İzmir, İstanbul olmasın !

Ali Rıza Avcan

İzmir kamuoyu bir süredir sosyal medyada yazarak ya da katıldığı toplantılarda sorular sorarak uyarı dolu bir itirazı dile getirmeye ve sesini her geçen gün yükseltmeye çalışıyor:

İzmir, İstanbul olmasın!

Bana göre, bir kentin geleceğine yönelik böylesi bir talebin, İstanbul gibi başka kötü bir örnek üzerinden ifade edilip bir haykırışa dönüşmesinin tek bir anlamı var.

Kent 085

İzmir’i İzmir yapan değerlerimiz yok edilmesin, vahşi kapitalizmin yıkıma ve yok etmeye odaklı rant hırsı bu kenti de, İstanbul’da olduğu gibi yok edip kaosa sürüklemesin… 

İzmir’i İzmir yapan Kadifekale, Konak’taki Saat Kulesi, Nesim Levi’nin Tarihi Asansörü, Behçet Uz’un kente armağan ettiği Kültürpark, Gediz Nehri’nin ortaya çıkardığı eşsiz Gediz Deltası ve Kuş Cenneti, kentin soluk aldığı tek yeşil alan İnciraltı, kenti çevreleyen diğer tepelerin aksine yeşillikler içindeki Yamanlar, İzmir Körfezi ve onun çocukları İmbat ya da Meltem rüzgarları, Gediz Deltası’nın sakini flamingolar ve diğer kuşlar gibi değerler yok edilmesin, Körfez’den Bornova’ya doğru esen rüzgarlar Bayraklı’daki gökdelenlerle kesilmesin, Basmane Çukuru’na yapılacak Folkart gökdeleni Kadifekale ile yarış etmesin demek isteniyor…

İzmir İstanbul olmasın!” denirken aslında bu kente İstanbul’dan ya da başka bir yerden kimse gelmesin denmek istenmiyor. Bu nedenle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2008-2016 döneminde İstanbul’dan İzmir’e gelip yerleşmiş toplam 116.154 kişiye* (2008: 9.819, 2009: 10.574, 2010: 11.177, 2011: 11.339, 2012: 11.179, 2013: 12.355; 2014: 16.458, 2015: 16.129, 2016: 17.124) ve bundan sonra gelecek olanlara oturun oturduğunuz yerde, buraya gelmeyin denmiyor. İzmirli bu konuda da memleket şovenizmi yapmıyor, geleni geldiği yere göre ötekileştirip yabancılamıyor.

Çünkü İzmir, tarih boyunca yurt içinden ve dışından, karadan ya da denizden gelen göç dalgalarıyla beslenip güçlenmiş, bu nedenle çok kültürlü, çok dinli ve dilli olmayı becerebilmiş kadim bir kenttir. 

Dorların akınlarıyla dönüşüp gelişen bir İon kenti, Perslerin, Arapların, Selçukluların, ada Rumlarının, Avrupa kökenli Levantenlerin, Osmanoğulları’nın, İspanya’dan yola çıkan Yahudilerin, Balkan, Girit, en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu; hatta Suriye halklarının göçleriyle dönüşüp gelişen, Ekrem Akurgal‘ın deyişiyle uygarlığın beşiği olan bir kenttir…

Yeter ki kendisinin tahammül edebileceği, kaldırabileceği, içine alıp özümleyebileceği kadar insanın gelmesi koşuluyla….

Aksi takdirde; yani haddinden fazla nüfusun göç edip gelmesi durumunda kendisine ait özellikleri koruyamayacak kadar narin, hassas bir kenttir…

Bu anlamda İzmir’in, “İstanbul” denilirken anladığı şey, bu kentte yaşayanlara ve onların yaşam tarzına saygı duymayan, büyük hırs ve rantların insanın gözünü döndürdüğü vahşi kapitalist kent anlayışı ve onun uygulamasıdır…

Kentte yaşayanların önem verdiği doğal, tarihi, kültürel, arkeolojik ve yaşamsal değerlere önem vermeyen, küreselleşme adına ya da marka kent olmak uğruna onları yok edip yerine dünyanın her kentinde karşımıza çıkan standartları koyan, toprağı, suyu, havayı ve her canlıyı sahiplenip mala dönüştürülecek meta gözüyle bakan anlayışa karşı çıkılıyor…

O nedenle “İzmir, İstanbul olmasın!” deniliyor….

O nedenle Bayraklı’da, “Basmane Çukuru“nda ya da kentin başka yerlerinde kente tepeden bakan gökdelenlerin yapılmasın deniliyor,

Kent halkının tercihleriyle hak, hukuk ve adalete aykırı tüm yapılaşmaların engellenmesi isteniyor….

Kent halkının özgürlüğüne, alışkanlıklarına, yaşam tarzına müdahale edecek hiç bir şey istenmiyor…

Ramsar Sözleşmesi ile korunan doğal alanlara, İnciraltı’na ve İzmir Körfezi’ne zarar verecek olan İzmir Körfez Geçişi Projesi yapılmasın deniliyor…

Belediyeler ve tüm kamu hizmetleri neoliberal politikalarla özelleştirilmesin ve ticarileştirilmesin deniliyor…

İzmir 143

Bu kentin ve halkının tarihin ilk çağlarından bu yana geliştirip hoşnut olduğu her şeye saygı gösterilsin, buradakiler değil; buraya gelenler buranın özelliklerine ve kurallarına uysun deniliyor…

Kısacası köy, kasaba ya da şehir; bu kenti ne şekilde algılarsanız algılayın; İzmir, İzmir gibi var olsun ve yaşasın isteniyor….


* Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 2016 yılında toplam 16.000 beyaz yakalının İstanbul’dan İzmir’e göç ettiğini ifade ederek, artık İzmir’den İstanbul’a yönelik beyin göçünün ters döndüğünü iddia etti. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) resmi verileri, 2016 yılında İstanbul’dan İzmir’e toplam 17.124 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor ve bu sayı içindeki beyaz ya da mavi yakalıların sayısını vermiyor. O nedenle ifade edilen rakamın hangi kaynağa dayanılarak ifade edildiği bilinmediği gibi; hepimizin güvendiği resmi kaynak, bunun yaşlısı, genci ve çocuğu, evlisi, bekarı, beyaz ya da mavi yakalısıyla toplam olarak 17.124 kişi olduğunu söylüyor. Tabii ki göç eden 17.164 kişiden 16.000’inin beyaz yakalı olduğunu iddia etmek gibi bir ciddiyetsizliğe düşmemek koşuluyla…

 

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü

Derleyenler: Raşel Meseri – Aylin Kuryel

İletişim Yayınları, 1. Baskı 2017, İsyanbul

Fiyatı: 24 Lira

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü Türkiye’de Yahudi olmanın yerleşik ve egemen anlamlarını sorgularken bir yandan da kelimeler, kavramlar, anlar, anılar ve anekdotlarla bu hali anlamlandırmayı amaçlıyor.


Raşel Meseri

İzmir’de doğdu. E.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nü bitirdi, çeşitli belgeseller ve kısa filmler yaptı. Tiyatro oyunları, öykü ve çocuk kitapları yazmaktadır. Can’lı ve Işıltı’lı Maceralar çocuk kitapları serisinin şimdiye kadar altı kitabı yayımlandı (Enerji İmparatorluğu, Yumurtanın Sırrı, Dikkat Hayalleriniz Çalınabilir, Kâğıtların Çığlığı, Kayıp Kukla, Yeryüzü Okulu). Ayrıca Türkiye’de üç, Hollanda’da iki dilli basılan Pen Parkta isimli bir “direniş masalı” bulunmaktadır.

Aylin Kuryel

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisansını tamamladı. Yüksek lisans ve doktorasını Amsterdam Üniversitesi Kültürel Analiz (ASCA) programında, milliyetçilik(ler) ve imaj politikaları üzerine yaptı. Cultural Activism: Practices, Dilemmas and Possibilities (Rodopi Press, 2011) ve Küresel Ayaklanmalar Çağında Direniş ve Estetik (İletişim Yayınları, 2015) kitaplarının derleyenlerindendir. Amsterdam Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışıyor. Aynı zamanda belgesel ve kısa filmler yapıyor.


“…farklı kombinasyonlarla bir araya geldiklerinde kaleydoskop gibi şekil değiştiren, böylelikle Türkiye’de Yahudi olmak konusunda düşünmek için farklı zeminler sunan kısa metinler.”

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü Türkiye’de Yahudi olmanın yerleşik ve egemen anlamlarını sorgularken bir yandan da kelimeler, kavramlar, anlar, anılar ve anekdotlarla bu hali anlamlandırmayı amaçlıyor. Fakat asla resmî bir sözlük veya ansiklopedi gibi değil: Genç bir Yahudi kadının Türkçesindeki Yahudi aksanından kurtulma gayretlerinden azınlık kimliğini görünmez kılma girişimlerine, ilk kez bir Yahudi ile tanışan insanların ilk izlenimlerinin yarattığı etkiden Yahudi mahallelerinin renkli dünyasına, bir süre İstanbul’da sürgün olan Rus Yahudisi Troçki’den Yahudi karikatürlerinin prototipi haline gelen Salamon karakterine, çok çeşitli öznellikleri ve tarihsel vakayı, bilgiyi kayıt altına alıyor bu sözlük.

Yemekleriyle, âdetleriyle, deyimleriyle, dilleriyle Türkiye’deki Yahudilerin gündelik hayatlarına da ışık tutan Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü kayıt tutan, hafıza tazeleyen bir kolaj…


Kitaptan Bir Bölüm

“Yahudi olmak”, sınırları kolayca çizilemeyen, çerçevesi ve içeriği sabit olmayan, tarihsel, coğrafi ve kişisel olarak çok çeşitli anlamlar kazanabilen bir tanım. Bu iki kelime bir araya geldiğinde, sabit bir kimlik göstereni olmaktan ziyade belli hafıza biçimlerine, kültürel kodlara, ilişkilenme veya kopuş hallerine işaret ediyor. Anlamı, ulus-devlet içinde azınlık olma, azınlığın kendi içinde azınlık olma, topluluğun içinde ve dışında benimsenen veya dayatılan kodlara dair alınan pozisyonlara göre değişen, bulanan, yeniden kurulan bir tanım. Kimisi için nüfus cüzdanının üzerindeki birkaç harften ibaretken, bir başkası için sonsuz bir sürgün anlamına gelebiliyor bu yüzden. Türkiye’de Yahudi olma deneyimi de, bulunduğu coğrafyadaki din ve dillerle olan ilişkisi, algılama ve algılanma biçimleri, gitme-kalma ve aidiyet sorularıyla hemhal, yerel ve yerel ötesi dinamiklerle bağlantılı. Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü işte bu tanımın yerleşik ve egemen anlamlarını deşip sorgularken, bir yandan da onu anlar, anılar ve anekdotlarla yeniden doldurmayı amaçlıyor. Resmî bir sözlük veya ansiklopedinin yapmaktan itinayla kaçınacağı bir şekilde gerçekçilik, bütünsellik ve kapsayıcılık iddiası olmadan.

Kaydı tutulamayan onca hikâyenin yok olmasından duyulan kişisel endişeyle bu hikâyelerin işaret ettiği ve yeterince deşilmemiş olan toplumsallığın ilişkisine biraz daha yakından bakma isteği bu çalışmanın başlangıç noktası oldu. Bu nedenle, deneyimleri toplama fikrinin tetikleyicisinin, bu kitabı derleyenler olarak birimizin annesi, birimizinse anneannesi olan kişinin, ölümüne yakınken, sanki gitmeden önce geride olabildiğince çok hikâye bırakmaya çalışırcasına anlatmaya giriştiği ve bizim de aceleyle kaydettiğimiz göç anıları olması tesadüf olmasa gerek. Deneyim, hem bilgiye ulaşmanın hem de onu aktarmanın bir biçimi olarak, daha büyük izlekleri takip eden tarih yazımına dahil olmayan öğeleri, gündelik hayat içinden damıtma potansiyeline sahip. Buna hafızanın çarpıtmaları ve deneyimleri bugüne taşırken oynadığı oyunlar da dahil. Bu yüzden, “deneyim sözlüğü” ifadesi, deneyimlerin, sözlük maddelerinin aksine sabit olmamalarına yaptığı ironik referansla sınırlı değil; arşivlenen deneyimlerin tarihsel bilgi birikimi yaratma gücüne de işaret ediyor.

İzmirli genç bir Yahudi kadının 70’li yıllarda düzenli olarak aynanın karşısına geçip Türkçesindeki Yahudi aksanından kurtulma çabalarından, azınlık kimliğini görünmez kılmak için Yahudi ismini geride bırakıp yeni bir isim kuşanan veya iki dil arasında sıkışıp kalanların kendilerini içinde bulduğu durumlara; fabrikada çalışmaya başladığı zaman patronu veya üniversiteye girdiği zaman sınıf arkadaşı olarak hayatta ilk kez bir Yahudi ile tanışan insanların ilk izlenimlerinden, Yahudi arkadaşlarının gittiği yerlere gidemediği için içerleyen genç kıza çok çeşitli öznellik hallerini kayıt altına alıyor bu sözlük. Bu esnada, hatırlayan kişinin, belleğinde kalan bazı noktaları birleştirerek yeniden kurduğu birçok farklı portre de beliriyor, bazıları bilinen figürler, bazıları ise komşular, unutulmayan eski arkadaşlar veya unutulmak istenen öğretmenler… Renkli bir mahalle hayatının parçası olan ve genç yaşta ölen Ceki; en büyük hayranları İzmir Yahudileri olan, danslı çay partilerinin unutulmaz sesi Celal İnce; bir süre İstanbul’da sürgün olan Rus Yahudisi Leon Troçki; kendisi gibi nicelerini anımsatan tarih hocası Fikret Hanım; siyah taftadan tören elbisesi ve kirli tırnaklarıyla Madam Gravyer; Yahudi karikatürlerinin unutulmaz karakteri Salamon; salatalık satan yoksul Yahudi Yako…

Azınlık olma durumunun getirdiği kimlik, isim, dil ve vatana dair sorgulamalar, azınlığa mensup olan kişinin çevresi tarafından görünür kılınma biçimleri ve kendi görünürlüğüyle kurduğu ilişki, sözlükte sıklıkla tekrarlanan temalar. Devlet politikaları, savaş, yeni bir ülkenin kurulması gibi tarihsel travmalar ve dönemeçler çerçevesinde yaşanan göç ve gel-gitler şekillendiriyor bu temaları. Yine sıklıkla tekrarlanan ayrımcılık hikâyeleri, bu durumlara muazzam bir süreklilik içerisinde zemin hazırlayan iktidar politikalarının gündelik olana nasıl sinsice sızdığını gösteriyor. Öte yandan gündelik hayatın kodları ve dönüşümüne dair ayrıntılar da çıkıyor ortaya: Aile dinamikleri, alışkanlıklar, karşılaşmalar, yemekler, deyimler, nostaljik öğeler, bir dilin peşinden koşarken başka bir dilin ayağa takılması, gündelik ilişkilerin egemen algıları barındırma ve dönüştürme şekilleri.

Bu sözlüğü var eden elbette ona madde yazarak katkıda bulunan yetmiş bir kişi ve onlara teşekkürümüz sonsuz. Bu yüzden üsluplar da çok çeşitli. Açık çağrıyla ve kendi kısıtlı çevremiz üzerinden ulaştığımız değerli katılımcılar hangi konuda yazacaklarını kendileri seçti. Yazarların isimlerinin yazdıkları maddelerin altında yer almaması ve maddelerin anonim kalması tercihinin sebebi, yazanın kişisel deneyiminden ziyade, tüm deneyimlerin bir araya gelerek ortaya çıkardıkları harita ve örüntülere vurgu yapma isteğimiz. Bu tercihin bir başka sebebiyse bazı deneyimlerin anonim olarak daha rahat aktarılabileceği düşüncesi. Birçok maddenin altına başka maddelere gönderme yapan referanslar ekleyerek, ilgi duyulan herhangi bir konunun kolaylıkla izinin sürülebilmesini de hedefledik.

Bazen, bir sözlükte bir kelimenin anlamına baktığımızda o kelimenin günlük hayatta bulduğu karşılıklar ve deneyimlere sirayet etme şekilleri aklımıza gelir ve bunlar sözlükte sabitlenmiş olan anlamın üzerine oynaşan gölgeler düşürür sanki. Bu anlamda, buradaki madde başlıklarının altında yer alan Türk Dil Kurumu (TDK) tanımları da, dikkatini o yöne çevirmek isteyen okuyucu için, bir kelimenin sözlük tanımıyla deneyimlenme biçimleri arasındaki örtüşme ve makaslara kısa bir bakış atmaya yarayabilir. Madde isminin TDK Sözlüğü’nde yer almadığı durumlardaysa yalnızca Türkçe olmayan kelimelere kendimiz kısa, açıklayıcı tanımlar ekledik.

Madde başlıklarında, önemli tarihsel dönemeç ve olayların isimlerinin genelde bire bir yer almaması, Türkiye’de Yahudi olma konusuna eğilen bir sözlük için en başta şaşırtıcı görünebilir. Fakat bu kitabın amacı, doğrudan bilgi vermektense, birbirleriyle konuşan deneyimleri bir araya getirerek bu olaylara dair kısmi ama anlamlı bir algı ortaya çıkarabilmek. Yapılan birçok başka kapsamlı ve esin verici çalışmayı kaynak göstermektense, tarihsel kesitlerin çoğunlukla anı formunda yer alması bu yüzden. Öte yandan, tarihsel olayların bazılarını kendi deneyimleri üzerinden bugün anlatacak kimse kalmadığı için bunlara kısa ve bilgi verici maddeler olarak yer açtık. Bazılarıysa hiç yer almadı. Tüm bunlar göz önüne alındığında buna yeni deneyimler ya da ansızın üşüşen hatıralarla zihinde çeşitlendirilebilecek ve tamamlanmamış bir sözlük olarak bakmak doğru olacaktır. Bu anlamda Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü kayıt tutan, hafıza tazeleyen, kesip biçilebilecek, girip çıkılabilecek bir kolaj olarak düşünülebilir.

turkiyede-yahudi-olmak Nihayetinde, sözlükteki maddeler, tarihin tam şu döneminde icra edilmiş birer hatırlama/yeniden kurma eylemi olarak görülebilir. Birbirleriyle bazen uyumlu, bazen çelişen, farklı kombinasyonlarla bir araya geldiklerinde kaleydoskop gibi şekil değiştiren, böylelikle Türkiye’de Yahudi olmak konusunda düşünmek için farklı zeminler sunan kısa metinler. Yahudi olan ve olmayan, konunun farklı noktalarında duran, çeşitli deneyim ve fikirlere sahip kişiler tarafından yazılmış bu metinlerin, hem oyuncul bir okuma deneyimine, hem de bellek, kimlik ve gündelik hayat üzerine araştırma zemini olmaya açık olduğunu umuyoruz.

İzmir şiirleri (6)

HEYBE

Doğumu Antalya’dan getirdim,

Yenikapı’nın bilmediğim bir evinden..

Binbaşım yeni gelmiş cepheden,

Anam en güzel yaşında.

 

Çocukluğu Topkapı’dan getirdim,

Tarhana çorbası kokar.

Bir gecesini görsem yetimliğin aynasında

Anıları durdurmak gelir içimden.

 

İlk gençliği İzmir’den getirdim,

Özgürlük sözcüğü yetmez anlatmaya…

Nasıl sığmış avuçlarıma koca dünya,

Kitabın biri insan, biri ben.

 

Denizli’den getirdiğim

Mahpushane işi bir fotoğraf..

Kayar gider belleğimden,

Ne kadar yattım, ne zaman çıktım, ne zaman girdim?

 

Balıkesir’den yüz köyün adamını getirdim

Gözleri hüzün çiçekleridir

Kimi kuşkuyla bakar yüzüme,

Kimi kardeş bilir beni.

 

Kadıköy’den kimi getirdim bilirsiniz,

Yılların eskimeyen şiiri..

Yeni çağlara birlikte yürüdüğüm,

Bilmediğim çağlardan gelen.

ŞÜKRAN KURDAKUL

Şükran Kurdakul

SUNU

Küçüğüm, sen şimdi on sekizindesin

Güzelliğin gün günden dillere destan

Hatırımda her biri seninle canlanan

İzmir’in günlerinde gecelerindesin

Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde

Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir

O aşık kadınları, levent erkekleri nerde?

Sahiden yaşayıp göçtüler mi kim bilir?

Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm

O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra

Akan bulutlar gibi geçmişine izine hatıra

Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm

Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri

Bize gelen yüzyılların hikâyesi sır

Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği

Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum

Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler, anılırsa

Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa

İzmir için ne yazarsam sana sunuyorum

NECATİ CUMALI

Necati_Cumali_by_Gurdal_Duyar

BASMANE

Deniz üç adım ilerinde

-Gidebilirsen git.

Bir rüzgâr esti hayal meyal

-Tutabilirsen tut.

 

Bir kamyon geldi tozlu, yorgun

Dörtyol ağzına yığıldı kaldı

İşte iki elin, işte kolların

-İşletebilirsen işlet.

 

Duvarda bir küçük yüz, şavkı vurur

Sinema gibi, ama haber yok

Anılar durmadan bir şey söyler

-İşitebilirsen işit.

 

Buranın adı Basmane

Yosmaları deli divane

Türküleri saçlarından beter

-Avutabilirsen avut.

 

Bir yanda gece bekler

Bir yanda yorgan döşek

Saatler deli gibi işler

-Yatabilirsen yat.

CAHİT KÜLEBİ

372241800_6a828fa05b_o

EXODUS

her kentte şu aşılmaz yalnızlık duygusu

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

kim demişti: “geberiyorum kederden”

kuş motiflerinin ölümü çağırdığı

karanlığın ufku nasıl da geniş

tuğrul, namık, ünal ve arkadaşlar

soruyorlar,-abi neyin var?

nasıl anlatsam menekşelerin intiharını

ne mektuplar ne de kar

aşklar da bir bir bitiyorlar

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

sevda bile kar etmiyor

gökyüzünün unuttuğu uçurumlar

terkedilmiş bir aşiretin şarkısı gibi

ne mektuplar ne de kar

içimde bir exodus’un gezdirdiği

BEHÇET AYSAN, 5.12.1989, İzmir

Behçet Aysan

KOSTAS’A DÜŞ GAZELİ

Bir düş fotoğrafı çektirdik hüzünlere eklenir

Atina 1938,puslu günler yağmurlarla çiçeklenir

 

Marika yoktu o gün onu yitirdik bir sokak dalaşında

Atina’nın çılgın gürültüsünde bile sesi hala menevişlenir

 

O gün yeni bir resim çektirdik Rita, Roza, Dalgas, Semsis

Gün şuradan batıyordu Kostas, kuşlar ki eksiklenir

 

O gün Roza’yla dans ettik, kuşyemi aradık çarşılarda

Zarfları kuşlayıp yolladık İzmir’e çiçek tozlarıyla seslenir

 

Meyhanelerde, salaş kahvelerde sahi biz yaşadık mı Kostas

Bir düş fotoğrafı mıydı yoksa hiç durmadan yenilenir

AHMET ADA

Ahmet Ada 1

YORGO SEFERİS’E İSKELE IŞIKLARI

Aya Nikola’nın damındaki

Marsilya kiremitleri yerlerde zor tanınıyor

Korkma kimse alamaz

kilisenin enkazı tel örgüyle çevrili

Okula giderken

sandalyelerden köprü yapıp geçtiğimiz

dere

şimdi cadde

Hiçbir şeyi karşılaştırmak

hesaba kitaba vurmak istemiyorum

Bugünü ve geleceği hiç

geçmişi asla

Denizin ve gökyüzünün

ne kadarı senin

ne kadarı benim

Söyle

Gergios Stylianou Seferiades

Söylersen gider bulurum

Kokaryalı’daki amcanın evini

bahçesinde koruk suyu içtiğin yerde

kahve içerim

Değişmeyenin düş olduğunu

lodosun sana günlük tutturduğunu

martıların sıkıntılarına iyi geldiğini

anlarım belki

SÜREYYA BERFE, Yorgo Seferis’e İskele Işıkları

2919

SALT Online Koleksiyonu’ndaki İzmir

Kamu hizmeti yapmak amacıyla 2011 yılında Vasıf Kortun tarafından İstanbul’da kurulan SALT, kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.

SALT: sergi, konuşma, söyleşi, konferans, film gösterimi, performans ve atölye çalışması gibi kamu programları düzenler ve disiplinlerarası araştırma projeleri yürütür.

SALT Araştırma ise görsel pratikler, yapılı çevre, sosyal yaşam ve ekonomik tarih konuları ağırlıklı ihtisas kütüphanesi ile fiziki ve dijital belge ve kaynaklardan oluşan arşivini kullanıcıların erişimine sunar.

SALT Araştırma koleksiyonları, 19. yüzyıl sonlarından günümüze, başta İstanbul olmak üzere, Türkiye, Güneydoğu Akdeniz havzası ve Güneydoğu Avrupa’ya odaklanır. 1950 sonrası Türkiye sanat tarihi ve 20. yüzyıl Türkiye’sinde mimarlık ve tasarımın gelişimini, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından Türkiye Cumhuriyeti’nin 1990’lı yıllarına toplum ve coğrafyanın dönüşümünü detaylandıran yazılı ve görsel belge ve kaynaklar saltresearch.org’da erişime açıktır. Kitap ve dergilerden oluşan yayınlar, SALT Galata’daki SALT Araştırma mekânında incelenebilir.

SALT Araştırma’daki fiziki belgeler ışık, ısı ve nem kontrolünün sağlandığı profesyonel arşiv mekânlarında korunmaktadır.

334. Sokaktan Tarihî Asansör ve civarı, Konak, İzmir, 1965, Fotoğraf Jane Laroche
334. Sokak’tan Tarihî Asansör ve civarı, Konak, İzmir, 1965
Fotoğraf: Jane Laroche
Alsancak Garı
Tarihi Alsancak Garı
Birgi Çakırağa Konağı 001
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 002
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 003
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 004
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 005
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 006
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 007
Birgi Çakırağa Konağı
Büyük Efes Oteli
Büyük Efes Oteli
Erkal Güngören & Tamer Başoğlu 001
Karşıyaka Belediyesi’nce yıkılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı Maketi,             Mimar Erkal Güngören & Heykeltraş Tamer Başoğlu yapıtı
Erkal Güngören & Tamer Başoğlu 002
Karşıyaka Belediyesi’nce yıkılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı – Mimar Erkal Güngören & Heykeltraş Tamer Başoğlu yapıtı
Foça, Küçük Deniz 1967
Foça, Küçük Deniz 1967
İzmir Kemeraltı Çarşısı
İzmir Kemeraltı Çarşısı
İzmir Saat Kulesi
İzmir Saat Kulesi
İzmir Yangını Öncesindeki Frank Sokağı
Büyük İzmir Yangını’ndan önce Frank Sokağı
İzmir, Kordon
İzmir, Kordon
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 001
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 002
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 003
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu Su Kemerleri 004
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kordon, İzmir 001
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 002
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 003
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 004
İzmir, Kordon
Maarif Vekaleti_nin (Milli Eğitim Bakanlığı) 1928 tarihli albümünden İzmir Erkek Lisesi Kütüphanesi
Maarif Vekaleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) 1928 tarihli albümünden: İzmir Erkek Lisesi Kütüphanesi
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi 1930 001
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi 1930 002
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi
Tarihi Asansör 1965
Tarihi Asansör Binası, 1965
Tarihi İzmir Limanı 001
Kordon, İzmir
Tarihi İzmir Limanı 002
Kordon, İzmir
1950 İzmir Fuarı Broşürü Kapağı
1950 İzmir Enternasyonal Fuarı Broşür Kapağı
Uluslararası İzmir Fuarı 001
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 002
İzmir Enternasyonal Fuarı Davetiyesi, 1943
Uluslararası İzmir Fuarı 003
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 004
İzmir Kültür Park ve Enternasyonal Fuarı Planı
Uluslararası İzmir Fuarı 005
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 006
İzmir Enternasyonal Fuarı Paraşüt Kulesi
Uluslararası İzmir Fuarı 007
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 008
İzmir Enternasyonal Fuar Planı, 1955
Uluslararası İzmir Fuarı 009
12 Eylül döneminde yıkılan İzmir Enternasyonal Fuarı 27 Mayıs Devrim Anıtı, 1960

Bütün kargalar beyazdır

Göker Yarkın Yaraşlı

Sulak alanlar; doğal veya yapay, sürekli veya mevsimsel, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu tüm su kütleleri olarak tanımlanmaktadır.

Bataklıklar, sazlıklar, turbalıklar, sulak çayırlar ile denizlerin altı metre derinliğe kadar olan kesimleri de sulak alan kapsamı içerisinde yer almaktadır.

Sulak Alanlar Neden Önemlidir?

Sahip olduğu biyolojik çeşitlilik nedeniyle dünyanın doğal zenginlik müzeleri olarak kabul edilen sulak alanlar, doğal işlevleri ve ekonomik değerleriyle yeryüzünün en önemli ekosistemleridir.

Sulak alanlar, yeraltı sularını besleyerek veya boşaltarak, taban suyunu dengeleyerek, sel sularını depolayarak, taşkınları kontrol ederek, kıyılarda deniz suyunun girişini önleyerek bölgenin su rejimini düzenlerler. Tortu ve zehirli maddeleri alıkoyarak ya da besin maddelerini (azot, fosfor gibi) kullanarak suyu temizlerler. Tropikal ormanlarla birlikte yeryüzünün en fazla biyolojik üretim yapan ekosistemleridir. Başta balıklar ve su kuşları olmak üzere gerek ekolojik değeri, gerekse ticari değeri yüksek, zengin bitki ve hayvan çeşitliliği ile birçok türün yaşamasına olanak sağlarlar. Yüksek bir ekonomik değere sahiptirler. Balıkçılık, tarım ve hayvancılık, saz üretimi, turizm olanaklarıyla bölge ve ülke ekonomisine önemli katkı sağlarlar.

Sulak Alanlar, mevsimsel ya da kalıcı su ile kıyılarda ya da karanın iç kısımlarında sular altında kalan arazi alanlarıdır:

* Kıyı sulak alanları: Mangrovlar, tuzlu bataklıklar, haliçler, mercan resifleri kıyı sulak alanlarıdır. Dalgalara karşı bariyer oluşturup, fırtınalarda oluşan büyük dalgalarının bir kısmını emerler ve tüm verimli alanları erozyondan korurlar. 

* İç sulak alanlar: Nehirler ve taşkın alanları, bataklıklar, turbalıklardır. Su akışını yavaşlatıp emerek sel baskınlarını önleyip kuraklığı azaltırlar ve iklim değişikliğine karşı çok çeşitli şekilde karbon depolarlar.

 Sulak Alanların Afetlere Karşı Rolü

Sulak alanlar, afet öncesinde hazırlık ve koruma, afet sırasında afetin yıkım etkilerini azaltma ve afet sonrasında da daha kolay ve iyi bir iyileşme sağlayarak afetler karşısında yaşamsal bir öneme sahiptir.

Sulak alanlar, afetlere hazırlıklı olunmasına ve korunmaya katkı sağlarlar. Afet risklerinin önceden anlaşılması ve karşılanması için önemli birer araçtır. Fırtına ve sellere çok yakın alanların korunan sulak alan olarak ilan edilmesi afet risklerini azaltır. Örneğin Senegal’de bulunan Saloum Delta’sı Biyosfer Rezervi; taşkın ve sel kontrolü sağlamakta, kıyısal erozyona karşı koruyucu olmakta ve yıl boyunca tatlı su ihtiyacının karşılanmasını sağlamaktadır.

Sulak Alan Ekosistemleri

“Yağmur ormanlarından sonra dünyanın en üretken ekosistemleri olan sulak alanların korunması amacı ile 1971 yılında İran’ın Ramsar kentinde imzaya açılan Ramsar Sözleşmesine ülkemiz, 1994 yılında imza atarak sadece bugüne kadar ilan ettiği 14 Ramsar alanını (Sultan Sazlığı, Seyfe Gölü, Burdur Gölü, Manyas (Kuş) Gölü, Göksu Deltası, Akyatan Lagünü, Kızılırmak Deltası, Uluabat Gölü, Gediz Deltası, Yumurtalık Lagünü, Meke Gölü, Kızören Obruğu, Kuyucuk Gölü ve Nemrut Kalderası) değil, sınırları dâhilindeki tüm sulak alanlarını akılcı kullanmayı kabul etmiştir.” (Veysel Eroğlu, Orman ve Su İşleri Bakanı.)

Çaltılıdere

Ebedi ve ezeli Orman ve Su İşleri Bakanımız Veysel Bey’in de belirttiği gibi Ramsar Sözleşmesi tüm sulak alanları korumamızı zorunlu kılan bir mutabakattır. Belli ki, biz de Türkiye olarak bu mutabakatı önemsiyor ve bunu da aynı bakanlığın Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü aracılığıyla gerçekleştiriyoruz.

Öyleyse neden 26.10.2017 tarihinde İzmir Valiliği’nin Mavi Salonu’nda gerçekleştirilen Mahalli Sulak Alan Komisyonu toplantısında;

Aliağa Çaltılıdere Hacı Ahmet Koyu Sulak Alanı’nın üzerine 150 işletme kapasiteli yat üretim tesisi yapılmasına yönelik oylamada bakanlığın kendi genel müdürü, Orman Bölge Müdürü, Çevre ve Şehircilik İl Müdürü olumlu oy kullanmıştır?

Bizzat doğa korumadan sorumlu İzmir Şube Müdürü Vekili, sosyal demokrat belediyeciliğin medar-ı iftiharı İzmir Büyükşehir Belediyesi neden çekimser kalmıştır?

Aliağa Kaymakamı’nın, İzmir Vali Yardımcısı’nın İzmir’in doğasını koruma ve halka yaşanabilir bir çevre temin etme gibi anayasal görevleri yok mu? Bir sulak alana mülki amir “ben gittim gördüm, orada hiç kuş yoktu, kuş cenneti gibi bir yer bekliyordum, o yüzden sulak alan değildir” deyince orası sulak alan niteliğini kayıp mı ediyor?

Aynı mülki amir “bütün kargalar beyazdır” dese bütün kargalar beyaz mı olacak?

Bile bile neden anayasa suçu işliyorlar?

Yoksa anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz diye mi düşünüyorlar? Belki de iki ayyaş yapmıştır bu Ramsar Sözleşmesini, o yüzden muteber değildir kendileri için.  Bakanımızın belirttiği akılcı kullanımdan kasıt, sulak alanları betonlaştırmak mıdır yoksa?

Kim bilir belki bir gün açıklarlar sebebini, hem de çok yakın bir gelecekte…

Beyaz Karga

Kent imgesi

Kevin Lynch, Kent İmgesi adlı kitabında, bir kentte yaşamanın aslında bir imgede yaşamak olduğunun altını çizer. Kentin caddelerinin, bulvarlarının, tarihi binalarının, köprülerinin ve birçok mekânsal kurgunun algılanışının kişiden kişiye değişmesi, içinde yaşadığımız kentin yapısı hakkında bilgiler vermektedir. Kitap bu çerçevede kentsel görünümlerin algılanması, hatırlanması ve zevk alınması sorunlarını üç Amerikan kenti üzerinden, Los Angeles, Boston ve Jersey City’yi merkeze alarak aramaktadır. Kentlerin görünümü hakkında olan bu kitap, bu görünümün önemini ve değiştirilebilir olup olmadığını ele almaktadır.

Şehir plancılarının yaptıkları değişikliklerin insanların kenti algılayışlarında ne gibi farklılıklara yol açtığından sokak görüşmelerinden çıkan sonuçlara kadar pek çok ayrıntıdan oluşan kitap, bir kentle kurulan ilişkinin aslında hiç de basit bir şey olmadığının en önemli kanıtlarını ortaya koymaktadır. Çünkü aslında içinde yaşarken fark etmiyor olsak da ne kentin kendisinin ne de sahip olduğumuz imgenin durağan olduğunu söylemek mümkün değildir. Kafanızda yaşadığınız kentle ilgili hâlâ bir imge yoksa Kent İmgesi kitabı size bu konularda rehberlik yapacaktır.

Görünüş ne kadar sıradan olursa olsun, kentlere bakmak insana özel bir zevk verebilir. Her bireyin zihnindeki kent imajı birbirinden farklıdır. Kentlerin görünümleri hakkında olan bu kitap insanların akıllarındaki imaj öğeleri hakkında sorular sorar. Bir kentte akılda kalan şey nedir? Aynı kentte iki defa kaybolmak mümkün müdür? Hareketli bir yaşamın olduğu kent insanları nasıl etkiler?

Kevin Lynch, Kent İmgesi kitabında mekanın akılda kalıcı olmasını önemsemekte, mekanların ve binaların bütünlük içinde olması gerektiğini yani kimlik ve yapılaşma bütünlüğünü vurgulamaktadır. İnsanın yatay düzlemde bir çevreyi betimlerken hangi kent elemanlarını kullandığını ortaya koymaya çalışmış ve kentlerin görünümlerini ve akılda kalıcılığını 5 temel görsel algılama öğesine ayırmıştır. Lynch’e göre izler (paths), kenarlar (edges), bölgeler (districts), düğümler (nodes) ve işaret öğeleri (landmarks), kentin kişiliğini ve mekânsal karakteristiğini bizlere sunan başlıca imaj öğeleridir.

Kent İmgesi Bileşenleri

İzler

kent-imgesi-yollar-kevin-lynch

Evlerin arasından giden bir yaya yolu, 15 metrelik bir taşıt yolu veya demir yolu, insanların hem çevrelerini algılamaları için araç hem de onları yönlendiren bir objedir. Yollar kimi zaman eşik, kimi zaman da bölgeler arası geçiş için elverişlidir. Kevin Lynch okunabilir bir kentin ücra köşesine bile konsanız yolların hiyerarşik yapısından kent merkezine ulaşabileceğinizi öngörür. Yeşillendirilmiş ve yayalaştırılmış yollar yayaları ister istemez içine alır ve onlar için bir güzergah belirlerken, bir taşıt yolu yaya için sınır oluşturabilir.

Kenarlar

kent-imgesi-sinirlarKonut bölgesinde yürüyorsunuz; evler, parklar, otoparklar belki ilkokul ve küçük bir market. Bir süre aynı doğrultuda yürümeye devam ettiğinizde yolun karşısına geçiyorsunuz ve küçük sanayi alanı başlıyor. Yollar kadar somut olmayan sınırlar öğesi genellikle iki farklı bölge arasında kalan geçiş alanıdır. Kent ve deniz arasında kalan kumsal alan, konut ve sanayi arasındaki yol veya duvarlar iyi birer örnektir. Kişinin kendine özel psikolojik sınırları da mevcuttur ve alanı tanımasında büyük rol oynayan etmenler arasındadır. Soyut lineer bir eşik gibidirler.

Bölgeler

kent-imgesi-bolgelerBazen içinde bulunduğunuz konumda etrafınıza baktığınızda; yollardan, bina tipolojilerinden, alanın mekânsal karakteristiğinden nerede bulunduğunuzu anlayabilirsiniz. Ticaretin yoğunlaştığı, meydanların ve bir heykelin bulunduğu veya hizmet binalarının olduğu yerde direk aklınıza gelen ‘’ben şehir merkezindeyim’’ olacaktır. Konutlar ile çevrili bir yerde konut bölgesi, gürültülü ve tek katlı imalathanelerin bulunduğu yer ise sanayi bölgesi olacaktır. Bölgeler kişiden kişiye büyüklük ve şekil değiştirebilir.

Düğüm/Odak

kent-imgesi-dugum-odakBu noktalar gözlemcinin kente girebilmesini sağlayan stratejik noktalar veya bir noktadan diğerine yolculuk etmesinin en akılda kalıcı olduğu yerlerdir. Kavşaklar birçok yolun birleştiği nokta olduğu için bağlı olduğu yol sisteminin özelliğine göre işlevsellik alır. Yaya yollarının birleştiği bir düğüm meydandır, kapalılık hissiyatı verir, insanların kentsel yaşama katılma alanları olduğu için odak noktası adı verilir. Bir dört yol ağzı, meydan veya park olarak örnekleyebiliriz. İnsanların kesişme, kaynaşma ve dağılma noktalarıdır.

İşaret Öğeleri

kent-imgesi-isaret-ogeleri-landmarks-kevinlynchBir heykel, farklı bir bina, herhangi bir işaret levhası, dükkan veya büyük bir dağ olabilir. İşaret öğeleri noktasal referans kaynağı oluşturur. Genellikle kolay tanımlanabilen fiziksel oluşumlardır. Herkesin hem fikir olduğu işaret öğelerinin yanında (mesela Paris, Eiffel Kulesi) yine kişiler arası özel işaret öğeleri olabilir (Yaman Market gibi). En belirgin özelliği ise fiziksel ve/veya içerik yada unutulmaz objeler olmalarıdır.

Kitabın içindekiler

1. Çevrenin imgesi

Okunaklılık

İmgeyi Oluşturmak

Yapı ve kimlik

İmgelenebilirlik

2. Üç Şehir

Boston

Jersey City

Los Angeles

Ortak Noktalar

3. Kent İmgesi ve Bileşenleri

Yollar

Kenarlar/Sınırlar

Bölgeler

Düğüm/Odak Noktaları

İşaret Öğeleri

Öğeler Arası İlişkiler

Değişken İmge

İmgenin Kalitesi

4. Kent Formu

Yolların Tasarımı

Diğer Öğelerin Tasarımı

Formun Nitelikleri

Bütünü Algılamak

Metropoliten Form

Tasarım Süreci

5. Yeni Bir Ölçek

Ekler

Ek A: Yön Bulmaya Dair Bazı Referanslar

Ek B: Kullanılan Yöntemlerin Esasları

Ek C: İki Örnek Analizi

Kaynakça

Dizin

kent-imgesi-fb47

İzmir Körfez Geçişi Projesi ve kent konseyleri

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Pazartesi akşamı Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili çok yararlı bir bilgilendirme toplantısı yaptı.

Türkan Saylan Kültür Merkezi’nin yedinci katındaki büyük salonda yapılan toplantıda, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Dönem Sekreteri Melih Yalçın ve TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Başkanı Özlem Kocaer Şenyol ile Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Yasemin Sağlam geniş bir katılımcı kitlesine proje hakkında bilgiler vererek bu proje uygulamasından kaynaklanacak sorunlar hakkındaki düşünce ve değerlendirmelerini paylaştılar.

Öncelikle Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi tarafından düzenlenen bu toplantı nedeniyle hem Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu‘ya hem de Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Yasemin Sağlam‘a gösterdikleri duyarlılık nedeniyle teşekkür eder ve bu tür toplantıların diğer kent konseylerine örnek olmasını dilerim.

council-1920x1080

Ancak yürekten gelen bu teşekkürle birlikte, bu proje ile ilgili ilk bilgilendirme toplantısında, -daha sonra yapılması düşünülen benzeri toplantılarda dikkate alınması dileğiyle- İzmir Körfez Geçişi Projesi ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle dava açan ve o tarihten bu yana bu proje ile ilgili ortak toplantılar yapan Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ile TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu temsilcileriyle dava sürecine kendi gayretleri ile katılan 85 sivili özendirmek amacıyla onlar adına belirlenmiş bir temsilciyle davaları yürüten hukukçuların da konuşmacılar arasında yer almasını; böylelikle konuşma sırasında üzerinde pek durulmayan RAMSAR Sözleşmesi ile korunan alanlar, Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti, İnciraltı ve Çakalburnu Sulak Alanı, flamingolar gibi İzmir’i İzmir yapan doğal değerlerin de gündeme gelmesini, bu bölgelerdeki doğal koruma bölgeleri sınırlarının nasıl değiştirildiğiyle ilgili bilimsel ve hukuki bilgilerin de iletilmesini arzu ederdim.

Ayrıca toplantı sonuna doğru birçok katılımcının “biz bundan sonra ne yapmalıyız” şeklindeki sorularına karşılık, “gidin kendi derneğinizde, örgütünüzde, mahallenizde bunları anlatın” demenin yanında, bir süredir birlikte çalışan Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak “gelin bize katılın, bizimle birlikte hep birlikte mücadele edelim” denilmesini, bu projeyle mücadele etmek için tüm İzmir’i kucaklayan bir çağrının yapılmasını beklerdik.

Beklediğimiz şimdilik olmadı; ama yine de İzmirliler olarak hepimize düşen görevin bu olduğunu; bu proje ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması  için dava açan kurumlar olarak Doğa Derneği, EGEÇEP ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun böylesi bir araya geliş için herkese çağrı yapılması gerektiğini düşünüyor ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öte yandan, bu tür bilgilendirme toplantılarının İzmir’deki tüm kent konseyleri tarafından; özellikle de Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere kent konseyleri tarafından düzenlenerek bu ilçelerde yaşayanlara bilgi verilmesi ve her kent konseyinin, belediye meclisinin bu öneriyi reddetmesi olasılığını dikkate almadan bağlı olduğu belediye meclisine öneride bulunarak kendi belediyesinin bu proje ile ilgili davalara müdahil olması için mücadele etmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Konak Kent Konseyi 001

Özellikle de düzenlediği afişlerde uzlaşma, uyuşma gibi neoliberal yöntemleri simgeleyen semboller yerine toplumsal mücadele anlamına gelen sıkılı bir yumruğu gördüğümüz Konak Kent Konseyi‘nin, düzenlediği bu güzel ve yararlı bilgilendirme toplantısının yanında bu mücadeleye “Taksim Ruhu” ile kent konseyleri düzleminde önderlik etmesini bekliyorum.

Dört mevsim Muğla

Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin fotoğraf sanatı aracılığı ile Muğla’nın doğal, toplumsal, kültürel ve tarihsel özellikleri anlatarak Muğla’nın tanınmasını sağlamak ve kente ait görsel belleği oluşturmak amacıyla düzenlediği “Dört Mevsim Muğla” isimli fotoğraf yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan güzel fotoğrafları sizlerle paylaşmak istiyoruz.

001
Birincilik Ödülü, Said Nuri Sargın – “Kayaköy’de Sabah
002
İkincilik Ödülü, Erkan Baldan – “Kızkumu
003
Üçüncülük Ödülü, Kemal Özkılıç – “Deniz Keyfi
004
Mansiyon, Buse Uçar – “Deve Güreşleri
005
Sergileme, Erdal Türkoğlu – “Marmaris Kalesi
006
Sergileme, Erdal Türkoğlu – “Yağmur
007
Sergileme, Sümeyye Gökçen – “Kayaköy
008
Sergileme, Bülent Suberk – “Semerci
010
Sergileme, İsmail İkiz – “Fethiye
011
Sergileme, Murat İbranoğlu – “Çarşı Marmaris
013
Sergileme, Celal Erdem – “Yatlar
014
Sergileme, Deniz Aydemir – “Saburhane Hamamı
015
Sergileme, Arzu İbranoğlu – “Kızkumu
016
Sergileme, Özgür Şahin – “Dalyan
017
Sergileme, İsmet Danyeli – “Tarih
018
Sergileme, Gürsel Egemen Ergin – “Caddeler
019
Sergileme, Deniz Yılmaz – “Renkler
020
Sergileme, Zehra Çöplü – “Efeler
021
Sergileme, Hakan Aydın – “Seydikemer
022
Sergileme, Mustafa Kurtbaş – “Seki Şenlik
023
Sergileme, Tacettin Yüksel – “Gökova
024
Sergileme, Ahmet Küçükaydın – “Yürüyüş
025
Sergileme, Seyit Konyalı – “Sokak
026
Sergileme, Mehmet Aslan – “Euromos
027
Sergileme, Mehmet Aslan – “Çomakdağ İnsanları
028
Sergileme, Kenan Gürbüz
029
Sergileme, Kenan Gürbüz – “Biberci Kadın
030
Sergileme, Tevfik Ceyhan, “Kalabalık
031
Sergileme, Berkant Akbacak – “Muğla
032
Sergileme, Mustafa Dilmen – “Arıcılık
033
Sergileme, Nurcan Berkem – “Sarı
034
Sergileme, Yılmaz Karaca – “Kayaköy Kilise
035
Sergileme, Yılmaz Karaca – “Saklıkanyon’da İnsanlar
036
Sergileme, Yılmaz Karaca – “Ölüdeniz’de Günbatımı
037
Sergileme, Ekrem Koray Berkin – “Kitesurf
038
Sergileme, Ahmet Çağlar – “Değirmenler
039
Sergileme, Belma Arslan – “Orhaniye’de Yaşam
040
Sergileme, Nihat Daş – “Köyceğiz Gölü
041
Sergileme, Nihat Daş – “Dalyan
042
Sergileme, Nihat Daş – “Sandras’a Yolculuk
043
Sergileme, Oğuzhan Hacısalihoğlu – “Lines
044
Sergileme, Ali Uysal – “Taşhan’da Sabah
045
Sergileme, Tayfun Mavi – “Mavi
046
Sergileme, Ozan Yazar – “Bakış
047
Sergileme, M. Koray Ürkmez – “Gulet Ustası
048
Sergileme, Selahattin Çelik – “Labranda
049
Sergileme, Selahattin Çelik – “Boğaziçi Tuzla
050
Sergileme, Atilla Tuncer – “Kayaköy, Fethiye
051
Sergileme, Mehmet Ali Baz – “Çamur Banyosu
052
Sergileme, Ceyhun Emeksiz
053
Sergileme, Saner Gülsöken – “Marmaris
054
Sergileme, İrem Tural – “Sessiz İzler
055
Sergileme, Mehmet Hakkı Çılgın – “Huzur
056
Sergileme, Derya Arıkan – “Bodrum Müzesi
057
Sergileme, Ali Suat Kızıltaş – “Palamutbükü’nde Bademler
058
Sergileme, Hüseyin Kayıkçı – “Çamur Banyosu
059
Sergileme, Sibel İnceler – “El Emeği
060
Sergileme, Şahin Keleş – “Saklıkent’te Maden
061
Sergileme, Tuba Göz – “Hayalet Kent
062
Sergileme, İnci Dündar Uysal – “Gökçeova Sandras
063
Sergileme, Vedat Konyalı – “Eski Datça Sokakları
064
Sergileme, Mahmut Sayalı – “Kelebekler Vadisi
065
Sergileme, Erkan Karakaya – “Sis
066
Sergileme, Erkan Karakaya – “Kızkumu

İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (5)

Ali Rıza Avcan

20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 2 yıl 2 ay 10 gün gibi uzun bir süredir güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlıkları çerçevesinde, 20 Eylül 2017 tarihinde Havagazı Kültür Merkezi’nde yapılan 3. Paydaş Toplantısı‘nda görüp duyduklarımızı paylaşmaya çalıştığımız “İzmir ulaşımı nasıl planlıyor?” başlıklı yazı dizimizin;

22 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan ilk bölümünde, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın, eksik, yanlış ve yetersiz olması nedeniyle başarısız olan eski planlarla mukayese edilerek hazırlanması gerektiğini,

25 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan ikinci bölümünde, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın, hem merkezi yönetimin hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şu an yürürlükte olan diğer planlarıyla ilişkisinin kurulup aralarında gerçek bir uyumun sağlanması gerektiğini,

29 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan üçüncü bölümünde, 20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın gerçek bir katılım süreci içinde hazırlanmadığını,

11 Ekim 2017 tarihinde yayınlanan dördüncü bölümünde ise büyük bir körfezin etrafında kurulmuş İzmir’de, deniz ulaşımına gereken önem ve önceliğin verilmesi gerektiğini ifade ederek ele aldığımız bütün bu konuları elimizde bulunan bilgi ve verileri dikkate alarak irdeleyip tartışmaya çalıştık.

Bugünkü yazımız ise, sözünü ettiğimiz 20 Eylül 2017 tarihli 3. Paydaş Toplantısında birden fazla video görüntüsüyle oldukça uzun bir zaman dilimi içinde bizlere sunulan kavşak çözümlerindeki yaklaşımla ilgili olacaktır.

01

İzmir Ulaşım Ana Planı yapımı işini üstlenen Boğaziçi Proje genel müdürü Yücel Erdem Dişli tarafından yapılan sunumlarda farklı karakterdeki kavşaklarda en kısa süre içinde en fazla aracın o kavşaklardan nasıl transfer edileceğine ilişkin çözümler anlatılmış; böylelikle konu doğrudan doğruya bir ulaşım mühendisliği noktasına çekilmiştir.

Oysa bizler o sunumları izlerken kavşak geçişlerinin ele alındığı bölgeleri oralardaki sorunun nasıl giderileceği bir çözüm noktası olarak değil; o bölgede yürüyen, oturan ya da yaşayan insanların bulunduğu kamusal bir alan olarak düşünüyor ve bu alanların sadece araç sahiplerine ait olmadığını varsayıyorduk. 

Aslında, sunumların  böylesi bir yaklaşımla yapılması, İzmir’in ulaşım sorunlarını çözmek amacıyla istihdam edilen şirket yönetici ve danışmanlarının İzmir’e nasıl baktıklarını da gösteren somut bir örnekti.

Yaklaşım, sadece ve sadece araçların o kavşaktan en kısa sürede geçmesine ve bu geçişte en fazla sayıda aracın transfer edilmesi anlayışına dayanıyordu.

Burada unutulan şey ise, oranın aslında kamusal bir alan; örneğin herkesin oturup gezindiği bir meydan, bulvar ya da cadde, öğrencilerin gelip gittiği okul önündeki bir alan olduğuydu.

Aslında biz bu durumu ya da ruh halini, 1980-90 diliminde Birinci Kordon’dan geçirilmek istenen o ünlü Karayolları Projesi ile tanıyor, biliyorduk.

Asıl amacı şerit sayısı arttırılıp genişletilmiş ve çevresiyle ilişkisini koparmış yollardan gelip geçen araç sayısını, hiçbir kesinti ya da aksaklığa neden olmadan arttırmayı hedefleyen; başka bir anlatımla yayalar yerine araçları önceleyen planlama yaklaşımlarını…

Biz yine, aradan onca yıl geçmiş olmasına karşın o senaryonun yeni bir versiyonunu izliyorduk…

Aynen 9 Eylül Meydanı’nda Konak Belediyesi hizmet binasının bulunduğu ada ile Kültürpark arasındaki yaya geçidi ya da Alsancak Garı önündeki yürü yürü bitmeyen ve o nedenle de ancak iki ayrı hamlede geçilebilen yaya geçitleri gibi… Araçlara uzun, yayalara ise kısa zaman aralığı verilip araçları önceleyen, yayaları ise “gereksiz karıncalar” olarak gören anlayışı…

Kimse bize oradaki trafiğin yavaşlatılacağından ya da oraya araç trafiğinin sokulmayacağından bahsetmiyordu… Yine eskiden olduğu gibi araçlar kentin her bölgesine hiçbir kısıtlama ya da yasaklama olmaksızın girip çıkacaklar; hem de bunun üstüne biz onların hem hızlarını hem sayılarını arttıracak hem de geçiş sürelerini azaltabildiğimizce azaltacaktık….

Önem ve önceliğimiz yayalarda, o kamusal alanlarda olan insanlarda değil; araçlarda ve o araçları kullananlarda olacaktı….

01 (60)

Böylesi bir yaklaşıma sahip plancılara göre, kent ve o kentte yaşayanlar, yürüyenler o yolların, kavşakların çevresine sabitlenip hiç hareket etmeyen; bu nedenle de önemsenmeyen maket malzemeleri gibi olacaklardı…

Bir kentin uzun, geniş ve aydınlık bulvar, cadde ve sokaklarından seri bir şekilde geçmesi istenen kalabalık araç filoları için orada bulunmaya niyetlenen insanların anlamı mı olurdu ki?

Kentsel Müşterekleri Yaratmak*

Begüm Özden Fırat

Marx, Kapital’in birinci cildinde feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini ilkel sermaye birikimi adı altında, İngiltere’deki komünal toprakların 16. yüzyıldan 18. yüzyıl sonuna kadar çitlenmesi yoluyla özel mülkiyete geçirilme sürecini merkeze alarak tartışır. (1) Köylülerin feodal beylere karşı mücadeleleri sonucunda ele geçirdikleri ortak/kolektif mülkiyet rejimine tâbi toprakların çit, duvar ve kolluk kuvvetleri ile çevrelenerek el konulması, Marx’a göre köylülerin üretim araçlarından ayrılarak yerinden edilmesini sağlayan “ilk günahtır” (2011: 686). Kan ve barutla olduğu kadar “parlamenter hırsızlık” biçimi olan yasal düzenlemelere de dayanan çitleme harekâtı, emeğini satmak zorunda bırakılan “özgürleştirilmiş” kitleleri (ve tabii ki çulsuzları, ayaktakımını, delileri) ve ilkel bir sermayedar olarak kapitalist çiftçi figürünü yaratır. Klasik biçimini İngiltere’deki çitlemelerde bulan ilkel sermaye birikimi modeli toprağın metalaştırılması ve özelleştirilmesi, köylülerin zorla topraklarından çıkartılması, ortak, kolektif ve devlet gibi farklı mülkiyet rejimlerinin özel mülkiyete dönüştürülmesi, kazanılmış müşterek hakların baskılanması ve daraltılması, işgücünün metalaştırılması, alternatif yerel üretim ve tüketim biçimlerinin bastırılması, varlıkların emperyal ve yeni sömürgeci güçler tarafından talan edilmesi, mübadele ve vergilendirilmenin parasallaşması, köle ticareti, tefecilik, ulusal borç ve kredi sisteminin yaratılması gibi farklı dönemlerde farklı biçimlerde tezahür edebilir. Marx’ın yazılarında ve ağırlıklı olarak Marksist literatürde çitleme ve/veya başka biçimlerde ortaya çıkan ilkel sermaye birikim rejimleri kapitalist üretim için gerekli fakat istisnai, ilksel bir model olarak tartışılır. (2) Bu tür ilksel el koyma süreçleri emek gücünü ve toprağı metalaştırdıkları ve uygun piyasayı yarattıkları için kapitalizmin önkoşulu olarak görülür. Bu anlamda ilkel sermaye birikimi kapitalizme geçiş sürecine dair jeneolojik (Soybilim, ailelerin kökenlerini ve akrabalık ilişkilerini inceleyen bilim) bir sorunsaldır ve çizgisel bir gelişme modeli içerisinde sıfır noktasını temsil eder (de Angelis, 2007: 134). Geçiş süreci tamamlandığında el koymaya dayanan ilkel birikim mantığı yerini sermaye mantığına bırakır.

Oysa son dönemlerde, ağırlıklı olarak otonom Marksistlerin vurguladığı gibi, ilkel birikim süreci ilksellik taşımaktan ziyade kapitalist sermaye birikimine içkin bir biçimdir ve süreklilik arz eder. (3) Silvia Federici’ye göre ilkel birikim, “kapitalizmin şafağına özgü, tarihsel olarak sınırlı bir olgu olmak bir yana, kapitalist egemenliğin kurucu ve neredeyse fizyolojik bir unsuru, özellikle kriz zamanlarında sınıf ilişkilerini yeniden tanımlamak, öznellikleri yeniden şekillendirmek ve işgücünü saf emek gücüne dönüştürmek” için kullanılan hâkim bir stratejidir (2011b: 11). Bu birikim stratejisinin tekrar tartışmaya açılmasını sağlayan, Jamie Peck ve Adam Tickell (2002) tarafından “roll-back” neoliberalizm olarak tanımlanan, refah devletine ve her türlü toplumsal-kolektivist kuruma ve toplumsal ilişkiye yıkıcı bir saldırı olarak tezahür eden neoliberal birikim modelinin küresel ölçekte başat hale gelmesidir.

Midnight Notes Collective 1990’da yazdıkları “Yeni Çitlemeler” adlı broşürde New York Lower East Side’ın soylulaştırılmasından Nijerya’da Dünya Bankası tarafından el konulan komünal topraklara kadar küresel ölçekte yaşanan yeni çitleme operasyonunun saiklerini sıralamakla kalmıyor, küresel ölçekte çitlemeye karşı doğmakta olan karşı-müşterekleştirme mücadelesinin çağrısını yapıyordu. 1980’ler boyunca, eski çitlemelere karşı ortaya çıkan Diggers, Levellers gibi popüler politik hareketler ve köylü ayaklanmalarına benzer şekilde Meksika’dan Doğu Afrika’ya, Hindistan, Sri Lanka ve Endonezya’ya “yeni çitleme harekâtına” karşı müşterek toprakları korumak adına bir dizi halk ayaklanması (etnik çatışma, kabile savaşları gibi adlandırmalarla gölgelendirilerek) yaşandı. Müşterekleri savunmak adına yükselen bu mücadeleler sadece “üçüncü dünya”nın kırsal halk ayaklanmalarıyla sınırlı değildi. Aynı dönemde Amsterdam, Berlin, New York ve Londra’da işgalciler, evsizler ve yoksullar sadece barınma sorunu için değil müşterek mekânları geri almak için de sokaktaydılar (Caffentzis, 2004: 5).

Çitleme harekâtlarının sürekliliğine vurgu yapan yazarlardan biri olan David Harvey, ilkselliğe yapılan vurguyu bertaraf etmek amacıyla “el koyarak birikim” kavramını kullanır (2008). El koyarak birikim aşırı birikimden kaynaklanan kapitalist krizlerin aşılmasında, sermaye fazlasının emilmesinde önemli bir role sahiptir. (4) 1973’ten itibaren sürekli olarak aşırı birikimle yüzleşen küresel sistem, neoliberal paradigmanın öngördüğü şekliyle her şeyi özelleştirerek krizi aşmayı hedefler. İşgücü dahil olmak üzere her türlü varlığın düşük maliyetle – hatta bazen bedava olarak- çitlenmesine ve bu varlıklar üzerinden spekülatif etkinliklerde bulunmasına dayanan bu birikim rejimi farklı biçimlerde tezahür edebilir. Dünya Ticaret Örgütü tarafından gündeme getirilen fikrî mülkiyet hakları, genetik materyalin patent ve lisans haklarının çitlenmesi, hava, su, orman gibi küresel müşterekler ile kültürel biçimler, ürünler, miras ve yaratıcılık gibi kültürel müştereklerin çevrelenmesi ve metalaştırılması, üniversiteler gibi kamu hizmeti veren kurumların özelleştirilmesi ve kamu hizmetlerinin (su, elektrik gibi) piyasalaştırılması küresel düzeyde toplumsal müştereklerin yeni bir metalaştırma ve çitleme harekâtıyla karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

Harvey’in temel sorunsallarından bir tanesi el koyarak birikime karşı verilen yerel mücadelelerin, anti-kapitalist politik hareketlerle hangi temel ekseninde bir araya geleceğidir. Harvey çitleme karşıtı hareketlerin muhafazakâr, örgütsüz ve savunmacı nitelikler taşımaya meyilli olduğu konusunda endişelidir. Buna karşılık alternatif küreselleşme hareketinin sıcak günlerinde kaleme aldığı “Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek” adlı makalesinde Naomi Klein farklı coğrafyalardan farklı aktörlerin yarattığı müştereklerin geri alınması hareketlerinin
çitlemeye karşı kurucu pratikler ortaya çıkarma potansiyelleri üzerinde durur:

“Umumun malı olan bizim ortak mekanlarımızın – şehir meydanlarının, sokakların, okulların, tarlaların, fabrikaların – yerini balon gibi şişen pazaryerleri aldı, dünyada bir direniş ruhu güçleniyor. İnsanlar bir parça doğa ve kültürü yeniden ele geçiriyor ve bunun “kamusal mekan olacağını” söylüyor. […] Avrupalı çevreciler ve ehlikeyifler işlek kavşaklarda partiler veriyor. Topraksız Tay köylüleri çok aşınmış golf sahalarına organik sebzeler dikiyor. Bolivyalı işçiler su kaynaklarının özelleştirilmesini tersine çeviriyor. […] Kısaca eylemciler devrim için beklemiyorlar, yaşadıkları, okula devam ettikleri, çalıştıkları, ziraat yaptıkları yerlerde hemen harekete geçiyorlar (2001: 51)”.

Bu örneklerden yola çıkarak bahsi geçen hareketlerin sadece ortak mülklerin çitlenmesine karşı savunmacı direnişler olmadıklarını, aynı zamanda yeni müşterekler üreten mücadele alanları açtıklarını söyleyebiliriz. Benzer bir şekilde Massimo de Angelis de çitlemelerin çoğu zaman insanların müşterekleri geri almalarına ve/ya da yeni müşterekler üretmelerine (Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi, “yaratıcı müşterekler”, fikrî mülkiyet rejimine karşı geliştirilen elektronik paylaşım yöntemleri gibi) karşı hamleler olarak görülmesi gerektiğini belirtir (2007: 144). Böylesi bir yaklaşım, müşterekleri verili ve değişmez alan ve değerler sistemi olarak düşünmek yerine, tıpkı çitlemeler gibi tarihsel devamlılık arz eden kolektif pratikler bütünü olarak değerlendirmemizi sağlar. O halde, hareketli ve akışkan sermaye birikim süreçlerine karşı sabit ve durağan bir müşterek anlayışından ziyade, tekrar tekrar ortaya konan “müşterekleştirme pratiklerinden” söz etmek yerinde olacaktır. Tarihçi Peter Linebaugh Magna Carta (2008) üzerine yaptığı çalışmasında 13. yüzyıl “iştirakçilerinin” (commoners) ormandan ağaç toplamak ve kralın arazisine köy kurmak gibi ortak gelenekleri sürdürerek ve yenilerini geliştirerek kralın bu pratikleri hak olarak tanımaya zorladıklarını anlatır. Burada önemli nokta bu hakların yukarıdan verilmediği; hali hazırda varolan müştereklik geleneklerinin kolektif eylem sonucunda de facto haklar olarak kabul edilmeye zorlanmış olmasıdır. De Angelis’i takip ederek yeni ya da eski çitlemeleri müştereklerin üretimine sermaye tarafından koyulan dışsal bir sınır olarak tanımlayacak olursak, politik ve toplumsal hareketlerin bu sınırı aşması ancak yeni müşterekler üretmesiyle mümkün olacaktır (2007: 145).

Bu nedenlerle müşterekleri çoğu zaman sivil itaatsizlik ve doğrudan eyleme dayanan müşterekleştirme pratikleri üzerinden, yeni bir dil, dayanışma, toplumsal ve mekânsal pratik ve ilişkiler ve dahası direniş repertuvarları oluşturan yaratıcı bir edimler bütünü olarak kavramsallaştırmak mümkündür. Bu kavramsallaştırma, süregiden piyasalaştırma ve metalaşmaya karşı insanların devamlı yeni müşterekler ürettiğini göstermesi açısından önem taşır. Bu şekilde düşünmek, Nobel ödüllü Elinor Ostrom gibi ekonomistlerin (özellikle su, orman, okyanus gibi ekolojik) müştereklerin piyasa için verimli ve kârlı kullanımın “iyi yönetimiyle” sağlanacağı iddiasından ayrılarak, müşterekleri anti-kapitalist, dayanışmacı ve özgürlükçü bir politik ve toplumsal mücadele hattına ve söylemine dönüştürme potansiyeli yaratır (5).

Silvia Federici’ye (2011b) göre modası geçmiş gibi görünen müşterek kavramının günümüzde kazandığı önemin temel nedeni, her türlü yaşam biçimini ve bilgisini piyasa mantığına tabii tutulmasını sağlayan neoliberal kapitalist birikim süreçleridir. Deniz, orman ya da kentsel mekân gibi her türlü müşterek alanın piyasalaştırılması bizlere yok olduğunu sandığımız ya da biz farketmesek de var olan kolektif kullanım alanlarını ve müştereklik esasına dayanan toplumsal ilişkileri hatırlatır. Sermaye çitlediği oranda müşterekleri görünür kılmakta, yeni direniş alanları ve daha da önemlisi yeni müşterekleştirme pratikleri ortaya çıkarmaktadır.

1_SadI7OzgoBFdgqhTdvMeaA

Kentsel Müşterekler

Gizli Müşterekler” adlı makalesinde Jonathan Rowemüşterekleri geri almadan önce, onları nasıl görebileceğimizi hatırlamamız gerekir” der (2001). İşimiz hiç de kolay değildir, zira Marx’ın da belirttiği gibi 19. yüzyılda bile tarım emekçisiyle komünal mülkler arasındaki organik ilişkinin hatırası bile çoktan silinip gitmişti (2011: 699). Her türlü sosyo-ekonomik alternatifin imkânsızlığını vaaz eden neoliberal zihniyetin ideolojik mistifikasyonu arkasında görünmez kılınan müşterekler, en iyi ihtimalle Garret Hardin’e (1968) referansla trajedi ile malul oldukları iddiası ile gündeme getirilir. Rekabetçi bireylerin maksimum faydaya dayanan davranışları sonucunda kısıtlı kaynaklar olarak müştereklerin zorunlu olarak heba edileceği varsayımı özel mülkiyetin savunusu kadar ortak kullanım pratiklerinin görünmez kılınması için de kullanılagelmiştir. Bu görünmezlik, Blomley’in ifade ettiği gibi, tesadüfî değildir. Müştereklerin zihinsel haritalarımızdaki analitik noksanlığı, kentsel siyasetin önemli bir boyutunu görmezden gelmemizi sağlayan analitik bir yanılgıya sebep olur (2008: 322).

İronik bir şekilde, sermayenin ortak alanlara el koymaya başlaması müştereklerin, müşterek toplumsal pratiklerin ve ortak varoluşun sürekliliğini hatırlamamızı sağlar. Örneğin suyun herkese ait olduğuna bu nedenle de kimseye ait olmadığına, değişim değil kullanım değeri üzerinden anlaşılması gerektiğine ve bu nedenle de özelleştirilerek, metalaştırılamayacağına dair kolektif söylem ve eylem tam da derelerin -ve çevreleyen arazilerin- HES projeleri vasıtasıyla çitlenmesinin ardından ortaya çıkar. “Suyun boşa aktığını” imleyen dile karşı, derelerin kullanımına dair oluşturulmuş toplumsal hukuk ve suya dayalı ortak kültür bir mücadele alanı haline gelir. Benzer şekilde orman arazilerinin işgali, kıyımı, imara açılması gibi durumlarda yükselen itiraz da ağırlıklı olarak müştereklere karşı metalaşma çerçevesinde gündeme gelir. Örnekler çoğaltılabilir, lâkin sermayenin tehdidi altındaki ekolojik müşterekler genellikle kolayca tarif edilip toplumsal ve ahlakî vurgusu yüksek bir söylem oluşturularak mücadeleye dönüştürülme potansiyeline sahipken kentsel müşterekleri görmeyi öğrenmek görece zordur.

Bu körleşmenin temel sebebi kentsel mekânı niceliksel olarak tanımlayan, alınıp satılan, kâr üreten ve ikili (özel ya da devlet) mülkiyet esasında kodlanmış yapılı çevre olarak tanımlayan teknik, bilimsel, mekân temsillerinin egemenliğinde bulunabilir. Henri Lefebvre’in (1991) mekânın toplumsal üretimine dair geliştirdiği kavramsallaştırmaya göre, planlamacılar, mühendisler ve mimarların ölçen ve düzenleyen bilimsel bakışından kurgulanan mekân temsilleri iktidar ve ideolojiden bağımsız değildir. Araçsal akıl, parçalanma, homojenleşme ve metalaşma esasında soyut bir mekân kurgusuna dayalı bu temsiller kentsel mekânı öncelikle planlama, düzenleme ve denetleme ilkeleri üzerinden tanımlar. Değişim değeri temelinde kurgulanan soyut mekân, mülkiyet esasında kentsel mekânı parçalarına ayırarak, tecrübe ile örülen toplumsal mekânı ortadan kaldırmaya çalışır (59-60).

Mekân temsilleri imajlarda, planlarda ve dilde yeniden üretilen bir bilgi sistemi oluşturur ve değişim değeri temelinde metalaştırılan mekânı liberal ekonomik modele uyumlu bir şekilde, analitik ve ahlakî olarak özel mülkiyeti ayrıcalıklı kılarlar. Yukarıda tartışıldığı gibi neoliberalizmin piyasalaştırma ve metalaştırma eğilimi öncelikle devlet mülkiyetini istisnaî addeder ve ikincilleştirir. Kamu mülkiyetine tâbi varlıkların münhasıran özelleştirilmesi Roy’a göre, temsil ettiği insanların devlete emanet ettiği varlıklara “tarihte benzeri görülmemiş barbarlıkta bir el koyma sürecinden” başka birşey değildir (Harvey, 2008: 134). Bu alanlara el koyma süreçlerini meşrulaştıran söylem ise, “kamu” kavramının geleneksel olarak özdeşleştirildiği devlet aygıtı ve erki ile olan özdeşliğin sürekli olarak vurgulanmasıdır. Şükrü Argın’ın belirttiği üzere, neoliberal ideoloji “kamu” ile “devlet” terimleri arasındaki […] çağrışım ağlarını aktive ederek “kamu”ya, “kamusal”a yönelik bu hücumlarını güya “devlet”e ve “devlet müdahalesine yönelikmiş gibi sunabildi ve bu sayede hem kendisini klasik liberalizmin köklü özgürlükçü geleneğinin halis ve sadık bir takipçisiymiş gibi göstermeyi, dolayısıyla devletle arasındaki özel bağı perdelemeyi hem de karşıtlarını daha baştan “devlet”i, “devlet müdahalesi”ni savunur duruma düşmek gibi sıkıntılı bir konuma sıkıştırmayı başardı (2009).

Bu söylem “herkese ait ya da hiçbir kimseye ait olmayan” derelerin boşa aktığı, meydanların tekinsiz olduğu, kent içi mahallelerin suç ve çöküntü alanı olduğu iddialarını meşrulaştırmakla kalmaz; bu alanların müşterek kullanıma tâbi olduğunu da unutturan ideolojik bir körlük tahsis eder. Argın’ın söylediği gibi “neoliberal hegemonya “kolektif” sıfatını sadece bir şirket formu olarak” algıladığı için her türlü ortak mülkiyet rejimi, dahası mülkiyet dışında kullanım üzerinden tanımlanan alanları da öncelikle görünmez kılmayı ve ardından çitlemeyi bu körlük üzerinden gerçekleştirmeyi başarır. Yine de müşterekler aslında her yerdedir: “Haritalarda nadiren görünseler de, ölçülebilir mekânı işgal ederler, fiziksel referans noktaları vardır, toplumsal ilişkiler içerisinde üretilirler ve formel değer sistemlerini temsil ederler” (Blomley, 2008: 322). Görünmez kılınsalar da Blomley’in belirttiği gibi, topluluklar özel ya da kamusal ayrımı yapmadan mekân üzerinde kullanım üzerinden kaynaklanan müştereklik iddiasında bulunabilirler (2004: 17).

Bu tür kullanım üzerinden tanımlanan alanlar devlet tarafından güvence altına alınabilir (örneğin zilliyet hakkı) ya da bu alanlar üzerindeki her türlü kullanımı yasadışı ilan edebilir. Kullanım üzerinden tanımlanan müşterekler ve yeni toplumsallıklar üreten müşterekleştirme pratikleri perspektifinden kentsel mekâna bakmak, içerisine sıkıştırıldığımız ikili mülkiyet paradigmasını aşmamızı sağlayabilir. Antonio Negri ve Michael Hardt’ın ileri sürdüğü gibi kent, “sadece binalar ve caddeler, geçitler ve parklar, atık sistemleri ve iletişim ağlarından oluşan kurulu bir ortam” değil, “kültürel pratiklerin, entelektüel devrelerin, duygusal ağların ve toplumsal kurumların” oluşturduğu devasa bir ortak zenginlik deposudur (2011: 161). Yine Lefebvre’i takip ederek kentsel mekânın verili bir “şey” değil, insanlar ve nesneler arasında kurulan toplumsal ilişkiler bütünü ve kullanım değeri esasında toplumsal sınıf ve grupların şekillendirdiği somut “yaşam alanı” olarak tanımladığımızda müştereklerin politik ve toplumsal önemini teslim edebiliriz. Lefebvre’e göre somut toplumsal mekân sadece kamu otoritesi ve sermaye gibi aktörler tarafından değil, hegemon olmayan kullanıcıların gündelik pratikleri tarafından da üretilen ayrıksı bir çatışma alanıdır. Kullanıcılar mekânsal pratikleriyle mekânı temellük edebilir ve mekânı normatif düzenlenişine karşı dönüştürebilir. Bu nedenle “toplumsal ilişkilerin acımasız bir yoğunlaşması” olarak mekân, iktidar ilişkilerini yansıttığı kadar bağımlılık ve tahakküm ilişkilerine itiraz edilen bir yerdir (1991: 227). Bu anlamda kentsel mekân, kullanıcılarla iktidar ve sermayenin mekânsal pratiklerinin ve mekân temsillerinin arasındaki diyalektik ilişkiden ortaya çıkar.

Gelelim Lefebvre’in biçimsiz ve aşağılayıcı etiketlerle yaftalandıĝını belirttiği kullanıcı ve sakinlere. Kullanıcı ve sakinler uzmanların soyut mekânına karşı, öznel deneyime dayalı somut yaşanan bir mekân algısına sahiptir. Deneyim ve toplumsal pratiklerin alanı olarak somut mekân metalaşmaya ve ticarileşmeye karşıt olarak kullanım değeri üzerinden tanımlanır. Kullanıcılar kentsel mekânı kapitalist toplumsal ilişkiler ve devletin hiyerarşik mekânsal anlayışı çerçevesinde homojen ve parçalanmış olarak deneyimleseler de mekânı pratikleriyle dönüştürür ve bu pratikler üzerinden “temsilin mekânlarını” yaratırlar. Temsilin mekânları kaynağını gündelik yaşam içerisindeki tarihsel mücadele ve birikimlerden, ütopyacı ideallerden alır (141). 

Kullanıcıların kentsel mekânı pratikleriyle dönüştürme potansiyeli, yeni çitlemelere karşı müşterekleri korumaya yönelik savunmacı bir direniş perspektifi sunduğu kadar yeni müşterekleştirme pratikleriyle ortak alanlar yaratma ve bu yolla sermaye ve iktidarın tahakkümü altındaki kentsel mekânları temellük etme imkanını da tartışmaya açar. Blomley’in belirttiği gibi nasıl mekân müştereklerin yaratılmasını mümkün kılıyorsa müştereklerin üretilmesi de mekânı yeniden üretir (2008: 320). Bu nedenle müşterekleştirme pratikleri aynı zamanda mekân siyasetidir. 

Biliyoruz ki bugün sermaye kendi iç çelişkilerini çözmek için müşterekleri çitlemek zorunda. Bu nedenle var olan müşterekleri görünür kılmak, geri almak ve yeni kentsel müşterekler üretmek, sermaye birikim dolaşımını kısa devreye zorlar ve kentteki kapitalist toplumsal ilişkilerin işleyişini sekteye uğratır. Kentsel müşterekleştirme pratikleri alternatif kentsel mekânsal tahayyülleri yaratmakla kalmaz, alternatifleri bizzat deneyimlememizi de sağlar.

bh-illustrasyon

Bunun yanı sıra, müşterekler ve müşterekleştime pratikleri üzerinden düşünmek birbirinden ayrı görünen toplumsal hareketler arasındaki ilişkiselliği yakalamamıza da imkân tanır. Karadeniz vadilerindeki HES karşıtı direnişleri İstanbul’da farklı mahalleler için verilen mücadele ile ortaklaştıran sermayenin yeni çitleme harekâtıdır. Bu noktada sayılmış haklara dair talepler (kent hakkı, barınma hakkı, su hakkı, bilgi edinme hakkı, çalışma hakkı vb.) ve bu haklar için yürütülen özel ve ayrı mücadeleler yerine, hayatın her alanının çitlenmesine ve piyasalaştırılmasına karşı çıkan hareketlerin ortaklığına dayanan bütünlükçü bir muhalefet perspektifi ortaya çıkabilir. Dahası çitlemeleri meşru kılan “ihya”, “sürdürülebilirlik”, sağaltma”, “yayalaştırma” gibi ifadelere karşı yeni bir politik dil yaratmasına da yol verebilir. Zira müşterekleri geri almak, dilin kendisinin de geri alınmasını gerektir.


(1) Bu yazıda Mehmet Selik ve Nail Satlıgan‘ın (2011) “ilk birikim” çevirisine rağmen daha yaygın kullanılan “ilkel birikim” ifadesi tercih edildi. Marx 19. yüzyıl literatürüne atfen “enclosure of commons” ifadesini kullanır. “Enlocsure” Türkçeye “çitleme“, “çevreleme” ya da “çevrilme” olarak tercüme edilmiştir. Commons“, daha önce “ortak toprak“, “ortak olan“, “ortak olan” “ortak mülk/mülkiyet” olarak çevrilmişti. “Müşterekler” ifadesinin tercih edilmesinin nedenlerinden biri kelimenin hem fiziki hem de toplumsal ve kültürel varlıkları kapsayabilmesidir. Ayrıca kelimenin fiil olarak kullanılabilmesi (“müşterekleştirme“,”commoning“) bu yazının açmaya çalıştığı tartışma açısından uygundur.

(2) Rosa Luxemburg‘un emperyalizm ve sermaye birikim süreçleri yaklaşımı bu duruma istisnadır.

(3) Massimo de Angelis, Silvia Frederici, George Caffentzis ve Werner Bonnefeld gibi otonom Marksist düşünürlerin müşterekler üzerine yazıları için bkz. The Commoner dergisi: http://www.commoner.org.uk

(4) Massimo de Angelis, Harvey‘in kavramsallaştırmasına, mülksüzleştirmenin birikimin bir aracı değil birikimin ta kendisi olduğunu belirterek karşı çıkar (2007: 231).

(5) George Caffentzis (2004), Ostrom‘un temsil ettiği “kapitalizmle uyumlu müşterekler” çizgisini anti-kapitalist müşterekler anlayışla karşılaştırır.


Kaynakça

Argın, Şükrü (2009), “Daralan Kamu, Buharlaşan Siyaset ve Çıkış İmkânları” Red Thread, Sayı 1, http://redthread. org/tr/makale.asp?a=14
Blomley, Nicholas (2004), Unsettling the city: urban land and the politics of property, (Londra, New York: Routledge).
Blomley, Nicholas (2008), “Enclosure, Common Right and the Property of the Poor” Social Legal Studies, 17; 311-331
Caffentzis, George (2004), “A Tale of Two Conferences: Globalization, the Crisis of Neoliberalism and Question of the Commons”    http://www.globaljusticecenter.org/papers/caffentzis.htm
Chatterton, Paul (2010) ‘Seeking the urban common: Furthering the debate on spatial justice’, City, 14 (6): 625 -628
De Angelis, Massimo (2003), “Reflections on alternatives, commons and communities or building a new world from the bottom up” The Commoner 6 http://www.thecommoner.org 1
De Angelis, Massimo (2007), The Beginning of History: Value Struggles and Global Capital (Londra: Pluto Press).
Federici, Silvia (2011a), “Feminism And the Politics of the Commons“, http://www.commoner.org.uk/?p=113
Federici, Silvia (2011b), Caliban ve Cadı, (İstanbul: Otonom) (Çev. Öznur Karakaş).  Göktürk, Deniz, Levent Soysal, İpek Türeli (Der), (2011), İstanbul Nereye? Küresel Kent, Kültür, Avrupa, (İstanbul: Metis)
Hardin, Garrett (1968), “The Tragedy of the Commons” Science, 162:1243-1248.
Hardt, Michael/ Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, (İstanbul: Ayrıntı) (Çev. Eflâ-Barış Yıldırım).
Harvey, David (2008), Yeni Emperyalizm, (İstanbul: Everest) (Çev. Hür Güldü)
Klein Naomi, “Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek,” Birikim, Ağustos 2001: 50-55 (Çev. Özgür Gökmen).
Lefebvre, Henri (1991), The Production of Space, (Oxford: Blackwell) (Çev. Donald Nicholson)
Linebaugh, Peter (2008), The Magna Carta Manifesto: Liberty and Commons for All, (Berkeley: University of California Press)
Linebaugh, Peter (2010), “Enclosures from the Bottom Up” Radical History Review, 108: 11-27.
Marx, Karl (2011), Kapital Cilt: I, Ekonomi Politiğin Eleştirisi (İstanbul: Yordam) (Çev. Nail Satlıgan ve Mehmet Selik)
Midnight Notes Collective (1990), The New Enclosures (New York: Autonomedia).
Peck, Jamie ve Tickell, Adam (2002), “Neoliberalizing Space“, Antipode, 34(3): 380-404
Rowe, Jonathan (2001), “The Hidden Commons“, Yes! Magazine,  http://www.yesmagazine.org/issues/reclaiming-thecommons/the-hidden-commons


(*) Bu makale, ilk kez Ekoloji Kollektifi Derneği’nin yayını olan Kollektif / Ekososyalist Dergisi’nin 2012, 12/14  sayısında yayınlanmıştır.