İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (5)

Ali Rıza Avcan

20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana 2 yıl 2 ay 10 gün gibi uzun bir süredir güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı hazırlıkları çerçevesinde, 20 Eylül 2017 tarihinde Havagazı Kültür Merkezi’nde yapılan 3. Paydaş Toplantısı‘nda görüp duyduklarımızı paylaşmaya çalıştığımız “İzmir ulaşımı nasıl planlıyor?” başlıklı yazı dizimizin;

22 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan ilk bölümünde, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın, eksik, yanlış ve yetersiz olması nedeniyle başarısız olan eski planlarla mukayese edilerek hazırlanması gerektiğini,

25 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan ikinci bölümünde, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın, hem merkezi yönetimin hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şu an yürürlükte olan diğer planlarıyla ilişkisinin kurulup aralarında gerçek bir uyumun sağlanması gerektiğini,

29 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan üçüncü bölümünde, 20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın gerçek bir katılım süreci içinde hazırlanmadığını,

11 Ekim 2017 tarihinde yayınlanan dördüncü bölümünde ise büyük bir körfezin etrafında kurulmuş İzmir’de, deniz ulaşımına gereken önem ve önceliğin verilmesi gerektiğini ifade ederek ele aldığımız bütün bu konuları elimizde bulunan bilgi ve verileri dikkate alarak irdeleyip tartışmaya çalıştık.

Bugünkü yazımız ise, sözünü ettiğimiz 20 Eylül 2017 tarihli 3. Paydaş Toplantısında birden fazla video görüntüsüyle oldukça uzun bir zaman dilimi içinde bizlere sunulan kavşak çözümlerindeki yaklaşımla ilgili olacaktır.

01

İzmir Ulaşım Ana Planı yapımı işini üstlenen Boğaziçi Proje genel müdürü Yücel Erdem Dişli tarafından yapılan sunumlarda farklı karakterdeki kavşaklarda en kısa süre içinde en fazla aracın o kavşaklardan nasıl transfer edileceğine ilişkin çözümler anlatılmış; böylelikle konu doğrudan doğruya bir ulaşım mühendisliği noktasına çekilmiştir.

Oysa bizler o sunumları izlerken kavşak geçişlerinin ele alındığı bölgeleri oralardaki sorunun nasıl giderileceği bir çözüm noktası olarak değil; o bölgede yürüyen, oturan ya da yaşayan insanların bulunduğu kamusal bir alan olarak düşünüyor ve bu alanların sadece araç sahiplerine ait olmadığını varsayıyorduk. 

Aslında, sunumların  böylesi bir yaklaşımla yapılması, İzmir’in ulaşım sorunlarını çözmek amacıyla istihdam edilen şirket yönetici ve danışmanlarının İzmir’e nasıl baktıklarını da gösteren somut bir örnekti.

Yaklaşım, sadece ve sadece araçların o kavşaktan en kısa sürede geçmesine ve bu geçişte en fazla sayıda aracın transfer edilmesi anlayışına dayanıyordu.

Burada unutulan şey ise, oranın aslında kamusal bir alan; örneğin herkesin oturup gezindiği bir meydan, bulvar ya da cadde, öğrencilerin gelip gittiği okul önündeki bir alan olduğuydu.

Aslında biz bu durumu ya da ruh halini, 1980-90 diliminde Birinci Kordon’dan geçirilmek istenen o ünlü Karayolları Projesi ile tanıyor, biliyorduk.

Asıl amacı şerit sayısı arttırılıp genişletilmiş ve çevresiyle ilişkisini koparmış yollardan gelip geçen araç sayısını, hiçbir kesinti ya da aksaklığa neden olmadan arttırmayı hedefleyen; başka bir anlatımla yayalar yerine araçları önceleyen planlama yaklaşımlarını…

Biz yine, aradan onca yıl geçmiş olmasına karşın o senaryonun yeni bir versiyonunu izliyorduk…

Aynen 9 Eylül Meydanı’nda Konak Belediyesi hizmet binasının bulunduğu ada ile Kültürpark arasındaki yaya geçidi ya da Alsancak Garı önündeki yürü yürü bitmeyen ve o nedenle de ancak iki ayrı hamlede geçilebilen yaya geçitleri gibi… Araçlara uzun, yayalara ise kısa zaman aralığı verilip araçları önceleyen, yayaları ise “gereksiz karıncalar” olarak gören anlayışı…

Kimse bize oradaki trafiğin yavaşlatılacağından ya da oraya araç trafiğinin sokulmayacağından bahsetmiyordu… Yine eskiden olduğu gibi araçlar kentin her bölgesine hiçbir kısıtlama ya da yasaklama olmaksızın girip çıkacaklar; hem de bunun üstüne biz onların hem hızlarını hem sayılarını arttıracak hem de geçiş sürelerini azaltabildiğimizce azaltacaktık….

Önem ve önceliğimiz yayalarda, o kamusal alanlarda olan insanlarda değil; araçlarda ve o araçları kullananlarda olacaktı….

01 (60)

Böylesi bir yaklaşıma sahip plancılara göre, kent ve o kentte yaşayanlar, yürüyenler o yolların, kavşakların çevresine sabitlenip hiç hareket etmeyen; bu nedenle de önemsenmeyen maket malzemeleri gibi olacaklardı…

Bir kentin uzun, geniş ve aydınlık bulvar, cadde ve sokaklarından seri bir şekilde geçmesi istenen kalabalık araç filoları için orada bulunmaya niyetlenen insanların anlamı mı olurdu ki?

Kentsel Müşterekleri Yaratmak*

Begüm Özden Fırat

Marx, Kapital’in birinci cildinde feodalizmden kapitalizme geçiş sürecini ilkel sermaye birikimi adı altında, İngiltere’deki komünal toprakların 16. yüzyıldan 18. yüzyıl sonuna kadar çitlenmesi yoluyla özel mülkiyete geçirilme sürecini merkeze alarak tartışır. (1) Köylülerin feodal beylere karşı mücadeleleri sonucunda ele geçirdikleri ortak/kolektif mülkiyet rejimine tâbi toprakların çit, duvar ve kolluk kuvvetleri ile çevrelenerek el konulması, Marx’a göre köylülerin üretim araçlarından ayrılarak yerinden edilmesini sağlayan “ilk günahtır” (2011: 686). Kan ve barutla olduğu kadar “parlamenter hırsızlık” biçimi olan yasal düzenlemelere de dayanan çitleme harekâtı, emeğini satmak zorunda bırakılan “özgürleştirilmiş” kitleleri (ve tabii ki çulsuzları, ayaktakımını, delileri) ve ilkel bir sermayedar olarak kapitalist çiftçi figürünü yaratır. Klasik biçimini İngiltere’deki çitlemelerde bulan ilkel sermaye birikimi modeli toprağın metalaştırılması ve özelleştirilmesi, köylülerin zorla topraklarından çıkartılması, ortak, kolektif ve devlet gibi farklı mülkiyet rejimlerinin özel mülkiyete dönüştürülmesi, kazanılmış müşterek hakların baskılanması ve daraltılması, işgücünün metalaştırılması, alternatif yerel üretim ve tüketim biçimlerinin bastırılması, varlıkların emperyal ve yeni sömürgeci güçler tarafından talan edilmesi, mübadele ve vergilendirilmenin parasallaşması, köle ticareti, tefecilik, ulusal borç ve kredi sisteminin yaratılması gibi farklı dönemlerde farklı biçimlerde tezahür edebilir. Marx’ın yazılarında ve ağırlıklı olarak Marksist literatürde çitleme ve/veya başka biçimlerde ortaya çıkan ilkel sermaye birikim rejimleri kapitalist üretim için gerekli fakat istisnai, ilksel bir model olarak tartışılır. (2) Bu tür ilksel el koyma süreçleri emek gücünü ve toprağı metalaştırdıkları ve uygun piyasayı yarattıkları için kapitalizmin önkoşulu olarak görülür. Bu anlamda ilkel sermaye birikimi kapitalizme geçiş sürecine dair jeneolojik (Soybilim, ailelerin kökenlerini ve akrabalık ilişkilerini inceleyen bilim) bir sorunsaldır ve çizgisel bir gelişme modeli içerisinde sıfır noktasını temsil eder (de Angelis, 2007: 134). Geçiş süreci tamamlandığında el koymaya dayanan ilkel birikim mantığı yerini sermaye mantığına bırakır.

Oysa son dönemlerde, ağırlıklı olarak otonom Marksistlerin vurguladığı gibi, ilkel birikim süreci ilksellik taşımaktan ziyade kapitalist sermaye birikimine içkin bir biçimdir ve süreklilik arz eder. (3) Silvia Federici’ye göre ilkel birikim, “kapitalizmin şafağına özgü, tarihsel olarak sınırlı bir olgu olmak bir yana, kapitalist egemenliğin kurucu ve neredeyse fizyolojik bir unsuru, özellikle kriz zamanlarında sınıf ilişkilerini yeniden tanımlamak, öznellikleri yeniden şekillendirmek ve işgücünü saf emek gücüne dönüştürmek” için kullanılan hâkim bir stratejidir (2011b: 11). Bu birikim stratejisinin tekrar tartışmaya açılmasını sağlayan, Jamie Peck ve Adam Tickell (2002) tarafından “roll-back” neoliberalizm olarak tanımlanan, refah devletine ve her türlü toplumsal-kolektivist kuruma ve toplumsal ilişkiye yıkıcı bir saldırı olarak tezahür eden neoliberal birikim modelinin küresel ölçekte başat hale gelmesidir.

Midnight Notes Collective 1990’da yazdıkları “Yeni Çitlemeler” adlı broşürde New York Lower East Side’ın soylulaştırılmasından Nijerya’da Dünya Bankası tarafından el konulan komünal topraklara kadar küresel ölçekte yaşanan yeni çitleme operasyonunun saiklerini sıralamakla kalmıyor, küresel ölçekte çitlemeye karşı doğmakta olan karşı-müşterekleştirme mücadelesinin çağrısını yapıyordu. 1980’ler boyunca, eski çitlemelere karşı ortaya çıkan Diggers, Levellers gibi popüler politik hareketler ve köylü ayaklanmalarına benzer şekilde Meksika’dan Doğu Afrika’ya, Hindistan, Sri Lanka ve Endonezya’ya “yeni çitleme harekâtına” karşı müşterek toprakları korumak adına bir dizi halk ayaklanması (etnik çatışma, kabile savaşları gibi adlandırmalarla gölgelendirilerek) yaşandı. Müşterekleri savunmak adına yükselen bu mücadeleler sadece “üçüncü dünya”nın kırsal halk ayaklanmalarıyla sınırlı değildi. Aynı dönemde Amsterdam, Berlin, New York ve Londra’da işgalciler, evsizler ve yoksullar sadece barınma sorunu için değil müşterek mekânları geri almak için de sokaktaydılar (Caffentzis, 2004: 5).

Çitleme harekâtlarının sürekliliğine vurgu yapan yazarlardan biri olan David Harvey, ilkselliğe yapılan vurguyu bertaraf etmek amacıyla “el koyarak birikim” kavramını kullanır (2008). El koyarak birikim aşırı birikimden kaynaklanan kapitalist krizlerin aşılmasında, sermaye fazlasının emilmesinde önemli bir role sahiptir. (4) 1973’ten itibaren sürekli olarak aşırı birikimle yüzleşen küresel sistem, neoliberal paradigmanın öngördüğü şekliyle her şeyi özelleştirerek krizi aşmayı hedefler. İşgücü dahil olmak üzere her türlü varlığın düşük maliyetle – hatta bazen bedava olarak- çitlenmesine ve bu varlıklar üzerinden spekülatif etkinliklerde bulunmasına dayanan bu birikim rejimi farklı biçimlerde tezahür edebilir. Dünya Ticaret Örgütü tarafından gündeme getirilen fikrî mülkiyet hakları, genetik materyalin patent ve lisans haklarının çitlenmesi, hava, su, orman gibi küresel müşterekler ile kültürel biçimler, ürünler, miras ve yaratıcılık gibi kültürel müştereklerin çevrelenmesi ve metalaştırılması, üniversiteler gibi kamu hizmeti veren kurumların özelleştirilmesi ve kamu hizmetlerinin (su, elektrik gibi) piyasalaştırılması küresel düzeyde toplumsal müştereklerin yeni bir metalaştırma ve çitleme harekâtıyla karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

Harvey’in temel sorunsallarından bir tanesi el koyarak birikime karşı verilen yerel mücadelelerin, anti-kapitalist politik hareketlerle hangi temel ekseninde bir araya geleceğidir. Harvey çitleme karşıtı hareketlerin muhafazakâr, örgütsüz ve savunmacı nitelikler taşımaya meyilli olduğu konusunda endişelidir. Buna karşılık alternatif küreselleşme hareketinin sıcak günlerinde kaleme aldığı “Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek” adlı makalesinde Naomi Klein farklı coğrafyalardan farklı aktörlerin yarattığı müştereklerin geri alınması hareketlerinin
çitlemeye karşı kurucu pratikler ortaya çıkarma potansiyelleri üzerinde durur:

“Umumun malı olan bizim ortak mekanlarımızın – şehir meydanlarının, sokakların, okulların, tarlaların, fabrikaların – yerini balon gibi şişen pazaryerleri aldı, dünyada bir direniş ruhu güçleniyor. İnsanlar bir parça doğa ve kültürü yeniden ele geçiriyor ve bunun “kamusal mekan olacağını” söylüyor. […] Avrupalı çevreciler ve ehlikeyifler işlek kavşaklarda partiler veriyor. Topraksız Tay köylüleri çok aşınmış golf sahalarına organik sebzeler dikiyor. Bolivyalı işçiler su kaynaklarının özelleştirilmesini tersine çeviriyor. […] Kısaca eylemciler devrim için beklemiyorlar, yaşadıkları, okula devam ettikleri, çalıştıkları, ziraat yaptıkları yerlerde hemen harekete geçiyorlar (2001: 51)”.

Bu örneklerden yola çıkarak bahsi geçen hareketlerin sadece ortak mülklerin çitlenmesine karşı savunmacı direnişler olmadıklarını, aynı zamanda yeni müşterekler üreten mücadele alanları açtıklarını söyleyebiliriz. Benzer bir şekilde Massimo de Angelis de çitlemelerin çoğu zaman insanların müşterekleri geri almalarına ve/ya da yeni müşterekler üretmelerine (Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi, “yaratıcı müşterekler”, fikrî mülkiyet rejimine karşı geliştirilen elektronik paylaşım yöntemleri gibi) karşı hamleler olarak görülmesi gerektiğini belirtir (2007: 144). Böylesi bir yaklaşım, müşterekleri verili ve değişmez alan ve değerler sistemi olarak düşünmek yerine, tıpkı çitlemeler gibi tarihsel devamlılık arz eden kolektif pratikler bütünü olarak değerlendirmemizi sağlar. O halde, hareketli ve akışkan sermaye birikim süreçlerine karşı sabit ve durağan bir müşterek anlayışından ziyade, tekrar tekrar ortaya konan “müşterekleştirme pratiklerinden” söz etmek yerinde olacaktır. Tarihçi Peter Linebaugh Magna Carta (2008) üzerine yaptığı çalışmasında 13. yüzyıl “iştirakçilerinin” (commoners) ormandan ağaç toplamak ve kralın arazisine köy kurmak gibi ortak gelenekleri sürdürerek ve yenilerini geliştirerek kralın bu pratikleri hak olarak tanımaya zorladıklarını anlatır. Burada önemli nokta bu hakların yukarıdan verilmediği; hali hazırda varolan müştereklik geleneklerinin kolektif eylem sonucunda de facto haklar olarak kabul edilmeye zorlanmış olmasıdır. De Angelis’i takip ederek yeni ya da eski çitlemeleri müştereklerin üretimine sermaye tarafından koyulan dışsal bir sınır olarak tanımlayacak olursak, politik ve toplumsal hareketlerin bu sınırı aşması ancak yeni müşterekler üretmesiyle mümkün olacaktır (2007: 145).

Bu nedenlerle müşterekleri çoğu zaman sivil itaatsizlik ve doğrudan eyleme dayanan müşterekleştirme pratikleri üzerinden, yeni bir dil, dayanışma, toplumsal ve mekânsal pratik ve ilişkiler ve dahası direniş repertuvarları oluşturan yaratıcı bir edimler bütünü olarak kavramsallaştırmak mümkündür. Bu kavramsallaştırma, süregiden piyasalaştırma ve metalaşmaya karşı insanların devamlı yeni müşterekler ürettiğini göstermesi açısından önem taşır. Bu şekilde düşünmek, Nobel ödüllü Elinor Ostrom gibi ekonomistlerin (özellikle su, orman, okyanus gibi ekolojik) müştereklerin piyasa için verimli ve kârlı kullanımın “iyi yönetimiyle” sağlanacağı iddiasından ayrılarak, müşterekleri anti-kapitalist, dayanışmacı ve özgürlükçü bir politik ve toplumsal mücadele hattına ve söylemine dönüştürme potansiyeli yaratır (5).

Silvia Federici’ye (2011b) göre modası geçmiş gibi görünen müşterek kavramının günümüzde kazandığı önemin temel nedeni, her türlü yaşam biçimini ve bilgisini piyasa mantığına tabii tutulmasını sağlayan neoliberal kapitalist birikim süreçleridir. Deniz, orman ya da kentsel mekân gibi her türlü müşterek alanın piyasalaştırılması bizlere yok olduğunu sandığımız ya da biz farketmesek de var olan kolektif kullanım alanlarını ve müştereklik esasına dayanan toplumsal ilişkileri hatırlatır. Sermaye çitlediği oranda müşterekleri görünür kılmakta, yeni direniş alanları ve daha da önemlisi yeni müşterekleştirme pratikleri ortaya çıkarmaktadır.

1_SadI7OzgoBFdgqhTdvMeaA

Kentsel Müşterekler

Gizli Müşterekler” adlı makalesinde Jonathan Rowemüşterekleri geri almadan önce, onları nasıl görebileceğimizi hatırlamamız gerekir” der (2001). İşimiz hiç de kolay değildir, zira Marx’ın da belirttiği gibi 19. yüzyılda bile tarım emekçisiyle komünal mülkler arasındaki organik ilişkinin hatırası bile çoktan silinip gitmişti (2011: 699). Her türlü sosyo-ekonomik alternatifin imkânsızlığını vaaz eden neoliberal zihniyetin ideolojik mistifikasyonu arkasında görünmez kılınan müşterekler, en iyi ihtimalle Garret Hardin’e (1968) referansla trajedi ile malul oldukları iddiası ile gündeme getirilir. Rekabetçi bireylerin maksimum faydaya dayanan davranışları sonucunda kısıtlı kaynaklar olarak müştereklerin zorunlu olarak heba edileceği varsayımı özel mülkiyetin savunusu kadar ortak kullanım pratiklerinin görünmez kılınması için de kullanılagelmiştir. Bu görünmezlik, Blomley’in ifade ettiği gibi, tesadüfî değildir. Müştereklerin zihinsel haritalarımızdaki analitik noksanlığı, kentsel siyasetin önemli bir boyutunu görmezden gelmemizi sağlayan analitik bir yanılgıya sebep olur (2008: 322).

İronik bir şekilde, sermayenin ortak alanlara el koymaya başlaması müştereklerin, müşterek toplumsal pratiklerin ve ortak varoluşun sürekliliğini hatırlamamızı sağlar. Örneğin suyun herkese ait olduğuna bu nedenle de kimseye ait olmadığına, değişim değil kullanım değeri üzerinden anlaşılması gerektiğine ve bu nedenle de özelleştirilerek, metalaştırılamayacağına dair kolektif söylem ve eylem tam da derelerin -ve çevreleyen arazilerin- HES projeleri vasıtasıyla çitlenmesinin ardından ortaya çıkar. “Suyun boşa aktığını” imleyen dile karşı, derelerin kullanımına dair oluşturulmuş toplumsal hukuk ve suya dayalı ortak kültür bir mücadele alanı haline gelir. Benzer şekilde orman arazilerinin işgali, kıyımı, imara açılması gibi durumlarda yükselen itiraz da ağırlıklı olarak müştereklere karşı metalaşma çerçevesinde gündeme gelir. Örnekler çoğaltılabilir, lâkin sermayenin tehdidi altındaki ekolojik müşterekler genellikle kolayca tarif edilip toplumsal ve ahlakî vurgusu yüksek bir söylem oluşturularak mücadeleye dönüştürülme potansiyeline sahipken kentsel müşterekleri görmeyi öğrenmek görece zordur.

Bu körleşmenin temel sebebi kentsel mekânı niceliksel olarak tanımlayan, alınıp satılan, kâr üreten ve ikili (özel ya da devlet) mülkiyet esasında kodlanmış yapılı çevre olarak tanımlayan teknik, bilimsel, mekân temsillerinin egemenliğinde bulunabilir. Henri Lefebvre’in (1991) mekânın toplumsal üretimine dair geliştirdiği kavramsallaştırmaya göre, planlamacılar, mühendisler ve mimarların ölçen ve düzenleyen bilimsel bakışından kurgulanan mekân temsilleri iktidar ve ideolojiden bağımsız değildir. Araçsal akıl, parçalanma, homojenleşme ve metalaşma esasında soyut bir mekân kurgusuna dayalı bu temsiller kentsel mekânı öncelikle planlama, düzenleme ve denetleme ilkeleri üzerinden tanımlar. Değişim değeri temelinde kurgulanan soyut mekân, mülkiyet esasında kentsel mekânı parçalarına ayırarak, tecrübe ile örülen toplumsal mekânı ortadan kaldırmaya çalışır (59-60).

Mekân temsilleri imajlarda, planlarda ve dilde yeniden üretilen bir bilgi sistemi oluşturur ve değişim değeri temelinde metalaştırılan mekânı liberal ekonomik modele uyumlu bir şekilde, analitik ve ahlakî olarak özel mülkiyeti ayrıcalıklı kılarlar. Yukarıda tartışıldığı gibi neoliberalizmin piyasalaştırma ve metalaştırma eğilimi öncelikle devlet mülkiyetini istisnaî addeder ve ikincilleştirir. Kamu mülkiyetine tâbi varlıkların münhasıran özelleştirilmesi Roy’a göre, temsil ettiği insanların devlete emanet ettiği varlıklara “tarihte benzeri görülmemiş barbarlıkta bir el koyma sürecinden” başka birşey değildir (Harvey, 2008: 134). Bu alanlara el koyma süreçlerini meşrulaştıran söylem ise, “kamu” kavramının geleneksel olarak özdeşleştirildiği devlet aygıtı ve erki ile olan özdeşliğin sürekli olarak vurgulanmasıdır. Şükrü Argın’ın belirttiği üzere, neoliberal ideoloji “kamu” ile “devlet” terimleri arasındaki […] çağrışım ağlarını aktive ederek “kamu”ya, “kamusal”a yönelik bu hücumlarını güya “devlet”e ve “devlet müdahalesine yönelikmiş gibi sunabildi ve bu sayede hem kendisini klasik liberalizmin köklü özgürlükçü geleneğinin halis ve sadık bir takipçisiymiş gibi göstermeyi, dolayısıyla devletle arasındaki özel bağı perdelemeyi hem de karşıtlarını daha baştan “devlet”i, “devlet müdahalesi”ni savunur duruma düşmek gibi sıkıntılı bir konuma sıkıştırmayı başardı (2009).

Bu söylem “herkese ait ya da hiçbir kimseye ait olmayan” derelerin boşa aktığı, meydanların tekinsiz olduğu, kent içi mahallelerin suç ve çöküntü alanı olduğu iddialarını meşrulaştırmakla kalmaz; bu alanların müşterek kullanıma tâbi olduğunu da unutturan ideolojik bir körlük tahsis eder. Argın’ın söylediği gibi “neoliberal hegemonya “kolektif” sıfatını sadece bir şirket formu olarak” algıladığı için her türlü ortak mülkiyet rejimi, dahası mülkiyet dışında kullanım üzerinden tanımlanan alanları da öncelikle görünmez kılmayı ve ardından çitlemeyi bu körlük üzerinden gerçekleştirmeyi başarır. Yine de müşterekler aslında her yerdedir: “Haritalarda nadiren görünseler de, ölçülebilir mekânı işgal ederler, fiziksel referans noktaları vardır, toplumsal ilişkiler içerisinde üretilirler ve formel değer sistemlerini temsil ederler” (Blomley, 2008: 322). Görünmez kılınsalar da Blomley’in belirttiği gibi, topluluklar özel ya da kamusal ayrımı yapmadan mekân üzerinde kullanım üzerinden kaynaklanan müştereklik iddiasında bulunabilirler (2004: 17).

Bu tür kullanım üzerinden tanımlanan alanlar devlet tarafından güvence altına alınabilir (örneğin zilliyet hakkı) ya da bu alanlar üzerindeki her türlü kullanımı yasadışı ilan edebilir. Kullanım üzerinden tanımlanan müşterekler ve yeni toplumsallıklar üreten müşterekleştirme pratikleri perspektifinden kentsel mekâna bakmak, içerisine sıkıştırıldığımız ikili mülkiyet paradigmasını aşmamızı sağlayabilir. Antonio Negri ve Michael Hardt’ın ileri sürdüğü gibi kent, “sadece binalar ve caddeler, geçitler ve parklar, atık sistemleri ve iletişim ağlarından oluşan kurulu bir ortam” değil, “kültürel pratiklerin, entelektüel devrelerin, duygusal ağların ve toplumsal kurumların” oluşturduğu devasa bir ortak zenginlik deposudur (2011: 161). Yine Lefebvre’i takip ederek kentsel mekânın verili bir “şey” değil, insanlar ve nesneler arasında kurulan toplumsal ilişkiler bütünü ve kullanım değeri esasında toplumsal sınıf ve grupların şekillendirdiği somut “yaşam alanı” olarak tanımladığımızda müştereklerin politik ve toplumsal önemini teslim edebiliriz. Lefebvre’e göre somut toplumsal mekân sadece kamu otoritesi ve sermaye gibi aktörler tarafından değil, hegemon olmayan kullanıcıların gündelik pratikleri tarafından da üretilen ayrıksı bir çatışma alanıdır. Kullanıcılar mekânsal pratikleriyle mekânı temellük edebilir ve mekânı normatif düzenlenişine karşı dönüştürebilir. Bu nedenle “toplumsal ilişkilerin acımasız bir yoğunlaşması” olarak mekân, iktidar ilişkilerini yansıttığı kadar bağımlılık ve tahakküm ilişkilerine itiraz edilen bir yerdir (1991: 227). Bu anlamda kentsel mekân, kullanıcılarla iktidar ve sermayenin mekânsal pratiklerinin ve mekân temsillerinin arasındaki diyalektik ilişkiden ortaya çıkar.

Gelelim Lefebvre’in biçimsiz ve aşağılayıcı etiketlerle yaftalandıĝını belirttiği kullanıcı ve sakinlere. Kullanıcı ve sakinler uzmanların soyut mekânına karşı, öznel deneyime dayalı somut yaşanan bir mekân algısına sahiptir. Deneyim ve toplumsal pratiklerin alanı olarak somut mekân metalaşmaya ve ticarileşmeye karşıt olarak kullanım değeri üzerinden tanımlanır. Kullanıcılar kentsel mekânı kapitalist toplumsal ilişkiler ve devletin hiyerarşik mekânsal anlayışı çerçevesinde homojen ve parçalanmış olarak deneyimleseler de mekânı pratikleriyle dönüştürür ve bu pratikler üzerinden “temsilin mekânlarını” yaratırlar. Temsilin mekânları kaynağını gündelik yaşam içerisindeki tarihsel mücadele ve birikimlerden, ütopyacı ideallerden alır (141). 

Kullanıcıların kentsel mekânı pratikleriyle dönüştürme potansiyeli, yeni çitlemelere karşı müşterekleri korumaya yönelik savunmacı bir direniş perspektifi sunduğu kadar yeni müşterekleştirme pratikleriyle ortak alanlar yaratma ve bu yolla sermaye ve iktidarın tahakkümü altındaki kentsel mekânları temellük etme imkanını da tartışmaya açar. Blomley’in belirttiği gibi nasıl mekân müştereklerin yaratılmasını mümkün kılıyorsa müştereklerin üretilmesi de mekânı yeniden üretir (2008: 320). Bu nedenle müşterekleştirme pratikleri aynı zamanda mekân siyasetidir. 

Biliyoruz ki bugün sermaye kendi iç çelişkilerini çözmek için müşterekleri çitlemek zorunda. Bu nedenle var olan müşterekleri görünür kılmak, geri almak ve yeni kentsel müşterekler üretmek, sermaye birikim dolaşımını kısa devreye zorlar ve kentteki kapitalist toplumsal ilişkilerin işleyişini sekteye uğratır. Kentsel müşterekleştirme pratikleri alternatif kentsel mekânsal tahayyülleri yaratmakla kalmaz, alternatifleri bizzat deneyimlememizi de sağlar.

bh-illustrasyon

Bunun yanı sıra, müşterekler ve müşterekleştime pratikleri üzerinden düşünmek birbirinden ayrı görünen toplumsal hareketler arasındaki ilişkiselliği yakalamamıza da imkân tanır. Karadeniz vadilerindeki HES karşıtı direnişleri İstanbul’da farklı mahalleler için verilen mücadele ile ortaklaştıran sermayenin yeni çitleme harekâtıdır. Bu noktada sayılmış haklara dair talepler (kent hakkı, barınma hakkı, su hakkı, bilgi edinme hakkı, çalışma hakkı vb.) ve bu haklar için yürütülen özel ve ayrı mücadeleler yerine, hayatın her alanının çitlenmesine ve piyasalaştırılmasına karşı çıkan hareketlerin ortaklığına dayanan bütünlükçü bir muhalefet perspektifi ortaya çıkabilir. Dahası çitlemeleri meşru kılan “ihya”, “sürdürülebilirlik”, sağaltma”, “yayalaştırma” gibi ifadelere karşı yeni bir politik dil yaratmasına da yol verebilir. Zira müşterekleri geri almak, dilin kendisinin de geri alınmasını gerektir.


(1) Bu yazıda Mehmet Selik ve Nail Satlıgan‘ın (2011) “ilk birikim” çevirisine rağmen daha yaygın kullanılan “ilkel birikim” ifadesi tercih edildi. Marx 19. yüzyıl literatürüne atfen “enclosure of commons” ifadesini kullanır. “Enlocsure” Türkçeye “çitleme“, “çevreleme” ya da “çevrilme” olarak tercüme edilmiştir. Commons“, daha önce “ortak toprak“, “ortak olan“, “ortak olan” “ortak mülk/mülkiyet” olarak çevrilmişti. “Müşterekler” ifadesinin tercih edilmesinin nedenlerinden biri kelimenin hem fiziki hem de toplumsal ve kültürel varlıkları kapsayabilmesidir. Ayrıca kelimenin fiil olarak kullanılabilmesi (“müşterekleştirme“,”commoning“) bu yazının açmaya çalıştığı tartışma açısından uygundur.

(2) Rosa Luxemburg‘un emperyalizm ve sermaye birikim süreçleri yaklaşımı bu duruma istisnadır.

(3) Massimo de Angelis, Silvia Frederici, George Caffentzis ve Werner Bonnefeld gibi otonom Marksist düşünürlerin müşterekler üzerine yazıları için bkz. The Commoner dergisi: http://www.commoner.org.uk

(4) Massimo de Angelis, Harvey‘in kavramsallaştırmasına, mülksüzleştirmenin birikimin bir aracı değil birikimin ta kendisi olduğunu belirterek karşı çıkar (2007: 231).

(5) George Caffentzis (2004), Ostrom‘un temsil ettiği “kapitalizmle uyumlu müşterekler” çizgisini anti-kapitalist müşterekler anlayışla karşılaştırır.


Kaynakça

Argın, Şükrü (2009), “Daralan Kamu, Buharlaşan Siyaset ve Çıkış İmkânları” Red Thread, Sayı 1, http://redthread. org/tr/makale.asp?a=14
Blomley, Nicholas (2004), Unsettling the city: urban land and the politics of property, (Londra, New York: Routledge).
Blomley, Nicholas (2008), “Enclosure, Common Right and the Property of the Poor” Social Legal Studies, 17; 311-331
Caffentzis, George (2004), “A Tale of Two Conferences: Globalization, the Crisis of Neoliberalism and Question of the Commons”    http://www.globaljusticecenter.org/papers/caffentzis.htm
Chatterton, Paul (2010) ‘Seeking the urban common: Furthering the debate on spatial justice’, City, 14 (6): 625 -628
De Angelis, Massimo (2003), “Reflections on alternatives, commons and communities or building a new world from the bottom up” The Commoner 6 http://www.thecommoner.org 1
De Angelis, Massimo (2007), The Beginning of History: Value Struggles and Global Capital (Londra: Pluto Press).
Federici, Silvia (2011a), “Feminism And the Politics of the Commons“, http://www.commoner.org.uk/?p=113
Federici, Silvia (2011b), Caliban ve Cadı, (İstanbul: Otonom) (Çev. Öznur Karakaş).  Göktürk, Deniz, Levent Soysal, İpek Türeli (Der), (2011), İstanbul Nereye? Küresel Kent, Kültür, Avrupa, (İstanbul: Metis)
Hardin, Garrett (1968), “The Tragedy of the Commons” Science, 162:1243-1248.
Hardt, Michael/ Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, (İstanbul: Ayrıntı) (Çev. Eflâ-Barış Yıldırım).
Harvey, David (2008), Yeni Emperyalizm, (İstanbul: Everest) (Çev. Hür Güldü)
Klein Naomi, “Müşterek Olanı Yeniden Ele Geçirmek,” Birikim, Ağustos 2001: 50-55 (Çev. Özgür Gökmen).
Lefebvre, Henri (1991), The Production of Space, (Oxford: Blackwell) (Çev. Donald Nicholson)
Linebaugh, Peter (2008), The Magna Carta Manifesto: Liberty and Commons for All, (Berkeley: University of California Press)
Linebaugh, Peter (2010), “Enclosures from the Bottom Up” Radical History Review, 108: 11-27.
Marx, Karl (2011), Kapital Cilt: I, Ekonomi Politiğin Eleştirisi (İstanbul: Yordam) (Çev. Nail Satlıgan ve Mehmet Selik)
Midnight Notes Collective (1990), The New Enclosures (New York: Autonomedia).
Peck, Jamie ve Tickell, Adam (2002), “Neoliberalizing Space“, Antipode, 34(3): 380-404
Rowe, Jonathan (2001), “The Hidden Commons“, Yes! Magazine,  http://www.yesmagazine.org/issues/reclaiming-thecommons/the-hidden-commons


(*) Bu makale, ilk kez Ekoloji Kollektifi Derneği’nin yayını olan Kollektif / Ekososyalist Dergisi’nin 2012, 12/14  sayısında yayınlanmıştır.

Kültürpark Platformu Açıklaması

Değerli katılımcılar ve saygıdeğer basın mensupları,

Kültürpark’ın korunması yönündeki çabalarımızın bir parçası olarak Sayın Belediye Başkanı’nın son açıklamalarının ardından aşağıdaki hususları kamuoyu ile paylaşmanın doğru olacağını düşünerek bu basın açıklamasına karar vermiş bulunuyoruz.

Öncelikle Sayın Belediye Başkanı’nın eril ve “ben”cil dilini yadırgadığımızı belirterek başlamak istiyoruz. Son dönemde genel siyasi jargonumuzun gittikçe kahvehane üslubuna evrilmesinden toplumun önemli bir kısmı rahatsızken aynı üslubun 8500 yıllık geçmişiyle ve kültürüyle övünen kentimizin siyasetçilerince de benimsenmiş olmasını kabul etmek istemiyoruz. Sayın Belediye Başkanı’nın da bir hemşehrimiz olarak kendi üslubunu gözden geçirme nezaketini göstereceğine eminiz.

Kültürpark Platformu olarak en başından beri Kültürpark’ın korunarak yaşatılması ile birlikte geçmişte Kültürpark’a ait olan “Basmane Çukuru” denen arsanın da en üst düzeyde kamu yararı gözetilerek değerlendirilmesi gerektiğini ısrarla vurguladık.

Bilindiği gibi bu arsa 1990’lı yıllarda ne yazık ki Kültürpark’tan kopartılmış ve çok yüksek yapılaşma koşulu ile donatılarak satılmıştır. Bu dönemde arsada belediyeye, yani kamuya ait olarak kalan %12’lik pay arsanın en değerli yeri olan Basmane Meydanı’na bakan köşesinde ve kültürel-sanatsal işlev yüklenerek tanımlanmıştır.

Bugüne geldiğimizde, 2015 yılında yapılan revizyonla arsanın imar koşulları değiştirilerek Kültür-Sanat işlevi yerine Belediye Hizmet Birimi getirilmiştir.

Bununla yetinilmeyip müteahhit firma tarafından hazırlatılan ÇED raporuna göre arsanın normal inşaat hakkı olan 110.000 metrekare üzerinden Belediye’ye 30.000 metrekare pay ayrılırken projeler incelendiğinde aslında firmanın hukuka aykırı olarak 220.000 metrekareyi aşan bir inşaat yapmayı planladığı ve yapının kent suçu olma niteliği bir yana, belediyenin bilerek ya da bilmeyerek büyük zarara uğratıldığı görülmektedir.

Bugün arsadaki kamu payını % 12’den % 30’a çıkarmakla övünen Sayın Belediye Başkanı’ndan net olarak şu konulardaki tereddütlerimizi gidermesini bekliyoruz:

1- Arsa satılırken arsanın en değerli yerinden ayrılan kamu payının şu an arsanın neresinden ayrıldığı belli midir?

2- Arsa satılırken kongre merkezi – kültür – sanat işlevli olarak ayrılan belediye payı hangi gerekçelerle Belediye Hizmet Binası olarak değiştirilmiştir?

3- İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hizmet birimleri için kentte bir holdingin inşa ettiği kent suçu niteliğindeki bir yüksek yapının içinden daha uygun bir yer yok mudur?

Bu soruları Sayın Belediye Başkanımız doğaçlama ve başta eleştirdiğimiz üslubu ile değil konuyla ilgili belediye uzmanlarının hazırladığı nicel bilgilerle oluşturulmuş raporlarla yanıtlarsa memnun olacağımızı belirtmek isteriz.

Ayrıca Kamunun malı demek olan Belediye’nin hissesi üzerinde yapılacak anlaşmalar bakkal hesabı gibi değil, imar durumu belgesi ve projeler üzerinde belirtilerek açık ve şeffaf olarak kentliye açıklanmalı, her kentli, kentin hakkının korunup korunmadığını izleyebilmelidir. Çağdaş ve sosyal demokrat belediyeciliğin esnaflıktan farkları olduğunu düşünüyoruz.

Bu vesile ile tekrar vurgulamak isteriz ki Basmane Çukuru denen arsa aslında Kültürpark’tan kopartılmış, halkın elinden alınmış bir alandır. Daha önceki açıklamalarımızda belirttiğimiz gibi bu alanda trafik ve silüet başta olmak üzere kentsel altyapı ve mekansal niteliği son derece olumsuz etkileyecek, kent suçu olarak kabul ettiğimiz yüksek yapılaşmaya sonuna kadar karşı olduğumuz gibi böyle bir yapının içerisinde bir belediye hizmet birimi düşünülmesini bu kentin tarihine, kimliğine ve taşıdığı her türlü sosyal, kültürel ve demokratik özelliklere hakaret olarak değerlendiriyoruz ve kabul etmiyoruz

95569

Son olarak, Sayın Belediye Başkanı’nın Kültürpark hakkında, kentin önemli bir çoğunluğu tarafından benimsenmeyen, yeşil alanda yapılaşma getiren, sorunları aşikar olan, bakanlık tarafından da mevzuata uygun olmadığı tescillenen kadük bir projede ısrar ettiğini üzülerek izlemekteyiz. Bizce bugün Belediye’ye düşen, geçtiğimiz süreçte bilgi, belge, düşünce üreten her aktörle buluşup bu alanın korunarak yaşatılması için diyalog ve işbirliği içerisinde yeni bir yol haritası çizmektir. Eğer böyle bir yola girilirse Kültürpark Platformu olarak çalışmalara her türlü katkıyı sunmaya hazır olduğumuzu belirtir,

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Kültürpark Platformu

Yeniden İzmir-Deniz Projesi…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu İyi Tasarım İzmir-2 etkinlikleri kapsamında düzenlenen “İzmir Deniz Projesi” Bir Değerlendirme isimli söyleşiyi izledim.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi tarafından Kültürpark Fuar Alanı’nın 1 No’lu Holü’nde gerçekleştirilen bu söyleşide dinleyicilerin oturması amacıyla serpiştirilmiş yumuşak döşekler keyifli bir görünüm yaratmakla birlikte oldukça yüksekte olması nedeniyle konuşmacı ile dinleyici arasında eşitsiz bir ilişki kuran platform ve salonun kötü akustiği “iyi tasarım” adı verilen organizasyonun gözüme çarpan “kötü tasarım”larından biriydi. O nedenle de yer yer konuşmacıların ya da soru soran dinleyicilerin ne demek istediğini anlamadığımız anlar oldu.

Bir Cumartesi günü yapılan bu etkinliğe katılan dinleyici/izleyici sayısının 15-20 civarında olması ise oldukça uzun bir süre her türlü olanağın kullanılması suretiyle yapılan duyuruların sonuç açısından pek etkili olmadığının göstergesiydi.

22729015_447457192314859_3475495767035628497_n

Söyleşinin konuşmacıları basılı programa göre projenin Mavişehir-Alaybey Tersanesi etabı tasarımcılarından yüksek mimar Mehmet Kütükçüoğlu (Teğet Mimarlık), Turan-Alsancak Limanı etabı tasarımcılarından mimar Metin Kılıç, Alsancak Limanı-Konak Köprülü Kavşağı etabı tasarımcılarından mimar Nevzat Sayın (NSMH), moderatörü ise Doç. Dr. Serhan Ada idi. Bu konuşmacılara, basılı programda olmamasına karşın Bostanlı Deresi ağzındaki gün batımı terası ile köprüyü yapan ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski başkanı Tamer Başbuğ‘un oğlu yüksek mimar Evren Başbuğ da katılmıştı.

Söyleşiye konuşmacı olarak katılanların sadece projenin tasarımı yapan mimarlar olması, tasarım sonrasındaki uygulama ve kullanım aşamalarından sorumlu olanların aramızda bulunmayışı ise benim için büyük bir hayal kırıklığı idi.

Çünkü iyi bir proje tasarımındaki ön koşulun, projenin hazırlık, uygulama ve kullanım aşamalarını birbiriyle ilişkilendirip birleştiren bir süreç yönetimi olduğuna inanıyordum. Ayrıca iyi tasarım konusunu ele alan bütün bilim insanları, sanatçılar ve yayınlar işin böyle olması gerektiğini ifade ederek beni ikna ediyorlardı. O nedenle konuşmacı masasında oturanların sadece projenin hazırlığı ya da tasarımı ile ilgisi olması, işin ikinci ve üçüncü aşamalarından sorumlu olanların orada bulunmaması bana yanlış ve eksik geliyordu.

22552817_447457198981525_4918011765539577738_n

Oysa 2012 yılından bu yana uygulanmakta olan İzmir-Deniz Projesi‘nin tasarımı konusunda birçok eksiklik ya da yanlışlık bulunmakla birlikte; asıl büyük, önemli ve can alıcı eksiklik ve yanlışlıklar uygulama ve kullanım aşamalarından kaynaklanıyor, kentte yaşayanların dile getirdiği şikayetlerin çoğu bu aşamalarla sınırlı kalıyordu.

Ama projenin uygulama ve kullanım aşamalarında yer alanlar -ne yazık ki- ortada yoktu!

Ayrıca İzmir-Deniz Projesi‘nin uygulamasını gerçekleştirenlerle daha önce yaptığımız yüz yüze görüşmelerde onlar da topu ihale süreçlerine, işi üstlenen taşeron ya da müteahhitlere, hatta tasarımcılara atarak kendilerini temize çıkarmaya çalışıyor, kimse ortaya çıkan yetersizlik ya da yanlışlıkları üstlenmek istemiyordu.

Evet, ortada bir yanlışlık ve yetersizlik vardı… Kimse böylesine büyük bir projenin birbirini izlemesi gereken üç ayrı aşaması arasında ilişki kurmaya kalkmıyor; her bir aşamadan sorumlu olanlar ortaya memnun olmadıkları şeyler çıktığında diğer aşamaların sorumlularını kötüleyip suçu onlara atmaya kalkıyordu…

Nitekim projenin Turan-Alsancak Limanı etabının tasarımcılarından biri olan mimar Metin Kılıç‘ın sözünü ettiğimiz bu söyleşide ifade ettiği, “uygulama sırasında projenin ruhuna aykırı davranıldı. İş, sadece çevre düzenlemesi olarak algılandı. Bunu engellemek için biz tasarımcıların işin daha fazla içinde olmamız gerekiyor” ya da “ortaya çıkan uygulamalar sonucunda artık denize ulaşamıyoruz. Sahile yapılan taş setlerle insanların denize ulaşması engelleniyor. Oysa biz bunu tasarlamamıştık.” gibi değerlendirmeleri bu durumu somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

s577126

Evet, sonuç olarak İzmir gibi uygarlığın önemli merkezlerinden bir kente, sırf birilerinin aklına geldi diye “tasarım kenti” kimliğini giydirmek isteyenler açısından oldukça başarısız olan bu organizasyonda, tasarım, uygulama ve kullanım aşamaları açısından başarısız olan İzmir-Deniz Projesi’ni masaya yatırarak tartışmak başka bir talihsizlik olmuştu….

Çünkü daha işin ilk aşamasında yer alan tasarımcıların projenin yanlış uygulandığını, denizle sağlıkla bir ilişki kurulamadığını, yapılanların başlangıçta ortaya konulan tasarımlara uymadığını söyleyerek projenin başarısızlığını somut bir şekilde ifade ediyorlardı.

Oysa iyi tasarım kavramını kullanarak bu organizasyonu yapanlar, başarılı olduklarına inandıkları İzmir-Deniz Projesi üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tanıtımını yapmak isterken ortaya çıkan sonuç, tasarım kavramı üzerinden geliştirdikleri bu proje ile ilgili başarısızlıklarını ortaya koyarak hiç de istemedikleri bir sonuca ulaşılmasını sağlamıştı…

Bu da benim yıllardır söylediğim, söylemeye çalıştığım bir gerçeğin, projenin asıl sahipleri tarafından dile getirilmesinden başka bir şey değildi aslında….

 

 

Göç Psikolojisi: Göçmen Gerçeğini Anlamlandırmaya Dönük Bir Sosyal Psikoloji Derlemesi

Kitap Adı: Göç Psikolojisi: Göçmen Gerçeğini Anlamlandırmaya Dönük Bir Sosyal Psikoloji Derlemesi.

  • Yazan: Meral Gezici Yalçın
  • Yayınlayan: Pharmakon Yayınevi
  • Yayın Yılı ve Tarihi: Ekim 2017, Ankara
  • Sayfa Sayısı: 204

İçindekiler

İlksöz / Ekrem Düzen

Önsöz

Giriş

  • Göç Yolları
  • Göçün Kontrolü ve Göç Rejimleri

Sosyal Psikoloji Kuramları, Modeller ve Araştırma Bulguları

  • Ait Olma İhtiyacı, Yurt, Aile ve Etnik Grup
  • Kültürlenme
  • Benlik ve Sosyal Kimlik(ler)
  • Önyargı ve Kalıpyargı
  • Ayrımcılık ve Dışlama
  • Algılanan Yoksunluk
  • Öznel İyilik Hali (Mutluluk)
  • Bireysel ve Kolektif Çözüm Stratejileri

Sonsöz

Dizinler

0001723558001-1

Elinizdeki kitap, göç araştırmalarında insanın özne halini daha fazla gecikmeden ve layığıyla hatırlayan bir psikoloji kitabı. Meral Gezici Yalçın, bu kitabında, göçü yaratan ve sürdüren tüm bir sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel faktörler yığını arasında, göçü yaşayan, deneyimleyen, aktaran ve anlatan özne-insanın benliğinin ve kimliğinin uğradığı değişimleri görüyor. Dahası, göçün insanın benliğinden ve kimliğinden süzülerek nasıl bir yaşantıya, bir deneyime, bir aktarıma ve bir anlatıya dönüştüğünü görmemizi sağlıyor. Bu kitap bize, göçmenin, gerek yola çıktığı gerekse uğradığı ve ulaştığı coğrafyalardaki devletlerin ve toplumların tüm nesneleştirme çabalarına karşın özne olma halini yine de koruduğunu ve bu hali korumanın bedelinin yeniden bir benlik-kimlik inşasıyla ödendiğini anlatıyor.

Ekrem Düzen

İzmir Körfez Geçişi Projesi’ne karşı çıkmak için bir araya gelmek…

Ali Rıza Avcan

İçinde bulunduğumuz tarih ve koşullar itibariyle İzmir’in en önemli sorunu olarak gördüğümüz İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin 2014 yılından bu yana geçen üç yıllık sürede geçirdiği tarihi gelişimi şu şekilde bir seyir izlemiştir:

1. Adım: İzmir Körfez Geçişi Projesi, 2014 yerel seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olarak halktan oy alan ve bu seçimler sırasında Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı olan Binali Yıldırım tarafından “Körfez’in Altın Gerdanlığı” olarak tanıtılmıştır.

2. Adım: İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinde 76 kişinin (31’i kamu görevlisi) katıldığı halkın bilgilendirilmesi toplantısı, 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu‘nda yapıldı.

3. Adım: TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi, İzmir Körfez Geçişi Projesi için hazırladığı 7 Temmuz 2015 tarihli İzmir Körfez Geçişi Projesi (Otoyol ve Raylı Sistem) Mimarlar Odası İnceleme Raporu‘nu yayınladı. 

4. Adım: TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından 24 Mayıs 2016 tarihinde Tepekule İş Merkezi‘nde düzenlenen seminerde Karayolları 2. Bölge Müdürü Abdülkadir Uraloğlu ile Yüksel Proje Yol Grup Müdürü Özgür Uğurlu, Dr. Işıkhan Güler ve Yüksek Jeoloji Mühendisi Mustafa Kemal Akman tarafından İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında bilgiler verilerek yöneltilen sorulara cevaplar verildi.

5. Adım: 2015-2017 döneminde hazırlanan İzmir Körfez Geçişi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Projesi ÇED Raporunun olumlu bulunduğuna ilişkin karar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 4 Nisan 2017 tarihinde kamuoyuna duyuruldu. 

6. Adım: Doğa Derneği, 26 Nisan 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde “Köprüden Önce Son Çıkış: İzmir’in Kuşları” adını verdiği panel ve forumla İzmir halkını bilgilendirdi.

7. Adım: İzmir Körfez Geçişi (Otoyol ve Raylı Sistem Dahil) Projesi ÇED Raporunun olumlu bulunması üzerine Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP), Arzu Filiz Çıdamlı, Sadi Yalçın Çıdamlı, Oya Otyıldız, Vezan Karabulut, Ali Osman Karababa, Mustafa Gül, Gönül Sevinç Gül, Gürel Nişli, Erhan İçöz, Mehmet Şahin, Ertuğrul Barka, Mevlüt Ülgen, Erol Engel, Hidayet Aldış, Düzgün Aslan, Mustafa İnel, Özgül Aldış, Yusuf Gunt, Cemal Görüş, Halil Cihat Balaban, Süleyman Eryılmaz, Pervin Erten, Ergin Gündoğdu, Veli Ateş, Tevfik Lavandiz, İbrahim Akın, Nevin Aytekin, Erol Çırak, Orhan Bahadır Doğutürk, Recep Hisar, Fırat Korkmaz, Celal Demirkan, Nurten Baltacı Hisar, Cafer Tayyar Başyiğit, Hasan Aytekin, Eren Tunga, Işıl Dirim Kavitaş, Bahattin Bilgin, Fatma Başyiğit, Memduha Aytekin, Güler Sandallı ÖzgenHatice Solmaz Doğutürk, Aksel Ağan, Tülay Karacaörenli, Necdet Özkesen, Ali Tuğrul Çölmekçi, Ahmet Bülent AkyöndemBeytullah Şavkın, Hasan Öztoprak, Özlem İşbilir, Aydan Akalın, Sadiye KızılözAyşe Nazan BilginMehpare Suveren, Bahri Çivril, Nefise Ünsal, Canan Gedik, Nermin Korkmaz, Nevrize Çivril, Zekiye Güzin Tümer, Nermin Baykal, Refia Filiz Kardam, Nabi Yağcı, Ahmet Kardam, Selma Aslandoğan, Sema Yavuz, Mahişeker Yılmaz, Hüseyin Damcıdağ, Özgür Küçüktülü, Ercan Karaca, Tekin Aslandoğan, Alper KaracaSelma Esen, Samih Azmi Eser, Atiye Gül Ezerİnci Erol, Fatma Nalan Mat, Yıldız TekinFatma ÇıkmazelFaruk ArısoyMithat KutsalEftal TurhanÜlkü EşimArif Ali CangıCem Altıparmak olmak üzere 87 yurttaş; ayrıca, Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) Genel Merkezi 04 Mayıs 2017 tarihinde İzmir İdare Mahkemesi’ne ÇED raporunun iptali ve yürütmenin iptali istemiyle dava açtı.

8. Adım: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 22 Haziran 2017 tarihinde İzmir 3. İdare Mahkemesi‘ne gönderdiği yazı ile savunma hakkını kullandı.

9. Adım: Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı‘na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü 13 Temmuz 2017 tarihinde İzmir 3. İdare Mahkemesi‘ne gönderdiği yazı ile savunma hakkını kullandı.

10. Adım: İzmir 3. İdare Mahkemesi‘nin 14 Temmuz 2017 tarih, E. 2017/851 sayılı kararı ile “yürütmenin durdurulması istemi hakkında mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra bir karar verilmesine” oybirliği ile karar verilmiştir.

11. Adım: İzmir 3. İdare Mahkemesi‘nin 28 Temmuz 2017 tarih, E. 2017/851 sayılı kararında, “492 sayılı Harçlar Kanununun (1) sayılı tarifesinin “(A) Mahkeme Harçları” bölümünün (V) numaralı fıkrasına 6009 sayılı Kanunun 20. maddesi ile eklenen 221,80 TL. Keşif Harcı ile bilirkişi ve yol giderlerine karşılık 15.000.- TL. olmak üzere toplam 15.221,80 TL’nin en geç 30 gün içinde Mahkememiz veznesine yatırılmak suretiyle makbuz örneklerinin dava dosyasına ibrazı ve verilen sürenin kesin olduğu, istenilen avansın belirtilen sürede tarafınızdan yatırılmaması, diğer tarafın da yatırmaması halinde talep ettiğiniz keşif ve bilirkişi incelemesi delilinin ikamesinden vazgeçmiş sayılacağınız hususu 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesi ile atıfta bulunulan Hukuk Muhakemeleri Kanununun 324. maddesi hükmü uyarınca tebliğ olunur.” hükmüne varıldığından dava açıp keşif ve bilirkişi talebinde bulunanlardan talep edilen 15.000 liralık keşif harcı ile bilirkişi ve yol giderlerinin karşılığı Doğa Derneği ve TMMOB tarafından ayrı ayrı ödendi.

12. Adım: Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmak amacıyla aldığı 30/03/2017 tarih ve 28-2017/1 numaralı kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle 25.08.2017 tarihinde Doğa Derneği, Cem Altıparmak ve Ali Rıza Avcan tarafından İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi‘nde dava açıldı.

13. Adım: Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ve TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Sekreterliği‘nin 20 Eylül 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi‘nde ortaklaşa düzenlediği basın toplantısında, ortaklaşa hazırlanan “İzmir ve Bölgemizde Planlanan Rant Projeleri Hakkında Rapor” kamuoyu ile paylaşıldı.

14. Adım: Doğa Derneği, 23 Eylül 2017 tarihinde Gediz Deltası Sulak Alanı‘nda gerçekleştirdiği ve kalabalık bir grubun katıldığı Kuş Gözlemi etkinliği ile kamuoyunun dikkati İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılacağı doğal koruma alanına çekilmeye çalışmıştır.

22729214_10214684462012055_3299016319677196118_n

Birbirini izleyen 14 adımda takip ettiğimiz bu gelişmelerden de gördüğümüz gibi, 3 yıl gibi uzun bir sürede toplantılar yapma, davalar açma ve bason toplantıları düzenleme gibi eylemler dışında bu projeye karşı çıkan İzmir halkını ve giderek ülke muhalefetini bu konuda örgütleme, muhalefet cephesini oluşturup genişletme adına fazla bir şey yapılamamış; İzmirlilerin bu projeye karşı olduğu ulusal ve uluslararası düzlemde dosta ve düşmana yeterince duyurulamamıştır.

Protesto 020O nedenle, bu projenin açıklandığı tarihten bu yana projeyi öğrenip anlatan ve dava açarak itiraz eden sivil bir yurttaş olarak başta Doğa Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ve TMMOB olmak üzere dava açmış olan tüm kurumların, sivil yurttaşların ve avukatların bir an önce herkesi kucaklayacak bir araya geliş ve mücadele çağrısı yaparak İzmir ve ülke düzlemindeki en geniş muhalefet cephesini oluşturmaya, bu projeye karşı çıkan her kurum, oluşum ve bireyi bu muhalefet cephesine dahil etmek için çaba göstermeye davet ediyoruz.

Amacımız, İzmir’in gerçek bir ihtiyacı ve talebi olmadığı için tepeden inme bir şekilde önümüze konulan ve İzmir Körfezi’ne, Gediz Deltası Sulak Alanı‘na, İnciraltı’na; özet olarak İzmir’e zarar verecek, oralarda yaşayan flamingoları, balıkları ve diğer canlıları yok edecek, körfezimizi bataklığa dönüştürecek olan bu projeye herkesin örgütlü bir şekilde “HAYIR!” demesidir….

 

Doğu Karadeniz insanları, dereleri ve yaylaları… (2)

Doğu Karadeniz Belediyeler Birliği, 2017 yılı içinde düzenlediği 3. Fotoğraf Yarışması’nda Doğu Karadeniz insanı ve coğrafyasını estetik duygular içinde sunan toplam 87 güzel fotoğrafı bizlere armağan etmiş.

Bu güzel fotoğrafların 43’ünü geçtiğimiz günlerde sizlerle paylaştığımız için bu kez de geriye kalan 44 güzel fotoğrafla Doğu Karadeniz bölgesindeki yolculuğumuza son vereceğiz.

Herkese keyifli izlemeler dileğiyle… 

046
Sergileme, Miraç Kerem Öksüz
047
Sergileme, Adem Türkel – “Bal Hasadı
048
Sergileme, Hakan Güneş – “Sal’dan Pokut’a Bakış
049
Sergileme, Ahmet Kılıç – “Yuva
050
Sergileme, Ahmet Kılıç – “Kamp
051
Sergileme, Sema Mermertaş – “Bulut Denizi
052
Sergileme, Samer Güler – “Çay Zamanı Geldi
053
Sergileme, Recep Ali Cevrim – “Vira
054
Sergileme, Yahya Altuntaş – “Çifte Köprü
055
Sergileme, İlhan Türkmen – “Ordu Kış
056
Sergileme, İlhan Türkmen – “Ordu Boztepe
058
Sergileme, Faruk Gamlıoğlu – “Giresun
23801-263-tfsf-lvtCL
Sergileme, Turan Reis – “Sal Yaylası’nda Sabah
059
Sergileme, Zekeriya Karakaya – “Cegerli Oba
060
Sergileme, Meral Yeşilçiçek – “İzmiks Şenlikleri
061
Sergileme, Yunus Kerim Çanakçı – “Horon
062
Sergileme, İlknur Şen – “Deniz Gölü
063
Sergileme, Musa Öztürk – “Şebinkarahisar Manastır
064
Sergileme, Onur Emre Sarısoy – “Tebessüm
065
Sergileme, Onur Emre Sarısoy – “Işık
066
Sergileme, Elif Yılmaz – “Sepet Ustası
067
Sergileme, Elif Yılmaz – “Kemençe Ustası
068
Sergileme, Faysal Kenber – “Yayla
070
Sergileme, Osman Merdan – “Orta Mahalle
071
Sergileme, Osman Merdan – “Orta Mahalle
072
Sergileme, Muhammet Koç – “Kaçkarlar
073
Sergileme, Çiğdem Akmahmut – “Şavşat Yayla
074
Sergileme, Tayfun Uzun – “Pileki
075
Sergileme, Tamer Türkmen – “Finduk
076
Sergileme, Pınar Beğendik
077
Sergileme, Filiz Uzunismail – “Çay Hasadı
078
Sergileme, Heves Yüce – “Pokut Yaylası
079
Sergileme, Mustafa Tor – “Peak
080
Sergileme, Lokman Dalgıç – “Uzungöl
081
Sergileme, Mirkan Tunç – “Çay İşçileri
082
Sergileme, Nuriye Köser – “Yalı
083
Sergileme, Kenan Çelik – “Yamaç Evler
084
Sergileme, Nimet Çoban – “Elevit Yaylası
085
Sergileme, Nur Kocaman – “Uzungöl
086
Sergileme, Aydın Bodur – “Huzura Bakış
087
Sergileme, Cüneyt Aktaş – “Karadeniz’e Sevda
088
Sergileme, Hüseyin Gedikoğlu – “Evde Sepet Yapımı
090
Jüri Özel Ödülü, Hakan Yaralı – “Çeltik Ekimi
13550-263-tfsf-Ib8Fy
DKBB Özel Ödülü, Evrim Sönmez – “Hayatı Paylaşmak

İzmir’deki özelleştirmelerin klasik yöntemi: Çok ortaklı şirketler

Ali Rıza Avcan

1980’li yıllardan bu yana İzmir’de kurulmuş, başarısız olup kapanmış, isim değiştirmiş, İzmir’i terk etmiş, kayyuma devredilmiş ve halen faaliyette olan çok ortaklı şirketleri hatırlamaya kalktığımızda; aAhmet Piriştina ve Erdal Şafak ile anılan 100 ortaklı Kipa ile Ahmet Piriştina‘nın genel müdürü olduğu Tansaş‘ı, 3 bine yakın ortağın kurduğu Güçbirliği ve EGS Holding‘i, 120 bin tarım üreticisini temsil eden Tariş‘in bankası Tarişbank‘ı, Şinasi Ertan liderliğindeki 160 ortaklı Enda Enerji‘yi, Tepekule Holding‘i, Alsancak Liman İşletmeleri şirketini ve 60 ortaklı Tetusa‘yı, adı İrfan Akça ile anılan 220 ortaklı Şampa‘yı, İzmir Ticaret Odası başkanı Ekrem Demirtaş‘ın öncülüğündeki İzmirli 100 ortağın katılımı ile kurulan İzmir Hava Yolları‘nı, Uğur Yüce liderliğindeki bir ekip tarafından kurulan 116 ortaklı Tarkem‘i hatırlarız…  Tabii ki, hatırlayamadığımız belki de bir bu kadar başka şirketin olabileceğini de dikkate alarak…

Bu şirketlerin bir kısmı zaman içinde büyüyerek ve sahip değiştirerek İzmir dışına kanat açtılar; hatta yerli ve yabancı ortaklarla başarısız evlilikler bile yaptılar… Kipa ve Tansaş bunlardan sadece ikisidir. Kipa bugün markası ve mağazaları ile halen var olmakla birlikte Tansaş markası ve mağazaları artık tarihe karıştı.

Bir kısmı yaşadığımız krizler içinde ya kendiliğinden kapandı, başka şirketlere servis verir hale geldi, TMSF’ye ya da kayyuma devredildi ya da devlet tarafından kapatıldı. Güçbirliği, EGS Holding, Tarişbank, Şampa, İzmir Hava Yolları, Tarkem ise bu tür şirketlere örnek…

Halen aksak köstek devam edenler ise Enda Enerji Holding, Tetusa gibi ilginç gelişmelerle gündemimizi işgal edenler…

B_izmir-Lokma-Tansas-Jpg-02-02-2015-13-48-19Bugüne kadar kurulan bu çok ortaklı şirketlerin performansı İzmir açısından çoğunlukla başarısız olmakla birlikte, bu girişimlere liderlik yapanların ya da destekleyenlerin düşüncelerinin birbirlerinden farklı olduğu anlaşılıyor.

Devamlı olarak bu tür girişimlerin içinde olan sanayici Şinasi Ertan 5 Eylül 2009 tarihinde Yeni Asır muhabiri Sinan Doğan‘a “Herkes ‘solo’ yapmaya çalışıyor. Oysa koro halinde daha başarılı olabiliriz” derken; EBSO eski başkanı sanayici Kemal Çolakoğlu, 15 Eylül 2010 tarihinde Doğan Haber Ajansı’ndan Burcu Taner‘le yaptığı söyleşide “çok ortaklı şirket devri bitti” demekte…

Ancak bu sözlerin söylendiği 2010 sonrası gelişmeler bu eğilimin devam ettiğini, kurucuların henüz bu modelden vazgeçmediklerini ortaya koymuş, İzmirli iş adamları her zaman yaptıkları gibi tanıdıkları ya da iş yaptıkları herkesi, her siyasetten, her meşrepten para sahibi insanları bir araya getirerek şirket kurmaya devam etmişler, devletin ya da belediyelerin bu şirketlere destek olması için insan üstü bir çalışma sergilemişlerdir.

Bunun en son örneği ise İzmirli iş adamlarını, sanayicileri, tüccarları, esnafları, büyük rant gelirine sahip olanları, akademisyenleri, avukatları, yeminli mali müşavirleri, anlı şanlı mimarları, Musevi Cemaati’nin önde gelenlerini, AKP’li ve CHP’li siyasetçileri; hatta belediye başkanının danışmanlarıyla bizzat eşini, en nihayetinde de İzmir ve Konak belediyelerini sadece 20.000 lira katkıda bulunmak gibi kolay bir koşulla bir araya getirerek 116 ortaklı Tarkem‘i kurmuşlar, bununla da kalmayıp şirkete ortak edemediklerini kişileri şirketin sivil yüzü olarak oluşturdukları derneğe kurucu üye olarak kaydetmişler, böylelikle şirketin devletle, belediyelerle, diğer resmi kurumlarla, siyasetçilerle, toplumun diğer kesimleriyle daha kolay ilişki kurup iş yapmasını sağlayacak bir yapı kurmuşlardır. Ta ki, 15 Temmuz 2016 tarihi sonrasında bazı ortaklarının FETÖCÜ olarak kabul edilmesi nedeniyle şirket yönetiminin kayyuma devredildiği tarihe kadar… 

56a0a2a718c7734bb418e967

2017 yılında ise, 2005 yılında kurulmuş olmasına karşın Hazine’ye ait 85 dönümlük araziyi ihale ile kiraladığı 2015 yılına kadar herhangi bir faaliyet gösteremeyen, devlet imkanlarının kullanımı anlamına gelen bu kiralama işleminden sonra ise sermaye sıkıntısı çekmeye başlayan Tetusa şirketine, yeterli olmayan sermayesinin şirket ortaklarınca ellerinin ceplerine atılması suretiyle arttırılması yerine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olmasını sağladıkları görülmüştür.

Görüldüğü kadarıyla bu tür girişimlerdeki temel ilke, her bir katılımcının büyük paralar ödemeden, oldukça az bir bedelle pay sahibi olması, eksik kalanın ise kamu kaynaklarından sağlanmasıdır.

Aslında bu durum, elini cebine atmayı, diğer bir anlatımla risk almayı sevmeyen İzmirli iş adamı, yatırımcı ve sermayedarlarının geleneksel bir tutumudur.

Çünkü çoğunun çıkış noktası, önce Anafartalar Caddesi’nde “işportacı“, daha sonra kiraladığı dükkan ya da mağaza ile “esnaf” kimliğini edindiği Kemeraltı dünyasıdır. 

Bu gruptaki esnaflardan başarılı olanların Kemeraltı sonrasındaki ikinci mekânları ise bir “toptancı tüccar” kimliğiyle geçip yerleştikleri Mimar Kemalettin bölgesidir.

Önce “esnaf“, sonrasında “tüccar” kimliği kazanan bu kesimin üye olduğu meslek örgütleri ise haliyle esnaf odaları ya da İzmir Ticaret Odası’dır.

CzOFqciXAAAe1SD

İzmir içindeki ticaret sermayesinin bundan sonraki büyüyüp yükselme hamlesi, her esnaf ya da tüccarın hayalini süsleyen “sanayici” kimliği edinerek sınıf atlama olarak kabul edildiği için önce atölye sonrasında da fabrika kurmak şeklinde gerçekleşir.

Çoğu kez bir aile işletmesi olarak yaşama geçen bu dönemde ülkenin, bölgenin ya da İzmir’in sunduğu olanaklar çerçevesinde kurulan atölyeler fabrikaya, şirketler şirketler grubuna dönüştürülerek sermayenin büyütülmesine çalışılır.

Daha da büyüyenler başka bölgelere; özellikle de İstanbul’a geçmeye çalışır, bölgesel ya da ulusal ölçekli bir işletme olarak yabancı yatırımcılarla iş yapmaya çalışırlar.

Ama şirket yönetiminde olan bütün aile bireylerinin bunca gelişip güçlenmeye, dönüşüp büyümeye; hatta kurumsallaşmaya karşın vazgeçemedikleri temel bir tutumları vardır: Tedbirli olup fazla risk almamaya, bugünün yatırımını hemen yarın, hatta yarından da önce geri almaya çalışırlar. Bu tutum çoğu şirket sahibi, ortağı ve yöneticinin adeta genlerine işlemiş geleneksel bir reflekstir.

Herhangi bir riskle karşılaştıklarında da ilk yaptıkları şey ellerindeki arsa, arazi ve gayrimenkulleri elden çıkarmaktır. 

Fazla risk almayı sevmedikleri için önlerine birinin geçmesi suretiyle üstlendikleri ufak riskler çerçevesinde bir araya gelerek çok ortaklı şirket kurmayı severler. Öne geçen kişi ya da kişiler ise genellikle akraba, mahalle arkadaşı, okul arkadaşı ya da iş yapılan güvenilir, kamuoyu tarafından tanınan ve ilişkileri güçlü kişilerdir. 

Bir araya getirilen kişilerin bir kısmı tüccar, tacir, iş adamı, yatırımcı, kira tahsilatçısı gayrimenkul sahipleri olmakla birlikte bu gruba iktidara yakın devlet ve belediye yöneticileriyle bürokratların, Musevi Cemaati üyelerinin, yeminli mali müşavirlerin, avukatların ve akademisyenlerin dahil edilmesine özel bir önem verilir. Böylelikle her türlü olası risk ve tehlikeye karşı güçlü bir iktidar bloku oluşturulmuş olur.

alti-yedi-eylul-istikal-caddesi

Diğer yandan da, “İzmir’i çok sevdikleri” ya da “İzmir’i kurtarmak için yola çıktıkları” öyküsüyle kamuoyunda sempati yaratıp onların desteğini almaya yönelik bir halkla ilişkiler çalışmasını yürütmeye çalışırlar. 

Bu tür çok ortaklı şirket girişimlerinin diğer bir özelliği ise devletin ya da yerel yönetimin katılımını sağlayarak ya da o gücün imkanlarını kullanarak kamu kaynaklarına; özellikle de devlete ve yerel yönetimlere ait taşınır ve taşınmaz mallara kolaylıkla ulaşmasıdır.

Bu bazen Hazine’ye ya da belediyeye ait arsa, arazi ve diğer gayrimenkullerin kurulan şirketlere tahsis edilmesi, bazen yerel yönetimlerin şirket sermayesine doğrudan katılması; çoğu kez de başka bir şekilde açılamayacak kapıların, kamu kurumlarıyla beraber olup onlarla iş yapıyor olmaktan kaynaklanan avantajlarla açılması suretiyle gerçekleşmektedir.

İşte bütün bu nedenlerle, hepimizin bildiği gibi bir zamanlar bir belediye kuruluşu olarak Tansaş tarafından kullanılan çoğu belediye taşınmazının önce özelleşen Tansaş, daha sonra da Migros tarafından ya da daha önce Kültürpark alanında iken sonra bu alandan çıkarılan “Basmane Çukuru“nun önce Güçbirliği, şimdilerde ise Folkart tarafından ya da 1987 yılında İzmir Hilton Oteli’nin bulunduğu binanın yapılması için belediyece tahsis edilen 7.200 metrekare büyüklüğündeki arsa karşılığında % 23,84 oranındaki payla ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik A.Ş.’ndeki kamu payının gasp edilmesi sağlanmıştır.

Resim1Bütün bu olumsuz örneklerin de gösterdiği gibi İzmir özelinde yıllardır izleyip tanık olduğumuz başarılı ya da başarısız tüm çok ortaklı şirket girişimlerinde, Hazine ya da belediyeler sayesinde elde edilip özelleştirilen kamu kaynaklarının çoğunluğun yararına aykırı bir şekilde kullanıldığı söylenebilir.

O nedenle de, bugüne kadar hep İzmir’in işine yaradığı söylenen “çok ortaklı şirket” modeliyle gerçekleştirilen tüm girişimlerin kamu yararının korunması açısından çok dikkatli bir şekilde izlenmesi ve aslında bizlere ait olan zenginlik ve değerlerin bu şekilde gasp edilerek çarçur edilmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

İzmirli bir Didem Madak…

CEVŞENÜ’L-KEBİR
Işıl. Uzun siyah saçlı kız
Bu rutubetli mektup selamlarla doludur.
Hüznümü assam kururdu ütü masasına.
Ama çoraplarım kurumayacak sabaha.
Hem bilirsin,
Yağmur kadar İzmirliyimdir.
Plastik gardırobumun karnı deşilmiş.
Sanki kanat çırpmaya hazır bir martı.
İşe yine geç kalacağım.
Kızarsa, müdüre bir parça gevrek atarım.
İzmir’ de simite gevrek derler,
Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda.
Böyle mavi,
Böyle yeşil, böyle sarı değil.
Kara, kapkara büyü.
Ben de bundan sonra artık,
İnadına
Susamlı ve yoksul şiirler yazacağım.
Bazen pencereden baktığımda
Elma şekerleri asmışlar sanıyorum ağaçlara.
Ama saat beş buçuk olduğunda
Vallahi kalbimin yerinde hep bir elma şekeri vardır.
Sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl:
Koşmak ister,
Salıncağa binmek ister …
Şubatta falan dağ laleleri çıkıyor ya
Alıp ıslıyorum koca bir kaseye.
Bazen yağmura bağırıyorum:
Bas ulan! Bas evimi basacaksan!
Yaşım yirmi altı oldu bu sene.
Duvar döküldü rutubetten
Beton gri bir kabak gibi ortaya çıktı.
Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.
Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,
Duyuyor musun?
Hayatı seviyorum yine de.
İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım.
Bana beni kötülüklerden korusun diye verdiğin
Cevşenü’l-Kebir’i duvara astım.
Ölüm. Siyah taşlı gümüş yüzük.
Bu mektup,
Rutubetli selamlarla doludur.
Didem Madak / Grapon Kağıtları

tumblr_on29mzC5IC1ron3qio1_1280

ENKAZ KALDIRMA ÇALIŞMALARI
1.
Bir tezgahtar parçasıyım ben
Üç kuruşluk acıya müdahale edemem
Kanatlarımda sigara yanıkları
Gül diye okşadım onu yıllarca
Sen istersen derdim müşterilerime
Sen istersen kalbimin hepsi de melek olsun
İnanırım bazen bir kase bal bile umutsuzdur.
Gül tutan bir adam aradım yıllarca
Rakamlar büyür, şehir küçülürdü.
Vazgeçtim, vazgeçtim sonra
Beni anneme götürsün bindiğim bütün taksiler.
Kalbim neden isli bir şehir?
Kalbim! Neden ben?
Bir tek aşk sözü söylememiş gibiyim.
II.
Bir tezgahtar parçasıyım ben
Kendime alıştım bodrum katlarında
Geceleri yokluğum karşıladı beni
Kuru yapraklar sererdi merdivenlerine
Viks sürdüm burnuma, coca-cola içtim
Ağlamaklı oldum kaç kere çilek reçeli yüzünden.
Büyülendim Sibel Can çalınan taksilerden
Büyülendiğin şeyler,
Büyülenmediğin şeyleri döverdi bilem.
Neden sen böyle çocukluk resmiydin kalbim?
Kendime alıştım bodrum katlarında
Artık bir karanlık bağımlısıyım.
Kezzap attı yüzüme sokak lambaları
Tenekeden bir aydınlıkla kestim
Hayatla ilgili bütün bağlarımı
Hazırım ben
Bir anne ismine bağlamayı her şeyi:
Füsun …
III.
Acıklı sözler kraliçesiyim ben
Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı
Hızlı daha hızlı
Fazla vaktim kalmadı
Artık ifadem alınmalı.
Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!
Beni bir sutyen lastiği ile asın.
İnanın kendimin
“Yokluğunda çok kitap okudum”
Bana birkaç hayati meseleyi ödünç ver kalbim
Görüş günlerinde seninle konuşabilmem için.
Kalbim neden ben?
Sırf sevinesin diye seni bir kere bile
Elinden tutup parka götürmedim.
IV.
Melankoli ve kolonya şişesi
Kalbim ile İzmir aynı şey mi?
Boyunlarında simsiyah birer halka
Kumruların hepsi de dişi mi?
Gugukguk yusufçuk
Nerdesin? Burdayım.
Bekleyin, bekleyin geliyorum!
Melankoli ve kolonya şişesi
Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor.
V.
Kalbimi bıraktım bir yanıbaşımda
Kanatlarımla hep böyle yalnız başıma
Son şiirimi de kaybettim.
Kalbim! Neden ben?
Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim.
Didem Madak / Grapon Kağıtları

didem-madak

KARINCA KUMU
Işıl’a . . .
Yine gittin o karanlık odaya
Karanlık uykularına.
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
Güneşli ve sıcak iki hurma.
bir bakardım hayata dikleniyor
Diktiğin horoz ibikleri saksılarda.
Biriciğim, kardeşim ne oldu sana?
Karşıyaka vapurunda alıştı dilim en çok acıya
Acı çaylar içer ve bakardım karanlık sulara
Bir balığın uykusunu düşlerdim
Karanlık sularda kaybettiği rüyaları,
Sigaramdan kopup giden iki kıvılcım
Merak ederdim ne konuşurlar aralarında?
Sen beni hep merak ederdin,
Sen beni hep yemeğe beklerdin,
Seni sıcacık evimizde bulduğumda
İki kıvılcım buluşmuş gibi olurdu
Balığın karanlık uykusuyla.
Bir kesmeşeker koymuş gibi olurdun sanki
Dilimin ucuna.
Berekettir diye hani geçen hıdrellezde
Karınca kumu toplayıp getirmiştin
Kimse bereketi öyle getirmedi bana
Küçük, küçücük bir torbada
Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Ama bozuklar harmandalı oynuyor,
Zil oluyor parmağımın ucunda,
Küçücük insanlar şimdi cüzdanıma her bakışımda
Neşeli bir ateşin üstünden atlıyor.
Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için
Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.
Kötü rüyalar görürdüm durmadan
Bağırırdı bir yaşlı kadın:
“Mavi alevlerin ortasına,
Bu kırmızı elbise giymiş kadın yakışır.”
Sanırım birileri beni yakacak
diye tuttururdum sabahları.
Ateş iyidir derdin sen, başarıdır,
Çok şeyler başaracaksın.
Kardeşim, biriciğim sen olmasan,
Ablanın kabuslarını kim hayra yorardı?
Yine gülsen, gülüversen,
Ben böyle saymazdım
çarşafımdaki kırmızı gülleri o zaman.
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller,
sensiz hiç bitmiyor zaman.
Çıksan o karanlık uykudan,
Kilerde fazla güneşimiz kalmış mı bir baksan.
Bütün serotonin geri alım inhibitörleri birleşseler
Geri alamazlar çünkü,
hayra yorulmuş bir rüya kadar sevinen hayatı,
geri alamazlar bir avuç karınca kumunun huzurunu.
Kardeşim, biriciğim
Bazı yaralar yararlıdır buna inan,
Bazı yaraların ortasından küçücük bir el,
Sanki geçmişine çiçek uzatır,
Bazı yaralardan sızan kanla,
Tüm geleceğin yıkanır.
Bazı yaralar. ..
Sayıyorum, sayıyorum
Hiç bitmiyor güller
Sensiz hiç bitmiyor zaman.
Belki saymayı mutsuzlar bulmuştur.
Mutsuzlar hep sayar.
Bizler mihsabıyız hayatın,
Tam on gün oldu,
Gamzelerinden su içmiyor kuşlar.
Kardeşim, biriciğim
Hadi çık o karanlık odadan.
Didem Madak / Ah’lar Ağacı

maxresdefault

Ben kırmızı tırtıl dili gördüm. bize geldi. siren sesleri arasında. Her şey bir arada ve aynı anda olmuştu. yangın çıkmış, yaralananlar olmuş, su basmış, ölen ölmüştü. aynasızlar vardı, tutuklamalar vardı. ey beni dili kesik bir korku filmine esas kız yapan hayat! bak küfrün sokaklarında lambalar yandı. ben sesleri birbirine uyduğu için yalnızca perşembeleri endişelenen bir şair değilim. bilesin ki devamlı endişeliyim. bilhassa pazarları. İzmir’deyken eski günlerde. benim eski günlerim İzmir’de kaldı. işte o günlerde Pazarları pazara çıkıp sebze ve meyveleri rengarenk bir eski düğme kutusu gibi karıştırır ve rahatlardım. bilhassa inanmaya inanırdım. ümitvardım. ümitvarların acısı büyüktür. o zamanlar inanan bir ümitvar acısı ile ağlardım. dilimdeki tutuklama İstanbul’da başladı. bazı geceler dilimi tutan pası ovar ve inançlarımı geri isterdim. ümitvar acılarımı geri isterdim. benimle konuşmalarını isterdim. bana söyleyin derdim. “beni böyle çaresiz, beni böyle derbeder” bırakmayın derdim. ben söyledim. böyle söyledim. kısa ve sert söyledim. bunu sadece ve sadece ……..
Didem Madak / Pulbiber Mahallesi

Doğu Karadeniz insanları, dereleri ve yaylaları… (1)

Doğu Karadeniz Belediyeler Birliği 2017 yılı içinde düzenlediği 3. Fotoğraf Yarışması’nda Doğu Karadeniz insanı ve coğrafyasını estetik duygular içinde sunan toplam 87 güzel fotoğrafı bizlere armağan etmiş.

Biz de bugün bu 88 fotoğraftan 43’ünü, önümüzdeki günlerde ise geriye kalan diğer 44 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşacağız.

Herkese keyifli izlemeler dileğiyle… 

001
Birincilik Ödülü, Sabri Altın – “Balıkçı
002
İkincilik Ödülü, Hasan Zer – “Meci
003
Üçüncülük Ödülü, Turan Reis – “Kaçkar Büyükdeniz Gölü
004
Mansiyon, Murat İbranoğlu – “Akan Bulutlar
005
Mansiyon, Yılmaz Karaca – “Mansiyonlar
006
Mansiyon, Oğuzhan Hacısalihoğlu – “Trabzon
007
Mansiyon, Adem Türkel – “Bal Hasadı
008
Mansiyon, Refik Demir – “Trovit Yaylası
009
Sergileme, Hanife Yalçın – “Perşembe Yaylası
010
Sergileme, Serdar Kalay – “Kızyüs Mesenliği
011
Sergileme, Murat İbranoğlu – “Gito’da Sabah
012
Sergileme, Ekrem Kalkan – “Dibek Taşı
013
Sergileme, Ekrem Kalkan – “Memleket Sevdası
014
Sergileme, Doğukan Erşet – “Deremezra
015
Sergileme, Münevver Dölek – “Sürü
016
Sergileme, Arzu İbranoğlu – “Kızkalesi
017
Sergileme, Serdar Şeker – “Karagöl
018
Sergileme, Caner Başer – “Sürü
019
Sergileme, İsa Cıda – “Semerci
020
Sergileme, Hasan Uçar – “Ünye
021
Sergileme, Gürsel Egemen Ergin – “Ahşap Havan
022
Sergileme, Hakan Yaralı – “Çeltik Tarlası
023
Sergileme, Ali Kahveci – “Uzungöl
026
Sergileme, Orhan Tanhan – “Çeltik Değirmeni
027
Sergileme, Ali Mermertaş – “Eve Dönüş
028
Sergileme, Nurten Öztürk – “Ölümsüz
029
Sergileme, Nurten Öztürk – “İsimsiz
030
Sergileme, Emre Vardal – “Kızkulesi
031
Sergileme, Onur Tataroğlu – “Mısırcı
032
Sergileme, Erkan Örtücü – “Tekneler
033
Sergileme, Ahmet Tarımcı – “Ayasofya
034
Sergileme, Ümmü Kandilcioğlu – “Horon
035
Sergileme, Murat Topal – “Cinciva Köprü
036
Sergileme, Murat Topal – “Varol Santa
037
Sergileme, Zeliha Begöz – “Perşembe Yaylası
038
Sergileme, Mehmet Tokatlı – “Tütün
039
Sergileme, Oğuzhan Hacısalihoğlu – “Boztepe
040
Sergileme, Nurten Koç – “Ayasofya Kilisesi
041
Sergileme, Ufuk Seferoğlu – “Mavi
042
Sergileme, Egemen Umut Şen – “Süpürgeci
043
Sergileme, Özgür Konur – “Giresun
044
Sergileme, Yasemin Yazıcı – “Karakış
045
Sergileme, Murat Tırış – “Rizeli Anne