Evet, bu kadar uzun ve ilk okunduğunda anlaşılmayacak bir başlıkla başladım yeni yazı dizisine. Çünkü bugün ve yarın sizlere, iflası Sayıştay raporu ve belediye meclisi kararı ile belgelenmiş bir belediye şirketinin; kısa adı İZDENİZ olan İzmir Deniz İşletmeciliği Nakliye ve Turizm Ticaret Anonim Şirketi‘nin kötü yönetiminden kaynaklanan ilginç hikayesini anlatarak gelinen son noktada kamu kaynaklarının nasıl savrulup israf edildiğini göstermek istiyorum.
Bilmeyenler için söyleyelim ki; kısa adı İZDENİZ A.Ş. olan şirket, 18 Kasım 1992 tarihinde İZBAK A.Ş. İzmir Büyükşehir Belediyesi Bakım Onarım Makine Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi adıyla kurulup 1999 yılında bugünkü adını alan, 2000 yılında da Türkiye Denizcilik İşletmeleri‘ne bağlı gemi ve iskelelerin özelleştirilmesi projesi kapsamında Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 04 Nisan 2000 tarih, 2000/06 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne devredilen İzmir Körfezi hattında deniz yolu ile yolcu ve araç taşımacılığı yapan 30 yıllık bir şirket.
Şirketin kendi ağzından…
Şirketin İnternet sayfasındaki bilgilere göre, “8 Mart 2000 tarihinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş. den devralınan 104 personel, 8 yolcu gemisi ve 3 Araba Vapuru ile İzmir Körfez Hattında Deniz Yolu ile Yolcu ve Araç Taşımacılığına başlayan İZDENİZ A.Ş, bugün 400 personeli, 8 adet iskelesi, 15 adet Hafif Yolcu Gemisi, 1 adet Nostaljik Yolcu Gemisi, 5 adet Araba Vapuru ve 4 Yolcu Motoru ile hizmet vermeye devam etmektedir.“
“2000 yılında sadece 4 hat ve günde 60 sefer ile başlanılan Körfez Taşımacılığı; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Körfez’de toplu ulaşım imkânlarını artırma yolunda yaptığı yatırımlar sayesinde her gün 9 farklı hatta toplam 274 sefer ile devam etmektedir. Yaz sezonunda ise programlı seferlere ilave olarak Urla / Mordoğan / Foça İskelelerine seferler düzenlenmektedir.“
“20 yılı aşkın süredir yolcularımızın, yoğun şehir içi trafiğinden uzakta, hızlı, ekonomik ve İzmir Körfezinin tadını çıkararak seyahat etme imkânı buldukları konforlu, çevreci ve modern gemileri ile İZDENİZ A.Ş, , yıllık ortalama 12 milyon yolcu ve ortalama 750.000 araç taşımaktadır.“
Yolcu sayısı azalırken taşınan araç sayısı artıyor…
Şirketin İnternet sayfasında artan nüfus dikkate alınmadan yılda ortalama 12 milyon yolcu taşındığı belirtilmekle birlikte, 2021 yılında taşınan yolcu sayısı 10.741.263 olmuş ve 2019 yılında 18.018.826 olan rekor yolcu sayısına henüz ulaşılamamıştır. Deniz yolculuğu, Covit19 Pandemisinin geçerli olduğu dönemde en sağlıklı ve doğru seçim olmakla birlikte; 2020 ve 2021 yıllarında yolcu sayısında büyük bir düşüş yaşanmıştır.
Ayrıca taşınan yolcu sayısını kentte yaşayan insan sayısı ile karşılaştırdığımızda her bir İzmirlinin yılda 2-3 kez vapura bindiğini, İzmir trafiğine kayıtlı her bir taşıt aracının da en fazla 1 kez arabalı vapurdan yararlandığını görürüz.
Pusulasız ve rota belli olmayan bir deniz yolculuğu…
2000-2021 dönemindeki yolcu ve araç sayılarını gösteren verileri, İzmir‘deki günlük ya da yıllık toplu ulaşım rakamlarıyla mukayese ettiğimizde ise, 2017 yılı itibariyle günlük yolcu taşıma kapasitesi 36.933 kişi/gün⁽¹⁾ olan denizyoluyla ulaşım düzeyinin bugün hangi noktaya geldiği ya da 2025 ve 2030 gibi hedef yıllar itibariyle hangi düzeye çıkacağı -ne yazık ki- bilinmemektedir. Çünkü 2015-2019 döneminde hazırlanıp 2030 yılını hedefleyen İzmir Ulaşım Ana Planı ile 2020-2024 dönemine ait İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı‘nda deniz kıyısında ve bir körfezin içinde bulunan İzmir‘deki denizyoluyla ulaşıma gereken değer verilmemiş, buna ilişkin stratejik bir hedef ve amaç belirlenmemiş, denizyolu ulaşımının hangi noktadan alınıp hangi noktaya taşınacağını gösteren herhangi bir performans hedefi gösterilmediği için İZDENİZ‘in önümüzdeki yıllarda hangi miktardaki yolcu ve araç sayısıyla hangi düzeyde bir hizmeti hedeflediği bilinmemektedir.
Zayıf mali yapı ve yanlışlıklar sonucunda harcamaların İzmir Büyükşehir Belediye bütçesinden yapılmasına karar verilmesi…
Şirketin bugün itibariyle taahhüt edilmiş nominal sermayesi 331.250.000.-TL. ödenmiş sermayesi de 273.923.235,87 TL’dır.
Kasım 2021 tarihli 2020 Yılı Sayıştay Denetim Raporu verilerine göre sermayenin % 92,9’u İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne, % 5’i ESHOT‘a, % 1,0517’sini İZULAŞ‘a, % 1,0475’i İzbeton’a, % 0,0008’i de Grand Plaza A.Ş.‘ne ait olup İZDENİZ‘in İzban‘da ve Kent A.Ş.‘de % 1’er, İzulaş A.Ş.‘nde de % 0,00171 oranında hissesi bulunmaktadır.
Şirketin 2018 yılı zararı 38.097.957,59, 2019 yılı 59.761.139,92 iken 2020 yılı zararı 80.996.322,64 TL olarak gerçekleşmiştir. 2020 yılı zarar rakamı 2018 yılına göre % 112 artış, 2019 yılına göre % 35 artış göstermiştir. Bu durum, pandemi koşullarında yolcu taşımacılığı faaliyetinin düşmesi nedeniyle şirket brüt hasılatının % 28 oranında düşerek 25.550.853,81 TL olarak gerçekleşmesine karşın, şirketin personel maliyeti ve hizmet maliyetlerinde yaşanan sürekli artıştan kaynaklanmaktadır.
Bunun dışında, Sayıştay Başkanlığı‘nın 2021 yılı denetimi sonrasında, şirketin personel giderlerinin şirketin satış hasılatından fazla olduğu; 2018 yılı hasılatı 34.221.190,54 TL iken personel giderinin 29.766.216,09 TL, 2019 yılı hasılatı 35.412.689,40 TL iken personel giderinin 40.470.101,01 TL, 2020 yılında salgın koşullarının etkisiyle şirketin personel giderinin hasılatın % 180 oranında gerçekleştiği belirlenmiştir. Bu veriler çerçevesinde şirketin tüm faaliyetleri sonucu oluşan hasılatın personel giderini dahi karşılamadığı, personel maliyetinin salgın döneminde hasılatın iki katına yaklaştığı görülmüştür.
Bu durumun doğal bir sonucu olarak İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 16.03.2022 tarih, 318 sayılı kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZDENİZ A.Ş. arasındaki 2014 tarihli “Deniz Yoluyla Yolcu ve Araç Taşımacılığı Devir Sözleşmesi” işletme giderlerin artması ve hasılatın düşmesi gerekçe gösterilerek İZDENİZ masraflarının doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce üstlenilmesi sağlanmış; ancak, bu sözleşme metni kamuoyu ile paylaşılmamıştır.⁽²⁾
Ayrıca Aziz Kocaoğlu döneminde alınan 15 adet geminin hız, boyut ve işletme maliyeti gibi faktörler itibariyle yanlış seçimi, bu gemilerdeki büyük maliyetli pervane şaft arızaları, ilk önce bakım ve onarım merkezi olarak yüksek rakamla kiralanan Üçkuyular İskelesi yakınındaki Levent Marina‘nın bu işe uygun olmadığının anlaşılması üzerine, lüks bir restorana dönüştürülmesi, sözü verilen Mavişehir, Bayraklı gibi iskele ve hatların bugüne kadar açılamaması, şirket yönetim kurulu üyelerine sağlanan menfaatlerin genel kurul yerine aynı üyelerden oluşan şirket yönetim kurulu tarafından belirlenmesi gibi nedenlerle şirketin zararı daha da büyümüştür. ⁽³⁾
Çalışanların durumu…
Bilgi edinme hakkı ve mevzuatı çerçevesinde sorduğumuz takdirde “şirket sırrıdır, veremeyiz” gerekçesiyle öğrenemeyeceğimiz personel bilgileri, yine aynı Sayıştay denetim raporu verilerine göre şu şekildedir: Şirketin idari birimleri; Muhasebe ve Mali İşler Müdürlüğü, Satın alma Müdürlüğü, Malzeme İkmal Müdürlüğü, İdari İşler Müdürlüğü, Basın Halkla İlişkiler Müdürlüğü, İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğü, Operasyon Müdürlüğü, Teknik Müdürlüğü ve Marina İşletme Müdürlüğü’nden oluşmaktadır. Şirkette çalışan personel sayısı 1 genel müdür, 1 genel müdür yardımcısı, 8 müdür olmak üzere 31.12.2020 tarihi itibariyle 397’dir.
Yönetici kalitesi mi dediniz?
Hatırlayacağınız gibi İZDENİZ, yönetim kurulu üyeliklerine İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tarafından atanan ilginç isimlerle biliniyor. Örneğin CHP İzmir 1. Bölge milletvekili adayı maliyeci Turgay Bozoğlu‘nun bir dönem yönetim kurulu başkanı olarak görevlendirilip sonrasında geri alınması, Tunç Soyer‘in özel şoförü Hüseyin Sezer‘in bir dönem yönetim kurulu üyesi olarak görevlendirilip konunun Sayıştay raporuna girip uyarılması üzerine görevden alınması, “Sokak Ekonomisi” çalışmalarıyla öne çıkan Kamuran Elbeyoğlu ve Osman Sirkeci‘nin, özel vakıf üniversitesi Yaşar‘dan gelen Mehmet Ufuk Tutan‘ın, yönetim kurulu üyesi yapılması ve bir süre sonra yönetim kurulu üyeliğinden alınmaları ilk akla gelen örneklerdir.,
Şirketin İnternet sayfasındaki “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünün verdiği bilgilere göre, toplam 15 kişinin bulunduğu yönetim kurulunda başkan olarak MTS Denizcilik isimli özel bir şirketin ortağı Osman Hakan Erşen, üye olarak Konak Belediyesi meclis üyesi ve Milli Kütüphane Vakfı Başkanı avukat Ulvi Puğ, İZDENİZ Genel Müdürü Ümit Yılmaz, İZSU Su Arıtma Dairesi Başkanı Sezer Hakan Alpsoykan, ESHOT Araç Bakım Onarım Dairesi Başkanı Kadir Yıldız, emekli İZSU Genel Müdürü Aysel Özkan, gazeteci ve CHP eski milletvekili Osman Korutürk‘ün eski danışmanı Muzaffer Ayhan Kara, İzmir Büyükşehir Belediyesi Satınalma Dairesi Başkanı Övünç Özgen, İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Arif Kudsi Güder, İzmir Büyükşehir Belediyesi Muhtarlıklar Dairesi Başkanı Ali Kılıç, İzmir Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Dairesi Başkanı Banu Dayangaç, İzmir Büyükşehir Belediyesi Zabıta Dairesi eski başkanı Şemi Albat, İZSU Makine İkmal ve Tesisler Dairesi Başkanı Aktan Akarsu, İZSU 1. Bölge Su ve Kanal İşletmesi Dairesi Başkanı Ferit Çağlar ve İZSU 1. Bölge İşletmeler ve Bakım Onarım Dairesi Başkanı Necdet Evrim Eryılmazlı bulunmaktadır.
Bu unvan ve isimlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, bir denizyolu ile toplu ulaşım şirketi olan İZDENİZ‘i yönetenler arasında çoğunluğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin konu ile ilgisi olmayan daire başkanları, özellikle de İZSU yöneticileri oluşturuyor. Oysa bütün kurumsal büyük şirketlerde, hem yönetim kurulu üyelerinin hem de onun altındaki operasyonel yöneticilerin şirketin iştigal konusu ile ilgili eğitim almış olmaları ve o eğitimlerin süregelen diğer eğitimlerle zenginleştirilmesine, şirketin faaliyet alanında bilgili, birikimli, becerikli ve yetenek sahibi olmalarına, bu özellikleriyle doğru kararlar alarak şirketin başarılı bir şirket olması çalışmalarına dikkat edilir ve İZDENİZ‘de olduğu gibi yöneticiler ve yönetim kurulu üyeleri sık sık değiştirilmez, yönetimdeki istikrara önem verilir.⁽⁴⁾
Sonuç olarak,
1) Deniz ulaşım filosundaki işletme gideri yüksek, kullanıcı alışkanlıkları açısından körfez yolculuklarına uygun olmayan ve talebin çok üstünde bir kapasiteye sahip gemilerin seçimindeki ölümcül hatalar; hatta usulsüzlükler,
2) Yönetici kadroda yetersizliğe yol açan ve liyakati dikkate almayan atamalar,
3) İzmir Körfezindeki denizyolu ile ulaşımın yerini ve payını toplum içinde arttırmaya yönelik temel politika, stratejik öncelik, hedef ve amaçların yokluğu,
4) İzmir Ulaşım Planı 2030 ile belirlenmiş hedeflere henüz ulaşılmamış olması ve plan dışı uygulamalara ağırlık verilmesi,
5) Belediye ve şirket yönetiminin, Levent Marina‘yı çekek ve onarım yeri yapma gibi konularda aldığı yanlış kararlar,
6) Sayıştay denetim raporlarında da belirtildiği gibi, şirket yönetim kurulundaki üyelerin kendi menfaatleriyle ilgili konularda karar alması,
gibi nedenlerle İZDENİZ A.Ş., deniz kıyısında ve geniş bir körfezin çevrelediği İzmir’de, kamu yararını dikkate almayan politika, strateji ve uygulamalarla zarar etmeye mahkum bir şirket haline getirilmiştir.
Devam Edecek…
⁽¹⁾İzmir Ulaşım Ana Planı Katılım Süreci ve Çalıştay Sonuçları -Deniz Ulaşımı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, 2017, s.3
9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in emperyalist ülkelerindeki emrindeki Yunan Ordusu’nun işgalinden kurtuluşunun 100. yılı…
Aynı zamanda da, Ankara‘da doğup uzun yıllarını Ankara, İstanbul, Bursa ve İzmir‘de geçirmiş ve esaslı bir tarih eğitimi alıp 9 Eylül’ün ne anlama geldiğini gayet iyi bilen bir yurtseverin, 9 Eylül 1922’de kurtarılıp hafızasını yitiren İzmir‘e değer veren ve bu kente dair görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini dile getirmek amacıyla yazdığı/yazılan metinleri biriktirmek amacıyla oluşturup bugüne kadar sürdürdüğü Kent Stratejileri Merkezi isimli bloğun 6. yılı…
İzmir, 9 Eylül 1922
Ankara‘dayken Mustafa Kemal Paşa‘nın Ankara‘ya geldiği 27 Aralık 1919 ve Ankara‘nın başkent olduğu 13 Ekim 1923 tarihlerinin yıl dönümlerini önemser ve Ankara yerlisi olan eniştemle akrabalarının Seymen giysileri giyip gümüş kamalarını kuşaklarına sokup yürüyüşlerini ve Ankara oyunlarını oynamalarını severdim. Hele ki, bu oyunları gayet iyi oynayan eski Ankaralı bir komşumuz vardı ki; o büyüğümü, rahmetli Zeynel Balaban amcayı ve eşi İsmet Hanım Teyze‘yi bu nedenle hiç unutamam. O nedenle, meydanı boş bulup bir halk oyunu oynamaya kalktığımda, omuzlarımı kartal misali havaya kaldırıp kaldırıp efelenmeyi pek bir severim.
1981 sonrasında İstanbul’a yerleştiğimde de İstanbul’un fethinden çok müttefik ordularının işgalinden kurtulduğu 6 Ekim 1923’ü ve o nedenle düzenlenen etkinlikleri tercih ettiğimi hatırlıyorum. Sanırım hepimizde olan ezilenden, sömürülenden ve istismar edilenden yana olma, onun tarafını tutup hakça davranma refleksiyle…
İstanbul, 6 Ekim 1923…
1997-1998 döneminde İzmir‘e yerleşmeye karar verdiğim tarihlerde ise, kuruluşunda büyük emeğim olan Türkiye Toplumsal ve Ekonomik Tarih Vakfı tarafından yönetilen Cumhuriyet’in 75. Yılı İzmir Kutlamaları organizasyonuna katılıp Prof. Dr. Oğuz Makal, Kayhan Kırmızıgül, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği İzmir Şubesi Başkanı Asuman Özçam-Boyacıgiller, İzmir Çağdaş Kültür Sanat Etkinlikleri Derneği (İZÇAKSED) Başkanı Aydın Bıçakçı ve opera sanatçısı bas Alpaslan Mater ile birlikte çalışmış; bu çerçevede Kemeraltı, İnönü Sokak‘taki İsmet İnönü‘nün doğduğu tarihi evin restorasyonunda emeğim geçmiş, Atlas Dergisi‘nin 1997 yılında çıkan İzmir özel sayısında okuduğum Yaşar Aksoy‘a ait “Karşıyaka: İzmir’in İçinde ve Ötesi’nde” başlıklı yazının teşvikiyle o tarihlerde İplikçizade Köşkü, şimdilerde de Kotzias Köşkü diye adlandırılan birbirinin eşi ikiz eski yapının yıkıldıktan sonra yerine yapılan 380 numaralı Çağlayan Apartmanı‘nın bahçesine, işgal günlerinde İzmir Yüksek Komiseri Aristidis Steryadis ve Mustafa Kemal Paşa tarafından karargâh olarak kullanıldığı halde 1970’li yıllarda yıkılan tarihi binada yaşanan olayları anlatan bir anı tabelasının konulmasına ve 9 Eylül’le ilgili bir sempozyumun düzenlenmesine ön ayak olmuştum. Hem de 9 Eylül 1999 tarihinde…
Ardından da bir Pazar gününe rastlaması nedeniyle 9 Eylül 2002 tarihinde PR Medya ile Ibexes GroupEğitim Danışmanlığı tarafından ortaklaşa düzenlenecek, içinde bisiklet ve orienteering yarışlarının da yer aldığı “Belkahve’den Kemeraltı’na Kurtuluş” isimli kutlama etkinliğine destek olması için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘yı ikna etmiş; ancak, aynı tarihlerde İzmir Körfezi‘nde “powerboat” adı verilen özel sürat teknelerinin katılacağı uluslararası Class 1 Dünya Offshore Şampiyonası‘nın Türkiye Grand Prix‘sinin yapılacak olması nedeniyle projeden vazgeçmek zorunda kalmıştık.
Sonrasında da, İzmir’in vefakâr ve tarihi değeri 9 Eylül Vapuru‘nun 30 Nisan 2016 tarihinde balık yuvası olması amacıyla Karaburun‘un Küçükada açıklarında batırılması üzerine kentin Cumhuriyet dönemi hafızasını yok edip o suçunu işleyen belediye yöneticilerini ve yitirdiğimiz 9 Eylül Vapuru‘nu hatırlamak amacıyla, 9 Eylül 2016 tarihinde 21 arkadaşımla birlikte Kent Stratejileri Merkezi isimli kişisel bloğu kurmuş ve bu bloğun kapak resmi olarak da 9 Eylül Vapuru‘nun resmini seçmiştim. O resim o tarihten bu yana oradaki varlığını koruyarak bize 9 Eylül Vapuru ile özdeşleşmiş eski bir tarihi hatırlatır….
Bilgi vermek gerekirse, Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda bugüne kadar toplam 838 adet yazı yayınlandı. Bu yazıların büyük bir kısmı bana ait olmakla birlikte arkadaşlarım ve hocalarım Aslı Menekşe Odabaş Kırar, Çağrı Gruşçu, Burcu Taner, Serdar Kesken, Ertuğrul Barka, Göker Yarkın Yaraşlı, Güven Eken, Hakan Kazım Taşkıran, Levent Tuna, Mihriban Yanık, Nizamettin Muhtar Karaca, Nurşin Altunay, Ruşen Keleş, Salim Çetin, Süleyman Gençel, Seniye Nazik Işık ve Tanzer Kantık yazılarıyla destek verip katkıda bulundular. Kendilerine bu vesileyle değerli yazıları için teşekkür etmek isterim.
Bu yıl yaşadığım, kentin Yunan Ordusu‘nun işgalinden kurtuluşunun 100. yılı nedeniyle sıkça “barış“, “kardeşlik“, “milliyetçilik“, “yurtseverlik“, “şovenizm“, “ırkçılık“, “bir arada yaşama” gibi olgu ve kavramlar üzerine düşünme, okuma ve yazma fırsatım oldu. “Balkan Savaşları“, “Ulusal Kurtuluş Savaşı“, “İzmir’in işgali“, “işgal altındaki İzmir’deki yaşam” konularında çok farklı okumalar yapıp, 1911-1912 yıllardan başlayan Balkan macerasını, bu macera sonucunda göç edip İzmir‘e ve Ege Bölgesi‘ne gelip yerleşen göçmenleri, onların beraberlerinde getirdikleri öfke, hesaplaşma ve intikam dolu milliyetçilik anlayışı, kaçıp terk ettikleri toprakların yeni efendilerinin bu sefer de onları adeta takip edip buralarda yakaladığı işgal döneminde İzmir‘de ve Ege‘de yaşananları, zulüm, eziyet, yangın ve ölüm dolu yıkımın ortasındaki işbirliklerini, ticaret ya da para kazanmak adına yapılan ihanetleri, emperyalist bir işgali, savaşı kazanan ülkelerin verdiği görevi ifa etme şeklinde takdim edip nasıl gizlemeye çalıştıklarını, milliyetçilik rüzgarına kapılıp birbirinden ayrılmış grup ve insanların gerektiğinde menfaat uğruna nasıl bir araya geldiğini, işgal dönemindeki ihanetlerle yeterince yüzleşip hesaplaşılmadığını, toplumu ayrıştırmak için dinin ve dini duyguların nasıl kullanılıp istismar edildiğini, kendilerini dini anlamda “cemaat lideri” ilan etmeye kalkanların bir arada yaşama çabasına nasıl dinamit koyduğunu, bu amaçla yabancı ülke servisleriyle nasıl işbirliği içine girdiklerini, İzmir‘deki bazı çevre, grup ve kişilerin işgal dönemi de dahil olmak üzere ve her şeye rağmen gemilerini nasıl yüzdürmeye devam ettiğini, bu kentteki sermayenin temelinde yatan yağma, yıkma, yakma ve el koyma alışkanlığını daha yakından görüp öğrenme, anlayıp tartışma fırsatını yakaladım.
Bu arada, bu kentin nasıl vefasız bir kent olduğunu, Tarkan ve Bülent Ersoy gibi popüler kültürün zamane ikonlarını baş köşeye koyarak bir sığlık sergilerken, İzmir Vilayet Konağı’na 9 Eylül 1922 günü ilk bayrağı diken Yüzbaşı Şerafettin ile İzmir‘in bilim dünyasına armağan ettiği ve benim “İzmir’in bilim amazonları” olarak adlandırdığım Prof. Nermin Abadan Unat, Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ve Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu‘nu nasıl unutup onlara vefa borcunu ödemediğini, Cumhuriyet Dönemi‘nin hafızasını oluşturan tarihi bina ve mekanların nasıl hunharca yok edildiğini bir kez daha anladım.
Ama yine de yaşadığı toprakları ve bu topraklarda yaşamış ve yaşamakta olan insanları seven, onlara sahip çıkan bir yurtsever olarak hangi din, dil, inanç, ırk ve etnik kökenden gelirse gelsin herkesin, başka bir yere göç etmek zorunda kalmadan barış içinde bir arada yaşaması gerektiğine inanan, insanları birbirinden ayıran savaşların, işgallerin, tehcir, pogrom, sürgün ve soykırımların büyük bir insanlık suçu olduğunu bilen gerçek bir barışsever olarak, 9 Eylül 1922 ile simgelenen büyük zaferin 100. yılının, tüm insanlığın barış, demokrasi, kardeşlik, eşitlik ve adalet içinde yaşayacağı yeni bir dünyanın kapısı olmasını ve barışsever kisvesi altındaki tüm savaş ve işgal yanlılarının iyi tanınmasını diliyorum.
Kent Stratejileri Merkezi, bu düşünce, amaç ve hedefler doğrultusunda 2016 yılından bu yana katettiği doğru yolda yürümeye devam edecek, üzerine düşen görevi yapmaya çalışacaktır.
Sonu zaferle bitip savaşa, işgale, sömürüye, ezilmeye, acıya ve yıkıma son verecek nice 9 Eylül’lerde buluşmak üzere…
Bugünkü yazımda, İtalyanperverİzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘le ekip arkadaşlarının büyük bir gayretle pazarlamaya çalıştıkları “Slow City“, “Slow Metropol“, “Slow Food” ve “Terra Madre” gibi İtalyan markalarının 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nı nasıl işgal ettiğini ve böylelikle zaten kimlik kaybı içinde olan İzmir Enternasyonal Fuıarı‘nın bundan nasıl etkileneceğini anlatmaya çalışacağım. Hem de, İzmir‘in 9 Eylül 1922‘de emperyalist ülkelerin temsilcisi Yunan Ordusu‘nun işgalinden kurtuluşunun 100. yıl kutlamalarının yapıldığı bu günlerde…
Ama bu anlatımdan önce, ülkemizde ilk kez 2009 yılında Seferihisar‘da başlatılıp bugün itibariyle 21 yerleşimde uygulandığı düşünülen ya da uygulanmaya çalışılan “Slow City” uygulaması ile Latincede “convivia” olarak tanımlanıp dilimize “arkadaş sofrası” olarak çevirebilecek grup ve topluluklardan oluşan “Slow Food” hareketi ile bu hareketin uluslararası festivali olarak tanıtılan “Terra Madre” konusundaki bildiklerimizi hatırlayalım derim.
Kontrol ediyor; gerçek mi, yoksa sahte mi diye….
“Slow Food” kavramı, bu örgütün uluslararası İnternet sitesi http://www.slowfood.com’da “tüm dünyada yerel yemek kültürlerinin ve geleneklerinin kaybolmasını önlemek, hızlı yaşamın yükselişine karşı koymak ve insanların yedikleri yiyeceklere, nereden geldiğine ve yiyecek seçimlerini nasıl etkilediğine karşı azalan ilgileriyle mücadele etmek için 1989 yılında kurulmuş küresel bir taban örgütüdür” şeklinde tanımlandıktan sonra, bu örgütlenmenin başlangıcından bu yana, 160’tan fazla ülkede milyonlarca insanı kapsayan ve herkesin iyi, temiz ve adil gıdaya erişmesini sağlamak için çalışan küresel bir harekete dönüştüğü, “Slow Food” anlayışının yemeğin kültür, politika, tarım ve çevre dahil olmak üzere yaşamın diğer birçok yönüne bağlı olması nedeniyle gıda seçimleri aracılığıyla gıdanın yetiştirilmesi, üretimi ve dağıtımının toplu olarak etkilenebileceği ve sonuç olarak dünyayı değiştirebileceği iddia edilmektedir.
“Terra Madre” ise 2004 yılında Carlo Petrini tarafından kurulmuş uluslararası bir ağ. İtalya‘nın Cuneo eyaletine bağlı Bra komününde doğan Carlo Petrini aynı zamanda Slow Food hareketinin de kurucusu. Kendisinin Türkçe’ye çevrilmiş Luis Sepulveda ile birlikte yazdığı “Mutluluğa Dair Bir Düşünce“, Prens Charles, Vandana Shiva ve Michael Pollan ile birlikte yazdığı “Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar“, Gigi Padovani ile birlikte yazdığı “Slow Food Devrimi“, Stefano Mancuso ile birlikte yazdığı “Biyoçeşitlilik” ve kendi başına yazdığı “Terra Madre” isimli kitapları bulunuyor.
“Terra Madre” ağına ait http://www.terramadre.info isimli İnternet sayfasındaki tanıtım metnine göre, “Terra Madre, Slow Food’un büyümesi, gelişmesi ve “yemek yemenin tarımsal bir eylem, üretmenin gastronomik bir eylem” olduğuna inancının bir sonucu olarak tasarlanmış bir proje.”
“Terra Madre“, “Slow Food” kapsamındaki küçük ölçekli üreticilere ses ve görünürlük sağlamak, çalışmalarının gerçek değeri konusunda farkındalık yaratmak ve daha iyi koşullarda çalışabilmeleri için gereken araçları sağlamak amacıyla 2004 tarihli Torino’da kurulmuş.. 2012 yılından sonra yerel projelerin ortaya çıkması ile daha da gelişip güçlenen “Terra Madre” bugün yine Carlo Petrini‘nin başkanlığındaki Terra Madre Vakfı tarafından destekleniyor.
İtalya Tarım, Gıda ve Orman Politikaları Bakanlığı, İtalya Dışişleri Bakanlığı Kalkınma İşbirliği birimi, Piyemonte (Piedmont) Bölgesel Otoritesi, Torino Belediyesi, Slow Food ve Slow Food İtalya tarafından kurulan Terra Madre Vakfı, uluslararası toplantıları ve ilgili girişimleri organize etmek ve finanse etmek, “Terra Madre“nin sürekliliğini sağlamak ve bu büyük macerayı destekleyen tüm ortakları koordine etmek için kurulmuş. Vakıf Konseyi’ni, bizdeki adıyla mütevelli heyetini başkan olarak Carlo Petrini, daimi delege Piyemonte (Piedmont) Bölgesi Valisi Antonella Parigi, daimi temsilci olarak Torino Belediyesi temsilcisi Maurizio Braccialarghe, Slow Food İtalya temsilcisi olarak Gaetano Pascale, İtalya Gıda ve Orman Politikaları Bakanlığı ile İtalya Dışişleri Bakanlığı temsilcileri, vakıf yönetimini genel sekreter olarak Stefano Colmo, Piyemonte (Piedmont) Bölgesi adına Luciano Conterno, Torino Belediyesi adına Francesco De Biase, Slow Food İtalya adına Maria Mancuso, Denetleme Kurulu’nu ise başkan Walter Vilardi, denetçi Liliana Sciarappa ve Maria Giuseppina Cavigliasso oluşturuyor.
Görüldüğü gibi “Terra Madre” adı verilen organizasyonun merkezinde İtalyan vatandaşı olmayan tek bir insan yok. Üstüne üstlük örgütlenmede İtalyan resmi makamları, bakanlık ve belediye temsilcileri önemli bir yer işgal ediyorlar. O nedenle de “Terra Madre“ye sivil bir oluşum ya da organizasyondur demek bu haliyle mümkün değil. Üstüne üstlük bizler kalkıp İzmir‘de bir “Terra Madre” festivali düzenlemiş olmakla birlikte hem “Slow Food” hem de “Terra Madre“ye ait İnternet siteleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Rusça, Korece, İspanyolca ve Portekizce dillerinde hazırlanmış olmasına karşın; toplam 31 “arkadaş sofrası” (cinvivia) ve topluluğu barındıran Türkiye‘nin dili bu sayfalarda kullanılmıyor. Ayrıca “Slow Food“un dünya örgütlerini gösteren bölümde Brezilya, Avrupa, Almanya, Kenya, Gençlik Ağı, İtalya, Kuzey Makedonya, Hollanda, Meksika, Japonya, Rusya, Güney Kore, İsviçre, Uganda, Birleşik Krallık, ABD ve Peru bölümleri olmasına karşın Türkiye yok. Ayrıca hem “Slow Food International“e hem de “Terra Madre“ye ait İnternet sayfaları uzun bir süredir güncellenmediği için İzmir‘de yapılan “Terra Madre“den tek bir satır bile olsa haber yok. Kısacası Türkiye ya da İzmir dil, ülke ve haber değeri olarak ne “Slow Food“un, ne de “Terra Madre“nin umurunda değil. “Slow Food” ya da “Terra Madre” için Türkiye‘de birçok İnternet sitesi olmasına karşın bu iki markanın uluslararası İnternet sayfalarında -ne yazık ki- Türkiye ve İzmir yok.
Anlaşılıyor ki, “Slow Food” ve onun festival organizasyonu “Terra Madre” tümüyle İtalyanların denetiminde olan örgütler eliyle pazarlanan İtalyan markalarıdır. Biz ise bu markaların önüne ya da arkasına “Anadolu” ismini koyarak yaratmaya çalıştığımız Türkiye uygulamaları için öne atılıp, onlar üzerinden nemalanmaya çalışan ve can-ı gönülle onların reklamını yapan, bu İtalyan markalarının bu topraklara yerleşmesi için çabalayan yerel yöneticilere sahip bir kentiz. Bu markalara benzer ya da farklı organizasyonları düzenlemek, kendimize özgü markalar yaratmak ve bunları dünyaya duyurmak gibi bir niyetimiz, bir çabamız yok. Çünkü bizim yöneticilerimiz İtalyanları ve onların yaptıklarını seven insanlardan oluşuyor. O nedenle de onlara “İtalyansever” ya da “İtalyanperver” diyoruz.
”Toprak anam sevgi dolu, bereket dolu… Toprak anam sessiz ama toprak anam dopdolu… Toprak anam… Toprak anam; Anadolu”, Barış Manço, “Kayaların Oğlu“
Barış Manço “Toprak anam” derken Tarkan “geççek” mi diyecek?
Oysa bizim elimizde kadim Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasının Antik dönemlerden bu yana ortaya çıkarıp bizlere armağan ettiği Gılgamış efsanesindeki topraktan yaratılan “Enkidu“, bereketin ve bolluğun timsali “Kibele“, “Kubaba“, “Efes Artemis“i, “Toprak Ana“, “meşher“, “pazar“, “çarşı“, “kapalıçarşı“, İzmir’de 1927 ve 1928 yıllarında “İzmir 9 Eylül Sergisi“, 1933, 1934 ve 1935 yıllarında “İzmir Beynelmilel İzmir Panayırı” ve 1936’dan bu yana geliştirip 91. kez yaptığımız “İzmir Enternasyonal Fuarı” gibi geleneksel değerlerimiz var ve bütün bunlarda toprağın bereketi, bizlere sunduğu bolluk, zenginlik en güzel şekilde anlatılıyor… En azından koca Aşık Veysel‘in ölümle özdeşleştirip bize armağan ettiği “kara toprak” var… Bu değerlerin farkına varmayıp ya da sahip çıkmayıp bir İtalyan‘ın yaratıp “Terra Madre” adını verdiği festivalin peşinde koşuyoruz…. Çünkü biz kendimize değer vermeyip “elin oğlunun” malının ya da markasının arkasından koşmayı pek matah bir şey ya da uygarlık sanıyoruz…
Gelelim 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihli Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi sırasında açılan “Numune Meşheri” ya da “9 Eylül Meşheri” (9 Eylül Mahalli Sergisi) ile başlatılıp 1927-1928 döneminde İzmir 9 Eylül Sergisi, 1933 yılında İzmir Milli 9 Eylül Panayırı, 1934 yılında İzmir Beynelmilel 9 Eylül Panayırı, 1935 yılında İzmir Arsıulusal 9 Eylül Panayırı, 1935-2022 döneminde İzmir Enternasyonal Fuarı adıyla yapılıp bu sene 91ncisinin gerçekleştirileceği fuar geleneğine….
Anadolu’nun bolluk ve bereket sembolleri…
Önce meşher ve sergi, daha sonra panayır, uzun bir süre de uluslararası fuar olarak düzenlenip hafızada kalan birçok şeyle “İzmir’i İzmir yapan“, İzmir‘in temel değerlerinden biri haline gelen bu etkinlik son yıllarda, -ne yazık ki- eski uluslararası fuarcılığın demode olup ortadan kalkması ve organizasyon kalitesinin düşmesi nedeniyle yeniden panayır düzeyine inmiş durumda…
2002 yılında 71. İzmir Uluslararası Fuarı‘nda İZFAŞ adına “ziyaretçi” kategorisinde 3.000, “ziyaretçi işadamları” kategorisinde 522, “katılımcı yabancı firmalar” kategorisinde 173, “katılımcı yerli firmalar” kategorisinde 470, “Fuar’a gelmeyen memnuniyetsiz ve ilgisizler” kategorisinde 2.002 ve “VIP ziyaretçiler” kategorisinde 25 olmak üzere, toplam 6.192 örneklem üzerinden yaptığımız ve bu haliyle İZFAŞ‘ın yaptırdığı son araştırma olan 71. İzmir Uluslararası Fuarı Ziyaretçi ve Katılımcı Memnuniyet Araştırmasında da İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın süregelen formatı ile ömrünü doldurduğunu ve o nedenle de ne yurtiçinde ne de yurt dışında eski ilgiyi görmediğini ortaya koyup çözüm önerileri geliştirmiştik.
Evet, İzmir Uluslararası Fuarı 1927’den; hatta 1923’den bu yana getirdiği şekli ile miadını doldurmuş durumda. Çünkü bugünün dünyasındaki fuarcılık faaliyetleri artık bu şekilde yapılmayıp ağırlık ihtisas fuarlarına veriliyor. İşte o nedenle de, ihtisas fuarlarına ev sahipliği yapması için Gaziemir’de Fuar İzmir‘in inşaatı bitmiş ve 25 Mart 2015 tarihinde açılmıştır. Ancak İzmir Uluslararası Fuarı, 2015-2022 döneminde bu yeni yerde yapılmayarak eskiden olduğu gibi Kültürpark‘ta yapılmaya devam etmiştir. Bunun nedeni de, İzmir halkının kentin ortasındaki Kültürpark‘ta fuar yapılmasına alışması, Fuar’a daha kolay gidip gelmesi ve bu konudaki alışkanlıkları gerekçe olarak gösterilmiştir. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi, fuar olmaktan çıkıp panayıra dönüşen ve çoğu İzmirlinin artık ziyaret bile etmediği bu organizasyonu başka bir şenliğe, örneğin bir Uluslararası İzmir Şöleni‘ne ya da Festivali’ne dönüştürme ile ilgili radikal bir karar almaya cesaret edememiş, bu konuda gelebilecek tepkileri göğüslemeyi göze alamamıştır.
Oysa İzmir Uluslararası Fuarı, alınacak cesur ve doğru bir kararla yine yılın aynı tarihlerinde tüm İzmir halkının gezme, görme, dolaşma, eğlenme ve dinlenme ihtiyacını karşılayacak şekilde uluslararası düzeyde çağdaş bir etkinliğe dönüştürülebilir, böylelikle, İzmir ve Ege Bölgesi illeri için cazibe merkezi haline dönüştürülebilir. Ama tabii ki, bu önerinin konuyla ilgili uzmanlarla halkın taleplerini dikkate alıp değerlendirmeye dayanan bir katılım modeli içinde tartışılması, değerlendirilmesi suretiyle…
Bu arada, “Terra Madre” konusunda daha önce İzmir‘de neler yapılmıştı diye hatırlamakta yarar var. Bu amaçla yaptığımız araştırmada karşımıza ilk kez Narlıdere Slow Food‘a ait İnternet sayfasında “Terra Madre Gastronomi Fuarı İçin Mesai Başladı” başlıklı haber çıkıyor. Söz konusu haberde, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2021’de İzmir’de gerçekleştireceği dünyanın en büyük gastronomi fuarlarından biri olan Terra Madre için kolların sıvandığı, bu amaçla Tarihi Asansör‘de düzenlenen ilk toplantıda “Slow Food” temsilcilerinden (Ali Can Epözdemir-İzmir Vakfı, Galip Ener-Slow Food Mahal, Sevil Terizoğlu Ünal-Slow Food Yenipazar, Nihat Özdal-Slow Food Halfeti, Nilgün Erdem, Sevinç Ulucanlar-Slow Food Yavaş Gari Bodrum, Ayşenur Arslanoğlu-Slow Food Fikir Sahibi Damaklar, Nilhan Aras-Slow Food Tarsus, Yeşim Yassıoğlu-İzmir Bardacık, Gökalp Soygül-İZFAŞ, Zuhal Okuyan, Rezzan Çakır– Slow Food Keçi Karaburun, Ömer Atilla-Foça Yeryüzü Pazarı, Şevket Meriç-Slow Food Teos, İlhan Koçulu-Kars, Defne Soyer, Neptün Soyer– Slow Food Teos, Yener Ceylan-İzmir Büyükşehir Belediyesi Turizm Şube Müdürü, Nedim Atilla-Slow Food İzmir Bardacık) oluşan ekibin bir araya geldiği belirtiliyor.⁽¹⁾Ayrıca, 22 Eylül 2019 tarihli Ekonomi Ege‘nin “Terra Madre İzmir’e Geliyor” başlığıyla verdiği haberde, “Slow Food” birlikleri ile diğer belediyeler aracılığı ile üreticilerin tek tek tespit edileceği fuarın hazırlık sürecinin 18 ay; yani, 1,5 yıl olacağı ve bu sürecin yönetimine Türkiye’den yüzlerce gönüllünün katılacağı söyleniyor.⁽²⁾ Bu hesaba göre, “Terra Madre” gastronomi fuarının, haber tarihini izleyen 1,5 yılın bitiminde; yani, 2021 yılının Mart, Nisan aylarında yapılması gerekiyordu. Ama o sözü edilen fuar 2021 yılında yapılamadı ve en sonunda kendi başına yapılması riskli bulunduğu için 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘na dahil edilerek olası bir ilgisizliğin, İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın heyecan ve kalabalığı içinde giderilmesi düşünüldü.
Ancak sorun orada da çözülmedi. Çünkü, aldığım duyumlara göre, “Terra Madre” festivalinin de dahil edildiği 2-11 Eylül 2022 tarihleri arasında yapılacak olan 91. İzmir Enternasyonal Fuarı öncesinde, aşağı yukarı 2022 yılı Ağustos ayında, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde açtığı “İzmir Evi” isimli Brüksel Temsilciliği eliyle yapılan duyurularda geç kalındığı için; ayrıca, “Terra Madre” organizasyonu “Slow Food” tarafından ticaretin gündemde olacağı bir “fuar” olarak değil de; ticaret dışı bir “festival” organizasyonu olarak tanımlandığından ve International World Trade Organization (WFTO) gibi uluslararası fuarcılıkla ilgili uluslararası anlaşma ve prosedürler dışında kaldığı için duyuru yapılan birçok ülke ve kurum temsilcisi “Terra Madre” çağrısının çok geç yapıldığını, o nedenle ticaretin söz konusu olmayacağı bu organizasyona katılım konusunda, beklendiği gibi başarılı olmayacağını ifade etmişler. Nitekim, 2 Eylül’den 7 Eylül’e kadar 6 gün süreyle izlediğimiz 91. İzmir Enternasyonal Fuarı‘ndaki yabancı ülke, kurum, kuruluş ve firma katılımının azlığı da bu sorunun varlığını net bir şekilde ortaya koymuştur.
Öte yandan, 91 yıldır her türlü zorluğa; hatta savaşlara rağmen yapılan ve organizasyon/yönetim kalitesinin her geçen gün bozulması ve uluslararası fuarcılık anlayışının değişmesi gibi nedenlerle uluslararası olmaktan çıkıp yerel bir panayıra dönüşen bir etkinliğin içine; hatta tam da ortasına, bu topraklara ve coğrafyaya ait olmayan iğreti ve ithal bir organizasyonu, adının sonuna “Anadolu” sözcüğünü ekleyerek dahil etmeye kalkmak da, İzmir‘in ve İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın tarihine, o tarihten bu yana ortaya çıkan gelenek ve alışkanlıklarına aykırı, onun kimliğine zarar veren bir girişim olarak değerlendirilmelidir.
Sayın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer,
“Bizim İzmir” “isimli İnternet sayfasındaki 24 Ağustos 2022 tarihli haber yazısının başında “Terra Madre Anadolu, bir ortak akıl hareketidir” ⁽³⁾ ifadesiyle anlatmak istediğiniz o “ortak akıl” kime ya da kimlere aittir veya nasıl ortaya çıkmıştır bilmiyorum; ama, göreve geldiğiniz ilk günlerde, daha doğrusu 17 Haziran 2019 tarihinde birçok meslek odası, vakıf, dernek, sivil oluşum ve bireyin katılımı çerçevesinde Kültürpark Platformu ile ortaklaşa düzenleyip İzmir Sanat‘ta yaptığınız Kültürpark Arama Konferansı‘nda şahsım da dahil yüzlerce kişinin uzun çalışmalar sonucunda ortaya koyduğu “ortak aklı” elinizin tersiyle nasıl itip, daha doğrusu önerilerimizi belediye başkanının veto etme hakkından söz ederek nasıl reddedip dikkate almadığınızı çok iyi hatırladığım için, “ortak akıl” söyleminize bir kez daha kanmıyor ve bu sözcüğün, bizim anladığımızın dışında sizin için ne anlama geldiğini bilmiyor, bilmek de istemiyorum. Çünkü, aynen Kültürpark gibi Cumhuriyet Dönemi‘nin bizlere emaneti 91. yıllık bir geçmişe ve geleneğin içine soktuğunuz bu İtalyan festivali ile her iki organizasyona da zarar verdiğinizi düşünüyorum. Tercih hakkınızı bu şekilde kullanarak belki yandaşınız olan bir kısım kurum, örgüt, kesim ve kişileri memnun edip onların bu işten kazançlı çıkmasını sağlayabilir; ama, esas olarak bu tür tüm kenti ve kentin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar öncesinde halka danışmanız, onun görüş, düşünce, eleştiri ve talepleri doğrultusunda karar almanız gerektiğini düşünüyor ve savunuyorum.
İzmir‘in orta yeri Konak… İzmir denilince ilk akla gelen yer Konak…
Kentin tarihi merkezindeki Konak Meydanı, İzmir Saat Kulesi, Kadifekale, açık bir AVM olarak nitelenen Kemeraltı Çarşısı ile mülteci, göçmen ve sığınmacı yatağı Basmane semti ilk akla gelen yerler…
Konak Belediyesi, 27.06. 1984 tarih, 3030 Sayılı “Büyük Şehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun” uyarınca “Merkez İlçe Belediyesi” olarak, 19.06.1987 tarih, 3392 Sayılı “103 İlçe Kurulması Hakkında Kanun” ile İzmir Merkez İlçe’nin sınırları içinde kalan mahalleler (Buca hariç) itibariyle “Konak Belediyesi” olarak kurulmuştur. Kanunun çıkması ile birlikte İzmir’in en büyük ve en fazla nüfuslu belediyelerinden biri haline gelen Konak Belediyesi, 6 Mart 2008 tarih ve 5747 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile 58 mahallesini yeni kurulan Karabağlar Belediyesi‘ne devretmiş, böylelikle 2007 yılında 848.226 kişilik bir nüfusa sahipken 2009 yılında 113 mahallesi ile 411.152 kişilik bir nüfusa gerilemiştir. Bu gerileme 2009-2021 döneminde de düzenli olarak devam etmiş ve böylelikle Konak ilçesinin 2021 yılı nüfusu, 2009 yılındaki nüfusuna göre % 23,88 oranındaki bir azalışla 336.545’e düşmüştür. Bu durum, Konak ilçesinin ciddi bir nüfus, daha doğrusu genç işgücü kaybı içinde olduğunu göstermektedir.
Konak ilçesi, İzmir‘in diğer ilçelerinin aksine devamlı nüfus kaybedip enerjisini boşaltırken bu belediyenin 2009-2022 döneminde belediye başkanlığını yapanlar bu konuyu gündemlerine bile almamışlar, sadece ellerine geçen fırsatı değerlendirip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne atlamak için çaba göstermişlerdir. CHP’nin yerel seçimlerde bir aday belirleme taktiği olarak geliştirdiği o kötü gelenek, Konak Belediyesi‘ne başkan seçilenlerin gönüllerinde hep bir büyükşehir belediye başkanı olma aslanının yatmasına sebep olmuş, o nedenle Konak belediye başkanı ile İzmir Büyükşehir belediye başkanı arasındaki bu açık ya da gizli rekabet nedeniyle hem Konak ilçesindeki belediye hizmetleri hem de her iki belediye arasındaki ilişkiler olumsuz yönde etkilemiştir.
Konak Belediyesi‘nin 2009-2014 dönemi belediye başkanı Hakan Tartan ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu arasındaki rekabet ve didişme, şimdilerde ise 2019 yılından bu yana fazla göz önüne serilmemesi için özel bir çaba harcanan Abdül Batur ile Tunç Soyer arasındaki açık ya da gizli rekabet ve didişme bu durumun en iyi örnekleridir.
Konak Belediye Başkanı Abdül Batur, Burhan Özfatura‘nın İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanı olduğu 1994-1999 döneminde İzbeton genel müdürlüğü, 1999-2019 yılları arasındaki 4 dönemde 20 yıl süreyle Narlıdere belediye başkanlığı yapmış, 1999-2004 döneminde Tansu Çiller‘in Doğruyol Partisi‘nden 1 kez, 2004-2019 döneminde de 3 kez CHP‘den belediye başkanı seçilmiş, 2017 yılında kaçak 10 yapıyı yıkmadığı için mahkeme kararı ile 100 gün görevden uzaklaştırılmış, büyükşehir belediye başkanı olmakla ilgili ilk hamlesini İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘nın ölümü nedeniyle 2004’de yapıp başarılı olamamış bir mimardır. Şimdi ise, 2019 yılından bu yana ilk yerel seçimin sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi başkanı olmayı arzulamakta ve bunu gerçekleştirmek için girişimlerde bulunmaktadır.
Asıl olarak DYP‘den gelip CHP‘nin sağ kesimine yerleşmiş bir belediye başkanı olarak, ailesinden gelen Alevilik damarı sayesinde ve Doğru Yol Partisi‘nden getirdiği sağ politikalarla kentteki arsa ve arazi rantını yönetmeye ve bunun en kolay şekilde yapıldığı kısmi imar planı değişiklikleri ve kentsel dönüşüm projeleri eliyle yapmaya çalışmakta, bu nedenle de hangi görüş, siyaset ya da anlayışla olursa olsun, kentin rantını paylaşmaya dayalı her kesim ve siyasetle işbirliği içinde olmaktan kaçınmamaktadır.
İşte o nedenle, 2019 seçimleri öncesinde Narlıdere‘den alınıp İzmir‘in orta yerindeki Konak‘tan aday gösterildiğinde, kendisini iyi tanıyanlar “Narlıdere’de bitirdiği denizin Konak’ta fazlasıyla eline geçtiğini” söyleyerek, özellikle de imar planları yeni hazırlanan Gültepe ve Beştepe gibi eski yerleşim yerlerinin Abdül Batur için “iştah açıcı yerler” olduğuna işaret etmişlerdir.
Ancak bütün dikkatine rağmen ilk golü, Pasaport‘taki Vestel gökdeleni nedeniyle yemiş, kendisinden önce verilen ruhsatın mahkeme kararlarına aykırı olduğunun ortaya çıkması; ayrıca yeni seçilen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in topu kurnazca kendisine atması nedeniyle zor durumda kalarak sorunun çözümünü zamanın akışına bırakmıştı.
Sonrasında kamuoyunun önüne çıkaracak hiçbir önemli projesi olmadığı için, “sağlıklı kentleşme” aldatmacasıyla hazırlanan Gültepe ve Beştepeler mahallelerinin kentsel dönüşümüne yönelik imar planlarına kadar pek gündeme gelememiş; ancak, bu planların TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nce açılan dava sonucunda idare mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine zor durumda kalmış, bu olay sonrasında her şeye rağmen kuyruğu dik tutmak amacıyla sürekli bir şekilde “aklım fikrim dönüşümde” diyerek bu usulsüzlüğün takipçisi olduğunu vurgulamaya çalışmıştır.
Fakat bu arada, 5 Ağustos 2022 tarihinde yazdığım “Klasik bir İzmir sorusu: Kimin eli kimin cebinde?” başlıklı yazıda belirttiğim gibi, 30 Ekim 2020 tarihli Sisam Depremi‘nin İzmir‘de yarattığı etkiler sonucunda ağır hasarlı görülüp yıkılan Basmane, 9 Eylül Meydanı‘ndaki Konak Belediyesi hizmet binasının, verilen sözlere rağmen zamanında yapılmayışı nedeniyle, 2019 seçimlerinde AKP‘nin Konak başkan adayı olarak karşısına/karşımıza çıkan ve şu sıralar AKP il başkan danışmanı olarak görev yapan Melek Eroğlu‘nun birinci dereceden yakın akrabasına ait apartman dairelerini kiraladığını; böylelikle, binlerce boş başka bina ve apartman dairesinin bulunduğu Konak ilçesi sınırları içinde bula bula kendisine rakip olan AKP adayının çok yakın akrabalarına ait daireleri bulup kiralayarak AKP ile arasına herhangi bir şekilde siyasi bir mesafe koymadığını hatırlatmak isterim.
Bunca uzun bir girişten sonra gelelim bugünkü yazımızın konusuna…
Efendim, geçtiğimiz günlerde yakın bir dostum elime İz Dergi isimli bir derginin 2022 Ağustos ayına ait 66. sayısını tutuşturdu. 29,5 cmX12 cm boyutlarındaki 74 sayfalık aylık dergi bedelinin 50 lira olduğu yazılıydı. Ekonomik sıkıntıların yaşandığı böylesi bir zamanda aylık bedeli 50 lira olan bir dergiyi hangi memur ya da işçi alır, bu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru diye düşünüyorum. Bu soruyu bir köşeye koyup yolumuza devam edip dergiyi biraz karıştırdığınızda ise hem kapakta hem de iç sayfalarda bulunan bol miktardaki Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un fotoğrafları (üşenmeyip saydığınızda toplam 74 sayfa olan dergide Abdül Batur‘a ait büyük ya da küçük boyutta toplam 20 fotoğrafın olduğunu görüyorsunuz) nedeniyle, bu sayının Abdül Batur‘a hasredildiğini ve kendisinin yaklaşan 2024 tarihli yerel seçimler için yakın zamanda başlattığı İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adaylığı kampanyası için hazırlandığını tahmin etmeniz zor olmuyor.
Dergi, imtiyaz sahibi gazeteci Ümit Kartal‘ın Abdül Batur‘u öven “Nazar Değmesin” yazısıyla başlıyor ve Abdül Batur‘un elinde “Vefanın adı Konak” tabelasını taşıyan çizimin çevresine Ahmet Piriştina, Sancar Maruflu, Dario Moreno ve Atilla İlhan gibi İzmir‘in bilindik değerlerinin yerleştirilmesi ile oluşturulan Sadık Pala‘ya ait karikatür ile bizleri karşılıyor. Diğer sayfalarda ise İz Medya Yayınlar Koordinatörü Murat Atilla‘nın “Vefanın adı Konak” isimli 2 sayfalık yazısı, “Aklım Fikrim Kentsel Dönüşüm” başlığıyla Abdül Batur‘u övmek amacıyla hazırlanan 9 sayfalık yazı, 2’şer sayfalık “Efsane Başkan Aydın Erten’in Adını Yaşatan Alan Açıldı“, “Engelsiz Yaşam’la adım adım Hayata“, “Basmane’de Büyük Dönüşüm: Silahhane’den Sanathane’ye“, “Konak’ta tarih ayaklanıyor“, “Sancar Maruflu Bilim Merkezi açıldı” başlıklı haber yazıları, 1 sayfalık “Konak’a Avrupa Şeref Bayrağı Ödülü” başlıklı haber yazısı, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur‘un CHP Parti Meclisi‘ndeki tek destekçisi CHP İzmir Milletvekili Ednan Arslan‘a ait 8 sayfalık “İzmir, verdiğinin 40’ta 1’ini alabiliyor” başlıklı yazı, ardından CHP İzmir Milletvekili Tacettin Bayır‘a ait 2 sayfalık, Konak ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi üyesi Ulvi Puğ‘a ait 4 sayfalık, İletişimci ve yazar Ateş İlyas Başsoy‘a ait 3 sayfalık “İzmir’in Ruhu” başlıklı yazı, gazeteci Seçkin Öner‘e ait “En son babalar duyar” başlıklı 2 sayfalık yazının yanında “Abdül tuttu karıcığım” ve “İz bırakanlar” başlıklı birer sayfalık yazılar, Turist rehberi ve yazarı Serdar Çelenk‘e ait “Kemeraltı’na doyulmaz” başlıklı 8 sayfalık yazı, sinema eleştirmeni ve yazar Batıgün Sarıkaya‘ya ait “Bir zamanlar Konak’ta sinemalar vardı” başlıklı 6 sayfalık yazı, Folkart Kurumsal İletişim Müdürü Ünal Ersözlü‘ye sorulan soruların cevaplarından oluşan “İnsanın özel mülkiyet tutkusunu sevgiyle değiştirmek isterdim” başlıklı 3 sayfalık yazı, edebiyat öğretmeni Bülent Kepenek‘in “Karamık’ın tebessümü” başlıklı 3 sayfalık yazısı bulunuyor.
Dergideki tam sayfa 9 ilan ise toplam 10 sayfadan oluşuyor. İlan veren şirketler ise şu şekilde: Mimar Vahap Yılmaz‘ın Biva A.Ş.‘ne ait Biva Tower ilanı, Biz Kitap‘ın Ümit Kartal‘ın kitabına ilişkin ilanı, Onur İnşaat Sanayi A.Ş.‘ne; daha doğrusu Mehmet Onur‘la Ahmet Onur‘a ait On’live Hotel, helal gıda üreten Denizlili Abalıoğlu Grubu‘nun markası Lezita, Hüseyin Şahin‘e ait Egesel İnşaat‘ın Egesel Koza Projesi (Orta, 2 sayfa), Koç ailesine ait Ege Ulaşım, Konak Belediyesi, AKP Konak İlçe Başkanı Mehmet Sait Başdaş‘ın yönetiminde olduğu aile şirketi Başdaş (Arka kapak içi) ile Mesut Sancak‘a ait Folkart Galeri (Arkla kapak)
Görüldüğü söz konusu dergiye ilan veren şirketler arasında oldukça ilginç; hatta şaşırtıcı olanlar var…
Örneğin, Biva Tower‘ın sahibi mimar Vahap Yılmaz, 2019 tarihli yerel seçimlerde CHP‘den Bayraklı belediye başkan adayı olup, değerli dostum gazeteci Süleyman Gençel‘in o tarihlerde fotoğraflarıyla paylaştığı haberlere göre, seçim süreci içinde gidip AKP Karşıyaka İlçe Başkanlığı‘na 25.000 lira bağışta bulunan; yani “hem nalına hem mıhına” diyerek her iki yana da oynayan işbilir bir müteahhit…
Örneğin, On’live Hotel‘in sahipleri Mehmet Onur‘la Ahmet Onur cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın 21 Temmuz 2014 tarihinde İzmir’e gelişinde kendilerine ait Çankaya’daki Gazi Bulvarı ile Gaziosmanpaşa Bulvarı’nın kesiştiği köşede bulunan 7 katlı 1. Onur Han’ın tüm yüzeyini kaplayacak şekilde posterini asan turizmci sermaye sahipleri…
Örneğin, Lezita‘nın sahibi olan Denizlili Abalıoğlu ailesi AKP ile, özellikle de 2019 yerel seçimlerinde AKP‘den İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olan Nihat Zeybekçi ile yakın ilişkileri olan insanlar…
Örneğin arka kapağın içinde tam sayfa reklamı olan Başdaş Market, İzmir ve Aydın‘daki 35 mağazasında 750 personel çalıştırıp aylık müşteri sayısı 600.000’i bulan bir perakende satış şirketi ve bu şirketin yönetim kurulunda kardeşleri ile birlikte yer alan şahıs ise AKP Konak İlçe Başkanı Mehmet Sait Bağdaş.
Örneğin, Folkart Galeri, arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina‘nın eski iletişim-medya danışmanı Ünal Ersözlü bulunsa bile, Mesut Sancak‘ın, daha doğrusu hangi siyaset olursa olsun aşkla sevmeyi pek bilen Sancak ailesinin şirketlerinden biri… Mesut Sancak‘a ait Folkart aynı zamanda hem Aziz Kocaoğlu, hem de Tunç Soyer zamanında İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın Migros ile birlikte devamlı sponsorluğunu yapmaktalar..
Şimdi bu durumda; yani, İz Gazete ya da İz Dergi veya Konak Belediyesi topu birbirlerine atarak o reklamverenleri biz seçmedik diyerek aradan çıkmaya çalışabilirler; ama, ben de onlara şu soruyu sormak isterim ki, tümüyle Konak Belediye Başkanı‘na ve onun icraatlarına tahsis edilen bir propaganda amaçlı bir dergide hangi firma reklamlarının bulunacağı, aynı zamanda siyasi bir kişiliği olan belediye başkanını hiç mi ilgilendirmez, bu konuyu hiç mi sormaz dergi yöneticilerine, kendisinin uygun gördüğü reklamverenler konusunda hiç mi tavsiyesi olmaz, reklamverenlerin bir kısmına hiç mi itiraz etmez? Öte yandan solculuğu ile temayüz etmek isteyen bir gazete ya da dergi, AKP‘liliği ile ön plana çıkmış bu reklamverenler konusuna hiç mi dikkat etmez ya da “paranın dini, imanı yoktur” anlayışıyla önüne ya da aklına gelen herkesle reklam anlaşması mı yapar? Bu durum, profesyonelliğin ya da ticaretin gereği mi der? Bence bu konu her iki taraf için de kötü, kimsenin elinde tutmak istemeyeceği talihsiz bir durumdur… Tutanı, savunanı, arkasında duranın niyetini sorgulatır ve siyasi anlamda canını yakıp çok şeye mal olur…
Tabii ki AKP ve yandaşlarıyla bilerek ve isteyerek açık ya da gizli bir anlaşma yapılmıyorsa… Bir “Truva Atı” olarak dışı solcu, içi sağcı bir oluşumun reklamı, propagandası yapılıyorsa…
Bu arada tabii ki, üstünde bedelinin 50 lira olduğu yazılı bu derginin Konak Belediyesi‘ne maliyetini sormayacağım… Çünkü Georges Poulimenos‘un kitabı konusunda verdikleri “sırtlarını sıvazlayıp manevi katkıda bulunduk” cevabını vereceklerini bildiğim için, ne onları, ne de kendimi, cevabı aslında çoğumuzca bilinen bir soruyu sorup cevabını almak konusunda zorlamayacağım…
Ne dersiniz, CHP‘li bir belediye başkanın, solcu olduğu iddiasındaki bir dergi eliyle bu kadar AKP‘li şahıs ya da şirketle bağlantısı varsa ve bu duruma karşı çıkmayıp adeta onların verdiği reklam paralarıyla bu dergiyi finanse ettikleri ortaya çıkarsa, onu bu oldukça ‘açık‘, ‘samimi‘ ‘faydalı‘ ve ‘verimli‘ ilişkileri nedeniyle, CHP‘den ya da başka bir partiden İzmir Büyükşehir Belediye başkanı yapar mısınız veya olması için oy kullanır mısınız? Ne dersiniz? Yarın öbür gün, kuzu postu altındaki bir kurt gibi kazara İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu takdirde bu ilişki ve işbirliklerini nasıl geliştirip nerelere taşıyacağını düşünür müsünüz?
Evet, sonuç olarak bir belediye başkanını parlatmak amacıyla yayınlanan dergideki reklamlarla o belediye başkanının siyaseti arasındaki ilişkiyi eleştirmiş olsam da, diğer yandan bu işi birlikte gerçekleştiren İz Dergi ile Konak Belediye BaşkanıAbdül Batur‘un reklamını yapmış oluyorum… Ama en azından gerçeklerin bilinmesi adına bu reklama aracı olmanın bile yararlı olacağını, “bir hayır için bin şerrin” göze alınabileceğini düşünüyorum…
Son olarak da, “günah benden gitsin” düşüncesiyle ve bu dergiyi daha iyi inceleyebilmeniz amacıyla, İz Dergi‘nin İnternet sayfasından aldığım linki sizlerle paylaşmak istiyorum… Nasıl olsa para kazanması gerekenler o parayı çoktan kazandılar, propagandasını yapmak isteyenler de propagandasını çoktan yapmış oldular…
Ulusal ve yerel basının, kendilerine yakıştırdıkları “dördüncü güç” sıfatıyla diğer güçler; yani, yasama, yargı ve yürütme karşısındaki içler acısı hali, yaşadığımız tüm zamanların en güncel hali… O nedenle, hiçbir basın kuruluşu çıkıp siyasetçiler gibi güçler arası bağımsızlığı savunamıyor. O kurumların ve gazetelerin hali yasama, yargı ve yürütmeye yapışık, ondan yararlanıp nemalanma hali… Gazetenin, gazetecinin bağımsızlığı, özgürlüğü ve tarafsızlığı -ne yazık ki- onların gündeminde yok. Bu içler acısı hal, dün, bugün ve de yarın edecek bir “sürdürülebilirlik” hali… Çünkü gücü eline geçiren her merkezi ya da yerel iktidar odağı, kendisinden yana bir basın yaratma, onun etinden sütünden tüyünden yararlanıp daha da güçlenmek derdinde… Bu durum, Osmanlı’dan Cumhuriyet Dönemi’ne kadar uzanıp bugünlere kadar gelen bir vaka-i adiye hali…. Çünkü iktidar, elindeki büyük gücün etkisiyle düşüncesini ve kalemini satabilecek insanları bulmakta ve onları istediği şekilde kullanmakta hiç de zorlanmıyor. Hatta kendisini basın mensubu olarak tanımlayan bu tür insanlar, seve isteye bu işi yapma, iktidarı övüp yüceltme konusunda daha baştan gönüllü oldukları ve bu konuda sınır tanımadıkları için güç sahibi olan iktidar onlara değil, onlar iktidarın ayağına gidip hizmet etmek istediklerini söylüyorlar ve karşılığında da bunun bedelini istiyorlar… Bu gerçekleşmediği takdirde de, her fırsatta tehditlerle birlikte iktidarı yerden yere vurarak anlaşma yapmaya zorluyorlar… Kısacası, iktidarla bu tür “kirli” basın arasında karşılıklı çıkarlara dayalı çirkin, anti-demokratik bir mutabakat var… Bu nedenle, ortada böylesi bir mutabakatın olduğu her ortamda, iktidarı elinde tutan her yönetimin anti-demokratik olduğunu söylemek mümkün hale geliyor…
Ulusal ve yerel basının genel durumunu bu şekilde ortaya koymakla birlikte, aramızda düşüncesini ve kalemini satmayan, iktidara yaranmak için çabalamayan, bunun için direnen güzel gazeteciler de var… O nedenle, sanki bütün gazeteciler ve basın yukarıda anlattığım şekildeymiş gibi onların hakkını da yemek istemem… Ama onlar sayıları her geçen gün azalan; adeta nesilleri tükenen dinozorlar gibi azınlıkta kalıyorlar… Sesleri gür bir şekilde gerçeği, doğruyu ifade ediyor; ama, yine de sayıları ve etkileri az olduğu için tüm basın içindeki varlıkları her geçen gün daha da azalıyor…
Bugün bu namuslu, araştırmacı, dürüst gazetecilerin hakkını yememek, onların varlığını hatırlatmak amacıyla öğrendiğim bir bilgiyi, elime geçen bir dağıtım tablosunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama ondan önce, AKP iktidarı ile birlikte daha da gelişen ve yandaş gazete ve televizyonların bir araya toplaşıp iktidar adına yaptıkları yayınlar karşılığında büyük mali kaynaklara ulaştığı, bizlerin de “iktidarın havuzu” olarak tanımladığı olgunun, İzmir örneğini ele alıp tarihi gelişimini ortaya koymak istiyorum.
Takvimler 2019 yılının Ağustos ayını gösteriyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin çiçeği burnunda yeni başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in icraatının beşinci ayı içindeyiz… İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Misket Dikmen‘in başkanlığındaki Yerel Basın Platformu adı verilen bir oluşum, 5 Ağustos 2019 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘i ziyaret ederek görüşüyor. Görüşme sonrasında, “hayata geçirilmesi planlanan projeler ve önümüzdeki süreçte izlenecek yol haritası üzerinde fikir alışverişinde bulunduk. Yerel Basın Platformu tarafından hazırlanan 4 taslak projeyi de değerlendireceğiz.” diyerek açıklamada bulunan Soyer, “Şeffaf olacağız, ayrımcılık yapmayacağız. Ne yapıyorsak herkes bilecek. Şeffaf ve açık bir dönem yaşayacağız. İzmirliler daha fazla gazete okusun, kentine, gazetesine sahip çıksın istiyoruz. Mesele 50 tane fazla gazete dağıtmak değil. Farkındalığı büyütmek zorundayız. Türkiye’de medya bu kadar çökmüşken, tek nefes alacak yer yerel medyadır. Nefes dediğimiz aynı zamanda en temel haklarımızdan olan haber alma hürriyetidir. Vatandaş olarak şu anda bu hürriyetimizden mahrumuz. Bu mağduriyeti giderecek tek mecra aslında yerel basındır. Haber almak bir insan hakkıdır. Bu potansiyelin eninde sonunda gün ışığına çıkacağını düşünüyorum. O yüzden ne yapsak azdır. Daha fazlasını yapmaya gayret edeceğiz. Belediye olarak nasıl yol yapıyorsak, insanların daha özgür, rahat ve mutlu yaşaması için de basına bu yardımı yapıyoruz.” demiş. Soyer ayrıca bu kapsamda verecekleri desteğin, Basın İlan Kurumu’ndan resmi ilan alan yedi günlük yerel gazeteyle sınırlı olduğunun altını çizerken, meclis kararlarının yerel gazetelerde yayınlanmasının şeffaf yönetim ilkesine de büyük katkıları olacağını hatırlatmış.
Görüldüğü gibi bugün bizim “İzmir havuzu” olarak niteleyip Basın İlan Kurumu‘ndan resmi ilan alan yedi günlük gazete ile sınırlı olan yardımın belirli sayıda basılı gazete satın alma şeklinde gerçekleştirileceği, havuzda yer alan yedi gazeteye yapılacak yardımların resmi ilan yayınlama hakkı olan diğer yerel gazeteler arasında ayrımcılık yapmadan gerçekleştirileceği ve buna ilişkin bilgilerin şeffaf olacağı açık bir şekilde belirtilmiş.
Bu görüşmenin hemen sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2019 Ağustos ayı olağan toplantısı gündemine eklenen dört meclis üyesine ait önergede, “yeni yargı paketinde, yazılı basını ayakta tutan en önemli gelir kaynağı olan icra ve iflas ilanlarının gazetelerde yayımlanma zorunluluğunun kaldırılmasının, yerel basının üzerinde oluşturacağı olumsuz ektinin giderilebilmesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak İzmir’e özgü bir ‘Yerel Yönetim-Yerel Basın İş Birliği Modeli’ ile yerel basınımıza katkı sunulabilmesi ve aynı zamanda 5393 sayılı Belediye Kanununun 14. maddesine göre Belediye hizmetlerinin, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulacağı Belediyenin görevleri arasında gösterildiğinden ve yine aynı Kanunun Meclis kararlarının kesinleşmesi başlıklı 23. maddesinin ‘Kesinleşen Meclis Kararlarının özetleri yedi gün içinde uygun araçlarla halka duyurulur.’ hükmü kapsamında, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinin almış olduğu kararların özetlerinin İzmir’de yayın yapan ve Başkanlık Makamı Olur’u ile uygun görülen yerel gazetelerde yayımlanması, söz konusu karar özetlerinin ilan giderlerinin Belediyemiz Basın Yayın Halkla İlişkiler ve Muhtarlıklar Dairesi Başkanlığına bağlı Basın Yayın Şube Müdürlüğünün 03.5.4.01 İlan Giderleri kaleminden karşılanması hususlarını Sayın Meclisin onaylarına arz ederiz” denilmesi nedeniyle öneriyi görüşen Plan ve Bütçe Komisyonu‘yla Hukuk Komisyonu‘nun birlikte formüle ettiği, “195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanunun 34. maddesinde belirtilen vasıflarda olan ve İzmir genelinde dağıtımı yapılan yerel gazetelerde Başkanlık Makamı Oluru aranmaksızın mevcut gazetelere bütçenin eşit şekilde dağıtılması ile birlikte kararların yayınlanması” şeklindeki 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı belediye meclisi kararı, oybirliği ile kabul edilerek uygulamaya konulmuştur.
Bu kararda sözü edilip bir ön koşul olarak atıf yapılan 2 Ocak 1961 tarih, 195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un, “Gazetelerin vasıfları” başlıklı 34. maddesinde ise, resmi ilan verilecek gazetelerin, içerik, sayfa sayı ve ölçüsü, gazetede çalıştırılan kadrolu işçi sayısı, gazetenin fiili satış rakamı ve yayın süresi ile uygun görülecek diğer yönlerden Basın-İlan Kurumu Genel Kurulu‘nca belirleneceği belirtilmekte olup; 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı belediye meclisi kararı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce yerel gazetelere yapılacak yardımların, resmi ilan yayınlamaya hak kazandığı Basın İlan Kurumu‘nca belirlenen gazeteler arasında dağıtılacağı kabul edilmiştir.
Bu kanun hükmü ve belediye meclisi kararından sonra Basın İlan Kurumu‘nun İnternet sayfasına baktığımızda ise, 2019 yılı Ağustos ayı itibariyle resmi ilan vermeye uygun İzmir gazeteleri için şöyle bir duyuru yapıldığını görüyoruz.
Basın İlan Kurumu‘nun İzmir‘de resmi ilan almaya hak kazanan yerel gazetelerin aylık listelerini Eylül 2019-Ağustos 2022 dönemi itibariyle incelediğimizde, listede yer alan yedi ayrı gazetenin varlığını sürekli olarak koruduğunu; ancak, 2022 yılı Eylül ayında bu gazetelere Yeni Asır gazetesinin eklenmesi suretiyle İzmir‘de resmi ilan almaya hak kazanan günlük gazete sayısının 8’e çıktığını görürüz.
2 Ocak 1961 tarih, 195 sayılı Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un 34. maddesi uyarınca Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan almaya uygun görülen yerel İzmir gazetelerinin 2019 yılı Ağustos ve 2022 yılı Eylül aylarındaki listesi, Yerel Basın Platformu‘nun 5 Ağustos 2019 tarihi ziyareti ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘nin 15 Ağustos 2019 tarih, 636 tarihli kararı uyarınca Ağustos 2019-Ağustos 2022 döneminde yedi gazeteye (9 Eylül, Ege Telgraf, Haber Ekspres, İlkses, Ticaret, Yeni Bakış, Yenigün), Eylül 2022 ayında da bu gazetelerin arasına Yeni Asır gazetesinin eklenmesi suretiyle sekiz gazeteye yükselmiş olup; resmi ilan almaya hak kazanmış İzmir’deki yerel gazetelere yönelik yardımların, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in ifadesiyle adaleti, şeffaflığı ve farkındalığı sağlamak amacıyla bu sekiz gazete arasında eşit şekilde dağıtılması gerekmektedir.
Ancak bu karar, haber ve kanun hükümlerine rağmen son günlerde elime geçen Turkuaz Dağıtım kaynaklı ve “İzmir Büyükşehir Belediyesi Günlük Gazete Alım Listesi” başlıklı bir tablo, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin yardım yaparken, resmi ilan almayı hak eden gazeteler arasında pek de adil davranılmadığını, İzgazete isimli gazetenin henüz resmi ilan almaya hak kazanmadığı halde yardım alan gazeteler arasına dahil edilerek en büyük yardımı aldığını göstermektedir.
Kaynak: Turkuaz Dağıtım Pazarlama
İzmir‘deki yerel gazetelerin dağıtımını yapan Turkuaz DağıtımPazarlama‘nın dağıtım verilerine göre hazırlanan bu tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi, 9 Eylül, Yenigün, Ege Telgraf, Haber Ekspres, İlkses, Ticaret ve Yeni Bakış Gazeteleri Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan alabilecek gazeteler olarak belirlendiği halde; bu tablonun ilk sırasında yer alan İzgazete, Basın İlan Kurumu tarafından resmi ilan alabilecek gazete olarak tanımlanmamıştır. Çünkü aşağıdaki tablolardan anlaşılacağı üzere, İzgazete, 2019 Ağustos ile 2022 Eylül arasındaki dönem itibariyle henüz “beklemede olan” ve bu nedenle de resmi ilan alamayıp sadece reklam alabilecek bir gazetedir.
Yukarıdaki tablonun da gösterdiği gibi, İzgazete henüz resmi ilan alabilecek bir gazete olmadığı halde, Basın İlan Kurumu Teşkiline Dair Kanun‘un 34. maddesi ile ilişkilendirilerek alınmış olan 15 Ağustos 2019 tarih, 636 sayılı İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararına aykırı olarak yardım almaktadır. Hem de alım miktarı diğer gazetelere göre daha yüksek tutulmak suretiyle… Daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı‘nın yaptığı görüşmede bu konuda adil ya da eşit olacağı sözüne rağmen…
Belediye meclisi kararında ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer‘in 5 Ağustos 2019 tarihli görüşmede Yerel Basın Platformu mensuplarına söylediklerine aykırı olan bu durumun akla gelebilecek makul tek bir nedeni, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle belediye şirketlerinde çalışan işçiler için Türk-İş‘e bağlı Belediye-İş Sendikası ile, yine ayrı birimlerde çalışan devlet memurları için Tüm-Bel-Sen ile yaptığı toplu iş sözleşmelerinde işçi ve memurların okuması için alınacak olan gazetelerle ilgili hüküm ve uygulamalar olabilir.
Ancak Tüm-Bel-Sen‘in 2022 yılı için İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışan memurlar için imzaladığı toplu iş sözleşmesinin “Diğer Haklar ve Ücretli İzinler” başlığını taşıyan 23. maddesinin (i) fıkrası hükmünde, “işveren, çalışanların genel kültür bilgilerini artırmak, okuma alışkanlığı kazandırmak ve güncel gelişmeleri takip edebilmeleri amacıyla yemek molalarında ve ara dinlenmelerde tüm çalışanların okuyup yararlanacağı miktarda yerel ve ulusal gazete, dergi ve kitap bulundurur” hükmü yer aldığı için, bu gazetelerin tek tek memurların her biri için satın alınmadığını, alınacak ulusal ve yerel gazetelerin çalışanların yemek yedikleri ya da ara dinlenmesi yaptıkları yerlerde okuyup yararlanabilecekleri miktarda bulundurulacağını söyleyebiliriz.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türk İş‘e bağlı Belediye-İş Sendikası arasında 18 Haziran 2022 tarihinde imzalanan ve 5.250 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesinin (bu sözleşmeyi incelemek amacıyla temin edemediğimiz için), işçilerin yararlanması amacıyla alınacak ulusal ve yerel gazetelerle ilgili düzenlemesinin sözleşmenin hangi maddesinde yer aldığını ve ne şekilde düzenlendiğini -ne yazık ki- bilmiyoruz. Ancak işçiler için imzalanan bir sözleşmede, memur sözleşmesindeki hükümlere benzer düzenlemelere yer verilebileceğini tahmin etmenin yanlış bir tahmin olmayacağını düşünüyorum. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet binasına her gidişimde, giriş kapısının hemen sonrasında gelip geçen herkesin alabileceği şekilde yüzlerce gazetenin, özellikle de Cumhuriyet gazetesinin istiflendiğini görmüş biri olarak bu şekilde alınan gazetelerin işçilerden çok belediye gelen yurttaşlara dağıtıldığını biliyorum
Ayrıca, imzalanan toplu iş sözleşmesi hükümlerine göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleriyle diğer belediye şirketlerinde çalışan işçilere dağılacak ulusal ve yerel gazetelerin adları ve sayıları sendikalar tarafından belirlenip belediyeye bildiriliyorsa, o zaman da satın alınmayan diğer yerel gazete sahiplerinin yetkili sendika Belediye-İş Sendikası‘na bu hesabın nasıl yapıldığını, işçilerden tercihlerinin nasıl alındığını, bu tercihler sırasında diğer gazetelerin neden tercih edilmediğini ve gazete satışlarında haksız rekabete neden olay bu olayda hangi yetkiyle nasıl müdahale ettiklerini sorması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde gazetelerle ilgili yardımlara Belediye-İş Sendikası‘nın müdahil olduğu şeklinde bir usulsüzlükle daha karşı karşıya kalmamız mümkün olabilecektir.
İşte bütün bu nedenlerle, şaibeli gazete ve televizyon satışları, belirli sayıda kadrolu gazeteci çalıştırma zorunluluğuna uymama ve belediyelerle geliştirilen haksız ticari ilişkiler konusunda soruşturma ve cezalandırma haberlerini duyduğumuz şu günlerde, İzmir’deki bütün yerel gazete ve televizyon sahipleriyle yerel yöneticilerin hak, hukuk ve adalete, evrensel insan haklarına, demokrasi, tarafsızlık, basın ve ifade özgürlüğü gibi değerlere daha fazla önem ve öncelik vererek, AKP iktidarı cephesindeki muhaliflerine benzememesini diliyor, güçlü bir yerel basının doğruluk, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi temel ilke ve değerler üzerinde daha da da gelişip güçleneceğine dair inancımı ifade etmek istiyorum.
İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin geçtiğimiz günlerde yayınlanan 18 Temmuz 2022 tarihli haberi, “Roman Hakları Çalıştayı düzenleniyor“, 17 Ağustos 2022 tarihli haberi de “Eşit yaşam için Roman eylem planı hazırlandı” şeklindeydi. Söz konusu haberler, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İzmir Kent Konseyi ile merkezi İstanbul‘da olup İzmir‘de temsilciliği bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği işbirliğinde, 19 Temmuz 2022 tarihinde milletvekillerinin, belediye meclisi üyelerinin ve mahalle muhtarlarının katılımıyla kapalı oturum şeklinde “Roman Hakları Forumu“nun düzenleneceğini , 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde de Türkiye’nin 80 ilinden gelen Roman hakları alanında hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin, aktörlerin, akademisyen ve uzmanların katıldığı ve kapalı oturum şeklinde yapılan “Roman Hakları Çalıştayı“nın düzenlendiğini ve bu çalıştayda “Roman Hakları Forumu“nda geliştirilen öneriler çerçevesinde, “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar İçin Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı” önerilerinin hazırlandığını duyuruyordu.
Verilen haberlere göre, çalıştayda konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Anıl Kaçar, “2016-2021 yıllarını kapsayan Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi geliştirildi. Ancak bu belgenin süresi doldu. Öte yandan bu süreç bağımsız izleme mekanizmasının geliştirildiği ve kamu bütçesinin ayrıldığı bir doğrultuda ilerlemedi. Romanların yaşadığı hak kayıplarında veya maruz kaldıkları ayrımcılıkta gözle görülür bir iyileşme yaşanmadı. Kamuoyuna yansıyan ve sivil toplum örgütlerine aktarılan bilgiler ışığında Ağustos-Eylül 2022 tarihleri içerisinde Roman Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nın (2022-2025) yayımlanacağı biliniyor. Biz de bu yüzden Roman sivil toplum örgütlerinin, Roman aktivistlerin, bu alanda hak temelli çalışan uzman ve akademisyenlerin katılımıyla Roman Hakları Çalıştayı düzenledik. Çalıştaydaki tespit ve öneriler çerçevesinde ‘İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı’ hazırlandı. Roman sivil toplum kuruluşları ortaya çıkan önerileri Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na, farklı siyasi partilere ve milletvekillerine yüz yüze veya çevrim içi olarak iletiyor” diyerek yaptıkları ve yapacakları çalışmaları anlatıyordu.
Çalıştay’da hazırlanıp habere eklenen “İnsan Haklarına Erişimde Romanlar için Eşitliği Sağlamak: Eşitlik İçin Eylem Planı”nda Romanlar için sağlanacak eşitliğin temeli olarak sağlık, eğitim, barınma ve istihdam hakkının esas alındığı görülmektedir. ⁽¹⁾
Söz konusu eylem planına biraz daha ayrıntılı bakıldığı takdirde, “sağlık hakkı” kapsamında 4 stratejik hedef ve 19 alt hedefin, “eğitim hakkı” kapsamında 4 stratejik hedefin ve 32 alt hedefin, “barınma hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 11 alt hedefin, “istihdam hakkı” kapsamında 3 stratejik hedef ve 25 alt hedefin; toplam olarak 14 stratejik hedefin ve 87 alt hedefin yer aldığı;
Ayrıca bunlardan ayrı olarak, “Ayrımcılıkla mücadelenin yaygınlaştırılması ve etkili başvuru yollarının oluşturulması“, “Roman dil, tarih ve kültürü açısından haklar“, “Toplumsal cinsiyet eşitliği“, “Kapasite geliştirme Çalışmaları ve Roman Stratejik Eylem Planı’nın izlenmesi ve değerlendirilmesi” başlığı altında 5 ayrı stratejik hedefle bu hedeflerin altında yer alan 29 alt hedefin; böylelikle, söz konusu eylem planı kapsamında toplam 8 stratejik hedef ölçeğinde toplam 116 alt hedefe yer verildiği belirlenmiştir.
Şimdi gelelim bir stratejik planlama uzmanı olarak 27 sayfadan oluşan bu eylem planı önerilerinin değerlendirmesine:
1. İzmir’deki Romanlara ait bir ‘mevcut durum analizi’ bulunmamaktadır.
Hazırlanan belge başlı başına bir plan olmayıp, bir planın hedefleri arasında yer alması istenen önerilere ait olsa da, her gerçekçi, doğru, uygulanabilir ve sürdürülebilir planın altlığını oluşturan ‘mevcut durum analizi‘nden yoksundur.
Planın vizyon, misyon, temel değer, amaç, hedef ve performans göstergelerinden önce hazırlanması gereken mevcut durum analizi dediğimiz çalışma ise, planın uygulanacağı ortamın geçmişini ve mevcut durumunu ortaya koyan ayrıntılı bir tespit çalışmasıdır. Böylelikle hem hazırlanan planın amaç ve hedeflerinin o ortamın koşullarına uygun olup olmadığı sorusuna temel olur, hem de o ortama ait ihtiyaç ve sorunların belirlenmesini sağlar. Örneğin Romanların İzmir özelindeki tarihi gelişim ve yerleşimleri, nüfusları ve bu nüfusa ilişkin demografik bilgileri, ilçeler, bölgeler, semt, mahalleler ve hatta cadde-sokaklar düzlemindeki yerleşimleri, eğitim düzeyleri, mesleki dağılımları, yaşadıkları sorunlar, talep ve şikayetleriyle benzeri hususlar bu analizle ortaya konularak Romanların İzmir özelindeki durumu gösteren net bir fotoğrafın çekilmesi sağlanır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin bundan 3 yıl önce, 14 Aralık 2019 tarihinde yaptığı İstanbul Roman Çalıştayı‘na baktığımızda ise “İstanbul Roman Çalıştayı Ön Hazırlık Raporu” adıyla 73 sayfalık bilgilendirici bir raporun hazırlandığını ve kamuoyu ile paylaşıldığını görürüz. ⁽²⁾
Ama bizlere iletilen belgede böylesi bir ayrıntılı ön çalışmanın yapılmadığı gibi öneri olarak ortaya konulan hedeflerin arasında buna benzer çalışmaların hedef olarak belirlendiği görülmüştür. Oysa mevcut durumu, sorunları, şikayet ve talepleri gösteren ‘mevcut durum analizi’ planla yapılacak bir çalışma değil; planın hazırlanabilmesi için önceden yapılması gereken bir ön çalışmadır ve böylesi bir çalışma yapılmadığı sürece, öneri olarak takdim edilen hedeflerin gerçeklik ve geçerliliği tartışma konusu olacaktır.
Bu arada uzun bir süredir aklımda olan başka bir konuyu dile getirmek isterim…
Yakın zamanda değerlendirmesini yaptığım sosyolog Dr. İrfan Özet’in “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli araştırmasında görüşme yaptığı Çağdaş Romanlar Derneği Başkanı Halit Keser, İzmir’deki Romanların 80 yılı aşkın zamandır yerleşik hayata geçtiklerini söylediğine göre⁽³⁾ ve ben de uzun bir süredir Romanların İzmir‘deki varlıklarına ilişkin tarihi bir araştırma ya da yayına rastlamadığıma göre; şayet bir bilen varsa ya da herhangi bir araştırma yapılmışsa, İzmir‘deki Romanların son 80 yılını ya da daha öncesini ortaya koyan bilimsel bir kaynağı bana bildirirse sevineceğim… Hele ki Tepecik‘teki 116 yıllık olduğu söylenen tarihi bir konak, Konak Belediyesi tarafından restore edildikten sonra, aynen “Silahhane” dedikleri yere “Sanathane” adını verdikleri gibi, o bina Romanların yaşadığı bir konak olmadığı halde Roman Kültür Merkezi adıyla açılmışsa…
2. Yetkisizlikle malûl hedef önerileri
Hazırlanan eylem planı önerilerinde, bu önerileri kabul edip plana koyacak ve uygulayacak her bir kamu otoritesine yasalarla verilmiş görev, yetki ve sorumluluklarla bunların kamu otoriteleri arasındaki dağılımının dikkate alınmadığı belirlenmiştir.
Stratejik planlama çalışmalarında, adına plan hazırlanan kamu otoritesinin yasal görev, yetki ve sorumlulukları ile o görev, yetki ve sorumluluklara dayanak olan mevzuat hükümleri tek tek belirlenerek bu yasal hükümlerle görevler arasında eşleştirmeler yapılır ve hukuki zemini olmayan görev, yetki, sorumluluk, amaç ve hedeflere hem stratejik planlarda hem de eylem planlarında yer verilmez. Daha doğrusu, değerlendirmemize konu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi Romanlar İçin Eşitlik Strateji Planı ya da ona bağlı Eşitlik İçin Eylem Planı, öncelikle o planın yapılmasını talep eden İzmir Büyükşehir Belediyesi adına hazırlanacağı için öneri olarak geliştirilen amaç ve hedeflerin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumlulukları ile sınırlı olması, bu görev, yetki ve sorumlulukları aşan amaç ve hedeflere planda yer verilmemesi gerekir. Şayet birden fazla kamu, özel ve sivil kurumu kapsayan bir planlama yapılıyorsa, plan kapsamına giren her bir kurumdan plan hazırlama izninin alınması ve hazırlanan eylem planlarında o kurumların görev, yetki ve sorumluluklarının dikkate alınarak her bir amaç ya da hedefin hangi sürede hangi kurum tarafından yerine getirileceği belirtilmelidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi için plan hazırlama ya da öneri alma yetkisinin kullanıldığı böylesi bir durumda ise, talepte bulunmamış ya da yetki vermemiş olan Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile bu bakanlıklara bağlı merkezi yönetim birimlerini kapsayan bir planın düzenlenmesi ya da bu önerilerin böylesi bir plana dahil edilmesi hem yasal hem de pratik nedenlerle mümkün değildir. O nedenle, planda yer alacak amaç ve hedeflerle bu amaç ve hedeflerin belirlenmesinde yararlanılacak önerilerin hazırlanmasında sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanında olan kamu hizmetleriyle bu hizmetlerin kapsamının dikkate alınması gerekir.
Oysa incelediğimiz “Eşitlik İçin Eylem Planı Önerileri“nde “sağlık hakkı” için belirlenmiş toplam 21 hedeften 14’ünün merkezi, 7’sinin yerel yönetime, “eğitim hakkı” için belirlenmiş 32 hedeften 22’sinin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “barınma hakkı” için belirlenmiş 11 hedeften 1’inin merkezi, 10’unun yerel yönetime, “istihdam hakkı” için belirlenmiş 25 hedeften 14’ünün merkezi, 11’inin merkezi yönetime, diğer haklar için belirlenmiş 23 hedeften 6’sının merkezi, 17’sinin yerel yönetime; toplam bütün haklar için belirlenmiş 89 hedeften 51’inin merkezi, 38’inin yerel yönetime ait hedefler olması örnektir.
Nitekim 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Çalıştayı‘na, İzmir dışından; Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistlerin çağrılmış olması, hedeflenen stratejik planla eylem planının İzmir için değil, Türkiye için yapıldığını gösterir ki, bu da İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanı dışında kalan, amiyane bir deyimle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “haddini aşan” bir iş yaptığının göstergesidir.
3. İşbirliğinden uzak bir çalışma
İzmir Büyükşehir Belediyesi haberleriyle gazete haberlerinden öğrendiğimize göre, “Roman Hakları Forumu” ve “Roman Hakları Çalıştayı”, sadece bir daire başkanlığına bağlı bir şube müdürlüğü (İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Eşitlik ve Kentsel Adalet Şube Müdürlüğü) ile İzmir Kent Konseyi ve merkezi İstanbul’da bulunan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği tarafından gerçekleştirilmiş, belediyede konu ile ilgili diğer birimler bu çalışmanın dışında tutulmuştur.
Oysa 14 Aralık 2019 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen “İstanbul Roman Çalıştayı“nda daha doğru bir seçimle, belediyenin konu ile ilgili değişik birimlerinin işbirliği içinde çalıştıkları görülmektedir. Bu konu ile ilgili olarak hazırlanan İstanbul Kültür Çalıştayı Ön Raporu‘nu incelediğimiz takdirde, işbirliği içinde gerçekleştirilen ortak çalışmada yer alan paydaşların Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı ile Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olduğunu, bu iki dairenin birlikte çalışarak böyle bir çalışmayı gerçekleştirdiğini görürüz.
4. Nasıl bir katılım?
Bugünkü yazımıza konu olan eylem planı önerileri için 2022 yılı Temmuz ayı içinde biri forum, biri de çalıştay olmak üzere iki toplantı düzenlendiği, bu toplantılardan çalıştay adı verilen birleşimin kamuoyuna va basına kapalı 80 kişilik bir toplantı olduğu görülmektedir. Forum adı verilen ilk toplantıya milletvekili, belediye meclisi ve mahalle muhtarları, çalıştay adı verilen kapalı oturuma ise sayısı 80 ile sınırlanan ve Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörlerin, akademisyenlerin ve uzmanların katıldığı belirtilmekle birlikte toplantılara hangi kurum temsilcilerinin ve yurttaşların katıldığı belli değildir. Çalıştay’la ilgili fotoğraflara bakıldığında ise ön sıralarda belediye bürokratlarıyla bir kaç akademisyenin yer aldığı, arka sıralarda yer alanların ise kimliklerinin belli olmadığı anlaşılmaktadır.
Ayrıca belediyedeki arkadaşlarımızdan aldığımız bilgilere göre, Amsterdam merkezli Radio Patrin‘in CEO’su ve gazeteci Bosna-Hersek vatandaşı Roman Orhan Galjus‘un başkanlık binasında danışman olarak çalışmaya başladığını öğreniyoruz.
Şimdi bu iki toplantıyı tasarlayıp gerçekleştirenlere şu soruları sormak gerekir:
📌 Milletvekillerini, belediye meclisi üyelerini ve mahalle muhtarlarını ayrı bir yerde, Roman hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle aktörleri, akademisyenleri ve uzmanları ayrı bir yerde toplamak ve sadece milletvekilleriyle belediye meclisi üyeleri ve mahalle muhtarlarından öneri alıp bunun dışında kalanların; yani, İzmir’de yaşayan ya da çalışan Romanlarla ve Roman olmayanları bu ortak çalışmasına dahil etmemek kimin aklıdır ve böylesi bir ayırım niye yapılmıştır?
📌 İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin haber metninde yer alan “kapalı toplantı” ifadesi ile basına servis edilen tek bir fotoğrafın varlığı, bu çalıştayın basına ve kamuoyuna kapalı yapıldığını göstermektedir. Konu Roman haklarıyla ve bu hakların tüm toplum kesimlerince kabul görüp toplumsallaşması olduğuna göre, bu çalıştay niye kapalı kapılar ardında yapılmıştır? Toplantının kapalı yapılmasını gerektiren şey ne olabilir?
📌 Roman Hakları Forumu ile Roman Hakları Çalıştayı‘na katılan kurum temsilcileri ve kişiler kimlerdir? İzmir dışında Ankara, Aydın Balıkesir, Çanakkale, Denizli, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmit, İznik, Manisa, Mersin, Sakarya, Samsun, Tekirdağ ve Van‘dan geldiği söylenen ve Roman hakları alanında çalışan akademisyenler, sivil toplum çalışanları ve aktivistler kimlerdir? İzmir dışından gelen katılımcıların İzmir için hazırlanan bir plana yapabilecekleri katkıların ne olduğu düşünülmüş ve bu katkılarından hangi ölçü ve düzeyde yararlanılmıştır?
📌19 Temmuz ve 22-23 Temmuz 2022 tarihlerinde yapılan Roman Hakları Forumu‘nu ve Roman Hakları Çalıştayı‘nı düzenleyenler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 14 Aralık 2019 tarihli İstanbul Roman Çalıştayı‘nda olduğu gibi katılımcıları ve atölye moderatörleriyle raportörleri neden açıklamamaktadır?
📌 Türkiye‘de ya da İzmir‘de yaşayan Romanlar ve onların temsilcileri yeterli görülmeyip İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne niye Bosna-Hersek vatandaşı bir Roman danışman ithal edilmiştir?
5. Akıntıya kürek çekip uygulanmayacak planlar yapmak
İşin bilimsel gereği, planlar uygulanmak üzere yapılır; ama, bizim ülkemizde, özellikle de belediyelerimizde yasak savarcasına ve yapmış olmak için göstermelik niyetlerle yapılır, plana çoğu kez uyulmaz ya da mümkünse ilk adımda değiştirilmeye çalışılır. O nedenle her resmi kurumun çöplüğe dönüşmüş bol sayıda planı, programı vardır. Yapılan planların çoğu da yukarıda belirttiğim nedenler başta olmak üzere eksik, yanlış ve yetersizdir.
Benim sivil yaşamımdaki plan hazırlığı ile ilgili bir çok gönüllü katkılarım, uygulanmayacak ya da ilk çırpıda ihlal edilecek planların hazırlığına samimi, belki de safça yaptığım yardımlarla malûldür. 2015-2019 döneminde hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı ile onun hemen ardından hazırlanan İzmir Büyükşehir Belediyesi 2020-2024 Dönemi Stratejik Planı için yaptığım birçok yardım, katkı bu anlamda boşa gitmiş, uygulanmayan ya da plan harici yapılan işlerin kurbanı olmuştur. O nedenle de, kendimi yaşadığı olaylarla ağzı yanmış bir “katılım gazisi” olarak görüp; bundan böyle iyi niyetimin bu şekilde kötüye kullanılıp istismar edilmesine izin vermek istemem.
İşte o nedenle de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İzmir Roman Forumu‘na, İzmir Roman Çalıştayı‘na ya da diğer toplantılara samimi hislerle katılan sivil toplum kuruluşlarıyla kişisel katılımcıları, bir ‘gösteri nesnesi‘ olarak kullanıldıkları bu tür süreçler için daha dikkatli, daha seçici ve daha uyanık olmaları konusunda uyarıyorum. Hele ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin görev, yetki ve sorumluluk alanına girmeyen plan hedefleri konusunda yaşayacakları hüsran konusunda…
6. Sonuç olarak,
Demokratik ortamlarda katılımcı ve demokratik yöntemlerle hazırlanan her plan, ilgili olduğu tüm tarafların katkısı ve rızası alınıp kabullenildiği takdirde onaylanıp uygulanabilir. Ancak plan hedeflerinin, kapalı kapılar ardında, planın uygulanacağı ortamın doğru ve yeterli bir ‘mevcut durum analizi‘ yapılmadan, bu konudaki sorun, şikayet ve talepler belirlenmeden, hukuki ve yönetsel ölçekte plan yapma yetkisi aşılarak, planın gerçek tarafları plan hazırlık sürecine dahil edilmeden; hele ki, İzmir merkezindeki önemli bir Roman yerleşimi olan Ege Mahallesi‘nin çevresinde lüks rezidansların yapılması yetmezmiş gibi, uzun yıllardır bekletilip en nihayetinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale edilen Ege Mahallesi Kentsel Dönüşüm Projesi‘nin, o bölgedeki lüks yatırımlardan biri olan Evora İzmir projesinin müteahhidine verildiği, böylelikle, Ege Mahallesi‘nde yaşayan Romanların, soylulaştırma amaçlı bu projenin bitimiyle birlikte kentin çeperlerindeki mahallelere taşınması için senaryoların yazıldığı bir ortamda hazırlanan her plan, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin plan çöplüğüne atılmaya mahkum, kentin gerçeklerinden kopuk bir plandır… Böyle biline ve bu işi ciddiye alan iyi niyetlilere duyurula…
2007 yılında Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı‘nda “Bir Eğitim STK’sı Olarak Türk Eğitim Vakfı” isimli yüksek lisans tezini, 2018 yılında da Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji ABD‘nda “Kentli muhafazakârlarda habitus dönüşümü: Fatih ve Başakşehir örneği” isimli doktora tezini yazan ve halen Aksaray Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü‘nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dr. İrfan Özet‘in 2022 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı isimli kitabı, son yıllarda İzmir üzerine yapılmış araştırmalara özlem duyan bizler için güzel bir sürpriz oldu. Son yıllarda İzmir‘deki ya da dışındaki hiçbir araştırmacı ya da sosyoloğun bütüncül bir bakışla tüm İzmir‘i kapsayacak şekilde yaptığı herhangi bir bilimsel çalışmaya rastlamıyor, o nedenle tanıdığımız hocalardan adeta sipariş verir gibi İzmir üzerine araştırma yapmalarını istiyorduk. Hele ki, 1967-68 döneminde kısıtlı olanaklar içinde kentin tarihsel gelişimini de dikkate alarak Şerif Mardin, Ruşen Keleş, Cevat Geray, Oğuz Arı, Ergun Özbudun, Deniz Baykal, Şefik Uysal, Emre Kongar ve Çiğdem Kağıtbaşı gibi değerli isimlerden oluşan muazzam bir kadro ile birlikte, Örgütleşemeyen Kent, İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni isimli araştırmayı yapan sevgili ve rahmetli hocam Mübeccel Belik Kıray‘ın nicel ve nitel araştırma yöntemlerini birbirlerini doğrulayacak şekilde birlikte kullandığı değerli çalışmasını biliyor ve devamlı elinizin altında tutup İzmir üzerine söz söylemeye kalkan herkese önce bu kitabı okumasını öneriyorsanız… Böylesi güzel bir çalışmanın aradan geçen 54 yılın sonrasında yeniden yapılıp güncellenmesi amacıyla TMMOB Şehir Plancıları Odası‘nın 2018 yılında İzmir‘de yaptığı “Göç, Mekan, Siyaset” başlıklı kolokyumda rastlayıp Mübeccel Hoca‘nın öğrencisi olduğunu bildiğim ve İstanbul’da bir Kent Kondu: Ümraniye, Türkiye’de Yerel Politikanın Yükselişi, İstanbul Bir Kervansaray mı?, Kentsel Gerilim, Zorla Yerleştirmeden Yerinden Etmeye Türkiye’de Değişen İskân Politikaları, Refah Toplumunda Getto gibi araştırmaların sahibi Prof. Dr. Sema Erder‘e bile Mübeccel Hoca‘ya bir saygı göndermek adına yeni bir İzmir araştırması yapması önerisinde bulunduğumu bile anımsıyorum.
O nedenle, İzmir adına yapılmış her araştırmayı ve her yayını değerli bulup bu konuda emeği geçenlere teşekkür etmek isterim… Bu iyiniyetli ve içten teşekkürümün somut bir ifadesi olarak da, İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı isimli kitabı alıp okumaya başladığım andan itibaren, beraber çalıştığım gazeteci arkadaşlarımla İzmir konusunda çalıştığını bildiğim akademisyenlere, sivil toplum mücadelesi yapanlara ve belediye yöneticilerine aldığım kitabı göstererek okumaları, hatta bu kitapla ilgili değerlendirmelerini bana iletmeleri konusunda önerilerde bulunduğumu ifade etmek isterim.
İncelediğim kitabın İrfan Özet‘e ait kısmı üç bölümden oluşuyor: “Duvarın Ardı: Kozmopolitan İzmir Habitusu“, “Politik Sahne: AK Parti Dönemi Kültür Savaşı ve İzmir” ve “Toplumsal Sahne: Kültür Savaşının Kamusal ve Etnografik Temelleri“.
İlk bölüm kendi içinde “Cumhuriyet’in İzmir’i:: Kültürde vitrin, siyasette sadakatsiz”, “Çok partili yaşam sahnesi: Merkez sağın kalesi”, “İslami cereyanlar: Milli Görüşçü Akevler versus Gülenci Akyazılı”, “Kültür savaşının ANAP cephesi”, “Gecekondularda yükselen sol siyaset: SHP rüzgarı”, “1990’lar ve Cumhur İttifakı’nın ayak sesleri: MHP listeyi bilerek 17.00’den sonra verdi” başlıklarından,
İkinci bölüm kendi içinde “Pas kuşağından ulusalcılığa: Dönüşen metropol”, “Nostaljik Kemalizmin terennümü: Cumhuriyet mitingleri”, “Madun gözüyle ulusalcılık ve İzmir”, “Dışlayıcı milliyetçiliğin artan trendi”, “Karşı mahallede demokrasi arayışları: Erken dönem AKP siyaseti”, “AKP’lileşen Türkiye versus CHP’lileşen İzmir”, “CHP’lileşen İzmir’in muhafazakar yankıları”, “Postmodern fetih: Rakıların efendisi AKP’de”, “Artan tansiyon ve laik mahallede dönüşümün ayak sesleri”, “Hegemonikleşen AKP ve kapanan İzmir: Monaco olduk”, “Hegemonyanın eğitim dünyasındaki izleri”, “Hegemonyanın basın mecrasındaki izleri”, “Hegemonyada yan etki: Yükselen şehirli milliyetçilik”, “Başkanlık referandumu ve kültür savaşı”, “Kültür savaşında yerel seçimler sahnesi”, “Laik mahallede dönüşen politik kültür” başlıklarından,
Üçüncü ve son bölümde ise “Metropolün etnografik dünyası ve kültür savaşı”, “Çekirdek etnografi: Balkan göçmenleri”, “Metropol Kürtleri”, “Metropol Alevileri”, “Metropol Romanları”, “Nostaljik Halka: yahudiler”, “Metropoldeki semazen: Konyalılar”, “Metropolün Dadaşları: Erzurumlular”, “Egeli halka: Manisalılar”, “Metropolün Karadenizli halkası”, “Kültür savaşının kamusal temelleri”, “Metro-agora: Açık kamusal yaşam olarak İzmir”, “Balkanlar’dan taşınan sufi miras: İzmir dindarlığı”, “Aktüel sınırlar ve duvarlar: Seküler hegemonya”, “Huzur İzmir’de: Beyaz göçlerin yükselen trendi”, “Kadın merkezli kamusal yaşam” ve “Kamusal alanda karşılaşmalar ve kültür savaşı” başlıkları ile “Sonuç” bölümünden oluşmaktadır.
Kitabın 2022 yılı Nisan ayında yayınlanması sonrasında yazarı İrfan Özet‘le yapılan soruları ve yanıtları birbirine benzeyen; hatta kitapta yer alan ifadelerin tekrarlandığı röportajların (www.dibace.net, 14.06.2022¹, Perspektif, 13.08.2022², İlkses, 27.08.2022³), kitap tanıtımlarının (Mehmet Şakir Örs, Gözlem, 17.06.2022⁴, Ahmet Talimciler, T24, 25.06.2022⁵, Ufuk Akkuş, http://www.ilerihaber.org, 17.07.2022⁶, Murat Sevinç, Diken, 21.08.2022⁷) ve haberlerin (Sputnik News, 20.06.2022⁸) incelenmesinde de kitapta yazılı hususlar dışında İzmir‘e dair birçok görüşün ifade edildiği görülmekle birlikte; bu yorum ve değerlendirmelerin bu yazının konusu dışında kaldığını düşünüyorum.
Verdiğim bütün bu bilgiler sonrasında, 1997 yılından bu yana İzmir‘de yaşayan 25 yıllık; yani çeyrek asırlık bir İzmirli olarak değişik ortamlarda yaşadıklarımı, tanık olup gördüklerimi, duyup hafızama kaydettiklerimi dikkate alarak ve bu kitabın diğer baskıları için katkıda bulunmak niyetiyle kitap hakkındaki eleştirel görüşlerimi de ifade etmeden geçmek istemem…
I – Mukayyet Olma ya da Vesayet Hali….
Anımsayacak olursanız, Dr. İrfan Özet‘in İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı kitabını, kitabın başındaki Reyhan Ünal Çınar ve Tanıl Bora‘ya ait “Kulturkampf / Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı ön makale nedeniyle 1 Ağustos 2022 tarihli “Mukayyet ya da vasi olmak” isimli yazımda bir örnek olarak ele alıp bu ön makaleyi yazanlarla araştırmacı yazarın arasındaki ilişkiyi “Yani ayağında zincir ya da pranga olan yazar ya da okuyucuyla onun yazdıklarına onay verip kitabı basacak olan yayıncı arasındaki vesayet ilişkisinde olduğu gibi…” başlığı altında şu şekilde ele almıştım:
“Son olarak da, sosyolog İrfan Özet‘in 2022 yılında yayınlanan “İzmir Duvarı, Laik Mahallede İktidar ve Kültür Savaşı” isimli kitabında rastladım aynı duruma. Kitabın ön yüzünde kitabın ve yazarın ismi ile kitabı yayınlayan İletişim Yayınları‘nın logosu basılı olmakla birlikte; toplam 309 sayfa olan kitabın başında Reyhan Ünal Çınar ile Tanıl Bora‘nın 25 sayfalık “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı korsan makalesini okumak zorunda kaldım. İzmir’le ilgili böylesi yeni ve bence önemli bir araştırma kitabının başına niye kitabın yazarı dışındaki iki ayrı kişinin birlikte yazdığı bir makale eklenir, açıkçası anlamış değilim… Yoksa kitabın yazarı, aynı kitabın editörü tarafından bu makalede yer alan konuları, kitabın içinde ele alıp irdeleyecek kadar bilgili, deneyimli ve tecrübeli mi bulunmamıştı ya da makalede yazılı olan yorum ve değerlendirmeleri araştırma metninde kullanmak mı istememişti? Tanıl Bora ve arkadaşı bu makaleyi kendisine ait olmayan bu kitapta değil de, herhangi bir dergide, örneğin her zaman yazdığı Birikim‘de ya da kendi kitaplarında yayınlayamazlar mıydı?
Açıkçası bu olayda da yazara ve okura büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Evet, kitabın başında yazarın güvendiği, saygı duyduğu, ele aldığı konuların uzmanı olan birinin bir giriş yazısı yazması bilinen ve beklenen bir davranıştır. Ama bu yazının, başka bir yazarla birlikte yazılan 25 sayfalık bir makaleye dönüşmesi de garip, beklenmeyen bir durumdur. Şayet benim gibi Tanıl Bora yazılarını okumak istemeyen biri, belki bu makalede kitabın konusu ile ilgili bir şey vardır düşüncesiyle makaleyi okumak zorunda kalıyorsa; ortada para verip kitabı satın alan okurun kandırılması, en azından istismar edilmesinden rahatlıkla söz edilebilir. Hele ki, Tanıl Bora gibi, söz konusu makalede AKP dönemini analiz ederken kendisinin ve Birikim Dergisi/İletişim Yayınları grubunun yaptıklarından; özellikle de Ergenekon davaları, 2010 Anayasa Referandumu sırasında ortaya koydukları, “yetmez ama evet” tavrı konusunda tek bir sözcük bile etmeyen biri yıllar önce söyleyip haklı çıkmadığı birçok konuda, bu yazarın kitabının başına koyduğu makale ile kendini aklayıp haklı çıkarmaya çalışıyorsa…
Burada yazara da bir çift sözüm olacak…. Kapağında sadece kendi isminin yer aldığı, kendisine ait bir kitapta editör de olsa başka bir yazara ait uzun bir makalenin eklemesine izin vermiş olması, aslında İzmir ölçeğinde ele alıp araştırdığı önemli bir konuda sanki başka birinin yorum ya da desteğine ihtiyacı varmış gibi bir durumun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.“
Evet, bugün de; yani kitabı ayrıntılı bir şekilde okuyup bitirdiğimde şu an da da de aynı görüşteyim. Her ne kadar 21 Ağustos 2022 tarihli Diken‘de bu kitap hakkında bir değerlendirme yapan Murat Sevinç, “kitap, Reyhan Ünal Çınar ve Tanıl Bora’nın “Kulturkampf/Kültür Savaşı ve AKP İktidarı” başlıklı “açıklayıcı” yazsısıyla başlıyor. İyi olmuş, çünkü kitaptaki teorik çerçevenin daha iyi anlaşılması için böyle bir yazıya ihtiyaç var” demiş olsa da; ben, tam aksi kanaatteyim. Zira İzmir’de bir “kulturkampf/kültür savaşı” olduğu iddiasıyla yola çıkıp kendince belirlediği toplam 60 kişiyle konuşup onların söylediklerini bir iktidar ve kültür çatışması boyutunda yorumlayan yazarın bu kavramı ve bu kavramın Türkiye macerasını pekala da kendisi anlatabilir, böylelikle bir ihtiyacın ortaya çıkmasına gerek bırakmazdı diye düşünüyorum.
II – “Sürdürülebilir” İdeolojik Hegemonya
Her yayınevi ve yayınlamaya uygun gördüğü yazar, çevirmen ve okurlarıyla birlikte kendi ideolojisi çevresinde kendi iktidar alanını yaratır. Bu bağlamda, ilk sayısı Ömer Laçiner‘in editörlüğü altında Murat Belge, Ömer Laçiner ve Can Yücel tarafından 1975 yılının Mart ayında yayınlanan Birikim Dergisi ile 12 Eylül 1980 sonrası Murat Belge tarafından kurulan İletişim Yayınları aradan geçen süre içinde yayınladıkları toplam 400 sayı dergi ve yayınlamaya uygun buldukları binlerce kitapla; ayrıca, üniversitelerden gelen akademik destekle Türkiye’deki sol neoliberal akımların güçlenmesinde önemli bir yere ve güce sahip olmuştur. Türkiye’nin ve yayın sektörünün içinden geçtiği ciddi ekonomik krizlere rağmen Birikim Dergisi hep yayınlanmış, İletişim Yayınları ise devamlı kitaplar çıkarmıştır.
Yayınevi kuruluş öyküsünü kendi İnternet sayfasının “Neden İletişim var?” bölümünde şöyle açıklamış:
“…ki zaten İletişim Yayınları projesini başlatanlar, 12 Eylül 1980 öncesinde de ‘Türkiye’nin düzeni” ile sorunu olmuş, radikal bir toplumsal dönüşüm için, özgürlükçü bir sosyalizm arayışı için bulundukları ortamlarda faaliyet göstermiş, kafa yormuş, yazı yazmış, yayıncılık yapmış insanlardı…. ‘Yayınevi’ni kuranlar’dan söz ettik… ama belirtmeden olma: Bu “projenin” adını koyan Murat Belge’ydi.“⁹
Bir proje olarak başlatılan yayınevi ve dergi haliyle bu süre içinde kendi yazar, çevirmen ve okurlarını üreterek çoğaltmış ya da ideolojik açıdan uygun bulduğu, kendi misyonuna hizmet eden bu eli kalem tutan kişilerle bir yayın ailesi oluşturmuştur. O nedenle yazılan bir makalenin ya da kitabın Birikim‘de ya da İletişim‘de yayınlanması kolay olmaktan çıkmış, yayın ailesinin ideolojik kriterlerine uygun görülmeyen yazarlar geri çevrilmeye başlamıştır. Bu söyleyip yazdıklarım, ne yazık ki değişik tanıklıklarca doğrulanmış somut gerçeklerdir. Böylelikle yayın ailesinin her bir üyesine hem dergide hem de kitaplarda veya ilintili diğer dergi ve yayınevlerinde yazı, makale, kitap yayınlatmak ya da dip notu yazarak birbirleriyle bağlantı kurmak, atıfta bulunmak rutin bir işleme dönüşmüş; böylelikle yayınevine bağlı yazarların oluşturduğu ağın geniş kitlelere yönelik bilinirliği ya da tanınırlığı sağlanmıştır.
Araştırmacı bir yazara ait çalışmanın başına, adeta bu çerçevede hareket edeceksin anlamına gelebilecek şekilde, yayınevinin inceleme-araştırma dizisi editörlüğü ile Birikim Dergisi‘nin yayın koordinatörlüğünü yapan Tanıl Bora‘ya ait uzun bir makalenin konulması da, bu “sürdürülebilir ideolojik hegemonya”nın ya da benim ifademle, “mukayyet olmak” veya “vesayet etmek” halinin somut bir örneği olarak kabul edilebilir.
III – Araştırmanın Yöntemi
Kitabın yazarı İrfan Özet‘in deyimiyle “modernleşen toplumların rutin bir deneyimi olarak kültür savaşının mekan ve iktidar ilişkilerine uzanan üretimlerine odaklanan” bu araştırma, hangi kritere göre seçildikleri bilinmeyen toplam 60 kişi -bir görüşmeci kimliğini gizli tutmuştur- ile görüşülerek yapılmıştır. Görüşülen kişilerin isimleri ve görevleri kitapta ayrıca belirtilmemiş olmakla birlikte, tümünün kimliğine aşağıdaki alfabetik listeyi inceleyerek öğrenebilirsiniz.
Bu listeyi, ayrıntılı bir şekilde incelediğiniz takdirde, İzmir’deki iktidar kavgasını ya da kültürlerarası kavgayı ortaya çıkarıp değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen bu araştırmaya temel olan ve çoğunu tanıdığım bazı isimlerin neden, ne şekilde, hangi amaçla seçildiği konusunda tereddütlerim olduğunu söyleyebilirim. Ben bu kaygımın başkaları için de geçerli olup olmadığını anlamak amacıyla hazırladığım listeyi İzmir‘in en tanınmış dört gazetecisinin önüne koyduğumda, her biri buradaki isimlerin çok da isabetli olmadığını belirterek, iktidar ve kültür alanındaki çatışma ile ilgili olarak görüşüne başvurulacak çok daha başka isimlerin olduğunu belirttiler. Örneğin İzmir‘in toplumsal yaşamını büyük ölçüde etkileyen kentteki iki ayrı Mason locasına üye olup Masonlukları ifşa olmuş olanların, emek ve sermaye odaklı meslek odalarıyla sermayeyi temsil eden dernek ve vakıf temsilcilerinin, siyaset ve kültürel ilişkiler konusunda oyun kurucu olan Uğur Yüce, Sıtkı Şükürer, Muzaffer Tunçağ, İzmir sermaye çevrelerinin popüler isimleri Temel Aycan Şen, Jak Eskinazi, İdil Yiğitbaşı, Fadıl Sivri ve Kemal Çolakoğlu, İzmir Ticaret Odası‘nın eski başkanı Ekrem Demirtaş, gazeteci Deniz Sipahi, çevre hareketi avukatları Senih Özay ve Arif Ali Cangı, İzmir’in böğrüne her geçen gün yeni gökdelenler saplayan Mesut Sancak ile Mehmet Şakir Başak gibi isimlerin niye bu listede olmadığını, bir magazin gazetecisi yerine uzun yıllardır bu konularda araştırma ve haberler yapan gazetecilerle niye görüşülmediğini sordular. Onların bu görüş ve eleştirileri de gösterdi ki, hangi kritere göre seçildiği bilinmeyen bu kişilerin görüş ve düşünceleri üzerinden İzmir‘deki iktidar ve kültür savaşı konusunda bir genellemeye ulaşmak ya da mevcut olanı tarif etmek mümkün olmayacaktı. Oysa böylesi bir araştırmanın, araştırma evrenini oluşturan isimlerin hangi kriterlere göre belirlendiğinin açık ve net bir şekilde belirtilmesi suretiyle araştırmanın güvenirliliği ve geçerliliği konusunda daha titiz davranılabilirdi.
Kitabın yazarı İrfan Özet, kitabın “Yönteme dair” başlıklı bölümünde, “sosyal dünyanın kültür savaşını sembolize eden boyutları ele alan araştırmada, ‘etkileşim içindeki süreç ve olgulara odaklanan’ nitel yöntemler seçilmiştir. Bu açıdan birey ve grupların deneyimlerini, algılarını, tutumlarını ve inançlarını derinlemesine incelemeyi amaçlayan nitel gelenek bünyesindeki durum araştırması modeli uygulanmıştır“diyerek “emik yaklaşımı” benimsediğini ifade etmektedir. Bu ifade aslında Batı, daha doğrusu Alman Şansölyesi Bismark‘a kadar giden Batı kültüründen kaynaklanan “Kulturkampf” kavramının, yerli kültürün kendi değerleri ile yapılması gereken emik yaklaşımın bir araya getirilmek istendiğini gösterir.
Oysa, “etik” ve “emik” kavramları bir dilbilimsel antropolog olan Kenneth L. Pike¹⁰ tarafından fonemik (bir dildeki seslerin anlam taşıyan rollerinin incelenmesi) ve fonetik (tüm dilleri kapsayan evrensel sesler üzerine çalışmak) arasındaki dilbilimsel ayrım dikkate alınarak geliştirilmiştir. Fonetik, dilin evrensel doğasıyla ilişkilendirilirken; fonemik, kelimelerin anlamı ve bağlamına odaklanır. Ayrıca Berry M. Wober, John W. Berry ve Pierre R. Dasen gibi kültürlerarası psikoloji konusunda çalışan bilim insanları her bir kültürel sistemi kendi içinde değerlendirerek, ilgili kültürel sisteme ait sınıflandırma ve kavramsallaştırmaya temel olan yerel ilkelerin dikkate alınacağını, araştırılan olgunun sistem içinde inceleneceğini ifade ederler.¹¹ Harry C. Triandis ise belirli bir kültürü en iyi şekilde tanımlayabilmek için o kültüre has kavram ya da olguların kullanılması gerektiğini belirtir.¹²
Sosyal bilimler genelinde bir tanım yapmak gerekirse, yabancı bir sistemi temel alarak, örneğimizde Batı kökenli Kulturkampf ya da kültür savaşı gibi kavramın varlığını bir insan tutum ve davranışları farklı bir sistem olan Türkiye‘de ya da İzmir‘de analiz etmek etik, sistemi içinden, kendi coğrafyasındaki kavram ya da olguları üzerinden olduğu gibi inceleyerek yorumlamak ise emik olarak ifade edilebilir. Pike, emik yaklaşımı, bir kültüre ait farklılıklar, karmaşıklıklar hakkında bilgi edinebilmek için kültüre içeriden bir bakışın gerekliliği olarak tanımlar. Bu tanım ise sadece o kültür içindeki insanların konuşarak kendi tutum ve davranışlarını ifade etmelerini değil; aynı zamanda, o olgu ya da kavramların o kültür içinde var olmasını gerektirir. Acaba Almanya’da kulturkapmf adı verilen turum ve davranışlar aynı şekilde başka ülkelerde, bu arada Türkiye‘de ve İzmir‘de de var mıdır ve aynı özelliklere mi sahiptir? İşte araştırmanın etik mi yoksa emik mi olacağına karar verirken ya da Batı kültürüne ait bir tutum ve davranışı İzmir‘de araştırmaya kalkarken bu çelişkili durumun tercih edilen araştırma yaklaşımı açısından da giderilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa başka kültürlerdeki tutum ve davranışlarla ilgili yabancı kavram ve olguları üzerinden yapılan her derinlemesine görüşmenin ya da mülakatın emik olduğunu iddia etmek mümkün olacaktır.
IV – Kendine Özgü Bir YorumlamaTarzı
Kitabı okuyup bitirdikten sonra geriye dönüp yeniden incelediğinizde, yazarın her bir aktörden dinlediklerini kitabın başındaki makaledeki teorik çerçeve ile alıntı yaptığı kaynaklar arasında bir sacayağı oluşturarak değerlendirdiği, bunu yaparken de sık sık “habitus” ya da “protest bilinç” (s.137), “kültüralist dalga” (s.144), “Schmittyen repertuvara kayırıldı” (s.164), “alarmist blok” (s.167), “muhalif puzzle” (s.167), “hegemonikleşen” (s.167), “izolasyonist” (s.168), “İzmir’e özgü refleksif politikalar” (s.175), “pür-seküler” (s.181), “şehirli milliyetçilik” (s.178), “distopyan bir islamcılık” (s.272) ve “Antropolojik kültür” (s.291), “sloganist” gibi ilginç, ilk okunduğunda ne olduğu anlaşılmayan, zorlama, o nedenle de kaynak olarak verilen yayına gidilip bakılması gereken; hatta, Türkçe ya yabancı sözcüklerin zorlanması ile oluştuğu izlenimi veren sözcükleri kullandığını görüyorsunuz.
Bu da farklı bir yöntem ve belki de yazımın başında belirttiğim başmakale sahibi ile diğer kaynaklar arasında bir bağlantı kurarak yaptığı değerlendirmeyi doğrulama, sağlama alma çabası da olabilir.
Tabii ki, yine bir alıntı yaparak Can Kakışım‘ın İletişim Yayınları‘ndan çıkan “Sınıf, Etnisite ve Kimlik” isimli kitabından aktardığı, “Kuşkusuz solun küresel temsillerinde kimliğe dönük ilgi, ortaya birdenbire çıkmış ve köksüz bir olgu değildir. Bu eğilimin düşünsel temelleri, 1960’ların ‘Yeni Sol’ hareketlerine kadar genişletilebilir. Ekonomide ‘merkezi planlama’ mitinin güç kaybetmesi yüzünden solun bütün varyantlarının etkilendiği görüşü yaygındır. Aynı zamanda, ekonomizm yerine ikame edilen yeni referanslar ise, kültür cephesinden devşirilir. Bireyler ve gruplar arasındaki farklılıklara odaklanan kimlik bazlı siyasetlerin merkezi bir konum elde etmesi gibi, çok radikal bir paradigma değişimi yaşanmıştır” ifadesinin ne ölçüde doğru ve sağlıklı bir tespit ve değerlendirme olduğunun çok su kaldırması gibi…
Sonuç olarak
Geçmişte Akdeniz‘in önemli ve büyük bir liman kenti olarak kapitülasyon adı verilen ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarla İngiliz, Fransız, Hollanda ve hatta Amerikan kapitalizminin gelişip güçlenmesinde oldukça büyük bir pay ve işleve sahip İzmir gibi bir kentin, geçmişini ya da bugününü sadece merkez-çevre ilişkisi, kültür kavgası, o tutmadığında iktidar kavgası, kozmopolitlik, dini cemaatler, İzmirlilik, İzmir kimliği ve etnik kimlikler üzerinden açıklamaya kalkmanın bilimsel açıdan yeterli bir yol olmadığını düşünüyorum. Ele alıp değerlendirmeye çalıştığımız bu araştırma kapsamında yapılan görüşmelerle ortaya çıkan tablonun, sadece kulturkampf/kültür savaşı kavramıyla açıklanamayacağını, bu tür konu ya da sorunlarda kültür dışında ekonomik ve toplumsal faktörlerin de belirleyici olduğunu savunuyorum. Örneğin, bu kentin geçmişinde ve bugününde kozmopolit yapıyı oluşturan Müslim ya da gayrimüslim cephedeki farklı iktidar ya da kültür gruplarının ortak menfaatler (ticari kâr, toprak rantı vb.) çevresinde nasıl bir araya geldiğini, aile isimleri bağlamında ortaya çıkan Cumhuriyet Dönemi İzmir sermayesinin nasıl yağmacı niteliklere sahip olduğunu, “deste anahtarlı” olarak bilinen üzüm ve incir tüccarı Şerif Remzi Reyent‘in nasıl bir anda Ermeni Aram Harpumzum‘ın işlerini takip ettiğini, işgal dönemi ve sonrasında kimin kimlerle ticari ve siyasi anlamda birlikte iş yaptığını, kentin menfaat ilişkisi olan herkesle işbirliği ya da ortaklık yapabilecek “kirli” ve “pazarlıkçı” “esnaf” ya da “tüccar” kimliğini, kentte menfaati ortak olanları bir araya getiren farklı boyutlardaki cemaatlerin nasıl oluştuğunu, örneğin “saadet zinciri“, “işbirliği“, “güçbirliği“, “çok ortaklı girişim” gibi oluşumların niye hep İzmir‘den ortaya çıktığını, İzmir’in yazar tarafından “habitusu” olarak adlandırılan, bizimse Ege Bölgesi olarak anladığımız art alanla bütünleşik tarihsel, ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişkilerini, 2005 yılından sonra kurulan kalkınma ajanslarıyla İzmir-Ege Bölgesi arasındaki bu tarihsel ve köklü ilişkinin nasıl kopartıldığını, sermayenin son yıllardaki yerel ve merkezi iktidarla flörtünü, sermaye odaklı meslek örgütlerinin nasıl bağımsızlıkçı düşüncedeki tarafsızlıktan koparılarak AKP’nin yörüngesindeki örgütlere dönüştürüldüğünü, İstanbul ve Ankara‘dan gelen nitelikli göç dışında İzmir‘in hem ekonomik hem de siyasi açıdan İstanbul‘a nasıl eklemlendiğini, İzmir‘le ilgili kararların bundan böyle “İstanbulDukalığı” tarafından verildiğini görmeyen ve bütün bunları ele alıp irdelemeyen bir araştırmanın İzmir‘in geçmişini ve bugününü okumada eksik kaldığına inanırım. O nedenle de yüzümü, bundan sonraki süreçte, içinde yaşadığımız kentin geçmişine, bugününe ve geleceğine dönük yapılacak yeni araştırmalara döndürüp, ele alınan konu ya da sorunun İzmir ölçeğinde geçerli olması koşuluyla, tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutların bütünlüğü içinde ve daha objektif, daha geçerli ve güvenilir araştırma yöntemlerinin uygulanması suretiyle ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını
Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur*
Tefenni Gözaltı Kampı
İtalyan askeri mültecileri bir süre Isparta Tefenni Gözaltı Kampı’nda tutulmuşlardı. Bir belgeye bakılırsa, “İtalyan mültecilerin, Almanların elinde esir iken kaçmak suretiyle yurdumuza iltica ettikleri veya kazazade oldukları, yapılan incelemeler neticesinde sabit olduğundan, devletler arası hukuk kaidelerine” dayanarak 20 Şubat-21 Mart tarihleri arasında 3 bin 51 İtalyan mültecisi yurtdışı edilmişti. (20) Bu mültecilerden 3 bin 41’İ kendi arzularıyla Suriye’ye sınırdışı edilmeyi istemişlerdi. BU müttefikler safında savaşa yeniden katılmak anlamına geliyordu. Toplam 3 bin 51 İtalyan mültecisinden sadece 10 kişi Faşist-Nazist güçlerin egemen olduğu Kuzey İtalya’ya gitmeyi tercih etti.
1943 yılında İtalya’nın savaştan çekilmesinden sonra Almanların tutumunu “II. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin işlediği en inanılmaz savaş suçlarından biri” olarak tanımlayan tarihçiler var. (21) Soğuk Savaş Döneminin unutturduğu bu trajedi ancak 1990’larla birlikte roman ve filmlere konu olmaya başladı. Ege Adalarındaki İtalyan askerlerinin Türkiye’ye sığınma çabalarıyla ilgili okuduğunuz bu makale ancak bir ilk çalışma niteliğinde. Sürecin tamamını görüp değerlendirebilmek için hem Türkiye ve hem de İtalya’daki arşivlerde daha yapacak çok iş bulunuyor.
Dipnotlar
(20) Milli Müdafaa Vekaleti’nden Yüksek Başvekilliğe, 24.3.1944, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 368 II.
(21) Aktaran Mazover, age., s. 150.
(*) Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur’a ait bu bilimsel makale, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Şubat 2006, 146. sayısında yayınlanmıştır. ss.50-55
II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını
Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur*
Mülteci İtalyanlar
Ancak adalarda beklenmedik direnişler ortaya çıktı. Örneğin İyonya Adaları’ndan Zante, Korfu ve Kefolonya’da bazı İtalyan birlikleri silahlarını verip Almanlara teslim olmayı reddederek çatışmaya girdiler. Zante’deki direniş hemen bastırıldı. Kefolonya’daki 155 İtalyan subayı ve 4 bin 750 askeri kurşuna dizdi. Korfu’da çok sayıda İtalyan subayı vurularak denize atıldı. (9) Benzer bir süreç Rodos’ta da yaşandı. Silahlarını Almanlara teslim etmemekte direnen bazı İtalyan birlikleri iki gün boyunca hava desteği de alan Almanlarla çatıştı. Birinci günün sonunda Oniki Ada Genel Valisi faşist eğilimli Campioni’nin girişimiyle direnişçilerin büyük kısmı teslim olacak, bir kısmı ise bir gün daha mevzi çatışmalara devam edecek ve sonunda bulabildikleri deniz ulaşım araçlarıyla Türkiye’ye sığınacaklardı. (10) Gazetelere bu biçimde yansıyan çatışmalara ilişkin detaylar resmi ifadelerde farklıydı. 11 Eylül’de Marmaris’in kadırga Limanı’na sığınan İtalyanların verdikleri ifadelere bakılırsa, Rodos’ta 6 bin Alman ve 50 bin İtalyan askeri bulunuyordu. İngilizlerin İtalyanlarla mütareke yapmaları üzerine, Almanlar İtalyanlara “şimdiye kadar olduğu gibi yine kardeşçe yaşayacaklarını söyleyerek” toplu halde bulundukları Rodos’un Kalako köyü dahilindeki garnizona çekilmişlerdi. Ancak ertesi gün telefon hatlarını kesip adada dağınık bulunan İtalyan askerlerinin büyük kısmını esir almış ve dağlar arasında sıkıştırdıkları 2 bin İtalyan askerini hafif makineli tüfeklerle öldürdükten sonra limanlardaki İtalyan savunma birlikleriyle silahlı çatışmaya girmişlerdi. Ardından Rodos kenti ve limanına top ve hava desteği ile saldırıya geçerek İtalyanların motorlarla ayrılmalarından sonra Rodos Limanı’nı bütünüyle kontrol altına almışlardı. (11)
Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelere göre 10 Eylülde başlayıp 24 Eylül’de sonlanan bu iltica dalgasıyla birlikte Rodos’tan 1.232 kişi iltica etmiştir. Bunlardan 861’i İtalyan askeri, 60’ı sivil İtalyan, 7’si Yunanlı ve 103’ü de milliyeti belirtilmeyen sivillerden oluşmaktadır. İlk İtalyan mülteciler 10 Eylül’de Marmaris Limanı’na gelen, Rodos Limanı’na bağlı iki İtalyan motorunun 14 kişilik askeri mürettebatıydı. Yapılan soruşturmada, “Alman askerleri ile anlaşamadıklarından kaçtıkları ve benzinleri olmadığından Marmaris Limanı’na iltica ettikleri” anlaşıldı. (12) Bunları 11 Eylül’de Kaş’a mürettebatıyla gelen bir İtalyan motoru, Marmaris’in Kadırga Limanı’na sığınan bir İtalyan hücumbotu, bir gümrük motoru ve dokuz motor izledi. (13) Sığınan İtalyan asker ya da subaylarının sahip oldukları silahların azlığı herhangi bir direnişi sürdürme güçlerinin olduğunu açıkça göstermekteydi. (14) Örneğin 16 Eylül’de Rodos’tan gelen 21 subay, 12 erbaş, 1 onbaşı ve 31 erin yanında 12 tabanca, 1 dürbün ve 1 gaz maskesi vardı. Bazı örneklerde İtalyan askerlerine İtalyan ve Yunanlı sivillerin de dahil olduğu görülüyor. Örneğin 11 Eylül tarihinde Marmaris’in Kadırga Limanı’na İtalyan motorlarıyla 64 küçük rütbeli subay, 252 er, üç ağır yaralı asker ve 103 sivil mülteci birlikte iltica etmişlerdi. Rodos’tan bir motorla kaçıp Kalkan’a gelen 27 bahriyeli, 16 tayyareci, iki piyade, 12 topçu ve bir polis olmak üzere bakkal, terzi, postacı ve hamal olan yedi Rum vardı. (15)
İngilizler Ege Adalarına Veda Ediyor
İngilizler 17 Eylül’de İstanköy’e, 21 Eylül’de Leros’a, 23 Eylül’de Sisam’a çıkartma yaparlar. (16) Ancak Mısır’dan, yani yaklaşık 400 mil uzaktan Ege’deki savaşı idare etmenin zorlukları, yetersiz hava ve deniz desteği, Almanların Adalar ve Yunanistan’ın savunması için kaydırdıkları özel birliklerin savaş gücü, hava savaşındaki üstünlükleri, Hitler’in her ne olursa olsun Adaların bırakılmaması konusundaki ısrarı tutumuyla da birleşince İngilizlerin Ege Savaşı Trajik bir biçimde sonlanır. (17) 16 Kasım 1943’te Leros’ta direnen son İngiliz birlikleri de teslim olduktan sonra, Ege’deki İngiliz varlığı bütünüyle biter. Bu süreçte İtalyanların tutumunun bir adadan diğerine farklılık taşıdığına işaret etmek lazım. Örneğin İstanköy’de bulunan 4 bin İtalyan askeri adada İngilizler ve Almanlar arasında geçen savaşa seyirci kalırken, Leros’ta 12-16 Kasım tarihleri arasında 1943’te 6 bin İtalyan askeri 4 bin İngiliz askeriyle birlikte Alman taaruzuna karşı savaşmışlardır. (18)
Ege adalarının İngilizler ve Almanlar arasında sürekli el değiştirmesi, iltica sürecine yeni grupların eklenmesine yol açmıştır. İlk ani misafirler sürekli Türk karasularına giren İngiliz savaş gemileriydi. Fethiye’nin, Bodrum’un ve Kuşadası’nın korunaklı koyları, Kaş’ın Bayındır ve Bucak limanları Ege Denizi’ndeki çatışmalarda İngiliz donanması için uygun sığınaklar oluşturuyordu. (19) Ekim’den itibaren ilticacılar arasında İngiliz askerleri de görülmeye başladı. Ne yazık ki Cumhuriyet Arşivi’nde sadece 5-10 Ekim tarihleri arasına ait sığınma belgeleri bulunmakta. Yine de bu kısa dönem içerisinde dahi 511 kişinin Bodrum, Datça, Marmaris ve Güllük’e iltica ettiği görülüyor. Mültecilerin büyük kısmını, 3 Ekim’de İstanköy’ün yeniden Almanların eline geçmesinden sonra adayı terk ederek Bodrum ve Datça kıyılarına ulaşan 98 İtalyan sivil ve 166 asker, 121 İngiliz askeri ve 18 Yunanlı sivil oluşturuyordu.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden, mülteci akınına dair verileri gösteren belgeler.
Kasım ayı içerisinde mülteci akınında büyük bir patlama oldu ve 8 bin 811 mülteci Ege kıyılarına ulaştı. Artık Rodos’tan Marmaris’e yönelen mülteci dalgası bütünüyle bitmiş, onun yerini Sisam, Patmos ve Leros’tan ya da diğer adalardan Söke kıyıları, Kuşadası, Karina, Güllük, Dipburnu ve hatta Antalya’ya sığınanlar almıştı. Ege Adaları’nda müttefik varlığının sona ermesinden ve bölgenin bütünüyle Alman yönetimine geçmesinden sonra, Türk ve Yunanlı sivillerin göçü başladı. İtalyan asker ve sivillerinin Türkiye’ye ilticası son kez Kasım sonu ve Aralık başında yoğunlaştı. 1943 Eylül’ü ile 1944 Kasım’ı arasındaki mülteci sayılarına baktığımız zaman, toplam 21 bin mülteci arasında asker sayısı açısından İtalyanların birinci sırayı aldığını, toplamda da Yunanlılardan sonra ikinci geldiklerini görürüz.
Devam edecek…
Dipnotlar
(9) Mazover, age. s.150
(10) Bu konuda bkz. Tan Gazetesi, 14, 16 ve 20 Eylül 1943. Rodos’taki çatışmaların yerel basındaki yankıları için bkz. Muğla’da Halk Gazetesi, 18 Eylül 1943, aktaran Dr. Bayram Akça, “İkinci Dünya Savaşı’nda Muğla“, Askeri Tarih Bülteni, sayı: 49, Yıl: 25, (Ağustos 2000) ss. 155-165, s. 156, dn.11
(11) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 14.9.1943, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 25.
(12) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 14.9.1943, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 24.
(13) Aynı belge.
(14) Gümrük ve İnhisarlar Vekaleti’nden Başvekalet’e. 21.9.1943 Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 30.
(15) Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet Yüksek Makamına, 18.9.1943. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 030 10 55 367 29.
(16) Robin Deniston, Churchill’in Gizli Savaşı: Diplomatik Yazışmalar, İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye 1942-1944, Çev: Sinan Gürtunca, Sabah Kitapları, İstanbul, 1998, s.170.
(17) Jeffrey HOLLAND, The Aegean Mission: Allied Operatins in the Dodacanese, 1943, Greenwood Press New York, London, 1998. İki aylık Ege Operasyonunun İngiliğz donanmasına maliyeti dördü kruvazör, yedisi denizaltı, onu destroyer olmak üzere otuz iki savaş gemisinin batırılması ya da yaralanmasıydı. Age. s.112
(18) Son Posta, 25 İkinci Teşrin 1943.
(*) Yıldız Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur’a ait bu bilimsel makale, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Şubat 2006, 146. sayısında yayınlanmıştır. ss.50-55
II. Dünya Savaşında Adalardan Türkiye’ye Mülteci Akını
Prof. Dr. Esra Danacıoğlu Tamur
Louis de Berniéres’in çok satan Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini adlı romanının arka planında Kefalonya’da İtalyan işgali ile başlayıp Alman işgali ilke süren II. Dünya Savaşının oluşturduğu bir aşk öyküsü anlatılır. Berniéres’in kaleminden İtalyan işgalciler güzel kızları gördüklerinde nizami yürüyüşe geçen, ortalıkta komutanları yoksa yoldaş selamı çakabilen, sevimli, neden oldukları sıkıntılar yüzünden az biraz mahcup, hatta neredeyse savaş-karşıtı askerler olarak hayat bulur. 1990’ların başında G. Salvatores, Mediterraneo (Akdenizli) filminde bu kez işgal için küçük bir Ege adasına gönderilen bir grup İtalyan askerinin, giderek köyün hayatının bir parçası haline gelmelerini etkileyici ve eğlendirici bir dille anlatır. Mediterrraneo, içinde bir kurşun bile atılmayan belki de tek savaş filmidir.
Ne sinemanın ne de edebiyatın yaşanmışlıkları, bire bir anlatmak gibi bir misyonu (son yıllarda tarihsel temalar söz konusu olduğunda bile) gerçeklik-hakikilikle bir alışverişi kalmamıştır. Ancak Berniéres’in kalemi ve Salvatores’in çekiminden zihnimizde kalan, Ege Adaları’nda ya da Adriyatik’te İtalyan İşgali’nin ılımlılığı ve insaniliğine ait izlenimler tarihsel ve dönemsel gerçeklerle pek de çelişmez.
Belki söze İtalyanlar ve Almanlardan bahsederek başlamak lazım. 1941 ilkbaharında Yunanistan “benzer ama farklı” iki müttefiğin; Almanya ile İtalyan’ın ortak işgali altında girer. İşgal ortaktır ama karakterler farklıdır. Alman ve İtalyan askerleri birbirlerinden pek haz etmedikleri gibi, yerli halkla da farklı biçimlerde ilişki kurmuşlardı. İtalyan askerleri için Almanlar basitçe “barbarlar”dı. “Disiplinsiz”, “savaş-karşıtı”, tavernalarda içen, sık sık “Hitler aşağı”, “Mussolini aşağı” gibi sloganlar atan, Yunanlılar saldırdığında bile silah çekmekte duraksayan İtalyan askerleri ise Alman müttefikleri için en hafif ifade ile baş ağrısıydılar. (1) Şüphesiz İtalyan ordusunu türdeş bir topluluk olarak tanımlamak yanlış olur. Ancak şuınun altını çizmek hem anlamlı ve hem de gereklidir. İtalya’da faşizm Almanya’da olduğu gibi saldırgan bir kitleselliğe, toplumsal bir histeriye dönüşememiş, yaygın kabul gören yeni davranış-düşünüş kodlarıyla yeni bir insan tipi yaratılamamıştır. Faşizm, siyaseten egemen ideoloji olsa da anti-faşist gruplar varlıklarını sürdürebilmiş, üstelik savaş içerisinde örgütlenmeyi ve Mussolini’nin iktidardan düşüşünden aylar önce, 5 Mart 1943’te FİAT fabrikalarında bir grev başlatmayı dahi becermişlerdir.
Faşizmin İtalya’daki bu içselleşmemiş yapıntı halini en iyi anlatan, herhalde müttefiklerin, yani düşman kuvvetlerin (!) 10 Temmuz 1943’de gerçekleştirdikleri Sicilya Çıkartması ve sonrasında yaşananlardır. Durumu şöylece özetlemek mümkün: Sicilya’da İtalyan birliklerinin çok büyük bir ksımı Müttefik Kuvvetleriyle karşılaştıkları ilk anda teslim olmayı tercih etmişlerdi. BU durumda, çıkartmadan sadece 8 gün sonra Sicilya’daki İtalyan esir sayısının 30 bine, 15 gün sonra 100 bine ulaşmasına (2) şaşmamak gerek. Ancak Sicilya’daki Alman askerlerinin direnişi nedeniyle ada 17 Ağustos’ta bütünüyle işgal edilebildi. BU arada, 25 Temmuz’da bir darbe ile Mussolini iktidardan indirildi ve yerine Mareşal Badoglio Hükümeti kuruldu. Eylül başında İtalya’da barış taraftarı gösteriler her tarafta boy göstermeye başladı. İtalya’da faşizm bir ulusal ideoloji değil de işgal güçlerinin dayattığı dünya görüşüydü sanki.
Gizlice müttefiklerle görüşen Badoglio Hükümeti, 8 Eylül günü müttefiklere kayıtsız şartsız teslim olduğunu ilan etti. İtalya’daki Alman birlikleri hızla Roma’yı işgal ettiler, Mussolini’yi kaçırdılar, ona kuzey İtalya’da Salo hükümetini kurdurdular. Kuzey İtralya’da neredeyse savaşın sonlarına kadar süren Alman işgal dönemi böylece başlamış oldu.
Naziler Akropol’de…
Kod Adı: Konstantin
Aslında daha 1943 başından itibaren Akdeniz’de bir müttefik çıkartması beklenmekteydi. Mihver Avrupası’nın güneye doğru uzanan iki yarımadası; İtalya ve Yunanistan böyle bir çıkartmanın olası bölgeleri gibi görünüyordu. Özellikle Hitler bu çıkartmanın tamamen ya da kısmen Yunanistan’a yöneleceği düşüncesindeydi. BU nedenle, 1943 başlarından itibaren bölgedeki Alman varlığı tahkim edilmeye çalışıldı. 1943 Baharı’nda Mussolini’ye sunulan bir memorandumda, Yunanistan’da bulunan İtalyan Birlikleri’ndeki yaygın eğilimin bölgeye düşman çıktığında direnmemek olduğu bildiriliyordu. (3) Durum böyle olunca Nazi yönetimi Balkanlar’da Alman varlığının güçlendirilmesi ve inisiyatifin bütünüyle ele alınmasına yönelik KONSTANTİN kod adıyla bir operasyon planı oluşturdu. 1943 Mayısı’nda Hitler’in düğmeye basmasıyla birlikte hem (4) Yunanistan’daki Bulgar asker4i varlığı arttırıldı, hem de bir dizi seçkin Nazi birliği Korint Kanalı’na, Mora Yarımadası’na ve Güney Yugoslavya’ya kaydırıldı. Müttefik Kuvvetleri ise planlanan Sicilya-İtalya harekatını örtmek için 1943’ün yaz aylarında 12. Ordu’nun Kahire’den Balkanlar’a, özellikle de Yunanistan’a bir çıkartma yapacağı senaryosunu işliyor, bu senaryo telgraflar ve radyo yayınları, sabotaj faaliyetleri ile destekleniyordu. Öyle ki, Sicilya’ya büyük müttefik çıkartması başlamadan tam bir gün önce, 9 Temmuz’da Yunanistan Kralı Georges, Kahire’den Yunan halkına seslenmiş ve halktan harbe hazır olmasını istemişti. Müttefikler bu şaşırtma senaryosunda öyle başarılı oldular ki, İtalyan çıkartması gerçekleştikten sonra bile Hitler Balkanlar ve Yunanistan’a yeni bir saldırının başlayacağı düşüncesiyle hazır beklemeyi tercih etti. (5) Ateşkesin ilan edildiği 8 Eylül günü İtalyan donanması ve ticaret gemilerine, en yakın müttefik limanına giderek teslim olmaları çağrısında bulunuldu. Almanlar tarafından batırılan ya da el konulanların dışında kalan İtalyan donanması, çoğu Malta’ya olmak üzere Sicilya, Cebelitarık, İskenderiye ve Hayfa gibi Akdeniz limanlarına giderek teslim oldular.
İtalya’nın kayıtsız şartsız tesliminin Yunanistan’da yol açtığı olayları araştırmacı Marc Mazover şöyle anlatıyor: “Ateşkes haberleri gelmeye başlayınca İtalyan birlikleri makinelilerini, silahlarını, ekipmanlarını direnişçilere satmaya giriştiler (…) 10 Eylül sabahı Atina uçsuz bucaksız bir pazaryerine benziyordu. İtalyanlar, birliklerini soyup soğana çevirmişler, silahları, motosikletleri, bisiklet, battaniye, ayakkabı ve ofis malzemelerini, daktilolarını hatta kumanya kaplarını satışa çıkarmışlardı.” (6) Naziler bu sefer de, uluslararası hukuka aykırı olmasına rağmen Balkanlar, Yunanistan ve Adalardaki tüm İtalyan birliklerinin silahlarına el konulması ve bu birliklerin etkisiz hale getirilmesini içeren AXIS planını yürürlüğe koydular. Alman-İtalyan ortak işgalinde bulunan bölgelerde Almanlar, İtalyanları ya savaşa Alman komutasında devam etmek ya da silahlarını vererek, ülke-dışına çıkarılmak üzere Almanlara teslim olmayı seçmek zorunda bıraktılar. Yunanistan’daki İtalyan askerlerinin büyük çoğunluğu mihver cephesinde kalmaktansa silahlarını teslim etmeyi tercih etti. Ayrıca hem adalarda hem de anakarada Almanlarla birlikte savaşa devam etmekte kararlı olanlar vardı. Özellikle Kara Gömlekliler Almanların safında kaldılar. Pinerolo’daki İtalyan birliğinin başındaki General Adolfo Infante ise 8 Eylül’de İtalya’nın teslim olmasından sonra Yunanistan’daki direniş örgütü ELAS’la bir antlaşma imzalayarak emrindeki 12 bin İtalyan askeriyle birlikte müttefikler tarafında geçti. (7) Adalarda durum çok farklı değildi. Tan Gazetesi, hususi muhabirine dayanarak ateşkesin ilan edildiği gün Rodos’u şöyle anlatıyordu:
“İtalya ile müttefikler arasında mütareke yapıldığını Rodos halkı radyolardan öğrenmiş ve bu haber adada yayılır yayılmaz İtalyan askerleri de dahil olduğu halde, İtalyan, Rum ve Türk ahali sokaklarda sevinçlerinden sıçramaya ve birbirleriyle öpüşmeye başlamışlardır. Bunlar müttefik kuvvetlerin bir an önce adaya gelip kendilerini tamamen kurtarmalarını beklemeye başlamışlardır. Yalnız adada bulunan bir tümen Alman askeri ile 1.500 koyu faşist bu tezahürata iştirak etmemişlerdir.” (8)
Devam edecek…
Dipnotlar
(1) Mark Mazover, Inside Hitler’s Greece: The Experience of Occupation, 1941-1944, Yale University Press, New Haven and London, 1993. s.145
(2) Tan Gazetesi, 19 Temmuz 1943 ve 25 Temmuz 1943.
(3) Mazover, age, s.145
(4) Mart 1942’de Yunanistan’daki Alman silahlı kuvvetleri 75 bin kadarken 1943 sonbaharında (İtalya’da savaş sürdüğü halde) Yunan topraklarındaki Alman askerlerinin toplamı 275 bini geçmişti. Peter D. Chimbos, Greek Resistance 1941-1945: Organizastion, Achivements and Contributions to the Allied War Efforts against Axis Power, International Journal of Comparative Sociology (Brill) 1 Mayıs 1999, Cilt: 40, Sayı: 2, 251-269, s.262