CHP, İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında ne düşünüyor?

Ali Rıza Avcan

“İzmir Körfez Geçişi Projesi”ni ÇED halkı bilgilendirme toplantısının yapıldığı 2015 yılından bu yana öğrenmeye, tartışmaya ve bu proje ile ilgili bir tutum geliştirmeye çalışıyorum.

Bu amaçla 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapılan Halkın Bilgilendirme Toplantısına katılarak proje hakkındaki ilk bilgileri edindim.

Ardından 24 Mayıs 2016 tarihinde TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi Akdeniz Salonu’nda düzenlediği seminere katılarak Karayolları 2. Bölge Müdürü Abdülkadir Uraloğlu ile projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş.’nin Proje Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu‘yu dinleyerek ve sundukları görselleri izleyerek proje hakkındaki bilgilerimi geliştirdim.

24 Mayıs 2016 tarihli toplantıya o tarihte İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı olan Buğra Gökçe ile Başkan Danışmanı Bülent Tanık‘ın,  ayrıca o tarihlerde Ulaşım Dairesi Başkanlığı görevini yürüten Fidan Arslan‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yakınlıkları bulunan Urla ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi, Konak Belediyesi eski başkanı Muzaffer Tunçağ‘ın katıldıklarını görerek ve Muzaffer Tunçağ‘ın projenin yapılacağı bölgenin depremselliği ile ilgili, Bülent Tanık‘ın da körfezin dibinde yapılacak tüp geçişin genişliği ile ilgili itirazlarını dinleyerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje karşısında net bir tutum alacağını umdum.

Bu toplantıda sorulan sorular ve yapılan tartışmalar sonucunda, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İZSU ve TCDD işbirliği ile yapılacak olan “İzmir Körfezi ve Alsancak Limanı Rehabilitasyon Projesi” sayesinde körfez akıntılarında ve su kalitesinde sağlanacak % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırladığı gerçeğinin ortaya çıkması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu projeye karşı çıkacağını düşündüm. 

Ardından Doğa Derneği, Tema Vakfı, DTK Ekoloji Meclisi‘ndeki arkadaşlarla değişik toplantılarda bir araya gelerek onaylanan ÇED Raporu üzerinden proje hakkındaki bilgilerimizi birbirimizle paylaşıp projede karşı çıktığımız konuları somutlamaya çalıştık.

Bu arada 2015 tarihli ÇED Raporunun, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” üzerindeki olumsuz etkilerini giderecek şekilde yeniden düzenlendiğini görüp 360 sayfadan oluşan ÇED Raporu ile 3484 sayfadan oluşan eklerini ayrıntılı bir şekilde okuyup irdelemeye çalıştık. Okuyamadığımız bölümlerini bakanlıktan temin edip tekrar tekrar okumaya ve tartışmaya devam ettik. 

Doğa Derneği‘nin 26 Nisan 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığı toplantıya giderek konuşmacı ve katılımcılarla birlikte konuyu tartışmamız mümkün oldu.

Bu arada bu projeden nemalanacak olanların İnciraltı 2. Nesil Platformu adı altında bir araya gelerek AKP İzmir Milletvekili Atilla Kaya ile birlikte değişik sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ettiklerini, gazetelerde haber olmaya çalıştıklarını, Başbakan Binali Yıldırım ile görüştüklerini; böylelikle kendilerinden yana bir kamuoyunun oluşumu için çaba gösterdiklerini izledik.

Ama yine de biz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile proje alanında kalan Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinden umutlu idik. Çünkü onlar; yani Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri ÇED Raporu’na eklenmiş olan belgelere göre “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayışını gerekçe göstererek, bunun için çok düzgün raporlar hazırlayarak projeye karşı çıkıyorlar, projeyi İzmir için gereksiz buluyorlardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise net bir şey söylemiyordu.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden şüpheleniyor ve “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirilerek meşrulaştırılacağını düşünüyorduk.

Bu şüphe dolu halimiz çok uzun sürmedi. Çünkü Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 6 Haziran 2017 tarihinde Aydınlık Gazetesi’ne verdiği demeçte aynen şunları söylüyordu:

“Zaten bu projeyi ilk belediye başkanı olduğumda o zamanki Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Bey ile görüşürken ben attım ortaya. Kordon yolunu yapmaya çalışıyorlardı. Kordon Yolu’nu yapmayın, bu bize ulaşım anlamında bir katkı sağlamıyor. Eğer bir şey yapmak istiyorsa hükümet, Körfez geçişini yapın demiştim. Sonra o bugüne geldi. Bunu merkezi hükümet yapmak istiyor. Ciddi bir yatırım, büyük bir yatırım. Ne zaman biter? Bence kısa sürede bitmesinden ziyade, belki bu tüp geçide bizim arkadaşların bir kısmı kamuoyunda gereklidir, gereksizdir diye tartışmalar var. Bana göre İzmir ekonomik olarak büyümesini 2010’dan beri sürdürdüğü düzeyde sürdürürse, bu tüp geçide 10 sene içerisinde mutlaka çok büyük ihtiyaç olacak. Zaten başlanması bitmesi derken belki 2-3 sene önce biter ama geç kalmasındansa önce bitmesi iyidir. Ben de bu projeyi destekliyorum. Benim isteğim, dileğim projenin tamamının tüp geçit olarak gerçekleşmesiydi. Köprü olmamasıydı. Maliyet çok yükseldiği için bu şekilde karar verildi.”

https://www.aydinlik.com.tr/ege/2017-haziran/baskan-acikladi-o-proje-bana-ait

İzmir Körfezi Geçiş Köprüsü 01.png

Evet böylelikle, Pandora’nın Kutusu açılmış ve ortalığa “bu projenin sahibi aslında benim” söylemiyle başlayan bir kötülük saçılmaya başlanmıştı…. Belki de daha doğru bir ifadeyle, İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin geleceğini karartan bir kötülük bu şekilde tescillenerek meşruluk kazanmaya başlıyordu.

Bundan sonra belediyeler cephesindeki her şey sessizliğe büründü. Dün projeye karşı çıkan ilçe belediyeleri kendi ilçelerine yapılacak bu büyük yatırım için artık ne olumlu ne de olumsuz görüş belirtiyorlardı. Sanki bu büyük yatırım başka bir yere yapılacakmış gibi ilgisiz kalıyorlar, bundan böyle festivaller, törenler, şarkılı türkülü konserler onları daha fazla meşgul ediyordu.

Biz bu arada yasal süresi içinde Doğa Derneği, EGEÇEP, TMMOB ve 81 sivil yurttaş olarak “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ne izin veren ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle davamızı açtık. Sadece bununla yetinmeyerek “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin önünü açmak amacıyla Gediz Nehri Sulak Alanı Koruma Bölgelerinin sınırlarını değiştiren Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun yeni kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için de ikinci bir davayı açtık.

Tabii ki bu dava süreçlerinde de belediyeleri, özellikle de ilçe belediyelerini müdahil olarak aramızda göremedik. Çünkü onların İzmir, İzmir Körfezi, Gediz Nehri, Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuşcenneti, İnciraltı gibi kültürel ve doğal değerlerimizle ilgili bir kaygıları, şüpheleri yoktu. Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin önünü açmak için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca lağvedilen İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) için yaptıkları itirazların ve döktükleri timsah gözyaşlarının doğru olmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Çünkü o sırada “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ni İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirmekle meşguldüler… Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne hukuki anlamda meşruluk kazandırmayı düşünüyorlardı.

Nitekim 12 Eylül 2017 Salı günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan  İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 3. Paydaş Toplantısı‘nda yapılan sunumlar da “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirildiğini, alternatif senaryo çalışmalarına konu bir seçenek olarak yer aldığını gösteriyordu.

Velhasıl, Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun açık bir şekilde sahiplendiği ve güncellenmekte olduğu İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirdiği “İzmir Körfezi Geçiş Projesi”ne kah sessiz kalarak kah “Büyük Başkan“ın dediğine itiraz etmeyerek önemli bir doğa ve kent suçuna ortak olmayı tercih ediyorlardı.

Peki bu arada, İzmir Körfezi’nin ortasına AKP’nin ampulünü çağrıştıran koskoca bir beton ada konduracak bu siyasi projeye karşı çıkmasını beklediğimiz Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) onun örgütleri, il ve ilçe başkanları, milletvekilleri, yerel siyasetçiler ve CHP üyesi İzmirliler neredeydiler?

“Yap-İşlet-Devret” yönteminin; yani “Deli Dumrul Köprüsü” modelinin Boğaziçi’ndeki Yavuz Sultan Köprüsü, İzmit Körfezi’ndeki Osmangazi Köprüsü ve Çanakkale Boğazı’ndaki 1915 Çanakkale Köprüsü‘nden sonra dördüncü örneğini oluşturacak bu projeye CHP’liler ne diyorlar, bu proje hakkında ne düşünüyorlar?

“Yap-İşlet-Devret” modeli ile yapılan köprülere, 3. Hava Limanı’na, Kanal İstanbul’a, Kuzey Ormanlarının yok edilmesine, Ankara’daki Gökçek’in ODTÜ operasyonlarına ve sermayenin iktidar yandaşlarına sermaye transferini amaçlayan benzeri birçok AKP projesine karşı çıkan CHP Merkez Yönetimi, karşı çıkılan projelere tıpatıp benzeyen bu projeye “Evet” mi diyecektir?

Yoksa belediye başkanının sahiplenip desteklediği bir proje giderek bir CHP projesine mi dönüşecektir?

Bu anlamda CHP ne zamana kadar belediyenin, daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun dümen suyunda bir siyaset izleyecektir?

Yoksa, belediye başkanlarının politikalarına ve yatırımlarına karşı çıkıp eleştiren bazı arkadaşlarımızın başına geldiği gibi CHP İzmir İl ya da ilçe yönetimleri bu projeye karşı çıkanlara da disiplin sopasını göstererek onları partiden mi atacaktır?

Bence CHP ve İzmir açısından önemli bir sapağa gelmiş durumdayız.

CHP, belediye başkanının istediği gibi bu projeyi görmemezliğe gelip zımni bir şekilde destekleyecek mi yoksa belediye başkanına karşın olan biteni fark edip biz kent/doğa savunucuları ve İzmir halkı ile birlikte projeye -geç de olsa- karşı mı çıkacaktır?

Aksi takdirde körfezin ortasına yerleştirilecek ampul şeklindeki bir beton ada, İzmir’deki CHPlileri ve tüm bir İzmir halkını psikolojik anlamda yaralayan, onların motivasyonlarını düşüren bir siyasi iktidar damgasına dönüşecektir…

Yapay Ada 03

Sanırım bu düğümün çözülmesi, CHP’nin İzmir’deki geleceğini belirleyecek önemli bir hesaplaşma fırsatına konu olacak ve CHP yönetimi İzmir’e yapılan bu kötülüğe “HAK; HUKUK, ADALET” anlayışıyla “HAYIR!” diyecektir….

 

 

Maksat hasıl olmuştur…

Ali Rıza Avcan

Evet, eski bir anlatım tarzını tercih ettiğimin farkındayım.

Çünkü bunun yerine “amaca ulaşılmıştır” deseydim, anlatmak istediğimi tam olarak ifade edememekten çekiniyorum. O nedenle eski anlatımıyla “maksat hasıl olmuştur” demenin daha uygun olacağını düşündüm. Sanki böyle söylendiğinde anlatılmak istenen şeyin özüne daha fazla değiniliyormuş gibi bir duygu var içimde….

Sözlüklere baktığımızda bu tümcenin, “amaca ulaşılmak” ya da “amacın gerçekleşmesi” olarak açıklandığını; bunu örneklemek için de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “İmzanın arkasına saklanan adam, dost düşman her kim olursa olsun maksat hasıl olmuştu.” tümcesinin kullanıldığını görüyorsunuz.

Hepimizin bildiği gibi, maksat ya da amaca ulaşma hali, çoğu kez o amacı hedefleyen/ler açısından olumlu bir anlam içermekle birlikte; o amaçla ilgili taraflar açısından bazen olumlu bazen de olumsuz anlamlar içerebilir. Biz de işte bu düşünceyle; yani sorduğumuz sorulara süresi içinde doğru yanıtlar verileceği düşüncesiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne defalarca ve bıkıp usanmadan aynı soruları sorduk. Hem de 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve o kanuna göre düzenlenmiş olan Bilgi Edinme Hakkının Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre yanıtlanması mümkün ve kolay soruları…

Sorduğumuz sorularda İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden biri olan İzmir Deniz İşletmeciliği Anonim Şirketi‘nin; kısa adıyla İzdeniz‘in geçtiğimiz yıllarda ne miktarda kâr ya da zarar ettiğini, bilanço hesaplarının nasıl gerçekleştiğini, yıllık gelir ve giderlerinin ne olduğunu öğrenmek için niye İnternet sayfasında bir “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünün bulunmadığını hatırlatarak İnternet sayfasında bu bölümü açmalarını talep ettik.

Çünkü biliyorduk ki, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Sermaye Şirketlerinin Açacakları İnternet Sitelerine Dair Yönetmeliğin hükümlerine göre bağımsız denetçi tarafından denetlenen bu tür sermaye şirketlerinin İnternet sayfalarında şirketle ilgili temel mali bilgi ve duyuruların bulunması gerekiyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu diğer sermaye şirketlerinin İnternet sayfalarında olduğu gibi, İzdeniz‘in İnternet sayfasında da “Bilgi Toplumu Hizmetleri” adıyla açılan özel bir bölümde şirketin taahhüt edilen ve ödenmiş sermayesi, ortakları, yönetim kurulu üyeleri, bağlı olduğu ticaret sicili memurluğu, ve numarası, tescil tarihi, yönetim kurulu kararları, bilançoları, vergi dairesi ve numarası, MERSİS numarası ve denetçisinin adı, adresi gibi bilgi ve duyuruların bulunması gerekiyor. Bu durum, aynı zamanda yerine getirilmesi gereken yasal bir zorunluluk.

Bu zorunluluk kamunun bilgilenmesi, bilgilendirilmesi; daha doğrusu Bilgi Edinme Hakkı açısından çok önemli. Çünkü yönetimini oylarımızla belirlediğimiz bir belediyenin şirketlerinde işlerin iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini bilmemiz ve oy verirken ona göre karar vermemiz gerekiyor.

Bu bilgilerin İnternet üzerinden halka duyurulması hem yasal bir zorunluluk hem de açıklığa, şeffaflığa, halkın bilgi edinme hakkına saygı duyduğunu iddia eden tüm siyasi partilerin ve siyasetçilerin en temel görevlerinden biri.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminde olduğu belediye şirketleriyle ilgili bilgileri, daha biz sormadan bütün açıklığı ile bizlerle paylaşması gerektiği halde; bu bilgileri çoğunlukla halkla paylaşmadıklarını, İnternet sayfalarında bu bilgileri kapsayan bölümleri açsalar bile ya tüm bilgileri bu bölüme koymadıklarını ya da bu bölümlerin çalışmadığını görüyoruz. Bu konudaki en uç örneği ise İnternet sayfasında böyle bir bölüm açmadığı halde bizlere verdiği yanıtlarda açtığını iddia eden, bunu kanıtlamak için de aşağıdaki görüntüleri gönderen İzdeniz şirketi oluşturuyor.

izdeniz a.ş. (1)
İzdeniz’in İnternet sayfamda “Bilgi Edinme Hizmetleri” bölümü var diye gönderdiği görsel

Özet olarak; şirketle ilgili bilgilerini İnternet üzerinden halkla paylaşmayan, bundan kaçınan, bu konuda yöneltilen soruları ısrarlı bir şekilde yanıtlamayan ya da yanlış cevaplar veren bir şirketin böyle yapmakla nasıl bir kazancı olduğunu sormadan edemiyoruz kendi kendimize.

İskeleler ölçeğindeki yolcu ve sefer sayılarını sorduğunuzda bu verilerin elinde olmadığını ya da şirketle ilgili sorular sorduğunuzda Bilgi Edinme Kanunu kapsamında olduğu halde bu kanun kapsamında olmadığını söyleyerek halkı yanıltan veya her türlü bilgiyi “ticari sır” arkasına gizleyen, uzun yıllar “vekil” genel müdür eliyle yönetilip olaylı son grev sonrasında genel müdürünün istifa ederek ayrıldığı bir şirket acaba neden böyle davranır? Başka bir anlatımla, bilerek ve isteyerek ısrarla bilgi vermekten kaçınan ya da yanlış bilgi vererek kurumlarının itibarına zarar verenlerin halktan gizleyip paylaşmak istemediği bilgilerde acaba hangi yanlışlık ya da eksiklikler vardır diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Resim1Oysa böylesi durumlarda sahip olduğu bilgiyi paylaşmamak ve bundan ısrarlı bir şekilde kaçınmak o kuruma zarar vereceği gibi insanın aklına ister istemez birtakım şüpheler düşürerek sonuca; yani maksad’a ulaşmasını sağlayarak “maksad hasıl olmuştur” de dedirtebiliyor…

DJWkIAmXgAA0Ap0

Tabii ki geride bir duman bulutu gibi yoğunlaşıp çoğalan kaygı, şüphe ve güvensizliklerle…

Bu yoğun güvensizlik duygusuyla ister istemez şu soruyu sormadan da edemiyoruz:

Yoksa, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzdeniz Deniz İşletmeciliği Anonim Şirketi‘nde “Hak, Hukuk, Adalet” yok mu?

 

Kaybolan yıllar…

Ali Rıza Avcan

Kamu yatırımların süresi için bitirilmesi, kamu kaynaklarının verimli kullanılması açısından önemli bir konudur.

Çünkü herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik nedeniyle ortaya çıkan toplumsal bir ihtiyacın karşılanması ya da bu ihtiyaçtan kaynaklanan sorunların zamanında etkin bir şekilde çözümlenmesi ancak bu ihtiyacın duyulduğu süre içinde karşılanması ile mümkün olabilir. 

Bu anlamda, yapılan kamu yatırımının bu yatırımla ilgili toplumsal ihtiyacın zamanında fark edilmesi ve bu ihtiyacın karşılanması amacıyla yapılan yatırım hizmetinin başlangıçta öngörülen sürenin içinde bitirilmesi gerekir. Bunun da nedeni, yatırımın yapılmasına karar verildiği tarihteki ihtiyaç düzeyiyle yatırımın bittiği tarihteki ihtiyaç düzeyinin birbirinden çok farklı olması olasılığıdır. Yatırımın sürüncemede kalması nedeniyle aradan geçen süre içinde ihtiyacın daha da artması ve bu nedenle konunun giderek bir soruna dönüşmesi, yatırım sonuçlandığında da çoğunlukla o tarihte daha da büyümüş olan ihtiyacı karşılayamaması sıklıkla karşımıza çıkan bir durumdur. 

maxresdefault

O nedenle, Özal’la anılan 1984’lü yıllardan bu yana yatırımların süresi içinde bitirilmesi olumlu anlamda “işbitiricilik” olarak kabul görmüş; bu durum, 2000’li yıllarda başlayan AKP iktidarı ile birlikte köprü, tünel ve liman gibi büyük boyutlu yatırımların sözleşmesindeki süreden önce bitirilmesi ve bunu gerçekleştirenlerin ödüllendirilmesi suretiyle siyasetçiye puan kazandıran bir sisteme dönüştürülmüştür. 

Tabii ki bu durumun, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile birlikte anılan Keçiören Metrosu ya da Ankara-İstanbul Hızlı Tren Projesi veya Bolu Tüneli gibi yılan hikayesine dönen defoları da olmuş; ancak sistem genel olarak süresinde ya da süresinden önce bitirilen yatırımlar nedeniyle halk nezdinde puan kazanılan bir uygulamaya dönüşmüştür.

Kamu yatırımlarının süresini belirleyen faktörler ise öncelikle yapılacak yatırım mekânın coğrafi ve fiziki özellikleri, sahip olunan teknolojik düzey, bu yatırımı yapacak olanların yeterli bilgi, birikim, beceri ve mali güce sahip olması olarak sıralanabilir.

Bu anlamda yatırımın yapılacağı yerin/mekânın kendi içinde barındırdığı zorluklar ve sürprizler çok önemlidir. Yatırım yapılacak zeminin özellikleri ya da yatırıma uygun coğrafya koşulları bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.

Sahip olunan teknolojik olanaklar da başka bir önemli faktördür. O yatırım için gerekli olan teknolojik olanakların bulunmaması ya da yetersiz olması da çoğu kez yatırımın süresini arttırır.

Bence bir yatırımın süresini belirleyen faktörlerin arasındaki en önemli unsur, o yatırımın doğru projelendirilmesini sağlayan araştırma, analiz, yönetme, izleme, denetleme, güncelleme ve yatırım konusu hizmetin işletmesi ile ilgili bilgi, beceri ve birikim düzeyinin kalitesi ile yeterli finansal kaynaklara sahip olunmasıdır.

Bu anlamda gerçek ihtiyaçlara dayalı, yapılabilir ve sürdürülebilir bir yatırım projesi hazırlanmadığı ve bu proje doğru araştırma ve analizlerle desteklenmediği sürece istediğiniz kadar teknolojik olanağa sahip olun ya da kasalar dolusu paranız olsun, o proje uygulamasından istediğiniz sonucu almanız mümkün olmayacaktır.

Şimdi, bu ön değerlendirme sonrasında gelin hep birlikte çevremizdeki merkezi yönetim birimleriyle yerel yönetimlerin yatırımlarını bakarak bu yatırım faktörlerine; özellikle de yatırım süresinin uzaması ile ilgili yanlışlık ya da eksiklikleri inceleyelim:

1354108958

Bildiğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi Metro, Karşıyaka ve Konak Tramvayları, İzmir-Deniz, İzmir-Tarih, Mavişehir Opera Binası, Kemeraltı Balıkçılar Meydanı ve Kültürpark projeleri gibi büyük boyutlu projelerde hem işe söz verdiği tarihlerde başlayamıyor hem de bütün bu işleri süresi içinde bitiremiyor.

Bu durum artık öyle bir hale geldi ki, belediye hakkında en küçük bir bilgisi olan herkes belediyenin tanıtımını yaptığı her yeni yatırımın süresinde başlayamayacağını ve bitirilemeyeceğini baştan kabulleniyor. Bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi adeta “geç yapılan işlerin belediyesi” olarak tanınıyor, kamuoyunda bu doğrultuda bir algı gelişiyor. 

Bir belediyenin sözünü edip taahhüt ettiği bir yatırıma zamanında başlamaması ve zamanında bitirememesi onun için çok kötü bir şey. Çünkü bu kötü şey, belediyenin halk gözündeki güvenilirliğini açık, net bir şekilde ortadan kaldırıyor.

Belediye yönetimi bu durumu uzun bir süre Ankara’daki merkezi yönetimin engellemeleriyle açıklamaya çalışsa da, Ankara’daki merkezi yönetimin onayına tabi olmayan işlerle diğer işlerde de bu durumun ortaya çıkması nedeniyle böylesi bir gerekçe ya da mazeret uzun süredir inanılırlığını ve geçerliliğini yitirmiş durumda.

O nedenle herkes artık “senin işini engelliyorlar da niye Eskişehir’in işini engellemiyorlar?” ya da “o belediye işlerini niye zamanında yapıyor da sen yapamıyorsun?” diyerek güvensizliklerini açık bir şekilde ortaya koymaya başlıyor.

Bu konunun vatandaşın gözündeki güvenilirlik dışında kalan diğer bir yanı da yatırımların süresinin uzaması nedeniyle ortaya çıkan ancak kağıda kaleme ve muhasebe ve maliyet hesaplarına yansımayan, bir anlamda gizlenen belediye zararlarıdır.

Var olan bir ihtiyaç nedeniyle yapılmasına karar verilen bir yatırımın zamanında başlamaması ya da bitirilmemesi nedeniyle o hizmetin süresi içinde yapılmayışından kaynaklanan bu durum, hem hizmetten yararlanacaklar açısından hem de yatırımı yapan belediye açısından bir yoksunluğu hem de bu yoksunluktan kaynaklanan ek maliyetleri karşılama açısından kamu zararına yol açan bir kusur hatta açık bir mali suçtur.

Örneğin belediye araçlarında yakıt israfına neden olan bir sorunun çözümünün bu şekilde geciktirilmesi nasıl bir ek israfa ve zarara neden oluyorsa aynı şekilde bir yolun, bir köprünün yapılmayışı bizi o hizmetin süresi içinde işletmeye alınması suretiyle ortaya çıkacak yarar ya da kardan mahrum ederek gerçek anlamda zarara uğramamıza neden olacaktır.

Bir yatırımın gerekli olduğu zamanda yapılmaması ya da yapılan yatırımın süresi içinde bitirilmemesi nedeniyle ortaya çıkan zararların tek özelliği bunların araştırılıp belirlenmemesi ve muhasebe kayıtlarına dahil edilmemesidir. 

O nedenle de çoğu kez bizler; yani o kentte yaşayanlar yapılmayan hizmetlerin ya da süresi içinde bitirilmeyen yatırımlardan kaynaklanan “yoksun kalma zararları“nı bilmez, yatırımın geç de olsa yapılıp bitirilmesini çoğu kez tevekkülle karşılarız.

İşte o anlamda, kamu kaynaklarının verimli ve etkin kullanılması açısından, süresi içinde başlamayan ya da bitirilmeyen bütün yatırımların oluşturduğu bu zararların hesaplanarak belirlenmesi ve zarara neden olanlardan tazmin edilmesi en doğrusu olacaktır.

halkapınar tramvay şantiye (2)

Çünkü bizler, “Kent Hakkı“na sahip yurttaşlar olarak belediye yönetim ve yatırımlarında da “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışının yerleşmesini; kamu hizmetini zamanında yapmayan ya da yatırımların süresi içinde sonuçlanmasını sağlayamayan, bunu bir alışkanlık haline getiren tüm yöneticilerin bu zarardan sorumlu olmasını ve onlardan bu konuda hesap sorulmasını istiyoruz.

Kemeraltı üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

İzmir’e geldiğimden ilk günlerde, çözülecek yeni bir düğüm gözüyle baktığım ve daha sonrasında bu düğümü çözerek yaşamımın tamı tamama dört yılını verdiğim tarihi Kemeraltı Çarşısı’na şu sıralarda gereken önemi vermediğimi, adeta onu ihla etmeye başladığımı hissediyorum.

Oysa daha ilk günlerde cadde, sokak, çıkmaz ve merdivenlerini, sokak geçişlerini, gözden ırak kalmış kuytularını keşfederek, hangi meslek grubu ya da esnafın nerede yoğunlaştığını araştırıp öğrenerek, sonrasında da her dükkanı, sahip ve çalışanlarını neredeyse ismiyle, her sokağı numarasıyla ezberlediğim, gerginlik üzerine oturmuş toplumsal coğrafyasını aklıma yazdığım Kemeraltı, son zamanlardaki sosyal medya paylaşımlarında pek yer bulamasa da aklımdan hiç çıkmadı, yüreğimin en hassas bölgesindeki varlığını hep korudu.

Bu ihmalkarlık ya da vefasızlığı fazlasıyla hissettiğim için bayram sonrasında ilk yaptığım şey, Kemeraltı’na giderek kulaktan duyduğum bazı yeni gelişmeleri, bir türlü bitmek bilmeyen belediye yatırımlarını görmeye, pazarda ya da markette bulamadığım yiyecekleri arayarak ihtiyaçlarımı gidermeye ve sahaf dostum Hakan Kazım Taşkıran’ı ziyaret edip derin bir İzmir ve Kemeraltı sohbeti yapmaya ayırdım.

İyi de yapmışım. Böylelikle yolda gördüğüm esnaf arkadaşlarla ayaküstü sohbetler yaparak, unuttuğum mekanları anımsayarak, yeni yapılan ya da açılan yerleri fark ederek, kapanan yerler için üzülerek, kitap, fotoğraf, pul, eski eşya ve müzik üzerinden güzel bir sohbeti koyulaştırarak keyifli bir Kemeraltı günü yaşadım. 

O nedenle bundan böyle ara ara ya da zaman zaman Kemeraltı ile ilgili görüp duyduklarımı ya da hissettiklerimi, yolunda giden ya da gitmeyen şeyleri sizlerle paylaşarak bu tarihi bölge ve çarşının kimliğini koruyarak ayakta durması için çaba göstermeye devam edeceğim. O nedenle bu yazının başlığını, 1’den ötesini getirmek amacıyla numaralamaya dikkat ettim.

***

Bugün size sözünü edeceğim şeylerden ilki, İzmir Ticaret Odası tarafından restore ettirilen Başdurak Camii’nin altındaki yeniden düzenlenip Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı olacak.

Başdurak Camii Projesi 001Başdurak Camii Projesi 002Başdurak Camii Projesi 003

“Kemeraltı’ndaki Başdurak Cami Altında Yer Alan Dükkanların Turistik Çarşı Olarak Kente Kazandırılması Projesi” ismini taşıyıp 2011 yılında başlayan çalışmada “Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın 24 saat yaşayan bir merkez olabilmesi için bünyesinde cazibe noktalarının yaratılması gerekmektedir. Bu doğrultuda hem tarihi bir yapıyı turizme kazandırmak hem de içerisinde geleneksel el sanatları ile özel tasarım ürünleri yaşatacak bir turistik çarşı kurmak hedeflenmiş.“

2011 yılında başlatılan bu çalışmada önce Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yapılan 10 yıllık sözleşme uyarınca Başdurak Camii ile bu caminin altındaki dükkanların ve şadırvanların röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri İzmir Ticaret Odası tarafından hazırlatılmış, ardından da caminin altında yapılan toplam 28 dükkan, restorasyon karşılığı kiralama modeline göre kiralanmaya başlanmış. 

Gördüklerimize ek olarak çarşıda bulunan görevliden aldığımız bilgilere göre 28 dükkanın çoğu 10 yıllığına kiralanmış durumda. Geriye sadece 4-5 dükkan kalmış durumda. Kiralanan dükkanların bir kısmı çalışmaya başlamış durumda, büyük bir kısmının da kepenkleri kapalı durumdaydı. Dükkanlar arasında hediyelik eşya satışı yapanlar dışında Alsancak Dostlar Fırını gibi gıda satış yeri olarak kullanılanlar da bulunmaktaydı. 

Bu durumuyla yapılan Kemeraltı-Başdurak Turistik El Sanatları Çarşısı‘nın Kemeraltı’na yeni bir soluk, yeni bir anlayış getireceği kesin. Hem bu nedenle hem de İzmir Tarih Projesi adını verdikleri bir çalışma çerçevesinde uzun uzun raporlar yazıp toplantılar yapan İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleriyle çok ortaklı TARKEM‘in bugüne kadar yapamadıklarının aksine ortaya somut, güzel, anlamlı ve yararlı bir şey koymuş olmaları nedeniyle İzmir Ticaret Odası‘nı ve bu projeyi oluşturduğuna emin olduğum sevgili arkadaşımız Dr. Hitay Baran‘ı kutlamak, kendisine teşekkür etmek gerekiyor.

20170905_15011720170905_15000120170905_15011220170905_145955

Ancak iki önemli noktayı unutmayıp vurgulamak koşuluyla…

Birincisi, bu yeni yapılan çarşının ve dükkanların çevresindeki diğer işyerlerinden; özellikle de Kızlarağası Hanı’ndaki benzerlerinden farklı olması, hediyelik eşya satan işyerlerinin ucuz Uzakdoğu ve Hindistan kaynaklı ürünleri satmamaları amacıyla ülkemize, özellikle de İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarım ve üretimi konusunda İzmir Ticaret Odası‘nın onlara yardımcı olması ve liderlik yapması koşuluyla…

İzmir Ticaret Odası Eğitim ve Sağlık Vakfı‘nın geçtiğimiz yıllarda bu tür İzmir’e özgü hediyelik eşya tasarımı ve üretimi konusunda yaptıklarını, açtığı yarışmayı hatırladığım için o tarihlerde yapılmış çalışmaların, bu yeni girişim çerçevesinde sürdürülerek bu yeni çarşının başlangıçtaki hedefler doğrultusunda varlığını ve farklılığını sürdürmesinin  yararlı olacağını düşünüyorum.

İkinci olarak da, bu çarşıdaki 28 ayrı işyerinin en kısa sürede çevrelerindeki diğerlerine benzememesi ve bir bütün olarak algılanıp kabul görmeleri, bir anlamda örnek olabilmeleri için bu dükkanların kiralanması ve işletilmesi ile ilgili bir işletim modelinin çarşının kuruluş amaç ve hedefi doğrultusunda oluşturularak yaşama geçirilmesini öneriyorum. Çünkü bir şeyi yapmak nasıl bir başarıysa, yapılanı koruyup sürdürmenin de başka bir başarı olduğuna ve bu iki başarı birlikte gerçekleşmediği sürece yapılanların beyhude olacağına inanıyorum.

İzmir’e, özellikle de Kemeraltı’na ait yeni güzelliklerde buluşmak, doğru, anlamlı, yararlı ve somut şeyleri gerçekleştiğini görüp keyiflenmek dileğiyle….

İzmir, ikinci bir Efes olacak mı?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarının İzmir üzerindeki egemenliğini sergileyip vurgulamak amacıyla bir “siyasi proje” olarak önümüze koyduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, uzun vadede İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecektir.

Bu anlamda İzmir Körfez Geçiş Projesi yapıldığı takdirde İzmir, ikinci bir Efes olmaya adaydır.

Neden derseniz İzmir Körfez Geçişi Projesi yapıldığı takdirde İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin başına gelecek belaları sırasıyla açıklayalım:

İzmir Körfez Geçişi Projesi, iktidarın verdiği talimat uyarınca 2015 yılında İzmir halkına sorulmadan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü ile Yüksel Proje A.Ş. tarafından hazırlanarak ÇED raporu düzenlenmiştir.

10

Hazırlanan ilk ÇED raporunda, bu proje içinde yer alan köprü ayaklarıyla yapay beton adanın İzmir Körfezi’nin zayıf su akıntılarıyla su kalitesini ne şekilde etkileyeceği hiç dikkate alınmamıştır.

Çünkü İzmir Körfezi’ndeki akıntıyı ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırarak Körfez’e daha büyük gemilerin girmesini ve Alsancak Limanı’nın genişletilip geliştirilmesini sağlamak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından ortaklaşa geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ne ait ÇED raporu o tarihte henüz onaylanmamıştır.

Ne tesadüftür ki, Körfez’deki akıntıyı ve suyun kalitesini arttırmayı amaçlayan bir proje ile bu akıntıyı azaltıp su kalitesini düşürecek başka bir proje aynı anda ortaya çıkmakta ve bu iki proje arasındaki olumlu ya da olumsuz etkileşimi dikkate alan bir çalışma yapılmamıştır. 

Hal böyle iken bu etkileşimi dikkate almayan proje önerisiyle 2015 yılında İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin halkı aydınlatma toplantısı yapılır ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırlayacağı gündeme getirilmez. 

Bu çetrefilli sorun ancak 2016 yılının Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi’nde düzenlediği “seminer” isimli proje tanıtım toplantısında, projeye karşı çıkanların sorularıyla ortaya çıkar ve projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş. alelacele yeni bir ÇED raporu hazırlayarak diğer projenin hedeflediği % 40 oranındaki iyileşmeyi kendi projeleri ile sıfırlayan bu sorunu çözmeye çalışır.

Bulunan çözüm, tek bir akademisyene hazırlattırılan rapora bir iki sayfa daha eklenerek bulunur. Çözüm, yapılacak köprünün ayaklarına; daha doğrusu binlerce kuşun ve diğer canlının yaşadığı alana rastlayan geniş bir bölgede daha fazla dip taraması yapmaktır. 

Böylelikle, bırakın diğer projedeki iyileşmeyi ortadan kaldırmayı o projeye katkıda bulunacaklarını bile iddia ederler. Hem de tek bir akademisyenin bilgisayarda hazırladığı tek bir simülasyonla…

Ancak bu hesaplama sırasında çok önemli bir şey unutulmuştur:

Gerek yatırımların yapıldığı süreçte gerekse sonrasında Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla Körfez’in dolmaya devam edeceğini…

Çünkü İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi kapsamında yapılan hesaplara göre İZSU ve TCDD, Körfez’in iki ayrı bölgesinde yapacağı tarama sonrasında akıntıları ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırmayı hedeflemiştir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ise bu proje sonrasında Körfez’in en sığ bölümlerinde -4 metre derinliğinde bir tarama yaparak, köprü ayaklarıyla yapay beton ada imalatından kaynaklanan olumsuzlukları giderecek; hatta öne sürdüğü iddialara göre akıntılarla su kalitesindeki artışı % 40’ın üzerine çıkaracaktır.

Bu hesapta unutulan şey ise bunun köprünün yapılışı sırasında yapılan tek bir çalışma olduğudur.

Yarın öbür gün İzmir Körfez Geçişi Projesi, araç garantili Yap-İşlet-Devret Modeli çerçevesinde işletmeciye teslim edildiğinde;

Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla yeniden dolan deniz tabanını kim, ne şekilde ve hangi sıklıkla temizleyecektir?

Limana giriş çıkış yapan gemilerin geçiş alanında böyle bir ihtiyaç olmadığı sürece, köprünün ayaklarındaki sığlaşma için yeni bir yatırım yapmayı kim isteyecektir?

Bu temizlik işini işletmeciye vermek mümkün olacak mıdır?

Muhakkak ki, böylesi bir yükümlülük sözleşmede yer almayacağı için işletmeci bunu kabul etmeyecek ve Körfez tabanının temizlenmesi ise yine kamu kaynaklarını kullanan  İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD‘na; yani Hazine‘ye düşecektir.

Böylelikle taahhüt edilen araçlar ister köprü, tünel ve kara yolundan geçsin, ister geçmesin yıllık gelirini garantilemiş olan işletmeci böyle bir işi yapmaktan kaçınacak ve şimdi köprü, yapay ada ve tünelin varlığı nedeniyle daha da zorlaşan tarama işlemlerinin maliyeti yine İzmir halkına kalacaktır.

Le delta du Gediz vu du ciel.
Fotoğraf: Doğa Derneği

Bu işte de öyle böyle küçük bütçelerle değil; milyon dolarlık bütçelerle gerçekleşecek ve belki de o işin projesini de Yüksel Proje hazırlayacak, yapımını da köprü işletmesini alan holdingin ya da grubun başka bir şirketi üstlenecektir.

Her ne hikmetse, kimin müşteri kimin satıcı olduğu belli olmayan bu vahşi kapitalist düzende bizim adımıza yapıldığı söylenen bütün bu köprü, tünel, yol, liman ve diğerlerinin asıl kazananları, bizi bizden fazla düşünen ya da dillere pelesenk olan söylemle “İzmir’i çok seven” bu sermaye grupları oluyor her nedense…

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Birçok arkadaşım, dostum bayramın yaklaştığı şu günlerde ülkemizin ve özellikle de Ege adalarının sokaklarıyla plajlarını, lokanta ve kafeteryalarını doldurup sosyal medyada bol bol yemek, manzara ve grup fotoğrafları paylaşırken dün biz; Doğa Derneği ve Seferihisar Orhanlı Köyü Doğa Okulu’ndan arkadaşlarım Güven Eken, Galip Ener ve İngiliz biyoçeşitlilik uzmanı Adam’la birlikte Gediz Deltası’na giderek İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamındaki köprü ve viyadüklerin yapılacağı yerlerde keşif yaptık.

Ben, daha önce bu konuyu günler ve haftalarca okuyup araştırmış, yazıp çizdiklerini sizlerle paylaşmış biri olarak böylesine bir şaşkınlık ve üzüntüyü yaşayacağımı ummuyordum. 

Çünkü (derken bir kumru, bu yazıyı yazdığım balkon kapısı açık odaya girip karşımdaki dosyaların üzerine konarak ufak bir misafirlik yaptı ve bana bir bakış fırlattıktan sonra tekrar geldiği yerden uçup gitti. Ardından da -ister istemez- belki de biraz sonra sözünü edeceğim kuşların selamını getirdi diye düşünmeden edemedim.) bu projenin böylesine binlerce Karabaş ve gümüş martısıyla Akdeniz martısının, flamingolarla diğerlerinin yaşadığı, barındığı bir yerde yapılacağını bu kadar somut, bu kadar açık bir şekilde düşünmemiştim. O nedenle karşımdaki kuşlara ve onların yavrularına bakarak defalarca “köprünün burada yapılacağından gerçekten emin misiniz?” diye sordum durdum. 

Tabii ki eve gelir gelmez hemen basılı haritalarla projenin ÇED raporuna bakarak bir değerlendirme yaptım ve ne yazık ki, durup keşif yaptığımız, yürüyüp çevreyi incelediğimiz yerlerin köprü, viyadük ve yonca kavşakların yapılacağı yerler olduğunu anladım.

01.77. Sasalı Kavşağı PlanıResim6Gezip gördüğümüz yerler öylesine güzel, sakin sessiz, binlerce kuşun deniz kenarında ya da karada uçup barındığı yerlerdi ki, buraya, hem de onların yaşayıp konakladıkları yerin tam ortasına koskocaman bir köprü yapılacağını aklım, fikrim ve yüreğim kabul etmek istemiyordu.

Aşağıdaki haritadan da göreceğiniz gibi önce Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyindeki 10046 sokakla 10047 sokağın birleştiği köşeye, daha sonra onun daha da kuzeyindeki 10050 sokakla 10051 sokağın köşeye giderek kuşların bulunduğu sahili ve adaları izledik, ardından yürüyerek bu bölgeyi arkadaki art alandan ayıran seddenin üstüne çıktık ve mevcut durumu anlamaya çalıştık. Sonrasında da Mavişehir’in içine girerek Mavişehir 122 Blokları denilen yerdeki koyu, o koydaki kuşları, o koyun taş ve kayadan yapılmış dolgu ile nasıl doğal bir kıyı olmaktan çıkarıldığını izledik.

Gördüğümüz şey düpedüz yüksek bloklardan, beton binalardan oluşan bir işgalin Gediz Deltası’na doğru yayıldığıydı. Bu müthiş, rahatsız edici ve barbarca bir işgaldi. Kuşların yaşam alanlarını ele geçirmeye, onların orada barınmasını sağlayan şeyleri yok etmeye yönelik, kuşları ve diğer canlı varlıkları oradan kaçırmaya ve ardından yapılacak bloklara “Martı“, “Albatros” ve “Flamingo” gibi isimler vermeye yönelik vahşi bir saldırıydı. Bu saldırı belki de orada barınan kuşlar açısından şu aralar bazı İzmirliler’in duyduğu “İstanbullu” korkusuna benzer bir korkuydu.

DSC01968
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01969
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01971
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01974
Gediz Deltası, “Akdeniz Martısı“, 30 Ağustos 2017

O nedenle, dünyanın ve ülkemizin en ıssız, bilinmedik yerlerine giden, yakınımızdaki Yunan adalarının cadde, sokak ve köylerini çekip paylaştıkları fotoğraflarla neredeyse adım adım bizlere öğreten İzmirliler’in, bu bölgedeki yapılaşmayı gizleyip İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni allayıp pullayan medya mensuplarının ve özellikle de bu projeye sessiz kalan Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımın, dostlarımın bayram tatili sonrasında öncelikle bu bölgeye giderek, bisiklete binip oralara gidenlerin ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı bisiklet yollarında, dikkatlerini yola vermenin yanında biraz da etraflarını gözden geçirerek durumu fark etmelerini ve İzmir’in üstüne üstüne gelen bu büyük İzmir Körfez Geçişi Projesi belasına dur demelerini, sessizliklerini bozarak bu nadir bölgenin korunması için çaba göstermelerini diliyorum. 

Katılımı yönetmek…

Ali Rıza Avcan

Bir süredir “katılımcı bütçe” uygulaması çerçevesinde Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılım süreciyle ilgili okumalar yapıp, bir kent ve eyalet boyutunda örgütlenen katılım sürecinin nasıl yönetildiğini ayrıntılarıyla öğrenmeye çalışıyorum.

Haliyle böyle bir çalışma yaparken okuduğum, gördüğüm ya da yaşadığım kentte bugüne kadar bizzat dahil olduğum katılımcı süreçlerde neler yaşadığımızı hatırlayıp ikisi arasında karşılaştırmalar yapıyorum.

Bu karşılaştırmalar sırasında burada yaşadığımız bazı sıkıntı ve sorunların oralarda da yaşandığını görüp teselli olmakla birlikte; Porto Alegre kentinde uzun bir süredir uygulanmakta olan sistemin nasıl şekillendirildiğini, olumlu ya da olumsuz sonuçlardan nasıl dersler çıkarıldığını ve sistemin bu geri bildirimler çerçevesinde nasıl değiştirilip yenilendiğini görüp yaşadığım kent adına üzülüyorum.

Çünkü biz, açık bir ifadeyle katılım denilen süreci nasıl yöneteceğimizi bilmiyoruz.

madrid_-_acampada_sol_-_110520_225731

Bunu size yakın zamanda yaşadığım iki örnek olayla açıklamaya çalışacağım:

İzmir Ulaşım Ana Planının güncellenmesi çalışmalarının başladığı 2015 yılının son aylarında yapılan ilk sivil toplum kuruluşları toplantısında konuyla ilgisi olduğu halde birçok dernek, vakıf ve oluşumun toplantıya davet edilmediğini, davet edilip katılanların sayısının yetersiz olduğunu gördüğümde yetkililerden davetlilerin nasıl belirlendiğini sorarak kendilerine yardımcı olmak istemiştim. Onlardan aldığım bilgi ve bana verilen davetli listesini  gördüğümde ilk fark ettiğim şey, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde İzmir’de ulaşımla ilgili konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir veri tabanının olmadığıydı. Toplantıyı düzenleyenler ellerinde böyle bir veri olmadığı için İzmir Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne başvurarak konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının isimleriyle iletişim bilgilerini sormuşlar ve o birimin verdiği bilgilere göre çağrı yapmışlardı. Tabii ki elimden gelen yardımı yaparak bildiğim duyduğum ya da ilişki içinde bulunduğum tüm sivil toplum kuruluşlarını bir liste halinde teslim ederek bir sonraki toplantının nitelik ve nicelik yönünden daha iyi olması için gayret göstermiştim.

İkinci örnek olayı ise, 2016 yılı Mart-Aralık döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Barış Karcı‘nın talebi üzerine gönüllü olarak İzmir Kent Konseyi Uygulama Yönergesi taslağını hazırladığım süreçte yaşadım. Amacım, katılımcılarla birlikte hazırlamayı hedeflediğim yönerge metninin, konseyin tüm iç ve dış paydaşlarının görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri doğrultusunda tartışılıp belirlenmesiydi. Yaptığım plana göre bu amaçla akademisyenlerin katılımıyla oluşturulan özel bir çalışma grubu, toplantılar, çalıştaylar, yüz yüze görüşmeler ve anketler yaparak paydaşların katkısını alacaktı. İnternet ortamında yapılacak anketler için birlikte çalıştığım profesyonel bir araştırma firmasından sponsor desteği bile sağlamıştım. Ancak ortada çok büyük bir eksiklik vardı: İzmir Kent Konseyi üyesi olarak tanımlayabileceğimiz kurumsal ve bireysel katılımcıların cep telefonlarıyla elektronik posta adreslerinden oluşan iletişim bilgilerini kimse bilmiyordu. Bu bilgileri gösteren bir liste hazırlanmamış, olanlar da güncellenmemişti. İzmir Kent Konseyi‘nin kurulduğu tarihten itibaren başvuran herkesin iletişim bilgileri bir deftere kaydedilmişti ama bu bilgiler yenilenip güncellenmediği için hiç bir işe yaramıyordu. Yaz aylarının rehaveti içinde alelacele oluşturulan özel bir çalışma grubu bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Sonuçta sırf katılımcıların iletişim bilgileri mevcut olmadığı için, diğer toplantı ve çalıştaylarla yüz yüze görüşmelerin yapılamayışı gibi, o anketler de yapılamadı. Sırf katılımcıların iletişim bilgileri bilinmediği, katılımcılara ulaşılamadığı için…

Oysa Porto Alegre ile ilgili yayınlarda “katılımcı bütçe” çalışmalarına hangi bölgeden kimlerin katıldığı, katılımcıların konu ve zaman itibariyle nasıl bir tutum izledikleri, katılım konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerileri, katılım düzey ve performansları, katılmayanların kimler olduğu ve neden katılmadıkları, katılımın kalite, yoğunluk ve yaygınlık açısından zenginleştirilmesi için neler yapıldığı, hangi önlemlerin alındığı, bu kararların nasıl alındığı, bu konularda ne gibi sorunlar yaşadıkları gibi birçok bilgiyi öğrenmemiz; kısacası amatörce başlayan bir katılım sürecinin bilinçli bir şekilde hangi düzeye yükseltildiğini görebiliyorsunuz. Böylelikle bir anlamda Brezilya’nın 1.300.000 nüfuslu herhangi bir kentinde yaşananları, bu alanda biriktirilen deneyimleri öğrenip aynı heyecanla başka bir ülke ya da kentte aynı şeyleri yapmayı düşünebiliyorsunuz.

Biz araştırmacılar, bir bütünle ilgili bilgileri onu analiz edip öğrenmeye kalktığımızda oluşturduğumuz araştırma evrenine, o bütünü temsil eden her parçanın dahil olup olmadığına bakarız. Gerek nicel gerekse nitel araştırmalarda elde ettiğimiz sonuçların geçerli ve güvenilir olabilmesi için oluşturduğumuz örneklemin bütünü gerçek anlamda temsil etmesini, onu aynıyla yansıtmasını isteriz. O nedenle, oluşturduğumuz örneklemde bütünü oluşturan unsurların tümü yer almadığında ya araştırmayı iptal ederiz ya da sonuçları açıklarken bunu özellikle belirtiriz.

İşte bu anlayış ve alışkanlıkla, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bugüne kadar davet edildiğim ya da edilmediğim her katılım aşamasında, o sürece kimlerin katıldığını, katılanların neleri ya da kimleri temsil ettiğini, sürece kimlerin neden katılmadığını, katılanların ortaya çıkan sonuçtaki etkilerini ve benzerleri konuları hep araştırıp durdum. Sonuçta da akademisyen ya da belediye bürokratı gibi kesimlerin bu tür etkinliklerde diğer kesimlerin aleyhine bir ağırlık taşıdığını görerek katılımcı sürece katılanların bütünü temsil etmedikleri konusunda yetkilileri uyarmaya çalıştım.

Katılım 101

Çünkü katılım dediğimiz yöntem, bizlere temsili demokrasi ile elde edemediğimiz daha demokratik bir süreci vaat ettiği için bu yöntemi uygulamaya çalışıyor çabalıyoruz. O nedenle, daha demokratik olma amaç ve iddiasındaki bir yerel yönetimin, bu sonuca ulaşırken izleyeceği yöntemlerin de daha demokratik olması, konu ile ilgili olan ya da toplumdaki; daha doğrusu kentteki tüm kesimleri bu sürece, bilinçli bir şekilde dahil etmesi, bu süreci mümkünse ayrı bir birim tarafından başarılı bir şekilde yönetmesi, izlemesi, değerlendirmesi, değişik birimler tarafından yürütülen katılım süreçleri arasındaki eşgüdümü sağlaması ve aynen Porto Alegre‘de olduğu gibi katılım sürecini geliştirerek, yaygınlaştırarak ve yoğunlaştırarak devamlı yenilemesi, güncellemesi gerekiyor.

Tabii ki üstün bir katılımcı ve çoğulcu demokrasi bilinciyle…

Belediye hizmetleri ne ölçüde adil?

Ali Rıza Avcan

İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.

Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.

Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.

İzmir 2016 Nüfus, Nüfus Artışı, Mahalle Sayısı, Yüzlçümü ve Nüfus Yoğunluğu

Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.

Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.

income-inequality

O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz. 

Bardağın dolu tarafını görmek…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda, yaşama olumlu bakmak, negatif olmamak ya da olumsuz şeylerden uzak durmak gibi gerekçelerle önümüzdeki bardağın sadece dolu tarafına bakmak adet oldu.

Çevremdeki çoğu insan, akademisyenlerin bir kısmı, belediye yönetici ve çalışanlarının neredeyse tümü; daha doğrusu bir konuda yetki ya da sorumluluk üstlenenlerin çoğu, başarısız olmamak amacıyla ilgili ya da görevli oldukları konulara yetersizlik ve sorunlar üzerinden değil; sahip oldukları varlık, değer ya da kaynaklar üzerinden yaklaşmayı ifade eden aldatıcı bir teselli politikasıyla yaklaşmayı tercih ediyorlar. 

Bardağın dolu tarafına bakmak, akademik çevrelerde giderek “bilimsel” bir analiz yöntemiymiş gibi takdim edilerek yazılan kitap ve makalelerde ya da yapılan sunumlarda siyasetçi ve yöneticilerin gönüllerini hoş tutacak aldatıcı bir iksir haline dönüştürülüyor.

Çünkü böylelikle can sıkan yetersizlik ve sorunları gündeme getirerek kötümser olunmamış olunuyor. Lale Devri‘nin boşvermişlik anlayışıyla herkese ve her ortama pembe bir iyimserlik bulutu yayılarak kimselere “negatif enerji” verme fırsatı yaratılmıyor…

lale2

Ortalığa kötümserlik tohumları eken muhaliflerin, yaşama eleştirel bakanların böylelikle hem önü kesiliyor hem de yazılıp çizilen kitap, makale ve raporlarla, sunulan bildirilerle sahip olunan makam ve masaların sürdürülebilirliği (!) sağlanabiliyor.

Bu pembe iyimserlik halini sağlayan analiz yöntemine ise “varlık-odaklı yaklaşım” diyorlar. Bu yöntemin uygulandığı ilk proje olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 başlıklı belgede bu analiz yöntemi şu şekilde tanımlanıyor.

“Proje yaklaşımını oluşturan varlık-odaklı yaklaşım, Yarımada’nın sürdürülebilir gelişiminde anahtar rol oynayacak yerel varlıklarının korunması ve geliştirilmesi üzerine kuruludur. Varlık (Asset), sözlük anlamıyla bir bireyin, kaynağın veya nesnenin değerli niteliğidir. Bir toplum için ise bireylerinin, altyapılarının, organizasyonlarının, ya da programlarının gücü olarak düşünülmektedir.

Varlık-odaklı yaklaşım ise bir konuyu pozitif, gerçekçi ve kapsayıcı bir biçimde ele alma ve tanımlama düşüncesidir. Hangi yerel varlık, değer ve kaynakların o yerin ayırt edici özelliği olduğunu ve korunması gerektiğini ve nelerin o yeri yaşamak ve üretmek için iyi bir yer yaptığını tanımlamamıza yardımcı olur.”

Görüldüğü gibi var olanlar, sahip olduğumuz varlık, değer ve kaynaklar bardağın dolu tarafı olarak bu yaklaşımın temelini oluşturup bardağın boş tarafını temsil eden yetersizlik, ihtiyaç ve sorunlar bu yaklaşımın görüş alanına sokulmuyor.

Bu yaklaşımdaki bilinçli körlüğü, en iyi şekilde yine aynı belgedeki şu anlatımlarda yakalayabiliyoruz:

“Varlık-odaklı yaklaşım, bardağın yarısının dolu olduğunu savunan pozitif bir yaklaşımdır. Kavram ilk kez ABD’de 90’lı yılların başında Kretzmann ve McKnight (1993) tarafından toplumsal gelişim çalışmalarına paralel olarak geliştirilmiştir. Araştırmacılar toplumsal sorunların çözümünde yetersizlikler ve problemler üzerinden gidildiğinde olumsuz bir hava oluşturduğunu görmüşler ve geleneksel ihtiyaç-temelli yaklaşımların çözümsüzlük duygusunu kuvvetlendirdiğini, yerel halkı dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleştirdiğini tespit etmişlerdir. Bu nedenle de sahip olunan yerel varlıklar, ekonomik ve doğal kaynakların gücü ve bunların yaratabileceği fırsatlar üzerinden hareket eden varlık-odaklı yaklaşımın alternatif bir yol olarak toplumsal ve ekonomik gelişme, yaratıcılık ve girişimcilik üzerinde olumlu etkileri olabileceğini öne sürmüşlerdir.”

Görüldüğü gibi bir planlama yöntemi olarak önerilen bu yöntemde, yerel halkın çözümsüzlük duygusu nedeniyle cesaretini kaybetmemesi için onlara sorunlardan ve yokluklardan söz etmememiz gerekmektedir. Örneğin Çeşme Yarımadası ile ilgili bir stratejik planlama çalışmasında yöre halkının çözümsüzlük duygusuna düşmemesi, dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleşmemesi  için her geçen gün sayıları artan rüzgar enerjisi santrallerinden ya da balık çiftliklerinden söz etmememiz gerekiyor. Aksi takdirde gelip katkıda bulunmazlar, hatta küsüp bir köşeye bile çekilebilirler…

Oysa sağlıklı bir planlama çalışmasında hem dolu hem de boş tarafın birlikte görülmesi gerekir. Böylelikle hem elde bulunan varlık, kaynak ve değerler hem de mevcut yokluklara bağlı yetersizlik, ihtiyaç ve sorunların birlikte ele alınması, aralarındaki olumlu ya da olumsuz ilişkilerin incelenip irdelenmesi gerekir.

13aafdcad344b8c9

Çünkü yaşamın bizatihi kendisi hem olumlu şeyleri, hem de olumsuzları kendi içinde barındırır ve bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bunları birbirinden ayırarak olumlu olanı tercih edip diğerini halının altına süpürmek öncelikle kendimizi kandırıp aldatmanın eski bir yöntemidir. Sonrasında da başkalarını, halkı…

Hepimiz uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıkları proje yatırımlarından şikayetçi olduğumuza göre, bu şikayetlerin altında yatan nedenlerden birinin de bu Lale Devri Anlayışı ile sadece olumlu şeyleri görüp, yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları görmeyen “varlık-odaklı yaklaşım” olduğunu söyleyebiliriz…

 

Eksik olan nedir?

Ali Rıza Avcan

Yine bir saldırı karşısında İzmir. Aynen 15 Mayıs 1919 tarihi öncesinde olduğu gibi varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini dikkate almayan büyük bir saldırı karşısında.

O tarihlerde İzmir, kafalarındaki büyük siyasi idealler uğruna emperyalist devletlerin emrine girmiş silahlı güçlerin tehdidi altındaydı. Kent halkı güçsüz ve çaresiz olmasına karşın bu saldırıya karşı hazırlanıyor, nasıl karşı koyacağını düşünüyor, isyanın ilk alevlerini nasıl yakacağını konuşuyordu. Bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele etmek isteyenler bulundukları her yerde karşı çıkışın örgütlerini kuruyor, işgale hayır demek için bir araya geliyorlardı. O günlerdeki düşman, sırtını emperyalist devletlere dayamış olanların silahlı güçleri ve onun İstanbul’daki işbirlikçileriydi.

bls0506433001363160618

Şimdi ise İzmir yine başka bir saldırı ile karşı karşıya.

Kendine, doğasına; alışkanlık ve değerlerine tümüyle ters, doğasını yok edip kentini talan etmek isteyen vahşi bir saldırıyla karşı karşıya…

Mesut Sancak, Ali Ağaoğlu gibi İstanbul’dan, Ankara’dan; hatta yurt dışından koşturup gelenler bu kentteki işbirlikçileriyle birlikte her şeyi teslim alıp yok etmek istiyorlar. Denizleri, gölleri, deltaları, sulak alanları, verimli toprakları, zeytinlikleri, akan suları, madenleri, rüzgarları; hatta İmbat’ımızı bile tüketip yok etmek istiyorlar…

İzmir’i de geldikleri yerlere benzetmeye, bize ait olan her şeyi sonuna kadar sömürüp tüketmeye çalışıyorlar.

Bu saldırıya, bu işgale bir kent halkı olarak hep birlikte karşı durmamız, eskisinden daha fazla itiraz edip mücadele etmemiz gerekiyor.

Bunun için bir araya gelip örgütlenmemiz; mahalleler, semtler, ilçeler; hatta cadde ve sokaklar itibariyle dayanışma ve mücadele ateşleri yakmamız gerekiyor. 

Bir süredir Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, EGEÇEP , HDK Ekoloji Meclisi, Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi gibi kurumlarla birlikte bir şeyler yapıp mücadele etmeye çalışıyoruz, kurduğumuz sosyal medya gruplarıyla sesimizi duyurmak istiyoruz; ama bu büyük saldırıya yeterince karşı koyamıyoruz. Yer yer ya da zaman zaman yetersiz kaldığımız, yetişemediğimiz durumlar ortaya çıkıyor. Hatta kentimize, yaşadığımız yerlere yönelik olası tehditlerden bile zamanında haberimiz olmuyor.

Sözünü ettiğimiz dernek, vakıf, platform ve benzerlerinin asıl çalışma alanı çoğu kez çevre mücadelesi olduğu için  İzmir’i kent ölçeğinde kucaklayan bir kent mücadelesinin eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz.

Çoğu kez her birimiz nerede ne şekilde çalışıyor, mücadele ediyor, neler yapıp neleri yapamıyor, çalışırken ya da mücadele ederken yardıma ihtiyacı var mı, varsa ne şekilde yardımcı olabiliriz; bu soruları bile cevaplamaya ya da düşünmeye fırsatımız olmuyor.

Uzun yıllardır kent ölçeğinde mücadele edip başarılar kazanan Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası gibi kurumlar ise hem kendi içlerindeki sorunlar ya da iktidardan kaynaklanan baskılar nedeniyle hem de kısıtlı olanaklarıyla her şeye, her soruna çözüm bulmakta zorlanıyorlar. Bu nedenle bizlerin sivil toplum alanında örgütlenip çalışarak onların çalışmalarına yardımcı olmamız; hatta mücadeleyi birlikte yürütmemiz, kente yönelik çalışma ve mücadele alanlarını çoğaltmamız gerekiyor.

Bu yardımı da, sosyal medyadaki bir araya gelişlerimizi aşacak şekilde daha somut düzeylerde gerçekleştirmemiz, anti-kapitalist kent mücadelesini kucaklamak amacıyla güçlü bir şekilde bir araya gelmemiz gerekiyor.

Yaşadığımız kenti daha iyi tanımamız, onu daha iyi öğrenmemiz, onunla ilgili her olumlu ya da olumsuz gelişmeyi titizlikle takip etmemiz, sorunların arkasından gitmek yerine ön almamız, bunun için de doğru bilgiye ulaşıp analizler, tartışmalar, değerlendirmeler yaparak kentle ilgili politika ve stratejiler belirlememiz, uygulanabilir ve sürdürülebilir plan, proje ve programlar yaparak bunları gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Protesto 020

Kısacası güçlü ve yaygın bir mücadele ile tüm kenti, anti-kapitalist kent mücadelesi boyutunda, bağımsız ve muhalif bir kimlikle ekolojik mücadele alanlarıyla bütünleyerek kucaklamamız gerekiyor.

Çünkü yaşadığımız kenti bu şekilde koruyup sahip çıkacağımıza inanıyoruz.