Ismarlama raporlar…

Ali Rıza Avcan

Devlette, yerel yönetimlerde ya da özel kurum, kuruluş ve şirketlerde genellikle yönetimdekilerin bir girişimini, iddiasını ya da öne çıkarmak istediği bir durumu desteklemek veya onun tanıtımını yapmak amacıyla yazılıp çizilen belgelerde, sipariş verilip yaptırılan çalışmalarda çoğu kez isminin önünde “profesör“, “doçent“, “doktor” ya da “uzman” gibi unvanlar bulunan insanların imzasının bulunmasına özen gösterilir. Böylelikle o bilim insanının temsil ettiği varsaılan bilimselliğin o girişim, iddia, öne çıkarılan durum ya da benzerlerini kutsayıp haklı çıkaracağı düşünülür. 

Aynen, yakın zamanda Mersin Akkuyu’da yapılacak nükleer santralin desteklenmesi amacıyla hazırlattırılan kamu reklamlarında Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ile UNESCO ödüllü bilim kadını Prof. Dr. M. Bilge Demirköz‘e yer verilmesi gibi…

Tabii ki bu işi layıkıyla yapan, yazdığı rapor, makale ya da bildiride; hatta kitapta bilimsel gerçekleri olduğu gibi yazıp çizen dürüst kişiler de olmakla birlikte; bu tür belge ya da işler genellikle bu işi sipariş edenlerin beklentilerine göre hazırlanıp düzenlenir. Beklentileri karşılamayanlar ise işe yaramadıkları için genellikle sümen altında saklanır ya da çöpe atılır.

Asıl gerçeği yansıtan, doğru, düzgün raporlar ise üstlerindeki “özel” ya da “gizli” damgası ile çoğu kez kamuoyu ile paylaşılmaz ya da batı ülkelerinde olduğu gibi özel müşterisine binlerce dolara satılan raporlar olarak kullanılır.

Reports-in-Hand

Geçtiğimiz 18 Haziran 2018, Pazartesi günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İnternet sayfasında “Bunun adı İzmir mucizesi” başlıklı bir haber yayınlandı.  Bu haberde, bir akademisyen tarafından hazırlanan rapora göre, tarım sektöründeki büyümede İzmir’in lider rolü her yıl daha da pekiştiği ve İzmir tarımının Aziz Kocaoğlu’yla birlikte adeta bir mucizeye imza attığı belirtiliyordu.

Bunun üzerine söz konusu raporu Reşat Yörük sayesinde temin ettim. İlk incelemede, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından, İzmir Büyükşehir Belediyesi için hazırlanan 16 sayfalık bu raporun “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlığını taşıdığını gördüm. 

Rapor, “Giriş”, “Hesaplamalar Nasıl Yapıldı?“, “İzmir Tarımında Genel Gelişmeler“, “İzmir Tarımında Alt Sektörlerde Üretim ve Büyüme“, “İzmir ve Türkiye Tarımındaki Gelişmelerin Karşılaştırılması” başlığını taşıyan beş ayrı bölümden oluşuyor.

Raporun “Giriş” bölümünde bu raporun “Aziz Kocaoğlu döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarıma yönelik özgün ve önemli proje ve desteklerinin yansımalarını / sonuçlarını makro düzeyde değerlendirmek” amacıyla yazıldığı, bu çerçevede İzmir tarımının 1990-2003 dönemindeki 14 yılı ile 2004-2017 dönemindeki 14 yılının hem tarım sektörünün geneli hem de alt ürün grupları bağlamında istatistiksel analizlerinin yapılması suretiyle kıyaslanacağı belirtiliyor.

Özet olarak, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun hizmet döneminde tarım adına yapılanlarla ondan önceki 14 yılda yapılanların birbirleriyle kıyaslanması suretiyle, Aziz Kocaoğlu‘nun tarım alanında ne kadar “özgün ve önemli proje ve destekleri” sağladığı anlatılıyor.  

Amaç, başta da belirttiğimiz gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 2004-2017 döneminde tarım alanında ortaya koyduğu çalışmaların ne kadar başarılı olduğunu göstermek.

Değerli akademisyenden istenen ya da kendisinin göstermek istediği şey, sadece ve sadece bu!

Şimdi gelelim değerli akademisyenin bunu nasıl yaptığına ya da yapmak istediğine:

18

“Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır.”

Prof. Dr. Yaşar Uysal‘ın elinde ya da Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) ürettiği resmi istatistiklerin arasında İzmir tarımının 1990-2004 dönemiyle 2004-2017 dönemini kıyaslayacak güvenilir bir veri olmadığı için kendi verilerini, yanlış olduğunu bile bile kendisi üretmiş ve bunun eleştirilebilir olduğunu raporunun birinci sayfasında büyük bir samimiyetle itiraf etmiştir.

Bu durumda İzmir ile Türkiye karşılaştırması, zorunlu olarak, tarafımızdan hesaplanan verilerle TÜİK verileri arasında yapılmıştır. Kuşkusuz bunun eleştirilebilir yönleri vardır. Ancak 1990-2017 dönemine ilişkin değerlendirme yapmak açısından başka bir imkân ve yöntem ne yazık ki, bulunmamaktadır.

Tarım istatistikleri alanında çalışmış, üstüne üstlük il tarım ve hayvancılık müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından çoğu kez düzeltilerek kullanıldığını ya da hiç kullanılmadığını, il tarım müdürlükleri tarafından hazırlanan verilerin çoğu kez TÜİK verilerinden farklı olduğunu, il tarım ve hayvancılık müdürlüklerinin alanda yaptıkları veri toplama çalışmalarının kalitesini bilen herkes, bu veriler üzerinden hesaplama yapanlara İzmir İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından derlenen bilgilerin, özellikle de il bazındaki sektörel hasıla verilerinin, bu bağlamda bu veriler üzerinden 1989 bazlı tarım deflatörü hesabının ne ölçüde güvenilmez olduğunu söyleyecektir.

Neyse ki, söz konusu raporu hazırlayan akademisyen de bunun farkında olduğu için böyle bir hesaplama üzerinden analiz yaptığı için kendisinin eleştirilebilir olabileceğini hesap etmiş ve bunu daha baştan söylemiştir.

Ama verilen ya da üstlenilen görev daha önemli olduğu için, “kadı kızında bile olabilecek” bu kusur geçiştirilerek, bulunan veriler üzerinden analiz ve değerlendirmeler yapılmaya devam edilmiştir.

 

002

Yapılan iş, iddia edildiği gibi bir makro değerlendirme midir?

Prof. Dr. Yaşar Uysal, hazırladığı raporun ilk satırlarında yaptığı işin makro düzeyde bir değerlendirme olduğunu iddia etmekte; ardından da, bakış açısını genişletmeye filan kalkmadan aklına koyduğu methiyeyi yazacak şekilde, kendi hesapladığı veriler üzerinden İzmir ve Türkiye tarımı verilerini birbirleriyle kıyaslamaya odaklanmaktadır.

Oysa İzmir tarımının 1990-2017 dönemindeki gelişimini, bir belediye başkanının hizmet süresine endeksleyerek iki alt bölüme ayırmak ve bu iki alt dönemi birbiri ile kıyaslayarak o belediye başkanının başarısını kanıtlamaya çalışmak, makro bir analiz ve değerlendirme yapmak değil; olsa olsa, o belediye başkanına ithaf edilen bir güzelleme yazmak çabasından başka bir şey değildir.

Çünkü, bizim bildiğimiz kadarıyla İzmir tarımının makro değerlendirmesinin, İzmir’in, İzmir’in içinde bulunduğu Ege Bölgesi’nin ve ülkenin, ülke içinde İzmir’e rakip olan diğer illerin ve genel olarak dünya tarımının, özellikle de neoliberal tarım politikaları sonucunda çöken ülke tarımıyla buna neden olan iç ve dış dinamiklerin ve bunların İzmir tarımına yansımalarının ele alınması suretiyle yapılması gerekir. 

015

İzmir tarımındaki bu olumlu gelişmeyi sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi mi sağlamıştır?

Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında görevli, yetkili ve sorumlu diğer merkezi yönetim örgütlerinin toplam sayısı 20 olup bunlar sırasıyla;

1. Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı

2. Kalkınma Bakanlığı,

3. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,

4. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,

5. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,

6. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),

7. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),

8. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),

9. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

10. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),

11. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),

12. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),

13. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),

14. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,

15. T. C. Şeker Kurumu,

16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),

17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),

18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),

19. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP),

20. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkez ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumu hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini görürüz.

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek vererek faaliyette oldukları söylenebilir.

O nedenle, Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan raporda 14 yıllık iki alt döneme ayrılan 1990-2017 dönemindeki tüm olumlu ya da olumsuz tarımsal gelişmenin sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait değil; aynı zamanda, diğer 12 merkezi yönetim biriminin de görevi olduğunu, ortaya çıkan başarı ya da başarısızlıkta onların da payı bulunduğunu kabul etmek gerekir. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in 1990-2017 dönemindeki tarım, hayvancılık ve su ürünü üretimi içindeki yeri, payı ve etkisi kesin bir şekilde belirlenip ortaya konulmamışken…

Bu anlamda, başarı olarak tanımlanan tüm sonuçların İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun başkanı hanesine yazmak, tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi ile ilgili diğer kamu kurumlarındaki yönetici ve emekçiler açısından büyük bir haksızlık olacaktır.

Nitekim bu durumun farkında olan Prof. Dr. Yaşar Uysal, söz konusu raporun 14. sayfasında; Bu verilere göre İzmir tarımı 1990-2003 döneminde Türkiye genelinden daha yavaş büyümüştür. Ancak 2004 sonrasındaki 14 yılda ortalama olarak Türkiye tarımı yüzde 3,1, İzmir tarımı ise yüzde 7,5 oranında, yani Türkiye ortalamasından 2,4 kat daha hızlı büyümüştür. Dolayısıyla bu veri de 2004 sonrası İzmir tarımında çok önemli gelişmeler yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu noktada bu “olağanüstü” gelişmeyi sadece Aziz Kocaoğlu’nun tarıma verdiği öneme ve Büyükşehir Belediyesinin tarıma yönelik faaliyetlerinden kaynaklandığını söylemek gerçekçi olmayacak, ancak bunlardan tamamen bağımsız olduğunu söylemek de haksızlık olacaktır.” diyerek bu sonuçta sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin payının olmadığını kabul etmek zorunda kalmıştır.

Ama bu yargıya varırken, kendisi gibi bir akademisyenden beklenen şeyin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu sonuçtaki yerini, payını ve etkisini bir bilim insanına yaraşır şekilde net bir şekilde ortaya koymak olmalıydı diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

 

Tarım 011

İzmir tarımının iki dönemi arasında mukayese yapmanın yasal zemini yoktur…

Prof. Dr. Yaşar Uysal tarafından yazılan 16 sayfalık “İzmir Tarımında Büyümenin Analizi” başlıklı raporu okuduğumuzda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir tarımına yaptığı destekler açısından 1990-2004 dönemi ile 2004-2017 dönemlerinin birbirleriyle kıyas edildiğini görüyoruz.

Ancak böylesi bir kıyaslamayı yapabilmek için, her iki dönemde de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet veriyor ya da verebiliyor olması gerekir. O anlamda tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında hizmet vermediği ya da veremediği yıllarla hizmet vermesinin yasal olarak mümkün olmadığı yılları birbiri ile kıyaslamak mantıki olarak mümkün değildir.

Çünkü, bildiğimiz kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer büyükşehir belediyeleri, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi alanında hizmet vermeye başladılar.

O nedenle, bu kıyaslamayı yapmak adına rakamları eğip büküp bir sonuç çıkarmaya kalksanız bile, büyükşehir belediyelerinin tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimi konusunda hizmet verdiği yıllardaki hizmetleriyle, yasal olarak hizmet vermesinin zaten mümkün olmadığı 2012 öncesindeki verilerle kıyaslamanın bilim, mantık ve adalet anlayışı açısından doğru olmayacağı ortadadır.

Çünkü doğru, bilimsel ve adil bir kıyaslama, kıyaslanan verilerle ilgili tüm değişkenlerin eşit, denk ya da benzer olduğu koşullar içinde yapılmalıdır. Aksi takdirde, her birimiz elmalarla armutları birbiriyle kıyaslanıp doğru sonuca ulaşılamayan durumların aktörleri olup çıkarız…

StrawMan2

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (4)

Ali Rıza Avcan

24 Haziran 2018 tarihli cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılacak dört adayın manifestolarını ele alıp değerlendirdiğimiz dört bölümlük yazı dizimizin sonuna geldik.

Bugün 100.000’i aşkın yurttaş tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterilen İyi Parti genel başkanı Meral Akşener‘in 14 Mayıs 2018 tarihinde Congresium Kongre Merkezi‘ndeki toplantıda kamuoyuna açıkladığı manifestoyu inceleyip analiz edeceğiz.

Ele aldığımız manifesto, 12 punto yazı karakteriyle 13 sayfa tutuyor ve barındırdığı 3.948 sözcük ile Recep Tayyip Erdoğan‘ın manifestosundan sonraki en uzun manifesto olma özelliğine sahip.

meral-aksener

Manifestoda, hepimizin tahmin edeceği gibi “devlet” sözcüğü en fazla kullanılan sözcük olarak öne çıkıyor.

Adeta ayrıldığı siyasi partinin genel başkanının adına nazire yaparcasına, 3.948 sözcükten oluşan manifestoda tam 111 kez “devlet” sözcüğünü kullanmış.

Bu anlamda, İyi Parti genel başkanı Meral Akşener‘in, her Türk milliyetçisinin geleneksel olarak kutsadığı “devlet” sözcüğü üzerinden, “devlet“i kurtarma ve yüceltme görevini üstlendiğini, “devlet”i kurtaran bir “Asena” ya da “Hayme Ana” rolüne soyunduğunu söyleyebiliriz:

O nedenle de yapılması gereken tek şey, “Türk devletinin, o eski güçlü olduğu günlerdeki gibi dosta düşmana örnek olmasını sağlamak“tır.

Meral Akşener bu düşüncesini manifestonun üçüncü paragrafında aynen şöyle ifade ediyor:

Bizim devlet tahayyülümüz, yeniden dünyaya örnek gösterilecek bir devlet anlayışıdır. Tarihin her döneminde böyle oldu, her zaman doğuya ve batıya örnek olduk. Son yıllardaki itelenip kakılmamıza son vererek, yeniden dünyaya örnek olacak bir devlet tasarımıyla geliyoruz. Öncelikli hedefimiz, devletle insan arasındaki uçurumu kaldırmaktır.”

Manifestoda “devlet“ten bu kadar fazla söz edilip siyasetin baş köşesine konulması nedeniyle, içinde yaşadığımız ya da çalıştığımız kentlere, kentlerin yönetimine ve onların yönetiminde pay sahibi olan yerel yönetimlere pek yer verilmemiş gibi gözüküyor.

O nedenle, eski bir içişleri bakanının 3.948 sözcükten oluşan manifestosunda hiç bir şekilde “kent“, “mahalli“, “yerel” ya da “belediye” sözcüğü kullanılmazken; sadece 3 kez “şehir” sözcüğünün kullanılması da bunun en somut örneği.

Kent” sözcüğü yerine “şehir” sözcüğünün tercih edildiği manifestonun bu konuyla ilgili bölümleri ise şu şekilde:

*Şehirlere hançer gibi saplanan, insanımızı gökyüzünü göremez hale getiren, rezidans müteahhitliği değil, medeni, nefes alan, karakteri olan şehir planlarımız hazır.

*Büyük ve görkemli projeler altında, insanın ezildiği değil, insana dokunan projelerle, gündelik hayatta hissedilen gelişmeden yanayız.

*Yatırımcıyı, teşvik için öyle uzun yollardan dolandırıp, süreçte yer alanları nemalandırarak sömürmek yerine, Kendisine, sadece iki şart koşacağız; yatırım yaptığı çevreye zarar vermemek ve çevrede yaşayan halkın rızasını almak. O kadar.”

Hepsi bu kadar (!)

Bunun dışında kent, kent yönetimi ve yerel yönetimler adına başka bir şey yok… Çünkü hepsi, “devlet” kavramı altında kabul görüyor ve “devlet” yeniden ihya edilip eski gücüne kavuştuğunda, geri kalan her şeyin de yeniden ihya edilmiş olacağı düşünülüyor (!)

5af96b4bae298bee25f0d49b

Evet, rezidans müteahhitliği yerine “medeni“, “nefes alan” ve “karakteri olan şehirler“i planlamak, insanı ezen büyük ve görkemli yatırımlar yerine insana dokunan projelerle günlük hayatta hissedilen gelişmeleri sağlamak, çevreye zarar vermemek ve çevrede yaşayan halkın rızasını almak gibi şeyler iyi, güzel ve yararlı şeyler olmakla birlikte AKP’den teslim alınacak kentlerin; özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerin sadece bu anlatımlarla “devlet” şemsiyesi altında ihya edilmesi de mümkün gibi gözükmüyor…

İşte o nedenle, kamuoyuna açıklanan bu tür manifestoların siyasi belagatin güçlü olduğu propaganda ve ajitasyon belgeleri olma yanında; cumhurbaşkanlığına aday olan siyasetçinin plan ve program olma gibi özelliklere de sahip olması gerektiğini, bu şekilde “devlet“in ön plana alındığı ve kutsandığı zihniyetten kurtularak kentlere, kent yönetimine ve yerel yönetimlere dair daha açık, daha demokratik, somut ihtiyaçlara cevap verebilecek hedef ve amaçları içermesi gerektiğini düşünüyorum.

Kaçak yapılaşma affının sürprizleri…

Ali Rıza Avcan

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 10 Mayıs 2018 tarihli 98. birleşiminde bir yasa kabul edilir. Yasanın numarası 7143, adı da “Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun“dur.

Bu yasanın 16. maddesiyle 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici madde hükmüne göre, “afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması amacıyla, 31.12.2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yetkilendireceği kurum ve kuruluşlara 31.10.2018 tarihine kadar başvurulması, bu maddedeki şartların yerine getirilmesi ve 31.12.2018 tarihine kadar kayıt bedelinin ödenmesi halinde yapı kayıt belgesi verilebilecek“, böylelikle yasa dışı olan yapı yasal hale gelecektir.

Bu, düpedüz cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimi öncesinde kaçak yapı sahiplerine iktidar partisine oy versinler düşüncesiyle sunulan bir seçim rüşvetidir.

Bu nedenle de yasayla getirilmiş olsa bile öncelikle Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı bir yasadır ve yasalara saygı duyup ona göre davranan yurttaşları aptal yerine koyan ahlaksız bir girişimdir.

Nitekim, bu affa karşı çıkan Türkiye Mimar ve Mühendisleri Odası (TMMOB) Genel Başkanı Emin Koramaz, yasanın kabulünden bir gün önce 9 Mayıs 2018 tarihinde düzenlediği basın toplantısı ile yasa teklifinin bu gerekçelerle geri çekilmesini istemiştir. 

Bu basın toplantısından bir gün sonra yasa teklifinin kabul edilmesi üzerine, başta TMMOB Şehir Plancıları Odası, Mimarlar Odası ve Peyzaj Mimarları Odası olmak üzere Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı birçok meslek odası çıkarılan yasayla bu yasaya dayanılarak düzenlenen “Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar Tebliği“nin bir imar darbesi olduğunu belirterek bir seçim yatırımı olarak yürürlüğe giren kaçak yapılaşma affının barış değil kaos getirdiğini ifade etmişlerdir. (1) 

5948_11_45_37

Kentlerin planlı bir gelişmesini arzulayan tüm kesim, kurum ve bireyler bu yasanın gerekçesine ve içeriğine karşı çıkıp bunun bir seçim rüşveti olduğunu belirtmekle birlikte; yasanın kabulü ile ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi görüşme ve oy sayımı tutanaklarına baktığımızda, karşımıza çok ilginç ve şaşırtıcı bilgiler çıkmaktadır. (2)

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 10 Mayıs 2018 tarihli 98. birleşimi ile ilgili tutanakları incelediğimizde bu birleşime meclisteki toplam 537 milletvekilinden 223’ünün katıldığını, 5 milletvekilinin “red“, 217 milletvekilinin de “kabul” oyu verdiğini görüyoruz.

Yapılan açık oylama ile ilgili tutanakları incelediğimizde “red” oyu verenlerin,

1. HDP Diyarbakır milletvekili Sibel Yiğitalp,

2. HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan,

3. HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü,

4. HDP Batman milletvekili Mehmet Ali Aslan ve

5. HDP Şırnak milletvekili Aycan İrmez olduğunu ortaya çıkıyor.

Söz konusu yasanın kabulü yönünde oy kullanan milletvekillerini araştırdığımızda ise karşımıza son derece şaşırtıcı bir sonuç çıkıyor:

Bu sonuca göre yasayı kabul eden 209 milletvekilinin AKP’li, 8 milletvekilinin de CHP’li olduğunu şaşkınlıkla görüyoruz…

Bu şaşkınlık, “Kabul” oyu veren CHP’li milletvekillerinin adlarını araştırdığımızda daha da artıyor. Çünkü, kamuoyunda kaçak yapı affı olarak bilinen yasanın kabul edilmesi için oy veren CHP’li milletvekillerinin;

1. CHP Bursa milletvekili Lale Karabıyık,

2. CHP Mersin milletvekili Hüseyin Çamak,

3. CHP İstanbul milletvekili Sibel Özdemir,

4. CHP İstanbul milletvekili Barış Yarkadaş,

5. CHP İzmir milletvekili Musa Çam,

6. CHP Sakarya milletvekili Engin Özkoç,

7. CHP Samsun milletvekili Hayati Tekin ve

8. CHP Tokat milletvekili Kadim Durmaz

olduğunu anlıyoruz. 

Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 86. döneminin son oturumunda kabul edilen bu yasaya “kabul” oyu veren CHP’li milletvekilleri bunlar (!)

Üstüne üstlük bunlar arasında hepimizin solculuğu, devrimciliği ve demokratlığı ile tanıyıp bildiğimiz eski sendikacı Musa Çam var (!)

Yakın zamanda TMMOB Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi’nin “2018 yılının örnek politikacısı” olarak ödül verdiği iki CHP’li milletvekilinden biri olan CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Kültürpark mücadelesinde bizlerin yanında durup önüne konulan dilekçeyi imzalayan CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Hepimizin düne kadar; daha doğrusu bu yasanın kabulüne kadar tanıyıp bildiğini sandığı CHP İzmir milletvekili Musa Çam (!)

Ve tabii ki diğerleri…

Şimdi bu durumu görmezlikten ya da bilmezlikten gelip kulağımızın üstüne mi yatacağız?

Yoksa gerçeğin, her zaman ve koşul altında bilinmesi gereğinden hareketle, bu bilgiyi kendisine güvenip oy vermiş İzmirli seçmenlerle paylaşacak mıyız?

Bu yasaya karşı çıkıp kampanyalar düzenleyen kurum, kuruluş ve bireylere bunu söyleyecek miyiz?

Seçimler öncesinde bunu söylemenin ya da yazmanın zamanı mıydı?” diye soranlara ya da “bunu yazarak AKP’ye hizmet ediyorsunuz” diyenlere ne diyeceğiz peki?

Tabii ki her zaman için gerçeği araştırıp dosdoğru söyleyeceğimizi… Hiçbir gerçeğin bilinmemesi, fark edilmemesi ya da unutulmaması dileğiyle…

Resim1

Peki, o halde CHP’li bu sekiz milletvekili niye böyle davranıp böylesi bir karara katıldılar?

Bunun muhakkak bir açıklaması, bizleri ikna edecek bir gerekçeleri olmalıdır…

Özellikle de her şeyi yasalara uygun yapmaya çalışan, bugüne kadar hiçbir şekilde kaçak yapı yapmayan ve bu siyasetçileri milletvekili olarak seçen yurttaşlara açıklanıp söylenecek bir şeyler olmalıdır…

Tüm bir ülkeyi ve kentleri ilgilendiren böylesine büyük bir kötülük uğruna iktidar milletvekilleriyle işbirliği yapıp çıkarılan bu yasanın kabulü için niye oy verildiği bir an önce açıklanmalı ve dürüst insanlardan özür dilenmelidir…

Partileri tarafından yeniden aday gösterilmedikleri için mi yoksa AKP ile yarışmak adına mı veya başka bir nedenle mi?

Bütün bunların nedeni bir an önce açıklanmalı ve giderayak yapılan bu büyük kötülük için özür dilenmelidir…

Tabii ki, bu yasanın kabulünde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunmayan ve 5 HDP’li milletvekili gibi “red” oyu vermeyen 123 CHP’li milletvekilinin o anda ne yaptıklarını sorup tarihi sorumluluklarını hatırlatarak…


(1) https://www.tmmob.org.tr/icerik/imar-affi-duzenlemesi-geri-cekilmelidir

(2) https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem26/yil3/ham/b23136oylama.htm

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (3)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı manifestolarının ele alındığı dört bölümlük yazı dizimizin bugünkü bölümünde, tutuklu olarak 1 yıl 7 ay 11 gündür Edirne Cezaevi’nde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘a ait manifestoyu inceleyip değerlendireceğiz. 

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın manifestosu, barındırdığı toplam 2.071 sözcükle diğer cumhurbaşkanlığı manifestoları arasında en kısası olma özelliğine sahip.

Ayrıca, kendisi hakkında verilmiş bir hüküm olmamasına karşın yasal haklarını kullanmaktan yoksun olması nedeniyle, cumhurbaşkanlığı manifestosunu kendi ağzından dinleyemediğimiz tek aday durumunda.

Ele alıp inceleyeceğimiz bu manifestoyu da, avukatları aracılığıyla parti yetkililerine teslim etmiş durumda.

Manifesto kapsamındaki görüşlerini ise ya kısıtlı süreyle kullandığı ankesörlü telefonla ya da kendisini ziyaret eden eşi ya da avukatları eliyle paylaşıyor.

Sözün kısası, bu gün inceleyip değerlendireceğimiz manifesto, aslında esir alınmış bir cumhurbaşkanı adayına ait.

basak-demirtas-esim-tutuklanacaklarini-aylar-once-biliyordu-8686-dhaphoto7,0G4qpvRYR0uSyisnZWR-uA

12 punto ile yazılmış 9 sayfalık bu kısa manifestoda kentler, kent yönetimleri ve yerel yönetimler üzerine şu ifadelere yer verildiği görülüyor:

1)Toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile güçlendirilmiş bir yönetim sistemi kuracağız.

2)Acil toplumsal yaraların sarılması ve yönetim sisteminin çoğulcu mekanizmalara kavuşturulması sağlanacak.

3)Halkın seçme hakkı ve iradesinin gaspına dayanan kayyum uygulamasını sonlandırıp, görevden alınan belediye eş başkanlarını derhal görevlerine iade edeceğiz.

4)Demokratik Anayasa yapım sürecini iki yıl içinde tamamlayacağız. Anayasa, merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasi ve yerinden yönetimi temel alacak.

5)Kentleri yağmalayan, halkın barınma hakkını yok eden projeleri; tarihi, kültürel varlıkları ve ortak yaşam alanlarını gasp edenleri durduracağız.

6)Kanal İstanbul gibi doğayı ve kaynakları katleden israf projelerinin tümünü başlatılmış olsa dahi durduracağız.

Manifesto metninin geneli ile bu metin içinden seçtiğimiz bu altı tümceden anladığımız ise şu şekilde:

Halkların Demokratik Partisi (HDP) adayı Selahattin Demirtaş‘ın cumhurbaşkanı olması durumunda AKP iktidarı döneminde büyük hasar gören demokratik sistemi onarmak amacıyla uygulamaya konulacak “Demokrasiye Acil Geçiş Programı” çerçevesinde iki yıl içinde demokratik bir anayasanın hazırlanması sağlanacak; hazırlanan anayasa merkeziyetçiliği değil, yerel demokrasiyi ve yerinden yönetim ilkelerini esas alacak; yerel yönetimler de dahil olmak üzere tüm yönetim mekanizmalarına toplumun tüm kesimlerinin katılımı sağlanıp yönetime çoğulcu bir yapı kazandırılacak; halkın seçme hakkı ve iradesine aykırı kayyum uygulamalarından vazgeçilerek tüm eş belediye başkanları görevlerine iade edilecek, Kanal İstanbul gibi doğal, tarihi, kültürel değerlerle ortak yaşam alanlarını ve kentleri yağmalayıp tahrip eden, halkın barınma hakkını yok eden projeler durdurulacak.

Halkların Demokratik Partisi‘nin (HDP) % 10 oranındaki seçim barajını aşıp aşmayacağı konusunun tartışıldığı böylesi gergin bir ortamda, kimse HDP adayı Selahattin Demirtaş‘ın birinci ya da ikinci turda cumhurbaşkanı seçileceğine inanmasa da; bu manifesto ile ortaya konulan katılımcı, çoğulcu demokratik düşünce, öneri ve çözümlerin seçim ortamını olumlu etkilediği, cumhurbaşkanı adayının esir alınmış halinin en keskin siyasi parti liderlerinin sözlerini bile yumuşattığı, Edirne Cezaevi’nden eşi ve avukatları aracılığıyla yaptığı zeki, esprili ve insancıl çıkışların; hatta kendisi tarafından yazılıp bestelenen şarkının bile ülkedeki gergin seçim atmosferine CHP adayı Muharrem İnce ile birlikte olumlu, iyimser ve hoş bir hava kattığı görülmektedir.

images

Kişisel zeka, yetenek ve becerileriyle öne çıkan; bu nedenle, yer yer ya da zaman zaman rakipleri tarafından bile hakkı teslim edilen  bu tür liderler, çoğu kez ülke yönetiminde yer almasalar bile içinde bulunulan toplumsal ve siyasi ortamla demokrasiye yaptıkları katkılarla her zaman hatırlanacaktır. 

Devam edecek…

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (2)

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan adayların cumhurbaşkanı oldukları takdirde neler yapacaklarını gösteren manifestolarda kente ve yerel yönetimlere dair neler vaat ettiklerini araştırıp incelediğimiz yazı dizimizin bugünkü bölümünde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) adayı olarak seçime katılan Recep Tayyip Erdoğan‘ın manifestousunu ele alacağız.

Recep Tayyip Erdoğan 15 Mart 2003 – 10 Ağustos 2014 tarihleri arasında 9 yıl 4 ay 25 gün süreyle başbakanlık, 10 Ağustos 2014 – 24 Haziran 2018 tarihleri arasında 3 yıl 10 ay 14 gün süreyle cumhurbaşkanlığı; toplam olarak 15 yıl 3 ay 9 ay başbakan ya da cumhurbaşkanı olarak ülkeyi en üst düzeyde yönetmiş; bu anlamda şimdiye kadar defalarca seçim bildirisi ya da hükümet programı hazırlamış bir siyasetçi.

Daha önceki seçim bildirilerini anımsadığımızda daha içerikli olduğunu, birçok konuya değindiğini, asıl önemlisi her bildiriyi büyük, abartılı projelerle doldurduğunu anımsıyoruz.

Ama bu kez adeta fazla hazırlık yapılamadığı için bir gecede hazırlanmış gibi bir manifesto ile karşı karşıya kalıyoruz.

Hem de bol bol “biz“, “bize” ve “bizdik” sözcükleri kullanmanın dışında öznesi “biz” olan hamaset dolu bir metinle karşılaşıyoruz.

Bütün bu “biz” söylemiyle yazılmış metnin bir partinin lideri ve adayı için hazırlandığını hatırladığınızda “biz“den kastedilenin o partiye ya da liderine oy verip destekleyenlerle sınırlı olduğunu, oy vermeyip desteklemeyenlerin ise “onlar” olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorsunuz.

Biz” olanın “millet” olduğu iddia edilse bile…

Cumhurbaskani-Erdogan-AK-Parti-secim-manifestosunu-acikladi-5468

12 punto ile yazılan toplam 22 sayfalık mmanifestoda kullanılan 4.695 sözcükten 72’sinin “biz“, 8’nin “bize“, 11’inin de “bizdik” olduğunu, hamaset diliyle adeta bir “kahramanlık menkıbesi” gibi yazılmış bu metinde 1071 Malazgirt savaşının, Söğüt’ün, Osman Gazi’nin, Fatih’in, Süleymaniye’nin, Yavuz’un, Selahaddin Eyyubi’nin, Abdülhamit’in, Kut-ül Amare’nin, Seyit Onbaşı’nın, Çanakkale’nin, Sütçü İmam’ın, Hasan Tahsin’in, Nene Hatun’un, Şahin Bey’in, Gazze’nin, Somali’nin, Arakan’ın, “One minute“ın, Fırat Kalkanı’nın, Zeytin Dalı’nın ve tabii ki 15 Temmuz’un unutulmadığını görüyor ve 15 asırdır Okçular Tepesi’ni beklediklerini öğreniyoruz.

Dünyanın dört bir köşesindeki isimlerin teker teker sayıldığı bu metinde tek bir “kent” sözcüğüne rastlamayıp onun yerine kullanıldığını anladığınız “şehir” sözcüğünün 4 kez kullanıldığını, “yerel” ya da “mahalli” sözcüklerinin ise hiç kullanılmadığını görüyorsunuz.

Gezi kalkışmasıyla istikrarımıza kastettiler, şehirlerimizi talan ettiler, demokrasimizi hedef aldılar.

Mamur kılınacak şehirlerimiz, işlenecek bereketli topraklarımız, yetiştirilecek yavrularımız var.

Şehirlerimiz kültür sanat üreten kimlikli şehirler haline gelecek.

Kent sözcüğü yerine tercih ettikleri “şehir” sözcüğü ile ifade ettikleri topu topu bu üç tümce… Bunun dışında “kent” ya da “şehir”le ilgili başka bir şey yok!

Kent” ya da “şehir“lerle ilgili dolaylı iki sözcük ise, seçimlere az bir zaman kala bir seçim rüşveti olarak yasalaştırdıkları imar affıyla ilgili olarak, Ülkemizdeki bağımsız binaların yarısını oluşturan imarsız veya imara aykırı yapıların durumuna hukuki çözüm getirdik. Böylece kentsel dönüşüm ve planlı yapılaşma çalışmalarının önündeki engelleri kaldırmış olduk.” dediklerini görüyoruz.

Yaptıkları, yapacakları ve vaat ettikleri topu topu bu kadar!

Kentler ve yerel yönetimler üzerine başkaca bir şey söyledikleri yok!

Tabii ki 15 yıldır yaptıkları, yapmak istemedikleri, yapamadıkları hepimizin gözü önünde ya da hafızalarımızda…

O nedenle “Ahdim olsun ki” diye başlayan vaatlere aklı başında olan kimse inanmıyor, inandırıcı bulmuyor.

Çünkü “Ahdim olsun ki” diye başlayıp söylediklerinin nasıl yapılacağına ilişkin hiçbir açıklamaya gerek duyulmuyor. Bütün bunların yapılacağının tek garantisi, “Ahdim olsun ki” diyen kişinin kendisi.

dvye7zww4ag74e6

Aynı kişi eskiden, hepsi de çok anlamlı olmasa bile, bir takım gösterişli projeleri sıralamayı severdi. Bu kez Kanal İstanbul ve 1915 Çanakkale Köprüsü, bir de son mitinglerde ortaya attığı “Zihni Sinir Projesi” niteliğindeki “Millet Kıraathanesi Projesi” dışında bir proje sayamıyor.

Ele alıp incelemeye çalıştığımız manifestonun en iyi yanı da bu galiba.

Devam edecek

 

Cumhurbaşkanlığı manifestolarına göre kent ve yerel yönetimler (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren, 24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak için partileri tarafından aday gösterilen Muharrem İnce, Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş ile 100.000’den fazla yurttaşın aday gösterdiği Meral Akşener‘in cumhurbaşkanı oldukları takdirde yapacaklarını gösteren seçim manifestolarında kentlerle yerel yönetimlere ilişkin vaatlerini ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağız.

Muharrem İnce 002İlk ele alıp inceleyeceğimiz manifesto, Cumhuriyet Halk Partisi’nin aday gösterdiği aday Muharrem İnce‘ye ait olacak.

19 Mayıs 2018 tarihinde Samsun’da açıklanan manifesto toplam 3.398 sözcükten oluşuyor. 

Manifestonun ilk bölümünde Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durum ayrıntılı bir şekilde anlatılıp AKP iktidarının ülkeyi ne durumu getirdiği kısa, öz ve çarpıcı sözcüklerle ortaya konuluyor. 

12 punto ile yazılmış 14 sayfalık metnin dört sayfası sırf bu durumu anlatmaya ayrılmış.

Ülkenin içinde bulunduğu olumsuz koşulların anlatıldığı bu ilk bölümün arkasından gelen son kısımda ise, Muharrem İnce‘nin cumhurbaşkanı olarak seçilmesi durumunda neler yapacağı ve hedeflerinin ne olduğu anlatılıyor.

Cumhurbaşkanlığı görevinin üstlenilmesi durumunda yapılacak işler “Hukuk“, “Demokrasi“, “Kamu Yönetimi“, “Ekonomi“, “Dış Politika“, “Eğitim“, “Sağlık“, “Çevre“, “Tarım“, “Çalışma Hayatı“, “Kadın“, “Kültür ve Sanat“, “Spor” ve “Turizm” olmak üzere 14 bölümde ele alınıp her bir konuda yapılacak işlerin dökümü yapılmış.

Ülkenin içinde bulunduğu kötü koşulların anlatıldığı ilk bölümde kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili olumsuzluklar şu şekilde ifade edilmiş: 

Kendilerine ve yandaşlarına rant elde etmek için, her gün yapılan imar düzenlemeleri ile şehirlerimizi, kültürel mirasımızı ve doğal çevremizi tahrip etmekteler.”

“Sürdürülebilir çevre anlayışı tamamen ortadan kaldırılmış, şehirler beton yığını haline getirilmiş, halkın nefes alabileceği yeşil alanlar talan edilmiştir. Ardından, sanki bir erdemmiş gibi şehirleri yaşanmaz hale getirdiklerini itiraf etmektedirler.

Muharrem İnce‘nin cumhurbaşkanı olarak seçilmesi durumunda yapılacak işler ise “Demokrasi” başlıklı bölümde;

“Katılımcılık, birlikte yönetim ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda yükseltilecek olan demokratik toplum yapımızda yerel yönetimler ve sivil toplum ön plana çıkarılacaktır.”

“Yerel yönetimler güçlendirilecektir. Merkezde toplanmış ve verimsizliğe yol açan idari yetkiler bu yönetimlere devredilecektir.”

Çevre” başlıklı bölümde ise;

“Şehirleşmede, imar planlamasında, yerüstü ve yeraltı doğal kaynakların kullanımında, ulaştırma ve enerji projelerinde, çevrenin ve doğal hayatın korunması temel hedefimizdir.”

“Yerel yönetimlerin çevreyi ve doğayı korumalarına ilişkin sorumluluklarını arttıracağız. Yerel halkın çevre konusundaki karar alma süreçlerine gerçekçi ve etkin katılımı sağlanacaktır.”

şeklinde formüle edilmiştir.

Kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili bu vaatleri özetleyecek olursak, Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce bu göreve geldiğinde;

1. Yerel yönetimler, katılımcılık, birlikte yönetim ve çoğulcu demokrasi ilkeleri doğrultusunda yükseltilecek demokratik toplum yapısında ön plana çıkarılacaktır.

2. Yerel yönetimler güçlendirilerek merkezde toplanmış ve verimsizliğe neden olan yönetsel yetkiler yerel yönetimlere devredilecektir.

3. Şehirleşmede ve imar planlamasında çevrenin ve doğal hayatın korunması sağlanacaktır.

4. Yerel yönetimlerin çevre ve doğayı koruma ile ilgili sorumlulukları arttırılacaktır.

Anayasanın cumhurbaşkanlarına verdiği görev ve yetkiler açısından oldukça fazla güce  sahip olan bir cumhurbaşkanı adayının, “katılımcılık“, “birlikte yönetim” ve “çoğulcu demokrasi” ilkelerinden ne anladığı, bu ilkeleri göreve geldiği takdirde nasıl uygulayacağı, bu ilkelerin yaşam bulmasını engelleyecek durum, koşul ve sorunları nasıl çözeceği, yerel yönetimleri hangi sürede nasıl ön plana çıkaracağı, ön plana çıkarılacağı söylenen yerel yönetimlerle merkezi yönetim arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği bilinmeden bu vaatlere inanmak oldukça zor görünmektedir.

Muharrem İnce 001

Ayrıca, vaatlerin ikinci sırasında yer alan verimsizliğe neden olduğu için merkezi yönetimden alınıp yerel yönetimlere verilecek yetkilerin neler olduğu, bunların verimsizliğinin neye göre nasıl ölçüleceği, verimsiz bulunmayan diğer yetkiler konusunda nelerin yapılacağı açık bir şekilde belirtilmeden; ayrıca, bir iki satırda ifade edilen bütün bu vaatlerin nasıl hayata geçirileceği açıklanmadan bu vaatlerin de gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, gerçekleşse bile nasıl bir uygulamaya konu olacağı henüz bilinmemektedir. 

Bu nedenle kentlerle ve yerel yönetimlerle ilgili öneri ve vaatlerin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce tarafından bu konuları iyi çalıştığını göstermek ve daha inandırıcı olmak amacıyla, katıldığı televizyon programlarıyla ya da yayınlayacağı basın bildirileriyle daha net ve anlaşılır bir şekilde açıklanması doğru olacaktır.

Devam edecek…

 

Ya bundan sonrası…

Ali Rıza Avcan

Evet. Tüm Türkiye’de, özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerde faaliyette olan özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerinin yaklaşan seçim ortamının nimetlerinden yararlanmak amacıyla başlattığı etkili ve başarılı lobi çalışmalarının sonucunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16 Mayıs 2018 tarihli son oturumunda 224 AKP’li milletvekilinin oyu ile kabul edilip 25 Mayıs 2018 tarih, 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“un 14. maddesi ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na eklenen yeni hükümlere göre bundan böyle, Büyükşehir belediyeleri sınırları içinde uzaklık, nüfus ve hattı kullanan yolcu sayısı kriterleri dikkate alınarak belirlenen toplu taşıma hatlarının işletim hakkı, başta özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleri ve birlikleri olmak üzere özel kişi ya da kurumlara ihaleyle verilebilecek. 

x720-I9f

İktidarın yaklaşan seçimlerde kendisine verilecek her bir oy için, kentlerde yaşayanlara, özellikle de ihalelere konu olacak toplu ulaşım hatlarından yararlanan yolculara sormadan özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklere bir seçim rüşveti olarak verdiği bu yeni hakka göre, bundan böyle büyükşehir belediyesi sınırları içinde,

1) Yerleşimlerin şehir merkezine uzaklığı,

2) Taşımanın yapıldığı yerleşimlerin nüfusu ve

3) O hatları kullanan yolcu sayısının,

dikkate alınması suretiyle belirlenip büyükşehir belediye meclisince kabul edilen hatlardaki toplu ulaşım hizmetleri, o bölgedeki özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerine ihaleyle verilebilecek. 

Bu durumda ihaleye katılacaklarda ve kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartlar belediyelerce belirlenecek, taşıma birlik veya kooperatiflerine, belediye bütçelerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlanacaklara ilişkin gelir desteği ödemeleri yapılabilecek.

Böylelikle, ihaleye katılacaklarla kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartların hiçbir kural ya da kritere bağlı kalınmaksızın belediyelerce belirlenmesi suretiyle söz konusu ihalelerin, “adrese teslim ihale” haline gelmesi için gerekli ortam yaratılacak; ayrıca, ücretsiz veya indirimli taşınan yolcular için yapılacak gelir desteği için belediyelere herhangi bir gelir kaynağı verilmeden ya da destek sağlanmadan mevcut belediye gelirlerinden ödeme yapılmasının yolu açılacak. 

Bütün bu düzenlemeler bize, öncelikle büyükşehir belediyesi sınırları içinde büyükşehir belediyelerinin tekelinde olan toplu ulaşım hizmetlerinin, hat ölçeğinde özel halk otobüsü ve minibüs kooperatif ve birlikleri eliyle özelleştirilmeye başlandığını, bu gelişmenin şimdi hatlar ölçeğinde başlatılıp zaman içinde kent merkezi dışındaki tüm toplu ulaşım hizmetlerinin bu yöntemle özelleştirilmesi olasılığının kuvvetli olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, kooperatif ve birliklerin işletmesine bırakılacak toplu ulaşım hatlarının belirlenip büyükşehir belediye meclislerince kabul edilmesinde tarafsızlığı, eşitliği, düzenliliği, sürekliliği ve ülke düzleminde uygulanması gereken bütünlüğü gözeten  bir yasal düzenleme yapılmadan uygulamanın tümüyle belediyelere bırakılmış olması, belediyeler arasında adalet ve dürüstlükten uzak birbirinden farklı uygulamaların gündeme gelmesini sağlayacak; böylelikle belediyeler özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifleriyle birliklerinin, daha doğrusu bu kooperatif ve birliklerin başındaki kök salmış yöneticilerin etkisi altına girebilecektir.

Çünkü, söz konusu yasal düzenlemede özel halk otobüsü ve minibüs kooperatif ve birlikleri arasında bir ihale yapılacağı belirtilmiş olsa da; işlettirilmesine karar verilen hatta tek bir kooperatif ve birliğin faaliyette olması halinde o işletme hakkının devri, rekabetten uzak bir ortamda o tek kooperatif ya da birliğin, yerel seçimlerde kendilerinden oy talep eden belediye başkanı ile bir kısmı o kooperatif ya da birliklerin yöneticisi ya da üyesi olan meclis üyeleriyle yapacağı pazarlıkla belirlenecek ve bu pazarlık sonucunda ortaya çıkan karar ve uygulama nedeniyle o hattı kullanan halkın bu işten zarar görmesi mümkün olabilecektir.

Bunun nedeni ise, ihaleye katılacaklarla kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartların bütün büyükşehir belediyeleri bağlayan hukuki düzenlemeler yerine her bir belediyenin ortaya koyacağı kural ve yöntemlerle belirlenecek olmasıdır. Bu durum haliyle her belediyenin kendi özel koşullarına, mevcut kooperatif ve birliklerle kurduğu ilişkinin düzeyine göre karar vereceği anlamına gelir ki; bu sonuç, toplu ulaşım hizmetlerinin eşitlik, tarafsızlık, süreklilik ve düzenlilik ilkelerine aykırı bir şekilde yapılmasına neden olabilecektir.

5b11a51aae78491ff8798ce0

İşte o nedenle, şimdi iktidarda ya da muhalefette olsun tüm büyükşehir belediyesi yöneticileriyle özel halk otobüsü ve minibüs kooperatifi ve birlik yöneticilerini fazlasıyla sevindiren bu seçim rüşvetinin yakın bir gelecekte tüm kent halkının zarar gördüğü bir uygulamaya dönüşerek hepimizi mağdur etmesi, aslında gerçekleşmesi hiç de zor olmayacak bir yakın gelecek senaryosunun konusu olarak düşünülmelidir.

Devrim yapmayı alışkanlık haline getiren belediyeler…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, kent merkezi dışındaki yerleşimlere ulaşımı sağlayan birlik ve kooperatif minibüslerinin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesi ile ilgili talebi, 16 Mayıs tarihinde kabul edilen 7144 sayılı yasa ile uygulanabilir hale geldi.

Hem de TBMM’nin 26. dönemindeki 3. yasama yılının en son toplantısı olan 100. birleşiminde kabul edilen bir torba yasayla !

Üstüne üstlük 6 CHP’li ve 1 HDP’li milletvekilinin “red” oyuna karşılık 224 AKP milletvekilinin “kabul” oyuyla !

SAMSUN'DA İKİ MİNİBÜS ÇARPIŞTI: 5 YARALI

Oysa, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasındaki konu ile ilgili habere baktığımızda, bu yasanın sanki İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilip yürürlüğe girdiği gibi bir izlenim yaratıldığını, 30 Mayıs 2018 tarihli belediye haberinin ikinci paragrafında, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun uzun süredir üzerinde çalıştığı ve son olarak 538 milletvekili ile Bakanlar Kurulu üyelerine birer mektupla ilettiği ‘taşıma kooperatifi ve birliklerin Belediye toplu taşıma sistemine dahil edilmesi’ önerisi, Ankara’dan da kabul gördü” ifadesine yer verildiğini görüyoruz. (1)

Şayet bu haberde dile getirilen iddia doğruysa, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun “ısrarlı çabalarıyla” kabul edilen torba kanun niye sadece 224 AKP’li milletvekili tarafından kabul edilmiştir?

Ayrıca bu yasayı kabul edenler arasında niye CHP’li İzmir milletvekilleri; örneğin, Aziz Kocaoğlu‘na bağlılığıyla bilinen, üstüne üstlük daha önce bu konuda bir kanun teklifi hazırlayıp veren İzmir Milletvekili Murat Bakan yoktur? 

Bütün bu sorulara doğru yanıtlar verebilmek için isterseniz gelin bugüne kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek başına verdiği hiçbir yasa teklifinin kabul edilmediği TBMM’nde bu yasanın hangi süreç içinde nasıl kabul edildiğini araştırmaya çalışalım:

Anımsarsanız minibüslerin belediyenin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesiyle ilgili ilk tartışmalar, 29 Mart 2014 tarihli mahalli idareler seçiminde kent merkezi dışında kalan İZBAN istasyonu ile kent merkezi arasındaki ulaşımın belediye otobüsleriyle mi yoksa mevcut minibüslerle mi sağlanacağı tartışmasıyla Aliağa’da yaşanmış ve bu sorun Aliağalı CHP’lilerin muhalefetine karşın minibüs sahiplerinin çıkarını gözeten bir yöntemle çözümlenmişti.

Bu tartışmalı olay sırasında minibüslerin toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinde hukuki bir sorunun yaşanıp yaşanmayacağı araştırılmış ve mevcut yasal düzenlemelerin buna izin vermediği anlaşılmıştı.

Ardından hepimizin hatırlayacağı gibi, 2017 yılının Kasım ayı içinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu, İzmir Şoförler ve Otomobilciler Odası Başkanı Celil Anık ve Seferihisar Minibüsçüler Otomobilciler ve Şoförler Odası Başkanı ile birlikte Seferihisar’da düzenlenen bir toplantıda, minibüsleri de kartlı biniş sistemine dahil ederek toplu ulaşımda tam entegrasyonu sağlayabilmek için uzun süredir çalışıp formül aradıklarını söyleyerek bu uygulamayı ilk kez bir “pilot uygulama” olarak Seferihisar’da başlatmak istediklerini ifade etmişti.

Bu toplantı sonrasında, Seferihisar hattında uygulamaya konulan “pilot uygulama“nın sonuçları değerlendirilip yolcuların bu uygulamadan kaynaklanan memnuniyet düzeyi araştırılmadan; önce İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın şehir içi toplu ulaşım hizmeti veren kooperatiflerle birlik çatısı altında birleşen esnafın belediye ihalelerine katılabilmesi amacıyla kanun teklifi vermesi sağlanmış, ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun 538 milletvekiliyle Bakanlar Kurulu üyelerine gönderdiği mektuplarla bu sorunun yasal yollarla çözümlenmesi istenmişti.

Bu talep, Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri ile ilgili tarihin açıklanmasından bir ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 16 Mayıs 2018 tarihli oturumunda kabul edilip 25 Mayıs 2018 tarih, 30431 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“un 14. maddesi ile karşılanmış; böylelikle özel halk otobüsleriyle minibüs ve dolmuşların toplu ulaşım sistemine dahil edilmesinin yolu açılmıştır.

0f059cffcfecd49a1ed1

Sözkonusu yasanın 14. maddesine göre, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 7. maddesinin birinci fıkrasının (p) bendine eklenen “Büyükşehir içindeki toplu taşıma hatlarıyla ilgili olarak; şehir merkezine olan uzaklık, nüfus ve hattı kullanan sayısı kriterleri esas alınarak tespit edilecek hatlarla ilgili toplu taşıma hizmetlerinin işlettirilmesine karar vermek” bundan böyle büyükşehir belediyelerinin görevi olmuş; ayrıca aynı maddenin ikinci fıkrasına eklenen “Büyükşehir belediyeleri, birinci fıkranın (p) bendinin ikinci cümlesinde yer alan kriterler esas alınarak büyükşehir belediye meclisi kararıyla belirlenen yerlerdeki toplu taşıma hatlarının işletmesinin o bölgede kurulu taşıma birlik ve kooperatiflerinden temin edilmesine karar verebilir. Bu durumda ihaleye katılacaklarda ve kullanılacak taşıma araçlarında aranacak şartlar belediyelerce belirlenir. Taşıma birlik veya kooperatiflerine, belediye bütçelerinden toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz veya indirimli olarak yararlanacaklara ilişkin gelir desteği ödemeleri yapılabilir” hükmü ile de bu işin nasıl yapılacağı ortaya konulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “2/2341 esas numaralı kanun teklifi” olarak gelen torba yasanın kabulü ise, TBMM tutanaklarına göre şu şekilde gerçekleşmiştir.

1) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26. dönem, 3. yasama yılındaki 100. birleşiminde görüşülen ve 23 maddeden oluşan 7144 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun“, 224 AKP’li milletvekilinin “kabul“, 7 CHP’li ve HDP’li milletvekilinin “Red“, 2 HDP’li milletvekilinin “çekimser” oyuyla kabul edilmiştir.

2)Kabul” oyu veren milletvekillerinin tümü AKP’lidir.

3)Red” oyu veren 7 milletvekilinin kimlikleri, CHP Balıkesir milletvekili Ahmet Akın, HDP Bitlis milletvekili Mahmut Celadet Gaydalı, CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal, CHP İstanbul milletvekili Ali Şeker, CHP İzmir milletvekili Musa Çam, CHP Malatya milletvekili Veli Ağbaba ve CHP Muğla milletvekili Nurettin Demir şeklindedir.

4)Çekimser” oy veren 2 milletvekilinin kimlikleri HDP İzmir milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve HDP Batman milletvekili Mehmet Ali Aslan‘dır.

5) Torba yasanın görüşme ve oylamalarına katılmayan CHP’li İzmir milletvekilleri ise başta bu konuyla ilgili yasa teklifini veren Murat Bakan olmak üzere Zeynep Altıok, Mustafa Ali Balbay, Tacettin Bayır, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Tuncay Özkan, Özcan Purçu, Selin Sayek Böke, Atila Sertel, Kamil Okyay Sındır, Zekeriya Temizel ve Ali Yiğit‘tir.

6) AKP’li milletvekilleri arasında oylamaya katılıp yasaya “kabul” oyu veren İzmir milletvekilleri ise Necip Kalkan, Mahmut Atilla Kaya ve Kerem Ali Sürekli‘dir. 

Bu durumda, kara mizah yaparcasına “devrim gibi…” bir değişiklik yapıldığını söylemek ne ölçüde mümkündür?

Şayet yapılan şey “devrim gibi…” bir değişiklik ise, bunu gerçekleştiren “devrimciler” kimlerdir? Yoksa bu “devrim gibi…” şeyi yapan “devrimciler“, AKP’li milletvekilleri midir?

58e09ca061361f11e00b67ed

Yoksa bu yasanın asıl örgütleyici sahipleri, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve bakanlıklar düzeyinde ısrarlı görüşmeler yapıp iftar sofralarına katılan Ankara, İstanbul ve İzmir kaynaklı özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütleri; özellikle de kısa adı TÖHOB olan Türkiye Özel Halk Otobüsleri Birliği ile Özulaş Toplu Taşım A.Ş. ve İstanbul Özel Halk Otobüsleri Esnaf Odası mıdır? (2, 3, 4, 5, 6)

Yoksa bütün bu çalışmalar sonucunda AKP eliyle çıkarılan yasa, seçim öncesinde büyükşehir belediyesi ulaşım hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamında özel halk otobüsü, dolmuş ve minibüs esnafı örgütlerine verilen yeni bir kapitülasyon, yeni bir seçim rüşveti midir? 

Yoksa “devrim gibi…” denilen şey, o kentte yaşayan ve çalışan halkın zararına AKP eliyle yapılmış bir karşı devrim midir?


(1) http://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/devrim-gibi/37692/156

(2) http://kenticitoplutasima.com.tr/ulasim/1122/tohob-sarayda

(3) http://www.ozulas.com.tr

(4) https://www.facebook.com/TOPLUTASIM/

(5) https://www.facebook.com/turkiyeozelhalkotobusleri/

(6) https://www.facebook.com/isthalkoto/

 

 

 

Yayaların trafikteki hali…

Ali Rıza Avcan

Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanlığı’nın 2017 yılı ile 2018 yılının ilk 4 ayına ait trafik kazası sonucu ölüm ya da yaralanma istatistikleri bize ilginç bilgiler veriyor.

ped+pic+sf1

Bu verilere göre, 2017 yılında yerleşim yerleri içinde gerçekleşen 320.764 trafik kazasında 1.136 kişinin ölüp 200.242 kişinin yaralandığını; 2018 yılının ilk 4 ayı içinde gerçekleşen 105.008 trafik kazasında ise 328 kişinin ölüp 59.762 kişinin yaralandığını anlıyoruz.

Ayrıca, 2017 yılında gerçekleşen 182.424 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 31.171’inin (% 17,09), 2018 yılının ilk dört ayında gerçekleşen 53.510 adet ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 9.957’sinin (% 18.60) “yayaya çarpma” şeklinde gerçekleştiğini öğreniyoruz.

Yine bu istatistiklere göre, 2017 yılında gerçekleşen 212.896 ölümlü-yaralanmalı trafik kazasından 18.076’sının (% 8,49); 2018 yılının ilk 4 ayında ise 62.458 ölümlü-yaralamalı trafik kazasından 5.714’ünün (% 9,15) yayaların kusurlu olması nedeniyle gerçekleştiğini belirliyoruz.

Bütün bu verilerin de ortaya koyduğu gibi, kent içindeki yollarda gidip gelen herhangi bir motorlu taşıt aracına sahip olmadığı, bu araçları kullanmadığı halde kendi halinde yürümeye çalışan; hatta yürümek için yer bulamayan yayalar, yoğun kent trafiğinin kurbanı olarak ortaya çıkmakta ve neredeyse her on kazadan 2’sinin mağduru olarak ölmekte ya da yaralanmaktadır.

Bu nedenle yayalar, başka insanları ya da yayaları öldüren ya da onları yaralayan değil; bizatihi kendileri araç sahipleri tarafından öldürülen ya da yaralanan, yürüdükleri ya da yürümeye çalıştıkları kaldırımlarda son hızla gelip giden motorlu taşıt araçlarının tehdidi altındaki canlı varlıklardır.

Onların tek kusuru, kendilerine ait olduğu söylenen kaldırımlarda ya da geçitlerde olmaları, olmaya çalışmaları ve bir şekilde orada bulunmalarıdır.

İşte bu nedenle, kendilerine ayrıldığı, kendileri için yapıldığı söylenen; ama çoğu kez mevcut olmayan ya da mevcut olsa bile ya motorlu taşıt araçları ya da iş yerleri, inşaatlar veya binalar tarafından işgal edilen kaldırımlarda hızla gidip gelen araçların saldırısına maruz kalmakta, yaralanmakta, sakat kalmakta ve ölmektedirler.

Yayaların kaldırımda ya da geçitlerde ölümle tanıştıkları olaylarla ilgili olay ve davalara baktığımızda, sanıkların çoğu kez 2 ya da 3 yıl gibi oldukça az ceza süreleriyle kurtulduklarını görüyoruz. Örneğin 2011 yılında İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi öğrencisi Nadir Alioğlu‘nu kaldırımda öldüren iki araç sürücüsünden birine 3 yıl 4 ay, diğerine de 2,5 yıl ceza verildiğini hatırlarız. Hem de işledikleri suç nedeniyle bir üniversite öğrencisini öldürdükleri halde…

Pedestrian-Accident-Denver-CO

Bu durum, trafiğin en masum unsuru olan yayalar açısından açık bir haksızlıktır.

BU haksızlığın bir an önce giderilmesi için kamu yönetimleri tarafından ivedilikle cadde, sokak, meydan, kaldırım, okul bahçesi ve parklarda oturan, yürüyen tüm kadın ve erkek yetişkinlerin, çocuk, genç ve yaşlıların, hasta, çocuklu, engelli ve bisikletlilerin, buna ek olarak sokak hayvanlarının; kısacası tüm yayaların öncelikle motorlu taşıt araçlarının yarattığı risklere karşı korunmasına, kamyon, iş makinesi, otomobil, motosiklet gibi araçlardan kaynaklanan tehlikelerin önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmasına yönelik politika ve stratejilerin belirlenerek hazırlanacak eylem planlarının uygulamaya konulması gerekmektedir.

 

 

Umumi tuvalet sorunu

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar insanların en doğal ihtiyaçlarını karşılayan yerlerden ulu orta bahsetmek hoş karşılanmaz hatta ayıplanırdı.

Ama zamanın ruhu şimdi buna el vermiyor. 

Şimdi artık, insanın bu en doğal ihtiyacından ve bu ihtiyacı karşılama şeklinden değil; sokakları, parkları mesken tutan kedi ve köpeklerin dışkılarını nereye yapacakları ya da yaptıkları dışkının çevre sağlığını etkilemeden nasıl toplanacağı konuları konuşulur oldu. Hem de hiç utanıp sıkılmadan…

Şimdi artık göstermelik de olsa parklara, yeşil alanlara hayvanlar için, özellikle de köpekler için tuvalet yerleri yapılmaya başlandı.

Tabii ki bütün bu yapılanlar, sokaklarda başıboş yaşayan köpekler için değil, sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış evcil köpekler için ve o köpeklerin gidip kakasını oraya yapacağı varsayılarak…

Ama gelin görün ki, park ve yeşil alanlarda sahibinin elinde gezintiye çıkarılmış köpekler için tuvaletler yapmayı akıl eden belediyeler, bu işi bir türlü insanlar; özellikle de yaşlı, hasta, kadın, çocuk ve çocuklu anneleri düşünerek yapmıyor, yapamıyor.

Bu nedenle de yeşil alanlar, parklar, ağaç ya da duvar dipleri, hatta Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın iddiasına göre anıtlar kötü kokularla kokmaya başlıyor…

Böylelikle kendisinin mevcut anıtı yıkarak daha büyüğünü yapmasına bir gerekçe oluşturuyor…

Sanki her yerde insanların gidip ihtiyacını giderebileceği konforlu, rahat tuvaletler varmış gibi…

Sanki belediyeler, insanların bulunduğu her yerde insanlar için temiz, bakımlı tuvaletler yapıp işletiyormuş gibi…

Sanki Konak İskelesi önündeki tuvalet gibi var olanları kapatmamış, tuvalet yapılması ile ilgili taleplere kulak verip yeni yeni konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletler yapmış gibi…

P1010246

Oysa, insanların köylerde, kasabalarda, özellikle de kentlerde bir arada yaşamaya başladığı tarihlerden bu yana bu temel insani ihtiyacı karşılamak amacıyla umumi tuvaletler yapmak tüm toplumlarda eski bir gelenek… Aynen çeşme, hamam, aşevi yapmak gibi umumi tuvalet yapmak da eski bir alışkanlık. Alışkanlıktan öte kamusal bir görev.

Çünkü, insanların dışkılama ihtiyaçları için yeterli sayı ve nitelikte umumi tuvalet yapmadığınız takdirde o kentte yaşayan ya da çalışanların kirlenen çevre nedeniyle sağlığını tehlikeye atmanız söz konusu…

İşte o nedenle, eski Yunan ya da Roma kentlerine, örneğin Selçuk’taki Efes’e ya da Torbalı’daki Metropolis antik kentlerine baktığınızda herkesin yan yana oturup ihtiyacını karşıladığı o eski “latrina“ları görmeniz mümkün. 

Antik dönem kentlerinde toplumsal bir sağlık hizmeti olarak düşünüldüğü anlaşılan bu hizmetin şimdi, bugünün anlayışı ve teknolojik olanakları çerçevesinde yeterince karşılandığını söylemek ise zor. Özellikle de İzmir’de.

Yıllar öncesinde, daha doğrusu 2006 yılında günde yüzbinlerce insanın, özellikle de turistin gezip alışveriş yaptığı tarihi Kemeraltı çarşısında cami tuvaletleri dışında konforlu, temiz ve bakımlı tuvaletlerin bulunmayışı nedeniyle bu eksikliğin bir an önce giderilmesi için defalarca ricada bulunulmasına karşın, bu talebe ısrarlı bir şekilde sağır kalan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerini protesto etmek amacıyla elinde bir klozetle birlikte Anafartalar Caddesi’ndeki Salepçioğlu Çarşısı’nın önüne çıkan Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Necati Ortabaş‘la altı esnaf temsilcisinin takım elbiselerini giyip kravatlarını takarak yaptıkları son derece anlamlı ve etkili protestoyu hatırlıyorum.

Ardından da buna karşılık Aziz Kocaoğlu‘nun Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği yöneticilerinin iş yerlerine imar cezaları yağdırmasını da…

34942757881_d1700b825b_o

Şimdi aradan tamı tamamına 12 yıl geçmiş olmasına karşın tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda açılmış yeni, konforlu, temiz ve bakımlı bir tuvalet -ne yazık ki- yok. Üstüne üstlük Konak İskelesi önündeki belediye tuvaleti de kaldırılmış durumda.

Bu yokluk hali, Kordon, Göztepe ve Karşıyaka sahili için de geçerli.

Ayrıca hiçbir metro ve İZBAN istasyonunda da tuvalet yok.

Vapur iskelelerinde olan tuvaletler ise ya temizlik bahanesi ile kilitli ya da akşam mesai saati bitiminden itibaren kapatılıyor. Sanki o saatten sonra vapur seferi  ve o seferlerle gidip gelen insanlar yokmuş gibi.

Memurların mesaisi nasıl 17.30’da bitiyorsa, insanların dışkılama ihtiyacı da aynı saatte bitiyor.

s887195

ESHOT’a, İZULAŞ’a ait aktarma istasyonlarının hiçbirinde tuvalet yok. Hatta Halkapınar’daki aktarma alanında sadece belediye sürücüleri için kapısı kilitli bir tuvalet bulunmasına karşın, burada otobüs bekleyen ya da otobüsten inen yurttaşlar için bir tuvalet yok. İnsanlar zorunlu olarak en yakındaki Otogar Camisi’nin tuvaletine gitmek zorunda kalıyorlar.

Bu durum Alsancak’taki İZBAN istasyonu ve çevresi için de geçerli. Bu bölgedeki tek çare, İZBAN istasyonun yanındaki TCDD mescidine ait tuvalet.

Kordon’a, Göztepe sahiline ya da Bostanlı’ya konulan tek kişilik otomatik tuvaletler ise yetersiz olduğu gibi sık sık bozulan teknolojileriyle soruna çözüm olmaktan oldukça uzaklar…

Velhasıl, İzmir’de kamuya açık alanlarda ya tuvalet yok ya da yetersiz, bakımsız ve konfordan uzak.

Bu durum ise yaşlı nüfusu oldukça yüksek olan İzmir’de yaşayan ve çalışan hastaların, çocukların, çocuklu annelerin, engellilerin ve yaşlıların büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri tarafından pek de düşünülmediğini, o nedenle herkesin kendi başının çaresine bakmasını beklediklerini göstermektedir.