“Şeyh uçmaz, müridi uçurur”: Azizname

Ali Rıza Avcan

Medhiyye‘ ya da günlük kullanımdaki şekliyle ‘methiye‘ sözcüğü, ‘övme‘, ‘övgü’, ‘birinin üstün özelliklerini (meziyetlerini) dile getirme‘, ‘bir şeyi veya kimseyi övme‘ anlamındaki ‘medh‘ kökünün sonuna nisbet eki getirilerek türetilmiş ve genellikle Divan Edebiyatı’nda kullanılmış bir anlatım tarzına verilen addır.

Sözcüğün Batı dillerindeki karşılığı, ‘methiye‘ anlamına gelen ‘Eulogy” ve ‘güzelleme‘ anlamına gelen ‘ode‘, bu alanda tanınmış en ünlü şair ise Horatius’tur.

Doğu ile ilgili tarihi kaynaklardan öğrendiğimize göre, sultan, halife, melik, padişah, vezir ve şeyhülislam gibi iktidar sahibi güçlü kişileri övüp methetme; yani onlar adına methiye yazma geleneği Sasani İmparatorluğu döneminde İran’da başlamış, Sasani hükümdarları, saraylarında bulundurdukları şairlere verdikleri ‘caize’ karşılığında kendilerini ya da yaptıkları işleri öven kasideler, methiyeler yazdırmıştır.  Bu gelenek, Gazneliler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde devam etmiş; böylelikle, iktidar sahiplerinin şiirin değişik formlarıyla güzellenip yüceltilmesi, saltanatlarının güzel sanatlar yoluyla meşrulaştırılması sağlanmıştır. Bu çerçevede Fuzuli, Cevri, Nedim, Nef’i,  Nâbi ve Şeyh Gâlib gibi hepimizin adını bildiği ünlü şairlerin, kendi devirlerindeki iktidar sahiplerini övüp methederek yazdıkları gazel, kaside, ve divanlarla onlara hizmet ettiklerini söyleyebiliriz.

2011_07-08_Sultan_Swag_06

Tabii ki böylesine bir geleneğin imparatorluklar çağının bitmesiyle, sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamların iktidar sahnesinden çekilmesiyle sona erdiğini düşünmek ya da iddia etmek, ne yazık ki mümkün değildir. Tarihin her devrinde olduğu gibi iktidar sahiplerine karşı çıkıp onları eleştiren ya da hicveden şairler, yazarlar olduğu gibi; onlardan aldıkları ödül, armağan ya da ücret karşılığında; bunu yapan sanatçılar da olmuştur. Değişen sadece bu ilişkinin biçimi olmuş, güzellenenle güzelleyen arasındaki menfaat ilişkisi hep aynı kalmıştır.

Genel durum bu olmakla birlikte, yerel yönetimlerde belediye başkanları düzleminde güzellemeler yapmak, adlarına methiyeler düzmek olayı belediyecilik tarihimizde pek karşımıza çıkan bir uygulama olmamıştır. Nitekim, geçmişte hepimizin yaptıkları nedeniyle sevip saygı duyduğu birçok belediye yöneticisi ya da başkanı adına; örneğin Ankara’nın efsane belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer, İstanbul’un unutulmaz ismi Ahmet İsvan, toplumcu belediyeciliğin ünlü adları Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Fatsa Belediye Başkanı Fikret Sönmez, Gültepe Belediye Başkanı Aydın Erten ve diğerleri adına güzellemeler yapmak, methiyeler yazmak hiç kimsenin aklına gelmemiş, onlar hafızalarda kalan saygın anılarıyla Türk belediyecilik tarihinin seçkin köşelerine yerleşmişlerdir.

Ama, “tuzun kokup” insanlık, iyilik ve etik değerler gibi birçok şeyin altüst olduğu günümüz koşullarında belediye başkanlarına da bir hâl oldu ve o eskinin kendini anlatmaktan hicap duyan mütevazi belediye başkanları yerine, daha henüz hayattayken ve görevlerinin başındayken şehvetli bir arzuyla kendilerini öven ya övdüren belediye başkanlarıyla karşılaşmaya başladık. 

Bu aşırı kibirli ve narsistik tutumun ilk örneğini, iki yıl önce babasının yaşam öyküsünü anlatmak bahanesiyle kendi başarılarını anlatmaya kalkan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın yazdığı, daha doğrusu yazdırdığı kitabıyla görüp yadırgadık. Bu şaşkınlık içinde kitapta anlatılmayan şeyleri görüp çarpıtılarak aktarılan birçok şeyi okuyup anlamaya çalışırken, bu çabanın Doğan Medya Grubu’nun başarılı belediye başkanlarının öykülerini anlatan bir kitap serisin oluşturma girişiminin ilk adımı olduğunu öğrendik. Böylelikle arkadan başka belediye başkanlarına ait kitapların gelmesini bekledik. Ancak geçen zaman içinde, söylendiği gibi ne Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen kendi öyküsünü yazdı, ne de diğerleri. Bu girişim böylelikle, sadece Hüseyin Mutlu Akpınar’ı mutlu eden tek bir kitabı kalmış oldu. Daha doğrusu, biz öyle olduğunu sanıyorduk.

Sonrasında ise, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin ilk yazıp çizdiklerinden ‘İzmir Yönetişim Modeli’ olarak bildiğimiz; ancak daha sonra Aziz Kocaoğlu’nun 2004-2018 döneminde yaptıklarının bir çuval içine doldurularak ‘İzmir Modeli’ olarak pazarlanmaya başlandığı son 3-4 aylık süre içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iki ayrı seride toplam yedi ciltten oluşan bir kitap hazırladığını duyduk. Beş tanesi doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi, ikisi de aynı belediyenin İzmir Akdeniz Akademisi  Şube Müdürlüğü tarafından.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan beş ciltlik ilk kitap serisi hem İnternet ortamında e-kitap olarak paylaşıldı hem de binlerce adet basılarak dağıtıma hazırlandı. İzmir Akdeniz Akademisi tarafından basılan iki ciltlik ‘İzmir Modeli’ kitabının ikinci cildini önce İnternet ortamından, basılı nüshasını da 15-17 Kasım 2018 tarihleri arasında Ahmet Adnan Saygun Kültür Merkezi‘nde yapılan Yerel Yönetimler, Demokrasi ve İzmir Sempozyumu sırasında temin ettik.

Ancak, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanıp uzunca bir süredir dağıtımı bekletilen ‘İzmir Modeli’ isimli 1. kitap serisinin basılı nüshalarına, İzmir Akdeniz Akademisi tarafından çıkarılan 2 ciltlik ‘İzmir Modeli’ isimli kitap serisinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsüne” ayrıldığını duyduğumuz 2. cildi henüz basılıp teslim alınmadığı için ulaşamamıştık.

Ancak şimdi o beklenen kitap; yani, Aziz Kocaoğlu’nun “başarılarla dolu yaşam öyküsü” ile ilgili 2. cilde, 2-3 gün önce İnternet ortamından ulaşabildik.

Hem de bu hayatta başka hiçbir belediye başkanına nasip olmayacak şekilde, şehir ve bölge planlama disiplinin ülkemizdeki duayeni olarak bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından kaleme alınmış bir methiye şeklinde…

Evet, Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılmış bir Aziz Kocaoğlu methiyesi; başka bir deyimle, geçmişteki sultan, melik, padişah, vezir ve şeyhülislamları kıskandıracak tarzda yazılan bir ‘Azizname’ şekliyle…

Resim1

Artık bundan böyle ve bir an önce bu kitabı okuyup, bizim de içinde bulunduğumuz bu İzmir ortamında Aziz Kocaoğlu isimli bir belediye başkanının, bizlere fark ettirmeden ve haber vermeden ‘Aziz Kocaoğlu Belediyeciliği’ olarak neler yaptığını, neleri başardığını öğrenmemiz gerekiyor.

Tabii ki, başının üstündeki akademik hâle ile dolaşıp herkesi ikna eden bir danışmanın ne işlere yaradığını bir kez daha görüp fark etmek dileğiyle…

Aynen o ünlü, “şeyh uçmaz, müridi uçurur” deyişinde olduğu gibi…

Küçük ve güzel bir öneri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta Alsancak’ta oturan eski bir dostumdan, sağını solunu düzeltip resmi bir kuruma verilecek şekle dönüştürmem dileğiyle bir dilekçe taslağı teslim aldım.

Çok imzalı ortak bir dilekçe olarak hazırlanan bu taslaktaki anlatım, söylendiği gibi oturup esaslı bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar bozuktu. Özellikle de okuyanın kolayca anlamasını engelleyecek yanlışlık ve tekrarlarla doluydu.

Dilekçenin konusu ise, Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile çevre sokaklarda zaman zaman tek başına, zaman zaman da bir araya gelerek grup oluşturan genç ve yetişkinlerin yaptığı sokak müziği ile küçük çocukların önlerine koydukları plastik kova, bidon ya da boya kutusu gibi ses veren nesnelere elleriyle vurarak biteviye yaptıkları ritmik müziğin çevre esnafı ile konut sakinlerinde yarattığı bıkkınlık ve şikayetle ilgiliydi. Dilekçe, bu şikayet çerçevesinde sokak müzisyenlerinin yasaklanarak o çevreden uzaklaştırılmasını talep ediyordu.

Dilekçenin altında ise “KIBRIS ŞEHİTLERİ CADDESİ VE ALSANCAK MAHALLESİ SAKİNLERİ” şeklinde imza yerine geçen bir ifade bulunmaktaydı.

056

Benim böylesi bir dilekçeyi düzelterek bu girişime katılmam, bir kent ve yaya hakları savunucusu olarak mümkün değildi. Üstüne üstlük, Yaya Derneği‘nin kurucu üyesi ve kurucu başkanı olarak böyle bir talebe sahip çıkıp destek vermem de olanaksızdı. O nedenle, söz konusu dilekçeyi düzeltmedim ve geri yollamadım.

Böyle bir şeyi yapmamakla birlikte, gerek İzmir’de, gerekse diğer büyük kentlerde sokak müziği yapan; bunu yaparken iyisiyle kötüsüyle bizlerle müzik üzerinden iletişim kuran bu çocuk, genç ve yetişkinlere nasıl sahip çıkılabileceğini; onlarla belediye zabıtaları, diğer yayalar, işyeri sahipleri ve mahalle halkı arasındaki bu sorunlu ilişkiyi nasıl sağlıklı bir hale getirebileceğimizi düşünmeye başladım.

Evet, onların bazen çıplak insan sesleri, bazen müzik aletleri, bazen de her ikisini kullanarak kentin cadde ve sokaklarında, vapur, metro ve trenlerinde, kısacası kamusal alanlarda müzik yapmaları güzel bir şeydi ve bu durum şimdiye kadar beni hiç rahatsız etmemişti.

Ama rahatsız olanlar da olabilirdi. Örneğin hastalar, uyuyan çocuklar ya da aynı bıktırıcı ezgiyi, yüksek volümlü müziği saatlerce dinlemek zorunda kalanlar bundan rahatsız olabilirlerdi.

Örneğin, mahalle aralarında yapılan düğünlerde gecenin geç saatlerine kadar yüksek sesle müzik yapılması nedeniyle ben de zaman zaman şikayetçi oluyordum. Bu bakış açısıyla, başkalarının başka nedenlerle şikayetçi olmalarını da doğal karşılıyorum.

O nedenle, Kıbrıs Şehitleri Caddesi ile yakınındaki diğer sokaklarda, kaldırımlarda, yürüyüş alanlarında, bu kamusal alanların yönetiminden görevli, yetkili ve sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin, hepimizin bilip tanıdığı İzmir Müzisyenler Derneği ve Sokak Sanatçıları Derneği gibi gönüllü örgüt ve sanatçılarla bir araya gelerek bu konuları tartışabileceklerini, ortak çözümler bulabileceklerini düşünmeye başladım.

Bu fikrimi de, geçtiğimiz günlerde Alsancak’taki “Kahveler sokağı“nda rast geldiğim Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü görevlisi tiyatro sanatçısı sevgili Orçun Masatçı ile paylaştım.

Buradan da, İzmir Müzisyenler Derneği‘nden sevgili Oktay Çaparoğlu ile Sokak Sanatçıları Derneği‘nden sevgili Kubilay Mutlu‘ya seslenip bu düşüncemi onlarla da paylaşmak istiyorum…

Melih Erşahin 02
Fotoğraf: Melih Erşahin

Bu düşüncenin bir ilk adımı olarak da, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Konak Belediyesi‘nin kültür ve sanatla ilgili görevlilerinin; ayrıca, her iki belediyenin kent konseyinde çalışan arkadaşlarımızın düzenleyeceği atölye ya da çalıştay şeklinde düzenleyeceği bir toplantı ile bu sorunu hep birlikte, işbirliği ve dayanışma içinde nasıl çözebileceğimizi tartışmaya başlayalım derim…

Çünkü kamusal mekanları kullanmaları nedeniyle ‘yaya’ olan ve bu nedenle de 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi‘ndeki haklarla ‘Kent Hakkı‘ndan kaynaklanan haklara sahip olan sokak müzisyenlerine sahip çıkmak, onların kamusal mekanlardaki varlığı korumak biz kentlilere düşen bir görevdir diye düşünüyorum.

Çünkü, kentlerin, asıl olarak yayalara ait olduğunu biliyorum!

Nasıl bir belediye yönetimi?

Ali Rıza Avcan

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerin üzerinden tamı tamamına 4 yıl, 6 ay, 25 gün geçti. Şayet olağanüstü bir gelişme olmazsa, bugünden başlayarak 5 ay 6 gün sonra; yani, 31 Mart 2019 tarihinde yeni bir seçim yapılarak belediyelerin yeni başkanları ve meclis üyeleri belirlenecek.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi, yaklaşan seçimlerde aday olmayacağını duyuran belediye başkanları ise, bugüne kadar yaptıklarını ve oluşturdukları kadroları korumak adına ya kendi yerine geçmesini arzuladığı belediye başkan adaylarını tümüyle anti demokratik bir yöntem olan “kefillik” anlayışı çevresinde kabul ettirmeye çalışıyor ya da kendilerini destekleyen sınıf ve kesimleri bu kısa süre içinde memnun etmek amacıyla bugüne kadar vermedikleri ya da veremedikleri ruhsatları vermeye, kolaylıklar sunmaya; kısacası, taraftarlarını memnun etmeye devam ediyorlar.

Bu anlamda, içinde bulunduğumuz dönem tam anlamıyla Amerikalılar’ın yakıştırmasıyla bir “topal ördek” dönemi… (1)

19102018_10380_0_1_ff32d586b4502133e5b5

Bugüne kadar defalarca Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezini kurtaracağını iddia edip -ne hikmetse- kurtaramayan ya da kurtarmayan belediye başkanlarıyla İzmir Ticaret Odası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi meslek odası başkanlarının, kent simsarlarının ve holding ya da şirket sahiplerinin belediye merdivenlerinde sergiledikleri o gözler yaşartıcı “birlik beraberlik” tablosu, milletin namusu ile uğraşmayı seven Mehmet Cengiz’e Mavişehir’de verilen yeni ruhsatlar ya da Folkart’ın Alsancak’taki yeni gökdelen yatırımları ile TARKEM’in Kemeraltı’nda başlattığı yeni hamleler hep bu “topal ördek” olma hallerinin ilgiyle izlenen son örnekleri…

Çünkü, yaklaşan seçimler öncesinde tekrar aday olmayacaklarını açıklayan ya da yeniden belediye başkanı olamayacağı bilinen “kefalet altındaki” belediye başkanların bu tür soygun ve talanları yapabilmesi için iklim her zaman olduğu gibi son derece uygun ve verimli…

Bunun en önemli nedeni de, bu konu ile ilgili kamuoyunun ve sosyal medya figürlerinin gitmek üzere olan belediye başkanlarının şu an neler yaptıklarından daha çok; o makamlara kimlerin geleceği ile ilgili popüler bir merak, dedikodu ve haberlerin peşine düşmüş olması.

Şimdi herkes, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile diğer ilçe belediye başkanlıklarına kimin aday olacağı ya da aday olanlardan kimlerin seçilebileceği ile ilgili… Bu konuda adeta tansiyonu her geçen gün artan bir seçim toto oynanıyor ve herkes “güvenilir bir kaynaktan aldığı bilgilere göre” kimlerin aday olacağını söyleyerek oyunun içinde yer aldığını ya da haberdar olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. 

Oysa kimse, aday olacakların ismi, kişisel özellikleri, bugüne kadar yapıp eyledikleri, kurumsal ve kişisel bağlantılarıyla kim ya da kimler tarafından desteklendiği gibi konular dışında o görevlere seçildikleri takdirde ne yapmak istedikleri, hangi toplumsal / kentsel sorunlara öncelik verecekleri, vaat ettiklerinin toplumsal bir geçerlilik ve yapılabilirliğe sahip olup olmadığı, öne sürdükleri projeleri kimlerle, hangi sürede, ne şekilde ve nasıl bir ekiple gerçekleştirilecekleri, şikayetçi olduğumuz mevcut belediye yönetimlerden ne farklarının olacağı, seçilecek kişilerin iyi bir yönetici olup olmadıkları gibi birincil dereceden önemli konuları düşünmüyor ve bunlarla ilgili soruları aday olanlara ya da olmak isteyenlere sormak istemiyor.

Hatta böylesi bir ortamda karşımıza öylesine ilginç adaylar çıkıyor ki; önce alel acele adaylıklarını açıklayıp, seçildikleri takdirde yapıp eyleyeceklerini ortaya koyan projelerinin daha sonra açıklanacağını büyük bir kolay ve saflıkla söyleme cesaretini bile gösteriyorlar.

Kuşa Bak

Kısacası asıl konuşulup tartışılması gereken “nasıl bir belediye yönetimi” sorusu yerine, “nasıl bir belediye başkanı” ya da “yeni belediye başkanı kim olabilir gibi” ikinci dereceden önemsiz soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyorlar.

Yerel yönetimlere yönelik alternatif temel politika ve stratejilerle hedef ve amaçlar dikkate alınmadan sadece adayların isimleri üzerinden sığ bir tartışma ortamının yaratılması; elbette ki, “topal ördek” konumunda olanların karşısına yeni yeni fırsatların çıktığı ve onların da bu fırsatları büyük bir gayretle değerlendirecekleri bilinmelidir.

Çünkü, belki de fırsatçılıktan kaynaklanan bu tür olası soygun ve talanlar nedeniyle kentin başına musallat olabilecek daha yeni ve büyük sorunlar, seçilecek yeni isimler dünyanın en iyi insanı ve yöneticisi bile olsa onların altından kalkamayacakları kadar kötü bir mirasa dönüşebilir. 


(1) “Topal Ördek” – ABD’de 4 yılda bir yapılan başkanlık seçimlerinde, mevcut başkan koltuğu kaybetse bile 6 ay görevde kalır. Devir teslim törenine kadar geçen sürenin sonunda başkanın gitmesi kesindir ama o, hem de temsilciler meclisi ve senato karşı tarafın elindeyken 6 ay süreyle bir ayağının üzerinde durmaya çalışarak görevini yürütür. İşte bu durumda başkana “Topal ördek (Lame Duck)” yakıştırması yapılır.

Başarı mı; yoksa, olası bir hezimetin ayak sesleri mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetim adı verilen her düzen, sistem ya da organizasyon, başlangıçta belirlenen amaç ve hedeflere ulaşıp başarılı olmak amacıyla tasarlanıp kurulur ve çalışır…

Bu anlamda, seçimle ya da atamayla belirlenen her yönetimin amaç ve hedeflerini belirlemeden yola çıktığını ve bunları zaman içinde yenilemediğini söylemek pek mümkün değildir. Şayet arada bir plansız, programsız yola çıkanlar olursa, onların da uzun solukta var olup yaşayacaklarını düşünmek abesle iştigaldir.

Siyasi iktidarlar için başlıca amaç ve hedef, temsil ettikleri sınıf ve kesimleri memnun edip yola devam etmek; belediye yönetimleri için amaç ve hedef, kendilerine oy veren kentlileri memnun ederek gelecek seçimde daha fazla oy alabilmek; şirketler için de daha fazla kâr elde edip para kazanabilmektir.

Yönetenlere yardımcı olmak amacıyla oluşturulan bürokrasi ve danışmanların amaç ve hedefleri de, bilgi, birikim ve deneyimleriyle destek verdikleri yönetici ya da liderlerin daha fazla oy alarak veya kâr elde ederek başarılı olmalarını sağlamaktır.

Çünkü her şeyin temeli, alınan oy sayısı ya da elde edilen kârın miktarı ile ölçülüp ifade edilen başarıdır.

Bürokrat ve danışmanlar şayet bunu yapmayıp yönetici, lider ya da patronlarının daha az oy almasına veya kâr elde etmesine neden olmuşlarsa; bu durumun birinci dereceden sorumlusu olarak, bağlı oldukları yönetici, lider ya da patronun başarısızlığının ortağı olurlar.

Bundan sonra yapabilecekleri tek şey, kendilerine çalışabilecekleri yeni bir belediye ya da şirket aramaktır…

RegStrategy_1536x1152

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi bürokrat, danışman ve akademisyenlerinin “İzmir Modeli” adıyla icat ettiği koskoca bir yalanın, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 2004 yılından bu yana ortaya koyduğu başarılı proje uygulamalarından kaynaklandığı iddiasına…

Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetleri üzerinden şekillendirilmeye çalışılan; daha sonra, sadece tarım hizmetlerini değil, tüm belediye hizmetlerini kucakladığı söylenen; o nedenle de, uğruna 14 profesör, 6 doçent ve 1 gazeteciden oluşan 21 kişilik bir ekibe yazdırılan  ve 1.152 sayfalık 25 makaleyi içeren beş kitabın; bir de bunun üstüne, bu akademik ekibin lideri olduğu bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılıp İzmir Akdeniz Akademisi tarafından bastırılan altıncı kitabın konu aldığı bütün bu iddiaların sanki bilimsel bir dayanağı varmış gibi büyük tören ve reklamlarla takdim edilen şu meşhur İzmir Modeli” olayına…

Söz konusu bu altı kitabı alıp okuduğunuzda ya da bununla ilgili abartılı reklamları izlediğinizde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, 21 Haziran 2004’den başlayıp 31 Mart 2019’a devam eden 14 yıl 9 ay 10 günlük hizmet döneminde biz İzmirliller’e fark ettirmeden cümle aleme; örneğin, yurt içinde Gaziantep’e, yurt dışında İngiliz ya da Ruslara; hatta, Ahmet Hakan’ın CNNTürk’teki 8 Ekim 2018 tarihli Tarafsız Bölge programında ifade edildiği şekliyle tüm Türkiye’ye örnek olacak bir yönetim modeli yarattığı zannına kapılıyorsunuz.

Çünkü biliyorsunuz ki, bu yazıları yazan ve çoğu “profesör” ya da “doçent” gibi akademik unvanlar taşıyan zevat, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bir “model” yaratacak kadar başarılı olduğunu, kendilerini oldukça zorlayarak anlatmaya çalışıp methiyeler düzdükçe ya yeni görevlere getiriliyorlar veya (belediye tarafından “kişisel sır“dır gerekçesiyle açıklanmayan) oldukça yüklü miktarlarda telif ücretleri alıyorlar.

Bu isimlerin bir kısmının CHP eski milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan eşliğinde belediye belediye gezip kitaplarını bastıran, bu işi meslek haline getirmiş bilindik isimler olduğunu, bir kısmının “YÖK Akademisyeni” ya da “Vakıf Akademisyeni” özelliklerine sahip olduğunu biliyor ve onlardan zaten farklı bir şey beklemiyoruz. Geriye kalan son bir kısmının ise, yarın öbür gün hatırlanıp devamlı önlerine konulacak bu kötü methiyeleri yazarak bizi hayal kırıklığına uğrattıklarını ifade etmek istiyorum.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bu yere göğe konulamayan başarılarını, bu tür ısmarlama yazılar yazdırarak övmek yerine onun katıldığı 2009 ve 2014 tarihli yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla, görevde bulunduğu dönemde yapılan milletvekili seçimlerinde partisinin aldığı oy oranlarındaki değişim üzerinden ölçüp değerlendirmek daha doğru, anlamlı ve geçerli olacaktır. 

Çünkü, genel ya da yerel düzeydeki siyasetçinin en önemli başarı ölçüsü, birilerinin yazıp çizdiği kitap, makale ve methiyeler ya da reklam kokan sözler değil; seçimlerde aldığı oyların miktar ve oranını arttırıp arttıramadığıdır. Kimse kusura bakmasın; ama, temel belirleyici olan -sadece ve sadece- budur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 29 Mart 2009, 30 Mart 2014, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli yerel ve genel seçimlerle ilgili verileri dikkate alınarak düzenlenen aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı” sıfatıyla ilk kez katıldığı 29 Mart 2009 tarihli seçimlerde 21 ilçeden oluşan İzmir genelinde ortalama % 56,15 oranında oy almış ve bu oranın en fazla olduğu ilçe % 73,74 ile Narlıdere, en az olduğu ilçe ise % 42,39 oy oranı ile ile Kemalpaşa olmuştur.

Bu durum, o tarih ve koşullar içinde hem Aziz Kocaoğlu hem de partisi Cumhuriyet Halk Partisi için oldukça iyi bir sonuç ve başarıdır.

2009-2014 İBB Seçim Sonuçları

İzmir Modeli” isimli kitaba yazılar yazan bu 21 akademisyen ve gazetecinin kendisini başarılı bulduğu ilk hizmet döneminin sonunda yapılan 30 Mart 2014 seçimlerinde ise 30 ilçeden oluşan İzmir genelindeki aldığı ortalama oy oranı % 56,15’den % 49,50 oranına inmiş, kendisi en fazla oyu % 70,21 ile Karşıyaka’dan, en az oyu da % 33,95 ile Kiraz ilçesinden almıştır.

Kısacası, 29 Mart 2009-30 Mart 2014 döneminde başarılı olduğu söylenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun  İzmir genelinde aldığı oyların miktarı eskisine göre % 6,56 oranında azalarak, % 56,15’den % 49,59’a inmiştir.

Hem de “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi” olarak tanınıp bilinen İzmir’de!

Üstüne üstlük, rakibi olan Adalet ve Kalkınma Partisi oyları, İzmir genelinde % 5,53 oy artışı ile % 30,39’dan % 35,92’ye yükselirken…

Aziz Kocaoğlu cephesindeki oy azalışının en fazla olduğu ilçeler ise, % 13,19 ile Torbalı, % 11,77 ile Aliağa, % 9,85 ile Foça ve % 7,47 ile Bayındır olmuş; böylelikle Kemalpaşa, Kınık, Menderes, Ödemiş, Selçuk ve Torbalı gibi önemli ilçelerin yönetimi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Aliağa gibi önemli bir sanayi ve işçi kenti ile Kınık’ın yönetimi de Milliyetçi Hareket Partisi’nin eline geçmiştir.

Böylelikle, şimdilerde o dönemlerde de başarılı olduğu söylenen Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Aziz Kocaoğlu, bu seçimin sonucunda İzmir genelinde en fazla oyu alarak belediye başkanı olmuşsa da; hem kaybedilen oyun miktar ve oranı, hem Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki oy farkının azalması, hem de 8 ilçe belediyesi yönetiminin rakip partilere kaptırılması açısından oldukça olumsuz ve tehlikeli bir gelişmeyi ortaya çıkarmıştır.

Peki, 30 Mart 2014 tarihli son yerel seçim sonrasında % 49,50 oranındaki bu oy miktarında bir artış ya da azalış olmuş mudur? Şayet olmuşsa bunu bugün nasıl ölçüp belirleyebiliriz?

2014 yılından bu yana yeni bir büyükşehir belediye başkanlığı seçimi yapılmadığına göre, ortalama % 49,59 oranındaki oyun hangi orana çıktığını ya da indiğini nasıl bilebiliriz?

Tabii ki, 2014 yılındaki yerel seçimde Cumhuriyet Halk Partisi büyükşehir belediyesi adayının aldığı oylarla, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili adaylarının aldığı oyları, -elma/armut örneği gibi bir kıyaslama yapmamak koşuluyla- birbiri ile mukayese ederek… En azından, bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki varsa, onu bulup ortaya çıkarmaya çalışarak…

Bu amaçla, Türkiye İstatistik Kurumu’nun mahalli idareler seçimi verileriyle milletvekili seçimi verilerini kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tablonun ikinci bölümünü kullanarak yaptığımız kıyaslama sonucunda ortaya çıkan durum ise;

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7 Haziran 2015 tarihli milletvekili seçimlerinde İzmir’in (1) ve (2) numaralı seçim bölgelerinde aldığı ortalama % 38,53 düzeyindeki oy oranının, 7 Haziran 2015  tarihli milletvekili seçimlerinde % 8,22 gibi önemli bir oranda artarak % 46,75 oranına yükselmekle birlikte; 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçiminde % 5 oranında azalarak % 41,75 düzeyine indiği görülmektedir.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi oylarının, 29 Mart 2009-24 Haziran 2018 döneminde İzmir’de yapılan yerel seçimlerin yanında milletvekili seçimlerinde de eski düzeyini koruyamayarak devamlı azaldığı söylenebilir.

Öte yandan düzenlediğim aşağıdaki ikinci tablonun da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Mart 2009 tarihli yerel seçimde ilçelerde aldığı oy oranı ile Cumhuriyet Halk Partili ilçe belediye başkanlarının aldığı  oy oranları arasındaki farkın, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimde yarı yarıya azalarak % 6,25’den % 3,37’ye indiği, bu farkın Beydağ, Bornova, Karşıyaka ve Menemen gibi ilçelerde ilçe belediye başkanları lehine öne geçtiği, Balçova, Buca, Çeşme, Gaziemir ve  Seferihisar bazı ilçelerde de neredeyse aynı düzeyde olduğu görülmektedir. 

İzmir İBB & İlçe Seçim Sonuçları Karşılaştırması (2)

Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hem büyükşehir belediye başkanlığı hem de milletvekili seçimleri açısından İzmir düzeyindeki oyunun sürekli azalması gibi önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebilirim.  

63619459_620x410

Böylesi bir durumda, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun göreve geldiği günden bu yana başarılı uygulamalar yaparak herkese örnek “İzmir Modeli“ni yarattığını söyleyen emrindeki bürokrat, danışman, akademisyen, gazeteci ve yandaşların, İzmir seçmeninin geçen yıllar içinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve adaylarına oy vermekten neden vazgeçtiğini, oy oranlarının niye sürekli azaldığını da araştırıp ortaya koyarak başarı diye lanse ettikleri model ile bu başarısızlık olgusu arasında anlamlı bir ilişki kurmaları gerektiğini düşünüyorum.

Madem bu belediye başkanı ve ekibi, ortaya bir “İzmir Modeli” çıkaracak kadar başarılı oldular; o halde gerek kendisinin gerekse partisinin aldığı oylar, olası bir hezimeti kolaylaştıracak şekilde niye her seçimde azalıp eriyor?

Hazin bir danışmanlık öyküsü

Ali Rıza Avcan

1937, İzmir doğumlu Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin İzmir macerası 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı olmasıyla başlar. Çünkü ilk ve orta öğretiminden sonra İzmir’den ayrılmış ve uzun yıllar Ankara’da yaşamıştır. Aslında 2009 sonrasındaki İzmir’deki varlığı da hep Ankara merkezli olmuş, İzmir’e yerleşmeyi tercih etmemiştir.

Belediye başkan danışmanlığını üstlendiği 2009 yılındaki ilk danışmanlık icraatı ise, çoğu Ankara ve İstanbul’dan gelen akademisyen ve kültür pazarlamacısıyla birlikte Tarihi Havagazı Kültür Merkezi’nde yaptığı 24 Ekim 2009 tarihli Kültür Çalıştayı’dır.

Bu çalıştay öyle bir çalıştaydır ki; adı bizde saklı birçok İzmirli kültür ve sanat emekçisi çalıştaya ya katılamamış ya da zorlama ile girmenin yolunu bulmuştur. Bu çalıştayla ilgili olarak değerli akademisyen ve tiyatro adamı Semih Çelenk’in Milliyet gazetesinde yazdıkları halen akıllardadır..

aztr232

Prof. Dr. İlhan Tekeli, o çalıştay sonrasında ortaya attığı “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi“, “İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi” ve “Yeni Kültürpark Projesi” gibi tartışmalı birçok büyük projenin kaynağı olarak hep bu Kültür Çalıştayı’nı gösterir.

Oysa yeni imiş gibi sunulan bütün bu büyük projeler, 1999-2004 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini yapan Ahmet Piriştina’nın hizmet döneminde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin başta Mimarlar Odası olmak üzere çeşitli meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıp geliştirdiği düşünce ve projelerin isim değiştirmiş halinden başka bir şey değildi.

Öte yandan, Tekeli’nin 2009 yılından bu yana gerçekleştirdiği bütün çalıştay, forum ve sempozyum gibi organizasyonlarda uyguladığı temel yöntem, “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi neoliberal kavramlar üzerinden geliştirdiği ve “genel düşünceler” olarak adlandırdığı şablon özelliğindeki kuramsal bir çerçeveyi önceden katılımcılara dağıtarak ya da düzenlediği toplantıdaki inisiyatifini ortaya koyan ilk konuşmayı yaparak bu toplantıların “katılımcısı” olmaya layık bulduğu davetlileri kendi hedefi çevresinde toplama çabasından başka bir şey değildir. O nedenle, ortaya attığı tüm projeler düşünsel olarak hem Piriştina döneminde geliştirilen projelerin bir sonucu hem de kendi kontrolünde birbiri ile ilişkisi olan projelerdir. Böylelikle kendince bir “İzmir Yönetişim Modeli” oluşturduğuna inanır.

Geçen zaman içinde kendisi gibi düşünmeyenleri ya da kendi görüşlerine karşı çıkanları pek sevmediği, onlara genellikle “ayrık otu” muamelesi yaptığı görülmüştür. Şayet bu “ayrık otları” kazara bu tür toplantılara katılıp farklı bir görüş ifade edecek olsalar, onları toplum içinde azarlamaya kadar giden tepkiler verir. Bu durum, tanıklıklarla kanıtlanmış sıradan olaylardandır.

Çünkü başının üstünde şehir ve bölge plancısı olmanın dışında, her şeyle ilgilenmiş olmaktan kaynaklanan akademik bir hâle vardır. O nedenle, her şeyi bilen ve yanılmayan, yanılması mümkün olmayan, bu nedenle de kutsanan bir “hoca“dır.

Kendisi öylesine bir “hoca“dır ki, bir toplantıda ya da görüşmede fikirlerine karşı çıkıp “bir de şöyle olabilir mi?” diye soracak olsanız; kendisinden çok çevresindekiler size karşı çıkıp, “hocamızdan daha iyi mi biliyorsun?” ya da “o hocadır, onu dinleyip saygı göstermek gerekir” gibi itirazlarla sizi dışlamaya kalkarlar.

Oysa bilim, tek bir doğruyu desteklemez ve önermez. Bilim; özellikle de sosyal bilimler farklı fikirlerin varlık ve önemini, farklı koşullardaki geçerliliğini ve bu fikirler üzerinden gerçekleştirilecek tartışma ve değerlendirmelerle o koşullarda geçerli olan doğrunun bulunmasını savunur.

O nedenle camideki, mescitteki “hoca” ile üniversitedeki ya da başka bir yerdeki bilim emekçisi “hoca“yı birbirine karıştırmamak gerekir.  

İzmir Büyükşehir Belediyesi de onun bu başının üstündeki hâlenin ne gibi işlere yarayabileceğinin -elbette ki- farkındadır ve çoğu kez ona bile sormadan adını başka başka yerlerde yazıp çizerek onun itibarını kullanmaya çalışır. Bu konu da, yine kendi ağzından doğrulanmış hazin bir durumdur.

Bazen danışman olmakla uygulayıcı olmayı birbirine karıştırdığı da olur ve Kültürpark Projesi gibi önemli ve tartışmalı projelerde belediye başkanından daha fazla öne çıkarak ve meslek odalarına ayar vermeye çalışarak kibirli bir dille projeyi savunmaya kalkar.

Evet, ne yazık ki, doğup büyüdüğü bu kent, sevgili hocamızın yıllardır başka diyarlarda yazıp çizip biriktirdiği akademik itibarı çok kısa bir süre içinde kaybettiği, bütün umutlarını bağladığı “küreselleşme” ve “yönetişim” gibi kavramların dünya çapında hızla gözden düştüğü bir dönemde onu umutsuzluğa düşüren bir kent olmuştur.

Kapak

Kısacası akademik bilgi ve birikim, İzmir düzlemindeki büyük proje uygulamalarıyla iflas etmiş, kurguladığı hiçbir proje sonuca ulaşamamıştır.

Sevgili Hocamız şimdi de bütün bu yaptıklarını ya da yapamadıklarını, sonuçlandırdıklarını ya da sonuçlandıramadıklarını “İzmir Modeli” adı verilen beş ciltlik serinin ikinci cildinde bir araya getirerek kendini ve düşüncelerini yeniden ve yeniden pazarlamaya çalışmaktadır. Sanki belediye başkanının başarısızlığı altında kendi projeleri, kendi çalışmaları yokmuş gibi….

Hem de aday olmayacağını açıklayarak kendini “topal ördek” konumuna düşüren sevgili başkanı adına kendi ekibi ile birlikte beş ciltlik yeni bir methiye yazmayı göze alarak…

Kemeraltı Yayalaştırma Projesi, Eksiklikleri Giderilerek Devam Ettirilmelidir.

BASIN DUYURUSU

Yaya Derneği, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi kapsamında 15 Temmuz 2018 tarihinde başlattığı Kemeraltı Yayalaştırma Projesi’ni, 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi’nde yazılı olan yaya haklarının gündeme gelmesi ve İzmir’in tarihi kent merkezindeki önemli bir yaya alanının daha da genişleyip iyi hale getirilmesi açısından bir fırsat olarak görüp destekliyor olmakla birlikte; bu projenin, tarafımızca tespit edilen eksikliklerinin tamamlanması, yanlışlıklarının giderilmesi suretiyle daha da geliştirilip eksiksiz bir şekilde devam ettirilmesini talep etmektedir.  

Bu çerçevede,

* Kemeraltı Yayalaştırma Projesi’ne temel olduğu anlaşılan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” raporunu inceleyip analiz ettikten,

* Uygulama ile ilgili olarak proje alanında ekipler halinde tespit ve gözlemler yaptıktan,

* Kemeraltı esnafı ve onun örgüt temsilcileriyle görüştükten ve

* İzmir Büyükşehir Belediyesi ve TARKEM yetkilileriyle görüşmeler yaptıktan sonra,

15 Temmuz 2018 tarihinden bu yana uygulanmakta olan Kemeraltı Yayalaştırma Projesi’nin önümüzdeki yıllarda da sürdürülüp geliştirilebilmesi için aşağıdaki önerileri, çözüm odaklı yaklaşımımızın bir gereği olarak kamuoyu ile paylaşmak isteriz:

1. Yapılan uygulamalar gerçek ve tam bir yayalaştırma projesi haline getirilmelidir.

Yapılan uygulamanın tümü, değişik cadde ve sokaklara yerleştirilmiş 24 adet elektronik bariyerin belirli saatlerde açılıp kapanması ile ilgili olup; yaya bölgesi olarak ilan edilen alanda genel tuvaletler, aydınlatma, sağlık, esenlik ve güvenlik açısından yayaları rahatlatacak yeni bir uygulamaya rastlanmamıştır.

Alanı ziyaret edenlerin daha fazla zaman geçirmesini sağlamak için güvenli, konforlu ve temiz bir ortam sunmak gerekir. İnsanlar rahat ve güvenli hissettikleri ortamlarda daha fazla zaman geçirirler. Bu anlamda mevcut yaya bölgesinde yeniden düzenlenmiş, modern, temiz ve engellilerin yararlanabileceği tek bir genel tuvalet dahi bulunmamaktadır. Gerek güvenlik gerekse konforlu bir ortam yaratmak maksadıyla herhangi bir düzenleme yapılmamıştır.

Yapılan iş, UKOME tarafından aşağı yukarı 20 yıldır alınmış olan değişik yayalaştırma kararlarının, fiilen yaya bölgesi olarak kullanılan bir alanda gecikmeli bir şekilde uygulamasından öteye gidememiştir.

1

Elektrik kesintisi nedeniyle çalışmayan Birinci Beyler girişindeki elektronik bariyer

2. Uygulamaya konulan proje, yakın çevredeki diğer yaya alanlar ile ilişkilendirilmelidir.

Proje alanının çevresinde yayalaştırılmış birçok bölge olmasına karşın, bu bölgeler Kemeraltı Yaya Alanı ile ilişkilendirilmemiştir. Ziyaretçilerin alana kolaylıkla ulaşabilmeleri için yaya geçişleri ve yaya yolları proje dâhilinde irdelenmeli ve gerekli fiziksel düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.

Ancak bölgede yer alan yaya alanları dahi otomobillerin işgali altındadır. Bunun en somut örneği, Konak Meydanı ve çevresindeki yaya alanlarının uzunca bir süredir resmi ve özel plakalı araçların işgali altında olmasıdır.

 

9
Yaya bölgesi olmasına karşın otoparka dönüşmüş 926 Sokak

3. Proje uygulamasında taraflar arası ikna, uzlaşma, katılım ve işbirliği süreçlerine önem verilmelidir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, proje öncesinde, Kemeraltı esnafı ve onların mesleki örgütleriyle kurumsal ve bireysel ölçekte ikna ve uzlaşmaya dayalı bir katılım sürecini hayata geçirmediği, uygulamaya konulan sistemin oluşumunda esnafın ve onun meslek örgütlerinin görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerinden yararlanılmadığı belirlenmiş, o nedenle çok sayıda esnafın; özellikle de toptancı esnafın bu uygulamadan şikâyetçi olduğu anlaşılmıştır.

Proje her ne kadar doğru bir adım olsa da, önemli sayıdaki esnafın desteği alınmamıştır. Özellikle bu tür projelerde, uygulamalardan etkilenecek kişilerin desteğini almak, projenin uygulanabilirliği ve sürdürülebilirliği açısından oldukça önemlidir.

3
İzmir Büyükşehir Belediyesi bisikletli zabıtalarının bisikletlerle oluşturduğu bariyer

4. Proje uygulamasında Kemeraltı’nın kendine özgü bölgesel özelliklerinin dikkate alınmalıdır.

Yaya alanının belirlenmesinde, Kemeraltı’ndaki farklı ticari bölgelerin özelliklerinin dikkate alınmadığı; ayrıca, yaya bölgesine mal giriş ve çıkışlarını düzenleyen özel bir lojistik planının hazırlanmadığı ve böylesi bir planın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce halen hazırlanmakta olan Kemeraltı Lojistik Planı ve İzmir Lojistik Ana Planı ile ilişkilendirilmediği belirlenmiştir. Bölgede yer alan lojistik faaliyetler özenle incelenmeli ve bu faaliyetlerin aksamaması için çözüm önerileri geliştirilmelidir.

4
Üçüncü Beyler Sokağın bitiminde araç parkı ile önü kapatılmış elektronik bariyer

5. Proje uygulamasında, proje alanının yakın çevresinde oluşan sorunlar dikkate alınmalıdır.

Yaya alanı dışındaki araç trafiğine açık cadde ve sokaklarda mal indirme ve bindirmek için yeterli park alanları yapılmadığı için hem bariyerlerin önü hem de çoğu cadde ve sokak park eden araçlar nedeniyle tıkanmaktadır. Bu nedenle bu noktalarda denetimler sıklaştırılmalı ve gerekli fiziksel önlemler alınmalıdır.

5
Kestelli Caddesi’ndeki bariyerin önü: Park eden araç ve bekleyen çocuk arabalı anne…

6. Yaya güvenliğini tehdit eden motosikletlerle ilgili gerekli önlemler alınmalıdır.

Yaya bölgesinde dikkate alınmayan ve önlenemeyen motosikletler yaya güvenliğini tehdit etmekte, yürüme konforunu azaltmaktadır. Bu durum bölgede şikâyetlere de konu olmaktadır. Bu nedenle bölgedeki motosikletlerin kullanımı ile ilgili yeni düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

6
Kestelli Caddesi’ndeki elektronik bariyeri üstüne park ederek açan araç…

7. Proje ile ilgili bir kriz planının hazırlanması sağlanmalıdır.

Bariyerlerin tek bir enerji kaynağına bağlı olması nedeniyle elektriğin kesik olduğu gün ve saatlerde bariyerler çalışmamaktadır. Bu ve benzer durumlara hazırlıklı olmak için bölge özelinde bir kriz yönetim planı hazırlanmalıdır.

7
919 Sokak bariyerinin önü…

8. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin proje alanındaki diğer çalışmaları, projenin başarısı açısından dikkate alınmalıdır.

Yine İzmir-Tarih, İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Geliştirme Projesi kapsamında yapıldığı söylenen 4,5 kilometrelik kuşaklama hattı inşaatının hem içinde bulunduğumuz günlerde hem de gelecekte bu projeye vereceği olası zararların dikkate alınması, iki proje uygulaması arasındaki ilişkileri esas alan bir uyum programının hazırlanması ve olası zararlarla ilgili olarak ayrı bir risk planının düzenlenmesi gerekmektedir.

                                                          YAYA DERNEĞİ YÖNETİM KURULU

8
921 (Azizler) Sokaktaki elektronik bariyerin önü

Fedakârlığı yanlış adresten istemek…

Ali Rıza Avcan

Bir kentte, yeni açılan tramvay hatlarının bulunduğu ulaşım koridorlarında diğer toplu ulaşım araçlarıyla dolmuş ve minibüsleri tümden kaldırmak…

Lastik tekerlekli toplu ulaşım aracı otobüs hatlarını kaldırmak ya da yeni yeni aktarmalara konu olacak şekilde kısaltmak; taksi dolmuşları ve minibüsleri başka hatlara aktarmak ya da onlara taksi plakası vererek toplu ulaşımdan çekilmelerini sağlamak…

Bu yöntem geçen yıl Karşıyaka tramvay hattında denendi.

Hem de halkın, İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün, Trafik Müdürlüğü’nün, Karayolları Bölge Müdürlüğü’nün ve meslek örgütlerinin tüm itirazlarına rağmen. 

Şimdi, dava açan meslek örgütlerinin açılan davaları teker teker kazanmaları nedeniyle, Şemikler-Karşıyaka hattı minibüslerinde olduğu gibi, tramvay hattında olan eski güzergahlarına dönmeye başladılar.

Bu yöntem şimdi de deneme seferleri bitip ticari işletmeye geçen Konak tramvay hattında deneniyor. 

Yine aynı şekilde tramvay hattının bulunduğu güzergahtaki çoğu otobüs hattı ya kaldırılıyor ya da tramvayla ilişkilendirilecek şekilde kısaltılıyor. 

Bu kez yapılan operasyondan, Karşıyaka yönünden gelen otobüsler ve onların yolcuları da etkileniyor. 

002

ESHOT Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen ve Göztepe Spor Kulübü taraflarının gönlünü çelmek amacıyla sarı-kırmızı renkli “Otobüs Hatları Değişiyor” başlıklı 11 ayrı duyuruda özet olarak şunlar söyleniyor:

1) 802 Egekent Aktarma-Konak, 63 Evka 3 Metro-Konak, 121 Bostanlı İskele-Konak otobüsleri sabah 08.00-09.00, akşam 16.00-20.00 saatleri arasında Talatpaşa Bulvarı üzerinden Konak’a gidecek, bu saatler dışında yolcular 912 Egekent Aktarma-Alsancak Gar, 963  Evka 3 Metro-Alsancak Gar otobüsleriyle Alsancak Gar istasyonuna kadar gelecek, yolcular Alsancak Gar tramvay istasyonunu kullanarak Konak’a gidecekler.

2) 90 Gaziemir-Halkapınar Metro otobüsü yolcuları sabah 08.00-09.00, akşam 16.00-20.00 saatleri arasında Halkapınar Metro İstasyonu’na gidecek, bu saatler dışında 691 Gaziemir-Lozan Meydanı otobüsü olarak Lozan Meydanı’na kadar gelerek Halkapınar yönünde olan yolculukları için Kültürpark Atatürk Lisesi  tramvay istasyonunu kullanarak Halkapınar’a gidecekler.

3) 12 Fahrettin Altay Aktarma-Halkapınar Metro, 169 Balçova-Konak, 554 Narlıdere-Konak otobüs hatları, yolcularının tramvayı kullanmaları istenerek iptal edilmiş; sabah 08.00-09.00 ve akşam 16.00-20.00 saatleri arasında İnönü Caddesi’nden gidip gelmek koşuluyla 654 Narlıdere-Konak ve 669 Balçova-Konak hatları açılmıştır.

4) 202 Cumhuriyet Meydanı-Havalimanı otobüsü, bundan böyle Mustafa Kemal Sahil Bulvarı üzerinde yolcu iniş ve binişi yapmayacaktır.

5) 811 Engelliler Merkezi-Montrö otobüsü bundan böyle Mithatpaşa Caddesi üzerinden gidip gelecektir.

6) 70 Şirinyer Aktarma-Halkapınar Metro otobüs hattı, 70 Tınaztepe-Halkapınar Metro olarak düzenlenmiş olup; bu hattaki otobüsler, sabah 08.00-09.00 ve akşam 16.00-20.00 saatleri arasında 70 Tınaztepe-Halkapınar Metro olarak, bu saatler dışında 470 Tınaztepe-Lozan Meydanı olarak çalışacak, Halkapınar Metro’ya gitmek isteyenler Kültürpark Atatürk Lisesi tramvay istasyonunu kullanacaktır.

7) 253 Halkapınar Metro-Konak hattı 253 Halkapınar Metro 2-Konak olarak düzenlenmiş olup bu hattaki otobüsler İşçiler Caddesi-Talatpaşa Bulvarı güzergahından gidip gelecektir.

8) 251 Halkapınar Metro-Konak ve 252 Halkapınar Metro 2-Konak hatları iptal edilmiş, 951 Kahramanlar-Konak ring otobüs hattı hizmete açılmış, Halkapınar Metro’ya gitmek isteyenlerin tramvaydan yararlanması istenmiştir.

9) 80 Bozyaka-Halkapınar Metro hattındaki otobüsler, sabah 08.00-09.00 ve akşam 16.00-20.00 saatleri arasında hizmet verecek, bu saatler dışında 680 Bozyaka-Lozan Meydanı hattında çalışacaktır.

10) Narlıdere Şehitlik-Fahrettin Altay Aktarma hattı 551 Narlıdere-Fahrettin Altay Aktarma olarak yeniden düzenlenerek güzergahı kısaltılmıştır.

11) 255 Üçyol Metro-Halkapınar Metro ve 581 Fahrettin Altay-Halkapınar Metro hatlarındaki otobüsler, sabah 08.00-09.00 ve akşam 16.00-20.00 saatleri arasında Halkapınar Metro istasyonuna kadar gidecek, bu saatler dışında 655 Üçyol Metro-Lozan Meydanı ve 681 Fahrettin Altay-Lozan Meydanı olarak çalışacaktır.

001

Görüldüğü gibi Çiğli’den, Karşıyaka’dan, Bornova’dan, Buca’dan, Gaziemir’den, Balçova’dan ve Narlıdere’den; özet olarak kentin çeperlerinden merkezine gelen birçok otobüs hattı ya kaldırılarak ya da kısaltılarak yolcuların tramvaya binmesi adeta bir zorunluluk haline getirilmiştir.

Böylelikle kentin çevresinden merkezine gelmek isteyenlerin Alsancak Gar, Lozan Meydanı ve Fahrettin Altay gibi duraklarda yeni aktarmalar yaparak yolculuklarının daha da zorlaştırılması sağlanmıştır.

Peki böylesi bir operasyon durduk yerde niye yapılıyor? 

Bu konu ile ilgili birinci soru şu: Kent merkezinde diğer araçlarla birlikte aynı güzergahı kullanacak tramvayın otobüslerden ortadan kaldırılması suretiyle rahatlatılmış bir güzergahta daha kolay hareket edebilmesi için mi?

Yanıtı ise; evet, amaçlanan şeylerden biri bu. Aynı güzergahta diğer özel araç ve otobüslerle birlikte aynı hattı kullanan tramvayın, öngörülen süre içinde hareket edebilmesi, önünde ya da arkasında hareketini engelleyecek bir otobüs, taksi dolmuş ya da minibüsün yer almaması için.

Bu konu ile ilgili ikinci soru ise şu: Bütün bu operasyonlar, tramvay işletme masrafının daha az olması amacıyla tramvaya daha fazla yolcunun binmesi sağlamak için mi?

Bu sorunun yanıtı olarak, “evet, ona da evet” diyebiliriz. Çünkü gerek Karşıyaka gerekse Konak tramvay hatlarının fizibilite raporlarıyla çevre etki değerlendirme (ÇED) raporlarının düzenlenmesi sırasında tramvaya kaç kişinin binebileceğini gösteren yolcu talep kestirimleri şu ana kadar yapılmamış durumda. O nedenle de tramvay işletmelerinin işletme masraflarını karşılayıp kara geçebilmesi için tramvaylara kaç kişinin binmesi gerektiği bilinmiyor. Ama ne kadar fazla yolcu binerse kişi başına taşıma maliyetinin daha da düşeceği herkesin bildiği bir şey. İşte o nedenle, tramvaya rakip olabilecek bütün toplu ulaşım seçenekleri ortadan kaldırılıp tramvay tek seçenek haline getiriliyor. Böylelikle tramvay hattındaki herkesin tramvaya binmesi sağlanmış, bir anlamda zorlanmış oluyor. Bu nedenle otobüsler, taksi dolmuşlar ve minibüsler kaldırılıyor, yok ediliyor.

Bu durumun yaratılan haksız rekabet ortamı açısından ne ölçüde doğru, hukuki, ahlaki ve geçerli bir yöntem olduğu, önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak hukuki süreçlerle çözümlenecekmiş gibi gözüküyor.

Ama bütün bu operasyonlar sırasında son derece önemli bir şey unutuluyor, unutturuluyor ya da bilerek gözden kaçırılıyor.

Tramvayların kent merkezinde daha rahat, daha hızlı, daha seri hareket edebilmesi için toplu ulaşım aracı olan otobüsler, taksi dolmuşlar ve minibüsler ortadan kaldırılırken ya da başka yerlere kaydırılırken trafik içinde asıl sayısal çoğunluğu oluşturan özel araçlar niye unutuluyor, niye onlar göz ardı ediliyor? Kent merkezine girişi yasaklanmış ya da kısıtlanmış özel araç sahiplerinin de tramvay yolcusu olabileceği niye dikkate alınmıyor? Özel araç sahiplerinin de tramvay yolcusu olabileceği niye unutuluyor? 

Yoksa bu konuda hukuki, adil, ahlaki ve insaflı olmayan bir tercih hakkının kullanılması mı söz konusu?

karikatürü-bile-var

Kent merkezindeki tramvay hattının daha hızlı, daha seri ve daha rahat bir şekilde daha fazla yolcuya hizmet vermesi hedeflenirken, tramvayın trafik içinde daha hareket edebilmesini sağlayacak ortamın yaratılmasında niye özel araçlar değil de sadece ve sadece dar gelirli işçi ve emekçilerle emekli, yoksul ve gençlerin tercih ettiği toplu ulaşım araçları; otobüsler, dolmuşlar ve minibüsler gündeme getiriliyor?

Sahi, otobüs, taksi dolmuş ve minibüs yolcularının fedakârlık yapması istenirken bu fedakarlık özel araç sahiplerinden niye istenmiyor? 

Neden ya da niye?

Yaşanacak şehir İzmir (!)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde, ülkemizde kent içi ulaşım konusunda  Londra merkezli FIA Foundation destekli çalışmalar yapan -eski adı Embarq, yeni adı WRI Türkiye olan- uluslararası bir kurumun İzmir’in tarihi kent merkezini oluşturan Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki ulaşım seçeneklerinin belirlenmesi amacıyla hazırladığı bir rapor elime geçti. 

İzmir Tarih, Sürdürülebilir Ulaşım Projesi başlığını taşıyan 193 sayfalık bu raporu şu an itibariyle inceliyor ve yapılan çalışma hakkında bilgiler edinmeye çalışıyorum.

İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi_Sayfa_001

Rapor kapağındaki isim ve logolardan anladığım kadarıyla bu çalışmanın, 2012 yılından bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, 248 hektar büyüklüğündeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerinde uygulanmakta olan İzmir-Tarih İzmirlilerin Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi kapsamında yaptırıldığı anlaşılıyor.

Söz konusu raporun 5. sayfasındaki anlatıma göre “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi’nin konusu, İzmir-Tarih Projesi’ni destekleyecek ve bütünleyecek biçimde, İzmir Konak Kemeraltı ve Çevresi Yenileme Alanı Kapsamında ulaşım seçeneklerinin sunulması, bölgenin çevre kentsel ulaşım ağlarına entegrasyonunun sağlanarak erişebilirliğinin artırılması, bölgenin yaya ve bisiklet öncelikli sürdürülebilir ulaşım odaklı bir yaklaşımla yeniden ele alınması” olarak belirlenmiş.

Raporun anlatımına göre bunu sağlamak amacıyla ilk önce başta 116 ortaklı soylulaştırma şirketi TARKEM A.Ş. olmak üzere 3 dernekle (Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği, Çağdaş Görmeyenler Derneği ve İzmir Bisiklet Derneği); ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi yöneticileriyle odak grup görüşmeleri yapılmış.

Bunun ardından 12-13 Mayıs 2016 tarihinde İzmir Havagazı Fabrikası’nda gerçekleştirilen Tasarımla Daha Güvenli Kentler Çalıştayı‘nda bir SWOT (GZFT) analizi yapılmış.

Sonrasında ise 19 ayrı bölgeden oluşan bu alanda 1.714’ü yaya, 288’i bisikletli, 686’sı esnaf ve 663’ü hanehalkı olmak üzere toplam 3.351 kişi ile bir anket çalışması yapılmış.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Konak İlçesi İçin ‘İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi’ Anketi” başlığını taşıyan sekiz sayfalık ankette toplam olarak 107 adet soru sorulmuş. 

Raporun 190 ve 191. sayfalarındaki bilgilere göre, anketlerin Ağustos ayı içinde yapıldığı anlaşılmakla birlikte; 12-13 Mayıs 2016 tarihli Tasarımla Daha Güvenli Kentler Çalıştayı sonrasında yapıldığını düşündüğümüz bu araştırmanın, 2016 yılının mı; yoksa 2017 yılının mı Ağustos ayında yapıldığı kesin olarak anlaşılamamıştır.

Biz şimdi bugün bu araştırma ile ilgili raporun 22, 23 ve 24. sayfalarında yazılı olan sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Çünkü Londra merkezli FIA Foundation desteğinde İzmir Büyükşehir Belediyesi ve WRI Türkiye işbirliği içinde, saha ve analiz çalışmaları Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İstatistik Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Şenyay ile Yrd. Doç. Dr. İstem Köymen Keser, araştırma görevlileri Efe Sarıbay ve Yasin Büyükuçaş tarafından yapılan bu anket çalışması sonuçlarının, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi olmak üzere herkesi bağlayan güvenilir, geçerli ve doğru bilgiler barındırdığına inanıyoruz.

Gelelim şimdi bu araştırmanın ilginç sonuçlarına:  

1. Yayaların % 75‘i, işyeri çalışanlarının % 84‘ü, hanehalkının % 74‘ü Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgesindeki dinlenme alanlarının yetersiz olduğunu düşünmektedir.

2. Yayaların % 77‘si, işyeri çalışanlarının ve hanehalkının % 88‘i çocuk parklarıyla oyun alanlarının yetersiz olduğunu düşünmektedir.

3. Yayaların % 70‘i, işyeri çalışanlarının % 88‘i, hanehalkının % 74‘ü bölgedeki ağaçlandırmayı yetersiz bulmaktadır.

4. Yayaların % 53‘ü, işyeri çalışanlarının % 66‘sı ve hanehalkının % 55‘i sokak aydınlatmalarının yetersiz olduğunu düşünmektedir.

5. Yayaların % 58‘i, işyeri çalışanlarının % 58‘i ve hanehalkının % 73‘ü bölgedeki yönlendirme çalışmalarını yetersiz bulmaktadır.

6. Yayaların % 74‘ü, işyeri çalışanlarının % 77‘si ve hanehalkının % 82‘si bölgedeki sokak temizliği çalışmalarını yetersiz bulmaktadır.

7. Yayaların % 69‘u, işyeri çalışanlarının % 74‘ü ve hanehalkının % 82‘si bölgedeki yürüme alanlarını yetersiz bulmaktadır.

8. Yayaların % 84‘ü, hanehalkının % 92‘si ve engellilerin % 90‘ı bölgedeki engelli rampalarını yetersiz bulmaktadır.

9. Yayalarla işyeri çalışanlarının % 81‘i, hanehalkının % 90‘ı ve engellilerin % 93‘ü bölgedeki dokunsal yüzeylerin yetersiz olduğunu düşünmektedir.

10. Yayaların % 40‘ının, işyeri çalışanlarının % 66‘sının ve hanehalkının % 78‘i bölgedeki trafiğe kapalı yolların yetersiz olduğunu bulmaktadır.

11. Yayaların ve işyeri sahiplerinin % 63‘ü, hanehalkının % 88‘i bölgedeki bisiklet yollarını yetersiz bulmaktadır.

12. Yayaların % 42‘si, işyeri çalışanlarının % 48‘i ve hanehalkının % 59‘u bölgeye yönelik toplu taşıma isteminin yetersiz olduğunu düşünmektedir.

13. Yayaların, işyeri çalışanlarının ve hanehalkının % 45‘i, engellilerin de % 47‘si bölgedeki toplu taşıma hizmetlerini yeterli bulmamaktadır.

14. Yayaların % 48‘i, işyeri çalışanlarının % 52‘si ve hanehalkının % 48‘i toplu taşımadaki sıklığın yetersiz olduğunu düşünmektedir.

15. Yayaların % 72‘si, işyeri çalışanlarının % 78‘i ve hanehalkının % 83‘ü bölgedeki otopark olanaklarını yeterli bulmamaktadır.

16. Yayaların ve  işyeri çalışanlarının % 71‘i, hanehalkının % 80‘i araçların verdiği rahatsızlıktan şikayetçidir.

17. Yayaların % 77‘si, işyeri çalışanlarının % 73‘ü ve hanehalkının % 83‘ü bölgedeki taşıt kaynaklı gürültüden rahatsızdır.

Bu durum en iyi şekilde, WRI Türkiye tarafından hazırlanıp söz konusu raporun 24. sayfasında yer alan Tablo 2 ile görülmektedir.

002

Evet, karşımızda ya da elimizde, bölgedeki memnuniyetsizliği ortaya koyan -deyim yerindeyse- “kapı gibi” 17 adet doğru, geçerli ve güvenilir bilgi bulunmaktadır.

Üstüne üstlük bir uluslararası kuruluşun desteğinde, yine bir uluslararası kuruluş ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir üniversiteye yaptırılan araştırma sonucunda ortaya çıkmış verilerle doğrulanan “resmi” bilgiler…

2017 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 248 hektarlık alandaki 48 mahallede 52.759 kişinin ikamet ettiği, her gün binlerce kişinin çalıştığı ve gezip alışveriş yaptığı kentin en önemli ve tarihi merkezinde…

izmir

Kentte yaşayan herkesin öncelikle o kentte yerel yönetimler tarafından sunulan kamu hizmetlerini yeterli bulup o kentte yaşamaktan memnun olmasının istendiği bir çağda…

Özellikle de afişlerde yazılı olduğu gibi “Yaşanacak Şehir İzmir“de…


WRI Türkiye ve İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından ortaklaşa hazırlanan “İzmir Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” başlıklı rapora ve o rapordaki anket verilerine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

IzmirSurdurulebilirUlasimProjesi_Final.pdfİzmirSurdurulebilirUlasimProjesi.pdf

 

 

Ismarlama raporlar…

Ali Rıza Avcan

Devlette, yerel yönetimlerde ya da özel kurum, kuruluş ve şirketlerde genellikle yönetimdekilerin bir girişimini, iddiasını ya da öne çıkarmak istediği bir durumu desteklemek veya onun tanıtımını yapmak amacıyla yazılıp çizilen belgelerde, sipariş verilip yaptırılan çalışmalarda çoğu kez isminin önünde “profesör“, “doçent“, “doktor” ya da “uzman” gibi unvanlar bulunan insanların imzasının bulunmasına özen gösterilir. Böylelikle o bilim insanının temsil ettiği varsaılan bilimselliğin o girişim, iddia, öne çıkarılan durum ya da benzerlerini kutsayıp haklı çıkaracağı düşünülür. 

Aynen, yakın zamanda Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santralin desteklenmesi amacıyla hazırlattırılan kamu reklamlarında Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ile UNESCO ödüllü bilim kadını Prof. Dr. M. Bilge Demirköz‘e yer verilmesi gibi…

Tabii ki bu işi layıkıyla yapan, yazdığı rapor, makale ya da bildiride; hatta kitapta bilimsel gerçekleri olduğu gibi yazıp çizen dürüst kişiler de olmakla birlikte; bu tür belge ya da işler genellikle bu işi sipariş edenlerin beklentilerine göre hazırlanıp düzenlenir. Beklentileri karşılamayanlar ise işe yaramadıkları için genellikle sümen altında saklanır ya da çöpe atılır.

Asıl gerçeği yansıtan, doğru, düzgün raporlar ise üstlerindeki “özel” ya da “gizli” damgası ile çoğu kez kamuoyu ile paylaşılmaz ya da batı ülkelerinde olduğu gibi özel müşterisine binlerce dolara satılan raporlar olarak kullanılır.

Reports-in-Hand

Geçtiğimiz 18 Haziran 2018, Pazartesi günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İnternet sayfasında “Bunun adı İzmir mucizesi” başlıklı bir haber yayınlandı.  Bu haberde, bir akademisyen tarafından hazırlanan rapora göre, tarım sektöründeki büyümede İzmir’in lider rolü her yıl daha da pekiştiği ve İzmir tarımının Aziz Kocaoğlu’yla birlikte adeta bir mucizeye imza attığı belirtiliyordu.

Bunun üzerine söz konusu raporu Reşat Yörük sayesinde temin ettim. İlk incelemede, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından, İzmir Büyükşehir Belediyesi için hazırlanan 16 sayfalık bu raporun “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlığını taşıdığını gördüm. 

Rapor, “Giriş”, “Hesaplamalar Nasıl Yapıldı?“, “İzmir Tarımında Genel Gelişmeler“, “İzmir Tarımında Alt Sektörlerde Üretim ve Büyüme“, “İzmir ve Türkiye Tarımındaki Gelişmelerin Karşılaştırılması” başlığını taşıyan beş ayrı bölümden oluşuyor.

Raporun “Giriş” bölümünde bu raporun “Aziz Kocaoğlu döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarıma yönelik özgün ve önemli proje ve desteklerinin yansımalarını / sonuçlarını makro düzeyde değerlendirmek” amacıyla yazıldığı, bu çerçevede İzmir tarımının 1990-2003 dönemindeki 14 yılı ile 2004-2017 dönemindeki 14 yılının hem tarım sektörünün geneli hem de alt ürün grupları bağlamında istatistiksel analizlerinin yapılması suretiyle kıyaslanacağı belirtiliyor.

Özet olarak, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun hizmet döneminde tarım adına yapılanlarla ondan önceki 14 yılda yapılanların birbirleriyle kıyaslanması suretiyle, Aziz Kocaoğlu‘nun tarım alanında ne kadar “özgün ve önemli proje ve destekleri” sağladığı anlatılıyor.  

Amaç, başta da belirttiğimiz gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2004-2017 döneminde tarım alanında ortaya koyduğu çalışmaların ne kadar başarılı olduğunu göstermek.

Değerli akademisyenden istenen ya da kendisinin göstermek istediği şey, sadece ve sadece bu!

Şimdi gelelim değerli akademisyenin bunu nasıl yaptığına ya da yapmak istediğine:

18

“Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır.”

Prof. Dr. Yaşar Uysal‘ın elinde ya da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) ürettiği resmi istatistiklerin arasında İzmir tarımının 1990-2004 dönemiyle 2004-2017 dönemini kıyaslayacak güvenilir bir veri olmadığı için kendi verilerini, yanlış olduğunu bile bile kendisi üretmiş ve bunun eleştirilebilir olduğunu raporunun birinci sayfasında büyük bir samimiyetle itiraf etmiştir.

Bu durumda İzmir ile Türkiye karşılaştırması, zorunlu olarak, tarafımızdan hesaplanan verilerle TÜİK verileri arasında yapılmıştır. Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır. Ancak 1990-2017 dönemine ilişkin değerlendirme yapmak açısından başka bir imkân ve yöntem ne yazık ki, bulunmamaktadır.

Tarım istatistikleri alanında çalışmış, üstüne üstlük il tarım ve hayvancılık müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından çoğu kez düzeltilerek kullanıldığını ya da hiç kullanılmadığını, il tarım müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin çoğu kez TÜİK verilerinden farklı olduğunu, il tarım ve hayvancılık müdürlüklerinin alanda yaptıkları veri toplama çalışmalarının kalitesini bilen herkes, bu veriler üzerinden hesaplama yapanlara İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından derlenen bilgilerin, özellikle de il bazındaki sektörel hasıla verilerinin, bu bağlamda bu veriler üzerinden 1989 bazlı tarım deflatörü hesabının ne ölçüde güvenilmez olduğunu söyleyecektir.

Neyse ki, söz konusu raporu hazırlayan akademisyen de bunun farkında olduğu için böyle bir hesaplama üzerinden analiz yaptığı için kendisinin eleştirilebilir olabileceğini hesap etmiş ve bunu daha baştan söylemiştir.

Ama verilen ya da üstlenilen görev daha önemli olduğu için, “kadı kızında bile olabilecek” bu kusur geçiştirilerek, bulunan veriler üzerinden analiz ve değerlendirmeler yapılmaya devam edilmiştir.

 

002

Yapılan iş, iddia edildiği gibi bir makro değerlendirme midir?

Prof. Dr. Yaşar Uysal, hazırladığı raporun ilk satırlarında yaptığı işin makro düzeyde bir değerlendirme olduğunu iddia etmekte; ardından da, bakış açısını genişletmeye filan kalkmadan aklına koyduğu methiyeyi yazacak şekilde, kendi hesapladığı veriler üzerinden İzmir ve Türkiye tarımı verilerini birbirleriyle kıyaslamaya odaklanmaktadır.

Oysa İzmir tarımının 1990-2017 dönemindeki gelişimini, bir belediye başkanının hizmet süresine endeksleyerek iki alt bölüme ayırmak ve bu iki alt dönemi birbiri ile kıyaslayarak o belediye başkanının başarısını kanıtlamaya çalışmak, makro bir analiz ve değerlendirme yapmak değil; olsa olsa, o belediye başkanına ithaf edilen bir güzelleme yazmak çabasından başka bir şey değildir.

Çünkü, bizim bildiğimiz kadarıyla İzmir tarımının makro değerlendirmesinin, İzmir’in, İzmir’in içinde bulunduğu Ege Bölgesi’nin ve ülkenin, ülke içinde İzmir’e rakip olan diğer illerin ve genel olarak dünya tarımının, özellikle de neoliberal tarım politikaları sonucunda çöken ülke tarımıyla buna neden olan iç ve dış dinamiklerin ve bunların İzmir tarımına yansımalarının ele alınması suretiyle yapılması gerekir. 

015

İzmir tarımındaki bu olumlu gelişmeyi sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi mi sağlamıştır?

Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında görevli, yetkili ve sorumlu diğer merkezi yönetim örgütlerinin toplam sayısı 20 olup bunlar sırasıyla;

1. Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı

2. Kalkınma Bakanlığı,

3. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,

4. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,

5. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,

6. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),

7. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),

8. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),

9. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

10. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),

11. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),

12. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),

13. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),

14. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

15. T. C. Şeker Kurumu,

16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),

17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),

18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),

19. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP),

20. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkez ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumu hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini görürüz.

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek vererek faaliyette oldukları söylenebilir.

O nedenle, Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan raporda 14 yıllık iki alt döneme ayrılan 1990-2017 dönemindeki tüm olumlu ya da olumsuz tarımsal gelişmenin sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait değil; aynı zamanda, diğer 12 merkezi yönetim biriminin de görevi olduğunu, ortaya çıkan başarı ya da başarısızlıkta onların da payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in 1990-2017 dönemindeki tarım, hayvancılık ve su ürünü üretimi içindeki yeri, payı ve etkisi kesin bir şekilde belirlenip ortaya konulmamışken…

Bu anlamda, başarı olarak tanımlanan tüm sonuçların İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı hanesine yazmak, tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi ile ilgili diğer kamu kurumlarındaki yönetici ve emekçiler açısından büyük bir haksızlık olacaktır.

Nitekim bu durumun farkında olan Prof. Dr. Yaşar Uysal, söz konusu raporun 14. sayfasında; Bu verilere göre İzmir tarımı 1990-2003 döneminde Türkiye genelinden daha yavaş büyümüştür. Ancak 2004 sonrasındaki 14 yılda ortalama olarak Türkiye tarımı yüzde 3,1, İzmir tarımı ise yüzde 7,5 oranında, yani Türkiye ortalamasından 2,4 kat daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla bu veri de 2004 sonrası İzmir tarımında çok önemli gelişmeler yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu noktada bu “olağanüstü” gelişmeyi sadece Aziz Kocaoğlu’nun tarıma verdiği öneme ve Büyükşehir Belediyesinin tarıma yönelik faaliyetlerinden kaynaklandığını söylemek gerçekçi olmayacak, ancak bunlardan tamamen bağımsız olduğunu söylemek de haksızlık olacaktır.” diyerek bu sonuçta sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin payının olmadığını kabul etmek zorunda kalmıştır.

Ama bu yargıya varırken, kendisi gibi bir akademisyenden beklenen şeyin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu sonuçtaki yerini, payını ve etkisini bir bilim insanına yaraşır şekilde net bir şekilde ortaya koymak olmalıydı diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

 

Tarım 011

İzmir tarımının iki dönemi arasında mukayese yapmanın yasal zemini yoktur…

Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan 16 sayfalık “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlıklı raporu okuduğumuzda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir tarımına yaptığı destekler açısından 1990-2004 dönemi ile 2004-2017 dönemlerinin birbirleriyle kıyas edildiğini görüyoruz.

Ancak böylesi bir kıyaslamayı yapabilmek için, her iki dönemde de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet veriyor ya da verebiliyor olması gerekir. O anlamda tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet vermediği ya da veremediği yıllarla hizmet vermesinin yasal olarak mümkün olmadığı yılları birbiri ile kıyaslamak mantıki olarak mümkün değildir.

Çünkü, bildiğimiz kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer büyükşehir belediyeleri, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında hizmet vermeye başladılar.

O nedenle, bu kıyaslamayı yapmak adına rakamları eğip büküp bir sonuç çıkarmaya kalksanız bile, büyükşehir belediyelerinin tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi konusunda hizmet verdiği yıllardaki hizmetleriyle, yasal olarak hizmet vermesinin zaten mümkün olmadığı 2012 öncesindeki verilerle kıyaslamanın bilim, mantık ve adalet anlayışı açısından doğru olmayacağı ortadadır.

Çünkü doğru, bilimsel ve adil bir kıyaslama, kıyaslanan verilerle ilgili tüm değişkenlerin eşit, denk ya da benzer olduğu koşullar içinde yapılmalıdır. Aksi takdirde, her birimiz elmalarla armutları birbiriyle kıyaslanıp doğru sonuca ulaşılamayan durumların aktörleri olup çıkarız…

StrawMan2

Devrim yapmayı alışkanlık haline getiren belediyeler…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, kent merkezi dışındaki yerleşimlere ulaşımı sağlayan birlik ve kooperatif minibüslerinin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesi ile ilgili talebi, 16 Mayıs tarihinde kabul edilen 7144 sayılı yasa ile uygulanabilir hale geldi.

Hem de TBMM’nin 26. dönemindeki 3. yasama yılının en son toplantısı olan 100. birleşiminde kabul edilen bir torba yasayla !

Üstüne üstlük 6 CHP’li ve 1 HDP’li milletvekilinin “red” oyuna karşılık 224 AKP milletvekilinin “kabul” oyuyla !

SAMSUN'DA İKİ MİNİBÜS ÇARPIŞTI: 5 YARALI

Oysa, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasındaki konu ile ilgili habere baktığımızda, bu yasanın sanki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilip yürürlüğe girdiği gibi bir izlenim yaratıldığını, 30 Mayıs 2018 tarihli belediye haberinin ikinci paragrafında, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun uzun süredir üzerinde çalıştığı ve son olarak 538 milletvekili ile Bakanlar Kurulu üyelerine birer mektupla ilettiği ‘taşıma kooperatifi ve birliklerin Belediye toplu taşıma sistemine dahil edilmesi’ önerisi, Ankara’dan da kabul gördü” ifadesine yer verildiğini görüyoruz. (1)

Şayet bu haberde dile getirilen iddia doğruysa, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilen torba kanun niye sadece 224 AKP’li milletvekili tarafından kabul edilmiştir?

Ayrıca bu yasayı kabul edenler arasında niye CHP’li İzmir milletvekilleri; örneğin, Aziz Kocaoğlu‘na bağlılığıyla bilinen, üstüne üstlük daha önce bu konuda bir kanun teklifi hazırlayıp veren İzmir Milletvekili Murat Bakan yoktur? 

Bütün bu sorulara doğru yanıtlar verebilmek için isterseniz gelin bugüne kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek başına verdiği hiçbir yasa teklifinin kabul edilmediği TBMM’nde bu yasanın hangi süreç içinde nasıl kabul edildiğini araştırmaya çalışalım:

Anımsarsanız minibüslerin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesiyle ilgili ilk tartışmalar, 29 Mart 2014 tarihli mahalli idareler seçiminde kent merkezi dışında kalan İZBAN istasyonu ile kent merkezi arasındaki ulaşımın belediye otobüsleriyle mi yoksa mevcut minibüslerle mi sağlanacağı tartışmasıyla Aliağa’da yaşanmış ve bu sorun Aliağalı CHP’lilerin muhalefetine karşın minibüs sahiplerinin çıkarını gözeten bir yöntemle çözümlenmişti.

Bu tartışmalı olay sırasında minibüslerin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinde hukuki bir sorunun yaşanıp yaşanmayacağı araştırılmış ve mevcut yasal düzenlemelerin buna izin vermediği anlaşılmıştı.

Ardından hepimizin hatırlayacağı gibi, 2017 yılının Kasım ayı içinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu, İzmir Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Celil Anık ve Seferihisar Minibüsçüler Otomobilciler ve Şoförler Odası Başkanı ile birlikte Seferihisar’da düzenlenen bir toplantıda, minibüsleri de kartlı biniş sistemine dahil ederek toplu ulaşımda tam entegrasyonu sağlayabilmek için uzun süredir çalışıp formül aradıklarını söyleyerek bu uygulamayı ilk kez bir “pilot uygulama” olarak Seferihisar’da başlatmak istediklerini ifade etmişti.

Bu toplantı sonrasında, Seferihisar hattında uygulamaya konulan “pilot uygulama“nın sonuçları değerlendirilip yolcuların bu uygulamadan kaynaklanan memnuniyet düzeyi araştırılmadan; önce İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın şehir içi toplu ulaşım hizmeti veren kooperatiflerle birlik çatısı altında birleşen esnafın belediye ihalelerine katılabilmesi amacıyla kanun teklifi vermesi sağlanmış, ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 538 milletvekiliyle Bakanlar Kurulu üyelerine gönderdiği mektuplarla bu sorunun yasal yollarla çözümlenmesi istenmişti.

Bu talep, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri ile ilgili tarihin açıklanmasından bir ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16 Mayıs 2018 tarihli oturumunda kabul edilip 25 Mayıs 2018 tarih, 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“un 14. maddesi ile karşılanmış; böylelikle özel halk otobüsleriyle minibüs ve dolmuşların toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinin yolu açılmıştır.

0f059cffcfecd49a1ed1

Sözkonusu yasanın 14. maddesine göre, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 7. maddesinin birinci fıkrasının (p) bendine eklenen “Büyükşehir içindeki toplu taşıma hatlarıyla ilgili olarak; şehir merkezine olan uzaklık, nüfus ve hattı kullanan sayısı kriterleri esas alınarak tespit edilecek hatlarla ilgili toplu taşıma hizmetlerinin işlettirilmesine karar vermek” bundan böyle büyükşehir belediyelerinin görevi olmuş; ayrıca aynı maddenin ikinci fıkrasına eklenen “Büyükşehir belediyeleri, birinci fıkranın (p) bendinin ikinci cümlesinde yer alan kriterler esas alınarak büyükşehir belediye meclisi kararıyla belirlenen yerlerdeki toplu taşıma hatlarının işletmesinin o bölgede kurulu taşıma birlik ve kooperatiflerinden temin edilmesine karar verebilir. Bu durumda ihaleye katılacaklarda ve kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartlar belediyelerce belirlenir. Taşıma birlik veya kooperatiflerine, belediye bütçelerinden toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlanacaklara ilişkin gelir desteği ödemeleri yapılabilir” hükmü ile de bu işin nasıl yapılacağı ortaya konulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “2/2341 esas numaralı kanun teklifi” olarak gelen torba yasanın kabulü ise, TBMM tutanaklarına göre şu şekilde gerçekleşmiştir.

1) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. dönem, 3. yasama yılındaki 100. birleşiminde görüşülen ve 23 maddeden oluşan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“, 224 AKP’li milletvekilinin “kabul“, 7 CHP’li ve HDP’li milletvekilinin “Red“, 2 HDP’li milletvekilinin “çekimser” oyuyla kabul edilmiştir.

2)Kabul” oyu veren milletvekillerinin tümü AKP’lidir.

3)Red” oyu veren 7 milletvekilinin kimlikleri, CHP Balıkesir milletvekili Ahmet Akın, HDP Bitlis milletvekili Mahmut Celadet Gaydalı, CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal, CHP İstanbul milletvekili Ali Şeker, CHP İzmir milletvekili Musa Çam, CHP Malatya milletvekili Veli Ağbaba ve CHP Muğla milletvekili Nurettin Demir şeklindedir.

4)Çekimser” oy veren 2 milletvekilinin kimlikleri HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve HDP Batman milletvekili Mehmet Ali Aslan‘dır.

5) Torba yasanın görüşme ve oylamalarına katılmayan CHP’li İzmir milletvekilleri ise başta bu konuyla ilgili yasa teklifini veren Murat Bakan olmak üzere Zeynep Altıok, Mustafa Ali Balbay, Tacettin Bayır, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Özcan Purçu, Selin Sayek Böke, Atila Sertel, Kamil Okyay Sındır, Zekeriya Temizel ve Ali Yiğit‘tir.

6) AKP’li milletvekilleri arasında oylamaya katılıp yasaya “kabul” oyu veren İzmir milletvekilleri ise Necip Kalkan, Mahmut Atilla Kaya ve Kerem Ali Sürekli‘dir. 

Bu durumda, kara mizah yaparcasına “devrim gibi…” bir değişiklik yapıldığını söylemek ne ölçüde mümkündür?

Şayet yapılan şey “devrim gibi…” bir değişiklik ise, bunu gerçekleştiren “devrimciler” kimlerdir? Yoksa bu “devrim gibi…” şeyi yapan “devrimciler“, AKP’li milletvekilleri midir?

58e09ca061361f11e00b67ed

Yoksa bu yasanın asıl örgütleyici sahipleri, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve bakanlıklar düzeyinde ısrarlı görüşmeler yapıp iftar sofralarına katılan Ankara, İstanbul ve İzmir kaynaklı özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütleri; özellikle de kısa adı TÖHOB olan Türkiye Özel Halk Otobüsleri Birliği ile Özulaş Toplu Taşım A.Ş. ve İstanbul Özel Halk Otobüsleri Esnaf Odası mıdır? (2, 3, 4, 5, 6)

Yoksa bütün bu çalışmalar sonucunda AKP eliyle çıkarılan yasa, seçim öncesinde büyükşehir belediyesi ulaşım hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamında özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütlerine verilen yeni bir kapitülasyon, yeni bir seçim rüşveti midir? 

Yoksa “devrim gibi…” denilen şey, o kentte yaşayan ve çalışan halkın zararına AKP eliyle yapılmış bir karşı devrim midir?


(1) http://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/devrim-gibi/37692/156

(2) http://kenticitoplutasima.com.tr/ulasim/1122/tohob-sarayda

(3) http://www.ozulas.com.tr

(4) https://www.facebook.com/TOPLUTASIM/

(5) https://www.facebook.com/turkiyeozelhalkotobusleri/

(6) https://www.facebook.com/isthalkoto/