İzmir’in unutulan sanatçıları 24 – Necmettin (Necmeddin) Emre

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde, İzmir‘in ve İzmirlinin unutma dışında açıkça haksızlık yaptığı usta bir yüksek mimarı ele alıp hatırlatmaya çalışacağım.

Bu unutulmuşluk ve haksızlık nereden kaynaklanıyor derseniz; ben de size, İzmir’in tarihi kent merkezinde Gazi ve Fevzipaşa bulvarları arasında kalan büyük bir bölgeye, İzmir‘de yaptığı tek bir bina olmadığı halde önce çarşı, daha sonra moda merkezi olarak adı verilen Mimar Kemalettin‘in yanında, 1927’den itibaren İzmir Türk Ocağı, 1932’den sonra İzmir Halkevi ve 1957’den sonra da İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi olarak kullanılan sahildeki zarif binayı ya da Gazi ve Necati Bey bulvarlarının kesiştiği köşedeki anıtsal Silahçıoğlu Hanı‘nı veya Alsancak‘taki Gazi İlkokulu binasını yapan yüksek mimar Necmettin Emre‘nin kentin hiçbir yerinde adının anılmamasını, anılmayı bırakın adının dahi hatırlanmamasını kendisine yapılmış büyük bir haksızlık olarak görüyorum.

Necmettin Emre ve İkincilik Ödülü kazandığı Türbe Projesi.

İstanbul doğumlu Necmettin Emre, Şeyh Ahmet Efendi ile Hatice Nükhet Hanım‘ın oğludur. Ailenin diğer oğlu ise Hayrettin Bey‘dir. Annesi Hatice Nükhet Hanım‘ın, oğlu Necmettin Emre tarafından tasarlanıp yapılan mezarı ise İzmir‘deki Kokluca Mezarlığı‘nda bulunmaktadır.

Necmettin Emre’nin tasarladığı annesi Hatice Nükhet Hanım’ın İzmir Kokluca Mezarlığı’ndaki mezarı.

Yüksek mimar Necmettin Emre, İstanbul‘daki Sanayi-i Nefise Mektebi‘ni (Güzel Sanatlar Akademisi) 1913 yılında bitirmiş ve Şehbal dergisinin 1 Şubat 1829 ((1913) tarihli 90. sayısında verilen bilgiye göre, Sanayi-i Nefise Mektebi Mimarlık Sergisi‘nde hazırladığı türbe projesi ile ikincilik ödülünü kazanmıştır.

Le Corbusier (ortada), İzmir kordonundaki Ticaret Odası binasının önünde (bina artık yıkılmış durumda), mimarlar ve yerel belediye meclis üyeleriyle birlikte, Ekim 1948 , Bu fotoğrafta, aşağıdaki fotoğraftakinden farklı olarak Necmettin Emre, Le Corbusier’in yanında değildir. Fotoğraf: Le Corbusier Vakfı
İmar planı çalışması yapmak üzere İzmir’e gelen Le Corbusier İzmirli mimarlarla birlikte. O.L. Akad, Melih Pekel, Le Corbusier, Necmettin Emre, Rıza Aşkan, Alp Türksoy, Fahri Nişli, Ekim 1948. (Fahri Nişli Albümü)
Ayaktakiler (soldan sağa): Alp Türksoy, Suat Erdeniz, Mesut Özok, Melih Pekel, H. Ulvi Baflman, Abdullah Pekön, Necmettin Emre, Sadi Kentoğlu, Hikmet Baraz, İhsan Arif, Faruk San, Harbi Hotan, Orhan Akbaş, sağ öndeki kişi tanınamadı. Ön sıradakiler: Fuat Bozinal, Muzaffer Seven, Akif Kınay, Faruk Aktaş, (Y. Mimar Sinan Kınay arşivi)
Türk Yüksek Mimarlar Birliği Merkez (Ankara) Yöneticileri, İzmirli yöneticilerle İzmir’de bir ortak toplantı sonrasında. (soldan sağa ayaktakiler) Suat Erdeniz, Alp Türksoy, Orhan Akbaş, Ferruh Akarcalı, İhsan Ariş, Sadi Kentoğlu, Muzaffer Seven, (oturanlar) Emin Balin, Fahri Nişli, Necmettin Emre, Mithat Yenen, Talat Özışık, Rıza Aşkan. (Talat Özışık Ailesi Albümünden)
Soldan sağa: Alp Türksoy, Emin Balin, Necmettin Emre, Mesut Özok, Ziya Nebioğlu (Fotoğraf: Fahri Nişli Arşivi)

Yüksek mimar Necmettin Emre, öncülüğünü Mimar Kemalettin Bey‘in yaptığı 1. Ulusal Mimarlık Dönemi mimarlarından olup; Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin mukarnas, çini bezeme, kubbe, kule gibi mimarlık öğelerini kullanarak hem anıtsal eserler hem de apartman, villa gibi sivil mimari örnekleri inşa etmiştir.

Necmettin Emre salt yapı üretmeyen, aynı zamanda İzmir Mühendis ve Mimarlar Birliği ile sonradan Mimarlar Birliği Başkanlığı’nda çalışarak mimarlık camiasında mesleki örgütlenme çalışmalarına katılan; Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Ankara Vakıflar Mimarlığı, İmâr Vekâleti, İzmir Şubesi İmâr Şefliği, İzmir Belediye Fen Müdürlüğü, Vilâyet Başmimarlığı görevlerinde ve Vilâyet Umum Meclis üyeliğinde bulunan; İzmir Belediyesi tarafından açılan İzmir Kültürpark Spor ve Sergi Sarayı Projesi Yarışması gibi önemli mimari proje yarışmalarına jüri olarak katkı koyan; İzmir Valisi Kâzım Dirik ve Aziz Oğan’ın kurdukları İzmir Asâr-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nde eski eserler üzerinde önemli çalışmalar yapan; Türk mimarisi, konut sorunu ve Aydınoğulları’na ait eserler üzerinden yazdığı makaleleri Arkitekt dergisi ile mimarlara; İstanbul’da İkdam, Yeni Mecmua, İzmir’de Anadolu, Yeni Asır ve Hizmet gazeteleri üzerinden de topluma aktarma derdinde olan bir entelektüeldir.

Necmettin Emre, 17 Mart 1961 tarihinde kalp krizi nedeniyle vefatından sonra cenazesi İstanbul Karacaahmet Mezarlığı‘na defnedilmiştir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Mezarlık Sistemi‘nde yaptığımız tüm aramalara rağmen mezarının bu mezarlık içindeki yeri ve kaydı bulunamamıştır.

İzmir‘in mimari kimliğini oluşturan önemli yapıların sahibi Yüksek mimar Necmettin Emre‘nin İzmir‘e kazandırdığı, bugün bir kısmı mevcut, bir kısmı da yok olan 13 eserini şu şekilde sıralayabiliriz:

Tapunun Konak ilçesi, Selimiye mahallesi, 83 pafta, 527 ada, 2 parselinde ve Mithatpaşa Caddesi No.310 adresinde bulunan bina, bugün İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi olarak kullanılmaktadır. Binanın temeli, İzmir Valisi Kazım Dirik‘in talebi üzerine 1926 yılı Ocak ayı sonlarında atılmış, 1927 yılı Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında açılmıştır. Tapu kaydındaki niteliği halen “Halkevi ve gazino” olarak geçmektedir. Bina yapılışını izleyen ilk yıllarda İzmir Türk Ocağı olarak kullanılmakla birlikte, Türk Ocaklarının lağvedilmesi ile birlikte 1932 yılından itibaren İzmir Halkevi binası olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1951 yılında hazineye, 1954 yılında da belediyenin mülkiyetine geçen yapı, 1957 yılında Devlet Tiyatrosu‘na tahsis edilmiş, bu tahsis öncesinde iç yapısında esaslı bir değişiklik geçirmiştir. 2005 yılında yapının cephe bakımı yapılmış, 2009-2010 yılları arasında da tümüyle restore edilmiştir.

Yapı, (GEEAYK) Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu‘nun 14.07.1978 tarih, 1213 sayılı kararıyla tescillenmiştir.

Servet-i Fünûn Dergisi’nin İzmir Türk Ocağı binasının inşaatı ile 23 Ağustos 1928 tarihli kapak resmi.
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi, (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) 1926-1927 (Yaşar Ürük Arşivi).
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) 1926-1927.
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi (İzmir Türk Ocağı ve Halkevi) bina cephe kesitleri, 1926-1927. (Çizim: Oğuzhan Bozdağ).
İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi Salonu tavan süsleme detayı (Çizim: Oğuzhan Bozdağ).
İzmir Türk Ocağı Salonu.
Mustafa Kemal Atatürk İzmir Türk Ocağı’nda.
(İsmet) “Paşa Hazretleri şerefine Halkevinde verilen müsamereden bir poz“, 27 Temmuz 1932, İzmir, Foto Resne.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 75 pafta, 958 ada, 9 parsel şeklindedir. Yüksek mimar Necmettin Emre tarafından yapılan ve Necati Bey ve Gazi bulvarlarının kesiştiği köşede yer alan tarihi yapı zemin+ üç katlıdır. Köşede yarım daire şeklinde dışa taşan kubbeli kulenin zemin katında yuvarlak gövdeli sivri kemerli 2 sütun ile 3 bölüme ayrılan bir giriş mevcuttur. Birinci katında ise dikdörtgen üç pencere yer alır. Pencere denizlikleri altında dikdörtgen panolar içinde döner mihrabiye motifi bulunur. Lento üzerinde ise Kütahya çinisi dekorlu panolar vardır. İkinci kattaki sivri kemerli 3 pencerenin kemerlerinin üstünde panolar yer alır. Üçüncü kat pencereleri ise düz lento ve sövelidir. Pencere üzerinde sivri kemerli taş veya demir şebekeli tepe pencereleri bulunur. Kemerlerin üzeri çini kaplamadır. Necati Bey Bulvarı‘na bakan cephe, zemin katta iki bölüm halinde olup, kullanım nedeniyle değişikliğe uğramıştır. Gazi Bulvarı cephesi düz lentolu sütunçe motifli, söveli, lento köşeleri dekoratif kemerli giriş, bir giriş kapısı mevcuttur. Yapının tümü zemin kattan dışa 30 cm. kadar çıkma yapmaktadır. Girişin üzerinde 1. ve 2. katlarda ikişer taş konsol ile taşınan ön yüzleri taş şebekeli köşeleri, mermer balkon bulunmaktadır.

1927 yılında iş yeri olarak inşa edilip 1944 yılına kadar Sanat Enstitüsü, 1945 yılından sonra sevgili dostum Orhan Beşikçi‘nin de belgelediği gibi Akşam Kız Sanat Okulu (Enstitüsü) olarak kullanılan, İzmir Kız Sanat Enstitüsü‘nün kapatılması sonrasında özel eğitim kurumu ve bir dönem öğrenci yurdu olarak kullanılan tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 23 Haziran 1988 tarih, 391 sayılı kararı ile 1. derece korunması gerekli kültür varlığı olarak tescillenmiş olup; tescil fişindeki adı “Türk Eğitim Derneği” olarak geçmektedir.

2000’li yılların başında esaslı onarım geçiren yapı daha sonrasında esaslı bir restorasyona konu olmuş ve ardından 2006 yılında “Özgün İşlevin Değiştirildiği Esaslı Onarım” ve “Emek” dallarında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülünü kazanmış, restorasyon sonrasında önce özel eğitim kurumu olarak kullanılmıştır. Günümüzde ise alt kattaki dükkanlar bağımsız giyim mağazaları, diğer katlar da bir gelinlik tasarım firması tarafından kullanılmaktadır.

Danger-Prost planına uygun olarak açılan Gazi Bulvarı. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı“.
Mimar Kemalettin Bey Caddesi, 1935 yılları, Prof. Dr. Çınar Atay arşivinden.
Erken Cumhuriyet Dönemi İzmir’i limanından görünüm, sarı daire içindeki yapı Silahçıoğlu İş Hanı, öndeki büyük yapı ise Kardıçalı Hanı.
Yapıya ait restorasyon projesi 0.00 ve 5.45 kot planları, yapı müellifinin arşivinden elde edilmiştir. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Yapıya ait restorasyon projesi A-A kesiti ve Kuzey Görünüşü, yapı müellifinin arşivinden elde edilmiştir. Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı“.
Silahçıoğlu Hanı.
Silahçıoğlu Hanı’nın girişi, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı üst kat pencere süslemeleri, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı merdiveni, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Han girişi, Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Silahçıoğlu Hanı iç mekânı, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı’nın günümüzdeki iç mekân kullanımı, Kaynak: Dilara Taciroğlu, Müge Cengiz, “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı
Silahçıoğu Hanı Tavan Süslemeleri, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Silahçıoğlu Hanı’nın Akşam Kız Sanat Okulu (Enstitüsü) olarak kullanıldığı yıllardaki bir öğrenci defilesi, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.
Bugünkü adı Doğan Güven İş Merkezi olan Silahçıoğlu Hanı’nın giriş kapısının üstünde Kûfî yazım üslubu ile yazılmış “Mimar Necmeddin” Kitabesi, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 76 pafta, 961 ada, 1 parsel şeklindedir. Yapı betonarme malzeme ile zemin üzerine iki kat olarak inşa edilmiştir. Zemin katta bir batar kat vardır. Yapının duvarları sıvalı olduğu için cephelerdeki kaplama malzemesi anlaşılamamaktadır. Üzeri kiremit kaplı bir çatı ile örtülü olan çatı, çatı seviyesini çepeçevre dolanan ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş bodur payelere sahip bir korkuluğun gerisinde kalmaktadır. Yapının üstündeki kubbenin ise daha sonra yandığı söylenmektedir. Zemin kat birinci kattan ince bir silme şeridi ile ayrılmaktadır. Yapının zemin kattaki dükkanlarının üzerine sonradan sundurma yapılmıştır.

Yapının Mimar Kemalettin Caddesi‘ne bakan güney cephesinin zemin katında profilli, düz lentolu bir dükkan bulunmaktadır. Bu dükkanın batar kat seviyesinde kare biçimli, demir panjurlu bir pencere, birinci katta düşey dikdörtgen biçimli bir pencere, ikinci katta ise üst kısmı Kütahya yapımı çinililerle süslenmiş sivri kemerli bir pencere bulunmakta, ikinci kattaki pencerenin önünde iki adet konsol tarafından taşınan küçük bir balkon yer almaktadır.

Tarihi yapının Necati Bey Bulvarı‘na bakan doğu cephesinin zemin katında üç dükkan, dükkanların üzerindeki batar katta demir panjurlu birer pencere, birinci ve ikinci katlarda ise üçer adetten toplam altı pencere yer almaktadır. Birinci kattaki pencereler düşey dikdörtgen iken ikinci kattakiler sivri kemerli olup bu pencerelerin önünde konsollarla taşınan biri kısa, ikisi uzun üç balkon, üstlerinde de yine Kütahya yapımı çini süslemeler bulunmaktadır.

1927 yılında yapıldığı anlaşılan yapının yüzeyindeki iki ayrı mermer kitabeden ilkinde mimar Necmettin Emre‘nin adı, diğerinde de mühendis-müteahhit olarak şehir mühendisleri Nihat, Lütfi ve Fevzi‘nin adı yazılıdır.

Tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 23 Haziran 1988 tarih, 391 sayılı kararı ile tescillenmiştir.

Hacı Sadık Efendi İşhanı, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı konsollu balkonları, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephe süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki mermer kitabeler, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki ilk mermer kitabe: “Nihat, Lütfi, Fevzi, 1927“, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Efendi İşhanı cephesindeki ikinci mermer kitabe: “Mimar Necmettin, 1927“, Mimar Kemalettin Caddesi No.55, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Yapının bulunduğu parselin tapu kaydı Konak ilçesi, Akdeniz mahallesi, 75 pafta, 957 ada, 12 parsel şeklindedir. Yapı plan şeması bakımından “L” biçimlidir. Yapının zemin katında dışarıya açılan dükkanlar, üst katlarında ise işyeri olarak kullanılan ve önlerindeki koridora açılan mekânlar bulunmaktadır.

Yapı betonarme malzeme ile bodrum üzerine üç katlı olarak inşa edilmiş ve çatısı Marsilya tipi kiremit ile örtülüdür. Yapının çatı seviyesinin hemen altında dışa taşkın ahşap bir saçak yapıyı çepeçevre dolanmaktadır. Köşe biriminin üstü ise oldukça yüksek tutulmuş sekizgen bir kasnak üzerinde bulunan soğan biçimli kurşunla kaplanmış bir kubbe ile örtülüdür. 1916 tarihli çinileri ise Kütahya’daki Hafız Mehmet Efendi atölyesinin ürünleridir.

Tarihi yapı Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi‘nin özelliklerini yansıtacak şekilde soğan kubbe, sivri kemerli pencereler, taş ve Kütahya işi çini süslemeler, kurt dişi motifli konsollarla taşınan balkonlarla süslenmiştir. Binanın ön cephesinde yer alıp yapılan badana nedeniyle okunamaz hale gelmiş olan mermer kitabesinde Mimar Necmettin adı yazılıdır.

Hacı Sadık Akseki Hanı, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephe Süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Kubbesi ve Cephe Süslemeleri, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephesindeki Mermer Kitabe, Mimar Kemalettin Caddesi No.57, Fotoğraf: Erol Şaşmaz.
Hacı Sadık Akseki Hanı Cephesindeki Mermer Kitabe: “Mimar Necmettin“, Fotoğraf: Orhan Beşikçi.

Mimar Necmittin Bey’in büyük bir zarafetle tersim eylediği cephe ve lüks paviyonların resimleri komite tarafından çok beğenilmiştir. Cephe paviyonlarına talip olan büyük firmalara bugün gösterilecek ve örnek tutulacaktır.” Anadolu Gazetesi, 6 Ağustos 1933, s. 3.

9 Eylül Kapısı Methali (Giriş Cephesi), 1933, Y. Mimar Necmettin Emre.

Vilayet fen heyeti şefi mimar Necmittin Bey tarafından çok mükemmel bir şekilde hazırlanmış olan bir şekilde planı hazırlanmış olan methalin bir kısmı bitmiştir. Evelki gece bu kısma elektrik cereyanı verilmiştir. Methal, ziya aksettirilen reflektörlerle inşa edilmiş olduğu için ziya sütunları görülecek bir manzara teşkil ediyordu. Ta uzaklardan semalara yükselen bol ziya sütunlarını görmek imkanı elde edilmiştir.” Anadolu Gazetesi, 1 Eylül 1933, s. 3.

Bilhassa Gazi heykeli meydanında ve Panayır sahasının içinde havuzlu gazino gerisinde sağlam ve betondan süslü bir köşk (telefon köşkü) yaptırılacaktır. Bunun planını Necmettin Bey verecektir.” Hizmet Gazetesi, 7 Ağustos 1933, s.2.

Sümerbank Pavyonu, Mimar: Necmettin Emre.

1936 tarihli 6. İzmir Enternasyonal Fuarı için tasarımı mimar Seyfi Arkan tarafından yapılan Sümerbank pavyonu, mimar Necmettin Emre ve dekoratör Vedad Ar tarafından inşa edilmiştir.

Sümerbank Pavyonu, Mimar: Necmettin Emre.

Necmettin Emre ile Vedad Ar‘ın birlikte yaptıkları pavyonlarla ilgili gazete haberleri ise şu şekildedir:

Fuar sahasında en güzel, büyük ve cazip pavyonları Mimar Necmiddin Emre ile şeriki Vedad Ar yapmaktadırlar. Bu iki çalışkan genç, 14 pavyonun inşasını üzerlerine almışlardır. Ve şu birkaç gün içinde inşaatı bitireceklerdir.Anadolu Gazetesi, 22 Ağustos 1936, s. 3.

Sümerbankın 16 bin liraya mimar Necmeddin Emre ve şeriki dekorasyon profesörü Vedad Ar taraflarından inşasına başlanan büyük ve daimi paviyonu ile inhisarlar, Sovyet Rusya, Yunan ve vilayetler pavyonlarının inşaatı süratle ilerlemektedir.Anadolu Gazetesi, 8 Ağustos 1936, s.3.

Muhakkak ki, 936 fuarının en muazzam ve heybetli pavyonlarının başında Sümerbank pavyonu geliyor. Karşıdan yüksek bir kale duvarını andıran bir pavyon Türk zevkile Türk san’atkarları tarafından hazırlanmıştır. Mimar Necmeddin Emre’nin pek kısa bir zaman içinde hazırladığı Sümerbank pavyonu başvekilimizin de takdirlerini celbetmiştir.Yeni Asır Gazetesi, 6 Eylül 1936, s.4.

Yüksek mimar Necmettin Emre‘ye ait yapı Talatpaşa Bulvarı ile Plevne Bulvarı‘nın kesiştiği köşede yer almaktadır. Tapu kaydındaki bilgileri Konak ilçesi, Kültür mahallesi, 189 pafta, 1167 ada, 1 parsel şeklindedir. Bodrum üzerine yapılan iki kattan oluşan yapı geniş L biçiminde bir plan göstermektedir. L’nin kollarının kesiştiği nokta dairesel bir forma dönüştürülerek, yapının ana girişi bu noktaya yerleştirilmiştir. Girişe dairesel merdivenlerden çıkılarak ulaşılması ve cephe duvarının çatıdan daha yüksekte olması girişin daha anıtsal algılanmasına neden olmaktadır.

Sonradan asıl yapıya bitiştirilerek inşa edilen ek bina sütunlar üzerine oturtulmuş olup ana bina ile içten bağlanmıştır. Ana giriş kapısından dairesel planlı bir giriş holüne geçilir. Oldukça geniş, köşeleri yuvarlatılmış ahşap çerçeveli ikinci kapı ile yapının iç mekanına girilir. L planın kolları boyunca yer alan koridorun iki yanında odalar yer almaktadır. Birinci kattaki odalar yöneticilere ayrılmış olup sağdaki koridorun sonunda konferans salonu yer alır.

Yapının dikdörtgen açıklıklı pencereleri yatay bordürlerle birleştirilmiştir. Yapının taşıyıcı sistemi betonarme olup bodrum katın duvarlarında moloz taş, üst katlarda tuğla kullanılmıştır. Dış cepheler ise sıvanmış haldedir.

Ana giriş kapısının üzerinde demir dökme harflerle 29 Teşrin-i Evvel 1933 yazmaktadır. Yapı o tarihlerde Türkiye‘de yapılan en büyük ilkokul olarak Mustafa Kemal Atatürk‘ün beğenisini kazanmıştır.

Tarihi yapı, İzmir 1 No’lu (K.T.V.K.K.) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu‘nun 9 Haziran 1993 tarih, 4556 sayılı kararı ile tescillenmiştir.

İzmir‘de çok katlı konut türünde Birinci Ulusal Mimarlık Akımı‘nın izlerini taşıyan ilk yapı Mithatpaşa Caddesi üzerindeki Anadolu Apartmanı olmakla birlikte, betonarme tekniğiyle yapılan diğer bir büyük ve modern apartman, Karantina semtindeki Hasan Nuri Bey Apartmanı’dır. Kira evlerinin ilk örneği olan bu yapı, Göztepe Caddesi ile deniz arasındaki arsaya 1930–1933 döneminde inşa edilmiştir. Tasarımı mimar Necmettin Emre’ye ait olan bu binada, zemin sağlam ve kayalık olduğundan tekil temel yöntemi kullanılmış, betonarme karkas taşıyıcı sistem ve duvarlarda delikli tuğla uygulanmıştır.

Hasan Nuri Bey Apartmanı deniz cephesi ve kat planları

Mutfak ve banyolarda havagazı ve bütün binada elektrik tesisatı bulunmaktaydı. Mutfaklarda yapılan çöp bacası ile çöpler bodrum katta toplanmaktaydı. Asansör ve kalorifer kazanı yeri ile bacası yapılmış ancak tesisat yapılmamıştır. Dönemin yapılarında ve 1950’lerde ayrı bir mutfak girişi (çift giriş) yaygındır. Kübik apartman yapılarının İzmir’deki ilk örneği olan bu yapıda, dönemin yaygın anlayışına uygun olarak yuvarlak balkonlar, sürekli dış denizlikler, köşe pencereleri, düz çatı, kübik hacimlerden oluşan kompozisyonlar gibi Modernizme özgü biçimsel özellikler görülmektedir. Bina 1980’li yılların sonunda yıkılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1933/9-10, s.273-277.

Karşıyaka, 1728 sokak No.17 adresindeki iki ayrı yapıdan ilki 1934 yılında, ikincisi ise 1948 yılında yapılmıştır. Her iki yapı da bugüne ulaşmamıştır.

Gedik ailesi konutları.

1934 yılında Dr. Mustafa Enver Caddesi üzerindeki yapı bodrum, zemin ve birinci kattan oluşmaktadır. Bodrum ve zemin katlar taşla, birinci kat duvarları ise tuğla ile örülmüştür. İki kat arasındaki merdiven, birinci katın ileride ayrı bir daire olabileceği düşünülerek yapılmıştır. Yapı bugün itibariyle mevcut değildir.

Kat planları, 1934.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1934/3, s. 67-68.

Karantina semtindeki tramvay hattı ile sahil arasındaki geniş bir bahçe içinde yer alan yapı bodrum üstüne iki kattan oluşmaktadır. Yapının girişinden kabul odası, salon ve yemek salonunun bağlı bir koridora girilmektedir. Mutfak ve servis kısmı ise yemek odasının yanına bir koridorla eklenmiştir. Bugüne ulaşamayan yapının ikinci katı ise yatak odalarına ayrılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1937/4, s.100-102.

Karantina‘da tramvay yolu ile sahil arasında aile evi olarak planlanan bina iki buçuk katlıdır. Yan bir antreden zemin kattaki hole girilerek kabul odasına, salona ve kat merdivenlerine ulaşılmaktadır. Yemek salonunun bulunduğu arka cephede denize nazır geniş bir veranda tasarlanmıştır. Birinci kat ise yatak odalarına ayrılmıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1937/5, s.134-135.

1930’lu yıllarda Voroşilof Bulvarı, bugün ise Plevne Bulvarı olarak adlandırılan aks üzerindeki bir bahçe içindeki yapı depoların, hizmetçi odalarının, banyo, tuvalet ve küçük bir mutfağın bulunduğu bodrum katı ile kabul dairesi ve servisi bölümünün bulunduğu zemin kat ile yatak odalarıyla banyonun bulunduğu üst kattan oluşmaktadır. Bu güzel yapı ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

Kaynak: Arkitekt Dergisi, Sayı 1938/8, s.218-220.

Yararlanılan Kaynaklar

Altun, D., Gökmen, H., Özkaban, F., Uzun, İ., “İzmir Mimari Belleğinin Önemli Bir Tanığı, Mimar Fahri Nişli“, Ege Mimarlık Dergisi Yıl 28, Sayı 100, 2018-3, s. 10-15.

Aslanoğlu, İ., Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, ODTÜ Mİmarlık Fakültesi Basım İşliği, Ankara 1980, s. 128-129.

Aşkan, A.A., 1922-1960 Yılları Arasında, İzmir’deki Mimarlık ve Kentsel Planlama Bağlamında Rıza Aşkan, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Haziran 2011, İstanbul.

Ballice, G., İzmir’de 20. Yüzyıl Konut Mimarisindeki Değişim ve Dönüşümlerin Genelde ve İzmir Kordon Alanı Örneğinde Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2006, İzmir.

Ballice. G., “İzmir’de 20. Yüzyıl Konut Mimarisinin Kentsel Doku ve Mimari Özellikler Açısından Tarihsel Süreç İçinde Değerlendirilmesi“, İzmir’de 80’li Yıllardan Konut ve Mimarlık Kültürü, 29-30 Kasım 2008, Sempozyumu, 2008.

Beşikçi, O., Silahçıoğlu Hanı, Milliyet Gazetesi, 04 Nisan 2019, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-tez/2024te-muzikte-neler-olacak-7053424

Beşikçi, O., “Gazi Bulvarı’nda Bir Okul, Milliyet Gazetesi, 21 Aralık 2018, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/orhan-besikci/gazi-bulvari-nda-bir-okul-2798680

Beşikçi, O., “Mimar Necmeddin Emre’nin Kokulca’da annesi için mezar tasarımı“, Kent Yaşam Portalı, https://www.kentyasam.com.tr/haber_detay.php?id=118544

Biçer, S., “Geçmişin Modern Mimarisi – 6İ İzmir, Arkitera Dergisi, https://www.arkitera.com/haber/gecmisin-modern-mimarisi-6-izmir/

Dokgöz, D., Selçuk, F., Akgül, R., “Necmettin Emre – Arafta Bir Mimar“, Ege Mimarlık Dergisi, Nisan 2019, s.12-19.

Bozdağ, O., Türk Ocakları İdeolojisi ve Mimarisi (1912-1931), Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Eylül 2013, Ankara.

Emre, N., “Mimar Vedad’ın Sanat Hayatı“, s.234-235.

Güner, D., “İzmir’de Modern Konut Mimarlığı” 1950-2006, Planlama Dergisi 2006/3, s.123-141.

Güner, H. E., “Türk Ocakları, Mimarisi ve Geleneksel Öğeleri” – Ankara ve İzmir Örneği, Online Journal of Art and Design, Volume 6, issue 1, January 2018, s.99-108.

Işıkhan, S., Köse, E., “İzmir Tarihi Akseki Han Çinileri Belgelenmesi ve Koruma Önerisi“, Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, KIş 2017, Sayı 19, s.41-46.

İzmir Kent Ansiklopedisi, Mimarlık, 1-2 Cilt, 2013 İzmir.

Konak Sahnesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Konak_Sahnesi

Kuyulu, İ. “İzmir’de Cumhuriyet Dönemi Mimarisi“, s.91-100.

Özkaban, F. F., Modern Mimarlık Mirasının Korunması Sorunsalı – İzmir Konut Mimarlığı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Aralık 2014, İzmir.

Pehlivanoğlu, C. K., “Mimar Kemalettin, İzmir Dergisi, https://www.izmirdergisi.com/tr/mimari/85-mimar-kemalettin

Silahçıoğlu Hanı, https://kulturenvanteri.com/tr/yer/silahcioglu-hani/#17.1/38.424141/27.135447

Silahçıoğlu Hanı, https://www.visitizmir.org/tr/Destinasyon/12612

Sözen, M., Yılmazyiğit, K. B., “Mimar Zühtü Başar ve Üsküdar Kaymakamlığı“, Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 12, Sene 1981-1982, s.719-734.

Şaşmaz, E., Hacı Sadık Akseki İş Hanı, https://www.erolsasmaz.com/?oku=2197

Şaşmaz, E. Hacı Sadık Efendi İş Hanı – Mimar Kemalettin Bul., https://www.erolsasmaz.com/?oku=2270

Taciroğlu, D., Cengiz, M. “Değişimin ve Dönüşümün İzlerini Sürmek: Bir Cumhuriyet Dönemi Mirası, Silahçıoğlu Hanı, Ege Mimarlık, Ekim 2020, s. 138-145.

Tanyeli, U., “Çağdaş İzmir’in Mimarlık Serüveni“, Üç İzmir, Yapı Kredi Yayınları, s.327-338.

Türkelleri, B., İzmir’de Erken Cumhuriyet Dönemi Eserleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2004, İzmir.

Ünalın, Ç., Cumhuriyet Mimarlığının Kuruluşu ve Kurumlaşması Sürecinde Türk Mimarlar Cemiyeti’nden Mimarlar Derneği 1927’ye, Mimarlar Derneği 1927, Nisan 2002, Ankara.

Yazıcı, C., “Türk Ocağı’ndan Devlet Tiyatrosu’na“, İzmir Dergisi, https://www.izmirdergisi.com/tr/mimari/2837-turk-ocagi-ndan-devlet-tiyatrosu-na-3

Yücel, E., “Vakıf Eserlerini Restore Eden Mimarlardan Vasfi Egeli“, Restorasyon Yıllığı 2015, Sayı 11, s. 72-78.

İzmir’in unutulan sanatçıları 23 – Kadri Atamal

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde ele alıp hatırlamaya çalışacağımız ressam ve dekoratör Kadri Atamal, İstanbul doğumlu bir sanatçı olmakla birlikte; yurt içi ve dışındaki eğitimi sonrasında İzmir‘e gelip İzmir‘deki gençlerin resim eğitiminde görevler üstlenmiş, İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurmuş; bütün bunlara karşın İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde tek bir tablo ile yer alan, İzmir‘in kültür sanat yaşamında büyük emeği olan değerli bir insan.

Kaynak: Murat Saraç, İzmir Atatürk Lisesi Mezunları Derneği Arşivi.

Gazetelere verdiği ilanlarda kendisini ressam ve dekoratör olarak tanıtan Kadri Atamal, 1901 yılında anne Hatice Atiye ile baba Mehmet Bahattin‘in oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Beşiktaş‘taki Afitab Maarif Mektebi‘ni ve İstanbul Sultanisi‘ni bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi‘nde İbrahim Çallı (1882-1960) ve Hikmet Onat (1882-1977) atölyelerinde edindiği birikimi, 1920-1924 döneminde Akademi der Bildenden Künste München (Münih Güzel Sanatlar Akademisi)’de ünlü Alman düşünür ve sanat adamı Hans Hoffmann (1880-1966) Atölyesi’nde daha sonra Müstakiller Grubu‘nu oluşturacak olan arkadaşları Zeki Kocamemi (1900-1959), Ali Avni Çelebi (1904-1993) ve Mahmut Cuda (1904-1987) ile pekiştirdikten sonra 1927 yılında İzmir‘e yerleşerek İzmir Erkek Muallim Mektebi, Birinci Erkek Lisesi (Atatürk Lisesi), Namık Kemal Lisesi, Karşıyaka Kız Öğretmen Okulu ve Gazi Ortaokulu‘nda resim öğretmenliği yapar. 9 Eylül 1952 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı‘na bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürü olarak görev yapan ressam Halil Dikmen (1906-1964)’in emriyle, Kültürpark‘taki İzmir Resim ve Heykel Galerisi‘ni kurar ve oranın müdürlüğünü yapar. Galeriye müdür olarak atanır ve bir yıl sonra Birinci Kordon‘da kiralanan bir binaya taşınmasını sağlar. 1964 yılındaki emekliliği sonrasında Kordon‘da dekorasyon mağazası açarak resim yapmaya devam eder ve 92 yaşındayken 16 Haziran 1993 tarihinde İstanbul‘da vefat etmiş ve Zincirlikuyu Mezarlığı‘na (Ada 31, 173-A Mezar No.) defnedilmiştir.

Müstakil Grubu’nun Sanayi-i Nefise Mektebi yılları, Sıhhiye Müzesi Binası. Ayaktakiler soldan sağa Necmettin Halil, Ali Avni Çelebi, Elif Naci, Kadri Atamal vd.

Kadri Atamal, daha çok Çallı Kuşağı‘nın İzlenimci tutumunu paylaşan bir tutum içindedir. Arkadaşları Ali Avni Çelebi (1903-1994) ve Zeki Kocamemi (1900-1959)’de görülen Hans Hoffmann etkili dışavurumcu duyarlıktan fazla etkilenmemiştir. Kadri Atamal İzmir‘e yerleştiği 1927’de, bu kentte açıldığı bilinen ilk resim sergisine katılan sanatçılardan biridir. Halkevi ve İzmir Ressamlar Cemiyeti‘nin süreklilik kazanan etkinliklerine katılmış, 1991 yılında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği‘nin Onur Ödülü’nü almıştır. Sanatçının bugün özel koleksiyonlardaki eserlerinin yanında Ankara Resim ve Heykel Müzesi‘nde bir, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘nde de “Sarı Lale” isimli eseri bulunmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi kataloğu.

Kadri Atamal, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 31 Ekim-30 Ekim 1945 tarihleri arasında Ankara Sergievi‘nde düzenlediği 7. Devlet Resim ve Heykel Sergisi‘ne 2 natürmort ve 2 manzara ile “İzmir Alsancak iskelesi“, “Tire’de bir saçak“, ve “Tire” isimli toplam yedi tablo ile katılır.

Kadri Atamal, İzmir’de yayınlanan Halkın Sesi gazetesi muhabiri Gönül Emre‘nin “İzmir ressamları Manisa’da sergi açtı” başlıklı ve 24 Haziran 1938 tarihli haberine göre, 22 Haziran 1938 tarihinde Manisa Halkevi‘nde açılan sergiye ressam arkadaşları Ragıp Erdem ve İlhan Dalman ile katılmış, Manisa Valisi Lütfü Kırdar‘ın da bulunduğu törende Halkevi başkanı ve Gazi Mektebi başöğretmeni Azmi Bey‘den sonra konuşarak Atatürk‘ün sanat ile ilgili hedefleri konusunda bilgi vermiş.

Kadri Atamal, B. Vedat Ar (1907-1921), Hakkı Tez, Adil Tuzcu ve Hayati Kültür ile birlikte 23 Nisan 1937 tarihinde Ankara Sergievi‘nde açılan Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi‘nin dekorasyonunu hazırlamıştır. Yazımın ekindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TRT‘ye ait belgesellerin bazı bölümlerinde serginin düzenlendiği salonların duvarlarında bu sanatçılar tarafından yapılan duvar resimleri dikkatimizi çekmektedir. Sanatçının İzmir Enternasyonal Fuarı için düzenlenen yapılarda birçok resmi ve dekoratif düzenlemesi bulunmasına karşın bunların hiçbiri bugüne kadar korunup saklanmamıştır.

https://filmmirasim.ktb.gov.tr/tr/film/ankara-da-enternasyonal-komur-sergisi-1937-1

Ankara Beynelmilel Kömür Sergisi Açılışı, 23 Nisan 1937
Kadri Atamal’ın 1939 tarihli Halkevi Sergisi’ndeki bir tablosu.

Değerli dostum Lütfü Dağtaş‘ın verdiği bilgilere göre ressam ve dekoratör Kadri Atamal‘ın resim ve dekorasyon dışında toplum içinde kabul gören ilginç bir kişiliği varmış. Bu bilgilere göre Atatürk, İzmir‘e ilk geldiğinde Kadri Atamal‘ın eşi ile Şehir Gazinosu‘nda dans ederken ressamın kendisi ise “tango kralı” olarak anılacak kadar iyi dans etmektedir.

Şair Eşref Bulvarı, No.71 adresindeki Atamal Apartmanı.

Sanatçıya ait olduğunu bildiğimiz Şair Eşref Bulvarı No.71 adresindeki “Atamal Apartmanı“, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi‘ndeki “Sarı Lale” isimli tablo dışında İzmir‘de adının anıldığı ikinci mekan olup bugün bu apartmanda ailesinden kimseler oturmamaktadır.

Sanatçının kızı ressam Esin Atamal‘ın oğlu Nihat Sinan Erül ise, aynen dedesi gibi İstanbul’da iç mimar olarak çalışmaktadır. 

Kadri Atamal (1901-1993)

…………………………………………………………………………………………………….

Dağtaş, L., İzmir Gazinoları, 1800’lerden 1970’lere, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, Nisan 2004, İzmir.

Sağlam, M. İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Nisan 2011, İzmir.

Tabloları

Kadri Atamal (1901-1993), İzmir.
Kadri Atamal (1901-1993), Isparta Gölü, İmzalı, Tuval üzerine yağlıboya, 47X61 cm.
Kadri Atamal (1901-1993).
Kadri Atamal (1901-1993), İzmir Rıhtımı.
Kadri Atamal (1901-1993), Kemer, Kontraplak üzerine yağlıboya, 47X62 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Motel İmbat Kuşadası posta kartı ön yüzü.
Kadri Atamal (1901-1993), Peyzaj, Duralit üzerine yağlıboya, 39X45 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Still Life, Tuval üzerine yağlıboya, 59,5X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Sergi Katalog Kapağı.
Kadri Atamal (1901-1993), Otoportre, Tuval üzerine yağlıboya, 1942, 30X40 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Kur-an’ı Kerim, Tuval üzerine yağlıboya, 1959, Aile Koleksiyonu, 66X51 cm.
   Kadri Atamal (1901-1993), Halı Dokuyan Kadınlar, Tuval üzerine yağlıboya,    1973, 85X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Karanfil Natürmort, Tuval üzerine yağlıboya, 65X55 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris 2, Tuval üzerine Yağlıboya, 1962, 40X50 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Paris, Tuval üzerine yağlıboya, 1960, 50X65 cm.
Kadri Atamal (1901-1993), Sarı Lale, İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Galerisi, R-0358.

İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik toplantısı hakkında…

Ali Rıza Avcan

Uzun bir süredir heyecanla beklediğim ve kendim dahil tüm katılımcıların bilgilenmesi amacıyla, toplumcu belediyecilik konusunda daha önce yapılmış çalışmaları ya da değişik mecralarda yayınlanmış kitap, broşür ve bildirileri sosyal medyada paylaşarak hazırlandığım “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” toplantısı, 17 Aralık 2023, Pazar günü İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapıldı.

Bu toplantının organizasyonu, organizasyona katkıda bulunan ya da bulunmadığı anlaşılan kurumlar, konuşmacılar, konuşma konuları ve dinleyiciler hakkında birçok şey söylemek mümkün olmakla birlikte; tarihe not düşmek adına, toplantının Forum bölümünde dile getirip yanıt alamadığım iki, üç noktayı sizlerle paylaşmak isterim.

1) Anladığım kadarıyla toplumcu belediyecilik kavramı, dinlediğimiz 15 konuşmacının kendine, durduğu yere, ilgi duyduğu konuya, sahip olduğu düşünce, ideoloji ve siyasi görüşe göre değişen bir kavram… Bu nedenle, aynen “kör adam ve fil” öyküsünde olduğu gibi herkesin filin farklı bir yerine dokunarak bir diğerinden farklı yorumlar yaptığını görmüş olduk… Hele ki, uygulama içinde yer almayıp bu işi sadece okuyarak ve ders vererek öğrenenler açısından…

Evet, toplumcu belediyecilik konusunda farklı görüş ve düşüncelerin olması olağan; hatta iyi bir şeydir. Ama benim sözünü etmek istediğim şey, toplumcu belediyeciliğin farklı yanlarını ele alan düşünce farklılıkları değil, toplumcu belediyecilikle hiç ilgisi olmayan; hatta onun tam karşıtını oluşturan, onu bozacak şeylerin, neoliberal bir anlayış ve dille sanki toplumcu belediyecilikmiş gibi anlatılmış olması ile ilgilidir.

2) Toplumcu belediyecilik kavramının temel özelliklerinden biri, halkın belediye yönetimi ile ilgili karar ve uygulama süreçlerine aktif ve etkin bir şekilde katılımı olmasına karşın, gerek açış konuşmalarında dile getirilip okunan toplumcu belediyecilik bildirgesinin hazırlığında, gerekse dört oturumdan oluşan toplantının ilk üç oturumunda dinleyicilere tek bir kez olsun söz verilmemesi, onlardan görüş, düşünce, öneri ve katkıların alınmaması, soru sormalarına imkân tanınmaması söz konusu toplantının katılım ilkesi açısından demokratik olmadığını göstermiştir.

Sabah saat 09.30’da başlayıp akşamüstü 16.00’ya kadar devam eden uzun bir zaman aralığında biz dinleyicilere tanınmayan bu hakkın, toplantının son 30 dakikasında tanınmış olması nedeniyle, ilk üç oturumda konuşan konuşmacılara soru sormamız, görüşlerini öğrenmemiz, söylediklerine katkıda bulunmamız mümkün olmamış, toplantı ile ilgili tüm soruları -dinleyicilerin salonu terk etmeye başladığı anlarda- üçüncü oturum konuşmacılarının cevaplaması gibi garip bir durum ortaya çıkmıştır.

Dinleyicilerin de, aynen konuşmacılar gibi sağlık sorunları, başka bir program ya da iş nedeniyle istediği an toplantıdan ayrılma tercihinin dikkate alınmaması nedeniyle, adeta 6,5 saat bekle, sorunu ancak ondan sonra sor ya da katkını ondan sonra ver denilmiş, önceden hazırlandığı anlaşılan bildiri hakkında dinleyicilerin görüşünü sormak hiç kimsenin aklına gelmemiştir.

3) Söz konusu toplantının başlığı “İzmir, Yerel Seçimler ve Toplumcu Belediyecilik” olmasına karşın hiçbir konuşmacının konuyu İzmir‘e ve yaklaşan yerel seçimlere getirmemesi toplantının hangi amaçla yapıldığı konusundaki kaygılarımızı güçlendirmiştir. 15 konuşmacıdan sadece Dr. Turgay Gülpınar‘ın konuşma konusu itibariyle 1970’li yıllardaki Gültepe Belediyesi ile belediye başkanı Aydın Erten‘den söz etmesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Koray Önalan‘ın da depreme dirençli kentlerle ilgili konuşmasının bir bölümünde, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi‘nin Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka‘da yarattığı ağır tahribatı anlatırken İzmir‘den söz etmesi dışında diğer 13 konuşmacının hiçbiri İzmir‘in ve yaklaşan yerel seçimlerin toplumcu belediyecilikle ilgisini, yaşadığı sıkıntı ve sounları ele almamış, bu konuda hiçbir şey söylememiştir.

Dileğim, konuşmacıların söyledikleri kadar dinleyicilerin de görüşlerine önem ve değer verilmesi, “ben/biz biliriz ey ahali, gelin bizi dinleyin, bizi alkışlayıp destekleyin” anlayışından uzak karşılıklı etkileşime dayalı demokratik bir toplantı ortamının yaratılması ve toplumcu belediyecilik bağlamında İzmir‘in sorunlarını ele alıp tartışmaktan kaçınılmamasıdır.

Aynı yanlışlıkların, TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu tarafından 22-23 Aralık 2023 tarihlerinde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde yapılacak 3. İzmir Kent Sempozyumu‘nda yapılmaması dileğiyle…

İzmir’in unutulan sanatçıları 22 – Christian de Marinitsch

Ali Rıza Avcan

Ressam ve illüstratör Christian de Marinitsch‘in 1868’de Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de dünyaya geldiği bilinmekle birlikte, bu kentte hangi tarihe kadar yaşadığı, ne zaman, ne şekilde Fransa’ya gittiği bilinmemektedir.

Sanatçının, Fransa’da Jules Joseph Lefebvre (1836-1911), William-Adolphe Bouguereau (1825-1905), Charles Robert-Fleury (1797-1890) ve Gabriel Ferrier (1847-1914)’den resim eğitimi aldığı bilinmektedir.

Christian de Marinitsch (1868-1954?)

1892 yılında Fransa‘nın Bretonya bölgesindeki Roscoff‘a giderek Fransa‘nın en uzun sahiline sahip Brittany yarımadasını keşfetti. Sanatçı kısa bir süre sonra Concarneau‘ya, ardından 1914’ten önce Pont-Aven‘e taşındı ve burada İkinci Dünya Savaşı‘na kadar yaşadı. Bu arada 1867’de kurulup 1946’da kapanan Académie Julian‘ın çalışmalarıyla 1879-1914 yılları arasında Paris’te düzenlenen Société des Artistes Français’in sergilerine katılmıştır.

Sanatçı 1954 yılında, 86 yaşındayken vefat etmiştir.

Christian de Marinitsch’in, mimarlar Jacques Lachaud ve René Legrand tarafından Pont-Aven’de yapılan sazdan evi.

Sanat yaşamını Fransa’da sürdürmüş olan sanatçının bazı eserlerine o dönemde İzmir’deki galerilerin de ev sahipliği yaptığı anlaşılmaktadır; Galerie P. Miolti ve 1897’de kendisine onur ödülü kazandıran “Gece Vakti Dönüş” adlı çalışmasının yer aldığı Galerie Sparlati bunlar arasındadır. Ayrıca mesleki kariyerine bakıldığında, Monde Illustré, La Revue de Paris, l’Illustration, La France Illustrée ve l’Univers Illustré için çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

Daşçı, S. (2011) “19. Yüzyılda İzmir’de Dünyaya Gelen Bazı Gayrimüslim Sanatçılar ve Sanatsal Etkinlikleri Hakkında Bir Değerlendirme“, Sanat Tarihi Dergisi, Cilt XX, Sayı 2, Ekim 2011, s.27-44.

Martin, J., Nos Peintres et Sculpteurs, Graveurs, Dessinateurs – Portraits et Biographies, C. II, Paris 1898.

Christian de Marinitsch, Les Toits bleus, Pont-Aven, 1914, Pastel ve Guaj, 34×49 cm.
Christian de Marinitsch, Bahçe, Tuval üzeri yağlıboya, sol altta imzalı. 50×65.
Christian de Marinitsch, Barques Sur, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Bigouden’de Küçük Fırkateynin Donatılması, Tuval Üzerine Yağlıboya, 60X73 cm.
Christian de Marinitsch, Bois d’Amour’daki Cadde, 1917, Renkli Kalem ve Pastel Boya, 36X25 cm.
Christian de Marinitsch, Châteauneuf du Faou’daki Köprü, Panel Üzerine Yağlıboya, 16X24 cm.
Christian de Marinitsch, Peyzaj.
Christian de Marinitsch, Peyzaj, 33X48 cm.
Christian de Marinitsch, Plouénan’ın Dedikoducuları. (Exposition aux Salon d’Artistes Français 1893, No. 1199).
Christian de Marinitsch, Tremalo Şapeli, 34X46 cm.
Christian de Marinitsch,
Bir Köy Sokağı Manzarası, Guaj.
Christian de Marinitsch, Sur L’Aven, Bretagne, 1910, 24X35 cm.
Christian de Marinitsch, Aven Limanı’ndaki Genç Breton, 78,5X55,5 cm.

Şirket belediyeciliği, toplumcu belediyecilik midir?

Ali Rıza Avcan

Şirket… Sözlüklere baktığımızda şirketin, gerçek veya tüzel kişilerin emek, mal ya da paralarını ortaya koyarak para kazanmak; yani üretilen artı değerden pay almak amacıyla kurdukları bir işletme anlamına geldiğini görürüz.

Amerikan Rüyası“: Kör bir adalet, yazarkasaya dönüşmüş mide, domuzla taşınan para kasası, deve sırtında petrol ve tüm eski değerlerin hüznü…, Salvador Dali

Kapitalist sistem, “laissez faire, laissez passer“; yani, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dediği günden bu yana şirketi sistemin merkezine koyarak kutsuyor ve kimsenin ona dokunmadan, onu yasaklamadan çalışması için elinden ne geliyorsa onu yapıyor. İşte o nedenle, her bir ülkenin başta ticaret kanunu olmak olarak tüm ticaret mevzuatı sonsuz bir esneklikle şirketlere hizmet ediyor. Hatta bu konuda karşımıza Man, Jersey, Cayman adaları gibi öylesine ülkeler çıkıyor ki, o ada ülkeleri adeta uluslararası şirketlerin her şeyi yapabildikleri, ellerindeki kara parayı rahatlıkla aklayabildikleri bir çamaşır makinası özelliği ile öne çıkıyor. Bu anlamda şirketlere ait her türlü bilgi, “ticari sır” denilerek kamuoyunun dikkatinden kaçırılıyor. Yolsuzluk da, kara para aklama da, kadın ticareti de, uyuşturucu satışı da hep bu “ticari sır” ardına sığınılarak yapılıyor ve bütün bunlar yeni yeni çıkarılan hukuki düzenlemelerle kolaylaştırılıyor.

Diğer yandan da kamu düzeni ile ilgili her türlü kurumun şirketleşmesi, kurum yöneticilerinin şirketmiş gibi düşünüp davranması için büyük bir ideolojik mücadele veriliyor. Merkezi ve yerel yönetimlerle vakıfların ve hatta derneklerin bile açık ya da gizli bir şekilde şirketleşmesi, şirket gibi yönetilmesi, kendilerini şirket gibi hissetmeleri için büyük bir beyin yıkama faaliyeti yürütülüyor.

Bu bağlamda, “toplumcu belediyecilik” denilen olgunun ortaya çıktığı yıllarda; ne Terzi Fikri‘nin Fatsa Belediyesi, ne Aydın Erten‘in Gültepe Belediyesi‘nin kapitalizmin kalesi olan şirketlerinin bulunmadığını, yaptıkları her şeyi şirket kurmadan bizatihi kendilerinin yaptığını unutmamamız gerekiyor. O zamanlar belediye başkanları, meclis üyeleri, belediye çalışanları ve mücadele katılan halk her şeyi belediye eliyle gerçekleştiriyor, hizmet denilen her şey belediyenin parası, çalışanı ve malzemesi tarafından üretiliyor, halkın bu üretime katılması sağlanıyor; böylelikle belediyenin halkın belediyesi olması sağlanıyordu. Hiç unutmam, teftişe gittiğim Anadolu yerleşimlerinde akşamları elektrikler kesildiğinde belediye başkanı, belediye çalışanı ile birlikte herkes dışarlara çıkar, ne yapabilirim düşüncesiyle işe yaramaya çalışırdı. Şimdi ise, herhangi bir belediye hizmetinin kesilmesi ya da aksaması durumunda bulunduğumuz yerde durup o hizmetin yeniden gelmesini bekler hale geldik… Çünkü o tarihlerde belki “katılım” sözcüğü bugünkü anlamında kullanılmıyor; ama eylemde ortaya çıkan o katılım en sahicisinden, en samimisinden hayata geçiyor, halk sorunların çözümüne bizzat katılıp işin içinde olmak için neoliberallerin “katılım” kavramını icat edip bir ilaç gibi sunmalarını beklemiyordu.

Şirket’e tapmak…

Yolsuzluk, hırsızlık, yağma, yalan ne varsa hepsi, belediyelerde şirketlerin ortaya çıkması ile arttı, azgınlaştı ve yaygınlaştı. Çünkü şirketlerle ilgili kanunlar, yönetmelikler yalan üzerine kurulu kapitalist sistemi ihya etmek adına her şeye izin veriyor, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek her şeyi, özellikle de yalanı meşrulaştırıyor. Yasaların, yönetmeliklerin sağladığı bu kolaylık ve teşvikler hem iktidarın, hem de muhalefetin belediyelerine yaradığı için de, herkesin hayatından memnun olduğu bir ortamda namus ehli kimse de çıkıp bu durumu kaldıralım ya da değiştirelim demiyor, diyemiyor.

Üstüne üstlük, şimdilerde CHP genel başkan yardımcılığı ile onurlandırılıp Rönesans Holding‘in şirketi Florya Gayrimenkul Yatırım İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin avukatlığını yapan ve Üçkuyular‘daki İzmir İstinyepark ile ünlenen CHP İzmir milletvekili Murat Bakan‘ın, bu yolsuzlukları tahrik edercesine 2016 yılında belediye şirketlerinin ihalesiz iş yapması için kanun teklifi verdiğini hatırladığımızda…

https://www.kentstratejileri.com/2016/10/16/bir-chp-milletvekili-belediye-sirketlerinin-ihalesiz-is-yapabilmesi-icin-kanun teklifi-verirse/

Ama ondan önce, halkın zorunlu ihtiyaçları için kurulan tanzim satış mağazalarının yer yer ve zaman zaman yararlı işler yaptığını bilmekle birlikte; oralarda yöneticilik yapanların tabaktaki bala parmaklarını sokarak yolsuzluk, hırsızlık yapmayı nasıl keşfettiklerini, kendi ‘özel ihtiyaçlarını‘ nasıl karşıladıklarını, oradan kazandıkları deneyimle ileride özel sermayeye pazarlayacakları TANSAŞ‘ı, aynı anlayışla kurdukları KİPA‘yı nasıl dönüştürdüklerini, bugünlerde bir efsane gibi anlatılan tanzim satışların yolsuzluk, hırsızlık ve sahtekarlık suçlarının kaynağı olmaya başladığını söyleyebiliriz. Geriye doğru dönüp baktığımızda, aklımıza tanzim satışla ilgili birçok soruşturma ve ceza alan belediye başkanı ve tanzim satış yöneticisi gelir… Hele ki, yaşadığımız kentte beyaz peynir üzerinden yapılan yolsuzluklara kimlerin bulaştığını, bu şahısların nasıl zenginleştiklerini konu ile ilgisi olanlar gayet iyi bilirler. Aynen 1940’lı yıllardaki olağanüstü savaş ortamında ortaya çıkan vurguncu savaş zenginleri gibi…

Devlet adına belediyeleri denetleyip soruşturmalar yaptığım yıllarda, ben dahil tüm meslektaşlarımı en fazla zorlayan şeyin, tanzim satış mağazalarının denetimi olduğunu itiraf etmek isterim. Ticari işletme tekniğinin karmaşıklığı ve esnekliği içinde bilgisayarın olmadığı bir ortamda zorunda ihtiyaç malzemesi olmayan yüzlerce malın giriş ve çıkışını takip edebilmek, bir büyük ya da küçük baş hayvandan yerine ve zamanına göre göre kaç kilo kıyma, kaç kilo kuşbaşı et, kaç kilo biftek ya da bonfile çıkacağını hesaplamak, her bir malzemedeki fire ile boş çuval gibi üretim sonrası ortaya çıkan malzemelerle ilgili kritik konular bizleri hep zorlar, her biri ayrı bir soruşturma konusu olurdu. Ama aramızdaki “Semih abi” gibi çocukluğu babasının Feneryolu‘ndaki bakkalında geçtiği için hangi konularda nasıl sahtekarlık yapıldığını gayet iyi bilen kamu denetçileri, bu konuda yapılmış tüm yolsuzlukları eliyle koymuş gibi ortaya çıkarır, bizleri de kıskandırırdı.

Bu anlamda, hem devlet adına denetim ve soruşturmalar yaptığım, hem de cephe değiştirip belediyeleri ve başkanlarını devlete, baskıcı merkezi vesayete karşı savunduğum danışmanlık dönemlerinde karşıma tek bir tane bile olsa belediye şirketi çıkmadı, hiçbirini denetlemedim ya da inceleyip soruşturmasını yapmadım. Hoş zaten istesem bile, böyle bir şey yapamazdım; zira mevcut ticaret mevzuatı o şirketleri ihale mevzuatı dışında tutarak koruyor, böyle bir şey yapmamıza izin dahi vermiyordu…

Daha sonra belediyelerin şirket kurduklarını duymaya başladığımda, bunun Turgut Özallı yıllardaki özelleştirme furyasının belediye ayağını oluşturduğunu, asıl amacının ise, belediyelerdeki ihale mevzuatının getirdiği kural ve yasakları aşmak düşüncesi olduğunu anladım.

Şirket: “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

İzmir‘e yerleştiğim 1997-1998 döneminde ise, belediyelerce kurulmuş şirketleri birer birer tanımaya başladım. İzmir Yerel Gündem 21 Yürütme Kurulu‘nda yer aldığım 2001 yılında benim önerim üzerine gerçekleştirilen ülkemizdeki ilk sivil toplum fuarı olan 1. İzmir Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile Uluslararası İzmir Sivil Toplum Sempozyumu‘nda organizasyona İzmir Büyükşehir Belediyesi ve IULA-EMME dışında İZFAŞ’ A.Ş.‘nin de katılmasını önerdiklerinde, yapacağımız sivil etkinliğin ticari bir şirketle bir araya gelmesini istemediğim için, aslında belediye bütçesinden rahatlıkla yapabilecekleri birçok harcamayı sırf bu şirket üzerinden yaparak ihale mevzuatının getirdiği şekil ve şartları aşmak istediklerini anladım.

2012 yılında Kuşadası Belediyesi adına yaptığım “Kuşadası Belediyesi İmaj, Algı Araştırmaları ve Marka Kent Kurumsal Kimlik Çalışmaları” kapsamında yaptığım gözlemler sırasında da, bir araya gelen iki, üç kişinin kurduğu bir şirketin, o tarihlerdeki mevzuata göre alınması gereken Bakanlar Kurulu izin şartı aranmaksızın belediyeye bağışlanabildiğini, daha sonraki yıllarda da bu bağış yönteminin bir alışkanlığa dönüşerek Kuşadası Belediyesi‘nin 2022 yılı itibariyle kavgalara döğüşlere konu olan dört ayrı şirkete sahip olduğunu öğrendim.

Yakın zamanda ise, ipin ucunu iyice kaçıran İçişleri Bakanlığı, yayınladığı bir genelge sayesinde belediyelerin istedikleri kişilerle şirket kurabildiklerini, bunu engelleyen herhangi bir yasal düzenlemenin ya da şartın mevcut olmadığını, şirket kurma konusunda belediyelere büyük bir özgürlük tanındığını büyük bir şaşkınla öğrendim.

Anlaşılan o ki, yakında çıkarılacak yeni hukuki bir düzenleme ile belediyelerin de şirkete dönüşmesine izin verilecek!

İçişleri Bakanlığı‘nın şirket kurma, mevcut şirketlere katılma ya da şirketlerin bağışlanması suretiyle devredilmesini veya istediğin biriyle gidip bir şirket kurmayı mümkün kılan politika ve uygulamaları nedeniyle başta büyükşehir belediyeleri olmak üzere neredeyse tüm il, büyükşehire bağlı ya da bağlı olmayan ilçe ve belde belediyelerinin kendilerine bağlı binlerce şirketinin şişkin ciroları ve çalışan kadrolarıyla adeta belediyelerle rekabet eden bir şekilde ortaya çıkmaya başladığına tanık olduk.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2022 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, Sayfa 19.

Örneğin 2021 ve 2022 yılları Sayıştay denetim raporları üzerinden yaptığımız bir araştırma sonucunda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 22, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 8 şirket olmak üzere toplam 30 şirkete, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 10, mevcut belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 5 şirket olmak üzere toplam 15 şirkete, Çankaya Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 6 şirkete, Konak Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 2, belediye şirketlerinin hissedarı olduğu 1 şirket olmak üzere toplam 3 şirkete, en halkçı-devrimci belediye olarak bilip tanıdığımız Dersim Belediyesi‘nin bile 1 adet şirkete sahip olduğunu belirledik.

Sıra İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne geldiğinde ise işin farklı bir boyutta değiştiğini görürüz. Çünkü İzmir, Ankara ve İstanbul‘un nüfusuna göre daha küçük bir kent olmasına rağmen; diğer büyükşehir belediyelerine fark atacak kadar şirket zengini bir belediye olduğu görülmektedir. Hele ki bu işe ilçe belediyelerindeki onlarca şirketi de kattığımızda…

Sayıştay‘ın 2022 yılı denetim raporuna göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin doğrudan hissedarı olduğu 16, belediye mevcut şirketlerinin hissedarı olduğu 9 şirket olmak üzere toplam 25 şirketi bulunmakta. Buna Sayıştay denetçisi tarafından hazırlanan yukarıdaki listede yer almayıp 2021 yılında İzenerji tarafından 2.000.000.- TL sermaye ile kurulan İZETAŞ Anonim Şirketi ile yakın zamanda belediye şirketi İzenerji‘nin % 49 ortaklığı ile kurulan İzgüneş‘i de ilave ettiğimizde sayı 27’yi bulmaktadır.

Bu durumda;

2022 yılı nüfusu 15.907.951 nüfusu bulan İstanbul‘da ortalama 530.265 kişi başına 30 şirket,

2022 yılı nüfusu 5.782.285 olan Ankara‘da ortalama 385.486 kişi başına 15 şirket varken

2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de de ortalama 165.261 kişi başına 27 şirket olduğunu, belediyenin bu haliyle tüm belediye hizmetlerini şirketlerine devrederek ve böylelikle birçok yasal kural ve kısıtlamadan kurtularak koskocaman bir holding yarattığını görürüz. Tabii ki şirket sayısının şimdilik bu düzeyde kalacağını varsaydığımızda…

Artık bundan böyle, “biz bilgi edinme kanunu kapsamında değiliz“, “sorduğunuz husus ticari sır kapsamına girmektedir“, “bu konularda kamuoyuna bilgi verilmesi mümkün değildir” ya da “sorduğunuz sorular kişisel verilerin korunması ile ilgili mevzuat kapsamına girmektedir. O nedenle açıklayamayız” diyen, kamu kaynakları ile kurulduğu halde çoğunda belediye hissesi % 51’ye ulaşmadığı için Sayıştay denetimine tabi olmayan, bu arada devamlı zarar edip zararları belediye bütçesinden karşılandığı halde binlerce işçi çalıştıran bu şirketlerle; daha doğrusu koskocaman bir holdingle karşı karşıyayız…

Üstüne üstlük bu şirketlerin genel müdür, yönetim kurulu başkanı, yönetim kurulu üyesi, murahhas üye, koordinatör gibi yüzlerce koltuğu var ki; kendilerinden o şirketin faaliyet konusu ve alanı ile ilgili olarak; örneğin restoran, kafe ve büfe işletmeciliği yapan Grand Plaza A.Ş. ya da İzmir Körfezi içinde deniz yoluyla yolcu taşımacılığı yapan İzdeniz A.Ş.‘in gerektirdiği bilgi, birikim, deneyim ve beceriye; yani, o iş için gerekli olan yeterliliğe (liyâkat) sahip olmayan kişileri bu şirketlerde üst yönetici olarak görevlendirildiği, o kişilerin de “bu şirketin faaliyet konusu ve alanı benim uzmanlık alanıma girmiyor, ben burada verimli olamam” diyerek itiraz etmedikleri bir süreçte, bu kişilere kah -zaman zaman aldıkları rakamları küçümseseler de- huzur hakkı adıyla, kah başka adlarla ne miktarda ödeme yapıldığını ya da devamlı zarar eden bu şirketlerden para alan bu şahısların ortaya çıkan kamu zararında ne ölçüde pay sahibi olduklarını dahi bilmiyoruz. Ama hemen arkasından geçmiş seçimlerde milletvekilliğine, belediye başkanlığına ya da belediye meclisi üyeliğine aday olup seçilemeyenlerin, Eren Erdem gibi siyasi kimliği tartışmalı kişilerin, barış imzacısı olma vasfını kendi kişisel menfaati için kullanan akademisyenlerin, özel şoförlerin, Suat Çağlayan gibi eski bakanların, Erdal İzgi gibi eski belediye başkanlarının ya da gelecek seçimlerde aday olmayı hedefleyen siyasi adayların bu koltuklara layık görüldüğüne tanık oluyoruz. Aslında çoğunun atandığı görevle ilgili bir bilgisi, birikimi, deneyimi ve becerisi; yani uygun görüldüğü işle ilgili herhangi bir yeterliliği, liyakati olmadığı halde bu şekilde satın alınan bu kişiler, -ne yazık ki- kamu kaynaklarını sömüren tahta kuruları gibi gövdenin tümüne yayılmış vaziyette. Onların tek özelliği atamayı yapan belediye başkanı ile Mason localarından, birlikte okudukları okuldan ya da siyasi, kişisel, ailevi ya da özel tercihleri nedeniyle bir yakınlıklarının, bir muhabbetlerinin olmasıdır. Çünkü onlar kendilerine verilmiş o koltuğu korumak için bildiği, tanık olduğu ya da altına imza attığı yanlış işleri hiçbir şekilde eleştirmeyip devamlı övmek, parlatmak zorundadırlar… Çünkü efendileri sayesinde gittikleri yerde doyup tıkanıncaya kadar beslenip “sahibinin sesi” olarak velinimetinin sesini yankılayıp çoğaltarak kendisinden beklenen şeyleri yapmak zorundadırlar… Ama bir yandan da doğru ya da yanlış, çoğu suç olan eylemlerle küplerini doldurmaktan ya da birilerinin işine yaramaktan da kendilerini alamazlar. Hele ki seçim öncesi dönemlerde…

Şirket ve şirkete dair her şey…

Çünkü kapitalizmin kutsal kanunlarına göre, içinde bulunup etinden, sütünden, kılından tüyünden yararlandıkları şirketler, titizlikle korunup kollanması gereken kapitalizmin kutsal mekânlarıdır. O kutsallığın başına bir şeyin gelip etkisini kaybetmesini hiç istemezler. O nedenle, kentin ortasındaki Basmane Çukuru, 32 yıldır tek bir kuruş getirmeyen İzmir Hilton Oteli, Konak Pier, Kültürpark, Şehirlerarası Otobüs Terminali, tarihin getirip bize teslim ettiği Kemeraltı ve Basmane‘nin soylulaştırılıp ticari bir mal olarak pazarlamasına karşı seslerini çıkarıp itiraz edemezler. Bir zamanlar itiraz edip seslerini çıkarmış olsalar bile kendilerine sunulan lütuflardan sonra dut yemiş bülbüle dönerler… Onlar sadece yerel yönetimlerin neden olduğu sorunlar yerine, iktidarın neden olduğu sorunları suret-i haktan bir tavırla havanda dövüp dururlar ve sahici olmadıkları, insana dokunmadıkları için de başarıyı bir türlü yakalayamazlar. Örneğin göçmen, mülteci ve sığınmacılar ya da yoksulluk gibi konularda, bir şeyler yapar gözükmekle birlikte çalıştığı kendi belediyesi cadde ve sokaklardaki Arapça tabelaları söküp kaldırdığında ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ndeki kadın yöneticilerin bazıları etek boyu denetimi yaptığında sus pus olurlar. Sadece sadece neoliberal anlayışın geliştirip ortaya attığı “dayanışma“, “kentsel ağlar“, “kentsel katılım“, “çoğulculuk“, “yoksulluk“, “yerel kalkınma” ve “dirençli kent” gibi kavramları sınıfsal özünden koparıp insan hakları boyutunda ve kapitalist sistemle ilişkisini ortaya koymadan, bizim oyalanıp durabileceğimiz konularmış gibi anlatır dururlar. Çünkü onların arkasındaki dokunulmaz kutsal şirketler, holdingler, bu şirket ve holdingleri destekleyen AB Türkiye Temsilciliği, Avrupa kalkınma ajansları ve onların denetiminde kurulan vakıf ve dernekler, kendi mahallesinin kendi “beşli çeteleri” ve “başka bir tarım” adıyla endüstriyel tarım şirketlerini destekleyen politika ve uygulamalar, ceplerinde de oralardan aldıkları paralar vardır…

Artık bundan böyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve diğer ilçe belediyeleri, kendi işgücü, mali kaynakları ve teknolojisi ile iş yapmayı unutmuş, her şeyi şirketlerine; hatta şirketleri eliyle İZSİAD adıyla dernekleşmiş sermayedarlara kurdurttuğu kooperatiflere devretmiş; böylelikle, her işi yolsuzluğa, yağmaya ve hırsızlığa hazır hale getirmiştir. O nedenle de, Kültürpark‘ın bakımı ve sulaması bile artık ihale edilmekte, bu işin belediye imkanları ile yapılması akla dahi getirilmemektedir…

Ondan sonra da yıllardır o şirketleri arkasına alıp oralardan beslenenler, o şirketlerde proje adıyla araştırmalar yapıp kitap yazanlar, 2019 yılında yaptıkları Kemeraltı araştırmasının sonuçları halen teslim etmeyip kamuoyu ile paylaşmayanlar, tırmak işareti içindeki “Toplumcu Belediyecilik” adına sipariş ettikleri bir organizasyonda karşınıza çıkıp oldukça ikna edici bir söylemle bu işin psikolojisini, dayanışma ağlarını, kentteki yoksulluk durumlarını anlatmaya kalkarlar.

https://www.kentstratejileri.com/2020/06/03/vahsi-kapitalizmin-karanlik-yuzu-şirketler/

Şimdi gelelim en önemli soruya;

İşte bu soruyu, yıllar önce hem ilginç ve farklı yaklaşımları hem de “Zardanadam“‘ın kurucusu olarak müzik yaşamına kattığı zenginlikle beğenip değer verdiğim Erbatur Çavuşoğlu ile Murat Cemal Yalçıntaş birlikte sormuşlar. 22-24 Ekim 2009 tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nde yapılan ve benim de bizzat katıldığım “İzmirli Olmak Sempozyumu“nda sunulan ve daha sonra Deniz Yıldırım ile Evren Haspolat tarafından derlenip yayınlanan “Değişen İzmir’i Tanımak” isimli kitapta yer alan bu makale, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Planlama Atölyesi II çalışmaları kapsamında 2008–2009 akademik yılında Dikili‘de, Osman Özgüven‘in belediye başkanlığını sürdürdüğü yıllarda gerçekleştirilen anket, mülakat ve gözlemlere dayanmakta ve bütün bu araştırmaların özeti olarak belediye düzleminde anti-kapitalist politika ve uygulamalar ortaya konulmadan ve yapılan işlerin sürekliliği için gerekli örgütsel bir yapı oluşturulmadan toplumcu belediyecilik yapılamayacağını ortaya koymakta.

İşte bu bağlamda, toplumcu belediyecilik yaptık, yapıyoruz ya da yapacağız diyenler ya da toplumcu belediyecilik adına söz söylemeye çalışanlar, acaba kapitalist sistemin her geçen gün uluslararası kuruluşları, devleti, üniversiteleri, medyayı, holding ve şirketleri, sivil toplumu ve benzerlerini kullanarak üzerimizde kurduğu ekonomik, toplumsal, kültürel ve ideolojik ağlarla bizi teslim aldığı bir ortamda, toplumcu belediyeciliğin mümkün olup olmadığını, anti-kapitalist olmadan, anti-kapitalist politika ve uygulamalar geliştirmeden ve kapitalizmin yararlı aletleri olan şirketleri kullanmadan, onların içinde yer almadan ve nimetlerinden yararlanmadan toplumcu belediyeciliğin nasıl yapıldığını ya da yapılacağını bize anlatmalıdırlar…

Yararlanılan Kaynaklar

1) Aksakal, P.Bir Yerel Yönetim Deneyi (Fatsa Devrimci Yol Davası), Simge Yayınevi, 1989.

2) Aksakal, P. , Fatsa Gerçeği, Penta Yayınevi, 2007.

3) Ankara Belediyesi Başkanlık Uzmanları, Toplumcu Belediyecilik, Ankara Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü, Mayıs 1977, 96. sayfa.

4) Bayramoğlu, S., Toplumcu Belediye, Nam-ı Diğer Belediye Sosyalizmi, Notabene Yayınları, 2015, Ankara, 181 sayfa.

5) Sedat Göçmen, (Söyleşi: İlbay Kahraman), Fırtınalı Denizi Yolcuları, Ayrıntı Yayınları, 2013.

6) Gültekin, A.K., Gündoğdu, Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler, Patika Yayınları, İstanbul, 2013, 240 sayfa.

7) Kamalak, İ., Gül, H. (Der.) Yerel Yönetimlerde Sosyal Demokrasi, Toplumcu Belediyecilik, Teorik Yaklaşımlar, Türkiye Uygulamaları, SODEV, Sosyal Demokrasi Vakfı, Kalkedon Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, Mayıs 2013, 352 sayfa.

8) Toplumcu Belediyeler Bildirgesi, 2013, Ankara.

9) Uyan, M. M. Toplumsal Dalganın Kırılışı, Fatsa 1978-1980, Arayış Yayınları, 321 sayfa.

10) Yıldırım, D., Haspolat, E. (Der.) Değişen İzmir’i Anlamak, Phoenix Yayınları, Nisan 2010, Ankara, 638 sayfa.

11) Yıldırım, S. Yeni Toplumcu Belediyecilik Üstüne, Çankaya Belediyesi, Kasım 2013, Ankara,200 sayfa.

O bildiğimiz kooperatiflerin geldiği son nokta…

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazımızın konusu bir zamanlar büyük hayallerle yola çıkıp güçlü ve yaygın bir şekilde örgütlenen bazı kooperatiflerin ve kooperatif birliklerinin, kapitalizmin neoliberal çağında yaşadıkları hazin sonla ile ilgili…

Her şeyi şirketleştirmeye çalışan neoliberal kapitalist sistemin, kooperatifleri de bu yola sokması nedeniyle kooperatiflerin zaman içinde demokratik özünden kopup nasıl yok olduğu ya da etkisini yitirdiği ile ilgili…

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

Hem de İzmir ya da Ege deyince aklımıza gelen TARİŞ ve eczacı kooperatifi deyince aklımızaa gelen EDAK örneğiyle…

Bir zamanlar ülkemizin en büyük tarım satış kooperatifleri birliğini oluşturan TARİŞ ile bir zamanlar İzmir‘deki en büyük, en etkin eczacı kooperatifi olan EDAK düzeyinde…

Şimdilerde herkesin; özellikle de genci, yaşlısı, kadını, erkeği, iş insanı, işçisi ve emeklisi, okumuşu okumamışı kooperatiflerin iyi ve etkin bir örgütlenme şekli olduğunu sanarak kooperatif örgütlenmelerini övüp göklere çıkardığı, bu hayalle kooperatifler kurup kah bağımsız kah sırtını belediyelere dayayarak bir şeyler yapmaya çalıştığı bir ortamda bu büyük, tanınmış ve geniş örgütlü kooperatiflerin niye yok olduğunu ya da eski güç ve etkisini yitirdiğini tartışmamız gerekiyor…

Benim kooperatifçilikle ilgili ilk bilgilerim üniversitede seçmeli ders olarak Prof. Dr. Cevat Geray‘dan aldığım kooperatifçilik dersine dayanır. Ardından rahmetli hocam Prof. Dr. Fehmi Yavuz‘un ağzından kooperatiflerin; özellikle de yapı kooperatiflerinin ülkemizde nasıl kötü bir yola girdiğini, her bir yapı kooperatifinin ne tür yolsuzluklarla boğuştuğunu öğrenmiş, o vakitler Ankara Belediye Başkanı olan Murat Karayalçın‘ın ekibinde olan arkadaşlarımdan, başarılı olarak tanıtılan Batıkent uygulaması dahil bu işin püf noktalarını görmeye başlamıştım.

Ardından İzmir‘deki TARİŞ direnişini duyup uzaktan da olsa desteğimi vermiş, o zamanlar çalıştığım SSK Genel Müdürlüğü‘nde TARİŞ direnişi sırasında çatıdan çatıya atlarken iş kazası sonucu ölen bir TARİŞ işçisinin geride kalan eşi ve çocuklarına maaş bağlayabilmek için her düzeydeki yöneticimi ikna ederek başarıya ulaştıktan sonra üzerime düşen vazifeyi yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşadığımı hatırlıyorum.

Sonrasında, İzmir‘e yerleştiğimde o ünlü direniş sırasında TARİŞ genel müdürü ve yardımcısı olarak tanıyıp saygıyla andığım Erdinç Gönenç ve Metin Dikenelli ile birlikte çalışma fırsatını yakalamış; ayrıca, direnişe katılan diğer yönetici ve işçi arkadaşlarla tanışma imkanını bulmuş, o direnişi konu alan belgeselleri izleme fırsatını yakalamıştım.

O anlamda, TARİŞ ve TARİŞ Direnişi benim için bir efsane düzeyinde önemliydi….

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

EDAK ile tanışıklığım ise, o zamanlar üyesi olduğum Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi‘nin, çalıştığım işyerinin bulunduğu Santa apartmanında kapı komşum olmasından sonra, şube başkanı eczacı Asuman Özçam-Boyacıgiller ile tanışıklığımla başlamış ve kısa adı EDAK olan S.S. İzmir Eczacılar Üretim, Temin ve Dağıtım Kooperatifi‘nin 1978 yılında kurulan Manisa Eczacı Kooperatifi (MEDAK) ile eczacı eşi Nur Işık Boyacıgiller ve bir grup meslektaşı eczacının önderliğinde 1979’un Haziran ayında nasıl kurulduğunu öğrenmiştim.

Üstüne üstlük 27 Nisan 2003 tarihinde başta İnsan Kaynakları Müdürü Alpay Onkardeşler, halkla ilişkiler sorumlusu Emek Çalışkan olmak üzere tüm EDAK yönetici ve çalışanlarına Bafa Gölü kenarındaki Club Natura Oliva isimli konaklama tesisinde takım çalışması odaklı bir açık alan etkinliği düzenleyerek sayıları 87’yi bulan tüm çalışanları tanımış, kooperatif çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgiler almıştım. Sonrasında da EDAK ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği işbirliği ile düzenlenen kampanya çerçevesinde evde okuduğum gazeteleri, ÇYYD tarafından öğrencilere verilen bursları finanse etmeleri için yakınımdaki eczanelere vermeye başlamış, çalışanlardan ve ortak olan eczacılardan İstanbul‘dan gelen yeni genel müdürle ilgili şikayetleri dinlemeye başlamıştım.

Ancak son günlerde yakın bir dostuma EDAK‘tan ve beğendiğim çalışmalarından söz edince, uzun bir süredir izleyip haberdar olmadığım EDAK‘ın artık kapandığını, eskisi gibi ortağı eczanelere ilaç dağıtmadığını duydum. Ardından evimin yakınındaki bir iki eczacı ile konuşup sorular sorduğumda ise bu kooperatifin hazin sonu ve kendilerince dile getirmeye çalıştıkları çöküş nedenlerini öğrenmiş oldum. EDAK‘ın İnternetteki web sayfasına baktığımda ise, o koskocaman kooperatifin küçülerek ve çalışmalarına ara vererek sadece genel kurullarını yapan bir ölüye döndüğünü anlayıp bu gelişmeler nedeniyle sevgili Asuman Özçam-Boyacıgiller‘in nasıl bir acı duyduğunu hissetmeye başladım.

Kaynak: Birol Üzmez Koleksiyonu

Binlerce ortağa sahip asırlık TARİŞ‘in sonu ise EDAK‘a göre daha da kötü oldu. Hele ki Alsancak‘taki eski genel müdürlük binasının hemen arkasında bir zamanlar TARİŞ‘e ait arsalarda yükselmekte olan gökdelenleri gördükçe ve geçtiğimiz günlerde unutulduğu için hatırlatmak istediğim ressam ve illüstratör Vittorio Pisani‘nin bir zamanlar hem Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi hem de TARİŞ için tasarladığı kuru incir etiketleriyle birlikte diğer arşivlik malzemenin haraç mezat satıldığını; hatta çöpe atıldığını öğrendiğimde… Hele ki, yıllarca TARİŞ‘in halkla ilişkiler biriminde çalışıp kaybolan ya da satışa konu olan bu malzemeleri kullanmış olan sevgili Birol Üzmez‘in gözündeki acıyı gördüğümde…

Evet şimdi yazdığım bu yazıyı bir zamanlar EDAK‘ta ya da TARİŞ‘te yönetici ya da işçi olarak çalışan arkadaşlarımla dostlarımın okuyup olumlu ya da olumsuz bir şekilde tepki vereceklerini biliyorum. O nedenle de, şimdi onları “birinci el” ya da bu kooperatiflerin asıl sahipleri olarak kabul ederek, EDAK‘ın ya da TARİŞ‘in bugün bu hale niye geldiği ile ilgili bilgileriyle görüş, düşünce ve eleştirilerini; hatta özeleştirilerini bizlerle paylaşmalarını bekliyorum.

Aynen 8 Eylül 2017 tarihinde 33 yıllık başkanlık görevini kendi isteğiyle bırakan TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Cahit Çetin gibi “Batı emperyalizmi kendi dışındaki ülkelerde örgütlü tarım istemiyor. İşin dramatik yanı bizler bu tuzağa düşüp, büyük sermayenin karşısında durabilecek en önemli birleştirici gücümüzü kaybediyoruz. Kooperatif ve birliklerimize sahip çıkmalıyız. 16 tarım satış kooperatifi birliklerinden kaçı faal, en önemlisi kaç tanesi etkili pazar politikasını yürütebiliyor, buna bakmak lazım. Ortaklarımız kooperatiflerine sahip çıktığı sürece piyasa belirleyici gücü katlanarak artacak.” demesi gibi ya da kooperatiflerin yok olmasında iktidarların etkisini sorgulayarak veya başka nedenleri sıralayarak bu iki güçlü kooperatifin ya da kooperatif birliğinin bugün niye komada olduğunu açıklamaları dileğiyle…

İzmir‘deki kooperatiflerin analizini yapan İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) verilerine göre (1) 2022 yılı nüfusu 4.462.056 olan İzmir‘de tarımsal amaçlı toplam 9.898 adet kooperatifin toplam 2.479.251 ortağının olduğu; yani nüfusun neredeyse % 55,57’sinin (*) kooperatifleştiği söylenen bir kentte TARİŞ bu duruma geliyorsa ya da ilerici fikirlerle oluşturulan bir eczacılar kooperatifi çalışamaz durumdaysa; üstüne üstlük eldeki verilere göre nüfusun büyük bir çoğunluğu kooperatif ortağı bu kentte kooperatifler için yapılan methiyeler arşa çıkıyorsa bir zamanlar efsane olan bu kooperatiflerin niye ve ne şekilde yok olduğunu bir kez daha düşünüp tartışmamız gerekiyor.

(1) İzmir Kooperatif Analizi, İzmir Kalkınma Ajansı, İzmir 2022, s.45.

Yararlanılan Kaynaklar

(1) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesi, İzmir, 1993.

(*) Kooperatifler Kanunu’na göre 18 yaş üstü bireylerin kooperatiflere üye olması mümkün olmakla birlikte; TÜİK tarafından düzenlenen ADNKS verilerinde İzmir’in 18 yaş üstü nüfusu belirtilmediğinden, esasen 4.462.056 olan İzmir nüfusundan 0-17 yaş grubundaki nüfusun çıkarılması suretiyle bulunacak yetişkin nüfusunun 2.479.251 olan ortak sayısı ile mukayese edilmesi gerektiği halde, TÜİK’in bu belirsizliği nedeniyle esasen % 55,57’den çok daha fazla olması gereken İzmir nüfusunun gerçek kooperatifleşme oranı hesaplanamamıştır.

İzmir’in unutulan sanatçıları 20 – Vittorio Pisani

Ali Rıza Avcan

13 Ekim 1899’da Korfu adasında İtalyan baba (Spiridone Pisani) ile Yunan annenin (Melpomene Pisani) çocuğu olarak doğan ve 75 yaşındayken 27 Nisan 1974 tarihinde Venedik‘in kuzeyindeki Vittorio Venet‘da vefat eden illüstratör ve ressam Vittorio Pisani‘yi bizler, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir‘i işgal ettiği gün ve sonrasında gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını resmettiği 10 adet suluboya tablosu nedeniyle tanıyor, bu tabloları yaptıktan sonra ne yaptığını ise pek bilmiyoruz.

Vittorio Pisani (1899-1974)

Ressam olan babasının, İtalyan hükümeti tarafından finanse edilen 2. Kordon’da, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü‘nün bulunduğu yerde 1906 yılında açılıp 1945 yılında yol yapımı nedeniyle yıkılan İtalyan Kız Mektebi [Istituto centrale femminile (di İzmir)] binasındaki İtalyan Güzel Sanatlar Okulu‘na (Scuola Italiana di Belle Arti) müdür olması nedeniyle 1906 yılında 7 yaşındayken İzmir‘e geldiğini biliyoruz. Dante Alighieri Derneği‘nin kayıtlarına göre okul her yıl bir resim sergisi düzenliyor ve serginin açılışını İtalyan konsolosu yapıyordu. Vittorio Pisani‘nin ilk resim eğitimini babasının müdür olduğu bu okulda aldığı bilinmektedir. Nail Moralı‘nın “Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları” isimli kitabında verilen bilgiye göre kayık ve yelkenlilere meraklı baba Pisani aynı zamanda İzmir İdadisi‘nde dersler vermiştir. (1)

İtalyan Kız Mektebi (Istituto centrale femminile) binası.
İtalyan Güzel Sanatlar Okulu (Scuola Italiana di Belle Arti) müdürü Spiridone Pisani.

İzmir‘in 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi üzerine ailesi ile birlikte İtalya‘ya göç ederek resim eğitimine Roma Güzel Sanatlar Akademisi‘nde devam ettiği ve daha sonraları yeniden İzmir‘e gelip 16 yıl yaşadığı bilinmektedir.

Yunan ordusunun işgal sırasında İzmir ve Ege‘de gerçekleştirdiği savaş ve insanlık suçlarını yaptığı suluboya tablolarda ortaya koyan Vittorio Pisani‘nin bu tabloları Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in 1921’de Roma‘da Fransızca olarak yayımladığı Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabında (*) savaş ve insanlık suçlarının delili olarak kullanılmış; ayrıca bu tabloların dokuzu, İstanbul İnkılap Müzesi komisyonunda yer alan tarihçi Osman Nuri Ergin‘in 1933 tarihli İstanbul Belediye Mecmuası’nda yayınlanan “İstanbul Belediyesi’nin On Sene İçinde Yaptığı Başlıca İşler” başlıklı makalesinde verdiği bilgilere göre, bugünkü adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Müzesi‘nin koleksiyonuna katılmış, 10. tablo ise 2014 yılında Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü tarafından satın alınarak koleksiyona eklenmiştir. (2)

Mısırlı Prenses Kadriye Hüseyin‘in yayımladığı
Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar) isimli kitabın
Vittorio Pisani tabloları ile ilgili bölüm kapağı

Sevgili dostum araştırmacı ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, İstanbul Kent Müzesi‘ndeki on suluboya tablo dışında yaptığı tabloların bir kısmı İzmir‘deki bazı ailelerin elindedir.

Vittorio Pisani‘nin ilk ücretli işi, 1915 yılında İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri, kısa adıyla TARİŞ olarak anacağımız Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi için yapıp, bizim 1927 ya da 1928 tarihli İzmir Sergisi‘nde sergilenen kuru incir ürünleri sayesinde bilgi edindiğimiz etiketlerin tasarımı ile ilgilidir. Yine araştırmacı, yazar ve koleksiyoner Nejat Yentürk‘ün verdiği bilgiye göre, son yıllarda TARİŞ‘in kooperatif olmaktan çıkmasıyla birlikte, çöpe atılan eski belge ve malzemeler arasında Vittorio Pisani‘ye ait etiketler ve kutu kapakları da bulunmaktaydı.

Aydın İncir Müstahsilleri Şirketi (TARİŞ)’in dış pazarda kullandığı
İNTASKO markası için Vittorio Pisani tarafından tasarlanan kutu etiketi.
Kaynak: Nejat Yentürk Koleksiyonu.
Vittorio Pisani‘nin ahşap kuru incir kutularının üzerine yakılmak suretiyle aktarılan tasarımı. Kaynak: Nejat Yentürk Koleksiyonu.
13-28 Mayıs 1933 tarihleri arasında açılan Paris Fuarı‘ndaki İncir Kooperatifi standı ve sol başta “Peasant Brand” yazılı etiketin afişi. (4)

Vittorio Pisani 1924’de gittiği İtalya‘da 1963’e kadar Roma‘da yayınlanan haftalık Tribuna İllustrata dergisi ile İtalyan kışlalarının duvarlarında reprodüksiyon şeklinde sergilenen 4.000’den fazla kapak çizimi hazırladı. Ayrıca İtalyan ordusunun birçok birimi ve özellikle Ulusal Güvenlik Gönüllü Milisleri için kartpostallar yaptı. Nazilere karşı mücadele edip şehit olan ünlü jandarma kahramanı Salvo D’acquisto‘yu betimlediği illüstrasyon, Silvano Campeggi tarafından özenle hazırlanan altın madalya ile İtalyan posta pullarında kullanıldı. Bu dönemde yaptığı eserler, Jandarma Tarihi Müzesi (Museo Storico dell’Arma dei Carabinieri)’nde bulunmaktadır.

Vittorio Pisani (1899-1974) ve kayıkları…

Emekli olduktan sonra Belluno‘daki Farra d’Alpago‘da yaşamaya başladı ve yıllardır çektiği şeker hastalığının yarattığı yan etkiler nedeniyle Vittorio Veneto‘daki sivil hastanede hayatını kaybetti.

Vittorio Pisani‘nin yeğeni İzmir‘de, oğlu Roberto ise İtalya‘da yaşamaktadır.

Vittorio Pisani‘nin 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir‘in işgali ve sonrasında yaptığı 10 adet suluboya ülkemizde daha çok Yunan ordusunun işlediği savaş ve insanlık suçları kanıtlamak amacıyla bir propaganda malzemesi olarak kullanılmış, 1924 sonrasında İtalya‘da yaptığı çoğu illüstrasyon ise Mussolini liderliğinde gelişen İtalyan Faşizmi ve faşizm döneminde partizanların Nazilere karşı mücadelelerini gösteren sahnelerle ilgili olmuş, o nedenle sanatçı adeta savaşın fotoğraf yerine tablosunu ya da illüstrasyonunu yapan bir rolü üstlenmiştir.

Vittorio Pisani‘nin İzmir‘le ilişkisi boyutunda üzerinde düşünüp cevabını arayacağımız en önemli sorulardan biri, İzmir‘in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği 15 Mayıs 1919 günü İzmir‘de ve daha sonrasında Anadolu‘da işlediği savaş ve insanlık suçlarını sergileyen 10 suluboya tablonun niye İzmir‘de değil de, İstanbul‘da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İstanbul Kent Müzesi‘nde olduğu sorusu olmalıdır.

………………………………………………………………………………………..

(*) Kadriye Hüseyin, Lettres d’Angora la Sainte (Mukaddes Ankara’dan Mektuplar), Roma, 1921.

(1) Moralı, N. Mütarekede İzmir, Önceleri ve Sonraları, Tekin Yayınevi, İstanbul 1976, s.103.

(2) Burası, This Place, Sergi Kataloğu, Yapı Kredi Kültür Yayıncılık ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortak yayını, Eylül 2021, s. 121.

(3) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesi, İzmir 1993, s.561.

(4) Tariş Tarihi, Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı Tariş Tarihi Projesiİzmir 1993, S.559.

Italian boxer Primo Carnera (1906-1967)
Papa Pius XI ile Benito Mussolini’nin 11 Şubat 1932 tarihli görüşmesi.
Büyük Terör: Sovyetler Birliği’nde 1930’ların sonlarında Josef Stalin’in birçok parti üyesini tasfiye ettiği ve ortadan kaldırdığı dönem, 1937
İkinci Dünya Savaşı: İtalyan donanması özel birimi dalgıçlarının
Cebelitarık limanındaki İngiliz gemilerine patlayıcı yerleştirmesi.

İzmir’in unutulan sanatçıları 19 – Tevfik Nevzat

Ali Rıza Avcan

Yakın zamanda Halit Ziya Uşaklıgil‘in 40 Yıl isimli anı kitabını okurken tanıdığım İzmirli gazeteci ve şair. 1865 yılında İzmir‘de doğup 1905 yılında Adana‘da öldürülmüş. Kendisi bir şair, bürokrat, eğitimci, yayımcı, gazeteci ve her şeyden önce iflah olmaz bir Abdülhamit; daha doğrusu istibdat muhalifi. Abdülhamit karşıtı fikirleri ve yazıları nedeniyle birkaç kez soruşturma geçirip serbest kaldıktan sonra 1903 yılında yargılanıp kalebendliğe mahkum edilmiş ve cezasını çektiği Adana‘da intihar ettiği açıklanmış ve bu nedenle intihar iddiasını şüpheli bulan dönemin muhalif çevreleri Tevfik Nevzat‘ın cinayete kurban gittiği iddia etmişler. Bu nedenle Tevfik Nevzat‘ın Osmanlı basınında öldürülen ilk gazeteci olduğu söylenebilir.

1865 yılında İzmir‘in İkiçeşmelik semtinde doğan Tevfik Nevzat‘ın babası Kırım Savaşı gazisi Seferihisarlı Binbaşı Hasan Efendi, annesi Seferihisarlı Habibe Hanım’dır. İlk ve orta eğitimini İzmir‘de yapan Tevfik Nevzat, İzmir Rüştiyesi‘nden mezun oldu. Ayrıca İbn-i Melek Medresesi‘nde Yozgatlı Mustafa Keşfi Efendi‘den din, edebiyat, felsefe dersleri alarak Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.

İzmir İdadîsi açıldıktan sonra 1887’den itibaren burada edebiyat ve hukuk derslerini vermiş, 1888 yılında birinci sınıf davavekili belgesini almış ve ömrünün sonuna kadar avukatlık yapmıştır. Fransız uyruğundaki Banelly isimli bir şahsın davasında başarılı olduğu için Fransız hükûmeti, 1900 yılında kendisine “Palme Academique” nişanını vermiş ve “Officer Academique” unvanını kazanmıştır. Yine aynı yıl İzmir‘in tanınmış ailelerinden birinin kızı olan ve Abdülkadir Geylani‘nin soyundan gelen Cemile Hanım‘la evlenmiş, Emine Menije (?-1973), Mutahhare ve Zübeyde Benal (1903-1990) isimlerinde üç kız çocuğunun babası olmuştur.

Tevfik Nevzat, 1930-1934 döneminde İzmir Belediye Meclisi üyesi, ardından ülkenin ilk kadın milletvekilleri arasında yer alıp 1935-1950 yılları arasında dört dönem İzmir milletvekili olarak TBMM‘nde görev yapan şair ve yazar Zübeyde Benal İştar Arıman‘ın babasıdır.

Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat, Rahmi Öke ile evlenerek “Öke” soyadını almış ve bu evlilikten doğan oğulları Nevzat Öke, Uşşakizade Latife Hanım‘ın kız kardeşi olup, Latife‘nin Mustafa Kemal‘le evliliği sırasında Çankaya Köşkü‘nde sık sık kalan Vecihe Uşşaki İlmen‘in kızı Gülümser Öke ile evlenerek Uşşakizade ailesi ile akraba olmuştur.

Bu arada, Tevfik Nevzat‘ın büyük kızı Menije Nevzat Öke‘ye gelin olan Gülümser Öke‘yi, oğlu Mehmet Öke‘ye emlak vergisi konusundaki sorunlarının çözümüne yardımcı olduğum bir dönemde, Bebek Ayşe Sultan Korusu‘ndaki tarihi köşklerini ziyaret ettiğimde kapıyı açıp bizi içeri buyur eden beyaz saçlı yaşlı bir kadın olarak tanımış bir fani olarak mutluluk duyduğumu da ifade etmek isterim.

İzmir‘in İlk Türkçe gazetesi Hizmet‘i çıkaran ekip – Uşakizade Halit Ziya Bey, Sermürettip Şerif Efendi, Mektupçu Hayri Bey ve Tevfik Nevzat.

Tevfik Nevzat‘ın ilk şiirleri 1883’ten itibaren Ahmet Mithat‘ın Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle Bıçakçızade Hakkı Bey‘in kurduğu İzmir gazetesinde yayımlandı.1881 yılında İzmir Vilayeti‘nde yazıcı olarak çalıştığı yıllarda Halit Ziya‘yla tanışması üzerine Avrupa edebiyatını incelemeye yöneldi. 1884’te Halit Ziya ve Bıçakçızade Hakkı Bey ile birlikte İzmir‘in ilk edebiyat dergisi olan ve ancak 10 sayı yayınlanabilen Nevruz dergisini kurdu.

İzmir İdadi Mektebi‘nde Osmanlıca dersleri veren Tevfik Nevzat, 13 Kasım 1886’da Halit Ziya ile birlikte Namık Kemal‘in düşünceleri doğrultusunda kurup daha sonrasında sık sık kapatılan ve takibata uğrayan Hizmet Gazetesi‘ni yayımlamaya başladı. Nevruz dergisi ile Hizmet gazetesinde yayımlanan şiirleriyle Fransızcadan yaptığı çevirileri, 1899’da Aheng-i Şebab adlı kitabında toplanmıştır. Bunlarda Abdülhak Hamid‘in Sahra ve Makber adlı kitaplarında yer alan şiirlerinin etkisi çok belirgindir. Düşünce yapısı bakımından da Namık Kemal‘i hatırlatan düşünce ve kavramlarla karşılaşılır.

Halit Ziya‘nın İstanbul‘a gidişiyle birlikte Tevfik Nevzat‘ın çevresine İstanbul‘daki düşünce ve sanat çevreleri de katıldı. Bu kapsamda maarif nazırı Emrullah Efendi, Meşrutiyet‘in ilanında Paris‘e kaçmaya karar verince ona katıldı ve Jöntürklerle yakın ilişki içinde Cenevre‘de Hizmet gazetesini yayımlamaya başladı.

Padişahın kendisini ve arkadaşlarını affettiğini öğrenince İzmir‘e döndü. Sürekli denetim altında bulunmasına karşın 1896’da Ahenk gazetesini yayımladı. Aynı dönemde İzmir gazetesini yayımlayan Bıçakçızade Hakkı Efendi‘yle giriştiği tartışma nedeniyle dinsizlikle suçlandı ve Saray‘a ihbar edildi. Bunun üzerine 1897’de Tokadîzade Şekip, Abdülhalim Memduh, Taşlızade Ethem ve Mevlevi şeyhi Nuri gibi İzmir‘in tanınmış şair ve yazarlarıyla birlikte Bitlis‘e sürüldü.

Sekiz ay sonra İzmir‘e dönüşünde Ahenk‘in yayınını sürdürdü ve Servet-i Fünun hareketinden uzaklaşıp Türkçü düşünceye yöneldi. Tevfik Nevzat, gazetesini 1900-1902 yıllarında Türkçü Necib‘in İzmir‘de açtığı “Türkçe yazmak çığırı“nın yayın organı haline getirmiş, kendisinin ve Türkçü Necib‘in yazıları ve diğer gazetelerle yapılan tartışmalar bu yıllarda İzmir‘in düşünce hayatına büyük canlılık kazandırmıştır. Başka gazete ve dergiler tarafından da sürdürülen bu hareketin temel düşünceleri, daha sonra Ömer Seyfettin aracılığıyla Selanik‘teki “Yeni Lisan” hareketine taşınmıştır. Onun Hizmet ve Ahenk gazetelerindeki imzalı ve imzasız diğer makalelerinde bilim, teknoloji, eğitim, ilerleme gibi konular sık sık ele alınmış, “medeniyet” ve “terakki” kavramları sürekli vurgulanmıştır.

İhbarların ve sansürün yoğunlaştığı 1903 yılında tutuklanıp Şair Eşref‘le birlikte İstanbul‘a götürüldü. 1904’te yayımlanan Deccal adlı kitabında anlattığına göre 10 gün İzmir‘de karakolda tutulmuş, vapurla gönderildiği başkentte de hakim karşısına çıkmak için uzun süre ışıksız zindanda beklemesi gerekmişti. Eskişehirli tanımadığı bir kişi tarafından gönderilen ihbar doğrultusunda sorgulanıp Adana‘da üç yıl kalebentliğe mahkum edildi. 10 Aralık 1903’te Adana Cezaevi‘nin Mehterhane bölümüne, ardından Namık Kemal‘in de Kıbrıs sürgününden önce bir müddet yattığı Payas Kalesi‘ne gönderildi.

Payas Kalesi, Kaynak: Ali Saim Ülgen, SALT Araştırma Koleksiyonu

Ailesine yazdığı mektuplarda durumunun iyi olmadığını bildiriyordu. Ancak mücadelesini sürdürdüğü anlaşılmaktaydı. 22 Mayıs 1905’te ailesine çekilen telgrafta 41 yaşındaki Tevfik Nevzat‘ın kuyuya atlayarak intihar ettiği bildirildi. Bu acı olay, II. Meşrutiyet devri İzmir ve İstanbul basınında çok konuşulmuş, uzun süre “şehid-i hürriyet” olarak anılan yazarın Abdülhamid‘in emriyle öldürüldüğü ileri sürülmüştür.

Mezarı, kızı Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın verdiği bilgiye göre önce kimsesizler mezarlığına konulmakla birlikte Meşrutiyet döneminde kendisine bir mezar yapılır ve üstüne de “Şehid-i Hürriyet İzmirli Tevfik Nevzad” yazılır. Mezarı daha sonra Adana Ziraat Mektebi müdürü olan büyük damadı Rahmi Öke tarafından Adana Asri Mezarlığı‘na taşınır. Bu mezar bugün Adana‘da olmakla birlikte o mezarın yerini öğrenip İzmir‘e getirmek ya da bu değerli sanatçı ve gazeteciyi her ölüm yıldönümünde mezarı başında anmak -ne yazık ki- ne biz İzmirlilerin ne de başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere İzmir Gazeteciler Cemiyeti ile Gazeteciler Sendikası İzmir Şubesi‘nin aklına gelmemektedir.

Tevfik Nevzat‘ın kızı şair, yazar ve siyasetçi Benal Zübeyde İştar Arıman

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, “Son Asrın Türk Şairleri” adlı kitabında, İzmir‘den kendisine iletilen bilgiye göre, Tevfik Nevzat‘ın kalebentliğe mahkum edilip kürek cezasına tabi tutulduğunu, tahliyesinden üç ay önce Adana Hapishanesi‘nde öldürülüp intihar süsü verildiğini yazdı.

Bezmi Nusret Kaygusuz ise “Bir Roman Gibi” başlıklı anılarında Adana valisi Bahri Paşa‘nın saraydan aldığı emir doğrultusunda Tevfik Nevzat‘ın gardiyanlar tarafından oda kapısına asıldığını, daha sonra ölümüne intihar süsü verildiğini belirtti.

Arkadaşı Halit Ziya Uşaklıgil de anılarında yaşama direncini ve sevincini hiçbir koşulda kaybetmeyen Tevfik Nevzat‘ın cesedinin kuyuda bulunması senaryosuna inanmadığını belirtir: “Bedensel gücü bitip tükenip sona erdikten sonra ruhsal gücü de tükenmiş de bu sonuç o yüzden mi meydana gelmişti? Yoksa ruhsal gücünün bir türlü öldürülemeyeceği kanısında varılarak, sonunda onu bir kuyu dibinde söndürmek mi istemişlerdi?” 

Adana Halkevi tarafından yayınlanan Görüşler dergisinin 1937 yılı Mayıs ayına ait 2. sayısında “Şair Tevfik Nevzatın Mezarı” başlıklı haber aynen şu şekildedir:

Tevfik Nevzat‘ın 1937’den bu yana unutulmuş mezarını bularak geçmişteki ve günümüzdeki istibdat yönetimlerine karşı çıkıp hem onun hem kendimiz adına itiraz etmek amacıyla, 20 Kasım 2023 günü telefonla arayarak kendisine bilgi verdiğim Çukurova Gazeteciler Cemiyeti başkanı sayın Cafer Esendemir‘e ve Adana Büyükşehir Belediyesi basın danışmanı sayın Utku Sağılır‘a, Adana Karşıyaka Mezarlığı‘nda olduğu söylenen mezarı bularak mezarın bugünkü durumunu gösteren fotoğrafları bizlerle paylaşması ricasında bulundum. O nedenle, önümüzdeki günlerde o fotoğrafları temin ettiğimizde istibdat idaresine karşı çıkan İzmirliler ve gazeteciler olarak hem İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘nden, hem de Çukurova Gazeteciler Cemiyeti‘nden bu büyük özgürlük mücadelecisine sahip çıkıp unutmamaları için talepte bulunacağız.

Yararlanılan kaynaklar

1) Aldırmaz, Y., “19. Yüzyıldan 20. Yüzyılın Başlarına İzmir’de Yayınlanan Gazeteler: Envanter Çalışması“, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, sh.1-13.

2) Asan, N., “Anılardan Hareketle İzmir’de 20. Yüzyıl Edebiyat Hayatı“, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2012 Güz (17), sh.31-43.

3) Duroğlu, S., Türkiye’de İlk Kadın Milletvekilleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2007 İzmir.

4) Hanioğlu, Ş., Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti ve Jön Türklük, 2. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, Ocak, 1989. 

5) Huyugüzel, Ö. F., “Tevfik Nevzat“. İzmir Fikir ve Sanat Adamları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, 73-80.

6) İnan, R.Tevfik Nevzat ve Ölümü Üzerine Bir Okuma“, International Journal of Language Academy, Volume 4/1 Spring 2016, p.134-142.

7) Kağnıcı, R. M., Türkiye’nin İlk Kadın Milletvekillerinden Benal Nevzat Arıman’ın Siyasi, Kültürel ve Toplumsal Faaliyetleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2019, İzmir.

8) Mehmetefendioğlu, A., Gürel, C. N., “Kızı Benal Nevzat’ın Kaleminden İlk Jön Türklerden “Şehid-i Hürriyet” Tevfik Nevzat Bey“, Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı 224, Ağustos 2012, sh.62-70.

9) Özmakas, Y., “İzmir’in İlk Kadın Milletvekili: Benal Nevzat“, (Erişim Tarihi: 18.11.2023), https://www.academia.edu/66834759/%C4%B0ZM%C4%B0R%C4%B0N_%C4%B0LK_KADIN_M%C4%B0LLETVEK%C4%B0L%C4%B0_BENAL_NEVZAT

10) Somar, Z., Bir Adamın ve Bir Şehrin Tarihi: Tevfik Nevzat, İzmir’in ilk Fikir-Hürriyet Kurbanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Kent Kitaplığı Dizisi: 21, Eylül 2001.

11) Somar, Z., Yakın Çağların Fikir ve Edebiyat Tarihimizde İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, 2001, İzmir.

12) Şahin, İ., İzmirli Bir Şair: Tevfik Nevzat, İzmir: Akademi Kitabevi, 1993.

13) Şahin, İ., “Tevfik Nevzat’ın Hayatı“, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2/1999, Sh. 95-118.

14) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Cilt II, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2008.

15) https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/tevfik-nevzat (Erişim Tarihi: 18.11.2023)

16) https://tr.wikipedia.org/wiki/Tevfik_Nevzat_Bey (Erişim Tarihi: 18.11.2023)

17) https://tr.wikipedia.org/wiki/Benal_Nevzat_Ar%C4%B1man (Erişim Tarihi: 18.11.2023)

EKLER

Ek 1- Tevfik Nevzat yazdığı şiirlerde Arapça ve Farsçanın etkisiyle ağdalı bir dil kullanmakla birlikte, daha yalın bir dille yazıp 2 Temmuz 1887 tarihli Hizmet gazetesinde yayınladığı “Sevmem” isimli şiirini günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım.

SEVMEM

Yalan yere o kadar şan ü şöhreti sevmem

Meziyyet olmalıdır, boş zarafeti sevmem

Ben adem oğluyum, öyle rezâleti sevmem

Nedir bu velveleler ey gürûh-hiçâhiç

Elemli kalbimi zinhar etmeyin tehyiç

Sizi süyûf-ı hakaretle eylerim tetvic

Sunuf-ı aczeye gerçi savleti sevmem

Medar-ı nazm-ı cihandır adaleti severim

Aman ne hiss-i lâtiftir saadeti severim

Güzelleri o nücûm-ı letâfeti severim

Fakat mezara da girsem hıyâneti sevmem

Vatan muhabbetidir bence en büyük haslet

Anınla hasıl olur itilâ-yı cemiyet

O yolda parlayacak nücûm-ı tâli-i millet

Buna muarız olan bir cemiyeti sevmem

Ridâ-yı şana girip parlamıştı bir ikbal

Fakat cehâleti etti karin-i izmihlâl

Görünmemiş edebiyat içinde böyle zevâl

Bu şanı, sonra da böyle hakareti sevmem

Hizmet, n. 65, 20 Haziran 303 (2 Temmuz 1887)

Ek 2- Ardından da isterseniz, Tevfik Nevzat Bey‘in güftesini yazıp Suat İsmail Gürkan tarafından bestelenen Hüseyni makamındaki “Gel toplayalım inciler aşkın denizinde” isimli şarkıyı Necmi Rıza Ahıskan’ın sesinden dinleyelim:

Ek 3- İzmir‘in Yunanlılar tarafından işgali sırasında hayatını kaybeden şehit gazeteci Hasan Tahsin‘in heykelinin yapılmasıyla sonuçlanan İzmir ve ülke çapında büyük bir heyecan uyandıran kampanyaların sürdüğü 1972 yılında, İzmir kent tarihi açısından ilk şehit gazetecinin babası olduğu düşüncesini gündeme getirmek isteyen Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçeyi hem Tevfik Nevzat‘ın yaşamını daha iyi tanıtıp tarihe not düşmek, hem de İzmir Gazeteciler Cemiyeti‘ne görevini yeniden hatırlatmak amacıyla paylaşmak istiyorum:

Ek 4- Benal Zübeyde İştar Arıman‘ın 27 Ekim 1972 tarihinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sabri Süphandağlı‘ya gönderip sonuç alamadığı uzun dilekçede, babası Tevfik Nevzat‘ın, İzmir‘in Güzelyalı semtinde yaptırmağa başladığı ve hatta arkadaşı Şair Eşref‘ın bu villanın yapımı için çabalayan Tevfik Nevzat için kaleme aldığı hiciv dolu dörtlüklerden söz edip “o vakte kadar İzmirde görülmemiş tarzda modern, parkeli hatta içinde şarap muhafazasına mahsus bir kavı bulunan güzel villa” olarak tanımladığı villa ya da köşkün günümüze kadar gelip gelmediğinin; şayet, gelmişse nerede ve ne şekilde olduğunun da bu konuda gönüllü araştırmalar yapan, o semti iyi bilen yerel tarih araştırmacılarının ilgileneceği bir konu olduğunu düşünüyor ve böylesi bir araştırma sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılmasını diliyorum…

Elektrikli otobüs fiyaskosu…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona bağlı İzmir Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs Genel Müdürlüğü… Kısa adıyla ESHOT

ESHOT, 4483 sayılı İzmir Tramvay ve Elektrik Türk Anonim Şirketi İmtiyazıyla Tesisatının Satın Alınmasına Dair Mukavelenin Tasdiki ve Bu Müessesenin İşletilmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesi uyarınca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olmak üzere kurulan mülhak bütçeli bir kamu idaresi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde 5216 Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile diğer mevzuatın verdiği haklar ve yüklediği görevler çerçevesinde lastik tekerlekli toplu taşımacılık hizmetini yapmakla görevli bir kurum…

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde toplu ulaşım hizmetlerini yapmakla görevli olan bu kurumun 2019-2023 hizmet dönemindeki yıllık bütçeleri, yıl içinde alınan ek bütçelerle birlikte 2019’da 1.153.820.000.-TL , 2020’de 1.472.576.000.- TL, 2021’de 2.037.146.000.- TL, 2022’de 3.108.225.778,34 TL ve 2023’de 5.321.000.000.- TL. düzeyine yükselmiş, çalıştırdığı personel sayısı ise, ESHOT 2023 Mali Yılı Performans Programı‘na göre 316’sı memur, 99’u sözleşmeli personel, 4.271’i şirket (İZELMAN 3.872 kişi, İZENERJİ 399 kişi) olmak üzere toplam 4.686 kişiye ulaşmış durumda.

ESHOT‘a ait lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarıyla diğer hizmet araçları sayısının 2013-2023 dönemindeki gelişim ve dağılımı ile toplu ulaşım aracı başına düşen nüfusu aşağıdaki tablo ve grafikte görebiliriz:

2019-2022 hizmet döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi kurum ve şirketlerinin lastik tekerlekli ve raylı sistemle denizyolu üzerinden taşıdığı yolcu sayılarını ise bir diğer tabloda görebiliriz:

Bu tablo ve grafiklerde yer alan verilerin değerlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere, ESHOT‘un sahip olduğu lastik tekerlekli ulaşım araçlarının sayısında ve yıllar itibariyle araç başına düşen yolcu ortalamalarında, aradan geçen 10 yılda kayda değer bir artış ya da iyileşme olmamış; sadece, 2020 yılında yapılan büyük alımla sahip olunan filonun gençleşmesi sağlanmıştır.

Ayrıca 2020-2021 döneminde yaşanan COVİD 19 salgını nedeniyle taşınan yolcu sayısında belirgin bir düşüş yaşanmakla birlikte; 2022 yılında 2019 düzeyinin -az da olsa- aşıldığı görülmektedir. Ancak burada dikkatimizi çeken diğer önemli bir gelişme, lastik tekerlekli ulaşım sisteminin toplu ulaşımdaki payının % 2 oranında artarken raylı sistemle denizyolu taşımacılığında 2019 yılına göre geriye düşen bir gelişmenin yaşanmasıdır.

Gazete haberleri: “İzmir’de elektrikli otobüs alev alev yandı.“, 28.06.2021

ESHOT ve İzmir’deki toplu ulaşım sistemi ile ilgili bu genel bilgilerden sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna; yani çevreci olduğu söylenen elektrikli otobüsler konusuna…

2016 yılından bu yana yazdıklarımı titizlikle takip eden arkadaşlarımın hatırlayacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin Ankara‘da üretim yapan Bozankaya Grubu‘na ait TCV Otomotiv Makine San. ve Tic. A.Ş.‘den 8,8 Milyon Euro bedelle 20 adet elektrikli otobüs aldığı günlerde, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi‘nin düzenlediği “İzmir Bölgesi Enerji Forumu“nda, ESHOT yetkilisi Hakan Üzkat‘ın yaptığı sunum üzerine, 11 Nisan 2017 tarihinde yayınlanan “Her yeni, ilk ve güzel olan şey iyi ve yararlı mıdır?” başlıklı yazımda, alımı yapılan elektrikli otobüslerle ilgili kaygılarımı anlatarak bu konuda daha titiz ve dikkatli olunması gerektiğini ifade etmeye çalışmıştım. (1)

Çünkü o tarihlerde elektrikli otobüsler çevre kirliliğini çözecek iyi bir formül olarak kabul ediliyor ve bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı ESHOT Genel Müdürlüğü‘ne ait faaliyet raporlarında, “mevcutta 20 adet olan elektrikli otobüs sayısının 2024 yılına kadar toplam 400 adete çıkarılması amaçlanmaktadır” deniliyordu. Nitekim ESHOT‘un 2019-2023 döneminde neleri hedeflediğini gösteren performans programlarına baktığımızda, 2019 yılı için 20.160.00.-TL. harcama karşılığında 28 adet otobüs, 2020 yılı için 142.800.000.-TL harcama karşılığında 100 adet, 2021 yılı için 457.716.000.-TL harcama karşılığında 464 adet, 2022 yılı için 108.380.000.-TL harcama karşılığında 133 adet, 2023 yılı için 201.373.000.-TL harcama karşılığında 158 adet olmak üzere 930.429.000.-TL’lık toplam harcama karşılığında toplam 883 adet “elektrikli otobüs” ya da “çevreci otobüs” alınması ve bu otobüslerin şarj edeceği tesislerin acilen yapılması hedeflendiği halde; izleyen yıllarda hem de 2017 yılında alınan 20 adet elektrikli otobüsün sayısında bir artış olmamış, hem de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 5 Mart 2019’da Hürriyet gazetesinden Ertuğrul Özkök‘e verdiği röportajda dile getirdiği “Benim çok büyük bir rüyam var. Bu rüya Koç Holding’in genel merkezini İzmir’e taşıtmak. Tabii Koç Holding bir sembol, Eczacıbaşı zaten İzmirliydi İzmir’e dönecek. Vodafone, Turkcell, Sabancı, aklınıza ne gelirse o şirketlerin yönetim merkezlerini İzmir’e taşıtacak bir şehir hayal ediyorum ben. Bu öyle bir ütopya falan değil. Bu olay 20’nci yüzyılın başında Amerika’da olmuş. Birçok şirket yönetim merkezlerini New York’tan başka şehirlere taşımış. Starbucks’ın, Boeing’in, Coca-Cola’nın merkezleri New York dışındaysa, Türkiye’nin büyük şirketlerininki neden İzmir’de olmasın?” söylemini doğrularcasına, sözünü ettiği holdinglerin merkezi İzmir‘e gelmemiş olsa bile Koç Holding‘e bağlı Otokar şirketi tarafından “çevreci” etiketiyle üretilen mazotlu otobüslerin İzmir‘e getirilmesine ağırlık verilmeye başlanmış, alınacağı söylenen toplam 400 adet elektrikli otobüsün yerine konulan 364 mazotlu otobüs kentin meydanlarına dizilerek gövde gösterileri yapılmaya başlanmıştı. (2)

2020 yılında yapılan büyük bir ihale ile 102 solo ve 164 körüklü otobüsle 10 adet midibüs alınmış, başlangıçta hedeflenen sayıya ulaşılamamıştır. Böylelikle, 2019-2023 hizmet döneminde alımı hedeflenen 883 otobüsle alınan 266 otobüs arasındaki 617 adet otobüsün bedeli, İzmir halkına verdiği sözü tutmayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer adına borç yazılmıştır. (3)

İzmir Büyükşehir Belediyesi bir yandan kendisine ait İzmir Açık Veri Portalinde (www.acikveri.bizizmir.com) İzmir Elektrikli Otobüs Projesinin Ürettiği Çevresel Değerler adı altında halen kullanılmakta olan 20 elektrikli otobüse ait toplum yolcu sayısını, kullanımı engellenen akaryakıt miktarını, salımı engellenen CO2 miktarını ve tüm bu salımı filtreleyebilmek için gerekli ağaç sayısını hesaplamakla birlikte 2017 yılında alınan 20 otobüsün sayısı, aradan geçen 5 yıl içinde bırakın 400’ü, 21’i bile bulmamıştır. (4)

Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in 7 Ağustos 2023 tarihli gazetelere yansıyan “100 elektrikli otobüs daha alacağız” vaadini okuduktan sonra 2019 yılından bu yana devamlı bizlere vaat edilen bu sözün ne zaman hayata geçeceğini ve aradan geçen süre içinde elektrikli otobüslerin neden ve nasıl mazotlu otobüslere dönüştürüldüğünü, Koç Holding‘in merkezi yerine otobüslerinin neden İzmir‘e getirildiğini merak edip duracağız. (5)

Sahi, 2017 yılında alınan 20 elektrik otobüsün sayısı aradan geçen 6 yıl içinde 100’e ya da söz verildiği gibi neden 400’e çıkarılmadı ve onun yerine 2020/235085 numaralı açık ihale sonucunda satın alınan 204 solo, 164 körüklü otobüsün % 20 iş artışlı bedeli olan 571.345.351.-TL’nın ödendiği Koç Holding‘in şirketi Otokar Otomotiv ve Savunma Sanayi Anonim Şirketi tarafından üretilen mazotlu otobüsleri niye tercih edildi?

Hele ki, 2021 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 3’ü CHP‘den, 1’i de AKP‘den seçilen 4 kişilik denetim komisyonunun AKP‘li üyesi olan Fikret Mısırlı‘nın, ESHOT ve İZSU denetimlerini yaparken CHP‘li eski bir belediye başkanı ile başkan yardımcısının yetki belgesi olmayan OTOKAR bayii üzerinden hem OTOKAR‘a, hem de BMC‘ye ait oto yedek parçalarıyla 10 numara madeni yağ satıldığını gördüğünde yazdığı rapordan bunu yapanların isimlerinin çıkarılması ya da isimlerinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ndeki görüşmede okunmaması için kendisine CHP üzerinden nasıl baskı yapıldığını, partisi üzerinden de nasıl rüşvet teklif edildiğini, İzmir Valiliği ile İçişleri Bakanlığı‘na yaptığı şikayetlerin nasıl sonuçsuz kaldığını anlattığı videoyu izleyip bu haberin yazıldığı Ege Postası gazetesini okuduğumuzda, bu kapının nasıl yağlı bir kapı olduğunu daha fazla anlamaya başlarız… (6)

Elektrikli otobüsler yerine fosil yakıt yakan otobüslerin neden tercih edildiğini bir bilen ve bütün bunlara itiraz edecek biri varsa, lütfen bir adım öne çıksın….

…………………………………………………………………………………….

(1) https://kentstratejileri.com/2017/04/11/her-yeni-ve-guzel-olan-sey-iyi-midir/

(2) https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/tunc-soyer-en-buyuk-ruyam-kocun-merkezini-izmire-tasitmak-41137930

(3) https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-in-ulasim-filosuna-364-otobus-birden-katildi/45187/156

(4) https://acikveri.bizizmir.com/tr/dataset/izmir-elektrikli-otobus-projesinin-urettigi-cevresel-degerler

(5) https://yeniizmir.com/soyer-acikladi-100-elektrikli-otobus-daha-alacagiz/

(6) https://www.egepostasi.com/haber/CHP-li-belediye-icin-rusvet-teklif-eden-AK-Partili-isimler-kim/319154

İzmir’in unutulan sanatçıları 18 – Marko Melkon Alemşeryan

Ali Rıza Avcan

ABD’ne seyahat eden yabancıları gösteren listenin 7. sırasındaki 33 yaşındaki “Melkon Alemsherian”
Amerika Birleşik Devletleri’ndeyken 47 yaşında aldığı 104 numaralı kayıt kartı…

Konuştuğu Türkçe, Ermenice ve Rumca dillerinde geniş bir repertuara sahip olan Marko Melkon Alemşeryan 1937 yılında “Oğlan oğlan” şarkısı ile ilk plak kaydını yapmıştır.

Dönemin ünlü firmaları Re, Kaliphon, Metropolitan ve Balkan‘dan bir dizi plak çıkardı. 1960 yılında, Jules Dassin‘in Pazar Günü Asla (Pote tin Kyriaki) filmi için Manos Hacıdakis‘in bestelediği “Ta pedia tou Pirea” şarkısında ud çalması için ünlü orkestra şefi Don Costa‘dan teklif almış ve bu cazip teklifi kabul etmiştir. Film, 1961’de bu şarkıyla En İyi Müzik Oscar‘ını almıştı.

Marko Melkon Alemşeryan (Μάρκος Μελκόν) Amerika Birleşik Devletleri‘nde Orta Doğu ve oryantal dans müziğinin önemli bir erken dönem figürüydü ve çoğu şarkısını Türkçe söylüyordu.

Şimdi gelin isterseniz, Marko Melkon Alemşeryan‘ı, 26 Ekim 1929 doğumlu kızı Rose Hagopian-Moziyan-Alemşeryan‘ın ağzından dinleyelim:

Babam Melkon Alemşeryan, 2 Mayıs 1895’te İzmir’de (İzmir), Ermeni ebeveynler Garabed ve Hripsime Alemşeryan’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi gençliğinde gitar dersleri almasını istiyordu ama bulabildikleri en yakın şey uddu. Yani tesadüfen bu onun enstrümanı oldu. On yedi yaşında Türk ordusundaki görevini yerine getirecekti. Babasının onun adına cizye ödeyip askerlikten muaf olmasına gücü yetmediği için Yunanistan’ın Atina şehrine kaçtı ve burada taverna ve kahvehanelerde çaldı. İzmirli olduğundan akıcı bir şekilde Yunanca konuşuyor ve şarkı söylüyordu. 1921’de müzisyen arkadaşı ve meslektaşı Achilles Poulos ile birlikte Amerika’ya gitti. New York’a vardığında gemide tanıştığı bazı Yunan denizciler onu doğrudan bir kahvehaneye götürdü. Bütün gece elinde ud çalmış ve sonunda ertesi sabah cepleri parayla dolu olarak kız kardeşinin evine varmış. Ailesi onu bu kadar parayla bulunca şok oldu. Kimse Melkon kadar şok olmadı. Amerika’da müzisyen olarak çalışabileceğini bilmiyordu. Böylece kariyerine kabare sanatçısı olarak başladı. Marko Melkon sahne adını aldı. Yunanlılar, özgün tarzı nedeniyle onun Yunan olduğunu iddia ettiler. 1923’te ailesi Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı ve Yunanistan’a kaçtı. Marko’nun biriktirdiği parayla Amerika’ya geçiş masraflarını karşıladı.

1928’de Marko evlenmek için Yunanistan’a döndü. Selanik’te bir hafta içinde İzmirli Ermeni kızı Azad Karnoogian ile tanışıp evlendi. Eski arkadaşı Achille Poulos sağdıç olarak görev yaptı. Düğünden önceki gece Marko, genç gelininin ağladığını görünce onunla evlenmeye zorlandığını sanıp oradan kızgınlıkla ayrıldı. Achille onu bunun doğru olmadığına ikna etmeye çalıştıysa da tartışma alevlendi ve zavallı Achille sonunda Marko’nun udunu kafasına yedi. Yine de Marko ve Azad ertesi gün evlendiler. Çift, Marko’nun Mt. Auburn Bulvarı’nda bir müzik ve plak dükkanı işlettiği Watertown, Massachusetts’e yerleşti. Benim ve ağabeyim Garabed’in iki çocukları vardı. Buhran sırasında babam işini kaybetti ve biz de New York’a taşındık ve orada yeniden kulüplerde çalmaya başladı. Kırklı yıllarda MeRe, Kaliphon ve Metropolitan plak şirketlerinde yapılan bir dizi plağın yayınlanmasıyla popülaritesi arttı. İlk albümü “Oğlan, Oğlan” ülke genelinde büyük beğeni topladı. 1950 yılına gelindiğinde Marko’nun kayıtlarının bulunmadığı bir Ermeni hanesi neredeyse yoktu. Grubunda kemancı Nişan Sedefliyan veya Nick Doneff, ünlü kanun sanatçısı Garbis Bakırcıyan ve genellikle gece kulübündeki kadın dansçılardan biri olan bir dümbelek sanatçısı vardı.

Babamın beni bir kayıt seansına götürdüğünü hatırlıyorum. “Püsküllü bela”yı kaydediyorlardı. Mühendis, bunun ana kayıt olacağını her söylediğinde, dümbelek çalan zavallı kadın sinirleniyor ve ritmini kaybediyordu. Hepsi kontrol odasında kayıttan müziği dinliyordu, bu yüzden beni duyabildiklerinin farkına varmadan dümbeleği alıp ona eşlik ettim. Babam dışarı çıktı ve ben de sinirleneceğini düşünerek dümbeleği hemen bıraktım. Bunun yerine, “Sen çal!” dedi. Onun dünyasının bir parçası olmak çok heyecan vericiydi ve genç bir kız olarak, kayıt başına 5 dolarlık bir servet kazandım! Yaz aylarında, otellerin Doğu Yakası’nın her yerinden gelen Ermeni göçmenlerle dolup taştığı Catskill Dağları’na giderdik. Marko, Tannersville Bar, Washington Irving Hotel ve Clinton Hotel’de çaldı. Bir yıl babamın annemi, teyzemi ve beni yazın çalacağı Tannersville Bar’a götürdüğünü hatırlıyorum. Biz geldiğimizde başka bir udçu, babamın şarkılarından birini çalıyordu. Bitirdikten sonra babam bana ud sanatçısı hakkında ne düşündüğümü sordu. “Bir amatör için hiç de fena değil” dedim. Marko güldü ve besbelli benim hayranlığımdan etkilenmişti. Onun dünyadaki tek profesyonel ud çalan olduğunu sanıyordum! Sahnedeki varlığı ve Ermenilerin “kef zamanı” (iyi, keyifli zamanlar) dedikleri şeyi yaratma yeteneği gerçekten dikkate değerdi. “Kef-making” (keyif yapma) işini sanata dönüştürdü ve bence bu onun en büyük yeteneğiydi. Muhtemelen daha bilgili veya teknik açıdan daha yetkin ud çalanlar vardı ama hiçbiri Marko olamadı. Efsanevi kör ud sanatçısı Udi Hrant’ın İstanbul’dan New York’a gelişini hatırlıyorum. Akşam yemeği için evimize geldi ve sonrasında bizim için çaldı. Teyzem, Marko’ya “Çok güzel çalıyor değil mi?” dedi. Marko şöyle yanıtladı: “Ben bu tür müzik çalmıyorum. İnsanları dans ettiriyorum.” Hiçbir şey bundan daha doğru olamazdı. Konu kabare tarzı çalmaya ve iyi vakit geçirmeye geldiğinde Marko tartışmasız kraldı. Her hayranının sadece ismini değil aynı zamanda en sevdikleri şarkıyı da biliyordu. Hangi şarkıyı ne zaman çalacağını ve zevklerine göre özel olarak nasıl çalacağını biliyordu. Herkese sanki tek başına oynuyormuş gibi hissettirdi. Hiçbir müzisyen Marko kadar bahşiş kazanmadı (müzisyenlerin üzerine dolar banknotları atılırdı). Club Zara ve Club Khyam’ın açılışında Boston’a gitti ve haftalarca Philadelphia, Chicago veya Detroit’e giderek onların kulüplerinde ve kahvehanelerinde çaldı.

New York’taki 8th Avenue orta doğu kulübü sahnesi giderek daha popüler hale geldikçe, Marko’nun izleyicileri arasında Amerikalılar da yer almaya başladı. En tanınmış kulüpler olan Port Said, Britania, Mısır Bahçeleri ve Grecian Palace Cafe, Leonard Bernstein, Melvin Douglas, Ann Sheridan ve Dave Brubeck gibi ünlülerin uğrak yeriydi. 1950’de Mısır Bahçeleri’nin giriş ücreti 3,50 dolardı; bu Copacabana’dan elli sent daha fazlaydı! Sahibi çekingen bir adamdı, bu yüzden Marko konukları selamlamak ve dağıtmak için sık sık sahneden atlıyordu. Annem gündüzleri şapkacı olarak çalışıyordu. Babam balık tutmayı severdi ve kulüp randevusundan sonra genellikle sabah 4.00’de doğrudan Sheepshead Körfezi’ne giderdi. Yemek yapmayı çok seviyordu ve Yunanistan’da öğrendiği balık yemeklerinde uzmanlaşan olağanüstü bir şefti. Kabare hayatı gece saat 10.00 sıralarında başladığından günleri serbestti. Vodvile gitmeyi seviyordu ve benim okuldan eve gelip ona eşlik etmemi sabırsızlıkla bekliyordu.

1960 yılında “Pazar Günü Asla” filmi çekildi. Annem de babam da bu filmi çok sevdiler çünkü onlara Atina’da tanıdıkları insanları hatırlattı. Marko, Amerikalı orkestra lideri Don Costa filmin şarkısında ud çalmasını istediğinde çok heyecanlandı. Hatta konseri gerçekleştirmek için Müzisyenler Birliği Yerel 802’ye bile katıldı. 1957’de caz trompetçisi ve prodüktörü olan kocam Roger Mozian, babamın Decca plakları için tek uzun süreli çalma albümünü kaydetti: Hi-Fi in Asia Minor. Bu büyük bir başarıydı ve Marko’nun Ermenice, Yunanca ve Türkçe şarkı söylemesini sağladı. Roger daha önce Dance Band ve Ud için Asia Minor adlı bir eser yazmıştı. Birlikte kaydettiler ama asla yayınlanmadı. Kayıt sırasında Marko’nun etrafına özel duvarlar örmek zorunda kaldılar çünkü Marko tüm enstrümanlar çalarken udunu duyamadığını söyledi! Babam mükemmel bir şovmendi, sahne dışında bile performans sergiliyordu ama müzik onun gerçekten ilk aşkıydı. Nick Kenny ile yaptığı röportajda udun metresi gibi olduğunu hissettiğini söyledi. Göz ardı edildiğinde soğuk tepki verdi. 1952’de kalp krizi geçirdiğinde doktorları en az bir yıl süreyle çalışmayı bırakması konusunda ısrar etti. Kendisi ve tüm aile için en zor yıldı. Hayranlarından alışık olduğu alkışa ve ilgiye çaresizce ihtiyacı vardı. İyileştiği yıl boyunca kendisi ile ne yapacağını bilmiyordu ve biz de onunla ne yapacağımızı bilmiyorduk! Bazen huysuz olabiliyordu ve hayal kırıklığı hepimiz tarafından hissediliyordu. Başlangıçta bahçe işleri ve evdeki ufak tefek işler ile meşgul olmaya çalışsa da Marko böyle bir aile hayatına uygun değildi. Ruh halindeki değişimler aşırıydı ve keskin alaycılığı bazen yakınındakileri incitiyordu. Şöyle derdi: ‘Beni kimse anlamıyor. Belki Rosig beni biraz anlıyor olabilir.” Marko yılı idare etti ancak yaşam tarzını tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Hayatının geri kalanında içki ve sigarayı tamamen bıraktı. Ancak kalbi zayıfladı ve sonraki on bir yıl boyunca bir dizi küçük kalp krizi geçirdi. Kulüplerde çalmaya devam etti ama genellikle sadece hafta sonları. Kalbi nihayet 1963’te Astoria, Queens’teki evindeyken dayanamadı. Kayıtları hayatta kaldığı için minnettarım. Bu koleksiyonun derlenmesinde birçok anı hatırlandı. Kemancı Nişan Sedefliyan’ı sigarası ağzının kenarından sarkarken görebiliyorum… ve ilk anılarım babamın taksim (doğaçlama) çaldığı anılar. Kızının dansa gideceğini nasıl duyurduğunu ve bir yabancı ya da genç bir adam benimle dans etmeye cesaret ederse müziğin nasıl soğuyacağını hatırlıyorum.” (1)

1. Music From Turkey, LP, Mono, Fiesta, FLP 1418, 1965.

🔴 Ali Dayı

🔴 Cemo Vay Cemile

🔴 Hastayım Yalnızım

🔴 Trabzon Yalı Boyu

🔴 Bekledim Günlerce

🔴Yüce Dağ Başında

🔴 Açmam Açamam

🔴 Su Dere Yonca

🔴 Sen de Leyladan mı Öğrendin

🔴 O Günkü Gördüm Seni

2. Marco Melkon, CD, Traditional Crossroads, CD 4281, 1996.

🔴Yandım Yandım, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Oğlan Oğlan

🔴 Allan Gel – Keman: Nick Doneff

🔴 Ekinim Harmanım Yok

🔴 Hicaz Taksim

🔴 O Asil Gözleri

🔴 Gideceksin Gurbet Ele, Keman: Nick Doneff

🔴 Çifte Telli, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Aman Arap Kızı, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas

🔴 Oğlan Yalanlar Düzme

🔴 Nazlı Kadın

🔴 Çapkın Çapkın

🔴 Hanım Oyunu, Keman: Nişan Sedefliyan

🔴 Hüzzam Taksim

🔴 Mecnun Oldum Bir Güzele, Kanun: Kanuni Garbis, Keman: A. Zervas

🔴 Bahçelerde Ben Gezerim, Keman: Nick Doneff

🔴 Püsküllü Bela, Kemal: Nick Doneff

🔴 Kadifeden Kesesi

🔴 Bu Gece Çamlarda Kalsak

🔴 Seviyorum Ayıp Mıdır?

🔴 Asia Minor

3. I Go Around Drinking Raki: ca.1942-1951 NYC Recordings, (30XFile, FLAC), Canary Records, 2019.

🔴 Rakı İster İster

🔴 Hanım Oyunu

🔴 Hüzzam Taksim

🔴 Çapkın Çapkın Bakarsın

🔴 Yandım Yandım

🔴 Halis Arap Kızı

🔴 Çiftetelli

🔴 Beyazın Adı Var

🔴 Anapsate Kai Sbusete Ta Sparmasete (Mumları Yak ve Söndür)

🔴 Trigurizo San Tin Nuxterida (Yarasa Gibi Dolaşıyorum)

🔴 Oğlan Oğlan

🔴 Yanakların Gül Olsun

🔴 Püsküllü Bela

🔴 Nazlı Kadın

🔴 Nihavent Taksim

🔴 Dokumacı Kız

🔴 Bahçe Duvarını Aştın, Victoria Hazan & Marko Melkon

🔴 Martinim Omuzumda, Marko Melkon & Victoria Hazan

🔴 Bir Gül Gibi

🔴 Gözlerinden Bellidir

🔴 Şeker Oğlan

🔴 Ta Oula Sou (Olduğun Her Şey)

🔴 Ethela Na’Rotho To Vradu (Bu Gece Sana Gelmek İstedim)

🔴 Rast Taksim       

🔴 O Nasıl Gözler

🔴 Kadife Kantosu

🔴 Gideceksin Gurbet Ele

🔴 Galata’da Todoraki Doldur Doldur Ver Yanaki

🔴 Rixe Ta Mallia Sou Piso (Saçlarını Geri At)

🔴 Karcığar Taksim

4. Hi-Fi Adventure in Asia Minor (12XFile, FLAC, Album), Canary Records, 2020.

🔴 Eam Cheanar Yaren        

🔴 Rommpi Rommpi            

🔴 Tchomiko

🔴 Jezayire

🔴 Kasop

🔴 Depkey

🔴 Hanım Oyunu

🔴 Zeybekiko

🔴 Soodeh Soodeh

🔴 Kalamantiyano

🔴 Finjohn 

🔴 Bar Dasnehchors

1. “Değirmenci” ve “Bahçe duvarını aştım, Victoria Hazan ve Marco Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Meyropolitan Phonıgraph Record Co., No.2004.

2. “Çapkın çapkın bakarsın, Hanım oyunu, (Shellac, 10″, 78 RPM), Balkan Phonograph Records, No.4002.

3. “Nihavent taksim“, “Yandım, yandım, yanıyorum ben, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonugraph Record Co., 2006.

3. “Pınara varmadın mı“, “Fincanı taştan oyarlar, Nick Doneff ve Marko Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Record Co., 2010.

4. “Hicaz neva“, “Bursa’nın ufak tefek taşları, Garbis, Marko Melyon ve Nick, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Records, 2017.

5. “Galata’da Todoraki, doldur doldur ver Yanaki“, “Vurma avcı, vurma kalbim yaralı”, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, No.D-715.

6. “Gideceksin gurbet ele“, “Şu dere baştan başa, Marko Melkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, No.D-714.

7. “Aman Memo“, “El aman karşılama, Kanony Garbis, Nick Doneff ve Marko Kelkon, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 706.

8. “Uşak taksim“, “Şedaraban taksim, “(Shellac, 12”, 78 RPM), Pharos (2), P806.

9. “Sacramento, Boston, New York“, “Deniz kadar derin”, (10″, 78 RPM), Balkan Phonograph Records, No.822

10. “Hicazkar kürdi“, “Bu gece çamlarda, (Shellac, 10″, 78 RPM), Metropolitan Phonograph Record Co., No.2007.

11. “Hicaz taksim“, “Rakı içer içer, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 702.

12. “Çiftetelli“, “Olmaz ilaç, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 703.

13. “Chiakpina Americana“, “Sparmachetta’yı açın ve kapatın, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphon Phonograph Records, D-751.

14. “Oğlan oğlan“, “Çiftetelli, Melkon Alemşeryan ve Klarinet Şükrü, (Shellac, 10″, 78 RPM), RCD Victor, 26-2053.

15. “Püsküllü bela“, “Hüzzam taksim, Marko Melkon, Nick Doneff, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 700.

16. “Gözlerinden bellidir“, “Rast taksim, Marko Melkon, Nick Doneff, (Shellac, 10″, 78 RPM), Kaliphone Phonograph Records, 701.

17. “Hüzzam şarkı, endamın“, “Garip, Hicaz taksim, Hanende Melkon, Harry Eff., (Shellac, 10″, 78 RPM), M.G. Parsekian, 516.

1. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years in U.S., Marko Melkon, Roza Eskinazi, Balkan, 1955.

2. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years In U.S., (LP, Derleme), Balkan Balkan, LP 4006, N-LP-4006, US, 1955.

3. The Most Popular Turkish Songs Last 30 Years In U.S., (LP, Derleme), Balkan Balkan, LP 4006, US, 1955.

4. Marko Melkon, 1988.

5. Marko Melkon, Falerian Kardeşler, Yunanistan, 1988.

6. Amerika’daki Yunan Halk Şarkıcıları, Markos Melkon, Lyra, Falirean Kardeşler, Yunanistan, 1992.

7. Anestis Delias, Markos Melkon, Anestis Delias 1912-1944, (CD, Derleme), Lyra, Falirean Kardeşler, CD 4642.

8. Amerika’nın Yasak Rebetikaları, Markos Vamvakaris, Marika Papagika, Tetos Dimitriadis, Amalia Vaka, Virginia Magidou, Markos Melkon, George Katsaros, Kostas Dousias, Rosa Eskenazi, (5XCD, Derleme, Özel Baskı, Kutu set, FM Records, FM2554.

……………………………………………………………………………………..

(1) https://rembetiko.gr/t/markos-melkon/5968

(2) https://www.discogs.com/fr/artist/3624062-Marko-Melkon