Depremler ve İzmir

Ali Rıza Avcan

Son günlerde kah Karaburun yakınlarında kah Ege Denizi’nde, zaman zaman da Manisa kırsalında gerçekleşen irili ufaklı depremle korkulu anlar yaşıyoruz.

Birinci derece deprem kuşağında yaşayan bir kent olarak geçmişimizdeki büyük depremlerin tekrar yaşanması ihtimali hepimizi korkutuyor.

Taiwan Earthquake Kills Thousands

Evet, biliyoruz; inşaat teknolojisindeki yeni gelişmeler sonucunda içinde yaşadığımız binalar, köprüler, tüneller eskisine göre daha dayanıklı, daha güvenilir; ama yine de üstünde yaşadığımız zeminin özellikleri nedeniyle esaslı bir depremde güvendiğimiz yapıların da zarar göreceğini biliyoruz.

Üstüne üstlük yaşadığımız bu kentte sanki bu bölgenin özellikleri hiç bilinmiyormuş gibi yeni köprüler, yeni tüneller, yeni viyadükler yapılıyor. Sanki yeraltı tanrısı Hades’e yeni kurbanlar verecek yeni ölüm tuzakları hazırlanıyor.

Bir yanda Konak Tüneli, diğer yanda İzmir Körfezi’nin iki yakasını birleştirecek İzmir Körfez Geçişi Projesi ve sağlam olmayan zemine yapılan ve yapılacak olan yüzlerce gökdelen… Zeminin oynak olduğu Halkapınar gibi yerde yerin altına yapılan İZBAN ve Metro garajları…

Sanki birinci derece deprem kuşağında yaşamıyor gibiyiz… Teknolojiye hayranlıkla gelişen bir sarhoşluk içinde adeta depreme meydan okuyoruz…

Oysa her şey işi öğrenip bilmekle başlıyor…

Bunu yapmak için iç, orta ve dış körfezde, suyun altında ciddi bir araştırma yapmış değiliz… O nedenle de denizin içindeki diri fayları yeterince bilmiyoruz…

Denizin içini araştırmak, haritalamak için ciddi bir çalışma yapmamakla birlikte; bu iş için harcamamız gereken paraları gerekli gereksiz yatırımlarda heba ediyoruz…

1999 yılında yaptırılan Deprem Master Planını (RADİUS) aradan 18 yıl geçmesine, bu arada yeni fay hatları bulunmuş olmasına karşın yenilemiyoruz, ciddi bir deprem olduğunda her bir kurum ve kuruluşa düşen görevleri yeni durumun koşullarına göre tartışmıyor, kendinden emin bir ruh haliyle gelecek olan depremleri bekliyoruz.

Üstüne üstlük kentteki olası bir depremde halkın toplanacağı alanları gözden geçirmiyoruz. Çoğu denizden doldurulmuş alanlarda bulunan bu bölgelerin olası bir tsunami halinde işe yarayıp yaramayacağını tartışmıyoruz.

Varsa yoksa yeni yollar, köprüler, tüneller, viyadükler, yeraltı garajları ve binalar yapıyoruz… Böylelikle İzmir’i köy ya da kasaba olmaktan çıkaracağımızı umuyoruz…

ITALY EARTHQUAKE

Seçim yatırımlarında kullanmak amacıyla kredi kullanarak aldığımız paraları daha büyük, daha büyük, daha büyük anıtlar, yapılar yapmakta kullanırken eğildiği insan gözüyle bile görülen ve hem içinde hem de altındaki lokanta, restoran ve kafelerde yüzlerce insanın bulunduğu Bostanlı apartmanlarını yıkmaktan kaçınıyoruz.

Ama yarın öbür gün bütün o yaptıklarımız çürük zemin nedeniyle toprağın içine gömüldüğünde, o enkazın altında yüzlerce, binlerce insan ölüp yaralandığında olan biten ve zarar gören tek kişi hep biz, biz İzmirliler olacak…

Ne dersiniz, şu acil olarak talep edip yollara düştüğümüz ADALET’in yanına bir de GÜVENLİK’i de ekleyip daha yaşanılabilir bir kent için bağırmaya ve mücadele etmeye başlayalım mı?

 

Belediye şirketleri ve şeffaflık…

Ali Rıza Avcan

Belediyelere bağlı şirketler, hepimiz için bilinmeyen, bilinmediği için de devamlı şüpheyle baktığımız, yolsuzluklara açık olduğunu kabul ettiğimiz kurumlar…

Oysa onları kuran ya da yönetenler açısından da her şeyin daha kısa sürede kolaylıkla yapılmasını sağlayan harika formüller…

O nedenle de, çoğu kez kantarın topuzunu kaçırtan, insanı gafil avlayan ya da gafillerin işine yarayan şeyler…

s-df5e98480373e1a333b487298e98e1f917291e21

1980’li yıllarda belediye şirketlerinin kuruluşu ile başlayan özelleştirme çalışmaları, bildiğimiz gibi küreselleşmeci neoliberal ideolojinin devletin küçülmesi adına ortaya attığı düşüncenin bir ürünü…

İlk yıllarda ihale mevzuatını aşmak amacıyla kurulduğu söylenen belediye şirketleri zaman içinde belediye bütçesini aşan büyüklükteki cirolarıyla belediyelerdeki özelleştirme çalışmalarının merkezine oturmuş ve zaman içinde belediye mevzuatının şirketlere yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesi yerine, belediyelerin şirketleşmesi özendirilerek belediye şirketlerine özel sermayenin katılımı ile bu sürecin sonuna gelinmiştir.

İşte o nedenle biz işin içine özel sermayenin de girdiği bu şirketlere hep kuşkuyla bakıyoruz…

Çünkü o şirketler, şimdiye kadar sergiledikleri performans ile belediyelerde taşeron işçi çalıştırılmasını sağlayan iktisadi kurumlar olmuştur.

Çünkü o şirketler, yasaların kamu adına koyduğu sınırların kolaylıkla aşılmasını sağlayan yararlı bir alet çantası olarak kullanılmıştır.

Çünkü o şirketler, birer kamu şirketi olmakla birlikte serbest ticaretin koruma ve kollamasından yararlanarak suç konusu olabilecek şeylerin kolaylıkla saklanıp gizlendiği yerler olarak kullanılmıştır.

Örneğin, neredeyse tüm belediyelerde “hizmet alımı” ile istihdam edilen taşeron işçilerinin asıl patronu, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, ihale mevzuatının getirdiği sınırlamaları dinlemeyen, çoğu kez gözden kaçırılmak istenen usulsüz, fuzuli harcamaların merkezi, hep bu şirketler olmuştur.

Örneğin, sponsor katkısı adı altında yandaş şirketlerden alınan paraların gizlenip saklandığı yerler, hep bu şirketler olmuştur. 

Şayet bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bilgi edinme hakkı ile ilgili internet sayfasını açtığınızda karşınıza çıkan bilgi notunda belediyeler ve belediye şirketleri bir kamu kurumu olmasına karşın “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilemeyeceği belirtiliyorsa, hep bu şirketler nedeniyle olmuştur.

Resim1

Hele ki bütün bu kolaylıklarının üstüne bir de yasal zorunlulukları yerine getirmezseniz; işte o zaman, istediğiniz her şeyi istediğiniz şekilde yapabileceğiniz bir ortamda bulursunuz kendinizi…

Örneğin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre üst üste iki yıl bağımsız denetime tabi olma kriterlerinden en az ikisini aynı anda taşıyan sermaye şirketinizi bu yasal zorunluluğa karşın bağımsız denetim kurumları denetlemiyorsa ya da internet sayfanızda şirketinizle ilgili önemli mali bilgileri; örneğin bilanço ve kar-zarar cetvelleriyle önemli kararlarınızı koyacağınız “Bilgi Toplumu Hizmetleri” denilen bölüm yoksa ya da olsa bile orada bu bilgilere yer vermiyorsanız; işte o zaman şirket içinde istediğiniz gibi at oynatabilirsiniz…

Aynen Karşıyaka Belediyesi‘nin şirketi Kent Anonim Şirketi gibi ya da internet sitesi uzun süredir yapım aşamasında olan Konak Belediyesi’ne ait Merbel Turizm, Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi‘nde olduğu gibi… 

Oysa diğer belediyelerde olduğu gibi bu iki belediye de hazırladıkları stratejik planlarda şeffaf olacaklarını dosta düşmana duyurmalarına karşın; bazı karar ve hesaplarını ısrarlı bir şekilde kamuoyunun bilgi ve denetiminden kaçırmaya çalışıyorlar…

Hele ki bu şirketler devamlı zarar eden; yani halkın parasını çarçur eden şirketlerse…

Danışmanlık-10

İşte o zaman, bu şirketlerde kimlerin görevlendirildiğini, hangi belediye meclisi üyelerinin işin içinde olduğunu, görevli olanların liyakatlerini, sürekli zararın neden oluştuğunu, harcamaların nerelere yapıldığını, kimlerden tahsilat yapılıp kimlerden yapılmadığını, bu şirketlerin bir insanlık suçu olan taşeron sistemi içindeki suç ortaklıklarını daha fazla izleyip daha fazla öğrenmemiz ve daha fazla teşhir etmemiz gerekiyor…

Belediye başkanlarının yüksek lisans merakı…

Ali Rıza Avcan

1976-1978 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimi yapmış biri olarak, hem fakültemin yüksek eğitim düzeyi hem de aynı anda çalışıyor olmam nedeniyle yüksek lisans eğitimi yapmanın ne derece zor olduğunu iyi bilir ve o nedenle de çalışıyorken yüksek lisans yapanlara özel bir sempati duyarım.

Ancak son yıllarda hem okuduğum yüksek lisans tezlerinin kalitesizliği hem de neredeyse hemen herkesin kolaylıkla yüksek lisans yaptığını gördükçe bu işte bir iş olduğunu düşünüp araştırmaya başladım.

Gördüm ki, uzunca bir bir süredir tezli ya da tezsiz yüksek lisans yapmak şeklinde ortaya atılan bir yöntemle hem bu bu iş kolaylaştırılmış hem de üniversiteleri, özellikle de vakıf üniversitelerini yeni öğrenci/müşterilerle ve geniş toplumsal ilişki ağlarıyla tanıştırmış.

Çevremizdeki belediye başkanlarından hangilerinin belediye başkanı seçildikten sonra bu şekilde kolaylaştırılmış yüksek lisans eğitimi yapmaya başladığını ise eski internet haberleri üzerinden araştırmaya başladığımda;

baskan.jpg

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın, 2015 yılında Gediz Üniversitesi öğrencilerinin Basmane semtiyle ilgili 135 projeyi hazırlayıp belediyeye teslim etmeleri sonrasında aynı yıl içinde Mütevelli Heyeti Başkanlığını Abdullah Kavuklar‘ın yaptığı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında çıkarılan KHK’lerle kapatılan Gediz Üniversitesi’nin Kentsel Yenileme Yüksek Lisans Programı‘nda eğitime başladığını ve üniversitenin kapatıldığı tarihe kadar yapılan tüm reklamlarda fotoğraflarının bir reklam malzemesi olarak kullanıldığını,

Diğer yandan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın da yeni kurulan Katip Çelebi Üniversitesi’ne 2014 yılında kayıt yaptırarak bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Vergi Hukuku ve Uygulamaları Bölümü‘nde tezsiz yüksek lisans eğitimi yaptığını ve 2016 yılında mezun olduğunu gördüm.

Tabii bu eğitimlerin, Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar açısından sonuçlandığını bilmekle birlikte, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın devam ettiği Gediz Üniversitesi’nin FETÖ örgütlenmesi nedeniyle kapatılması nedeniyle ne durumda olduğunu henüz bilmiyor ve duymuyoruz…

*** 

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) tarafından hazırlanıp 20 Nisan 2016 tarih, 29690 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği hükümlerine göre üniversitelerin yüksek lisans eğitimleri birbirinden ayrı iki kategoride yapılıyor.

Bu kategorilerden ilki, daha çok akademik bir kariyer yapmak isteyenlerin tercih ettikleri tezli yüksek lisans eğitimi. Yönetmeliğe göre bu eğitimi yapabilmek için ALES sınavında başarılı olunması ve eğitimin sonunda bir tezi başarıyla vermek gerekiyor. Bu anlamda bu eğitim, giriş ve yüksek lisans tezini yazma koşulları açısından zor.

Diğer ikinci kategori ise, birincisine göre daha kolay olan ve genellikle üniversitelerin öğrenciye mesleki konularda bilgi kazandırarak mevcut bilginin nasıl kullanılacağını göstermeye çalıştığı; ama aslında bu öğrenciler üzerinden para ve ilişki kazanmak amacıyla düzenlediği tezsiz yüksek lisans eğitimi. Bu eğitime katılmak isteyenler ALES sınavına girmek zorunda değiller; çünkü onlardan yabancı dil bilgisini kullanarak bilimsel bir tez yazmaları istenmiyor. Bu programa devam edenler ise yazımıza konu olan belediye başkanları dışında genellikle mesleklerinde başarılı olmak isteyen, çoğu bir işte çalışan üniversite mezunları.

Tezsiz yüksek lisans programı toplam otuz krediden ve 90 Avrupa Kredi Transfer Sisteminden (AKTS) az olmamak kaydıyla en az on ders ile dönem projesi dersinden oluşuyor. Öğrenci, dönem projesi dersinin alındığı yarıyılda dönem projesi dersine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı proje ve/veya rapor vermek zorunda. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendiriliyor. Öğrencinin alacağı derslerin en çok üçü, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilip senato tarafından belirlenen esaslara göre tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabiliyor.

587498a7eb10bb118057247d

Üniversiteler aslında tezsiz yüksek lisans programlarını kullanarak kamuda ve özelde yönetici olarak çalışanlara, üniversiteye yararı olabilecek kanaat önderlerini; hatta Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş örneğinde olduğu gibi bir reklam yüzü olarak kullanmak istiyorlar. Böylelikle üniversitenin kamu kuruluşlarıyla ya da özel sektörle ilişkilerinin gelişerek geniş olanaklara kavuşması mümkün oluyor. Örneğin üniversiteye ait bir taşınmazın bu sayede daha iyi imar koşullarına sahip olması ya da söz konusu üniversite şayet bir vakıf üniversitesi ise o ünlü, tanınmış isimlerle daha fazla öğrenci/müşteri bulması kolaylaşmış oluyor. Aynen bir dönem yapılan site inşaatlarında o sitedeki dairelerden birinin İbrahim Tatlıses tarafından alındığı ya da Akdeniz’de gemiyle yapılacak bir tur programına Safiye Soyman’ın da katılacağı şeklinde yapılan ilanlarda olduğu gibi.

***

Aslında bu konuya; yani belediye başkanlarıyla üniversiteler arasındaki ilişkilerin niteliği konusuna, kentlinin hakkını koruma kaygısıyla yaklaşılması, bu nedenle de bu ilişkilerin nasıl kurulup yürütüleceğine ilişkin hem yasal hem de etik kuralların acilen belirlenmesi açısından yaklaşılması gerekmektedir.

Devlet ihale mevzuatında belediyelerin kamu üniversiteleriyle ihale ilişkisi kurmaksızın protokol yapması; ama bunu vakıf üniversiteleriyle yapamaması nasıl iki üniversite arasındaki farklılığı dikkate alan yasal bir kurala bağlanmışsa, belediye başkanlarının da görevde oldukları süre içinde böylesi kurumsal ya da kişisel ilişkilerinde devlet ve vakıf üniversiteleriyle nasıl bir ilişki kurup sürdürecekleri, bir an önce hem yasal hem de etik yönden tartışılıp kurala bağlanmalıdır.

Bir belediye başkanının “öğrenci” konumunda bile olsa, öğrenim gördüğü üniversiteden bir öğrenci olarak kendisinin başarısının tescillenmesini bekliyor olması ve bunun sonucunda başarısını tescil eden bir belge ya da tezle onurlandırılması, belediye başkanının yeni şeyler öğrenmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesi açısından olumlu bir şey olmakla birlikte; belediye başkanı ile üniversitesi arasındaki bu borçlanma ilişkisinin niteliği açısından o kentin hemşehrilerinin menfaatlerini ilgilendiren bir hak ihlaline dönüşebilir. Özellikle de söz konusu eğitim vakıf üniversitelerinde yapılıyorsa… 

İş Ahlakı 003

O nedenle, kamu görevini yaptığı süre içinde yüksek lisans ya da doktora eğitimi yapan üst derecedeki yöneticilerin; özellikle de belediye başkanlarıyla ilgili yasal ve etik kuralların, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın Gediz Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi yapması konusundaki skandalın bir kez daha yaşanmaması ve olası bir yozlaşmanın önlenmesi amacıyla tartışılarak belirlenmesi, belediye başkanlarının görevde oldukları sürece bu tür taahhütlere girişirken bu kodlara göre hareket etmeleri sağlanmalıdır.

İnadın, mücadelenin taş ve taflanları…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, Yamanlar Dağı’nın yamacındaki o düzlükte şimdiye kadar hiç tatmadığım hazin duygular yaşadım.

Bir zamanlar Karşıyaka’ya, hatta tüm Körfez’e tepeden bakan bir bembeyaz anıtın, bir gelin gibi İzmir’i süsleyen o güzel anıtın molozları arasında dolaşırken insanoğlunun kendi kendine nasıl bir kötülük yaptığını daha çok hissettim…

19243773_10155558628576520_181803230_o

44 yıldır her bayramda, her gösteride, her törende çevresindeki o binlerce çocuk, genç ve Karşıyakalı ile kucaklaşıp onların yaşamına giren, fotoğraflarımızın arka planına giren görüntüsüyle ailemizin en eski bireyine dönüşen o anıtın kepçe tırnaklarıyla hırpalandığını gördüğümde hiç yapmadığım şekilde buna sebep olanlara lanetler okudum…

Sanırım o lanetleri, o duyguları o dağlarda yaşayan eski zamanların tanrıları, tanrıçaları ya da dağ perileri duymuşlar ve bana hak vermişlerdir…

Ortaya saçılan beton bloklarını, nervürsüz demirleri ve parçalanmış mermer tabakalarını görüp onlara dokundukça yakın zamanda yaşadıkları bir travmanın etkisiyle üzgün olduklarını; hatta, ağladıklarını duyumsadım.

Adeta bu kötü sonuca kendilerinin sebep olmadığını, uzun bir süredir kendileriyle ilgilenilmediğini, gözden çıkarılmış eski evler ya da evlatlar gibi ihmal edildiklerini haykırıp bunda bizim suçumuz yok diye haykırıyorlardı…

Hissettiğim ilk şeylerden biri, çocuklarına sahip çıkamamış, onları yeterince koruyup kollayamadığı için yitirmiş bir annenin, bir babanın çaresizlik duygularıydı…

20170616_094938

Hele ki, taşlardan, mermerlerden ve beton bloklardan hıncını alamamış olanların o anıtı çevreleyen taflanları da söküp buraya attıklarını gördüğümde öfkem daha da arttı…

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yemyeşil bir halka şeklinde kuşatan taflanlar bile bu öfkeden, bu barbarlıktan paylarına düşeni almışlar ve bulundukları yerden kökleriyle birlikte sökülerek bu moloz alanına atılmışlardı….

Onları ve onlarla birlikte kırmızı renkli bir taşı anı olarak aldım ve beraberimde evime getirdim…

İlk yaptığım iş, kökü, dalları ve yaprakları kurumaya başlayan tafları evimdeki boş saksılara dikmek oldu. Dikerken de onlara örselenen bir çocuk gibi dikkat ederek daha fazla üzmemeye, daha fazla zarar vermemeye çalıştım… Tabii bu arada konuştum onlarla… Kurtulduklarını ve hunharca katledilen anıt ve diğer taflanlar için yaşamak zorunda olduklarını söyledim onlara… Onlara özgür bir yaşam vaat ettim…

20170616_094039

Şimdi onlar evimin en güzel, en havadar ve en güneşli köşesinde ve daima nemli bir toprak içinde itinayla büyüyecekler…

Sırf kendilerine ve onların temsil ettiği anılara kötü davrananlara inat olsun diye…

Çünkü ben onlara şimdiden inadın, mücadelenin taflanları demeye başladım… 

 

İzmir gerçekten bir tasarım kenti mi?

Ali Rıza Avcan

İzmir’e ve İzmir çevresindeki tüm antik kentlere baktığımızda devlet ya da ticaret agorası adı verilen tüm kamusal alanlarda, o alanı çepeçevre kuşatan ve zarif sütunlarla desteklenen stoalara, stoa kalıntılarına rastlıyoruz…

stoa_of_attalos_15_by_disney_stock

Stoa denilen yapılar o dönemlerde evden dışarı çıkan kent halkının güneş, yağmur ya da kar altında kalmaması, rahatlıkla hareket edip alışveriş yapması ya da diğer kentlilerle sohbet edebilmesi için düşünülüp tasarlanmış korunaklı yapılar…. İnsanları kışın rüzgar, yağmur ve karından, yazın da kavurucu sıcağından korumak amacıyla bir sokağın ya da agoranın hemen yanı başına yapılan uzun galeriler…

Antik Yunan, Roma ve Bizans dönemini izleyen Osmanlı döneminde; hatta günümüzde ise insanlar rahatlıkla gidip gelebilsinler ve alışveriş yapabilsinler düşüncesiyle sokağın her iki yanındaki yapılar arasına gerilmiş çuval bezinden yapılmış gölgelikleri görüyor, o gölgeliklere geldiğimizde rahat bir nefes alıyoruz…

İzmir 074

Çünkü burası kışları ılık, yazları ise sıcak ve kurak bir Akdeniz, bir Ege kenti…

Bu tür kentlerde yaşayan insanlar ise serinlemek adına bu tür gölgelikleri, denizden esen imbatı, onun serinlettiği sokakları, açık alanları seviyorlar…

Oysa son yıllarda bu kentte, insanların açık havayı, serinliği ve rahatlığını esas alan alışkanlık ve tercihlerini dikkate almayan işler yapılıyor. Hem de tasarım adına…

Şimdi artık püfür püfür esen rüzgara karşı açık havada oturup çayımızı, kahvemizi yudumlarken gazete ya da dergimizi okuduğumuz eski vapurlar yerine klima ile ısıtılıp soğutulan “çağdaş” modern gemilere biniyoruz…

Cadde, sokak ve meydanlarda yürürken gölge oluşturan ağaçların altında serinlemek isterken kendinden başkasına gölge oluşturmayıp sadece estetik bir görüntü yaratan palmiyelerin altında gidip gelmek zorunda kalıyoruz…

Sahildeki açık alanlara gittiğimizde ise bizi güneşten, sıcaktan koruyacak ağaçlar yerine karşımıza bodur çalılar ve çimler çıkıyor… O nedenle güneşten kavrulan o alanlarda bir gölge bulan herkesi şanslı sayıyoruz…

Eskiden çarşı içindeki alışverişlerimizde bir sokaktan diğer bir sokağa geçişi sağlayan ve bu tür sıcak iklimlerin ilginç bir geleneksel tasarımı olan geçitleri kullanırken şimdi Kıbrıs Şehitleri Caddesi gibi ağaçtan yoksun ve fırın gibi ısınmış beton koridorlarda gidip gelmek zorunda kalıyoruz.

1930’lu yıllarda yapılan geniş bulvarların ortasını kaplayan büyük çınar ağaçlarının serinliğinden yararlanırken şimdinin modern tramvayı nedeniyle o ağaçların taciz edildiğini, yarın öbür gün kurumaları için elden gelen her şeyin yapıldığını görüyoruz.

Oysa bu kent bir Akdeniz kenti, bu kent bir Ege kenti…

Çılgın rüzgarların, delicesine boşanan yağmurların, kavurucu sıcakların kenti…

Ama insanımızı açık alanlarda o rüzgardan, yağmurdan, kavurucu sıcaktan koruyacak yeni bir şeyleri düşünüp bir türlü tasarlayamıyor ve hayata geçiremiyoruz…

2000’li yılların başında Kemeraltı Çarşısı Üst Örtü ve Kent Mobilyaları Projesi adıyla proje yarışmaları açıp kazananlara ödüller vermiş olsak bile o projeleri bir türlü uygulayamıyor, hayata geçiremiyoruz…

Kemeralti-Carsisi-Ust-Ortu-ve-Kent-Mobilyalari-Projesi10374399-19d5-4b22-ad0f-d82e5b274f95_f

Oysa biliyoruz ki iyi tasarımlar gerçek ihtiyaçlardan doğar… O nedenle tasarımı, gerek duyulan şeyin karşılayan estetik, ergonomik, yapılabilir, uygulanabilir, etkin ve verimli çözümler olarak kabul ediyoruz…

İnsanların yüzyıllardır biriktirip kuşaktan kuşağa aktardıkları alışkanlık ve geleneklerini dikkate alan; daha doğrusu alması gereken bir yaratıcılık eylemi olarak biliyoruz…

IMG_4610

Ama onca yıldır böylesine bir ihtiyaç olmakla birlikte buna bir çözüm bulan ve uygulayan kimse çıkmadığına; üstüne üstlük bu kentte yaşayan insanların tercih ve alışkanlıklarıyla taleplerini karşılayan tasarım çözümleri oluşturulamadığına göre İzmir’e gerçekten bir tasarım kenti diyebilir miyiz?

Tasarım adına bu kentte yapılan ya da yapılmak istenenleri boşuna bir gayret olarak görebilir miyiz?

Bu kentte tasarım adına fazla bir şey görmeyen çoğu insanın düşünüp ifade ettiği gibi, tasarım olgusunu şimdi kullanılan ama yarın öbür gün unutulup gidecek çağdaş bir oyuncak, oyalayıcı bir moda olarak mu görüyoruz?

Hele hele ki, bir de tasarımın başkenti filan gibi ödüllere aday bir kenttir denildiğinde buna gerçekten inanmalı mıyız?

Yoksa bu konu ile ilgili her şey çağdaş teknolojinin imkanlarıyla yaratılıp bize dokunmayan ve bu nedenle de yararlanamadığımız bir yanılsama, bir simülasyon mu?

Ne dersiniz?

Bir hafıza mekânı daha yok şimdi….

İzmir İktisat Kongresi’nin yapıldığı Hamparsumyan Hanı, merdivenlerine Yunan bayrağının serilmesine karşın onun üstünden geçmeyi doğru bulmayan ulusal kahramanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün karargah olarak kullandığı İplikçizade Köşkü, Kemeraltı’ndaki hanlar, 9 Eylül Vapuru ve Konak Meydanı’ndaki Sarıkışla gibi İzmir dün hafızasının önemli bir köşe taşını, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı kaybetti.

Böylelikle, Cumhuriyet’in 50. Yılı nedeniyle yapılan önemli bir sanat eseri yıkılmış oldu. Karşıyaka o nedenle 44 yıl önce çoşkuyla kutladığı 50. yıl anısını yitirmiş oldu.

Aynen yarın öbür gün yıkılacak olan İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi gibi.

Böylelikle parti, siyaset ve yönetici isimleri değişik bile olsa, yıkımla beslenen zihniyetin aynı olduğunu, aslında birbirlerinden hiç bir farkları olmadığını görmüş olduk…

senemdino_ksk_sahil9 21.05.2007 Wowturkey
Fotoğraf: Senem Dino

Güle güle Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı… Güle güle… Seni sevip sahiplendik, o sevgiyle korumak istedik ve ama barbarların hışmından koruyamadık…

Yarın öbür gün, sizin için yenisini yaptık, eskisinin de taşlarını alın sevinin diyecekler… Ama bilmeyecekler ki, sen o eski sen, bizim sevip kabullendiğimiz sen olmayacaksın…. Bir yabancının yaptığı yeni bir anıt olacaksın…

Ruhunda geçmişin izlerini taşımayanlar, geçmişi istedikleri gibi şekillendirip yalanlarla kendilerine yeni dünyalar kuranlar bu duyguya, bu duyarlılığa hiç sahip olamayacaklar…

Çünkü onlar, fetih zihniyetiyle bir yere sahip çıkmak isteyen gafiller ve geldikleri yere ait olamayan köksüzlerdir…

Sen, belleğimizin en güzel yerinde hiç unutulmamak üzere yer alacaksın ve seni hiç unutmayacağız…

“Kentli” ya da “partili” olmak…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda hangi kentte, hangi siyasi partiden belediye ya da belediye başkanı olursa olsun, kentli olmak adına yaşadığımız sorunlar azalacağına artıyor ve hangi biriyle uğraşacağımızı açıkça bilemiyoruz.

Çoğu kez suyumuzun akmaması, çöplerin zamanında alınmaması, kaldırımların tekrar tekrar yapılması, verdiğimiz vergilerin çarçur edilmesi gibi klasik sorunların yanına çevrenin, doğanın tahrip edilmesi, sahip olduğumuz değerlerin hoyratça ortadan kaldırılması gibi yenileri ekleniyor. 

Kısacası kötülük dediğimiz şey, faşizmin kurumsallaştığı günümüz koşullarında kendine daha uygun bir ortam bulup çoğaldıkça çoğalıyor, üredikçe ürüyor.

Kültürpark 105 - Kıvılcım Güngörün

Bizler ise bunu önlemek adına bizim gibi düşünen insanlarla sosyal medya ortamlarında paylaşımlar yapıyor, gruplar kuruyor ya da en yakınımızdaki insanlarla dertleşmeye, bir araya gelmeye, halk forumu dediğimiz yerel örgütlenmelere gitmeye çalışıyoruz.

Çünkü bizi memnun edecek bir yaşam kalitesine sahip olmadığımızı, yerel yöneticilerimizin bu işi yapabilecek liyakatte olmadığını, ufak ve akılcı çözümlerle çok daha etkin, verimli ve anlamlı sonuçlara ulaşılabileceğini biliyor, daralan yaşam alanlarımızı genişletmeye çalışıyoruz.

Tüm amacımız hak ettiğimiz yaşam kalitesi yüksek bir kentte yaşamak…

Bizler bütün bunları yaparken, birçok siyasal örgütlenme ve eylemde kendilerine destek verdiğimiz, yardımcı olduğumuz partililerin şikayetçi olduğumuz şey şayet kendi partileri, kendi partilerinden yöneticiler ise titizlikle uzak durduklarını, o işe bulaşmak istemediklerini, sosyal medyada bir beğeni yapmaktan bile kaçındıklarını görüyoruz.

Bizlerle birlikte aynı tavrı göstermemekle birlikte, partileri içinde, parti disiplin ve düzenine uyarak bu konuları dile getirmediklerini, parti içi görüşme ve tartışma süreçlerine bu konuları taşımadıklarını görüyoruz.

Bu durum haliyle bizleri hayal kırıklığına uğratıyor ve çoğu kez, bir demokrat olduklarını düşündüğümüz için yanımızda görmek istediğimiz o partililerin sessiz, suskun kalıp bir anlamda yapılan yanlışa ortak olmaları nedeniyle onlara daha fazla kızıyoruz.

Çünkü özel görüşmelerimizde bize haklı olduğumuzu, bizi desteklediklerini söylemelerine karşın, iş açık mücadeleye geldiğinde onları yanımızda, arkamızda göremiyoruz.

Yapay Ada 01

Çünkü ülke genelinde yaptıkları demokrasi mücadelesini kendi partilerinden seçilen belediye başkanlarının yönettiği kentlere taşımak istemediklerini, böyle bir durumun kendi ellerini zayıflatacağını düşündüklerini, bu nedenle kent hakkı çerçevesinde gerçekleştirilen mücadele ve eylemler karşısında seçici davrandıklarını, eylem ve mücadele alanları arasında partilerinden yana bir seçim yaptıklarını görüyoruz. 

Geçtiğimiz yazdan bu yana sürdürdüğümüz Kültürpark mücadelesi, İzmir Körfezi’ni kurtarmak adına yürüttüğümüz İzmir Körfez Geçişi Projesi ve en son Karşıyaka’daki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın aslına uygun restore edilmesi için başlattığımız mücadele hep bu örnekleri yaşadığımız alanlar oldu.

Ne zaman iktidar ya da hükümet karşıtı bir eylem varsa oraya gidip kendilerini gösteriyorlar. Ama söz konusu olan şey partileri ve kendi partilerinden seçilmiş iktidarlar ise o zaman mücadeleyi genellikle uzaktan seyretmeyi tercih ediyorlar.

Oysa demokratik bir parti yapılanmasına sahip olduklarını, partilerinin Türkiye’nin en demokratik partisi olduğunu, parti içinde demokratik hakların kullanımı konusunda özgür olduklarını iddia ediyorlar.

Öte yandan da, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı için Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ın yaptığı basın toplantısı sırasında başkanın yanında yer alan il başkanının kendilerine karşı disiplin sopasını sallaması karşısında sessiz kalıyorlar.

Ayrıca parti içinde bir yere gelebilmek, seçilebilmek, başka birinin ayağına basmamak ya da düşmanlığını kazanmamak adına, kazanmaya odaklı kişisel politika, strateji ve menfaatler adına da sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Bizler ne kadar dil döküp ne kadar ikna etmeye kalksak da anlaşılan onlar orada duracaklar ve zincirlendikleri parti disipliniyle kendi özgür iradeleri doğrultusunda hareket edemeyecekler.

1

Faşizmin günden güne kurumsallaşarak yaygınlaştığı günümüz koşullarında herkesin bir araya gelip oluşturacağı demokrasi cephesi içinde mücadele etmesi gerekirken, bazı parti yöneticilerinin parti üyelerini korkutmak adına sopa gibi kullandıkları parti disiplini, o arkadaşları daha ne kadar teslim alıp bizlerden uzakta tutacak bilinmez; ama, ülkemize çöreklenen faşizm, kent ölçeğindeki mücadeleye katılmayanları da zamanla etkisizleştirip o meşhur Protestan papaz konumuna sokacak gibi gözüküyor…

Verilen not, ödül ve hibelerden memnun olmak…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde uluslararası bir kuruluş not, ödül ya da hibe verdiğinde aşırı sevinme ve giderek övünmeye neden olan ilginç tepkiler ortaya çıkmaya başladı…

Belediyeye kredi verecek kuruluşlara belediyenin mali performansı hakkında bilgi veren Fitch, Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlar ve düzenledikleri raporlar kentte neredeyse havai fişek şenliği ile kutlanacak kadar bir neşe, bir sevinç yaratmaya başladı…

Fireworks-at-Lake-Lanier-Islands-SunsetCove.jpg

Sanki, Türkiye’nin aleyhine olduğu açık olan Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı günün ortasında Ankara semalarına atılan havai fişekler gibi garip bir sevinç hali ortaya çıkmaya başladı…

Yine aynı şekilde herhangi bir belediye, tanıdığımız ya da haberimizin bile olmadığı birtakım uluslararası kuruluşlar tarafından bir ödüle layık bulunduğu ya da o kuruluşlardan hibe aldığı zaman aynı sevinçler, aynı heyecanlar yaşanır oldu…

Belediye genel sekreterinin, meclisi üyelerinin, onların gözüne girmek isteyen ve o nedenle “kraldan çok kralcı olan” belediye çalışanlarının ve çoğu İzmirli’nin sosyal medya ortamındaki mesajları ne hikmetse hep bu sevinç, hep bu gururla dolu oluyor…

Oysa, kimse çıkıp da o raporları düzenleyip not veren kuruluşlarla kredi, ödül ya da hibe veren uluslararası kuruluşların birbirleriyle ilişkisini araştırıp sorgulamıyor, bilmiyor ya da bilse bile bilmemezliğe geliyor gibi bir durum var ortada…

Aynen ülkemizde çevreyi en fazla kirleten şirketlerin bir araya gelip bir “arka bahçe” olarak kurdukları ÇEVKO ya da WWF gibi sahte yeşil örgütler gibi…

Uluslararası alanda parayı yöneten bu kuruluşların belediyelere yönelik  al gülüm-ver gülüm politikalarını kimse bilmiyor, bilmeye çalışmıyor ve de sorgulamıyor.

O nedenle her not verilişinde, her ödül ya da hibe alındığında havalara sıçrayıp bir marifet yapmışız gibi sevinip duruyoruz.

***

Bu garip durumu, kendisinin üç yıl öğrencisi olmakla övündüğüm Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın bir sözüne bağlamak isterim.

Tabii ki 1972-1980 döneminde benim tanıyıp bildiğim İlber Ortaylı formatıyla…

İlber Hoca hep, “Biz bir imparatorluğun artığı olduğumuzu ve geride bıraktığımız zamanlarda o imparatorluğun ahalisi olarak sahip olduğumuz gücü unutuyor, imparatorluk bile kuramamış toplumlarla aramızdaki farkı bilmiyoruz” der. Bu söz hiçbir zaman bir Osmanlıcılık fikriyatı olarak yorumlanmamalıdır. İlber Hoca bu sözüyle, Türkiye’nin diğer ülkelerle, özellikle de eskiden imparatorluk olmuş ya da bugün halen imparatorluk olduğunu iddia eden ülkelerle ilişkilerinde kendini geçmişten gelen imparatorluk geleneği ile güçlü hissetmesini, o eski gücü unutarak kendine haksızlık yapmamasını ister.

O anlamda, evet biz bugün çökmüş bir imparatorluğun ardılları olmakla birlikte arkada bıraktığımız imparatorluk kurmuş bir toplum olmanın gücü ile kendimizi diğer uluslar ya da toplumlar düzleminde onlarla eşit, hatta onlar kadar güçlü olduğumuzu hissetmeliyiz diye bizi uyarır.

Ama yine biz, onun söylediklerini, uyarılarını ya da bir zamanlar o emperyal güçlerin ordularına, kurumlarına kafa tutmuş bir ulusun bireyleri olduğumuzu unutup uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının düzenlediği raporlarla verdiği notları önemseriz… Hem de o raporların düzenlenmesi için ayrıca para ödediğimizi unutarak…

Ama yine biz, Avrupa’daki en küçük kasaba belediyelerine bile verilen ödüller bu sene bize verildi diye havalara uçarız ve kendimize bu ödül üzerinden bir paye vermeye çalışırız…

Ama yine biz, “hibe” adıyla verilen paraları sanki bize ödül verilmiş gibi kabul eder ve bu durumu kendimize vehmettiğimiz özelliğin bir delili olarak sunarız…

Oysa biz eskiden başka birinden borç almaya sıkılır ve çoğu kez bunu başkaları bilmesin, öğrenmesin kaygısıyla borçlu olduğumuzu cümle alemden saklardık…

Şimdi ise borç almak istediğimizi, aldığımızı ve o borcu büyük bir beceri ile yönettiğimizi dünya aleme duyuruyoruz…

Oysa biz, birinden bir bağış ya da hibe aldığımızda bunun gizli tutulmasını ister, hatta yaptığımız yardımların, bağışların duyulmasını istemezdik…

Şimdi ise kimden hibe aldığımızı sıkılıp üzülmeden, adeta bir ödül almışız gibi duyurup böbürleniyoruz… 

Hand giving money - United States Dollars (or USD)

Ne oldu şimdi bize? Nerede kaldı kişisel, toplumsal ve ulusal gururumuza?

Niye unuttuk birbirimiz ödül vermeyi de; yabancıların verdiği ödüllerle sevinir olduk?

Niye Gümrük Birliği’ne alındık diye gün ortasında havai fişek atıyoruz?

Niye elalem bize karne notu verir gibi not verdiğinde yakasına kırmızı kurdela takılmış çocuklar gibi seviniyoruz?

Niye birileri bizi yardım ve hibeye layık görüp para verdiğinde bunu cümle aleme anlatıyoruz?

Yoksa bizler, eski bir imparatorluğun halkı olarak emperyalizme karşı mücadelenin başladığı ve ilk kurşunun atıldığı bir kentte yaşamıyor muyuz?

Geçmişimizi ve sahip olduğumuz gücü bu kadar mı unuttuk?

En önemli ve büyük ödülün, yaşam kalitemizin artması nedeniyle bu kentte yaşamaktan duyduğumuz memnuniyet olduğunu niye unuttuk?

 

“Onarımı mümkün…”

Bugünkü paylaşımımız, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın mevcut statik durumunu belgelemek amacıyla geçtiğimiz günlerde İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yapı ve Deprem Mühendisliği Birimi öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuz Cem Çelik‘in  İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Bölge Kurulu’na sunduğu 4 Haziran 2017 tarihli statik raporu. 

Konu: İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” Yapısal Hasarları

ANIT YAPISAL SİSTEMİNİN BUGÜNKÜ DURUMU VE ONARIM ÖNERİLERİ
HAKKINDA KİŞİSEL GÖRÜŞ

İzmir Karşıyaka Anayasa Meydanı’nda yer alan “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı” ulusal bir yarışma sonucunda yapımına 1972 yılında karar verilmiş ve 1973 yılında açılmıştır. Anıt yaklaşık olarak H=27m yüksekliğindedir (Foto 1~9). Anıt
yapısal sistemi yedi adet düşeye yakın konumdaki dikdörtgen kesitli betonarme kolonun dairemsi bir plan şeması üzerinde düşey konsol biçiminde yerleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Kolonlar zemin üst kotundan itibaren değişken kesitli ve eğrisel bir formda başlayıp üst kotlara çıktıkça sabit kesitli ve doğrusal bir şekil almaktadır. Anıt yüksekliğinin yaklaşık 1/3~1/4’ü yükseklikte dairesel betonarme bir kiriş kolonları bu kotta bağlamakta, heykel ve diğer kabartma figürler bu betonarme kirişe mesnetlenmektedir.

Anıtın betonarme uygulama projesine ulaşılamamasına karşın yerinde çekilen pek çok fotoğrafı vardır. Bu fotoğraflar incelendiğinde zamanla oluşan bazı hasarlar göze çarpmaktadır. İzlenen hasarların neredeyse tümü betonarme elemanlar (kiriş ve kolonlar) içindeki çelik donatının korozyonu sonucu ortaya çıkan değişik düzeydeki hasarlardır. Hasar, anıtın zemine yakın bölümlerinde yoğunlaşmakta, üst kotlara çıktıkça azalmaktadır. Kolonlardaki boyuna donatı yoğunluğu dikkati çekmekte, proje olmamasına karşın, bu durum anıtın önemli bir mühendislik hizmeti gördüğünü kanıtlamaktadır. Döneminin pek çok yapısı gibi bu yapı da gerek denize olan yakınlığı gerekse zaman içindeki bakımsızlığı ve gereği gibi dış etkilerdenkorunamaması sonucu korozyon hasarına uğramıştır.

Yapının yapıldığı dönemin yönetmeliklerine uygun olarak özenle projelendirildiği ve
inşa edildiği görülmektedir. Başka bir deyişle, yapı iyi bir mühendislik hizmeti almış
olup mühendislik bakımından döneminin iyi örneklerindendir; korozyon dışında günümüze kadar bölgede oluşan irili ufaklı depremlerden hasar görmemiştir. Gerçekte yapıda deprem hasarı oluşturacak aşırı bir yük de yoktur. Ana sorun bakımsızlıktır.

Mevcut hasarlar Türkiye’deki aynı döneme ait pek çok betonarme binada izlenen korozyon hasarının çok tipik bir benzeridir. Bu tür hasarlar yapının özgün biçimini bozmadan çok rahatlıkla giderilebilmektedir. Örneğin, anıtta heykel ve kabartma figürler askıya alındıktan sonra, betonarme elemanlardaki beton örtü tabakası (pas payı) kaldırılabilir ve hasarlı çelik donatılar belirlenebilir. Bu konuda gelişmiş yapı kimyasalları kullanılarak çelik donatılarda korozyona karşı koruma etkin bir biçimde gerçekleştirilebilir. Yüksek mukavemetli tamir harcı ile de betonarme elemanlarda onarım tamamlanabilir. Bu şekilde onarılmış sayısız betonarme yapı bulunmaktadır. Donatılarda kesit kaybı olması durumunda, donatı eklenerek sistem özgün durumundaki güvenlik düzeyine getirilebilir. Ortaya çıkacak hasar durumuna bağlı olarak yapının onarılarak özgün tasarım taşıma gücüne ulaştırılması ya da gerekli olması durumunda güçlendirilmesi için ileri kompozitlerden de yararlanmak mümkündür (CFRP elemanlar gibi). Bu çalışmaların kapsamlı bir proje kapsamında ele alınması gerekmektedir. Bunun için öncelikle yapısal sistemin rölövesinin hazırlanması gereği açıktır.

Resim2

Sonuç olarak, İzmir Karşıyaka “Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı”nda izlenen hasarın türünün betonarme elemanlarda sıkça görülen korozyon hasarı olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür hasarlar genelde aşırı bakımsızlıktan ve çevre koşullarından kaynaklanmakta olup deprem yükleri ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Anıt yapısal sisteminin yukarıda açıklanan yöntemlerin uygulanması durumunda (anıtın özgün durumunu koruyarak) çok rahat bir şekilde onarılabilir/iyileştirilebilir olduğu açıktır. Bu çalışma yapıldıktan sonra anıt bu tür yapılardan beklenen güvenlik düzeyinde kullanılabilir durumda olacaktır.

Halkın belleğine kazınan anıtlar…

Bugün sizinle, tarihe not düşürmek amacıyla Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın aslına uygun restore edilmesini öneren DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu raporunu paylaşmak istiyoruz.

DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, modern mimarlık ürünleriyle bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürüten bir kuruluştur.

docomomo_avatar_2

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluş tarafından hazırlanıp İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘na sunulan ve Docomomo Türkiye Eşbakanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (İTÜ) Yıldız Salman, Docomomo Türkiye Eşbaşkanı Mimar ve Koruma Uzmanı Yrd. Doç. Dr. (YTÜ) Ebru Omay Polat, Docomomo Türkiye Sekreteri Mimar ve Koruma Uzmanı Doç. Dr. (AGÜ) Nilüfer Yöney ve Docomomo Türkiye Ankara Temsilcisi ve Mimarlık Tarihçisi Prof. Dr. (ODTÜ) Elvan Altan Ergut tarafından imzalanan bilimsel rapor, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı konusunda bizlere şunları söylüyor: 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü’ne;

Konu: Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın kültür varlığı olarak tescili hakkında bilimsel görüş.

Aynı adlı uluslararası koruma kuruluşunun Türkiye dalını oluşturan DOCOMOMO_Türkiye Çalışma grubu, Modern Mimarlık ürünleri ve bu ürünlerin korunması konusunda karşılaşılan sorunları tanımlamak ve gündemde tutmak için hem bilimsel, hem de popüler kamuoyu oluşturmak üzere, ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde kapsamlı envanter ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Bu bağlamda öne çıkan sorunlar, dönem yapılarına kültür varlığı olarak yasal statü kazandırılması ve özellikle yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan yapıların sürekliliğinin sağlanarak korunması ve değerlendirilmesidir.

DOCOMOMO_Türkiye, ilgi alanını oluşturan ve yaklaşık olarak 1920-1975 yılları arasına tarihlenen Türkiye Modern Mimarlık Mirasının belgelenmesi ve korunması için ulusal ve uluslararası düzeyde 2002 yılından bu yana çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalarda, konutlar, kamu yapıları, endüstri tesisleri, spor tesisleri, dini yapılar gibi farklı alt kategorilerde ele alınan tek yapılar ya da yapı toplulukları yanında, kentsel peyzajı oluşturan açık alanlar ve anıtlar da modern mimarlık mirası kavramı içinde yer aldığı kabul edilmektedir.

Gerek DOCOMOMO uluslararası merkez bürosu gerekse de ulusal çalışma grupları, modern mimarlık mirasının korunması konusunda, çeşitli nedenlerden risk altında olan yapılara karşı ilgili kurumları ve yetkilileri bilimsel doğrulara bağlı kalarak bilgilendirmeyi mesleki sorumluluk olarak görmektedirler.

Bu dilekçeye konu olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın gerek İzmir- Karşıyaka’nın kentsel kimliğinde ve kentlilerin belleğinde önemli bir yeri olması, gerekse de 1970’ler Türkiye Modern Mimarlığının dünyadaki diğer örneklerine benzer biçimde sanatları biraraya getiren nitelikli bir tasarım örneği olması nedeniyle, mimar ve heykeltraş işbirliği ile tasarlanmış ve inşa edilmiş bir yapı olarak, uluslararası kabul görmüş tanımlara göre “kültürel değer” taşıdığı tartışılmazdır.

Nitekim, anıtın 1967 yılında kurulan Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği’nin düzenlediği bir ulusal yarışma aracılığı ile tasarlanmış oluşu ve sonrasında zamanla ilçe belediyesinin logosuna dönüştürülmesi ve hatta anıtın logolarının kuaför, çiçekçi olarak çalışan esnafın vitrinlerinde dahi yer alarak gündelik hayatın içine çekilmiş olması, yapının toplumsal hafızadaki yeri ve sahip olduğu simgesel değerini açıkça göstermektedir.

Karşıyaka Atatürk Anıtı Yaptırma ve İlkelerini Yaşatma Derneği, 1970’lerin başında Karşıyaka’ya dikilecek Atatürk Anıtı için bir yarışma düzenlemiştir. Mimar Erkal Güngören ile heykeltıraş Tamer Başoğlu’nun geliştirdikleri ve yarışmada birinci seçilen proje, 8.000 m2’lik bir alan için tasarlanan çevre düzenlemesi ve bir anıtı içermektedir. 1972-73 yıllarında uygulanan projede yer alan anıt ve çevre düzenlemesi anlamsal ve biçimsel olarak ayrılmaz bir bütün olarak tasarlanmıştır.

Anıtı çevreleyen alanın taraklı beton zemininde ışınsal bir düzenleme olarak biçimlenen tasarım, taraksız betondan oluşan ışınsal bantların göğe doğru yükselerek anıtın yedi dikitten oluşan gövdesini meydana getirir. Bu dikit beton plaklar çiğnenmekte olan kadın haklarının Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet sayesinde yücelmeye başladığını simgeler. Dikitlerden en yüksekte olanı yerden 15.54 m. yüksektir. Bu mimari yapının üzerinde yerden 3.80 m. yükseklikte monte edilmiş olan 6.50 m çapında ve 1.40 m. yüksekliği olan bronz kuşakta ise rölyefler yer almaktadır. Kuşakta yer alan figürler arasında ulu önder Atatürk, Karşıyaka’da kabri ve parkı bulunan Zübeyde Hanım, mermi taşıyan Türk anaları ile her dalda yetişen ve uğraş veren Türk kadınlarını simgeleyen kabartmalar bulunmaktadır.

Özgün tasarımda anıta üç yönden basamaklarla ulaşılmaktadır. Basamakların olmadığı yerlerde, daha sonraki dönemlerde kaldırılmış olan, yeşil alan düzenlemeleri öngörülmüş ve uygulanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 005

Anıt ve çevresinin ilk tasarlandığı ve gerçekleştirilen biçimi ile kentsel ilişkileri günümüze kadarki süreçte çeşitli olumsuzluklar yaşamıştır. Örneğin, özgün çevre düzeninde yeşil alan olan kısımlar bozulmuş, yer döşemesi olarak devam eden ayakların uzantıları iptal edilerek özgün tasarımı bozacak nitelikte bir malzeme ile zemin kaplanmıştır. Ayrıca eserin betonarme kısımlarında, yüksek korozyondan kaynaklanan beton ve donatının birbirinden ayrılması gibi malzeme ve taşıyıcı sistem hasarları oluşmuştur. Eserin ivedilikle özgün düzenlemesine geri döndürülmesi ve çağdaş yöntemlerle taşıyıcı sistem ve tasarım bütünlüğünün sağlanması amaçlı bir koruma-onarım (restorasyon) projesi geliştirilmesi, anıtın sahip olduğu tarihi, mimari, sanatsal değerler ile geleceğe aktarılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Böylece anıtın ve çevre düzeninin iyileştirilmesi ve zaman içinde kaybettiği özgün tasarım ilişkilerinin yeniden oluşturulması mümkün olabilecektir.

Günümüzde, yerel yönetimin iyi niyetle başlattığı çalışmanın, anıtın yukarıda anlatılan nitelikleri gözönüne alındığında, geri dönüşü olmayan sorunlar doğuracağını belirtmek gerekir. Gerçekleşmesi planlanan çalışmalarda anıtın boyutunun büyütüleceği öngörülmektedir; bu tür bir müdahale, anıtın kentsel bağlam düşünülerek oluşturulmuş olan özgün oran ve kimliğini geri dönülemez şekilde bozacağı için koruma bilimi açısından uygun görülmemektedir.

Ayrıca, anıtın tasarım ve inşa sürecinin Karşıyakalıların maddi ve manevi desteği ile tamamlanabilmiş olması, yapının kamuoyu tarafından Karşıyaka’nın simgesi olarak kabülünde çok önemli bir tarihsel faktördür. Benzer şekilde, günümüzde kültür varlığı olarak tescillenmiş bulunan Çanakkale Şehitler Abidesi’nin de yapımı çeşitli ekonomik nedenlerden sekteye uğramış ve halkın da katılımı ile tamamlanmıştır. Her iki anıt da, halkın bu yapıların gerçekleştirilmesi sürecinde önemli bir aktör olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak, ne yazık ki bu tutum günümüzde yerel yönetim tarafından gündeme gelen projelendirme sürecinde izlenmemektedir. Oysa çağdaş koruma ve planlama yaklaşımları, özellikle yerel yönetimlerin katılımcı modeller oluşturmasının önemini vurgular. Anıtın yıkılarak yeniden yapılmasını içeren söz konusu proje, basın ve sosyal medyadan da izlenebileceği gibi, kamuoyu ile mesleki ve diğer sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle karşılanmıştır. İlçe belediyesinin, hem yerel hem ulusal kamuoyunu ilgilendiren böyle kapsamlı bir projede ilgili tüm paydaşların görüşünü alması ve sürecin katılımcı bir yöntemle ele alınması daha uygun olacaktır. Bu sürecin, yeni tasarımdan vazgeçilerek, özgün tasarım ve eserin onarılarak korunması yönünde bir toplumsal kararla sonuçlanması da olası görünmektedir.

Yukarıda sunulan değerlendirmeler ve çalışmalar ışığında DOCOMOMO_Türkiye Çalışma Grubu olarak, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın Türkiye Modern Mimarlık tarihi ve mirası açısından, döneminin simgelerinden olan bir anıt ve kentsel açık alan düzenlemesi örneği olarak değerlendirilmesini ve bir yarışma sonucu elde edilmiş özgün bir tasarım olduğu da göz önüne alınarak, yukarıda belirtilen nitelikleriyle, T.C. Kültür Bakanlığı Kültür Ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun Anıt heykeller ile ilgili 729 nolu ilke kararı çerçevesinde ve “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları” ile ilgili 5.11.1999 tarih, 660 sayılı ilke kararında yer alan, “Toplumun maddi tarihini oluşturan kültür verileri içinde tarihsel, simgesel, anı ve estetik nitelikleriyle korunması zorunlu yapılardır” tanımı kapsamında, bir kültür varlığı olarak tescili konusunda gereğini arz ederiz.