Bir Katılım Hikâyesi…

Ali Rıza Avcan

Dün yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’ndeydik…

Sabah saat 9’dan akşam saat 18’e kadar toplam 9 saat birbirimizi dinledik, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik…

Konumuz İzmir’in Yeşil Altyapı Stratejisi çalışmalarına katkıda bulunarak bu konuyla ilgili görüş, düşünce ve önerileri tartışmaktı…

Başkalarını bilmem ama ben şahsen senaryosu önceden hazırlanmış ve bizlere birer figüran rolünün verildiği “katılımcılık ” adı verilen bir oyun oynayacağımızı biliyor ve toplantıya bu önyargı ile gidiyordum.

GIWordCloud

Çünkü bundan önce katıldığımız tüm toplantılarda başımıza aynı şeyler gelmiş, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları olarak çırpınıp çabalayıp bir şeyler yapmaya çalışmış; ancak ortaya çıkan raporlarda, strateji belgelerinde bizlerden, bizlerin ifade ettiği şeylerden tek bir şey görememiştik…

Dün katıldığımız toplantıya gitmeden konuştuğum arkadaşlarım ya da toplantı sırasında yeni tanışıp konuştuğum çoğu katılımcı -ne yazık ki- aynı şekilde düşünüyor, açıkçası bu yeni girişimlerinde de ikna edilmeyi bekliyordu.

O nedenle katıldığım grubun ilk konuşmalarında kalkıp ikna edilmek istediğimizi ifade ettim.

Evet, ikna edilmek istiyordum. Çünkü ben ve benim gibi iyi niyetli birçok insan, daha önce yaptıkları gibi işini gücünü bırakmış oraya gelmiş, söyleyip önerdikleriyle itirazlarının ciddiye alınacağını görmek istiyorlardı.

Ancak, ben inatla toplantının sonuna kadar kalıp olacakları görmek istemekle birlikte, tanıdığımız birçok insan toplantıyı erkenden terk etti.

Bu da gösteriyordu ki, toplantının düzenlenme amacı, kurgusu ve gelişimi değerli bir çok uzmanı, akademisyeni ikna edememişti. 

Toplantı ile ilgili ilk karmaşayı aynı anda aynı salonda çalışan beş ayrı grubun yarattığı gürültü konusunda yaşadık. Aynı salonda yakın mesafelerde konumlanan beş ayrı grubun mikrofonla ya da yüksek sesle konuşup tartışmaya başlaması aslında toplantının yöntemi ile mekan arasındaki ilişkinin başlangıçta hiç düşünülmediğini açık bir şekilde gösteriyordu.

Gruplar bu krizi kendi aralarında daha alt gruplara bölünerek ve kendi aralarındaki iletişimi koparmayı göze alacak şekilde seslerini azaltarak çözmeye çalıştılar. Bu durumda da haliyle grup içi görüşmelerin kalitesini düşürdü.

Toplantıda sıkıntısı çekilen diğer bir konu da kullanılan terminolojide yaşanan sıkıntılardı. Çünkü bu çalışma kapsamında öne sürülen bazı sözcükler, deyimler ve tamlamalar çoğu katılımcı için doğru seçilmiş sözcükler değildi ya da anlatılmak istenen şey ve olguları karşılamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin planlama sürecinin farklı aşamaları olan yeşil altyapı planı ile yeşil altyapı uygulama eylem planının ya da bio-çeşitlilik planın birbirinin alternatifi gibi gösterilmesi bunun en somut örnekleriydi.

Ama asıl sıkıntı çekilen konu, bu çalışma ile neyin gerçekleştirildiğini anlamakta yatıyordu. Çoğu katılımcı böylesi bir çalışmanın niçin yapıldığını ve bundan sonraki süreçte neler olacağını bilmiyordu. 

Çünkü bu çalışmayı yapan ekibin daha önce buna benzer şekilde yaptığı çalışmaların toplantılarına da katılıp katkıda bulundukları halde o çalışmaların sonucu, başarısı ya da başarısızlığı konusunda herhangi bir fikirleri yoktu. Ya da başka bir anlatımla, daha önce yaşadıkları şeylerin yeniden tekrarlanacağından korkuyor ya da çekiniyorlardı.

Kısacası toplantıyı yapanlarla katılımcılar arasında ciddi bir güven krizi vardı. Söylenenler, önerilenler, tartışılanlar ne ölçüde dikkate alınacak, rapor ve planlara geçirilecekti? Yoksa yine boşu boşuna mı gelip katılmışlardı?

1210-1240955295Hn8Q-1200x821

Sanırım bu soruların yanıtını zaman geçtikçe görüp ya sevineceğiz ya da yine, yeni yeniden bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır.

Bütün bunlara karşın kesin olan bir şey vardı ki; o da “katılım” olan şeyin, “biz sizi çağırdık, siz de gelip katıldınız ve bunun ortağısınız” sözü ile özetlenen, bir anlamda bizleri, yapılan bir şeye gerçek, ciddi bir katkımız olmasa bile ortak kılan bir oyuna dönüştürülmüş olması ve bizlerin, kapitalizmin piyasaya sürülmüş “Yeşil Altyapı” denilen yeşile boyanmış yeni bir mamûlü için bir kez daha kullanılmış olmasıydı. 

 

Taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik hükümleri uyarınca Konak Belediyesi’ne verilen katkı payları konusunda İzmir Valiliği’nin adil olmadığını söyleyip şikayet ediyor.

3 Nisan 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin verdiği habere göre 3 yıldır ilçede emlak vergilerinden toplanan paranın 19 milyon 58 bin 642 TL’sinin Valilik Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’na kültür varlıkları katkı payı olarak verdiklerini; ancak en çok tescilli eser Konak İlçesi’nde bulunmasına karşın 2 milyon 700 bin TL’sını geri alabildiklerini söylemiş. 

Aradan bir ay geçtikten sonra, yine Konak Belediye Meclisi’nin Mayıs ayı toplantısında belediye olarak emlak vergilerinden kesilen payların karşılığını alamadıklarını belirterek yaşanan duruma tepki göstermiş ve “Belediye olarak biz hemşerilerimizden 6 milyon 608 bin lira vergi topladık, İzmir Valiliği’ne sunduk. Verdiğimiz paya karşılık aldığımız miktar ise sadece 240 lira. Bu pay Konak’ta tarihi varlıkların korunması için yapılan projeler için alınıyor. Sonra da İzmir’deki tarihi binalara bakılmadığı söyleniyor. Konaklı hemşerilerimizin paralarını geri alabilseydik daha fazla yeri düzenleyebilirdik. Konaklının parasını Konak için kullanamadık.  Biz Vali Bey’e gerekli yerleri göstermek için gezdirdik. Yapılması gereken projeleri kendisine sunduk. Bu benim bir sitemimdir” demiş.

Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmeliğin 7. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre katkı payları, belediyeler, il özel idareleri ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarınca taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan planlama, proje, uygulama ve kamulaştırma işlerinin (KDV dahil) maliyetinin katkı payı hesabında toplanan tutar yeterli olmak şartıyla % 95’ini aşmamak kaydıyla mevcut taşınmaz kültür varlığı sayısı, mevcut durumu, ilin kültürel değerlerine katkısı dikkate alınarak Valilik tarafından hakkaniyet ölçüsünde kullandırılıyor.

Bu pay, İzmir’de özel idare yapılanması olmadığı için İzmir Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca belirlenip dağıtılıyor.

Agora - Chenavard
İzmir Agorası, Chenavard

Ancak yönetmeliğin bu hükmü ve bunu izleyen madde düzenlemeleri arasında bir belediyenin ödediği payın hepsinin yeniden aynı belediyeye geri ödeneceği ya da en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip olan belediyeye en fazla geri ödemenin yapılacağı şeklinde bir hüküm yer almadığı gibi; Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nün 2012 yılında yayınladığı üç ciltlik İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli kitaptaki listelere baktığımızda Konak ilçesinin diğer ilçeler arasında nicelik yönünden en fazla sayıda taşınmaz kültür varlığına sahip olmakla birlikte geriye kalan 29 ilçenin tümünde hem nitelik hem de nicelik yönünden çok daha fazla sayıda taşınmaz kültür varlığının bulunduğu, Selçuk ve Bergama gibi ilçelerdeki taşınmaz kültür varlıklarının özellikle tarihi önem ve nitelik yönünden ağırlıkta olduğu görülecektir.

Ayrıca İzmir Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca yayınlanmış 2014 ve 2015 yıllarına ait katkı payı ödemesi yapılan proje listelerine baktığımızda;

2014 yılında yapılan 56 adet katkıdan 36 tanesinin 13 ayrı belediyeye (Büyükşehir 1, Aliağa 2, Bayraklı 1, Bergama 6, Bornova 1, Kemalpaşa 3, Kınık 4, Konak 4, Menderes 4, Ödemiş 3, Torbalı 1, Tire 3, Selçuk 3) yapıldığı, geriye kalan 20 adet katkının İzmir Valiliği adına 11 ilçedeki (Bornova 1, Konak 5, Tire 2, Bornova 1, Ödemiş 1, Menemen 2, Buca 1, Bergama 3, Bayındır 1, Urla 2, Karaburun 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği,

2015 yılında yapılan 24 yardımdan 14 tanesinin 10 belediyeye (Aliağa 1, Bayraklı  2, Bergama 3, Çeşme 1, Dikili 1, Kınık 1, Konak 1, Ödemiş 1, Selçuk 1, Urla 2)  yapıldığı, geriye kalan 10 adet katkının ise bizzat İzmir Valiliği adına 9 ilçedeki (Bergama 1, Bornova 1, Çeşme 1, Foça 1, Karaburun 1, Seferihisar 2, Selçuk 1, Tire 1, Torbalı 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği görülecektir.

2016 yılına ait veriler henüz yayınlanmadığından 2014 ve 2015 yıllarına ait verileri dikkate alarak yaptığımız değerlendirmelere göre Konak ilçesinin 2014 yılında bu fondan yapılan toplam 56 yardımdan 4’ü Konak Belediyesi, 1’i İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5’i İzmir Valiliği olmak üzere toplam 10 adet proje için yardım aldığı, yardım sayısının genel olarak azaldığı 2015 yılında ise toplam 24 yardımdan sadece 1’inin belediyeye verildiği, bu yıl en fazla yardım olan belediyelerin 3 proje ile Bergama, 2’şer proje ile Bayraklı, Seferihisar ve Urla olduğu görülmektedir.

Bu durum bize, Konak ilçesindeki taşınmaz kültür varlıklarının sadece Konak Belediyesi tarafından değil; bunun yanında, İzmir Valiliği ile Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi diğer kamu kurumları tarafından da korunduğunu, bakım, onarım ve restorasyonlarının bu kurumlar tarafından da yapıldığını hatırlatmaktadır. 

Bu verilere göre, 2014 ve 2015 yıllarında yapılan yardım sayısı itibariyle Konak ilçesine haksızlık yapıldığını söylemek açıkçası mümkün değildir. Çünkü ilçe ölçeğinde yapılan yardımlar sadece belediyeye değil aynı zamanda valiliğin sorumluluğundaki ve Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için il kültür ve turizm müdürlüğü, il milli eğitim müdürlüğü, il emniyet müdürlüğü gibi valiliğe bağlı kuruluşlara da yapılmaktadır. O nedenle ödenen vergi paylarından geri ödeme yapılmadığını ifade edip şikayetçi olunurken bu hususun da dikkate alınması, ayrıca Konak ilçesi dışındaki büyükşehir belediyesi ile diğer 29 ilçede tahsil edilen emlak vergisi miktarlarının azlığı nedeniyle emlak vergisi yüksek olan ilçelerden bu ilçelere doğru bir transferin de yapıldığını, bu tür ilin farklı ilçeleri arasında bir dengenin yaratılmak istendiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Ayrıca Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım, onarım ve restorasyonlarının yapılması konusunda sadece valilikten alınan katkı dışında dışındaki sorunlara da dikkat çekmemiz gerekmektedir.

Bildiğimiz kadarıyla Konak Belediyesi bu işleri yapmak üzere yapılandırdığı hizmet biriminde çalışan uzman teknik elemanları başka birimlere aktararak bu birimin yeterlik düzeyini düşürmüş; üstüne üstlük bu birimin başındaki başarılı yöneticiyi de alıp yerine deneyimsiz bir görevliyi atamıştır. 

O nedenle, Konak Belediyesi’nin taşınmaz kültür varlıklarının korunması çalışmalarındaki düşüşün temel nedeni sadece daha az yardım alması değil, aynı zamanda hem bu konularda artık uluslararası bir disiplin haline gelmiş olan Kültürel Miras Yönetimi anlayışıyla önceden belirlenmiş vizyon, politika ve temel tercihlerini gösteren stratejik planla eylem planından yoksun olması hem de eski belediye başkanı Muzaffer Tunçağ döneminden bu yana başarıyla çalışan bir ekibi zayıflatıp beceriksiz bir şekilde dağıtmış olmasıdır.

Alsancak 20

Kendi düşen ağlamaz” deyişini bir kez daha haklı çıkaran bu durum nedeniyle, bir zamanlar kendisinden çok şeyler beklediğimiz Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’a, İzmir Valiliği yerine, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’nin rantına el koymak amacıyla kurulan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendi belediyesinin de ortağı olduğu TARKEM isimli şirketin İzmir’in zenginlerinden oluşan ve her fırsatta İzmir’i çok sevdiklerini söyleyen güzide 116 ortağına ya da Basmane Çukuru’ndaki gökdelene ruhsat vermek için beis görmediği Folkart’ın sahiplerine başvurarak yeni kaynaklar bulmasını öneriyoruz.

Alsancak’ın sakini Altay

“1970’li yılların sonuna doğruydu… Henüz çocuktum ve bir Altay maçındaydım. Maç oynandı, bitti. Çıkış tüneline girerken kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerleri bir an benim olduğum tarafa baktılar. ‘Bizi hep hatırla olur mu Orhan? Hayatının sonuna kadar sakın unutma,’ dediler. Statta kimse duymadı. Bir tek ben duydum. Hâlâ hatırlıyorum…”

Altay, seyircisinin nispeten az olması ve “sakinliğiyle”, İzmir futbol ortamının biraz küçümsenen bir mensubu. Oysa, Karşıyaka’dan sonra şehrin en kıdemlisi. En üst ligde uzak ara en fazla kalmış İzmir kulübü. Küçümsenecek bir şahsiyet değil yani, Altay. En önemlisi, o bir şahsiyet!

Orhan Berent’in hem tutkuyla yazılmış hem titiz bir araştırmaya dayanan “Alsancak’ın Sakini Altay” isimli kitabı, Altay’ın hikâyesinin içinden aynı zamanda İzmir’in sosyal tarihini anlatıyor. Her kulübün bir nevi roman kahramanı olduğunu bize bir kez daha gösteren bir kitap. İkbali de düşüşü de görmüş, güngörmüş bir roman kahramanı: Altay.

altay

Yazar Hakkında

ORHAN BERENT 1964 yılında İzmir’de doğdu, 1985’te Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1997 yılında Birleşmiş Milletler Bölgesel Habitat için İzmir demiryolları ile ilgili bir etüt hazırladı. Levent Cantek’in derlediği Çizgili Hayat Kılavuzu’nda (İletişim, 2002) iki incelemesi yer aldı. 2002-2007 yılları arasında Lal Kitap’tan çıkan Zagor ve Martin Mystere dergilerinde editörlük ve yayın danışmanlığı yaptı. Yine 2004-2007 arasında Levent Cantek’in önderliğinde çıkan yarı akademik Serüven Çizgi Roman Araştırmaları dergisinde yazarlık yaptı, yayın kurulunda bulundu. Dergide ek olarak çıkan iki kitapçıkta Türkiye’de yayımlanmış Zagor maceralarının envanterini hazırladı. 2012 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan, Kemal Varol’un derlediği Memleket Garları ve Tanıl Bora’nın derlediği Tren Bir Hayattır adlı eserlere yazılarıyla katkı verdi. Aynı yıl bir grup gönüllünün çıkardığı İstanbul Seyahat Planlama İSAP dergilerine ulaşımla ilgili yazılar yazmaya başladı. 2013 yılında yine İletişim Yayınları’ndan çıkan, deniz ve denizcilikle ilgili İskeleye Yanaşan adlı kitabı Murat Koraltürk ile birlikte derledi. Bu kitabı 2016 yılında çıkan Trenler Çıldırırsa isimli kitap izledi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde akademik uzman olarak çalışan Orhan Berent’in açık kaynak kodlu yazılımlar ve Unix tabanlı işletim sistemleri hakkında da makaleleri, ders notları bulunmaktadır. Arada sırada Agos ve Evrensel gazetelerinde popüler kültür ve sporla ilgili yazılar yazıyor.

***

Kitaptan…

1970’li yılların sonuna doğruydu… Henüz çocuktum ve bir Altay maçındaydım. Maç oynandı, bitti. Çıkış tüneline girerken kaleci Tanzer, sağ bek Kunta Sabahattin, sol bek Bilal, Erol Togay, Zagor Zafer, Nevruz, Taytay Mustafa, Cruyff Mithat, Miço Mustafa, Şeref, Büyük Mustafa ve diğerleri bir an benim olduğum tarafa baktılar. ‘Bizi hep hatırla olur mu Orhan. Hayatının sonuna kadar sakın unutma’ dediler. Statta kimse duymadı. Bir tek ben ben duydum. Hâlâ hatırlıyorum…” 

Aslında bu çalışmayı hazırlamaya 2007 yazında başladım. O zamanlar Altay’ın tarihini yazmak aklımın köşesinden bile geçmiyordu ama şeytan mı dürttü nedir, Osmanlı’nın çöküş evresinde ve Cumhuriyet’e doğru İzmir futbolunun durumunu ve 1923’ten sonra Altay’ın bağrından çıkan Altınordu ve Göztepe’nin hikâyelerini kaleme aldım. Sonra aradan 3 yıl geçti. 2010 Ekim ayında Altay’ın kıdemli üyelerinden ve ortaokuldan arkadaşım Ayhan Önder’in abisi Tayyar Önder’le tanıştım. Yazıp çizdiklerimden bahsettim. Bana “Neden Altay’ın tarihini  yazmıyorsun?” dedi. O günden sonra “Acaba yapabilir miyim, çok sevdiğim Altay’ın tarihini yazabilir miyim,” diye bir düşünce içimi kemirip durdu. Sonra arkası geldi. Eski futbolcular ve yöneticilerle sözlü tarih çalışmaları, İzmir’le ilgili çeşitli kaynak kitaplardan Altay’ın izini sürmeler ve elbette gazete koleksiyonlarını tarama.

Zor bir dönemde bu işe soyunmuştum. Çünkü efsanevi başkanlarımızdan Mazhar Baba (Zorlu) birkaç yıl önce vefat etmiş, Lejyoner (Rıdvan Burteçin) sonsuzluğa göçeli 10 yıl geçmiş, Esin amcayı (Özgener) kaybedeli de birkaç sene olmuştu. Babamın yakın dostu büyük kaptan Bayram Dinsel de artık hayatta değildi. En önemlisi futbola pek de meraklı olmayan ama Altay’ın ve İzmir’in 1940’lardan itibaren tarihini iyi bilen babam da artık bu dünyada yoktu. Fakat mukadderat işte. Kalanların hatıralarını derleyip, yarı akademik bir çalışmayla canım kadar sevdiğim Altay’ın tarihini yazacaktım.

Gençliğimde Edward Gibbon’un Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi adlı eserini okumuş ve hayran kalmıştım. Böyle bir kitap nasıl yazılır diye derin derin düşünmüştüm. Biraz da ondan esinlendim. Mümkün olduğu kadar anakronizmden uzak durmaya ve yapısalcılığın göze hoş görünen cezbedici tuzaklarına düşmemeye çalıştım. İlk etüt yaklaşık 1.000 sayfaydı. Sevgili editörüm Tanıl Bora kısaltmamı istemiş ve gereksiz ayrıntılardan uzak durmam yolunda beni uyarmıştı. Kolay okunan ve Altay’ı hiç bilmeyen okuyucuya da hitap edecek bir metin üretmeyi amaç edindik.

Kütüphanede ve üniversitemdeki odamda çalışırken, eski Altaylılarla görüşürken ve bittabii Altay’ın her iç saha maçını kaçırmadan takip ederken, kimi zaman umutsuzluğa da düştüğüm oldu. Bazen sararmış bir gazetede okuduğum satırlar gözlerimi yaşarttı, bazen de eski bir futbolcunun bana aktardığı 1950’li ve 60’lı yıllara dair anılar güldürdü. Bu çalışmanın tek bir kişinin enerjisiyle halledilemeyeceği de zaman zaman aklıma geldi. Ancak esin kaynağım (Gibbon) azimli bir insandı. 2007’nin sıcak yaz aylarında başlayan nacizane serüvenim 2014 kışının ortasında sona erdi. Kimi yerde hislerime mağlup olduğum da söylenebilir. Ancak kesinlikle hamasete düşmemeye gayret ettim. Sanırım ara sıra hislerime mağlup olduğum yerlerin niceliği Altay’ın özellikle son yıllarda maruz kaldığı haksızlıkların yanında devede kulak kalır. Hoş görülmesi en büyük temennim.

Kitap bittiğinde yakın gözlüğümün numarası bir derece daha artmış ve bir sene içinde yaklaşık 10 kilo kadar kaybetmiştim. Bu çalışmada bana İstanbul’dan destek olan Maçkolik’ten Mehmet Yüce, elindeki arşivini benimle paylaşan Darüşşafakalı futbol araştırmacısı dostum Fethi Aytuna, eline geçen eski dergileri gözden geçirmem için bana ödünç veren Kafkaflı sahaf Muzaffer Ceyhan Yerlikaya, Göztepeli dostum Haydar Evrenosoğlu, vaktinde biriktirdiği Altay gazetelerini bana veren Altay Hukuk Kurulu Başkanı Namık Marmara. En çok sıkıldığım ve bunaldığım zamanlarda bana destek olan Çerkes halkının en cana yakın bireylerinden Altaylı Önder kardeşler, Tayyar ve Ayhan Önder. Onların dışında kendi kulübümden, yani Altaylılardan pek destek aldığım söylenemez. Hatta yok sayıldığım da epey oldu. Ne yapalım, bizim camia da böyle işte.

Neden Altaylıyım?

Bu tür soruların cevabını vermek hem kolay, hem zor. “Falanca kulübü tutuyorum, çok seviyorum, ölesiye hastasıyım” dersin, geçer gider. Kaldı ki insanlardan taraftarı olduğu kulübü neden çok sevdiğini irdelemesini beklemek yanlış bir şey. Kimsenin de mantıklı bir açıklama yapma mecburiyeti yok. Anne ve babanı çok seversin, çocuklarını seversin, memleketini seversin, yaşadığın şehri çok seversin vesaire vesaire… Altında bir sebep aramazsın. Yani sevgide mantık aranmaz… 

Düşünüyorum da Göztepeli de olabilirdim. Neticede babamın futbolla ilgisi yoktu. Daha çok at yarışı hastasıydı. Fakat “Hangi takımı tutuyorsun baba?” diye sorduğumda “Biz Altaylıyız” derdi. Babam için Alsancak’ta oturmak Altay’ı tutmak için geçerli bir sebepti ve ben Alsancak’ta doğmuştum. Asıl futbolun içinden gelen ise dayımdı ve o Göztepeliydi. Poligon’a yakın oturuyorlardı ve bir adım ilerisi Göztepe’ydi. Hem onlar bizim kadar az değillerdi. Üstelik stada orkestra götürüyorlardı.

Ben Göztepe’nin efsane kadrosunun son demlerine yetiştim. Kaleci Ali’yi zaten sık sık görürdüm, Sponza’larla komşuyduk. Papi Mehmet, Fuji Mehmet, İngiliz Nevzat, Kel Nihat, Küçük Ali seyrettiklerim arasındaydı. Dayımla siyah-beyaz televizyondan
o haftanın naklen verilen lig maçını 10 dakikalık dilimler halinde izlerken kulağım da radyodaydı. Elbette Tanzerli, Ayferli, Zinnurlu, üç Mustafalı Altay’ı da biliyordum. Hepsinden haberim vardı.

Şimdi mikrofonlarımız Mithatpaşa Stadı’nda, karşınızda Orhan Ayhan… Fakat İzmir’den gol sesi var diyor Murat Ünlü… Mütemadiyen sağ kulvarda gidip gelen Miço Mustafa ortaladı, Ayfer voleyi yapıştırdı, top ağlarda… Eskişehir’den selamlar, ben Necati Karakaya. Seslerden anladığınız gibi Eskişehir golü buldu, İsmail attı… Tekrar İzmir’e bağlanıyoruz. Bölge binasındaki kaleye yakın kendi etrafında döndü, Ayfer’e vermedi, ilerdeki Büyük Mustafa’ya baktı… Huzurlarınızda Halit Kıvanç… Vedat taaaa en geriye Niko’ya attı topu, ondan Zekeriya aldı kalecisi Sabri’ye teslim etti. Beşiktaş bugün çok arzulu oynuyor. Ding dong. Altaylı Zinnur taç çizgisinin beş metre önünde, orta diagonalin 10 metre gerisine yakın bekleyen arkadaşını gördü… Demarke vaziyette Cemil, Fenerbahçe’den Osman’ın sakatlığında epey yorulmuşken yapılan faulden doğan serbest atışı kullanacak. Söz sende Doğan Yıldız. Köşe gönderinden Metin Kurt’un uzattığı top, Gökmen’den deniz tarafındaki kaleye şuuuttt, farklı dışarda… Ve bu yayını kapatırken Ankara’da Tansu Polatkan, Abidin Aydoğdu, merkezde ben Tanzer Kozan herkese iyi günler dileriz. Burası Türkiye Radyoları, şimdi türkülerle oyun havaları…

18788531_10155294670547645_204499506_n
Altay 1926, Alsancak Stadı (Panionion Sahası) (Fotoğraf için sevgili dostumuz Tufan Atakişi’ye ayrıca teşekkür ediyoruz)

Fakat şimdi bunlara takılmanın sırası değil. Mademki Altay’ın tarihini anlatmaya niyetlendik öyle yapalım. Arada sırada kişisel tarihime fırsat buldukça kaçamak yaparım yine. Lakin bunca yıldan sonra çok rahat söyleyebilirim ki, aileden miras ezbere ya da Kemalizm dürtüsüyle değil, sokağa çıktığımda Altaylı oldum ben. Gençliğimi Alsancak stadının açık tribünlerine gömdüm, üstünü siyah-beyaz bir bayrakla örttüm. Şimdi kapalı tribünden ara sıra o tarafa bakıyorum. Genç halim en
sıkıntılı anlarımda o bayrağın altından başını çıkarıp “Korkma moruk” diyor Altay’ın şaşaalı dönemlerini seyretmiş olmanın verdiği şımarıklıkla, “Bunlar da geçer, elbet geri döneriz bir gün…”

Ceplerimde bayat çiğdem, ihtiyarlamış yüzümde cılız bir ümidin tebessümüyle… Bekliyorum. Bir gün mutlaka…

 

Kraldan çok kralcı olmak…

Ali Rıza Avcan

Bu yazıyı, kraldan çok kralcı olan bazı kamu görevlilerinin durumunu tarihe not düşmek adına yazıyorum…

AAEAAQAAAAAAAAjuAAAAJGVhN2FlYTBjLTEzOWItNGEwYi05MTkwLTFlYzIzOWU3NDc0Yg

Amacım, yöneticisine yaranmak ya da sırf iddiasında haklı çıkmak ya da davayı kazanmak adına kraldan çok kralcı olan bazı belediye görevlilerine, bir kamu görevlisinin nasıl yaptığı işi ve hizmet ettiği insanları seven, onlara saygı duyan bir insan olması gerektiğini göstermek ya da hatırlatmak…

***

Çoğu İzmirli ve Karşıyakalı’nın bildiği gibi şu son günlerde Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar, Karşıyaka sahilindeki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yıkarak onun yerine 2,5-3 misli büyüğünü yapmanın sevdasında. Bunun için eserin iki müellifinden birinin onayını almış, diğerinin müellifliğini bile kabul etmez durumda. Tek istediği anlaştığı müellifle kurduğu tezgahın bozulmaması ve bunu bozabilecek her türlü müdahaleyi önlemek için anıtı bir an önce bir oldu bitti ile yıkmak.

Geçtiğimiz hafta bu anıtın çevre düzenlemesi ile yedi adet beton dikitin projesini hazırlayan Mimar Erkal Güngören‘in kızı ve yasal varisi Yrd. Doç. Dr. Ela Güngören ile tanıştık. Kendisi İstanbul’daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı’nda mimarlık tarihi konusunda araştırma ve çalışmalar yapıp dersler veren, bu alanda değerli yayınları bulunan saygın bir akademisyen. Günlük konuşma dilimizdeki anlatımıyla mimarlık tarihi konusunda uzman bir “Hoca“. İzmir’e geliş nedeni ise babası tarafından yapılanları korumak amacıyla anıtın yıkımını durdurmaya yönelik bir basın açıklaması yapmaktı. 

Kendisi 24 Mayıs 2017, Çarşamba günü saat 11.00’de anıtın önünde bir açıklama yaparak anıtın yıkılmasına niye karşı çıktığını açıklayarak anıtın aslına uygun olarak onarılmasını istedi.

Bizler de; Karşıyaka’da yaşayan, Karşıyaka’yı seven İzmirliler olarak anıtımızı yapıp bize teslim eden Mimar Erkal Güngören‘in kızı olarak kendisine sahip çıkıp desteklemek istedik. Yanında olup yardımcı olmaya çalıştık.

Tabii ki bu arada anıtın yıkılmasının gündeme geldiği 2015 yılından bu yana karşı çıkmak adına neler yaptığını hem kendisini dinleyerek hem de elindeki belgeleri inceleyerek öğrendik.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın yıkılacağını ilk öğrendiğinde hemen bir avukat tutup 15 Ekim 2015 tarihinde gönderdiği bir ihtarname ile Karşıyaka Belediyesi’ni uyardığını, 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi’ne yazdığı yazılar üzerine bu anıtın yaptırılması ile ilgili hiçbir belgenin Karşıyaka Belediyesi’nin elinde bulunmadığı gibi çok önemli bir hususu belgelediğini gördük. 

Şimdi o belgeler elimizde ve önümüzdeki günlerde bu belgeler üzerinden hukuki bir tartışmayı başlatacağız.

Ancak, şimdi bu belgelerden biri olan Karşıyaka Belediyesi’nin Karşıyaka 2. Noterliği eliyle sayın Ela Güngören‘e gönderdiği 15 Ekim 2015 tarih, 32884 sayılı cevabın son kısmında yer alan bir paragraftaki anlatıma yoğunlaşarak bu ifadeleri yazdığı anlaşılan belediye avukatının yaklaşım ve tutumunu sizlerle paylaşarak irdelemek istiyorum.

Ela Güngören’in 5 Ekim 2015 tarihinde Beyoğlu 9. Noteri eliyle gönderdiği 06965 sayılı ihtarnameye karşılık olarak gönderilen bu yazının ikinci sayfasındaki son paragrafta aynen şunlar yazılmış:

Karşıyaka Belediyesi'nin Noter Tasdikli 15.10.2015 Tarihli Cevabı 002a

Ayrıca sağlığında bizzat kendisi tarafından ileri sürülmeyen “adı ile anılma ve adının anıta yazılması” yönündeki talebin, merhum Mimar Erkal GÜNGÖREN’in vefatından sonra, mirasçısı müvekkiliniz tarafından ileri sürülüyor olması da dikkate değer bir husustur.

Bu anlatımdan da gördüğünüz gibi belediye avukatı Türkçe’nin ve hukuk jargonunun tüm inceliklerini kullanarak merhum Mimar Erkal Güngören‘in yaşadığı sürece talep etmediği bir hususun yasal varisi olan kızı tarafından talep edilmesini dikkatleri bu yöne çevirecek şekilde ilginç buluyor. Daha doğrusu böyle bir talebi yadırgadığını hissettirecek şekilde sanki Mimar Erkal Güngören‘in yaşamında böyle bir talepte bulunmayışı ile yasal varisi kızı Ela Göngören‘e yol göstermesi gerektiğini, Ela Göngören‘in babası Erkal Güngören‘in yaşamında dile getirmediği bir talebi adeta onun istek ve arzusu dışında gündeme getirerek babasının istemediği bir şeyi yapan yapan kişi durumuna getirerek taciz etmeye çalışıyor. 

Bu durum açık bir şekilde hem Mimar Erkal Güngören‘e hem de onun yasal varisi Ela Güngören‘e saygısızlıktır.

Çünkü bu anıtın yapımı ile ilgili hiçbir belge ya da dosyanın ortalıkta olmadığı bir ortamda yasal varislerin en azından müelliflerin isminin anıt üzerine yazılmasını istemeleri en doğal haklarıdır. Esasen bu belgeler ya da dosyalar Karşıyaka Belediyesi’nde olmasa bile, o anıtı görenlerin, o anıtla ilgilenenlerin o anıtı kimlerin yaptığını bilmeleri gerekir.

Nitekim Kültürpark’ın Kaskatlı Havuz kenarındaki Şadi Çalık ile Turgut Pura‘ya ait genç kız heykellerinin hemen yanına konulan sanatçıların adlarıyla heykellerin hangi tarihlerde yapıldığını gösteren tabelalar bu düşünceyle yakın zamanda oraya yerleştirilmiş, böylelikle heykellerle ilgilenenlerin bilgilenmeleri sağlanmıştır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 002

O nedenle sanatçının ya da varislerinin bu çok haklı ve yerindeki taleplerinin altında bile başka bir şey aramak normal bir hukukçunun ya da genel anlamda aklı başında bir insanın değil; hakkını arayan saygın bir akademisyeni adeta taciz edercesine itham etmeye çalışan, böylelikle yöneticisine yaranmak isteyen işgüzar bir belediye memurunun, “lafı punduna getirmek” tekniği ile yapmaya çalıştığı acınası bir çabadır. 

İzmir’e, özellikle de Karşıyaka’ya yaraşan kamu görevlilerinin tavrı bence bu olmamalıdır. Karşıyaka’ya layık kamu görevlileri, hizmet ettikleri insanlara karşı her zaman saygılı ve terbiyeli olmalı, onlara nazik davranmalıdır. Sırf kazanmak ya da haklı çıkmak adına sadece babasının eserlerine sahip çıkmak isteyen bir insanı, değerli bir akademisyeni bu tür laf oyunlarıyla itham etmeye ya da incitmeye kalkmak hiçbir kamu görevlisinin hakkı değildir. 

Kültür-sanat hizmetleri ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Bir belediye yaptığı kültür ve sanat hizmetlerini düzenlediği kurs ve etkinlik sayısı ile bunlara katılanların sayısı üzerinden değerlendirebilir mi?

Evet, bu şekilde değerlendirip şu kadar kurs, şu kadar etkinlik, şu kadar tiyatro ve sinema gösterimi düzenledik, bu etkinlikleri de şu kadar katılımcı izledi diye faaliyet raporu düzenleyip konuşmacı olarak katıldıkları toplantılarda bu şekilde sunumlar yapıyorlar.

Kimse de çıkıp kültür ve sanat etkinliği bu demek değil, siz sadece kültür ve sanatı kullanarak kendi amacınıza uygun etkinlikler düzenliyorsunuz diyemiyor, demiyor.

Bu anlattıklarınız arasında sahip olduğunuz kültürel değerler, taşınır, taşınmaz ve somut olmayan kültür varlıklarının, onları ortaya çıkarmak, restore edip değerlendirmek ve yayınlamak için yaptığınız çalışmalar, hazırlamanız gereken kültür envanterleri nerede, sahibi olduğunuz müzelerin daha etkin yönetimi için ne düşünüyorsunuz, müzeler konusundaki politikalarınız nedir, bir anlamda halkı oyalayan boş zaman (rekreasyon) etkinlikleri dışında sanatı ve sanatçıyı gerçek anlamda nasıl destekliyorsunuz diye konunun daha da derinine inip sorular soramıyor. 

Color painters

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir panelde bu soruları Konak ve İzmir Büyükşehir Belediyelerinin kültür ve sanat hizmetlerinden sorumlu yöneticilerine sorarak plansız programsız yaptığınız bu hizmetleri özetleyen, yaptığınız çalışmaların vizyonunu, amaç ve hedeflerini gösteren bir politikanız, stratejileriniz ve eylem planınız var mı diye sorduk.

Tabii ki her ikisinden de tatmin edici yanıtlar alamadık. 

Çünkü bu her iki yöneticinin uzmanı oldukları konular ne kültürdü ne de sanattı. Tesadüfe bakın ki her ikisi de yakın zamanda Ankara’dan gelmiş, bu nedenle İzmir’i yeterince tanımayan bölge ve şehir planlama uzmanıydı.

Ama ne olmuşsa olmuş, her iki belediye başkanının her ikisi de bu işin uzmanları bir yanda dururken bu iki şehir plancısını kültür ve sanat hizmetleri konusunda görevli, yetkili ve sorumlu kılmıştı. 

Ayrıca kültür ve sanatın yönetimi konusunda da bilgili, birikimli ve deneyimli değillerdi.

Kısacası, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kamu görevinde liyâkatı vurgulayan söylemlerinin tam aksine bir görevlendirme söz konusuydu.

Bu iki kamu görevlisine haksızlık yapmamak adına, belki kendileri bu işin uzmanı değiller ama belki uzmanlardan oluşan bir danışma kurulu kurmuşlardır ve tüm kültür ve sanatla ilgili konularda bu danışma kurulunun görüş, düşünce ve önerilerinden yararlanıyorlardır diyerek ufak bir araştırma yaptık.

Ama o araştırma sonucunda da gördük ki, kendilerine bu konularda yardımcı olan bir kültür sanat kurulu yoktu.

İşin özeti bu iki bölge ve şehir plancısı bilmedikleri ve yeni yeni öğrendikleri bir kentte işi yaparak ya da yapmayıp alakasız başka işler yaparak öğreniyorlardı.

Haliyle kendi görev alanlarındaki kültür ve sanat envanterini çıkarmak, belediyenin kültür ve sanatla ilgili politika ve stratejileriyle eylem planlarını hazırlamak, bu kapsamdaki tüm etkinlikleri bu plan ve programlara göre yapmak, yaptıkları her şeyin başarısını ölçmek, bu ölçüm ve değerlendirmelere göre gereken düzenlemeleri yapmak gibi bir düşünce ve kaygıları yoktu.

Kısacası, kültür ve sanat hizmetleri konusunda “kervan yolda düzülüyordu“…

Oysa bu görevlere kültür ve sanat konusunda bilgili, birikimli ve deneyimli uzman kişilerin getirilmesi gerekirdi…

Kültür ve sanat gibi ciddi işlerin sadece bu yöneticilere ve onların yönetimindeki çalışanlara değil; bu alanda uzmanlaşmış kültür insanlarıyla sanatçılardan destek alınarak kurulan danışma kurulları tarafından şekillendirilmesi gerekirdi…

Belediyenin kültür ve sanatla ilgili vizyon, misyon, politika, strateji, hedef, amaç, faaliyet, proje ve envanterlerinin hem belediyelerin kültür ve sanatla ilgili hizmet birimleriyle bu danışma kurullarının hem de kültür ve sanatla ilgili hemşehrilerin katılımıyla bir bütünlük içinde tartışılıp hazırlanması gerekirdi…

05

Hazırlanan politikalar, stratejiler, planlar ve programlar çerçevesinde yapılan her çalışmanın izlenip ölçülmesi ve değerlendirilerek her şeyin uygulamadan kaynaklanan geri bildirimler dikkate alınarak yeniden ve yeniden güncellenmesi gerekirdi…

Ama burası işi bilmeyenlerin, bilmediğini kabul etmeyenlerin ve bilir gibi davrananların ülkesi ve kentiydi…

İyi yönetici olabilmek…

Ali Rıza Avcan

Çevremizdeki belediye başkanlarına, o başkanların geçmişlerine baktığımızda çoğunun kendi kişisel geçmişinde yüzlerce, binlerce kişinin çalıştığı bir yerde yöneticilik yapmadığını, yöneticilik konusunda eğitim almadığını ve yapsa bile en fazla 2-3 kişilik ofis ya da dükkanlarda kendi elemanlarını yönettiklerini veya aile şirketlerinde anne, baba ve kardeşleriyle birlikte iş yaptıklarını görürüz.

Ama buna rağmen, bu deneyimsiz hallerini dikkate almadan büyük bir cesaretle binlerce yönetici ve çalışanın görev yaptığı belediyelerde üst yönetici olmaya niyetlendiklerini görüyor ve en kısa sürede başarısız olduklarına tanık oluyoruz.

Daha önce ofislerinde, dükkanlarında birkaç kişiyi yöneten, çoğu kez belediyeciliği ve yöneticiliği bilmeyen bu kişilerin belediye başkanı olur olmaz önce kendilerine seçim döneminde açık ya da kapalı bir şekilde hizmet eden belediye görevlilerini yeni yeni makamlarla ödüllendirdiklerine, güvendikleri bu kişileri kilit noktalara yerleştirdiklerine tanık oluyoruz. Hatta onları başka belediyelere kaptırmamak adına pazarlıklar yapıp başka belediyelerdeki kendi zihniyetindeki yöneticileri transfer etmeye çalıştıklarını bile izliyoruz.

Tabii bu arada olan, o belediyede o güne kadar başarıyla çalışan, başarılı olmak adına gerektiğinde belediye başkanı ya da diğer yöneticilere bile karşı çıkıp doğruyu söyleyen bilgili, deneyimli, uzman, dürüst ve tarafsız yönetici ya da çalışanlara olmakta; onlar ivedilikle gözden uzak etkisiz görevlere atanmaktadırlar. Bu değerli personeller bir anlamda büyük bir değer bilmezlikle “harcanıp” gitmekte; böylelikle belediye yönetimleri işi bilmeyenlerle deneyimsiz acemilerin eline kalmaktadır.

Yönetişim 001

Belediye başkanlarının bu bilgili, deneyimli, uzman, dürüst ve tarafsız yönetici ve çalışanların yerine getirdiği kişiler ise çoğu kez bir belediye başkanının gözden çıkarıp kendisinden uzaklaştırmaya çalıştığı biri ya da ilgisiz bir sektörde çalışan yakın bir akraba ya da aynı siyasi davanın temsilcilerinden biri de olabilmektedir. 

Hiç unutmam, yakın bir zamanda İzmir’in büyük bir belediyesinde bana belediye başkanının danışmanı olarak tanıtılan ama daha sonra belediye başkanının akrabası olması nedeniyle atandığını öğrendiğim öğrendiğim birine bir proje fikrini bir türlü anlatamayınca dayanamayıp “siz nasıl bir danışmanlık yapıyorsunuz ve daha önce ne yapıyordunuz?” diye sorduğumda, karşımdaki “danışman“, sakin sakin yakın zamana kadar Ege’nin büyük bir ilçesinde kuyumculuk yaptığını, danışmanlığının ise belediye başkanının kendisine havale ettiği konularda görüşünü beyan etmekten ibaret olduğunu söylemişti…

Bir belediye başkanı, hem de daha önce bakanlık yapmış bir belediye başkanı akrabası olan bir kuyumcudan nasıl bir danışman çıkarmıştı bilmiyorum; ama, asıl önemlisi o belediye başkanının danışmanlık gibi çok önemli bir görevin anlamını dahi fark etmediğini ya da gerçek danışmanlardan iş beklemeyecek kadar kendini beğendiğini anlamış ve o belediye başkanı görevde olduğu sürece bir daha o belediyeye uğramamak üzere o proje fikrinin peşini bırakmıştım.  

Başka bir deneyimim ise, şu an görevde olan bir ilçe belediye başkanının aday olduğu süreçte yaptığım gönüllü danışmanlık süresinde aday olduğu belediye görevlileri hakkında sarf ettiği hırçın sözlerin arka planını fark ettiğimde ortaya çıkmıştı. Bu aday, seçim kampanyası sırasında sık sık çalışmayan, tembellik yapan belediye personelini deyim yerindeyse atıp satacağını söylüyor, böylelikle seçildiği takdirde hırçın bir yönetici olacağının işaretlerini veriyordu. Kendisini sık sık bu tür çalışanlar konusunda farklı yöntemlerin de bulunduğunu, o nedenle böyle hırçın bir tutum sergilememesi konusunda uyarmama karşın işin sadece “atıp satma” konusuna odaklanıyordu. Çünkü işin sadece o bölümünü biliyordu. Edindiğim onca yılın bilgi ve deneyimleri çerçevesinde, bu durumun aslında o adayın yaşamı boyunca hiçbir yerde yöneticilik yapmayışından kaynaklandığını ve iyi bir yöneticinin nasıl olması gerektiği konusunda tek bir fikrinin olmadığını anlıyor, o nedenle o belediyedeki yönetici ve çalışanların nasıl bir yönetici ile muhatap olacaklarını düşünüp onlar adına üzülüyordum. Ayrıca işe bu şekilde başlayan belediye başkanlarının, çoğu kez personelin tutum ve davranışı konusunda bilgi, birikim ve deneyim sahibi olmadıkları için genellikle başarısız olduklarını da tecrübeyle biliyordum. Nitekim aradan iki yıl geçip evimin bulunduğu sokaktaki 2-3 günlük ufak bir yol onarımının tamı tamamına 10 gün sürdüğünü, balkonumdan izlediğim belediye çalışanlarının iş yapmaktan çok çay içip sohbet ettiklerini görünce bu tahminimde haklı çıktığımı, tabii ki belediye başkanının kulaklarını çınlatarak yeniden hatırlama fırsatına kavuştum…

***

Evet, yöneticilik beceri ve yetenek işi olduğu kadar bilgi, birikim ve deneyim işidir. Diğer zeka çeşitlerinin yanında duygusal zeka ve empatinin de ağırlık kazandığı kişisel bir özelliktir. O nedenle bu özelliklere sahip olmayan ya da eğitim, deneyim gibi yöntemlerle bunu edinmemiş olanların büyük kentlerin belediye başkanı olmaları, bunun için aday gösterilmeleri bu kadar kolay olmamalıdır.

Daha doğrusu belediye başkanları yöneticiliği, belediye başkanı oldukları sırada yapıp bozarak ya da sınayıp deneyerek değil; onun çok öncesinde kendi kişisel kariyerleri içinde öğrenmiş olmalıdırlar.

O nedenle, belediye başkanı adaylarının siyasi partilere verdikleri öz geçmiş belgelerinde yöneticilik, hem de profesyonel yöneticilik adına doyurucu kariyer bilgilerinin bulunması ve adayların belirlenmesi aşamasında bu özelliklerin özellikle ve öncelikle dikkate alınması gerekmektedir. 

Belediye

Bu anlamda kendi işletmemize ya da şirketimize eleman alırken başvuranlardan nasıl iş yaşamlarında ne yaptıklarını ve bu işlerdeki başarılarını gösteren özgeçmiş belgeleriyle bonservislerini istiyor ve bu belgelere bakarak bir tercih yapmaya çalışıyorsak; yüzbinlerce ya da milyonlarca kişinin yaşadığı bir kentin yönetimine aday olan bir kişinin de belediye başkanı adayı olmak istediğinde yine aynı nitelikteki bilgi ve belgeleri sunarak yönetme konusundaki bilgi, birikim ve deneyim sahibi olduğunu kanıtlaması ve ondan sonra yapılacak tüm tercihlerin bu bilgilere göre yapılması daha doğru ve uygun olacaktır.

Öte yandan siyasi partilerin de yöneticilik konusunda bilgisiz, deneyimsiz ve birikimsiz olanları aday göstermemesi, en azından aday göstermek istediğinde öncelikleri onları yöneticilik konusunda eğitmesi ve öncesinde belediye meclis üyeliği gibi daha alt kademelerde başarıyla görev yapmış olma gibi ön koşullar koymaları; böylelikle bu makamlara hak etmeyenlerin gelmesini engelleyecek ya da zorlayacak yeni mekanizmalar geliştirmeleri gerekmektedir.

***

Bütün bu tespit, değerlendirme ve yorumlar sonucunda sonuç ve öneri yerine ısrarla şunu söylemek isteriz:

Bizler, kentlerde yaşayan ya da çalışanlar olarak kentimizi yönetecek kişilerin seçiminde bize danışılmasını ve seçilecek kişilerin yönetme konusunda bilgili, birikimli ve deneyimli olmasını, belediyelerin belediye başkanlarının yöneticiliği öğrendikleri bir deneme tahtası olarak kullanılmamasını istiyoruz.

 

Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri

Bugün sizlere yakın zamanda Yakın Kitabevi tarafından yayınlanıp Prof. Dr. Orcan Gündüz tarafından yazılan “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı paylaşmak istiyoruz.

1945 yılında Karşıyaka’da doğan ve 2012 yılında Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden emekli olan Prof. Dr. Orcan Gündüz, 1975 yılından itibaren; yani 42 yıldır Karşıyaka’da yaşıyor. Kendisi ayrıca 1993-1998 yılları arasında İzmir 1 ve 2 no’lu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurullarında görev yapmış. Bireysel ya da ekip olarak ulusal mimari proje çalışmalarına katılmış ve ödüller kazanmıştır. Mimarlık ve çevre düzenleme alanlarında çok sayıda proje uygulaması bulunmaktadır.

Orcan Gündüz‘ün “Mimari Gözle Karşıyaka İzlenimleri” isimli kitabı “Reşadiye Asfaltı’nda Üç Dönem 7 Üç Kuşak / Üç Mekan“, “Karşıyaka’da Apartmanlar“, “Karşıyaka’da Sel ve Su Baskını“, “Karşıyaka Sahilinde Anıtlar“, “Karşıyaka’nın Merkezinde Katlı Otopark” ve “Yahya Hayati Paşa Konağı” başlıklı altı bölümden oluşuyor.

Eski, yeni bir çok fotoğrafla zenginleştirilen bu yayında Karşıyaka’nın geçmişi ve bugünü arasında gezinip kaybolan ya da kaybolmakta olan birçok değeri görüp öğrenmek imkanını bulabiliyorsunuz.

Bu değerlerden en önemlisi olan ve son günlerde Karşıyaka Belediyesi tarafından yıkılmakta olan Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nın geçmişi hakkında da bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

Kitabın yazarı Orcan Gündüz, kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bizlere şunları söylüyor:

Mimarlık, biçim aline gelmiş yaşamdır.” demiş Amerikalı ünlü mimar Frank Lloyd Wright. Bu durumda mimarlığın amorf hali olarak tanımlayabileceğimiz yaşamdaki hassas nüansları yakalayabilmek için, mimari gözle rehberlik elbette önem taşımaktadır.

Kitabıyla, bu konuda bize rehberlik eden Prof. Dr. Orcan Gündüz de, mimar kimliği bir yana, aynı zamanda Karşıyaka’lı duyarlı bir birey olarak, Karşıyaka’nın mekansal anlamda geçirdiği dönüşümleri ve yaşamlara olan yansımalarını samimi bir dille aktarmaktadır. Bunun akademik ve bilimsel bir çalışma ya da bir anı kitabı olmadığını belirtmesine karşın, kaçınılmaz olarak tümüne, tadında yer vermektedir.

1950’li yılların küçük bir sayfiye kasabası görünümünde büyük bir kent boyutuna ulaşması, beldenin bahçeli evlerinin beton apartmanlara dönüşmesi, imbatının kesilmesi, denizin kirlenerek yitirilmesi, yeşilin tüketilmesi, yolların ve açık alanların araçlarla dolmasının öyküsünü öğreniyoruz. Prof. Gündüz, belirtilen süreç içerisinde doğrudan tanıklık ettiği bu dönüşümleri, bireysel gözlem ve izlenimleri olarak, özgün yorumlarıyla birlikte okurlarına sunuyor.

Karşıyaka´nın yaşadığı toplumsal ve mekansal dönüşümlerin, nostaljik fotoğraflar eşliğinde titizlikle aktarıldığı bu kitapta, başta Karşıyaka’lı ve İzmir’li bireyler olmak üzere herkes kendi yaşamından bir şeyler bulacaktır.

Orcan Gündüz 001

Herkesin, özellikle de Karşıyakalı olan ya da kendini Karşıyakalı hisseden veya Karşıyaka’yı seven herkesin alıp okuması dileğiyle…

Toplumsal bellek ve ‘yabancı’

Ali Rıza Avcan

Yabancı‘, birilerini “biz‘den ayıran, bir anlamda öteleyen bir sözcük olmakla birlikte yaşanan somut bir gerçekliği de ifade eder.

Yerli‘ ve ‘yabancı‘ sözcükleri, çoğu kez bir ötekileştirme çabası olmakla birlikte; bulunduğu ya da geldiği mekân üzerinden tanımlanan kişi, grup ya da toplumlar arasındaki ilişkileri tanımlamada kullanılan doğru tanımlamalardır.

Yabancı‘ bazı durumlarda sadece dışarıdan gelme eyleminin nesnesini, bazı durumlarda da dışarıdan gelmenin yanında gelinen yere uyumsuzluğu da anlatır.

Dışarıdan gelen ‘yabancı‘, geldiği yerde kendini yalnız, güçsüz ve korunmasız hisseder. Bu durumu ya kendi gibi olanlarla bir araya gelerek ve bundan güç alarak telafi etmeye ya da ‘yabancılığını‘ bir an önce üstünden atarak çevresine, çevresindeki insan, grup ve toplumlara uyum göstererek karşılamaya çalışır.

Şayet kente dışarıdan gelmiş bir göçmen; yani bir ‘yabancı‘ ise kendi gibi kente daha önce gelip oraya tutunmaya çalışanlara yakın durup gecekondusunu orada yapmaya, onlardan sağladığı yardımlarla işini kurmaya, belki de o ana kadar hiç hissetmediği hemşehrilik bağlarıyla onlardan güç almaya çalışır. 

Dün köyünde ya da kasabasında düşman olduklarıyla bile dost olmaya, kendi memleketlileriyle sıkı bağlar kurmaya çalışır, sırtını onlara dayamaya, bu amaçla kurulmuş derneklerle siyasi partilerin il, ilçe örgütlerine üye olup geldiği yer, etnik ya da dini kimliğiyle siyasette kazandığı güçle o kentin yönetiminde söz sahibi olup kendinden yana bir iktidar alanı yaratmaya çalışır.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 013

Geldiği yerle uyuşmaya hazır olanlar ise bir araya gelip gruplaşmaya ya da örgütlenmeye pek ihtiyaç duymayabilirler. Bu tür ‘yabancılar‘ sahip oldukları eğitim, gelir ve toplumsal bilinç düzeyi itibariyle daha çok kendi ayakları üzerinde durmaya yatkındırlar. Tek sorunları, kendileriyle oranın yerlileri arasında iyi ilişkiler kurmaktır. Amaçları bir an önce onlardan biri olmak ve onların arasına karışıp kabul görmektir.

Ama her iki halde de geldikleri bu yabancı diyardaki birçok şey; insanlar, gruplar, örgütler, her biri ayrı bir anlam ifade eden mekânlar, anıtlar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Hatta Kızılderili kabilelerin savaşıp yendikleri ve topraklarını işgal ettikleri düşman kabilelerine layık gördükleri gibi önce onların ortak belleğini oluşturan yerlere, kutsallarına saldırıp onları yok etmeye ya da dönüştürmeye çalışırlar. Aynen her biri antik Yunan ve Roma tapınağı olan birçok kutsal mekânın, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın egemen olduğu dönemlerde önce ayazma, kilise, şapel, daha sonrasında da cami, mescit, türbe ve yatır olmasında olduğu gibi…

Buradaki ortak ve ezeli amaç, o mekanın o zamana kadar oluşmuş ya da ona yüklenmiş anlamı ile belleğini silip oraya yeni bir anlam üzerinden kimlik biçmeye çalışmak, oranın ‘ruh’unu teslim alıp onun yerine kendinden yana bir ‘ruh‘ yerleştirmektir… 

İşte tüm bu anlatılanları, son günlerde Karşıyakalıların ortak çaba, gayreti ve bağışlarıyla yapılan ve bu nedenle geçen zaman içinde bir sembole dönüşmüş Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı‘nı yıkıp yerine daha büyüğünü yapmak isteyen, kendisi aslen Konya Ereğlili olduğu için çoğu Karşıyakalı için ‘yabancı’ olan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar üzerinden okumaya, analiz etmeye kalktığımızda, yapılmak istenen şeyin bu anlamda hukuksuzluğu, sanata, sanatçıya, sanatçının hak ve emeğine saygısızlığı göze alan bir ‘fetih’, bir ‘dönüştürme’, bir ‘ruh çalma’ olayı olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü kendisi, yakın zamanda yayınlanan “Bir Başkan, Bir Kent, Bir Aşk” isimli kitabında da belirttiği gibi Konya Ereğli’de başlayan yaşamını Mersin üzerinden İzmir’e yönlendirmiş, bu sıralı göç sonucunda İzmir’e yerleşmiş bir göçmendir. İzmir’e geliş nedeni de bilinçli bir tercihe değil, eşinin mesleki kariyerine dayanmaktadır. O nedenle, dolaştığı güzergah ve yerleştiği İzmir itibariyle Konya Ereğli-Mersin-İzmir hattında hareket etmiş bir ‘göçmen’ ya da ‘yabancı’dır.

İzmir’deki yaşamını ise, yine kendisi gibi Konya Ereğli-Mersin-İstanbul-İzmit güzergahında bir yaşam çizgisine sahip olan rahmetli babasının ve babasının arkadaşı politikacıların desteği ile kurmuş, Konak Belediye Başkanlığı’na hazırlarken kendini birden bire ‘yabancı‘ olma halini fazlasıyla önemseyen Karşıyaka’da bulmuş; ancak kendisini aday gösteren partinin Karşıyaka’daki ezeli ve ebedi gücü nedeniyle seçilmesi kolay olmuştur. Başka bir deyimle, partisinin her hangi bir ön seçim yapmadan verdiği karar ile ‘seçilmek zorunda olan belediye başkanı‘ konumuna düşmüştür.

O nedenle aday gösterilir gösterilmez kendisi ile Karşıyaka arasında bağlantılar bulmaya ya da kurmaya çalışmış; evini apar topar Karşıyaka’ya taşımıştır. Bu arada Karşıyaka Spor Kulübü’ndeki eski görevlerini hatırlamış, iyi bir Karşıyakalı olduğunu göstermek için yeşil-kırmızı renklerin bolca kullanıldığı bir kampanya yürütmüş, reklam ve tanıtımda kendi görüntülerini bolca kullanarak kendini kabul ettirmeye çalışmıştır. 

Bu çabasının altında, kendi şahsi özellikleri kadar bir ‘yabancı‘ olarak kendini Karşıyaka’ya kabul ettirme çabasının da olduğu söylenebilir. Çünkü halkın her kabulü, belediye başkanı olmakla sağlanamamaktadır.

Belediye başkanı olur olmaz da eline geçirdiği bu olanakla belediye içine yerleştirdiği hemşehrileri, akrabaları ya da ekibi eliyle önce belediyeyi, ardından da partinin ilçe örgütünü eline geçirmiş, sonrasında da Atatürk, Zübeyde Hanım, Türk Bayrağı gibi ortak ulusal değerler üzerinden kişisel çıkışlar yaparak ilginin kendi üstünde toplanmasını, bu değerler üzerinden bir kamuoyu desteği sağlama çabalarını sergilemiştir.

Tabii ki bu arada katık atık tesisi, Karşıyaka stadı gibi konularda açığa düşmüş, birçok Karşıyakalı tarafından sırf ‘Karşıyakalı‘ olmadığı için alabildiğine eleştirilmiştir.

Daha ötesinde ise, Cumhuriyet’in 50. yılında Karşıyakalılar tarafından yaptırılıp sahiplenilen anıt ve sembolleri ele alıp daha da büyüterek yapmaya, onlardaki ortak anlayış ve ruhu anlamaya çaba göstermeden yaptığı oldubittilerle kendi iktidarı adına dönüştürmeye kalkmıştır.

Kendisi bu hamlesinde başarılı olsa bile, artık o anıtın belleklerimizdeki yeri, o anıtın taşı, toprağı, betonu, boyası ve asıl önemlisi ruhu uçup gidecek, onun yerine bir ‘yabancı’nın yaptığı yabancı yeni bir yapı gelecektir.

Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı 010

Çünkü hepimizin de bildiği gibi, büyük paralar harcanarak yapılan her büyük yapı, adına anıt demekle anıt olmuyor, anıtlaşamıyor….

İnsanlar, toplumlar o anıtı benimsemedikleri, kabullenmedikleri, onun yapımına ve korunmasına katkıda bulunmadıkları, içine halkın ruhunu yerleştiremedikleri sürece o anıt ne kadar büyük yaparsanız yapın ya da adını ne koyarsanız koyun halkın anıtı olmuyor…

Belediyelerin meslek odalarıyla ilişkisi

Ali Rıza Avcan

Uzunca bir süredir çevremizdeki bazı meslek odası yöneticilerinin belediye başkanlarının danışmanı ya da belediye yöneticisi/görevlisi olarak atandıklarını ya da yöneticiliği bıraktıktan hemen sonra belediye başkanlarının emrine girdiklerini görüp ilgiyle izliyoruz.

Hatta bu durumun bir adım daha öteye giderek, geçmişte oda yönetimlerinde yer almış bazı eski yöneticilerin ya da aralarında birinci dereceden kan bağı olan yakınlarının belediyelerden büyük boyutlarda iş ya da proje aldığını bile duyuyoruz.

Meslek odası yöneticileriyle belediye başkanları arasındaki bu açık ya da gizli flörtün dışında belediyelerde çalışan meslek odası üyelerine zaman zaman meslek odasını temsil ediyorlarmış gibi davranıldığını, belediye ile meslek odası arasında bir çatışma yaşandığında bu belediye çalışanlarının, “iki arada bir derede kalıp” zaman zaman birinden birini tercih etmek gibi tatsız bir durumu yaşadıklarını görüyor, anlaşmazlık durumlarında kendilerinin meslek odalarına karşı adeta bir “rehin” gibi kullanıldığını da biliyoruz.

Meslek odalarının belediyelerin projelerine ve hizmetlerine eleştirel bir şekilde yaklaşıp farklı görüşler, öneriler geliştirilmesi durumunda o odalarla ilişkilerin dondurulup kesildiğini, aynı meslekten gelen danışman ya da yöneticiler eliyle o odaların kötülenip ötekileştirildiğine bile tanık oluyoruz.

Hatta belediyelerin çok önem verdikleri konularda meslek odalarının yönetici ve üyelerine açık ya da gizli bir şekilde baskı yaptıklarını, onların kendi iç ilişkilerindeki zayıf noktaları zorlayarak amaçlarına ulaşmayı mübah saydıklarını dahi biliyoruz.

Öte yandan geçmişte meslek odasının en üst düzeyde yöneticiliğini yapmış bazı belediye yöneticilerinin de kendi meslek odasının yönetici ve üyelerine ilgi göstermediğini; hatta onları bir “öteki” olarak gördüğünü de izliyoruz.

İş Ahlakı 002

Meslek odası üyeleriyle yaptığımız değişik sohbetlerde bu ilişkiler konusunda çok şey öğreniyor, meslek odalarının belediyelerle yaşadıkları olumlu ya da olumsuz ilişkiler konusunda ilginç bilgilere ulaşıyoruz.

Yasalar bu tür ilişkileri açıkça yasaklamasa ya da bir takım ilişkiler yasaların, yönetmeliklerin arkasından dolanarak kurulup geliştirilse bile burada zarar gören asıl şey, halkın belediye ve meslek odalarına duyduğu güvenle incinen kamu vicdanı oluyor.

***

Anladığımız kadarıyla belediye yönetimi, bilinçli bir politika çerçevesinde kendine yakın bulduğu bazı eski ya da yeni meslek odası yöneticilerini kendi yanına çekmeye, bulmadıklarını ise kendisinden uzaklaştırıp yalıtmaya ve yalnızlaştırmaya çalışıyor.

Bu durum aslında, mesleki örgütlenme ile edinilen bir iktidar alanının kentin yönetimi ile ilgili diğer bir iktidar alanıyla ilişkilerinde yaşanması gereken ya da beklenen, eşyanın doğasına uygun bir toplumsal olgu. 

Önce temsil edilen meslektaşların çıkarlarını savunmak adına başlatılıp ardından o meslek grubunun kent yönetiminde söz sahibi olması ile sonuçlanan bu tür toplumsal ilişkilerde, her iki tarafın birbirini etkileyip yönlendirmeye çalışması, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun herkes tarafından bilinen kurallarından sadece biri.

Bu anlamda, her meslek ve çıkar grubunda olduğu gibi mesleki örgütlenme adı altında oluşan çıkar gruplarının kentle ilgili konularda büyük ve önemli yetkilere sahip belediye yönetimlerinde yer alarak ya da temsil ettiği meslek grubunun gücü üzerinden onu yönlendirmeye çalışarak etkili olmak istemesi, temsili demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biri.

Temsili demokrasi açısından durum bu şekilde olmakla birlikte; meslek örgütleriyle belediye yönetimleri arasındaki kurumsal ilişkilerin demokrasiyi, evrensel hukuku, etik kuralları ve kamu yararını önceleyerek düzenlenmesi gerekiyor.

Örneğin bu düşünceyle düzenlenen 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre belediye başkanlarının görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyelerinin ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyeceği, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyacağı hüküm altına alınarak belediye meclisi üyelerinin demokrasi, hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini çiğnemeleri olasılığı bir ölçüde engellenmeye çalışıyor. 

Aynı duruma kural tanımaz vahşi rekabetin hüküm sürdüğü özel sektörde bile rastlıyor, firmaların kendilerinden ayrılmış ya da emekli olmuş yöneticilere rakip firmalarda çalışmalarını engelleyen özel sözleşmeleri imzalattıklarını ya da rakip firmalarda çalışmamaları şartıyla ek ödemeler yaptıklarını görüyoruz.

Ancak belediyelerle meslek odaları arasındaki ilişkiler herhangi bir yasal düzenlemeye bağlanmadığı ve bu ilişki ile ilgili etik kodlar her iki kurum tarafından belirlenip uygulamaya konmadığı için işler her zaman demokrasiyi, evrensel hukuku, etik değerleri ve kamu yararını gözeten şekilde gerçekleşmiyor. Hatta çoğu kez böyle olmadığını, gerçeklikte kurala uymanın istisnai bir durumu ifade ettiğini söylemek de mümkün.

O nedenle bazı meslek odası yöneticilerinin yöneticilik yaptıkları dönemde gerek temsil ettikleri mesleki çıkarlar gerekse kendi kişisel çıkar ya da tercihleri nedeniyle belediye yönetimlerine daha yakın durduğunu ve bu yakınlıkları nedeniyle kente ve kentle ilgili sorunlarda zaman zaman demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararı ilkelerini dikkate almadıklarını görmek de mümkün.

Bu duruma örnek olarak İzmir özelinde İzmir Ticaret Odası’nı, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği’ne bağlı Pazarcılar Odası ile Minibüsçüler Odası gibi belediyelerle fazla içli dışı olan odaları, Türkiye Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı Ziraat Mühendisleri Odası’nı; hatta diğerlerine göre daha sessiz olduğunu bildiğimiz Ege Bölgesi Sanayi Odası’nı verebiliriz.

Belediyeler ile meslek odaları arasındaki bu tür ilişkiler, zaman zaman hem diğer meslek odalarını hem de kent halkının çıkarlarını dikkate almayan kararların alınmasına kadar varabiliyor.

Bu durumun TMMOB düzlemindeki en son örneği, dava süreci halen devam etmekte olan Yamanlar Katı Atık Bertaraf Tesisi hakkında TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu’nun, üye olan bazı meslek odalarının uyarılarını ve itirazlarını dikkate almaksızın oy çokluğu ile ve bazı koşulları öne sürerek belediyeyi destekler mahiyette karar alması ile somutlanmıştır.

***

Mesleki etiğin meslek odaları açısından önemli ve öncelikli bir konu olduğunu; o nedenle bir kısım meslek odasının kendi meslekleriyle ilgili etik kuralları devamlı tartışıp yaşadıkları deneyimlere göre güncellediklerini bilmekle birlikte; bir kısım meslek odasının bu konuyu bir sorun olarak dahi kabul etmediğini görüyoruz.

Bu arada tabii ki meslek odalarındaki çoğu yöneticinin kendilerinden beklendiği şekilde hem kendi mesleki etik kurallarına uyduğunu, yöneticisi olduğu meslek odasıyla belediyelerin ilişkileri konusunda hassas davrandıklarını ve görevlerini kamu yararını gözeterek yaptıklarını da görüyor, biliyor ve kendilerini takdir ediyoruz.

Amacımız, çoğunluktaki bu yöneticilerin aksine onları da rahatsız edecek şekilde mesleki etik kurallarını dikkate almaksızın kendi kişisel çıkarını ya da mesleki bir taassupla bir kısım meslektaşının çıkarını gözeten yöneticilerin fark edilmesini sağlamak ve onların da demokrasiyi, hukuku ve kamu yararını gözeten bir çizgiye gelmelerini sağlamaktır.

O nedenle sözümüz bu mesleki, kurumsal ve kişisel etik kuralları dikkate almayanlaradır.

Ancak bütün bu özen ve dikkate rağmen hepimizin fark edip zaman zaman açık ya da üstü kapalı bir şekilde ifade etmeye çalıştığımız bu rahatsız edici durumun varlığı da hepimizi üzmektedir. 

İş Ahlakı 006

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 28. maddesine göre nasıl belediye başkanları görevi süresince ve görevinin sona ermesinden itibaren iki yıl süreyle, meclis üyeleri ise görevleri süresince ve görevlerinin sona ermesinden itibaren bir yıl süreyle, belediye ve bağlı kuruluşlarına karşı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak taahhüde giremiyor, komisyonculuk ve temsilcilik yapamıyorlarsa aynı şekilde fiili olarak meslek odası yöneticilerinin de görev süresince ve görevin sona ermesinden sonra belirli bir süre belediyelerde çalışmamaları, yönetici ya da danışman olarak görev ve iş almamaları işin etik boyutları nedeniyle daha uygun olacaktır.

Bu nedenle bütün meslek odalarının yerel yönetimlerle ilişkilerini düzenleyecek mesleki etik kurallarını gözden geçirerek; şayet henüz bu tür kurallar oluşturmamışlarsa bu konuları kendi içlerinde tartışarak evrensel etik kurallarına uygun kurallar geliştirmelerini, bu kuralların oluşumunda kendi mesleki çıkarları kadar demokrasi, evrensel hukuk, etik ve kamu yararını da gözetmelerini; böylelikle kendi kurumsal saygınlıklarını koruma konusunda eskisinden daha fazla hassas davranmalarını bekliyoruz.

Yıkarak yapmak

Bugün tanıtımını yapacağımız “Yıkarak Yapmak, Anarşist Bir Mimarlık Kuramı İçin Altlık” başlıklı kitap değerli bir mimar ve akademisyen olan Uğur Tanyeli’ye ait. 368 sayfalık kitap Nisan 2017’de Metis Yayınları tarafından yayınlandı. 

tanyeli.jpg

Uğur Tanyeli 1952’de Ankara’da doğdu. 1976’da bugünkü adıyla, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun olarak, aynı yılın sonunda adı geçen kurumda asistanlık görevine başladı. 1982-91 arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde çalıştı. 1990-91’de Michigan Üniversitesi Orta Doğu ve Kuzey Afrika Araştırmaları Merkezi’nde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. 1991-98 yıllarında Anadolu Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde görev yaptı. Haziran 1998’de Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne profesör olarak atandı. Ağustos 2011’de Mardin Artuklu Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’ne transfer oldu ve Şubat 2015’e kadar aynı kurumun kurucu dekanlığını yürüttü. Söz konusu tarihten bu yana İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde çalışmaktadır. 1990’dan beri Arredamento Mimarlık dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çalışmaları, Türkiye modernliğinin fiziksel çevre bağlamında irdelenmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. İstanbul 1900-2000: Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak (Akın Nalça, 2004), Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar (A. Yücel ile birlikte, Osmanlı Bankası Arşiv Araştırma Merkezi ve GG, 2007), Mimarlığın Aktörleri: Türkiye 1900-2000 (GG, 2007), Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri (Boyut, 2011) ve Sınıraşımı Metinleri: Osmanlı Mekânının Peşinde’nin (Akın Nalça, 2015) de aralarında bulunduğu ondan fazla kitap yazdı.

Kitabın arka yüzünde tanıtım amacıyla kullanılan metin ise şu şekilde:

Yıkarak yapmaktan söz ediyorum, çünkü genelde ‘ilerici’, ‘öncü’, ‘avangart’ gibi sıfatlarla anılan pek çok kişi ve yönelim, eskileri gözden çıkaramayan, hatta onları çağdaş olanı gerekçelendirmek için hikmet deposu gibi kullanan argümanlar dile getirdiler. Sonuçta bunların tümü bir tür zombi üretimi. Bu kitap işte o zombileri, o yaşayan ölüleri teşhis etmeye ve tartışmaya yönelik bir çaba.

Anarşi terimini kullanıyorum, çünkü mimarlık bilgi alanında egemen iktidar yapılarını –söylemleri, önyargıları, stereotipleri, inançları– sorunlaştırmak istiyorum. Onların çok zayıf düşünce konstrüksiyonları oluşturduğuna inanıyorum. İktidarlarını da paradoksal olarak o zafiyetlerine borçlular. Bunlara inanılır, ikna olunur ve söylemsel ve/veya tasarımsal pratiklerde bulunmaya fütursuzca devam edilir. İman edilmekten vazgeçilseydi tüm bir düşünsel konstrüksiyonun altı oyulacak, zeminsiz kalınacaktı.

Çok daha önemli hedefim ise mimarlık söylemlerinde gizli totalitarizm. Mimarlık düşüncesinin çoğu metninde dünyanın mimarın kişisel becerisiyle cennet kılınabileceği gibi totalitaryen bir beklentiden söz edilir ve çoğu zaman bundan hiç rahatsızlık duyulmaz. Böyle bir inanç aslında, tasarlayan öznenin vehmedilmiş iktidarından çok, siyasal otoritenin denetimsiz gerçek iktidarına uzanan kanala su taşıyor. Diktatoryel iddiaların meşrulaştırılması imkânlarını ortaya koyuyor. Şöyle de diyebilirim: Mimarın tasarımsal iktidarı ile siyasal yöneticinin toplum mühendisliği yapma iktidarı arasındaki mesafe çok kısa. Her ikisi de toplumsallık üzerinde kurulması amaçlanan bir diktaya özlem duyuyor.” 

18160623_1939178722978681_536365471658672128_n

Yıkarak Yapmak, Anarşist Bir Mimarlık Kuramı İçin Altlık” başlıklı kitabın içinde yer alan bölümleri ise şu şekilde özetleyebiliriz:

Önsöz Yerine: Neden Anarşist ve Yıkıcı?                                                                                   http://www.metiskitap.com/catalog/text/214785

I Giriş Yerine: Mimarlık Düşüncesinin Altmetni Olarak Totalitarizm
II Yeni Bir İcat Olarak Mimarlık
III Mesleği Yeniden Tarif Etmek: Metropolleşen Dünyada Mimarın Rolleri

Kurucu Efsaneler
IV Mimarlığın Özü, Esasları, Ana Bileşenleri
V Modernlik ve Modernist Düşünce
VI İşlev-Biçim Paradigması
VII Mimarlığın Maddeselliği
VIII Yenilik, İcat, Yaratıcılık ve Diğer Mimarlık Mucizeleri

Mimarlık Kelepçeleri
IX Taklit
X  Unutulamayan Oryantalizm
XI Gölge Boksu Olarak Oksidentalizm
XII Yer
XIII Kutsallık İllüzyonları

İmkânlar
XIV Kamusallık ve Kaos
XV Biçimi Değil Süreci Tasarlamak
XVI Konuttan Konuşmak
XVII Çelişme ve Yerinden Olmuşluk

Sonuç Yerine
Özgürlük ve Mimarlık ve Yıkarak Yapmak
Görseller

İyi okumalar dileğiyle…