Gerçekten, “Kentlilik Yurttaşlıktır” mıdır?

Ali Rıza Avcan

Bazı çalışmalar ve yayınlar vardır ki, ya ilgilisine haber verilmediği için bilgimiz olmaz ya da o çalışma sonucunda ortaya çıkan yayınlar çoğu kez o konu ile ilgisi olmayanlara gönderilerek geride fazla bir iz bırakılmaz.

2006 yılında Ege-Koop, Karşıyaka Belediyesi ve Yeni Asır gazetesi işbirliğiyle yapılan “Kent Kültürü ve İzmir Toplantıları“nda konuşmacıların sunduğu bildirilerden oluşan kitap da bu yayınlardan sadece biri.

Ben, bu toplantılardan ve bu toplantılarda sunulan bildirileri kapsayan kitaptan geçtiğimiz günlerde sevgili arkadaşım Arzu Filiz Güngör sayesinde haberdar oldum ve söz konusu kitabı  Nadir Kitap isimli sahaf portalına sipariş vererek temin edebildim.

Şimdi şu an bu kitap çalışma masamın üzerinde duruyor.

Kitabın ilk sayfalarını karıştırdığımda karşıma önce bu toplantıları düzenleyen 26 kişilik Ege-Koop Danışma Kurulu üyelerinin isimlerinden oluşan bir liste çıkıyor. Başta Ege-Koop’un “kadim” başkanı Hüseyin Aslan olmak üzere İzmir’in tanınmış gazeteci, akademisyen, eski bakan, meslek odası yöneticisi, turizmci ve sendikacıları bu listenin aktörlerini oluşturuyor.

Kitabın “İzmir İçin… İzmirli İçin… İzmir Toplantıları…” başlıklı ikinci bölümü incelediğimizde ise,  17 Mart ve 28 Nisan 2006 tarihlerinde Karşıyaka ve Buca’da yapılan iki ayrı toplantının bu kurul eliyle düzenlendiğini ve 7 kurul üyesinin de bu toplantıların konuşmacısı olduğunu anlıyoruz. 

Kitapta yazılı bilgilere göre, 17 Mart 2006 tarihinde Karşıyaka Belediyesi’ne ait Nikah Sarayı’nda yapılan ilk toplantının Ege-Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan‘ın ve o tarihlerde Karşıyaka Belediye Başkanı olan Cevat Durak tarafından açıldığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı ve Hürriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Hakan Tartan‘ın oturum başkanlığını yaptığı ilk oturumda DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve APİKAM eski Müdürü Yrd. Doç. Dr. Fikret Yılmaz‘ın “Kent Kültürü“, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Önen‘in “Kentlilik Bilinci“, Akşam Gazetesi İzmir Temsilcisi Nedim Atilla‘nın “Yaşanacak Kent” başlıklı konuşmaları yaptıklarını, panel adı verilen ikinci oturumda ise Yeni Asır Gazetesi Köşe Yazarı Kemal Önderoğlu‘nun başkanlığında panelist olarak DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncay‘ın, gazeteci-yazar Öcal Uluç‘un, İYTE Endüstri Ürünleri ve Tasarımı Bölüm Başkanı Ressam Yrd. Doç. Dr. Yavuz Seçkin‘in ve şair Veysel Çolak‘ın yer alıp konuştuklarını görüyoruz. 

28 Nisan 2006 tarihinde DEÜ Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonu’nda yapılan “Kent ve Gençlik” isimli ikinci toplantının da yine Ege-Koop Başkanı Hüseyin Aslan ile o tarihlerde Buca Belediye Başkanı olan Cemil Şeboy tarafından açıldığını, “Gençler Kentten Ne Bekliyor, Kent Kültüründen Ne Anlıyor?” başlıklı sunuş bölümünde DEÜ Öğrenci Konseyi Başkanı Ahmet Cenk Cömert’in, “İçimizden Bir Genç” olarak Adnan Avşar‘ın, “Çalışan Bir Genç” sıfatıyla Ferhat Toprak‘ın konuştuklarını, Yeni Asır Gazetesi Köşe Yazarı Kemal Önderoğlu‘nun başkanlığında yapılan oturumda ise Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nimet Önür‘ün, DEÜ Fen ve Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oktay Gökdemir‘in ve Psikiyatrist-Psikoterapist, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Ruh Sağlığı ve Sosyal Hastalıklar Şubesi Proje ve Eğitim Sorumlusu Dr. Fatih Kahraman‘ın konuştuklarını görüyoruz.

Tanıtımını yapmaya çalıştığım bu eski kitabın 73-91. sayfaları arasında yer alan bu toplantılarla ilgili basın haberlerindeki başlıkların ise “Kent kimliğini arıyor“, “İzmir’de kent kültürü tehdit edilmeye başladı“, “İzmir’i ‘kent’ yapalım“, “30 Yıllık sorunları Ege-Koop çözüyor“, “Kentlilik yurttaşlıktır“, “İzmir’in ‘kimliği’ var mı yok mu?“, “Yeni tehlike: vahşet kültürü“, “Umudumuz kentlilik bilinci“, “Tablo karamsar” ve “kent kültürü tehdit altında” şeklinde çeşitlilik gösterdiği anlaşılmaktadır.

Bundan tam 12 yıl önce, muhtemelen Ege-Koop adı verilen yerel bir inşaat holdinginin vazgeçilmez ve değişmez başkanı Hüseyin Aslan‘ın olası bir siyasi hamlesine altlık oluşturmak amacıyla yapılan ve o tarihten bu yana unutulan bu konuşmalardan geriye kalan ve bir tesadüf eseri elime geçen bu kitabın kapağını gördüğümde ilk önce beni şaşırtan ve ama daha sonra yapılan toplantıların kalitesini ortaya koyduğuna inandığım şu “Kentlilik Yurttaşlıktır” şeklinde yanlış sloganına da değinmeden geçmek istemiyorum.

Çünkü bu deyiş, “kentlilik” ve “yurttaşlık” denilen iki olgu arasında doğrudan bir bağlantı, başka bir anlatımla bir eş değerlik kurarken -bu deyişi bir de “tersten” okuyup- kentlerde yaşamadığı halde “yurttaş” olarak kabul edilen insanları; kısacası köylerde yaşayan köylüleri nereye koymaktadır ya da onların “kentlilik” bilincine sahip olduğunu mu iddia etmektedir; bütün bu soruların açık, kesin ve net bir şekilde yanıtlanması, kafalardaki karışıklığın giderilmesi gerekmektedir.

Aksi takdirde; aradan tam 12 yıl geçmiş olsa bile,

elma‘larlaArmut‘ları birbirine karıştırmamız kaçınılmaz olacaktır.

Kent Kültürü

 

Bir kent parkını yönetmek (3)

Ali Rıza Avcan

“Bir kent parkını yönetmek” başlığını taşıyan ilk iki yazımda, Kültürpark örneğinden hareketle, doğal ve tarihi özellikleri nedeniyle tescillenip koruma altına alınmış bir kent parkının sadece koruma imar planı ile değil; bunun yanı sıra nasıl yönetileceğini, mali kaynaklarının nasıl düzenleneceğini, park hizmetlerinin nasıl sağlanacağını belirleyen stratejik yönetim, ziyaretçi ve lojistik planlarının  da yapılması gerektiğini belirterek tüm planlama, tasarlama, uygulama, izleme, denetleme ve değerleme çalışmalarının sadece mühendis, mimar ve şehir plancıları tarafından değil, tüm bilim ve disiplinlerin yer aldığı disiplinlerarası bir anlayışla yapılması gerektiğini belirtmiştim.

Yazı dizisinin bugünkü bölümünde ise Kültürpark’ın fiziki, finansal ve yönetsel planlarının yapılması süreçleriyle hazırlanacak planların hangi temel değer, ilke ve etik kodları barındırması gerektiği üzerinde durup bu konuda öneriler geliştirmeye çalışacağım.

cropped-cropped-img_50234

Kültürpark ile ilgili planlar hazırlanırken…

1) Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden talep edilen Kültürpark Koruma Amaçlı İmar Planı’nın (fiziki plan) hazırlık sürecinde, sadece bu plan değil; bu planla bütünleşik Kültürpark Stratejik Planı (finansal plan), Kültürpark Lojistik Planı ve Kültürpark Yönetim Planı (işletme) da hazırlanmalı ve bu planlar arasındaki ilişki ve eşgüdümü sağlayacak temel ilke ve işleyiş biçimleri önceden belirlenmelidir.

2) Tüm planlama aşamalarında, üst, orta ve alt düzeydeki tüm belediye yönetici ve çalışanlarının planların hazırlık süreçlerine aktif bir şekilde katılıp sorumluluk alması; böylelikle ortaya çıkacak planları sahiplenmeleri sağlanmalıdır.

3) Kültürpark’la ilgili tüm planlar, Kültürpark’la ilgisi olan tüm iç ve dış paydaşların gerçek ve aktif katılımı ile hazırlanmalıdır.

4) Kültürpark’la ilgili tüm planlar sadece şehir ve bölge plancıları tarafından değil; Kültürpark’la ilgisi olan tüm bilim ve disiplinlerden gelecek bir ekip eliyle ve “disiplinlerarası” bir anlayışla hazırlanmalıdır.

henderson-massey_westgate-town-park-concept-image

Kültürpark ile ilgili planlarda olması gereken özellikler…

1) ANLAŞILABİLİRLİK: Planların kendisi ve ekleri, inceleyen herkes için anlaşılabilir olmalıdır.

2) UYGULANABİLİRLİK: Planlar, öngördüğü dönemin özellik ve koşulları açısından yapılabilir olmalıdır.

3) ESNEKLİK: Hazırlanacak planlar, öngördüğü dönemin güncel gelişme ve gereksinimlerini karşılayacak, değişiklikleri içerecek şekilde esnek, değişken ve devingen olmalıdır.

4) KATILIMCILIK: Tüm planlar, Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve şikâyetleri alınarak hazırlanmalı; ayrıca planın uygulama sürecinde bu paydaşların bilgilenmesini ve müdahalesini öngören katılımcı bir işletme modeli oluşturulmalıdır.

5) EŞİTLİKÇİ KAMU YARARI İLKESİ: Kültürpark’la ilgili her türlü karar ve uygulamanın “kamu yararı” ilkesine uygun olması; Kültürpark’a ulaşım ve kullanımda kentteki tüm sınıf, kesim, grup ve kişiler arasında eşitlikçi bir yaklaşımın yaşama geçirilmesi gerekmektedir.

6) KALİTE VE STANDARTLAR: Kültürpark’ın güvenlik, emniyet, kullanım ve konforu ile ilgili her türlü düzenleme, uluslararası kalite ve standartlar dikkate alınarak hazırlanmalıdır.

7) SAYDAMLIK VE BİLGİYE ERİŞİM: Planlarla ilgili her türlü bilgi ve belge kamuya açık olmalı, bu bilgi ve belgelere ulaşım konusundaki tüm engeller kaldırılmalıdır.

8) KORUMA-KULLANMA DENGESİ: Koruma amaçlı imar planı ile lojistik ve yönetim/ziyaretçi planlarında Kültürpark’ın kullanım kapasitesi, koruma-kullanma dengesi dikkate alınarak belirlenmelidir.

9) KARŞILIKLI ÖĞRENME: Kültürpark’la ilgili tüm planlarda iç ve dış paydaşlar arasında karşılıklı öğrenmeye dayalı süreçlerin özendirilmesi sağlanmalıdır.

10) ÇEVRE VE BÜTÜNLÜK İLİŞKİSİ: Fiziksel, finansal ve yönetsel planların tümünde Kültürpark’ın yakınındaki etkileme ve etkilenme bölgeleriyle kentin diğer bölgelerindeki yeşil alanlarla fiziksel, doğal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve yönetsel ilişkiler, bütüncül bir anlayışla dikkate alıp değerlendirilmelidir.

Kültürpark’ın yönetimi ile ilgili öneriler…

1) Kültürpark’la ilgili planların izlenmesi ve değerlendirilip denetlenmesi için etkin ve katılımcı bir izleme-denetleme modeli oluşturulmalı ve bu model, uygulamadan kaynaklanan geri bildirimlerle devamlı güncellenmelidir.

2) Kültürpark’ın işletilmesinde etkin bir kullanıcı memnuniyet sistemi oluşturulmalı; bu amaçla düzenli olarak memnuniyet araştırmaları yapılmalı ve yapılan bu araştırmaların sonuçları kamuoyuna açıklanmalıdır.

png-image-f12a8f2f9436-13) Kültürpark’la ilgili planların yıllık uygulamaları konusunda hazırlanacak faaliyet raporlarına herkesin ulaşması sağlanmalıdır.

4) Kültürpark’ın katılımcı bir şekilde yönetilebilmesi için, aynen İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) yapılanmasında olduğu gibi; Kültürpark’ın iç ve dış paydaşları arasında yer alan kurum, kuruluş ve kişilerin katılımını öngören bir danışma kurulunun oluşturulması ve bu kurulun görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren toplumsal sözleşmelerin, mevcut yasal düzenlemeler dikkate alınarak hazırlanması gerekmektedir.

 

Bir kent parkını yönetmek (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir’de çoğu insanın İzmir Enternasyonal Fuarı olarak bildiği; ancak, son yıllarda bu alanın yönetimi ile görevli İZFAŞ’ın Fuar İzmir’e taşınması ile birlikte buranın bir kenti parkı olduğu yeniden fark edilen Kültürpark, aslında korunması gerektiği için tescillenen tarihi ve doğal bir değerdir. Kısacası, İzmir’i İzmir yapan en önemli değerlerimizden biridir.

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli üç ciltlik kitabın ikinci cildinin 274. sayfasına baktığımızda, Kültürpark alanının, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu‘nun (TKTVKYK) 25 Ocak 1985 tarih ve 599 sayılı kararı ve İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun (KTVKBK) 12.111992 tarih, 4072 sayılı kararı ile tescillendiğini görüyoruz.

Bu tescil kararları sonrasında sanat tarihçileri Beyhan Gürman ve Kamuran Akyüz ile Arkeolog Mustafa Kiremitçi tarafından düzenlenen resmi tescil fişinde ise, “Önerilen Koruma” adı altında “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı doğrultusunda uygulama yapılmalıdır” notunun düşüldüğünü görürüz.

Kültürpark Tescil Fişi (A)

Bu durum, Kültürpark alanının tescillendiği tarihten itibaren bir “Onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı“na sahip olamadığını, aradan geçen 33 yıldır buranın korunması için alanın sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce bir koruma planının yapılmadığını göstermektedir.

Yurt dışındaki benzerlerine baktığımızda birçok kent parkının bırakın koruma imar planına sahip olmayı; bunun yanında sırf bu alanlar için hazırlanmış daha geniş kapsamlı stratejik planlara sahip olduğunu; bu planların ayrıca yönetim, lojistik (su, enerji vb.) ve ziyaretçi planları gibi türlü çeşitli diğer planlarla desteklendiğini; ayrıca bir kent parkının kendi başına diğer park ve yeşil alanlardan soyutlanarak değil; belirli bir ekosistem içindeki diğer kent, semt ve mahalle parkları, kent ormanları ve yeşil alanlarla ilişkilendirerek, tümünü kent bütününde bütün olarak gören bir anlayışla planlanıp yönetildiğini görürüz.

Bizde ise, 1985 yılında önerilen onaylı koruma imar planı aradan 33 yıl geçmiş olmasına karşın yapılmamıştır ve her biri kendi ölçeğinde önemli olan diğer planlarla desteklenmemektedir.

Bırakın plan yapmayı, Kültürpark’taki bitki, hayvan, bina, sanat eseri ve benzeri değerlerin bugüne kadar bir sayımı ve envanteri bile yapılamamış, bunlardaki değişimler coğrafi bilgi sistemi tabanlı bir teknoloji ile takip edilmemiştir.

Her şey babadan görme usullerle yapılmış, Kültürpark sadece İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı tarihlere yakın bakıma alınmış, bunun dışında kendi haline terk edilmiştir.

Kültürpark Kaskatlı Havuz kenarındaki genç kız heykellerinin onarımında yaşanan trajik gelişmeler ya da Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya (Halikarnas Balıkçısı) ithaf edilen bölgedeki ağaç, bitki ve tanıtım materyallerinin içler acısı hali ortadadır.

Aradan geçen 33 yıl içinde Kültürpark’ın koruma imar planı yapılmadığı gibi, Kültürpark alanında yapılmak istenen yeni binalar için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ile Kültür Varlıklarını Koruma Üst Kurulu tarafından verilmiş olan “önce koruma imar planı yapın” kararının kaldırılması için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanınca girişimlerde bulunulmakta, bakanlar ve siyasetçilerle pazarlıklar yapılarak atadan babadan görme eski karakuşi usullerin devam ettirilmesine çalışılmaktadır. 

Yeşil Alan Planlaması

İzmir halkı adına Kültürpark’ın mülkiyetini elinde bulunduran İzmir Büyükşehir Belediyesi iddia ettiği gibi çağdaş bir belediye ise ve bu iddia çerçevesinde Kültürpark’a çağdaş bir görünüm kazandırmak istiyorsa; Kültürpark’ı önce bir tarihi ve doğal değer olarak korumayı sağlayacak envanter çalışmalarını tamamlayarak koruma amaçlı imar planını yapmalı ve bu planı yönetim/işletme, ziyaretçi ve lojistik (su, elektrik vb.) planlarıyla zenginleştirmeli; bütün bunları da, kentin başka bölgelerindeki “kent ormanı“, “kent parkı”, “semt parkı”, “mahalle parkı” ve diğer yeşil alanlarla bir bütünlük içinde planlamalı, Kültürpark’ın planlı bir tasarım ve yönetim yapısına kavuşmasını sağlamalıdır.

Devam Edecek…

 

 

Bir kent parkını yönetmek (1)

Ali Rıza Avcan

Yaptığımız çoğu çalışmada “disiplinlerarası çalışma anlayışı”nı dikkate almadan planlanıp yapılan kamu yatırımlarının “yapım sonrası kullanım aşaması”nı ciddiye almayışımızın en kötü örneklerinden birinin, kent içindeki yeşil alanların planlama, tasarım ve uygulama aşamaları ile yönetimi arasında doğru, sağlıklı ve etkili bir ilişkinin kurulamaması ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Çünkü uzun bir süredir, Kültürpark örneğinden hareketle bir kent parkının nasıl planlanıp tasarlanacağı ve yönetileceği, özellikle de bunun katılımcı bir anlayışla nasıl gerçekleştirileceği konusunda araştırmalar yapmaya, bulabildiğim kitap, makale, tez ve raporları inceleyerek bir sonuca ulaşmaya, onca uygulama arasında iyi bir örnek bulmaya çalışmakla birlikte; ülkemizde, -tek bir istisnası dışında- bu konuyu ele alan bir yayına ya da araştırmaya rastlayamadım.

indir

O tek istisnayı ise, Ali Özkır‘ın 2007 yılında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Peyzaj Mimarlığı Anabilim Dalı tarafından kabul edilmiş “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı doktora tezi oluşturuyor.

Ülkemizdeki tek bilimsel araştırma niteliğine sahip bu çalışmayı incelediğimizde ise, “sürdürülebilirlik park” boyutunda bölge, kent ve semt parklarıyla parkların yönetim ve yönetişiminin, kent parklarının kalite kriterlerinin, yurt dışındaki kent parklarına örnek olarak New York’taki Central Park ile Londra’daki Hyde Park’ın, yurt içindeki kent parklarına örnek olarak da Ankara’daki Gençlik Parkı ile Konya ve Bursa’daki kültür parklarının ele alınıp incelenmesinden sonra yapılan alan araştırmaları boyutunda tasarlanan sürdürülebilir kent parkları yönetim modelinin anlatıldığı görülmektedir.

Ama ne yazık ki, bu “tek” çalışma bile tek bir disiplin; yani sadece ve sadece konuya peyzaj mimarlığı açısından yaklaşılarak ve işin omurgasını oluşturan yönetim, işletme ve ekonomi gibi temel bilim ve disiplinlerin katkısını alınmadan yapılmış bir çalışma niteliğini taşıyor.

Bu durum aslında, ülkemizdeki kent parklarının ya da başka bir anlatımla yeşil alanların nasıl işletileceği ve korunacağı konusundan çok, o parkların nasıl planlanıp tasarlanacağı  ve yapılacağı konusundaki çalışma ya da araştırmalara daha fazla ağırlık  verildiğini gösteriyor.

Oysa bu şekilde planlanıp tasarlanan ve dünyanın en iyi, en güzel ve en yararlı kent parkı olarak inşa edilen parkların bile o özelliklerini korumaları ve daha iyi, güzel ve yararlı olabilmeleri için o yeşil alanların nasıl işletileceği konusunda da araştırma ve çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Tabii ki, bu kez işin içine yönetim, işletme ya da ekonomi konusunda bilgili ve deneyimli bilim insanlarının, uzmanların ve yöneticilerin girmesi, planlama, tasarım, uygulama ve yönetim ekiplerine bu kişilerin dahil edilmesi koşuluyla…

Ayrıca bir kamu yatırımınının planlanması, tasarımı ve uygulamasına önem veren mühendis, mimar, peyzaj mimarı ve kent plancısıyla belediye yöneticilerinin bütün bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan yeşil alanların el hortumu ile sulama yapan, bu nedenle yeşil dokunun en kısa sürede zarar görmesine neden olan niteliksiz çalışanlar ve onların o şekilde çalışmasını izin veren yöneticiler yerine nasıl daha iyi işletilip yönetileceğine, orada yapılanların uluslararası standart ve ilkeler çerçevesinde nasıl korunup geliştirileceğine de önem vermesi ve kendileri dışındaki diğer bilim ve disiplinlerden gelen bilim insanlarına, uzmanlara da yer açması, onlarla birlikte çalışmayı kabul etmesi, kendi bilgi ve deneyimlerini onların bilgi ve deneyimleriyle bütünlemesi koşuluyla…

Kültürpark 024

Aynen, atalar sözü olduğu söylenen “bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişinde olduğu gibi…

Devam Edecek…

Mahalleleri yeniden yapılandırmak…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız büyük kentlerde, özellikle de tarihi dokunun yoğun ve yaygın olduğu ya da çarpık ve düzensiz yapılaşmanın hızla gerçekleştiği yeni yerleşimlerdeki mahallelerin yönetimi, çağdaş yönetim anlayış ve yöntemleri açısından oldukça sorunludur.

Bir mahallenin alansal büyüklüğü, barındırdığı gündüz ve gece nüfusunun miktarı ile bu iki nüfus arasındaki fark, sahip olduğu altyapı ile yapı stokunun niteliği, kentin bütünü ve çevre mahallelerle kurduğu ilişkiler, yurt içi ya da dışı göçe açık olup olmadığı gibi temel özellikler o mahallenin yönetimini olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyen temel unsurlardır.

kadifekale117

Bir ilçe ya da belediye sınırları içindeki mahalle sayısının İzmir’in Konak ilçesinde 113’e, Karabağlar’da 58’e ulaşması, bir mahalle büyüklüğünün diğerinden 183 kat daha büyük olması (Konak, Umurbey mahallesi: 1.716,024 km², Konak, Şehit Nedim Tuğaltay mahallesi: 0.009365 km²), gece nüfusunun Konak ilçesinin Akdeniz, Oğuzlar, Tan, Yıldız ve Kurtuluş mahallelerinde olduğu gibi sıfır düzeyinde gerçekleşmesi, Ferahlı mahallesindeki bina sayısı 2.271’e ulaşırken İmariye’de bu sayının 3’e, Namazgah’ta da 4’e inmesi gibi örnekler o mahallelerin nasıl zor yönetileceğini somut bir şekilde ortaya koymaktadır.*

Ayrıca her bir mahallenin alan, nüfus, altyapı, toplumsal çeşitlilik ve gelişmişlik gibi değişik ölçeklerde diğerinden büyük farklar taşıması durumunda, merkezi ve yerel yönetimler tarafından sunulacak kamu hizmetleri arasında da adil, dengeli ve etkin bir dağılımın sağlanması mümkün olmayacaktır.

Mahallede yaşamayı ve yönetmeyi zorlaştıran bu gibi durumların ortaya çıkması durumunda akla gelen en akıllı çözüm yöntemlerinden biri, bütün bu alt yerleşim birimlerini diğerleri ile ilişkileri boyutunda yeniden yapılandırmak olabilir.

O nedenle de, ilçe sınırları içindeki tüm mahalleleri birbiriyle kıyaslayarak aralarında adil ve etkin bir denge oluşturmak; ayrıca bu işlemi daha üst düzeylere çıkararak yeniden yapılandırılacak mahallelerin, o ilçenin bütünü ve çevre mahallelerle ilişkileri düzleminde analiz edilip değerlendirilmesi gerekebilir.

Tabii ki, bütün bu düzenlemelerin -ülkemizde sıkça yapılanın aksine- politik kaygılardan uzak bir şekilde; o mahallelerde yaşayan insanların sahip olduğu toplumsal, ekonomik, tarihi ve kültürel değerleri, mahalle halkının görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini; ayrıca, onların daha rahat ve kolay yaşamalarını sağlayacak koşulları dikkate alarak yapılması gerekir. 

Bu yeniden düzenlemenin yapılamaması durumunda akla gelecek diğer bir yöntem de, Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılımcı bütçe uygulamasında olduğu gibi mahalleleri belirli ortak özellikler boyutunda bir araya getirerek bölge ya da semt ölçeğinde birleştirmek olabilir.

Örneğin, yine İzmir’in Konak ilçesini düşündüğümüzde, Basmane ya da Kadifekale bölgesindeki mahalleleri bir araya getirilerek tüm hizmetlerin o mahallelerin oluşturduğu semt ya da bölge birlikleri düzeyinde görülmesi sağlanabilir.

Böylelikle hizmetle, hizmetin sunulduğu mekan arasındaki doğru, etkin ve verimli bir ilişkinin kurulması sağlanabilir.

Ayrıca, geçerliliğini kaybetmiş bir mahalle bölümlemesinden vazgeçerek yeni oluşturulacak semt ya da bölge düzleminde halkın yerel hizmetlerin finansmanına katılımını hedefleyen katılımcı bütçe uygulamalarına geçilmesi için uygun bir ortamın yaratılması da mümkün olabilir.

Tabii ki öncelikle, Konak Belediye Meclisi’nin yıllar önce önüne gelen mahallelerin yeniden yapılandırılması konusuna el değdirmediği gibi, bu sorunun çözümünden korkulmaması, konunun üstüne cesaretle gidilmesi, muhtarları ve siyasetçileri ürkütmemeyi amaçlayan bu tür idare-i maslahatçı alışkanlıklardan vazgeçilmesi gerekmektedir.

Sinan Kılıç 002
Fotoğraf: Sinan Kılıç

Evet, Konak, Karabağlar, Bornova, Bayraklı, Karşıyaka gibi ilçelerde ve aynı sorunu yaşayan diğer ilçelerde belediye, kaymakamlık ve valiliklerin mahallelerin yeniden yapılanması konusunu acilen ele alması gerekmektedir…

İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın uluslararası bir kültür-sanat festivaline dönüştürülmesi önerimizde olduğu gibi; biz, bu konuda ön açacak olan kent yöneticilerine yine “Ha, cesaret!” diyelim…


* Sayısal veriler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Üç Boyutlu Kent Rehberi‘nin 16 Nisan 2018 tarihinde güncellenen veri tabanından alınmıştır.

Ha cesaret!

Ali Rıza Avcan

Evet, önümüzde akıp giden yaşama ve değişen gerçeklere ayak uydurabilmek, elde olmayan nedenlerle ortaya çıkan yeni gelişmelere uyum gösterebilmek çoğu kez cesaret gerektirir…

Eskiye ait olanı muhafaza etmek, ondaki olağan değişimi görmemezlikten gelmek ve her şey eskisi gibiymiş gibi davranmak, o anlamda cesaret sahibi olmayanların alışıldık, klasik tutumudur.

29579730790_92c1438bec_o
SALTOnline Arşivi

Gerçeklere yaşam veren koşullar değişip dönüştükçe, değişimi kabul etmemek ve her şeyi eskide aramak ise genel olarak korkakların davranışıdır.

Cesaret sahibi olmayan korkakların temel davranışı, değişim ve dönüşüm için gereken yol açıcılıktan ya da da liderlikten yoksun olmalarıdır.

İşte tam da bu anlamda, İzmir Enternasyonal Fuarı ve bu fuarın 86 yıldır yapıldığı Kültürpark kendisi hakkında son sözü söyleyecek bir yol açıcıyı, cesaretli bir dönüştürücüyü; daha doğrusu gerçek bir kent yöneticisini arıyor.

Niye derseniz, İzmirliler’in uzunca bir süredir “panayır” olarak tanımladığı İzmir Enternasyonal Fuarı’nın son 16 yıllık gelişimi ile ilgili verileri hatırlatmam gerekir:

İZFAŞ İstatistikleri

İlk kez 1936 yılında Kültürpark alanında açılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2000-2016 dönemi faaliyet raporları ile İzmir Ticaret Odası’nın 84, 85 ve 86. İzmir enternasyonal fuarları değerlendirme raporlarındaki verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi;

1. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın bir dönemler bir aya ulaşan süresi, yeterli talep olmadığı gerekçesiyle son yıllarda 10 güne, uluslararası katılım düzeyindeki süresi ise 5 güne indirilmiş,

2. Yine aynı talep yetersizliği nedeniyle, 2000’li yılların başında 1.000’li sayılar civarında olan yerli ve yabancı katılımcı firma sayısı, son yıllarda trajik bir şekilde 400’lü; hatta 200’lü sayılara kadar inmiş, katılımcı firma sayısı içinde yer alan yabancı firma sayısı yok denecek düzeylere ulaşmış,

3. Fuarı ziyaret edenlerin sayısı ise, son yıllarda yoğunlaşan onca konser, gösteri ve eğlence içerikli etkinliğe karşın, -2012 ve 2013 yılları dışında- 2000 yılındaki düzeyine bile ulaşamamış, 2009 ekonomik krizini izleyen 2010 ve 2011 yıllarında ise trajik seviyelere düşmüştür.

Bu veriler, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ulusal ve uluslararası fuarcılık anlamında eski anlam ve etkisini kaybederek adeta çöküp yok olduğunu göstermektedir.

Uzunca bir süredir yapılan ve bundan sonra yapılacak tüm fuarlar aslında o eski heyecanın geri çağrıldığı ruh çağırma seanslarından başka bir anlama gelmiyor.

O nedenle, bütün cesaretiyle ortaya çıkıp bu tarihi organizasyonu daha anlamlı ve etkili bir düzeye çıkaracak cesur bir yönetim aranıyor.

Yıllardır “fuar” adı altında yapılan karnaval ya da festival etkinliklerini Kültürpark’tan alıp tüm bir kente yayacak, yaptığı bu kültür ve sanat etkinliklerini Akdeniz ruhuyla uluslararası düzeye taşıyacak cesur bir yürek ve cesaretli bir yönetim anlayışı aranıyor…

Günün moda deyimiyle, bu cesur ve gerçekçi öneriyi yapıp uygulayacak “vizyoner” bir yönetici ve yönetim anlayışı aranıyor…

Aynen, Kültürpark’ın yaratıcısı Behçet Uz gibi…

İEF 01

Tabii ki bu yeni düzenleme içinde, Cumhuriyet’in bize bıraktığı değerli mirası koruyup yüceltecek, onun tarih içindeki değerini sergileyecek bir anlayışla…

Geçmişin değerlerini koruyup geliştirerek, o değerler üstünde onun önemi ve önceliğini temel alarak oluşturulacak ve İzmir’i tüm dünyada tanıtacak  evrensel bir kültür-sanat festivaline dönüştürerek…

Köhnemiş düşüncelerden kaynaklanan tüm engelleme çabalarına karşı çıkarak, ön açarak ve liderlik ederek; korkmadan ve cesaretle…

Ha cesaret!

 

 

Parti ilçe başkanının yönettiği kent konseyi…

Ali Rıza Avcan

İzmir yine yapacağını yaparak, bugüne kadar AKP’nin bile yapmadığı ya da yapamadığı bir ilk’i yaşama geçirerek farklılığını ortaya koydu:

İzmir Kent Konseyi’nin fiili siyasetten elini çekmemiş olan başkanı, belirli bir mizansen içinde boşaltılan CHP Konak İlçe başkanlığı görevini üstlenerek ülkemizdeki kent konseyi başkanlığı görevini yürüten ilk parti ilçe başkanı unvanına sahip olmuş oldu.

Böylelikle bundan böyle CHP Konak İlçe başkanı, aynı zamanda İzmir Kent Konseyi başkanı olarak ikili bir görevi sürdürecek.

İstediği zaman CHP Konak İlçe başkanı, istediği zaman da İzmir Kent Konseyi başkanı olacak.

Kent konseyleri alanında bugüne kadar yaptığımız araştırma, inceleme ve gözlemler sırasında bir parti ilçe başkanının aynı zamanda kent konseyi başkanı olduğuna dair bir bilgi ya da örneğe rastlamadık.

Bu konuda bildiğimiz sayılı örnekler, 2017 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde CHP Keşan ilçe yönetim kurulu üyesi Necmettin Baygül’ün, İstanbul Zeytinburnu’nda da 2014 yılında AKP Zeytinburnu ilçe yönetim kurulu üyesi Cemal Merdan‘ın kent konseyi başkanlığına seçilmiş olmalarından kaynaklanıyor.

Bu iki örnekte de görüldüğü gibi, söz konusu olan şey, bir parti ilçe başkanının değil; bir parti ilçe yönetim kurulu üyesinin kent konseyi başkanlığına seçilmiş olması.

Bizim gündeme getirip tartıştığımız sorun ise, bir parti ilçe yönetim kurulu üyesinin değil; İzmir Kent Konseyi başkanı olarak seçildiği 26 Aralık 2015 tarihinde CHP Konak ilçe sekreteri iken gelen baskılar üzerine istifa eden bir siyasetçinin, kent konseyi başkanı olduktan sonra tekrar CHP Konak ilçe başkan yardımcısı olması ve bundan bir süre sonra CHP Konak ilçe yönetim kurulu başkanının istifa etmesi üzerine aynı ilçe yönetim kurulu içinde yapılan bir seçimle CHP Konak ilçe yönetim kurulu başkanlığı görevine getirilmesi ve bu siyasi görevle birlikte İzmir Kent Konseyi başkanlığı görevini sürdürmek istemesinden kaynaklanıyor.  

İzmir Kent Konseyi 005Bildiğimiz kadarıyla yasal olarak böylesi bir durumu öngörüp engelleyen herhangi bir hukuki düzenleme bulunmamakta. Daha doğrusu, yasa koyucu böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden düşünüp öngörmediği için siyasi parti yöneticiliği ile kent konseyi başkanlığının aynı şahıs üzerinde bulunup bulunmayacağını konusunu henüz hükme bağlamış ve düzenlemiş değil.

O nedenle de, siyasi bir partinin ilçe başkanlığını yürüten bir siyasetçinin kent konseyi başkanı olamayacağına ya da bu iki görevi aynı anda yürütemeyeceğine ilişkin bir kanun, yönetmelik, tüzük, yönerge, genelge maddesi, bakanlık görüşü ya da mahkeme kararı yok.

5393 sayılı Belediye Yasası’nın 76. maddesi ile bu maddeye dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılan Kent Konseyi Yönetmeliği ve bu yönetmeliğe dayanılarak 16 Kasım 2013 tarihinde İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu tarafından kabul edilen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nde bir siyasi partinin il ya da ilçe başkanının kent konseyi başkanı olmasını engelleyen bir hükme yer verilmemiş olmakla birlikte; İzmir Kent Konseyi‘nin önemli bir bileşeni olan İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi‘nin 16 Kasım 2013 tarihinde kabul edilip halen yürürlükte olan İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nin “Kadın Meclisinin Üyelik Yapısı” başlığını taşıyan 9. maddesinin 3. fıkrasında -bunun tam aksi yönde-, “Milletvekilleri, meclis üyeleri, siyasi partilerin teşkilatlarında başkan ve yönetim kurulunda görevi olan kişiler, kadın meclisine sivil toplum kuruluş temsilcisi veya bireysel (gönüllü) katılımcı olarak katılabilirler ve çalışmalara katkı verebilirler; ancak, bu sıfatlarıyla kadın meclisi başkanlık divanında ve yürütme kurulunda görev alamazlar, çalışma gruplarında başkanlık yapamazlar.” şeklinde siyasi parti başkanlarıyla yönetim kurulu üyelerinin kadın meclisinin başkanlık divanı ile yürütme kurullarında görev alamayacaklarına ilişkin bir düzenlemeye yer verilmiş olması da başka bir çelişkiyi oluşturmaktadır.

Nitekim bunun doğal bir sonucu olarak, İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi‘nin 28 Kasım 2015 tarihli 11. Olağan Genel Kurulu’nda, CHP Genel Merkez Kadın Kolları MYK Üyesi Birgül Değirmenci ile Gaziemir Belediyesi Meclis Üyesi Düriye Taş’ın geçici divan üyesi olarak görev yapmalarının, yönergenin  9 ve 13. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle söz konusu genel kurulun iptalini isteyen; ancak bizlerin haklı itirazı üzerine işleme konulmayan 20 Ocak 2016 tarih, 23415155-45-2195 sayılı İzmir Büyükşehir Belediyesi 1.Hukuk Müşavirliği‘nin görüşü de henüz hafızalarımızda.

Öte yandan, İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenip 8 Ekim 2006 tarih, 26313 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kent Konseyi Yönetmeliği‘nin “Çalışma İlkeleri” başlığı altındaki 7. maddenin (ç) fıkrası ile şu an yürürlükte olan İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge‘nin “Çalışma İlkeleri” başlığı altındaki 8. maddesinin (ç) fıkrasında; kent konseylerinin, uluslararası gelişmeleri ve ülke koşullarını gözeterek, tarafsız bir yaklaşımla görüş ve önerilerini oluşturacağı da belirtilmektedir.

Peki o halde, düzenlenmemesi ya da yasaklanmaması nedeniyle hukuki olarak mümkün görülen böylesi bu durumu, bu madde hükmünde yer alan “tarafsız bir yaklaşım” koşuluyla bağdaştırıp kabul etmek mümkün müdür?

Özellikle de kent konseyleri projesinin amaç, hedef, temel değer, ilke ve etik kodları itibariyle böyle bir durum, mümkün ve doğru mudur?

İzmir Kent Konseyi Ruhsal Gelişim Kulübü

Örneğin bu yeni duruma elimizdeki mevzuat, önceden herhangi bir düzenleme yapılmayışı nedeniyle izin verse de; kent konseyleri ile ilgili mevzuat düzenlemelerinin temelini oluşturan yönetişim anlayışı, buna izin verir mi? Böyle bir şeyin ortaya çıkması iyi yönetişim açısından ne ölçüde doğru ve mümkündür? Böylesi siyasi bir çözüm, İzmir Kent Konseyi‘ne yarar mı yoksa zarar mı verir? Başında CHP’li bir siyasetçinin bulunduğu bir kent konseyi, CHP’li olmayan İzmirliler açısından ne ölçüde çekici ve inandırıcı olabilir?

Ayrıca, “aklıselim” ya da “makul olma” olarak tanımlanan akıl ve mantığımızla sağduyu içinde düşündüğümüzde veya böylesi bir durumun adil olup olmadığını sorguladığımızda bunun nereye kadar, nasıl sürdürülebileceğini de hesaplamamız gerekebilir. 

Böylesi bir tartışma da, bizi Aliağa’da MHP Aliağa İlçe Başkanı ya da Kemalpaşa, Ödemiş veya Torbalı’da AKP ilçe başkanları o ilçelerin kent konseylerinin başkanı olsaydı şayet; bu duruma Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler ne tepki gösterirlerdi, kendilerine yapılmasını istemedikleri bir şeyi kendilerinden biri yaptığında nasıl tepki verirlerdi noktasına kadar götürebilir.

Bırakın siyasetçileri, her görüş ve düşünceden kurum ve bireyin bir araya gelerek çalışmasını amaçlayan kent konseyi katılımcıları, bu duruma ne derler, böylesi bir duruma nasıl tepki gösterirler ve bir siyasal parti ilçe başkanı tarafından yönetilen kent konseyine gelip çalışırlar mı?

Evet, yasa yapıcılar ya da kent konseyleri projesini tasarlayanlar karşımıza çıkan bu tür çetrefilli durumları önceden öngörmemiş, böylesi bir durumu akıl etmemiş ve o nedenle de önlem almamış olabilirler.

Ama, mevzuat böylesi bir durumu yasaklamıyor diye bunu bir fırsat olarak görüp sürdürmek de mümkün olabilir mi?

Son zamanlardaki güvenlik odaklı politika ve stratejiler nedeniyle gözden düşüp unutulmaya yüz tutmuş kent konseyleri düşünce ve uygulaması, böylesi bir durumdan zarar görmez mi?

İzmir Kent Konseyi ve diğer kent konseyleri bu kötü örnek nedeniyle zarar görmez mi?

CHP Konak İlçe Başkanının başında olduğu bir kent konseyi giderek bir partinin örgütüne dönüşmez mi? Dönüşmese bile böyle bir algının yaratılmasını kolaylaştırmaz mı? Dönüşmez diyenler bize bunun garantisini nasıl verebilirler?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir Kent Konseyi dışındaki birimlerinde, örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın düzenlediği toplantı ve çalışmalara katılıp katkıda bulunduğunu öğrendiğimiz İzmir Kent Konseyi başkanının o birim ve kurullardaki siyasi kimliği nasıl açıklanabilir? Bu iki kişilikli durum nereye kadar, ne şekilde sürdürülebilir? Böylesi bir siyasetçinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclisi dışındaki varlığı ve etkisi nasıl açıklanabilir?

Nitekim, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından güncellenen İzmir Kent Konseyi’ne ait web sayfasındaki “Bilgilendirme” notunda;

“İzmir Kent Konseyi Eski Başkanı Çağrı Gruşçu CHP Konak İlçe Başkanlığına seçilerek 07.03.2018 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda istifasını bildirmesiyle ile birlikte  İzmir Kent Konseyi’nin  mevcut çalışma yönergesinin ihtiyaçlara göre güncellendikten sonra genel kurulların yapılması yönündeki ilke kararı, seçimli genel kurul için en az 3 aylık kurumsal temsiliyet yenileme çalışmalarının gerekmesi, yaz tatili döneminin araya girmesi ve yaklaşan seçimler nedeniyle kamu kaynaklarının etkin kullanımı açısından başkanlık seçimine gidilmemesi, buna karşılık 2019 yerel seçimlerine paralel olmak üzere, yürütme kurulu seçimleri ile birlikte olağan seçimli genel kurul takviminde gerçekleştirilmesi kararı oybirliği ile alınmıştır. 

Buna göre yönetmelik gereğince yürütme kurulunun, üyeleri içerisinde en yaşlı üyenin başkanlığında toplantılarını gerçekleştirerek İzmir Kent Konseyi’nin sağlıklı bir şekilde seçime girmesi için birlikte gerekli çalışmaları yürütme konusunda görüş birliğine varmıştır.” (1)

denildiği ve bu bilgilendirme notu varlığını halen koruduğu; ayrıca, aynı web sayfasının “Yürütme Kurulu” bölümünde “Eski başkan Çağrı Gruşçunun CHP İlçe Başkanlığına seçilmesi üzerine verdiği istifa nedeniyle yürütme kurulu toplantısında hazır bulunan en yaşlı üye toplantılara başkanlık edecektir.” dendiği halde kendisinin belediye içindeki toplantı ve çalışmalara hangi unvanla katıldığı da belli değildir.

İzmir Kent Konseyi başkanı basına verdiği demeçlerde, önce istifa edip boşalttığı ancak daha sonra siyasi açıdan büyük bir hata yaptığını fark ederek geri döndüğü İzmir Kent Konseyi başkanlık makamını boş bırakmanın etik olmadığını söyleyip bu geri dönüşüne bahane oluştururken; bir partinin ilçe başkanı olarak kent konseyi başkanlık koltuğunu işgal etmesinin kent konseyleri düşüncesinin temel değerleriyle ilke ve etik kodlarına aykırı olduğunu bilmemekte midir? Bu anlamda kent konseyi başkanlığı koltuğunun boş kalması mı yoksa bu koltuğun, doğrudan doğruya CHP ilçe başkanlık koltuğu ile ilişkilendirilmesi mi ahlaka ve etik kodlara aykırıdır, önce bu soruya net ve kesin bir şekilde yanıt verilmesi gerekmektedir.

Resim1CHP içindeki gruplaşmalar, kamplaşmalar ve güç dengeleri buna izin verip parti kamuoyu bunu hoş görse bile; hak, hukuk, adalet ve liyakatten yana olanlar, “Hak, Hukuk ve Adalet” adına yola çıkanlar buna ne der ve ne düşünürler?

Sanırım bu garip durumu, merkezi ve yerel yönetim birimlerinin hukuki anlamda bir an önce ele alıp adil, hukuki ve makul bir çözüm bulması, kent konseyleri idealine zarar veren böylesi fırsatçı uygulamalara yer verilmemesi gerekmektedir.


(1) http://www.izmirkentkonseyi.org.tr/1/36/32/kent-konseyi-baskani

“Ankara’dan abim geldi…”

Ali Rıza Avcan

Yazmayacaktım; ama artık şu an’dan itibaren yazmak farz oldu.

Önce sabah gazetedeki tam sayfa ilanı gördüm. Biraz önce de, 0 312 427 88 63 numaralı telefondan yapılan aramayı, Ankara’daki arkadaşlarım arıyor düşüncesiyle açtığımda onun tok sesini duydum.

Aslında aramanın yapıldığı yerin İzmir olması durumunda, belki de bu yazıyı yazmayabilirdim.

Ama İzmir Ticaret Odası’nın başkanlığına aday olan o kişi, beni Bir Ankara numarası üzerinden aramayı tercih ederek banda alınmış kendi sesiyle  kendisini niye başkan seçmem gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.

Belli olmaz; belki de böylelikle hem bana hem de İzmir Ticaret Odası’nın diğer üyelerine “Ankara’dan aranıyor olmak” durumu üzerinden bir alt mesaj vermek istemiş olabilirdi….

Gazetelere tam sayfa ilan vermek, oda üyelerine kendi sesiyle ulaşmak, adaylık için özel bir web sayfası oluşturmak, kentin önde gelen diğer meslek örgütlerini ziyaret etmek, çeşitli sektör mensuplarıyla fotoğraflar vermek ve benzerleri… Bütün bunlar, büyük bütçelerle ve profesyonel bir reklam ya da halkla ilişkiler ajansı ile çalışıldığının kanıtlarıydı. Çünkü bütün bunların amatörlerle ve amatör yöntemlerle yapılması mümkün değildi.

Ama bütün bu işleri üstlenen profesyonel bir kurum, kadro ya da şahıs da böylesi bir yanlışı yapmazdı, yapamazdı.

Tabii ki, yapılan iş bilerek yapılan bir yanlışlık değilse…

Anlaşıldığı kadarıyla, o “profesyonel dokunuş” sayesinde belki de, tanıtımı yapılan adayın Ankara’nın gösterdiği aday olduğuna dair bir algı yaratılmak istenmişti…

Şayet bunu bilmeden, fark etmeden yapıyor iseler bu İzmir ve İzmirli için affedilmeyecek büyük bir yanlışlık, büyük bir gaftı.

Yok şayet, bilerek ve isteyerek yapıyorlarsa, Ankara’nın adayı olduğuna ilişkin bugüne kadar söylenen iddiaları doğrulayan somut bir kanıta dönüşüyordu bu yeni durum.

Evet, anladığınız gibi uzunca bir süredir İzmir Ticaret Odası başkan adayı olarak yeniden gündemimize giren Mahmut Özgener‘den bahsediyorum.

5aaf6d5aae78492058e4cd30

Kendisini daha önce, ünlü şike davası açılmadan kısa bir süre önce istifa ettiği tartışmalı Futbol federasyonu Başkanlığı nedeniyle tanıyorduk. Üstüne üstlük Google’da yaptığımız taramalar sırasında Ekşi Sözlük’teki yüzlerce mesajdan insanların 14 Temmuz 2008 tarihinden bu yana bu aday hakkında neler düşünüp neler söylediğini de kolaylıkla öğrenebiliyorduk. (1)

Bunun dışında, hazırlattığı web sayfasındaki “vizyon” ve “projeler” başlığı altındaki vaatlerinde, rakiplerinden farklı olarak kendine özgü fazla bir şey söylemediğini, proje olarak ifade ettiği şeylerin İzmir hakkında daha önce söylenmiş genel geçer düşünceler olduğunu, bu anlatımlarla aslında suya sabuna dokunmayan bir politika ve strateji geliştirdiğini biliyorduk.

Ancak, İzmir Ticaret Odası başkanı Ekrem Demirtaş‘ın 25-26 yıllık saltanatı sırasında İzmir’e yaptığı kötülükleri yakından bilen biri olarak, İzmir Ticaret Odası’na yeni bir başkanın ve onu destekleyecek yeni bir ekibin gerekli olduğunu da biliyorduk.

Resim2

İzmir ve İzmir Ticaret Odası için kendisinden çok üyelerinin ve İzmir’in çıkarını düşünen bir adayın kazanmasını, İzmir Ticaret Odası’ndaki kötü yönetimin sona ermesini istiyorduk.

Ama bir yandan da, Ankara merkezli telefonlarla yaratılan algı operasyonunun bir oyuncusu olarak İzmir Ticaret Odası başkanını seçmek de istemiyorduk….


(1) https://eksisozluk.com/mahmut-ozgener–1922269?p=13

“Canla başla çalışmak…”

Ali Rıza Avcan

Mynet web portalinin verdiği bilgiye göre, 24 Mart 2018 tarihinde İzmir Valisi Erol Ayyıldız‘ı ziyaret eden Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan İzmir’deki ulaşımın hizmetlerinin daha iyi olması için gece gündüz çözümler ürettiklerini, güzel ve yararlı projeler yaptıklarını ifade etmiş.

Üstüne üstlük, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından yapılan son Bölgesel Satınalma Gücü Paritesi araştırmasında İzmir’in ulaşım harcamaları grubunda birinci sırada yer aldığı anlaşıldıktan sonra…

Söz konusu haberin ayrıntılarına baktığımızda ise Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik bakanının İzmir halkına sormadan yaptıkları Konak Tüneli ile  Urla-Çeşmealtı Yat Limanı ve İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili değerlendirmelerini görmekle birlikte; ben bugün burada, Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı Devlet Demiryolları (TCDD) Genel Müdürlüğü tarafından Ankara-İzmir-Ankara arasında çalıştırılan Mavi Tren’de neler yapıldığını ya da yapılmadığını dilim döndüğünce anlatarak, söylenenlerin ne ölçüde ciddi, samimi ve doğru olduğunu göstermeye çalışacağım. 

Geçtiğimiz hafta sonunda Ankara’da yapılan Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Genel Kurulu’na katılmak için Cumartesi gecesi otobüsle Ankara’ya gidip Pazar gecesi de trenle İzmir’e döndüm.

Otobüs yolculuğunu Pamukkale firmasıyla yaptım ve gece saat 24.00’de başlayan yolculuğu sabah saat 08.00’de Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali‘nde (AŞTİ) bitirdim. Yolculuğum, otobüs firmasının önceden taahhüt ettiği gibi toplam 8 saatlik sürede bitti ve bu süre içinde herhangi bir sorun yaşamadım.

Pazar gecesi yapacağım Ankara-İzmir yolculuğu için de, demiryolcu aile çocuğu olarak eski günleri anmak adına tren yolculuğunu tercih etmiş, biletimi almak amacıyla Basmane Garı’na gittiğimde Ankara-Eskişehir arasındaki yolculuğu Yüksek Hızlı Tren (YHT) adı verilen hızlı trenle, Eskişehir-İzmir arasındaki yolculuğu da İzmir Mavi Treni ile yapacağımı öğrenmiştim.

1_Y0n8TSdtR9NGRiBTonFz0w

İsterseniz trenle yaptığım bu maceralı Ankara-Eskişehir-İzmir yolculuğunun “yarın öbür gün yazarım” düşüncesiyle not aldığım ilginç anlarını ve bunlarla ilgili değerlendirmelerimi maddeler halinde sizlerle paylaşmaya başlayayım:

1. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi-Ankara Garı arasında bindiğim taksinin sürücüsünden trene binmek eskiden olduğu gibi Tarihi Ankara Garı‘na gitmeme gerek kalmadığını; bundan böyle Tarihi Ankara Garı‘nın güneydoğusundaki Celal Bayar Bulvarı üstündeki yeni YHT Garı’na gitmem gerektiğini öğrendim.

2. Yüksek Hızlı Tren (YHT) için yaptırıldığı anlaşılan çelik ve cam karışımı pırıl pırıl parlayan yeni binanın bir gar binası konseptinden çok bir AVM konseptinde tasarlandığını gördüm ve bu görüşümü gişedeki bayan görevli ile paylaştığımda onun da aynı görüşte olduğunu anladım.

3. Yüksek Hızlı Tren (YHT) bana söylendiği gibi saat 20.55’de hareket ederek 1 saat 31 dakikalık yolculuğun sonunda saat 22,26’da Eskişehir Garı’na ulaştı.

4. Teknolojinin son nimetleriyle donatılmış olmasına karşın trenin, yurt dışındaki örneklerine kıyaslandığında sarsıntılı olduğunu gördüm. Nitekim bir gece önce İzmir’den Ankara’ya gelen Mülkiyeli arkadaşlarımda da aynı şeyleri söyleyerek bu durumu doğrulamışlardı.

5. Eskişehir Garı benim bilip aradığım, trenin pencerelerinden sarkarak simit aldığımız ya da boza içtiğimiz eski Eskişehir Garı değildi. Yaptıkları müdahalelerle O eski tarihi yapıyı asıl kimliğinden uzaklaştırmışlardı. O nedenle de, havada eski günlerin kokusu yoktu…

Yeni gar ile ilgili olarak aklımda kalan tek şey ise onca para ile yapılan bu yeni garın, yapım esnasında yalıtım sorunlarının çözülemeyişi nedeniyle kesif bir şekilde küf kokmasıydı.

6. Yüksek Hızlı Tren (YHT) Eskişehir Garı’na 22.26’da varmış olmasına karşın onun devamı olan Eskişehir-İzmir Mavi Tren‘i ancak bir saat sonra, 23.30’da hareket etti. O nedenle de gar ve çevresinde anlamsız bir şekilde zaman geçirmek zorunda kaldım.

7. İzmir Mavi Treni‘nin tekli koltuklarında oturmakla birlikte içerisi oldukça sıcaktı ve klimaların yeterince çalışmayışı nedeniyle içerideki hava sabaha kadar oldukça ağırlaştı. Konuştuğum görevliler bile bu sorunu kabul edip kendi rahatsızlıklarını ceplerinde taşıdıkları kolonyalarla çözdüklerini itiraf ettiler.

8. Gece saat 02.00 sıralarında tuvalette cüzdanını düşürüp kaybettiğini iddia eden bir yolcu bu durumun yapılacak bir anonsla duyurulmasını ve kendisine yardımcı olunmasını istediği halde; görevliler tarafından “şimdi herkes uyuyor, anons yapamayız” denilerek oyalandı. Hatta kendisine indiği yerde polise başvurabileceği, kendilerinin hiçbir şey yapamayacağı bile söylendi. Ancak bu durum sabah 06.00-07.00 sıralarında değişerek yolcuyla ilgilenilmeye başlandı ve gerekli olan anonslar yapıldı. Ancak aradan geçen zaman içinde tren bir çok ara durakta durmuş ve belki de cüzdanı bulan ya da çalan yolcu çekip gitme olanağından yararlanmıştı.

9. Cüzdanı kaybolan yolcu ile görevliler arasındaki diyaloglar sırasında görevlilerden, bu trene en kısa mesafenin en ucuz bilet bedelini ödeyerek dadanan “tren fareleri“nin varlığından haberdar olduk. Tabii ki o saatten sonra yeni binen her yolcu bizim için yeni bir “tren faresi” olup çıkmıştı.

10. İzmir Mavi Treni olarak tanımlanan ekspres, sabaha karşı aniden hüviyet değiştirerek birden bire eskilerin “posta treni“ne dönüştü. Tren o andan başlayarak adeta her istasyonda uzun süreler durarak indisi-bindisi çok yerel bir banliyö gibi çalışmaya başladı. Bu durum Manisa sınırları içinde adeta yerel bir Manisa İZBAN’I halini aldı.

Daha sonra İnternette yaptığım araştırmalarda ise bindiğim trenin Eskişehir-İzmir hattındaki toplam 24 ara istasyonda durup beklediğini öğrendim:

Eskişehir – Porsuk – Sabuncupınar – Uluköy – Alayunt – Kütahya – Tavşanlı – Değirmisaz – Ballıköy – Gökçedağ – Sındırlar – Dursunbey – Gazellidere – Mezitler – Balıkesir – Savaştepe – Soma – Kırkağaç – Akhisar – Kapaklı – Saruhanlı – Manisa – Muradiye – Menemen – Çiğli – Basmane.

Tabii ki bütün yaşadığım, Ankara’dan İzmir’e trenle gidip eski günleri anmak isteyen benim gibi birinin sabrını zorlayacak şekilde o kadar fazla istasyon duruşu ve uzun bekleyişlerin sonunda adeta köy ve kasabalar arası çalışan posta katarına dönüşen bir maceradan başka bir şey değildi…

11. Yaşadığım yolculuğun en acıklı yanı ise otobüsle 8 saatte gittiğim bir mesafeyi, içinde bulunduğumu koşullarda tamı tamamına 14 saat 27 dakikada almış olmamdı. Diğer bir ifadeyle ülkemizdeki en hızlı tren olan Yüksek Hızlı Tren (YHT)’den sonra toplam 566,2 kilometre uzunluğundaki Eskişehir-İzmir hattını saatte 47,18 kilometre hızıyla kat ederek “attan inip deveye binme” halini yaşamış olmamdı. 

Buna da resmen “eziyet” ya da “işkence” deniliyordu…

dscn6605

Şimdi gelin hep birlikte Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanı Ahmet Arslan’a doğrudan bağlı TCDD Genel Müdürlüğü’ndeki bilgili, deneyimli ve birikimli yönetici ve çalışanlarla sayın bakanın bizlere uygun gördükleri böylesi bir ulaşım hizmetini sağlamak için canla başla nasıl çalıştığını hep birlikte hayal edip yorumlayalım…

İzmir’in Nevruz’u…

Ali Rıza Avcan

Dün, Alsancak Gündoğdu Meydanı’ndaki Nevruz bayramı kutlamasındaydım.

Barış, demokrasi ve özgürlükten yana tüm meslek örgütleriyle sendika ve partilerin, sivil toplum kuruluşlarıyla platformların katılıp destek verdikleri, bir arada oldukları keyifli bir beraberliğin ortağıydım… 

İlk kez 2015 yılında yapılan, 2016 yılında devam ettirilen, 2017 yılında ise Valilikçe yasaklanan kutlamanın bu yılki programına göre etkinlik gündüz 12.00-17.00 saatleri arasında yapılacaktı.

Bir kutlamaya bu şekilde beş saatlik uzun bir sürenin ayrılması ve bunun hafta içi bir günde gerçekleştirilmesi; ayrıca gelenlerin bir süre sonra ayrılması nedeniyle büyük bir meydanda kalabalık bir görüntünün yakalanması oldukça zordu. Ama yine de o büyük meydanda beklenilenden daha fazla sayıdaki katılımcının bir araya geldiği ve bunun geçen her dakikada daha da arttığını gördüm.

Ayrıca Nevruz’u kutlamak amacıyla Gündoğdu’ya gelenlerin kara tarafından çift sıra bariyerlerle çevrelenmiş; daha doğrusu “hapsedilmiş” olması, tek giriş noktasının eski NATO binası önünde bulunması ve diğer mitinglerde gördüğümüzün aksine Alsancak tarafında herhangi bir giriş-çıkış kapısının açılmaması, bu kutlamaya daha fazla insanın katılmaması amacıyla emniyet güçlerinin geliştirdiği gizli stratejilerden biriydi.

001 (2)

Çünkü böylelikle Sevinç Pastanesi’nin önüyle Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki kalabalıkların bu kutlamayla ilişkisinin koparılması suretiyle, o bölgedeki halkın kutlamalara ilgisiz kalması mümkün olacak, oluşturulan bütün zorluklara karşın katılmak isteyenlerin eski NATO Binası’na kadar yürümeyi göze alması gerekecekti. 

Ama ben, varlığımla orada olup yapılan onca baskı, adaletsizlik ve haksızlığa karşı durmak, yaşanan sevince ortak olmak ve dostlarla merhabalaşmak amacıyla Alsancak İzban İstasyonu’ndan başlayarak eski NATO Binası hizasındaki girişe kadar yürüyerek kutlama alanına girdim, sonrasında bu giriş kapısından Gündoğdu Meydanı’na kadar geldiğim yolun aksi yönünde geri yürüyerek platformun kurulduğu alana ulaştım ve çıkarken de bütün bunların tersini yaptım.

Aslında polisin bu tür mekan düzenlemeleri, insanların toplumsal bir etkinliğe katılmasını zorlaştıran, çevreye yığdığı üniformalı ve sivil polisler, zırhlı araçlar, tepede dolaşıp duran helikopter ve dronlarla herkesi korkutup sindirmeyi amaçlayan bilinçli çabalardı.

Ama bütün bu gizli strateji ve çabalara karşın barıştan, demokrasiden ve özgürlüklerden yana insanların bir araya gelerek Nevruz’u çoşkuyla kutlaması, içinde yaşadığım kentin ve ülkenin geleceği açısından oldukça umut veren bir gelişmeydi.

Kutlama alanında uzun bir süre oynanan oyunları seyredip yapılan konuşmaları dinledikten sonra dışarı çıkıp o bariyerlerin arkasındaki İzmir’in ne vaziyette olduğunu görmeye karar verdim.

Karşıma çıkan manzara ise oldukça ilginçti….

Bir yanda, meydanda insanlar müzikler dinleyip halaylar çekip gelen baharı barış dilekleriyle kutlarken Kıbrıs Şehitleri’nin kafelerinde, lokantalarında insanlar kendi hallerinde yiyip içiyor, arkadaşlarıyla sohbet ediyor, karşılarına çıkan kahve falı tekliflerini kabul ediyor, Kitapsan önündeki müzik grubundan “Gülnihal” şarkısını dinliyor, sanki Gündoğdu Meydanı’nda kalabalık bir grubun ayrı bir Nevruz kutlaması yaptığından haberleri yokmuş gibi günlük yaşamlarını kendi hallerinde sürdürüyorlardı.

Ortada açık ve net bir şekilde iki ayrı İzmir’in olduğunu görüyordum….

Biri allı güllü, pırıltılı elbiseleriyle, halaylarıyla, Kürtçe türküleriyle ve barış haykırışlarıyla Nevruz bayramını kutluyor, diğeri ise ötekinin yaptığından habersiz ya da ilgisiz bir şekilde kendi İzmir’ini yaşıyordu.

Bu duruma belki birileri, “İzmir’de farklı din, dil, düşünce, ideoloji, mezhep ve etnik köken üzerinden farklı insan grupları bir arada yaşayabiliyorlar, böylesi bir uyumu bir sorun olmadan hayata geçirebiliyorlar” diye olumlu yaklaşabilir; ama ya görünen şey, uyumlu bir beraberliği, barış içinde bir arada olmayı yansıtmıyorsa?

Kentte yaşayan insanlar ve gruplar arasında gerilim yaratan farklılıklar varsa ve bu farklılıklar bir kesimin bariyerler içine alınması suretiyle kabul görüyorsa?

asla-ve-asla-yalnYz-yasamayacagiz2-izmir-izgazete_1

Daha farklı bir anlatışla, Nevruz kutlaması yapan kitlenin çevresine iki sıra halinde döşenen bariyerler, aslında bu iki İzmir arasındaki farkı, sınırı ya da uçurumu anlatıyorsa?

Sanırım bu çift sıra bariyerleri sorun dahi etmeyen İzmirliler açısından, bu iki ayrı İzmir sorununun fark edilerek gündeme getirilmesinin ve tartışılmasının zamanı -belki de- gelip geçmektedir…

Korkarım ki, bu tartışmayı yapmanın zamanını henüz kaçırmamışızdır….