museum 02
Boston Çocuk Müzesi
Boston Children Museum 01
Boston Çocuk Müzesi

Bu anti-demokratik anlayışın son uygulamasını, bu yazımıza da konu olacak şekilde geçtiğimiz günlerde ünlü ve güçlü olan bazı yetişkinlerimiz eliyle kurulan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi örneğinde gördük. Koleksiyoner bir belediye başkanımız çıktı, “müze kuruyorum” dedi, onu destekleyen yetişkinler bu öneriye sahip çıktı, bir çırpıda bir oyun ve oyuncak müzesi açıldı. Ne güzel olmuştu! Böylelikle Türkiye dördüncü bir müzeye, İzmir kent merkezi de ilk kez çocuk temalı bir müzeye kavuşmuştu. Aslında, sadece aynı yerde, aynı mekândaki kötü bir müzenin, adına müze denilen bir sergi evinin makyajı tazelenmiş, mevcut oyuncak ve tablolara yeni oyuncaklar eklenerek yeni bir soluk verilmeye çalışılmıştı. Hem de bu işi çocuklara duyurmadan, onların düşüncesini, yardımını, katkısını almadan! Onlardan beklenen, sadece “ziyaretçi”, yani “seyirci” olmalarıydı… Gelip dolaşıp izleyecekler ve gördükleriyle yetineceklerdi.

Oysa 2006 yılından bu yana UNICEF’in İçişleri Bakanlığı ile işbirliği içinde Türkiye’nin on iki ilinde yürüttüğü, 2010 sonrasında diğer illerde de uygulamaya konulması beklenen “Çocuk Dostu Şehirler Projesi”, çocuk dostu kent olabilmek için kente yönelik tüm karar ve uygulama süreçlerinde sivil toplumun, ailelerin ve çocukların katkısını içeren her düzeydeki toplumsal hareketin teşvik edilmesini öngördüğü halde; Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi’nin oluşumunda bu evrensel düşünce ve değerlerin dikkate alınmadığı görülmektedir. Bu müzenin oluşturulması için Konak Belediyesi Kent Konseyi’ne bağlı bir Çocuk Meclisi oluşturulmadığı, böyle bir oluşumun görüşü ve katkısı alınmadığı gibi, Çocuk Müzeleri Derneği’nin İzmir temsilcileriyle Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin bir süredir birlikte yürüttükleri çocuk müzesi kurma girişimleri görmezlikten gelinmiş, Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür Bakanlığı’nın ve çocuk örgütlerinin bu alana taşıyacağı güç, oluşturacağı sinerji dikkate alınmamış, katılımcı, demokratik, çağdaş bir yapılanma yolu tercih edilmemiş, böylelikle yapımında, oluşumunda sivil toplumun ve çocukların bulunmadığı bir müze karşımıza çıkmıştır.

Öte yandan, müze binasının kurulduğu yer ve binanın mimari tasarımının böyle bir müze için hiç uygun olmadığı görülmektedir. Çünkü müze binasına ulaşmak için yürüyerek katedilecek güzergâh İkiçeşmelik yönünden geldiğinizde dik bir inişi, Konak Meydanı yönünden geldiğinizde de dik bir yokuşu ifade etmekte ve her iki yolun da bazı bölümlerinde kaldırım bulunmamaktadır. Bu anlamda, müzeye ulaşmak isteyen çocuklar, aileleri, öğretmenleri ve gruplar ulaşım açısından büyük bir sıkıntı yaşayacaklardır. Bu sıkıntıya o bölgedeki tek yönlü yoğun trafiği eklediğinizde gelen kişi ya da grupların daha da büyük bir tehlike ile karşılaşacaklarını görebilirsiniz.

Manitoba Children Museum
Manitoba (Kanada) Çocuk Müzesi

Oysa bir süredir Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin, Konak Belediye Başkanlığı’nı bilgilendirmek ve projeye katılımlarını istemek suretiyle yürüttükleri başka bir projede, Kültürpark içindeki İzmir Resim ve Heykel Müzesi’ne ait binanın Çocuk Müzesi olarak düzenlenmesi hedeflenmiş, bu işle ilgili mimari ve teknik projeler hazırlanmıştı. Şimdi bu durumda size söyle bir soru sorabiliriz: Kurulan müze şimdiki yerinde mi kalmalıydı yoksa gelenlerin rahatlıkla ulaşabileceği Kültürpark’ın içindeki daha modern binalarda mı olmalıydı? Bu konudaki tarafsız, yansız cevabınız acaba ne olurdu?

Ayrıca, sanatçı Ümran Baradan’ın bağışı ile edinilip eski müzenin yeniden düzenlenmesi suretiyle ortaya çıkan yeni oyun ve oyuncak müzesi, gelen kişi ya da grupların araçlarını park edecekleri herhangi bir otopark alanına sahip değildir. Bu anlamda, kapının önüne ya da çevresine park edecek arabaların ya da otobüslerin, araç akışı aşağı doğru olan dik yokuş trafiğini daha da arttıracağı, araç ve yaya trafiğini tehlikeye sokacağı bilinmeli ve beklenmelidir.

Yeni kurulan oyun ve oyuncak müzesinin gerek binaya ulaşım gerekse bina içindeki gezi düzeni açısından engelli çocuk ve yetişkinlere hiç uygun olmadığı; bina dışındaki dik yokuşla bina içindeki sık ve dar merdivenlerin, platformların hiçbir engellinin geçişine izin vermeyeceği; verse bile oyuncakların sergilendiği vitrinlerin üst bölümlerinde bulunan oyuncakların tekerlekli araba ile gelecek engellilerden “başarı ile saklandığı” görülecek, müze binasının ve düzenlemesinin bir “engelli dostu” olmadığı anlaşılacaktır.

Müze binasının bulunduğu yerin, içinde bulunduğu bahçenin ve iç mekânın çoğu çocuk oyununun oynanması için yeterli olmadığı, müze içinde sadece masa oyunu gibi oyunların oynanabileceği, zemine çizilen “seksek” oyununu oynamaya kalktığımızda bile çevre düzenlemesinin buna izin vermeyeceği görülecektir.

Çağdaş müze düzenlemesi, ciddi bir küratörlük çalışmasıdır. Bu anlamda müzeciliğin, müze ve sergi küratörlüğünün uzun bir zamandır profesyonel bir iş haline geldiği, bir bilim alanı olarak örgütlendiği, bu bilgiyle donanan müzecilerin, küratörlerin uygulamadan kaynaklanan deneyimle uzmanlık kazandığı bilinmeli, bu tür profesyonel bir iş iyi bir edebiyatçı, iyi bir koleksiyoner ve müze sahibi danışmanlar yerine ulusal ve uluslararası alanda bilinen, tanınan, deneyimli, uzman bir müze küratörüne ya da kuruluna teslim edilmelidir. Böylelikle her şey kendi sahibine, uzmanına yaptırılmış olur ve bir müze için en önemli sorun olan koleksiyon eksikliği, becerikli bir küratörün bilgi ve deneyimi ile giderilebilir. Yoksa vitrinlere konulan her şey ilk haliyle kalıp geçen zaman içinde ziyaretçi için önemini ve çekiciliğini kaybedebilir.

45927426
Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi Bahçesi

Müze yöneticileri ile yaptığımız görüşmeden öğrendiğimiz kadarıyla, bugüne kadar müzeye gelenlerin çoğunun ifade ettikleri ve bizim de katıldığımız diğer bir eksiklik ise, müzede bizim kendi kentimize, yöremize, bölgemize ve ülkemize ait bize özgü oyun ve oyuncakların yeterince yer almayışıdır. Onun yerine bizi kapının dibinden itibaren –Nasreddin Hoca’yı unutmamak koşuluyla- şirinler, Pamuk Prenses ve yedi cüce gibi uluslararası masalların kahramanları karşılamakta, burnumuzun dibindeki Tire’nin meşhur “karambol” oyunun malzemeleri ile oyun alanı kendi eksikliğini hissettirmektedir. İşte bu nedenle, karşımıza çıkan bina, oyun yanı eksik kalmış bir oyuncak müzesi gibi algılanmaktadır. Nitekim vitrinlere sıralanarak çocuktan yalıtılmış oyuncakların seyrinden de anlaşılacağı üzere bu müzede oyun oynamak, oyunlar hakkında bilgi edinmek, oyuncaklara dokunmak, onları içselleştirebilmek, oyunun o sihirli havasına girebilmek, çocuklaşabilmek mümkün değildir. Müze düzenleyicileri bunu isteseler bile müzenin fiziki olanakları buna elvermemektedir. Bu anlamda, çocukların büyülü tapınağı olarak da tanımlanması, buna göre düzenlenmesi gereken bu mekanda kendini tekrar çocuk hissedebilmek, çocuklaşabilmek, çocukla yetişkin arasındaki uçurumu ortadan kaldırabilmek, yetişkinlere bu şekilde bir tür terapi uygulamak mümkün olmayacaktır.

Ama şimdi herkesin dediği gibi, “çocuk müzesi kurma düşüncesi ve bunu hayata geçirebilmek iyi, güzel bir şeydir, böylelikle İzmir’in, Konak ilçesinin bir eksikliği giderilmiştir, bunu takdir etmek gerekir” demek de mümkündür. Çünkü tarih boyunca müze kurmak kişi ya da kurumlara itibar kazandıran, bu nedenle de önemsenen, zaman zaman da moda olan bir uğraştır. Son zamanlarda kentimizde de gördüğümüz gibi, herkes, her birey, her aile ya da kurum kendi çapında bir müzeyi kurmanın peşinde. Bu neredeyse bir moda gibi yaygınlaşmakta. Şimdiden kimlerin nerelerde hangi müzeleri açtığını takip edemez olduk. Neredeyse her mahallede, her semtte, her caddede irili ufaklı birçok müze açılmaya başladı. Genel anlamda müze sayısının bu şekilde artması, toplumda müze kurma düşüncesinin gelişmesi sevindirici bir şey olmakla birlikte; toplumsal gereksinimler açısından bu kadar çok ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyaçtan mı yoksa özentiye dayalı itibar kazandırıcı bir tutumdan mı kaynaklandığı da sorulmalı, sorgulanmalıdır. Sanırım bunun da en önemli göstergesi, ilk kuruluş günlerindeki merakın tahrikinden kaynaklanan izdiham sonrasında düzenlenip kamuoyuna duyurulacak ziyaretçi istatistikleri olacaktır. Böylelikle, üç milyon insanın yaşadığı uluslararası bir liman kentindeki bu kadar bol ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı, kurucularının işe yarayıp yaramadığı ortaya çıkabilecektir.

DSC02753
Dokunulması mümkün olmayan oyuncaklar…

Şimdi isterseniz bu yazıyı şöyle bir soru ile bitirelim: İzmir’de kurulan ve kurulması planlanan müzelerin sayısı ve bunları ziyaret edenlerin sayısı dışında bunların toplumsal gelişme üzerindeki etkileri sizce nelerdir, ne olmalıdır?

İsterseniz, bu soruyu birlikte düşünmeye başlayıp yanıtlamaya çalışalım…

5 Şubat 2010

Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren kentlerimizde, semtlerimizde ve mahallelerimizde halka daha kolay ulaşmak ya da yaşadığımız yerlerle ilgili talep, ihtiyaç ve sorunlarımızı örgütlü bir şekilde daha kolay ifade edip sonuca ulaşabilmek amacıyla oluşturmaya çalıştığımız mahalle örgütlenmeleri ile ilgili düşüncelerimizi, bu düşüncelerle ilgili önerilerimizi sizlerle paylaşmaya, sizlerden gelen tepkilerle de bu paylaşımları zenginleştirmeye çalışacağız…

Mahalle örgütlenmeleri ile ilgili her arkadaş sohbetimizde her parti üyesi, her belediye yönetici ya da çalışanı, her kent konseyi katılımcısı ya da her siyasi gruptan, her ideolojiden arkadaşımız mahalle örgütlenmelerinin önem ve gerekliliğini yola çıkıp o güne kadar yaptıkları çalışmaları ve elde ettikleri başarıları anlatmaya başlar… Ama çoğuz kez yapılan başarısızlıklar, bu uğurda yaşanan hezimetler anlatılmaz.

VLUU L200  / Samsung L200

Geçtiğimiz yıllarda üyesi olduğum siyasi parti, çalışanı veya yöneticisi olduğum halkla ilişkiler şirketi ya da  danışmanı olduğum belediye başkanları adına ben de mahalle çalışmalarına katıldım. Bu işi ilk kez yapmanın acemiliğiyle ve adeta karanlıkta yürüyerek birçok başarı ya da başarısızlığın nedeni oldum. Tabii ki, bu arada mahalle örgütlenmelerinin nasıl olması gerektiği konusunda daha fazla düşünmeye, bu konudaki ulusal ve uluslararası deneyimleri incelemeye çalışarak…

Evet, o anlamda bilgili ve deneyimli olduğum; yaptığım hatalardan ders çıkardığım, bazı hataları bile bile yeniden yaşadığım ve yaptığım güzel şeylerden de keyif aldığım doğrudur…

1994-1997 döneminde İstanbul’da Bahçelievler, İzmir’de Balçova, Çiğli ve Güzelbahçe, Bursa’da Osmangazi belediyeleri gibi büyük küçük birçok belediyede yöneticisi olduğum ya da koordine ettiğim Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projeleri nedeniyle mahalle örgütlenmesinin ne olduğunu ya da olmadığını birebir yaşayarak deneyimledim.

Bu dönemde, daha sonraki yıllarda kendisine iktidarın yolunu açacak olan mahalle örgütlenmelerinin mimarı olan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle diğer ilçe belediyelerinde yaptıklarını izleme ve irdeleme olanağına da kavuştum.

Ardından İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda hiçbir belediyenin desteği olmaksızın aynı bölgede bulunan derneklerin, vakıfların, meslek odalarının ve mahalle halkının katılımı ile oluşturduğumuz “Alsancak Sivil Katılım Platformu” ile onu izleyen “Alsancak Bölge Kurulu“nun 2,5-3 yıllık deneyimi ile bu sorunun diğer bir boyutunu, tümüyle sivil olma boyutunu deneyimledim.

Şimdi hem o deneyimler, hem de daha sonraki mahalle çalışmalarım ya da izlediklerim; ayrıca ulusal ve uluslararası literatürü izleyerek okuduklarım itibariyle bu konudaki görüşlerimi ve önerilerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle mahalle örgütlenmeleri konusundaki anlayışla, yani başka bir deyimle bizi bu çalışmalara yönlendiren amaç ve hedefin ne olduğunu soruşturmakla yola çıkmak istiyorum:

Niçin mahalle çalışması yapmak istiyoruz? Amacımız ve hedeflerimiz nedir?

Bunu bir partinin mahalle düzeyinde örgütlenmesi için mi yapmak istiyoruz yoksa bir ideolojinin, bir siyasetin mahallelerdeki kılcal damarlarını oluşturmak için mi yapıyoruz? Yoksa arkamıza mahalle örgütlenmelerini alarak belediyelerde, kent konseylerinde, belediye meclislerinde etkin ve etkili mi olmak istiyoruz? Yoksa gerçekten mahalle halkının, mahallede yaşayan ve çalışanların kendi aralarındaki beraberliklerini güçlendirip geliştirmek, onların sorunlarının çözümüne yardımcı mı olmak istiyoruz? Şayet yardım ediyorsak ya da katkıda bulunuyorsak, bunu niçin, niye yapıyoruz?

İşte bu sorunun cevabının hem kendimize hem de bu konu ile ilgili olanlara ve mahalle halkına çok iyi anlatılması gerekiyor…

Kendim, partim, siyasetim ya da gerçekten mahalle halkı adına mı?

Tabii ki, bu soruyu yanıtlarken her şeyin siyah-beyaz mantığıyla kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığını düşünmemek gerekiyor. Kendim, partim ya da siyasetim dediğinizde işin içinde bir miktar mahalle ve halkından yana bir pay olduğunu veya “ben bu işi mahalle ve halkı için yapıyorum” dediğinizde de sizi bu işe yönlendiren kişisel egonuzun, üyesi olduğunuz partinin ya da sahip olduğunuz ideolojinin, siyasetin etkili olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Ama en azından hangisinin daha ağırlıklı ve etkileyici olduğunu kendi kendimize sorma ve dürüst bir yanıt alma imkanımızın da olduğunu düşünüyorum.

Bence bu işin en iyi ölçülerinden biri, sizin o mahalle çalışmasını kimlerle çalışmak istediğinizdir. Şayet yanınıza parti çalışmalarında iyi anlaştığınız ya da iyi mahalle çalışması yaptığını gördüğünüz birini alıyorsanız veya daha önce o mahalleye hiç gitmemiş, sırf toplumsal olaylarda yer almak ve görünmek için çırpınan birini kendinize yol arkadaşı yapmışsanız sizin o çalışmayı niye yapmak istediğinizin cevabı açık bir şekilde ortadadır.

Evet, mahalle örgütlenmelerinde yer almak için, gerçekten böylesi bir çalışmaya ihtiyaç duyan, böylesi bir örgütlenmenin getirdiği şeylerden yararlanacak olan biri olmanız gerekiyor öncelikle… Bu da sanırım, “önce kendi evinin önünü süpüren” anlayışıyla önce kendi mahallemizde, önce kendi çevremizde bir araya gelip kendi sorun ve ihtiyaçlarımızı karşılayan bir beraberliğin oluşturulması gereğini ortaya çıkarıyor. Ta ki, bu işi kendine meslek edinen bir halkla ilişkiler profesyoneli olmadığınız sürece…

Kent 104

Önce kendi mahalleni örgütleyecek ya da o örgütlenme içinde yer alacak ve çalışacaksın ki hem kendi özgüvenini oluşturabilesin hem de başka mahalle örgütlenmelerine örnek olabilesin… 

O mahallede yaşamadığın ya çalışmadığın, oraya hep dışarıdan bir misafir gibi gittiğin sürece, oranın sorunlarını yaşamadığın sürece “oralı” olman, orayı benimsemen ve benimsenmen, örnek alınman, sözünü dinletmen ne yazık ki mümkün olmaz…

Evet, bu yazımızın sonucunda, “mahalle örgütlenmeleri o semtte ya da mahallede yaşayan ya da çalışanlar tarafından yapılırsa daha başarılı olur” gibi aslında herkesin bildiği bir noktaya geldik diye bizi yadırgayanlar olabilir; ama bu basit gerçek çoğu girişimdeki heyecan, umursamazlık ya da cehalet nedeniyle dikkate alınmadığı veya umursanmadığı için “mahalle örgütlenmeleri tarihimiz” (!) sırf bu nedenle kaybedilen birçok başarısızlık, birçok yenilgiyle doludur…

Devam Edecek…

70 Yıllık Sevda, İzmir Fuarı

Bugün size, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını olarak 2001 yılı Ağustos ayında Türkçe ve İngilizce dillerinde yayınlanmış olan “70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” isimli kitapçığı tanıtmak istiyorum.

002Yaşar Aksoy ve Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından derlenen bu 44 sayfalık kitapçık içinde birçok değerli bilgiyi ve yorumu kapsıyor.

Yaşar Aksoy‘u  sanırım sizlere, İzmirlilere tanıtmaya, anlatmaya gerek yok; ama Neşe Yurdkoru Özgünel deyince onun Kültürpark projesinin fikir babası olan Suad Yurdkoru‘nun kızı olduğunu ve anlattıklarının birinci dereceden değeri olduğunu söylemekte yarar var.

70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” kitapçığı Yaşar Aksoy‘la Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından yazılmış iki ayrı bölümden oluşuyor.

Yaşar Aksoy‘ın daha çok İzmir Fuarı’nın tarihsel gelişimine odaklandığı “İzmir Enternasyonal Fuarı” başlıklı bölümde “Ekonomik Özlemler“, “İzmir İktisat Kongresi“, “9 Eylül Sergileri“, “9 Eylül Panayırları“, “Kültürpark ve Fuar’ın Kuruluşu“, “Savaş Yılları“, “1943 Fuarı“, “1960-1970 Dönemi“, “İzfaş ve İzmir Fuarı” ve “İEF’nin Türk Ekonomisindeki Yeri” başlıklı alt bölümleri; “Dr. Behçet Uz, büyük eserini anlatıyor…” bölümünde ise Dr. Behçet Uz‘un ünlü sözü “Fuar İzmir’in Düğünüdür” bölümünde “İzmir Panayırı” ve “Fuar’ın Açılışı” alt bölümleri bulunuyor.

003Neşe Yurdkoru Özgünel‘e ait “İzmir Kültürpark-Fuar Fikrinin Doğuşu ve Suad Yırdkoru” başlıklı bölümde ise İzmir Kültürpark projesinin fikir babası Suad Yurdkoru‘nun anılarından hareketle Kültürpark’ın nasıl bir süreç içinde kurulduğu ve nasıl düzenlendiğine ilişkin bilgiler verildikten sonra Suad Yurdkoru‘nun yaşamı anlatılarak İzmir’e hangi alanlarda hizmet ettiği ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

İlk basımında 3.000 adet basılması nedeniyle bugün ancak sahaflarda bulunan bu kitabı en azından almanızı ya da kentteki kütüphanelere giderek incelemenizi ve okumanızı; böylelikle Kültürpark’ın ve İzmir Enternasyonal Fuarı’nın hangi zorluklarla oluşturulduğunu görmenizi dileriz.

Bu kitap tanıtım yazısına son verirken Behçet Kemal Çağlar‘ın Fuar için yazdığı “Fuar Şarkısı“nı da sizinle paylaşmak isteriz:

004FUAR ŞARKISI

Söyle şikayetini kötüyse pahalıysa

Yerlimalı almalı, güzel şeyler almalıysa,

Yerlimalı almalı müstakil kalmalıysa,

Elbise de bir bayrak, Türk’ün malıysa…

Türk artık kesmemeli bindiği sağlam dalı,

Artık kararlarımız sözlerde kalmamalı,

Kalp Türk, mal Türk, duygu Türk, düşünce Batılı,

Kullanmalı her zaman her yerde yerli malı.

Bunu fısıldamakta Akdeniz’in suları,

Renk, neşe, hayat, arzu, kırmızı, beyaz, sarı,

Güz ortasında bile yaratıyor baharı,

Güzel İzmir Fuarı, Güzel İzmir fuarı

Behçet Kemal ÇAĞLAR

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir, Bayraklı ilçesinin kıyıda köşede kalmış bir mahallesi olarak bildiğimiz Turan ile ilgili yazı dizimizin bugünkü bölümünde, şimdiye kadar kağıda kaleme dökülmemiş insan hikayelerinden, Turan’ı Turan yapan değerli insanlardan, şimdi mevcut olmayan insanlar, aileler ve onlar arasındaki sıcak komşuluk ilişkilerinden söz edeceğiz.

Geçtiğimiz günlerde değerli dostum Hakan Kazım Taşkıran‘ın organizasyonu ile çok değerli bir insanı tanıma ve bol bol sohbet etme fırsatını yakaladım. O nedenle öncelikle Hakan Kazım Taşkıran‘a, böylesi değerli biriyle tanışarak sohbet etmemi sağladığı için teşekkür etmek isterim.

Sözünü etmek istediğim değerli insan, İzmir’in kurtuluşu ile birlikte ailesi ile birlikte Midilli’den göç ettikten sonra gelip Bayraklı’ya yerleşen, Bayraklı’yı çok seven, Bayraklı’da çok değerli ilişki ve anılar biriktiren, şimdi ise Kazdağları’ndaki bir köy evinde mütevazi bir yaşam sürdüren sayın Mustafa Türkay Komili idi.

Sayın Mustafa Türkay Komili, Cumhuriyet Dönemi Bayraklısı’nı o dönemdeki yaşantısı üzerinden çok iyi bilen gerçek bir Bayraklılı. Çok kültürlü köklü bir aileden gelen ve güzel anılarla dolu gerçek bir entelektüel ve zarif bir beyefendi. Tam anlamıyla kültür ve sanatla yoğrulmuş bir kentli.

Kah sohbet, kah kayıtlı bir sözlü tarih çalışmasına dönüşen görüşmelerimiz sırasında önüme geniş bir Bayraklı tarihi ve coğrafyası sererek bana birçok güzel insandan, olaydan ve anılardan söz etti. 

Tabii ki anlattıklarının büyük bir kısmı geçmişte Bayraklı’da yaşayan ya da çalışanlarla ilgiliydi. O nedenle, geniş Bayraklı coğrafyası içinde yer alan bol bilgi ve anı arasından Turan ile ilgili olanları bulmaya, her anlatılanın Turan ile ilgisini kurmaya ve anlamaya çalıştık hep birlikte.

Kendisi bu çalışmada bize o kadar yardımcı oldu ki, anlattıklarının yetersiz olduğunu düşündüğü birçok yerde bize yeni kaynak isimler ve iletişim bilgilerini vererek bu isimlerle görüşmemizi ısrarlı bir şekilde istedi. Hatta bu isimlerle görüşerek bağlantıları bile kurmaya çalıştı.

Tabii ki önce kendisinin daha önce Bahar Gündebahar tarafından derlenen “Midilli’den Anadolu’ya” isimli kitabından söz etmemiz gerekir.

midilli-den-anadolu-yaMustafa Türkay Komili‘nin değişik gazete ve dergilerde yayınlanan makaleleriyle düşünce dünyasını yansıtan yazılarından oluşan ve 2016 yılında yayınlanan “Midilli’den Anadolu’ya” 

Mustafa Türkay Komili‘nin anlattıkları arasında beni en çok etkileyen insanlardan biri, soyadını Turan’dan alacak kadar Turan’ı seven ve benimseyen Recai Turanlı ile eşi Güzin Turanlı ile ilgili olanıydı.

Anlatıma göre Recai Turanlı da bir Midillili. O da Mustafa Türkay Komili‘nin ailesi gibi Midilli’den Anadolu’ya gelişte kendine mekan olarak Bayraklı’yı seçmiş bir armatör. Gemi sahibi bir armatör olarak İstanbul, İskenderiye seferlerinde sık sık Midilli’ye uğrayan ve Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi ile sıkı bir dostluk geliştiren bir deniz insanı. Kendisi sarışın, mavi gözlü ve uzun boylu. Yabancı dilleri çok güzel konuşuyor ve yaz aylarında genellikle beyaz keten elbiseler giyiyor. Eşi Güzin Turanlı ise İstanbullu, seçkin ve zarif bir kadın

Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi, Yunan işgalinde Midilli’de bulunan Türkleri konsoloslukların yardımıyla koruyabilmek amacıyla eşini ve çocuklarını İstanbul’a gönderip yalnız kaldığı dönemde, gemisi ile Marsilya’dan, İskenderiye’den ya da başka bir Akdeniz limanından gelen Recai Bey’le  buluşuyor. Çünkü o dönemde Midilli Akdeniz’deki İstanbul bağlantılı bütün yolculuklarda bir bağlantı limanı konumuna sahip. Bir anlamda Midilli, İstanbul’un banliyösü gibi. Gidip gelmenin kolay olduğu birbirine yakın iki semt gibi. Örneğin bu kolay bağlantı sayesinde İstanbul’daki kadınlar arasındaki bir el işleri yarışmasına Midillili kadınlar bile katılabiliyorlar.

Recai Turanlı Cumhuriyet döneminin başlangıcı ile birlikte İstanbul yerine İzmir’i tercih ederek, aynen Mustafa Türkay Komili‘nin dedesi gibi Bayraklı’yı tercih ediyor ve gelip Turan’daki evi satın alıyor.

Soyadı kanunun çıkması üzerine evinin bulunduğu “Turan” sözcüğünü, “Turanlı” olacak şekilde kendine uygun gören Güzin ve Recai Turanlı‘nın evleri Turan’da, fermuar fabrikasının hemen yanında, önde büyük bir bahçeyle iskelenin bulunduğu orta büyüklükte ve dört tarafı açık cumbalı bir yalıymış. Bugün mevcut olmayan yalının alt katında iki oda ve mutfak, üst katında da üç oda varmış.

Turan 013

Mustafa Türkay Komili‘nin büyük bir keyifle anlattığına göre, evin geniş bahçesi oldukça ilginç bir düzenlemeye sahip ve bakımlı. Bahçedeki çiçek tarhlarına ve çakıl taşı döşeli ara yollara İstanbul’daki bazı yolların, sokakların isimleri verilmiş durumda. Örneğin çeşmenin üstünde “Çelebi Mehmet Çeşmesi“, “İmrahor Çeşmesi“, “Horhor Çeşmesi“, küpün üstünde “Hazerfen Ali küpü“, ara yollarda “İncili Çavuş Caddesi” gibi isimler yazılıymış. Böylelikle o bahçe olduğundan daha büyükmüş gibi gözüküyormuş. Bahçede ayrıca minicik bir hayvanat bahçesi varmış.

Evin önünde Recai Turanlı‘nın kaptanlık alışkanlığını ya da zevkini tatmin etmek üzere denize çok yakın bir yerde alt katında minik bir hayvanat bahçesi, üst katında da bir kendi gemisinin dümeniyle lombozlarını koyduğu bir kaptan köşkünün bulunduğu bir eklenti bulunmaktaymış. Recai Turanlı günün büyük bir kısmını orada geçirerek eski kaptanlık günlerinin hasretini giderirmiş.

Kaptan köşkünün altındaki bölümdeki küçük hayvanat bahçesinde ise ayı, maymun ve tavuskuşu gibi hayvanları beslediği, beslenen ayının Recai Turanlı‘nın evde bulunmadığı bir gece kafesinden kaçıp balkona çıkarak eve girmeye kalkması üzerine evden uzaklaştırıldığı bilinmektedir.

Mustafa Türkay Komili, Turan’daki petrol şirketleriyle Turyağ’ın uzun iskeleleri yanında dördüncü iskele olma unvanına sahip uzun T şeklindeki tahta iskelede ise oturmaya uygun sıraların bulunduğunu ve Johnson marka motora sahip bir sürat teknesinin bu iskeleye bağlı olduğunu, Recai Turanlı‘nın ender de olsa arada sırada bu motora binip çevrede bir tur attığını anlatıyor. Güzin Hanım’ın ise her gün iskelenin ucuna çıkarak oturduğunu, yemek malzemelerini zaman zaman burada ayıkladığını hatırlıyor.

Recai Turanlı, emekli olduğu bu dönemde Göcek’deki krom madenini işleten yabancı bir şirketin temsilcisi olarak çalışmış. Bu dönemde sık sık Göcek’e gidip gelerek raporlama ve yüklemeler yapmış; ayrıca sorumlu olduğu Bornova’daki Paterson Köşkü’ne sahip çıkmış.

Ancak daha sonra binanın yanındaki fermuar fabrikasının gürültüsü, Turyağ’ın çevreyi kirletmesi ve gecekondulaşmanın artması üzerine evini satarak Karşıyaka’ya bir apartmanın teras katına taşınmış.

Hayatını ise 100 yaşına yakın kaybettiğini, Güzin Hanım’ın da 80 yaşları civarında vefat ettiğini büyük üzüntü ve özlemle anlatıyor sevgili Komili….

Turan 014

Tabii bu arada, Güzin Teyze’nin mutfağını anlatmadan da geçmiyor. Bunun için aynen şöyle söylüyor: “Güzin teyzemizin mutfağında, mutfakta mı yoksa eczanede mi olduğunu insan düşünürdü. Öyle bir mutfak. İşte böyle, şık teraziler, belmariler, beherglaslar, cam kaplar… Biz de daha değişik bir eve sahiptik ama Güzin teyzemizin her şeyi bize çok ilginç gelirdi.

Anlatının belki de en ilginç bilgilerinden biri de, Recai Turanlı‘nın 200 yıllık bir kemanı Mustafa Türkay Komili‘ye armağan etmesidir ki, bu keman ne yazık ki 5 Kasım 1995 tarihinde yaşanan sel felaketi sırasında zarar görmüş.

Sohbetin konuyla ilgili bu bölümünü, “iyi bu insanları tanımışım ve iyi ki bugün onları anıyorum” diyerek sonlandırıyor sevgili Mustafa Türkay Komili

Devam Edecek…

 

Sorunları duvar örerek çözmek…

Duvar…

Bulunduğumuz mekanı belirleyen, bir kez örüldükten sonra içeriyi ve dışarıyı yaratan, gerektiğinde bizi koruyan, gerektiğinde de bizi sınırlayan, engelleyen bir mekân unsuru…

Doğal olduğunda; örneğin Urallar gibi Avrupa ve Asya gibi iki büyük ana karayı birbirinden ayırdığında ya da Çin Seddi gibi aşılmaz bir engel olarak karşımıza çıktığında, bizdeki aşma isteğini tetikleyerek bir iddialaşma alanına dönüşen ya da kutsallaştırmaya kalktığımızda Kudüs’te olduğu gibi bir yakarma eyleminin nesnesine dönüşen duvar…

Berlin’in tam ortasına ya da Gazze’de, İsrail’le Filistin’in arasına örüldüğünde bir güvenlik unsuru…

maxresdefault

Gelene “gelme”, gidene “gitme” diyen bir egemenlik ve iktidar aracı olarak duvar…

Ama bazen de çaresizliğin çaresi, kuralsızlığın yeni kuralı, oyunbozanlığın yeni düzeni olabiliyor…

Hele ki yapma denilen yapıldığında, yasak denilen delindiğinde içine düşülen çaresizliği ortaya koyup sergiliyor…

Son günlerde bolca tartışılan İnciraltı Kent Ormanı’nda yeni yapılan duvar ya da çit de bu çaresizliği sergileyen  yeni bir engel…

İlk açıldığında çalıların çırpıların, ağaçların ya da otların arkasında berisinde ahlaka mugayir işler yapılırsa korkusuyla istihdam edilen; ancak tasarruf tedbirleri sonrasında dağıtılan bol sayıdaki güvenlik elemanının İnciraltı Kent Ormanı’nı terk etmesinden sonra ortaya çıkan sahipsizliğin ürünü bir duvar ya da çit…

Söylendiğine göre yapılış amacı, bütün yasaklama ve engellemelere karşın deniz kıyısında mangal yakan ve yiyip içenlerin çevrede yarattıkları yangın riskini ve görüntü kirliliğini gidermek; daha doğrusu görünmesini engellemekmiş… 

Oysa tartışmanın kaynağı olan yere gidip baktığımızda bu duvarın ya da çitin yapılmasından sonra mangalların yakıldığı yerin eskisinden daha çok kirlendiğini görmek mümkün… Nitekim sosyal medyadaki yakınmalar da bu durumu doğruluyor.

650x344-buyuksehir-dogal-sit-alanina-duvar-oruyor-1484329237566

Şimdi oturup düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü bu tür kamusal alanlarda nasıl davranmamız gerektiğini belirleyen hukuki düzenlemelerin; daha doğrusu zabıta yönetmeliklerinin olduğunu, bu düzenlemelerde oralarda nasıl oturup kalkacağımızın, neleri yiyip içeceğimizin, neleri yapamayacağımızın önceden belirlendiğini, kurallar koyulduğunu ve bu kurallara aykırı davrandığımızda başımıza neler geleceğini beş aşağı beş yukarı biliyoruz. Ayrıca bu tür açık alanlara konulan uyarı levhaları ve oralarda dolaşan resmi giyimli görevlilerin varlığından bizim o kurallara uyup uymadığımızın izlenip gözlendiğini de anlıyoruz.

O anlamda hem karşılaşacağımız ikaz ve cezalar nedeniyle yanlış bir şey yapmaktan çekiniyor hem de sahip olduğumuz kentlilik bilinci nedeniyle kurallara aykırı davranmanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Bu kurallara titizlikle uymanın dışında dikkate almayan başkalarını da uyarmamızın yurttaşlık görevimiz olduğunu biliyor, kurallara uymayanlara gösterilecek herhangi müsamahayı hoş karşılamayacağımızı ifade ediyoruz.

650x344-inciraltindaki-kacak-duvar-insaati-durdu-1486062470961

Ardından da yöneticilerini oylarımızla seçtiğimiz bir büyükşehir belediyesi kalkıp, oradaki orman alanını tehdit edecek  ya da kirletecek şekilde mangal yakanları uyarıp cezalandırmak yerine onların o eylemi daha kolay yapması için ormanla sahil arasına bir duvar ya da çit yapacak…

İşte tam da bu noktada, sahip olduğumuz kentlilik bilinci ve kültürüne göre bunun yanlış olduğunu, bu eylemin doğru, güzel ve iyi esas alınarak değil; yanlış, çirkin ve kötü esas alınarak yapıldığını düşünmeye başlıyoruz.

Ayrıca şayet belediye yönetimi bu ormanlık alana mangal yakarak piknik yapmak isteyenlerin de gelmesini isteniyorsa, onların hem ormanı hem de denizi kirletmeden ve tehdit etmeden ağaçlardan ve denizden uzak özel bir alanda piknik yapmaları için girişimde bulunmasının ve bu özel alan içinde de gerekli önlemleri almasının daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

Ama kentimizin yöneticileri, bizim onlardan beklediğimiz şeyleri yapmayıp tehdit yaratacak ve çevreyi kirletecek şekilde yanlış davrananları adeta ödüllendirecek şekilde ormanın içine, hem de tescilli alanda yaptıkları bu iş için gerekli izinleri önceden almadan kaçak bir duvarı ya da çiti yapmaya kalkıyorlar.

650x344-kacak-insaat-yargiya-tasindi-1488833520987

Evet, yönetmek eyleminin en kolay yöntemlerinden birine başvurarak mangal yakarak tehdit oluşturan ve çevreyi kirletenleri uyarmak, onları kent yaşamının gerekleri konusunda bilgilendirip bilinçlendirmek, gerektiğinde cezalandırmak ve onların bundan böyle aidiyet duygusu gelişmiş bilinçli bir kentli gibi davranmaları için çaba göstermek yerine onların bu hareketlerini ödüllendirecek şekilde yapılan yanlışları doğruluyorlar.

Eh, buna da “Pes” denir artık…

Duvarların, engellemelerin, sınırlamaların olmadığı ve sorunların duvar örülerek aşılmadığı özgürlük kokan bir kentte yaşamak dileğiyle…

İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) kuruluşunu, kurulduğu günden bugüne gelen 13 yıllık çalışmasını ve geleceğini ele alıp incelemeyi hedeflediğimiz dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Mart 2002 tarihinde yayınlanmış olan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın sayfa ve satırlarını izleyerek Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) kuruluş amaçlarını ve bir kent arşivi ve müzesi olarak yapılmak istenenleri incelemeye çalışacağız.

Sözkonusu kitapçığı yazan Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a göre, böylesi bir kent müzesinin kuruluşundaki asıl sorun, İzmirlilerin veya başka bir deyimle kent sakinlerinin kentin tarihi geçmişiyle ilişkisinin kopukluğunda yatmaktadır. Bu çerçevede her iki yazar da, “Bir bakıma insanların yaşadığı mekana yabancılaşması ve kendisini içinde bulunduğu ortama ait hissetmemesi anlamına gelen bu durum, her kent için olduğu gibi İzmir açısından da talihsizliktir. Çünkü hemen hemen her kuşağın ürettiği kültürel birikimin bir sonraki kuşağa aktarılamaması önlemez bir sonuç olarak yaşanmaktadır. Bu durumun ‘hafıza kaybı’ demek olduğu açık değil midir! Üstelik kırdan kente göç olgusunun büyük bir hızla değiştirdiği kentli nüfus kompozisyonu da dikkate alınırsa, İzmir’in tarihsel birikim ve kimliğinin tamamen yok olacağını söylemek abartı olmayacaktır.¹ demektedirler.

1462883958

İzmirlinin yaşadığı kentin tarihi geçmişiyle olan kopukluğunun giderilmesi ve İzmir’in doğasına ve kimliğine uygun bir geleceğin şekillenebilmesi için İzmir’de yaşayanların yaşadıkları kentle kurdukları aidiyet bağının güçlendirilmesi gerekmektedir.  Bu bağın kurulup geliştirilmesi, insanların yaşama ya da çalışma nedeniyle bulundukları mekanı tanıması, bilmesi, benimsemesi ve kendilerini orada güven içinde hissetmeleriyle sağlanabilir. Çünkü insanların tanıyıp bilmedikleri ve kendilerini oraya ait hissetmedikleri her mekan onlara yabancıdır. Evlerine gitmek istediklerinde ilk yapacakları şey, o yabancı yerleri terk ederek bilip tanıdıkları ve kendilerine ait hissettikleri kendi mekânlarına dönmektir.  

Bu anlamda insanın yaşadığı ya da çalıştığı mekânla kurduğu ilişkinin ya da uyumun dışarıdan gelen yoğun ve sürekli etkilerle değişip bozulması, onun mekânla ilişkisini koparıp giderek oraya yabancılaşmasına ve güven duygusunun zedelenmesine yol açar. Bundan böyle eskiden kendisine ait hissettiği birçok sokak, mahalle, semt ve kent, oraya başkalarının gelip işgal etmesi, mekanda büyük değişiklik yapılması gibi nedenlerle artık ‘kendisinin ‘olmaktan çıkarak ona ‘yabancı’ hale gelmeye; hatta onun oraya gitmesini engellemeye bile başlar.

Bu değişimin, yaşamın doğal akışı içinde kendi hızına uyumlu olması durumunda insanın değişimi ile mekanın değişimi uyumlu olacağı için ortaya hiç bir sorun çıkmaz. Ancak mekandaki değişim hatta bozulma ya da çözülme insandaki değişimden; daha doğrusu onun kendi değişim hızından daha fazla olduğunda; işte sorun tam da o noktada ortaya çıkmaya başlar….

İzmir’e iç ve dış göçler nedeniyle gelenlerin büyük sayılara varması, kentin bunları kendi içine kabul edip içermede yaşadığı sorunlar ve gelenlerin kente ait olmamaları ya da olamamaları nedeniyle hep ‘dışarıda‘ kalmaları, ‘içeride‘ olanları önce tedirgin etmeye, sonrasında kızdırıp öfkelendirmeye, hatta gelenleri dışlamaya, onları yokmuş gibi kabullenmeye ve çoğu kez ‘eski sakin sessiz güzel günlere‘ yönelik özlemlerle dolup nostalji yapmalarına neden olmaktadır.

Bu anlamda kentin eski sakinleriyle göçlerle gelip kente uyum göstermeyen/gösteremeyen/göstermek istemeyen, üstüne üstlük kentteki pastadan pay alıp dilimlerin küçülmesine neden olan bu yeni sakinler arasındaki bu toplumsal yarılma ya da fay hatlarının ortadan kaldırılarak ya da yumuşatılarak yeni bir toplumsal sözleşmenin sağlanabilmesi için İzmir’in geçmişi ile geleceği arasında sağlıklı, doğru ve sürdürülebilir bağlar kurmayı bilen aidiyet duygusu gelişmiş İzmirlilere ihtiyaç duyulmaktadır. 

Bu anlamda belki de, “eski” sakinlere İzmir’in eskiden bir ‘Cennet‘ ve ‘Prenses‘ olmadığını, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli kozmopolit bir yapıya sahip bu kentin geçmişinde her şeyin güllük gülistanlık olmadığını; yangınlar, yağmalar ve göçler gibi toplumsal sorunlarla belleğini yitirmiş bir kent olduğunu ve bu anlamda hiç kimsenin suçsuz ya da günahsız olmadığını; öte yandan da, İzmir’e göçlerle gelen “yeni” sakinleri açısından bir kurtuluş yeri, bir özgürlük alanı olmadığını ortaya koyup gösterecek ve bu doğru bilgileri kentlilere anlatacak birilerine ihtiyaç vardır da diyebiliriz.

C5WlOXeW8AIPe66

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM) kuruluşu, işte tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Bu durum Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a göre “…kentin geçmişi ve kültürüyle uyumlu değişime katkıda bulunan ve kentli bilincine sahip hemşehrileri yaratabilmek için işlevli olan kurumlardan birisi de kent müzeleri ve arşivleridir.² şeklinde ifade edilerek Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘ne (APİKAM) kentin değişiminde önemli bir rol verilmiştir.

Bu anlamsal çerçeve ile kurulan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde (APİKAM) kentin hafızası olarak nitelenen arşivin gelişip güçlenmesi için;

1. İzmir’in tarihsel olarak ilişkide bulunduğu Venedik, Floransa, Cenova, Dubrovnik, İskenderiye, Marsilya, Londra, Amsterdam ve benzeri pek çok kentle akademik ilişkinin kurulması, belge değişimlerinin yapılması, ortak projelerin gerçekleştirilmesi, kongre ve sempozyumların düzenlenmesi,

2. Ankara Milli Kütüphane’den alınan 2.000 adet Ege bölgesi kadı defterlerinin yanı sıra Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan İzmir ve çevresi ile ilgili belgelerin, 

3. Marsilya Ticaret Odası arşiviyle Venedik Devlet Arşivi’ndeki belgelerin; ayrıca, İngiltere’deki Public Record Office, Foreign Affairs belgeleriyle diğer Avrupa arşivlerindeki belgelerin,

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘ne (APİKAM) kazandırılması gerektiği belirtilmiştir.

Ayrıca yapılabilecek projeler çerçevesinde İzmir Kent Tarihi Kitabı‘yla İzmir’le ilgili belgesellerin hazırlanabileceği, sözlü tarih çalışmalarının yapılabileceği, aile tarihlerinin düzenlenebileceği, kentin fiziksel evrimini gösteren maketleme çalışmalarının yapılabileceği, turizm boyutunda Kültür ve Turizm Bakanlığıyla işbirliklerinin kurulabileceği ifade edilmiştir.

0034_Restorasyonun baslamasi töreni

Oluşturulan arşiv ve müzenin gerçek hedefleri ise aşağıdaki alıntı metinde bütün açıklığı ifade edilmiştir:

İzmir Kent Müzesi çalışmalarında İzmir’in tarihsel derinliğini, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, kozmopolit yapısını göz önünde bulunduracak, ötekileştirmeyi reddederek, bilimselliği ve objektifliği ilke edinecektir. Toplumun içindeki her ferdin anlatılabilir bir tarihi olduğuna inanarak, büyük kalabalıkların tarihsel hikayesini işleyecektir. Kent adına ne kadar şanlı bir geçmişimiz olduğunu kanıtlama anlayışından uzak olup, ortak belleğin evrimine katkıda bulunma sürecindeki devamlılığı sergilemeyi, müzemiz ilke olarak kabul etmektedir. Ayrıca geçmişe dayanan, bugünün önemli bir kısmını görmezden gelen ve geleceğe ender olarak katkıda bulunan bir devamlılık değil, geleceğin temelini oluşturmada odak noktası olarak bugüne dayanan ve geçmişten destek için yararlanan bir devamlılık sergilenecektir.³


¹ Yetkin, Dr.Sabri, Yılmaz, Dr. Fikret; İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Mart 2002, s.21

² A.g.e. s.23

³ A.g.e. s.38

Devam Edecek…

 

Hınzır sorular… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün gündeme yeniden kent konseyleri ile ilgili hukuki düzenleme ve uygulamaları getirerek bazı hınzır sorular sormak istiyorum…

Daha doğrusu yasal olmayan yöntemlerle yanlış yerlerde konumlananları rahatsız edecek bazı sorular sorup cevaplarını vermek istiyorum.

Böylelikle sahip olunanların nasıl bir hukuksuzlukla edinildiğini bir nebze olsun hatırlatmak istiyorum.

aacr-hub-page-image

Kadın ve gençlik meclisi başkanları dışındaki diğer meclis başkanlarının doğal üye olarak yürütme kurulunda yer alması mümkün müdür?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin Yürütme kurulu başlıklı 11 inci maddesinde, “Yürütme kurulu, genel kurul tarafından birinci dönem için iki, ikinci dönem için üç yıl görev yapmak üzere seçilen, kadın ve gençlik meclis başkanlarının da yer aldığı en az yedi kişiden oluşur…” hükmü yer aldığı; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 03.03.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 6807-45260 sayılı mütalaa yazısında “kent konseyinin yürütme kurulunda kadın ve gençlik meclislerinin başkanları doğrudan yer almakla birlikte diğer meclis ve çalışma gruplarının baĢkanları ancak genel kurul tarafından seçilmeleri durumunda yürütme kurulunda görev alacakları, doğrudan görev alamayacakları” belirtildiğinden kadın ve gençlik meclisi başkanları dışında kalan diğer meclis başkanlarının (engelli, muhtarlar, emekliler, mülteciler, çocuk vb.), aday olup seçilmedikleri sürece yürütme kurullarında yer almaları mümkün olmayacaktır.

Kent konseyi başkanı iken temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişiyle ilişkisi biten katılımcının başkanlık görevi devam eder mi?

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi ile bu madde hükmüne dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“, bir kurum, kuruluş ya da kişinin temsilcisi olarak kent konseyi genel kuruluna katılanların yürütme kurulu ile başkanlık görevine aday olabileceğini belirttiğinden; ayrıca İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün 02.08.2010 tarih, B.05.0.MAH.0.01.01.00/ 22187-45964 sayılı mütalaa yazısında  temsil ettiği oda veya dernekteki temsil görevi biten kişinin kent konseyi başkanlığının da sona ereceği belirtildiğinden temsil ettiği kurum, kuruluş ya da kişi ile temsiliyet ilişkisi sonuçlanan kişilerin kent konseyi başkanlığı görevinin de otomatikman sona ermesi gerekir.

Kent konseyine katılmak üzere başvuran kurum, kuruluş ve kişilerin üyeliği için yürütme kurulu ya da genel kurul tarafından karar alınmasına gerek var mıdır?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, yasal olarak kent konseyine katılması mümkün olan kurum, kuruluş ve kişilerin başvurularının kabul edilmesi ya da reddedilmesi diye bir prosedür olmadığı için müracaatçının başvurusunun kabulü için bekletilmesi ya da başvurunun kabul edilmemesi yasal değildir. O nedenle, üye olmak amacıyla başvuruda bulunan herkesin kabul ya da red işlemine başvurulmaksızın ve üye olamayacağı hususu kanıtlanana kadar üye olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

meeting

Kent konseyi yürütme kuruluna seçilecek kurum, kuruluş ve kişilerin kendi aralarında gruplanarak seçimlerin her bir grup içinde ayrı ayrı yapılması hukuken mümkün ve demokratik bir işlem midir?

İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenen “Kent Konseyi Yönetmeliği“ne göre, kent konseylerine üye olan değişik nitelikteki (dernekler, meslek kuruluşları vb.) katılımcılar arasında mesleklerine göre ayırımlar yaparak seçimlere gitmek faşist rejimlerde, özellikle de Mussolini İtalya’sında görülen mesleki ayrıma dayanan eski ‘korporatist’ örgütlenmeleri anımsatmakla birlikte; esasen, bu kategorilere girmeyen katılımcılar açısından hukuk ve demokrasi dışı bir uygulama olacaktır. Yasal olarak katılımcı olması mümkün siyasi parti temsilcilerinin çoğu kent konseyinde sakıncalı muamelesi görüp bu kategorilerden biri olarak kabul edilmemesi ve yürütme kurulu üyeliğine alınmaması bu anlamda en somut örneklerden biridir. 

 

Belediyelerimiz kayyuma teslim…

Geçtiğimiz günlerde İnternet gazetesi Duvar’da “Kayyım partisi çığ gibi büyüyor: 82 belediye!” başlıklı bir haberi okuduk. Gazeteci Vecdi Erbay tarafından yapılan bu haber sayesinde, şu an itibariyle çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere toplam 82 belediyeye kayyum atandığını, çoğu Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyesi olmak üzere 3 büyükşehir, 8 il merkezi, 69 ilçe ve 23 belde olmak üzere toplam 103 belediyede 82 kayyumun görev yaptığını, 82 belediye eşbakanının tutuklu olduğunu öğrendik.

kayyum

Bu çarpıcı haberin ayrıntısına girdiğimizde de Diyarbakır’da başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olmak üzere 11, Van’da yine Van Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere 12, Mardin’de Mardin Büyükşehir Belediyesi dahil 12, Şırnak’ta Şırnak Belediyesi dahil olmak üzere 11, Batman’da Batman Belediyesi dahil olmak üzere 4, Siirt’te yine Siirt başta olmak üzere 5, Ağrı’da Ağrı Belediyesi başta olmak üzere 4, Erzurum’da 4, Iğdır’da 2, Muş’ta 3, Şanlıurfa’da 4, Elazığ’da 1, Kars’ta 1, Bitlis’te Bitlis Belediyesi dahil olmak üzere 6 adet ve Tunceli’de Tunceli Belediyesi ile Mersin’de Akdeniz Belediyesi’nde yönetimin İçişleri Bakanlığı ya da valilikler tarafından atanmış olan kayyumlar tarafından yönetildiği, bu şekilde yönetilen 82 belediyenin nüfuslarının toplamının ise 8.380.218 kişi olduğu görülmektedir.

Bu durum, 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 79.814.871 kişi olduğu belirlenen Türkiye nüfusunun tamı tamamına % 10,49’una karşılık gelmektedir.

Bu durum, ülke nüfusunun % 10’unun (tabii ki şimdilik) her geçen gün otoriterleşen, her geçen gün merkezileşen ve merkezileştikçe demokrasiden, insan haklarından, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşan bir yönetimce atanan ya da görevlendirilen, çoğu kez işten anlamayan kişiler/memurlar tarafından yönetildiğini göstermektedir.

Bu durum ayrıca demokrasinin; özellikle de temsili demokrasinin ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde işlemediğini, işletilmediğini ya da iflas ettiğini göstermektedir. 

Çünkü belediye başkanlarının haklı ya da haksız bir şekilde görevden uzaklaştırılması durumunda hem mevzuatın hem de bugüne kadarki teamüllerin gereği olarak mevcut belediye meclisi içinden seçilen belediye başkan vekilinin göreve devam etmesi ya da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın ölümü durumunda yaşandığı gibi belediye meclisi üyeleri arasında bir belediye başkanlığı seçiminin yapılması gerekmektedir. Böylelikle belediye meclisi üyelerince seçilecek yeni belediye başkanının en azından demokratik yollarla meclis üyeliğine seçilmiş olması onun temsil yeteneğini açısından yeterli görülerek belediye meclisi üyeleri dışındaki kişilerin temsil yeteneği olmadığı için onların görevlendirilmesi yoluna gidilmemiştir.

Ama şimdi durum değişmiştir.

Seçilip belediye meclisine gelmiş olanların bile başkan seçilmesine tahammül edilememekte, onlar da bir “şüpheli” olarak gözden çıkarılmaktadır. Çünkü ya o belediye meclisi üyesinin görevden alınan belediye başkanları gibi davranacağı tahmin edilmekte ya da iktidar partisinin o belediye meclisinde hiçbir temsilcisi olmadığı için meclis dışından istenen her şeyi yapacak “profili düşük” memurlar aranmaktadır.

İçişleri Bakanlığı cephesinden aldığımız bilgilere göre, görevlendirilen kayyumların belediye mevzuatı ve hizmetlerinden anlamaması, bu konuda bilgili olmaması nedeniyle merkezdeki kadrolardan, özellikle de bakanlığın denetim ve soruşturma kadroları arasından yeni görevlendirmeler yapılarak işten anlayanların bu yeni kayyumlara danışman olması sağlanmaktadır.

İktidarın temsili demokrasiyi, temel hak ve özgürlüklerle belediyelerin yerel özerkliğini dikkate almayan bu faşizan uygulamaları yanında hayrete düştüğümüz, yadırgadığımız diğer bir durum da, diğer belediyelerin, daha doğrusu Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin, belediye başkanlarının bu vahim durum karşısında sessiz kalmaları, bir iki mırıltı dışında ses çıkarmıyor olmalarıdır.

protesto-020

Bizler en azından, diğer belediyelerden, belediye birliklerinden temsili demokrasiye, hukuka, temel hak ve özgürlüklere aykırı olan bu uygulamalar karşısında güçlü bir ses çıkararak itiraz etmelerini, yarın öbür gün kendi başlarına da gelebilecek bu belanın uzaklaştırılması için kendilerini kayyum atanan belediyeler yerine koyarak bir politika geliştirmelerini, “HDP’nin yanına düşersek, onun başına gelenlere karşı çıkarsak bizi de harcarlar” korkaklığından vazgeçerek konuyu parti tüzüğü ve programında yer alan demokrasi, temel insan hak ve hürriyetleri mücadelesi bağlamında savunmasını beklerdik, bekliyoruz…

Hepimizin bildiği o ünlü Protestan papazın 1930’lu yılların Almanya’sında söyledikleri için vakit henüz çok geç değilken, böyle bir çıkış yapmak, muhakkak ki sonradan pişman olmamızı engelleyecek ve diğer demokrasi güçlerine güç verecek örnek bir davranış olacaktır…

Kentsiz kentleşme…

Kent Kitaplığı” bölümümüzün bugünkü okumasında Murray Bookchin’in “Kentsiz Kentleşme, Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü” isimli kitap var. 

1999 yılında ilk kez Ayrıntı Yayınları tarafından, 2014 yılında da Sümer Yayıncılık tarafından yayınlanan “Kentsiz Kentleşme, Yurttaşlığın Yükselişi ve Çözülüşü” toplam 456 sayfadan oluşuyor ve internet satış fiyatı şimdilik 30,10 TL.

Bugün, insan ilişkilerinin ayrışmaya başladığı bir dünyada yaşıyoruz. Akıl bedenin, düşünce maddenin, birey topluluğun, kent kuşakları kentlerin, kentler kırsal kesimin, insanlık ise ‘vahşi ve yola getirilmesi güç’ olarak görülen doğanın karşısında yer alıyor. Böylesi ‘yoksun’ bir noktaya evrilmemizde en büyük pay sahibi olan ulus-devlet ise artık totaliter bir karaktere bürünmüş durumda. Politika, kentsel ve katılımcı özünden kopartılıp ‘devlet’e indirgenmiş, yurttaşlar vergi mükellefi birer ‘seçmen’e dönüştürülerek etkisizleştirilmiştir. Toplumsal sorunlarda söz sahibi olan bir zamanların aktif yurttaşı, giderek eylemsizleşmiş, düşünsel becerileri azalmış, umursamazlığı artmış; bütün etkinliğini alışveriş, moda, dış görünüş ve kariyer gibi alanlarda göstermeye başlamıştır. Ne devletin ne de onun doğrudan uzantısı olan politik partilerin halkla ‘doğrudan’ bağı vardır artık. Demokrasi kavramının doğuşu ve gelişimine sahne olan kentler, ulus-devletin yarattığı ‘kentleşme’ denen süreçte homojen, mekanik ve kar hırsının her şeyin önüne geçtiği bir Pazar haline gelmiştir. Halk kültürü sentetikleşmiş; insan ilişkilerinde evlilik bir ‘yatırım’a, çocuk yetiştirme’iş’e, hayat bir ‘bilanço’ya, idealler ‘satın alınabilir şeyler’e, yerleşimler ise ‘işletme’ye dönüşmüştür.

0000000601367-1Doğal hayatı ve insani toplulukları yok ederek ulus-devleti güçlendiren kentleşme anlayışlarına karşı bir yerel yönetim programını tartışmaya açıyor. Yerel yönetim kurumlarını birbirleriyle uyum içinde çalışabilecek biçimde yeniden yapılandırmaktan; insan ilişkilerinde dayanışmayı içeren yaratıcılıktan; ulus-devletin yerine politik açıdan konfederasyon sistemine dayanan yerel yönetimlerden; insanlık ile doğa arasında katılımcı, hiyerarşik olmayan yeni bir ilişki kurmaktan; kentin yeni bir tür etik birlik, bireyin insani bir ölçek içinde güçlendirildiği, katılımcı ve ekolojik bir karar sistemi ile yurttaşlık kültürünün tek kaynağı olarak yeniden kurgulanmasmdan… söz ediyor.” (Tanıtım Bülteninden)

Biz bugün bu değerli kitabı doğrudan inceleyip değerlendirmek yerine kitap Türkçe’den ilk yayınlandığında güzel bir değerlendirme yazısı yazan ve bunu Birikim Dergisi’nin Ağustos/1999 tarihi 124. sayısında yayınlayan Gün Zileli‘nin eleştirel yorumuna yer vererek 18 yıllık bu yorumu yeniden günümüze getirmek istiyoruz.

Bookchin’in Kentsiz Kentleşme’si üzerine

Tavla Tahtasında Satranç Oynamak…

Murray Bookchin’in yeni basılan kitabı, Kentsiz Kentleşme – Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü [orijinal adı: Urbanization Without Cities – The Rise and Decline of Citizenship] (Ayrıntı Yayınları, çev: Burak Özyalçın, İstanbul, 1999, 387 sayfa), doğrudan kent ve kentleşmeyle ilgili olmaktan çok, antik Yunan’dan günümüze kadar kentler çevresinde gelişen doğrudan ya da katılımcı demokrasiyle merkeziyetçi yapılar ve ulus-devlet arasında geçen uzun tarihi mücadelenin bir yeniden ele alınışı niteliğinde. Bookchin’in bu konudaki temel tezi, demokrasiyi ve yurttaş insiyatifini temsil eden kentle, çağdaş kentleşmenin karşıtlığı üzerine inşa edilmiş.

de48fee972a6e0bdd8f7a9a71420c2afGerçi bu yazı, bir tanıtma yazısından çok, bir eleştiri yazısı olacağından, Bookchin’in kent ve kentleşme, doğrudan demokrasi ve ulus-devlet, yurttaş ve seçmen karşıtlığı konusundaki tezlerini uzun uzadıya özetleyecek değilim. Bu yüzden, Bookchin’in tezlerinde katıldığım bir çok noktaya, kısa bir örnek verecek olursam, “burjuva demokrasisi” deyişini eleştirirken yaptığı, tamamen hemfikir olduğum saptamalarına da değinmeyeceğim. Ben, bu yazıda, daha çok, Bookchin’in tezlerinde, kafama takılan ya da katılmakta zorluk çektiğim bir kaç nokta üzerinde duracağım.

Kent ve Kentleşme Zıtlığı

Gerçi, Bookchin’in bütün kitap boyunca ısrarla üzerinde durduğu bu zıtlık, Türkçeye çeviri dolayısıyla, kanımca, özünden kısmen bir şeyler yitirmiş gibidir. Bu iki kavram, görüleceği gibi İngilizcede, “City” ve “urbanization” gibi iki farklı sözcükle ifade edilmektedir. “Urbanization”ın sözlük tanımında, bölgenin kırsal özelliğini ve kalitesini kaybetmesinden (The New Shorter Oxford, Ed. Lesley Brown, Clarendon Press, Oxford, 1993) söz edilmektedir. Oysa “City”nin tanımında böyle bir özellikten söz edilmemektedir. Türkçede her iki olgunun tek sözcüğün farklılaşması yoluyla ifade edilmek zorunda kalınması, aradaki nüansı kısmen ortadan kaldırmakta ve okuyucuda adeta bir sözcük oyunu izlenimi bırakmaktadır.

Buna rağmen, Bookchin’in, “city” ile “urbanization” arasındaki zıtlığı vurgularken, gerçek durumun ötesine geçtiğini ve tezini ispatlamak için kısmen ideolojik bir çarpıtmada bulunduğunu düşünüyorum. Bunda, Bookchin’in, batı kültürünün, antik Yunan kentine her zaman abartılı bir vurgu yapan tavrını olduğu gibi benimsemesinin rolü olduğu da anlaşılıyor:

Bir kentin ya da kent devletinin yurttaşların etik bir birliği olduğunu söyleyen Antik Yunan düşüncesine inandığım için, kentin yalnızca belli bir zamanda ne olduğunun değil, genelde ne olması gerektiğinin üzerinde duran bu müdahaleci görüşe kendimi adamış bulunuyorum.” (s.19)

Evet ama, Bookchin’in benimsediği kent örnekleri antik Yunan kentlerinden ve bir kısım ortaçağ kent devletinden öteye gitmiyor. Kendisinin de anlattığı gibi, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, “city” ile “urbanization” arasında, sözünü ettiği zıtlık ortadan kalkıp, bunun yerini eski tarımsal değerleri yok eden bir özdeşlik alıyor:

bir tarafta özgürlüğe, katılımcı bir politikaya ve etkin bir yurttaş kitlesine önem veren tarımsal kökenli, kapitalizm öncesi ilkeler yer alıyor, diğer tarafta ise yeni ulusun liman kentlerinde ve iç bölgelerdeki pazar kasabalarında yükselmekte olan ticari öğelerin teşvik ettiği aç gözlü bir bireyciliği içeren, bütünüyle kapitalist nitelikteki düşünce biçimleri görülüyordu.” (s.302)

Görüldüğü gibi, kapitalizm çağında, artık “city” ile “urbanization” arasında bir zıtlıktan söz etmek pek mümkün değildir. Daha doğrusu, Bookchin’in sözünü ettiği, katılımcı demokrasinin temsilcisi kentler varken, kapitalizm çağında gördüğümüz türden, önüne gelen her şeyi silip süpüren bir kentleşme yoktu. Kapitalizmle birlikte bu tür bir kentleşme başladığında ise, artık kentler, katılımcı demokrasinin temsilcileri olmaktan çıkmış devasa kapitalist yerleşim birimleriydi. Nitekim, Bookchin, kitabın 300′lü sayfalarında, New England’ın özgürlükçü ortamını anlatırken, buralardaki kentlerden değil, kentlere karşı direnen kırların mücadelesinden söz etmek zorunda kalmıştır. Kısaca ifade edecek olursam, kısmen abartılı ele aldığını düşünmekle birlikte, Bookchin’in sözünü ettiği antik Yunan kentlerinin katılımcı demokrasiyi temsil ettiğini kabul etsek bile, bu tür kentlerin, zamanımızın kapitalist kentleriyle bir benzerliği olmadığını, zamanımızda ise kentle kentleşme arasında bir zıtlık değil, bir özdeşlik olduğunu herhalde Bookchin de kabul edecektir. Bookchin’in, zamanımıza ilişkin bu olgunun üzerinden atlayıp sürekli olarak eski çağ kentiyle, yeni çağ kentleşmesini karşı karşıya getirmesi, belki bilerek, belki bilmeyerek yapılmış bir ideolojik çarpıtmanın ötesinde, bizim Kemalistlerin, “dine” değil “dinciliğe” karşı oldukları iddialarını hatırlatmaktadır. Oysa, nasıl dinciliğin temeli dinse, zamanımızdaki kentleşmenin temeli de kenttir.

Tarihsel Determinizme Karşı Çıkalım Derken…

Aslında Bookchin’in yöntem olarak tarihsel materyalizmden oldukça etkilendiğini ve yararlandığını düşünüyorum. Ancak, konuyu dağıtacağı için, buna bu yazıda değinmeyeceğim. Ben burada, Bookchin’in kitabında yer yer dikkatimi çeken tam tersi bir olgudan söz edeceğim. Bookchin, tarihsel materyalizmin determinizmine karşı çıkayım derken, yer yer çocukça bir hayalciliğe ya da iradeciliğe kapılmaktadır. Anlattığına göre, “1384 yılında kurulan Suebya Birliği… üyesi kentler, İsviçre Konfederasyonu’na katılma talebinde” bulunmuştur. Ne var ki, İsviçre Konfederasyonu bu taleplere cevap vermemiştir. Eğer “cevap verseydi, belki de Avrupa tarihinin akışı değişebilir, milliyetçiliğin yerini konfederasyon sistemi alabilirdi.” (s.208) Bookchin’in kuşağından “önceki bir devirde Avrupa’da ortaya çıkmış olan konfederasyon alternatifi, 1914 ile 1945 yılları arasında dehşet verici bir şekilde ortaya çıkan ‘ulusal birlik’leri önleyebilir” miş. Bookchin bu alternatifin kaybolmasına hayıflanmaktadır (s.211).

Tarihsel konularda bu kadar ciddi saptamalar yapan, bu kadar önemli düşünceler getiren bir yazardan bu ölçüde naif sözler duymak insanı gerçekten irkiltmektedir. Oysa tarih, deterministlerin çizdiği gibi, insan iradesinden ve eyleminden tamamen bağımsız bir demir yasalar kütlesi olmadığı gibi, isteyenin keyfine göre düzenleyebileceği bir tesadüfler yığını, sebep sonuç ilişkilerinden azade bir kurmaca da değildir. Şu kadarını sormak yeterlidir: konfederasyon alternatifi, dehşet verici bir şekilde ortaya çıkan “ulusal birlik”leri önleyebilirmiş de neden önleyememiş? Önleyemediğine göre, demek, o günün koşulları “ulusal birlik”lerin gelişmesine elvermiş. Bu yüzden, diz dövüp hayıflanmak yerine, bu koşulları tahlil etmek, Bookchin’in her fırsatta övdüğü “akılcılığa” daha uygun bir davranıştır.

bookchin

Peki ya köleler ve kadınlar?

Yukarda da belirttiğim gibi, Bookchin’in antik Yunan demokrasisini abarttığı kanısındayım. Bununla birlikte, Bookchin, bu kent demokrasilerinin, temelde köleci ve ayrımcı olduğu gerçeğini de belirtmekten geri kalmamaktadır:

Atina’daki yurttaşlık idealinin eksik yanları vardır (kadınlara ve yabancılara davranış biçimleri, köleliğe dayalı iş gücünün yaygın şekilde kullanımı); ancak bu ideal, her gün uygulanabilecek bir politikanın içine kök salmıştır.” (s.123)

Bookchin, İtalyan kent devletlerinden söz ederken pleblerin demokrasinin dışında tutulduğunu belirttikten sonra, “bu bir demokrasiyse yalnızca tüccarların, noterlerin, serbest meslek sahiplerinin ve usta zanaatkârların demokrasisiydi; onüçüncü yüzyılın ‘proleterlerini’ oluşturan gezginler, dokumacılar, boyacılar, hizmetçiler ve vasıfsız işçiler, bu demokrasinin kapsamı içinde yer almıyordu… Halk demokrasisi, el sanatlarıyla uğraşan, gününün büyük bölümünü idari, ticari ve hukuki işlere ayıran erkekleri kapsıyordu,” (s.152) diyerek, o günün olgusunu bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Ancak, bütün bu saptamalara rağmen Bookchin, bütün kitap boyunca antik Yunan demokrasisini ve İtalyan kent devletlerini göklere çıkartmaktadır. Hatta, yukardaki, zıt yöndeki saptamaları, biraz da, gelecek ters yöndeki eleştirileri göğüslemek için yaptığı izlenimini vermektedir. Nitekim bu saptamaları yapmakla yetinmekte, bunun ötesinde, bu ayrımcı uygulamaları derinlemesine eleştirmemektedir. Zaten, yukardaki alıntılarda da görüleceği gibi, Bookchin, kölecilik ve ayrımcılık gibi, demokrasiyi aslında temelden ortadan kaldıran ve bir ayrıcalıklılar “demokrasisi”ne yol açan uygulamaları mümkün olduğu kadar minimalize etme eğilimindedir. Kadınlara ve yabancılara ayrımcılığı ve köle emeği kullanmayı yurttaşlık idealinin “eksik yanları” olarak nitelendirmesi bunun en açık kanıtıdır. Ne demektir “eksik yan”? Bu öyle bir “eksik yan”dır ki, küçük bir azınlık yurtaşlar grubunu, ezilenlerin, köleleştirilenlerin ve ayrımcılığa uğrayanların omuzları üzerinde yükseltmektedir. Bu durumda, böylesi bir ayrıcalıklılar “demokrasisi”nin, günümüzdeki, yurttaşları kağıt üzerinde eşit seçmenler haline getirerek yurttaşlıktan yoksun bırakan “demokrasilerin” karşısında öyle pek de özlenecek bir şey olmadığını düşünmeden edemiyor insan.

Bookchin, doğrudan demokrasinin köklerini ilkel topluluklarda ya da dinsel sektlerde arama eğiliminde olanları eleştiriyor. Evet ama, bu “primitivist” eğilimden pek mi farklıdır, Bookchin’in, demokrasiyi köleci ve ayrımcı antik düzenlerde araması. “Primitivist”ler, nasıl idealleştirdikleri ilkel düzenlerin içindeki baskıcı öğeleri görmezden gelmekteyse, Bookchin de idealleştirdiği antik demokrasilerin baskıcı ve ayrıcalıklı öğelerini küçümsemekte, önemsememektedir.

Yerel Düzlemdeki Sınıf Farkları Ne olacak?

Bookchin, daha çok, önerdiği yerel demokrasi sistemiyle ilgili bölümlerde, yerel düzlemdeki yurttaşı “politikanın çekirdeği” olarak görür, sistemini onun üzerine dayandırır. Ona göre, bu “yurttaşlık bilinci” karşısında, yerel plandaki sınıfsal farklar önemini yitirmektedir:

Amerikan tarihinin hiçbir döneminde bu kadar büyük çeşitliliğe sahip yurttaş grupları oluşturulmamıştır; bu gruplarda yer alan her sınıftan insan, çoğunlukla son derece yerel nitelik taşıyan sorunlara karşı ortak bir çaba göstermekte, bunu yaparken de yerleşimin bütününün kaderini ve refahını düşünmektedir.

Nükleer reaktörlerin ya da nükleer artık depolarının yerlerinin belirlenmesi, asit yağmuru tehlikesi, zehirli atık depoları gibi Amerika’daki sayısız yerleşimi tehdit eden bir çok sorun, şaşırtıcı derecede çeşitliliğe sahip birçok insanı ortak bir amaca yönelik hareketler çerçevesinde bir araya getirmiş, böylelikle ritüel nitelikteki her ‘sınıf analizini’ bütünüyle gereksiz kılmıştır. “(s.328)

Ekolojik konularda, yerel düzlemde böyle bir çıkar ortaklığını kabul etsek bile (aslında bu konularda da sınıfsal ayrımların birbiriyle çatışan çözüm önerileri getireceğini düşünebiliriz), eğer yerel plandaki yerleşime dayalı bir doğrudan demokrasi düşlüyorsak, bu yerel meclislerde, bir dizi başka konuda sınıf çıkarlarından doğan çatışmaların çıkmasının kaçınılmaz olduğunu saptamalıyız. Bunu, bizzat yaşadığım bir örnekle ortaya koymak istiyorum.

Kuzey Londra’daki Clissol Park’ın yakınlarında bulunan Brownswood mahallesinin yerel kütüphanesi, Islington Belediyesinin kesintileri yüzünden kapısına kilit asmak zorunda kalınca, bu kütüphane, içlerinde anarşistlerin de bulunduğu, bölgedeki Squatçı (bina işgalcisi) gruplar tarafından işgal edildi. Çoğunluğu “homeless” olan squatçılar, kütüphaneyi evsizler için bir yerleşim yeri haline getirmenin yanısıra, oldukça geniş bir salonu olan kütüphaneyi çeşitli konserler, kültürel faaliyetler için de kullandılar. Haftanın belli günleri, mutfakta gönüllü olarak yemek hazırlayan gruplar, kütüphaneye gelen evsiz ve işsizlere, kâr amacı gütmeyen, son derece ucuza (tepeleme dolu bir tabak yemek için 1 pound alınıyordu) yemek sağlıyorlardı. Hatta squatçılar, Brownswood mahallesi halkıyla iyi ilişkiler kurmak ve onlara, kütüphanelerinin koruma altında olduğunu göstermek amacıyla, danslı ve müzikli bir gece bile düzenlediler ve mahalle halkını geceye davet ettiler.

Ne var ki, bütün bu çabalar, koca kütüphanenin kapısına kilit asmakta hiç bir sakınca görmeyen Belediye görevlilerinin takdirini kazanmadığı gibi, bir kısım mahallelinin de düşmanca nazarlarını üzerine çekti. Kütüphanenin derhal boşaltılması için karar alınan mahalle “meclisi” toplantısına, bir grup squatçıyla birlikte ben de katıldım. Bu yerel “meclis”te olup bitenler görülmeye değerdi. Squatçılar, söz alarak kendilerini savundular ve eğer kütüphane yeniden açılacaksa binayı derhal devretmeye hazır olduklarını belirttiler. Ama amaç, sırf onları binadan çıkarmak ve binayı yine kapalı tutmaksa, işte bu haksızlıktı. Çünkü bu binada çok sayıda evsiz ve işsiz insan barınıyordu. Mahallelinin bir kısmı squatçılardan yana çıktı. Ne var ki, “meclis”in iplerinin, giyimlerinden ve davranışlarından “iyi meslek” sahipleri ya da menajer oldukları derhal anlaşılan birkaç kişinin elinde olduğu anlaşılıyordu. Bu menajer takımı mahalle “meclis”ini “ikna” etmeyi becerdi ve kütüphanenin derhal boşaltılmasına karar verildi.

Bu örnekte de görüleceği gibi, Bookchin’in yapıverdiği gibi sınıf farklarını bir çırpıda ortadan kaldırıvermek, ya da yerel planda, sınıf farklarından arınmış bir eşit vatandaşlar kitlesini öyle hemencecik yaratmak, hele yaşadığımız koşullarda hiç de mümkün değildir. Menajer takımı, mahalli çıkarları dolayısıyla nükleer atıklara karşı çıkarken, “sosyal atıkları” uzaklaştırmayı da ihmal etmeyecektir.

Öte yandan, Bookchin’in yer yer kullandığı “sınıfsal” dil de oldukça rahatsız edicidir. Gerçi bu noktada, Bookchin’in, bir ölçüde, yine Türkçenin azizliğine uğradığını düşünüyorum. İngilizcedeki, “başıbozuk kalabalık” anlamına gelen “mob” sözcüğünün Türkçedeki karşılığının, ne yazık ki, “ayaktakımı” olması, bir talihsizliktir. Çünkü, “ayaktakımı” sözcüğü, “başıbozuk kalabalığın” ötesinde, “ayaklar baş oldu” deyişinde ifade edildiği gibi, “en alttaki kitle”yi de ifade etmektedir. Oysa İngilizceki “mob”, pekâla zenginlerin oluşturduğu bir başıbozuk kalabalık da olabilir. Ama Türkçede “ayaktakımı” dendi mi, doğrudan doğruya, bizim üst sınıfların, alt sınıflara bakışı akla gelir. Yine de, Bookchin, “mob” yerine, biraz daha dikkatli bir sözcük seçebilirdi. Çünkü onun kullanımında da, “mob”lar mülksüzleri imlemektedir (s.128). Nitekim, bu sözcüğün geçtiği bölümün devamında Bookchin, şu sözlerle gerçek düşüncesini ortaya koymaktadır:

Maddi bağımsızlık duygusu ve özsaygının … yarattığı ahlaki özden yoksun insanların gerçekleştirdiği isyanlar, devrimci nitelikteki yapıcı eylemlere dönüşebileceği gibi, kolayca yozlaşıp nihilist nitelikteki karşıdevrimlere de dönüşebilir.” (s.238)

Bu satırları okurken, bir an, Stalin’in denetiminde yazılmış Bolşevik Partisi Tarihi adlı kitabı okuduğum hissine kapıldım. Bookchin kusura bakmasın ama, anarşist ve liberter literatürde, nihilizmin karşıdevrimci olarak nitelendirilmesine ilk kez rastlıyorum. Anarşistler, nihilizmi her zaman kardeş bir akım olarak görmüşlerdir, hatta bir kısmı onu, anarşist geleneğin içinde kabul ederler. Anarşist Bookfairlerde anarşist-nihilistlerin standını görmek her zaman mümkündür. Nihilizmi, karşıdevrimci olarak damgalama alışkanlığına sahip olanlar, Stalinistler ve Troçkistlerdir.

Polis ve Ordu mu?

Bookchin, kent demokrasisinin esenliği uğruna “ordu” ve “polis” gibi kurumları da, bunlara farklı nitelikler atfetse de, onaylamaktadır:

Polisin, profesyonel ordunun ve hatta ulusal Muhafız Gücü (National Guard) adı verilen sahte milis gücünün yerine sahici bir milis gücünün, yani yurttaşlardan oluşan bir muhafız kuvvetinin getirilmesi gerekir; rotasyon sistemi çerçevesinde görev yapan polis devriyeleri ile özgürlüğe dışarıdan gelecek tehditlere karşı koymak üzere iyi eğitilmiş yurttaşlardan oluşan bir yurttaş ordusu, bu güçleri oluşturacaktır.” (s.357)

Bookchin, burada, anlaşılan, önerilerinin cerbezesine kapılarak kendinden geçmiş, “ordu” ve “polis” sözcüklerini dikkatsizce kullanmıştır. Ya da, bir başka ihtimal, kendi fikirlerinin doğruluğuna ve olgunluğuna o kadar güvenmektedir ki, bu sözcükleri kullanma cesareti göstererek, kendine ne kadar güvendiğini ortaya koymaktadır.

Her ne hal ise, devrimin en yüksek noktada olduğu günlerde yazdığı Devlet ve Devrim adlı kitabında, Lenin bile, bu kavramları daha dikkatli kullanmak gereğini duymuştur. Bu iş çocuk oyuncağı değildir. “Para”ya ne kadar farklı anlamlar yüklerseniz yükleyin para, yine de paradır, işlevleri bellidir. Devlete, “halk devleti” adını verdiğiniz zaman nasıl o devlet gerçekten “halk devleti” olmuyorsa, polise de “halk polisi” dediğiniz zaman polis, “halk polisi” olmaz. Ordu da öyle. Burada tartıştığım Marksist arkadaşlara, bütün tartışmaların sonunda tembihlediğim tek şey vardı: “Siz siz olun, eğer kazara bir gün iktidarı ele geçirirseniz, sakın bir ‘halk polisi’ kurmayın. Çünkü, size işkence yapan polisleri yeniden işbaşına getirmek zorunda kalırsınız.” Şimdi bu Marksist arkadaşlar, beni yakalayıp, “bak, senin Bookchin de ‘halk polisi’ kuracakmış,” derlerse ben ne diyeceğim onlara?

Sistem İçi mi, Dışı mı?

Bookchin’in beni en fazla tereddüte sevkeden görüşü, yerel halk meclisleri ile ilgili söyledikleridir. “Tereddüte sevkeden” diyorum, çünkü, bu noktada Bookchin’in önerdiği yerel halk meclisleri sisteminin, bugünkü kapitalist sistemlerde var olan yerel belediye meclisleri mi, yoksa bunlara alternatif olarak, sistem dışı örgütlenen, devrimci nitelikte halk meclisleri mi olduğu noktasında bir netlik yoktur. Örneğin aşağıdaki alıntılarda, sanki birinci türde, yani sistem içi meclisleri kasteder gibidir:

Konfederasyona dayalı yerel yönetimleri savunanlara bilinçli bir şekilde harekete geçmeleri çağrısında bulunuyorum: bu kişiler yerel seçimlere katılarak kent ve kasaba yasalarını değiştirmeli, doğrudan demokrasi ortamı yaratacak yurttaşlık konumlarını yeniden yapılandırmalı ve üretim araçlarını, partikülarist sistemlerde olduğu gibi ‘işçilerin’ ya da devletin eline değil, yurttaşların kontrolüne vermelidir.” (s.23)

yerel yönetimlerin konfederasyonunu savunanların yerel yönetimler için seçimlere katılmaları, aslında devletin, bölgenin ve ulusun yönetim organlarına ve kurumlarına karşı bir harekettir.” (s.24)

bu yaklaşım, yerel yönetimlerin gücünün yavaş yavaş arttırılması ve belediye meclislerinin manevi güç kazanmalarını öngörür… Benim önerdiğim slogan şudur: ‘Cumhuriyeti demokratikleştir! Demokrasiyi kökten değiştir!’ ” (s.24)

Öte yandan Bookchin, kendi yerel halk örgütlenmesine örnek olarak, Rusya’yı, Almanya’yı, İspanya’yı ve Macaristan’ı vermektedir (s.309). Evet ama, sözü geçen ülkelerdeki halk örgütlenmeleri, sistem içi belediye meclislerinde örgütlenerek değil, sisteme karşı devrimci halk örgütlenmesi alternatifleri yaratarak gerçekleşmiştir. Rusya’daki Sovyetler, İspanya’daki yerel işçi ve köylü konseyleri, Macaristan’daki işçi komite ve konseyleri, sistemin kurumlarından tamamen farklı, onlara karşı halk ve emekçi insiyatifleri olarak ortaya çıkmıştır. Gerçi Bookchin, kitabın ilerleyen sayfalarında, başlangıçtakinden farklı olarak, bu tür devrimci meclislerin oluşturulmasını önerir gibidir:

En başta yapılması gereken, yurttaşlar meclisinin tekrar yaşama geçirilmesidir; bunlar insani ölçekli yerleşimlerde kasaba meclisleri şeklinde, büyük ve hatta metropolitan kentlerde ise mahalle meclisleri şeklinde olabilir.” (s.324)

Mahalle meclislerinin delegelerinden oluşan meclisin amacı, resmi Belediye Meclisi’nin yerini alarak Burlington’da sahici bir meclisi oluşturmak olmalıdır.” (s.341)

Şimdi, yerel yönetimlere dayalı meclislerden yana olan vatandaşlar olarak Bookchin’e sormamız gerekiyor: bunun için, kitabın ilk sayfalarında önerdiği gibi, yerel seçimlere katılıp belediye meclislerine mi seçilmeye çalışacağız, yoksa kitabın sonlarında önerdiği gibi, belediye meclislerinin yerini alacak sahici mahalle meclislerini oluşturmak için mi çaba göstereceğiz?

Bookchin, yerel düzlemi kastederek, “politik yaşamın bu indirgenemez nitelikteki temel birimini göz ardı” etmenin, “satranç tahtası olmadan satranç oynamaya” benzediğini (s.354) söylüyor. Doğru ama, sistem içi yerel meclislerle devrimci bir yöneliş sağlanamayacağını gözardı etmek de, tavla tahtasında satranç oynamaya benzemiyor mu?

Birikim
Ağustos/1999
Sayı: 124

“İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivine” (1)

Ali Rıza Avcan

Bugün yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.

İnşaatı 8 Şubat 2002 tarihinde başlayıp açılışı 10 Ocak 2004 tarihinde yapılan, başlangıçtaki adı “İzmir Kent Müzesi ve Arşivi” (İKEMA), daha sonraki adı “Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi” (APİKAM) olan kurumun kuruluşunu, çalışmalarını, yaptıklarını ve yapamadıklarını, bugün içinde bulunduğu durumu ve geleceğini inceleyip değerlendirerek bu kurumun İzmir’in kültür, bilim ve sanat dünyasına olan katkılarını belirlemeye çalışacağız.

Çünkü, 1922 yılında geçirdiği büyük yangın ve yıkım sonrasında insanının ve belleğinin büyük bir kısmını yitiren; bu nedenle de bugün birçok tarihi, kültürel, ekonomik ve toplumsal gerçeği ve bilgiye ulaşamayışımız, bu bilgi ve belgeleri yabancı kaynaklardan edinmeye çalışmamız, “küllerinden yeniden doğduğu” söylenen İzmir kentinin acı gerçeklerinden biri.

Bu acı gerçeği kabullenip, kaybolup zayıflayan kent belleğini yeniden kurma ihtiyacından kaynaklanan önemli bir girişimi ve bunun ayrıntılarını, Mart 2002 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı dizisinden yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçığın başında yer alan “Sunuş” ve “Önsöz“ün yazarları olan kuruculardan; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina ile müze ve arşivin kurulma fikrini ortaya atıp bu fikri büyük zorluklarla takip eden ve sonuçta başarıya ulaşan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz‘ın yazdıklarından öğrenmeye çalışacağız.

bf5eb3f6-5ffe-4d71-893a-b43294d178dcİzmir Büyükşehir Belediyesi eski başkanı merhum Ahmet Piriştina sözkonusu kitapçığın “Sunuş” bölümünde aynen şöyle diyor:

“Dünyada pek çok ülkede, kentlerin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel arşivin ve müzecilikteki çağdaş sergileme yöntemleriyle bölgenin geçmişini izlenebilir kılan kent müzelerinin bulunduğu bilinmektedir. Kent müzeleri ve arşivlerinin evrensel ölçekteki yaygınlığı ve hayranlık uyandıracak örnekleri yanında ülkemizde bu kurumların hiç bulunmadığı gerçeğini birlikte düşünecek olursak, ortada açıklanması güç bir durumun olduğunu söylemek zorlama sayılmayacaktır. Üstelik Türkiye sınırları içinde bulunan kentlerin uzun ve zengin bir geçmişe sahip olduklarını ve dünyada kuruluş tarihi yüz elli yıldan fazla olmayan kentlerde bile söz konusu kurumlara rastlanabildiğini de değerlendirme kattığımızda, bu çelişki kendisini daha fazla hissettirmektedir. Tarihsel geçmişini binlerce yıl deyimiyle ifade ettiğimiz İzmir’in de, yerel bir kent arşivi ve bu arşivdeki belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir kent müzesi bulunmamaktadır.”

Evet, bu giriş paragrafından da anlaşılacağı üzere Ahmet Piriştina, binlerce yıllık geçmişe sahip olan İzmir’de, kentin geçmişiyle ilgili belgelerin derlendiği yerel bir arşivle bu belgelerden üretilen bilgilerin görsel olarak sergilendiği bir müzenin kurulmasında geç kalındığını, bu yapıldığı takdirde İzmir’in de dünyada hayranlık uyandıracak örnekler arasına katılacağını ifade etmektedir. Devamında ise;

0004“Kent müzesi ve arşivlerinin geçmişte yaşanılan zamanı birleştiren özelliklerini düşündüğümüzde, kentli bilinci üretme konusunda oynadıkları rol kendiliğinden anlaşılacaktır. Çünkü kent sakinlerinin yaşadıkları mekana, yani kente aidiyet bağı oluşturmaları kentli bilincinin varlığıyla yakından ilgilidir. Bu bilincin oluşması, kentin geleceği belirlenirken, geçmiş bağların kopartılmaması gerektiği fikrini de beraberinde getirecektir. Dolayısıyla, çağdaş yerel yönetim anlayışına göre, müze ve arşiv, diğer temel hizmet birimleri gibi kentsel bir kurum olarak kabul edilmektedir ve sonuçları hemen görülmüyor olsa bile, kent yaşantısına yaptığı kalıcı etkiler bilinmektedir. Bu yaklaşımın belirlediği bir yerel yönetim anlayışından hareket ederek, Türkiye’de bir ilki İzmir için gerçekleştirmenin anlamlı bir girişim olacağını kararlaştırıp, uygulama çalışmalarına başladık. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi için, geleneksel bir hizmet kurumunun yetmiş yıl hizmet verdiği erken Cumhuriyet dönemi yapısı olan itfaiye binasını düzenleyerek, farklı bir alanda ama bu kez yeni bir kentsel kurumun yer alacağı işleviyle İzmirliler için hizmete devam etmesinin anlamlı olacağını düşündük. Çünkü bina, Türkiye Cumhuriyeti’nin  itfaiye istasyonu olarak inşa ettirdiği ilk hizmet yapısıdır ve bu açıdan bir dönüşümü simgelemektedir. Kentin geçmişi hakkında kendisi de bir belge olan binayı kent müzesi ve arşivine dönüştürerek, mekanı yeni işleviyle bütünleştirmeyi hedefledik.

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin ülkemizde bir ilk adım olması dileğiyle.”

Görüldüğü gibi belediye başkanı Ahmet Piriştina, neoliberal söylemin “marka kent“, “yönetişim“, “tasarım“, “inovasyon“, “girişimcilik” gibi şu sıralarda herkesin diline pelesenk olmuş moda deyim ve kavramları kullanmadan, sadece ve sadece “çağdaş yerel yönetim anlayışı” çerçevesinde kentin ihtiyaçlarını dikkate alan iyi bir yerel yönetici olarak bu konuda nasıl düşündüklerini, neler yaptıklarını ve neleri hedeflediklerini 2000’li yılların sade, yalın diliyle anlatıyor. 

0010_binani

İzmir Kent Müzesi ve Arşivi fikrini ilk ortaya atıp bu düşüncenin peşinden giden ve sonuçta bu müze ve arşivin kurulmasını sağlayan Dr. Sabri Yetkin ile Dr. Fikret Yılmaz ise birlikte hazırladıkları “Önsöz“de aynen şunları söylüyorlar:

“Kent müzeleri ve arşivleri, kentlerin önde gelen prestij kurumlarıdır. Bulundukları kentleri diğer kentler nezdinde temsil eder ve tanınmasına katkıda bulunurlar. Bu özellikleri nedeniyle dünyada yaygın bir uygulama alanına sahip olan kent müzeleri ve arşivlerinin önemi, ne yazık ki Türkiye’de kavranabilmiş değildir. Bundan ötürü ülkemizde hiçbir kentin müzesi ve arşivi yoktur. Ancak sevindirici ve isabetli bir kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir’de bir kent müzesi ve arşivi kurma çalışmasını başlattı. Bu girişimin pek çok açıdan anlamlı olduğu açıktır. Ancak kente sağlayacağı akademik zenginlik ve katkı, projenin mutlaka vurgulanması gereken boyutlarından birisidir. Ayrıca İzmir girişimi Türkiye’de bir ilkin gerçekleşme yolunu açarken, bir model üretmenin sorumluluğunu da üstlenmiş bulunmaktadır. Çünkü bu kurum yapacağı çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle, kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağından, bundan sonra diğer kentlerin girişimlerine de öncülük edebilecektir. İzmir Kent Müzesi ve Arşivi yapacağı çalışmalarla kentsel bir hizmet kurumu olduğunu kanıtlayacak ve benzer kurumların yaygınlaşmasını teşvik edecektir.

Kent Müzesi ve Arşivi, İzmir’in gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında tanıtılmasında önemli bir araç olacaktır. Kentin tarihi ve kültürünün tanıtımı sürecinde dünyadaki diğer kent müzeleri ve arşivleriyle geliştireceği ilişkiler, turizm, karşılıklı kültürel etkinlikler ve hatta ticari alanlarda yeni imkanlar sağlayabilecektir. Çünkü günümüz dünyasında ticari ilişkiler bile kültürel paylaşım zemininde kurulmaktadır. Diğer taraftan Kent Müzesi ve Arşivi bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularında işlevli olacaktır. Yaşadıkları kenti tarihi, kültürü ve tarihsel mekanlarıyla tanıyan İzmirlilerin eliyle, kentin mirasını geleceğe aktarmak mümkün olabilecektir.”

Bu anlatımdan da görüldüğü gibi, İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’nin kurucusu olan bu iki değerli bilim insanı, oluşturulan kurumun hem tarih hem de diğer bilim ve disiplinler itibariyle görevlerini sıralarken ortaya konulan modelle  bu tür kurumların yapacakları çalışmalar ve üreteceği bilgi birikimiyle kentin geçmişiyle uyumlu değişimine katkı sağlayacağını vurgulamakta; ayrıca bilinçli kentli yaratma ve kent kültürünü geliştirme konularındaki işlevlerine dikkat çekmektedirler.

apikam-14

Yazımızın bu ilk bölümüne İzmir Kent Müzesi ve Arşivi‘nin kurucuları olan sevgili Ahmet Piriştina ile değerli bilim insanları Dr. Sabri Yetkin ve Dr. Fikret Yılmaz‘a bu değerli hizmetleri nedeniyle teşekkür ederek son verirken, yazımızın gelecek bölümünde kent müzesi ve arşivinin anlamıyla burada nelerin yapılmasının planlandığından söz edeceğimizi belirtmek isteriz.

Devam Edecek…